Tecavüz savaşlarda askeri bir eylem mi?

Kadınlar ve erkekleri kapsıyor. Ulusal ve cinsel zaferin ayrıca ırksal üstünlüğün bir biçimi sayılıyor

Tecavüz etnik temizlikte bir savaş silahı olarak kullanılıyor (AFP)
Tecavüz etnik temizlikte bir savaş silahı olarak kullanılıyor (AFP)
TT

Tecavüz savaşlarda askeri bir eylem mi?

Tecavüz etnik temizlikte bir savaş silahı olarak kullanılıyor (AFP)
Tecavüz etnik temizlikte bir savaş silahı olarak kullanılıyor (AFP)

Fidel Sbeity
Etiyopya'daki doktorlar, Başbakan Abiy Ahmed'in Tigray'da komşu Eritre'den güçlerin katıldığı askeri bir operasyon başlatmasından bu yana cinsel saldırı ve tecavüz vakalarında endişe verici bir artış gördüklerini açıkladılar.
CNN’ne açıklama yapan doktorlara göre tedavi ettikleri tüm kadınlar, askeri operasyonlara katılan askerler tarafından tecavüze uğradıklarına dair benzer hikayeler anlatıyorlar. İçlerinden biri, saldırganının kendisine, “Siz Tigrayların bir tarihi ve kültürü yok. Seninle her istediğimi yapabilirim ve kimsenin umurunda değil” dediğini söyledi.
Tecavüze uğrayan kadınların çoğu, tecavüzcülerin bu işi Amhara kimliklerini değiştirmelerini veya Tigraylı kimliklerinden vazgeçmelerini sağlamak amacıyla yaptıklarını ifade ediyor. Mülteci kamplarındaki Dr. Tewodros Tefera göre bu, yaşananın toplu bir askeri ve psikolojik temizlik operasyonu olduğunu gösteriyor.
Bu noktada tecavüz, askerlerin sadece vahşi ve ahlaksız operasyonları değil, siyasi, askeri ve psikolojik bir amacı olan kasıtlı ve organize bir eylem haline geliyor. Bunu doğrulayan kanıt ise kadınlara günlerce direnmeden tecavüz edilebilmesi için uyuşturucu verilmiş olmasıdır. Tigray Bölgesi’nde tacize uğrayan kadınlardan biri, 10 gün boyunca alıkonulduğu, uyuşturucu enjekte edildiğini, taşa bağlanıp tamamen çıplak bırakıldığını ve askerler tarafından tecavüze uğradığını söyledi. Aynı şeyin kadın akrabalarına da uygulandığını ifade etti. Askerler ayrıca on yaşından küçük kız çocukları ve 60 yaş üstü yaşlı kadınlara da saldırıyor.
CNN'e açıklamada bulunan doktorlar, tecavüz vakalarının gerçek sayısının resmi raporlardan çok daha fazla olduğundan şüphelendiklerini söyledi.
 İran'ın ‘Radio Zamaneh’ internet sitesinde yayınlanan İran-Irak savaşı sırasındaki karşılıklı tecavüzlere ilişkin soruşturmaya göre tecavüz, ulusal ve ırksal olduğu kadar cinsel üstünlük ve zaferin bir biçimi olarak kendini gösterir. Kadın vatanın sembolüdür. Tecavüz de işgalin, gasp edildiğini ve kontrol altına alındığının sembolüdür. ‘Görevi’ vatanını korumak olan askerler, bu nedenle başka ülke veya yerlerde ya da başka ırk, din ve mezhepten kadınlara tecavüz etmekteler.

Tecavüz askeri bir eylem
Bu eylemleri savaş suçu sayan uluslararası yasalar ve tüzüklerin varlığına, sahada gerçekleşen tüm eylemleri yayınlayan medyanın varlığına ve bu tür eylemlerde gizliliğin veya zaman aşımının önlenmesine rağmen, tecavüzler hala devam etmekte. Peki, tecavüz neden bir savaş eylemi olarak kullanılıyor? Amaç ne? Bu tür suçların tarihsel örnekleri nelerdir?
Bosna, Kamboçya, Uganda, Vietnam, Ruanda, Darfur, Etiyopya ve diğer ülkelerde olduğu gibi tecavüz, etnik temizlikte bir savaş silahı olarak kullanılıyor. Tecavüz sadece kadınların başına gelmez, ilerleyen bölümlerde bahsedeceğimiz toplu erkek tecavüzü vakaları da söz konusu.
2008 yılında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) ‘kadınların, özellikle aşağılamak, kontrol etmek, sindirmek ve bölmek için bir savaş taktiği olarak fiziksel şiddetin kullanılarak hedef alındığını’ bildirdi.
Uluslararası Af Örgütü'ne göre, bazı askeri komutanlar, özellikle askerler zorla silah altına alındığı dönemlerde, askeri birlikler içinde bir uyum duygusu yaratmak ve sürdürmek için askeri bir strateji olarak toplu tecavüzü kullanıyor. Çocuk askerlerin tecavüze zorlanması ile onları şiddetin normalliğine alıştırmak ve içlerindeki erkeklik, tahakküm ve kontrol unsurlarını yüceltmek amaçlanıyor. Askerler açısından tecavüz, onlara anında bir güç ve başarı duygusu verir. Tecavüzcünün saldırganlığı için bir prestij ve itibar yaratır, gruba bağlılık ve risk almaya isteklilik gösterir.

Erkeklere tecavüz
Siyasi ve psikolojik arka planı olan askeri emirlerin uygulanmasında erkeklerin yine erkekler tarafından tecavüze uğraması birçok savaşta yaygın bir şekilde görülmeye başladı. Savaş mağdurlarını savunan Lara Stemple tarafından 2009 yılında yapılan bir araştırma, 1980'lerde El Salvador'da siyasi mahkumların yüzde 76'sının tecavüze uğradığını ve Saraybosna toplama kamplarındaki tutukluların yüzde 80'inin tecavüze uğradığını ortaya koydu.
Bu araştırma, erkeklerin tecavüzünün yan etkilerinden birinin, özellikle de erkeklik, namus ve haysiyetin bir gurur, takdir ve otorite meselesi olduğu erkeğe ve kadına belirli sosyal roller veren ataerkil toplumlarda tecavüze uğrayan kocalarının yanında kendilerini güvende hissetmeyen eşler tarafından terk edilmesi olduğunu bildirdi.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre, Feminist tarihçi Gerda Lerner'e göre, işgalci bir grubun kadınlara tecavüz etme eylemi, milattan önce 2000’li yıllardan günümüze kadar, savaş ve fethin bir özelliği oldu.
Bazı savaşçı toplumlardaki bu uygulama, tarımsal, kabile ve klan toplumlarında sınıf oluşumundan önce sosyal sistemlerdeki ataerkil kurumların yapısının temellerinden biri olarak ve normal kabul edildi.

Tarihte tecavüz
Modern öncesi Avrupa çağında Cicero, bir kitabında düşmanın servetine ve mülküne el konulmasının başlı başına meşru bir savaş nedeni olduğuna dikkat çeker. Kadınlar ‘mülke’ dahil edildi ve erkeğin, kocanın, köle efendisinin veya vasinin yasal mülkiyeti olarak kabul edildi.
Eski Yunanlılar, savaşta kadınlara tecavüz edilmesini ‘savaş kuralları dahilinde toplumsal olarak kabul edilebilir bir davranış’ olarak görüyorlardı. Ortaçağ Hıristiyan savaşlarında ise asil şövalyenin, masumları, yani çocukları, kadınları ve yaşlıları korumaya iten ahlaki bir amaç için savaşan kişinin değeri yüceltildi. Bu, tecavüzü ahlaksız bir eylem olarak suç saymak için iyi bir yoldu.
Orta Çağ İslam askeri hukukunda, düşmanın siyasi ve dini inançlarına bakılmaksızın, cinayet veya infaz da dahil olmak üzere tecavüz faillerine karşı katı cezalar çıkarıldı.
İkinci Dünya Savaşı'nda, Nürnberg Mahkemeleri ve Tokyo Mahkemeleri, muzaffer Müttefik Devletler tarafından sırasıyla 1945 ve 1946'da büyük savaş suçlularını yargılamak için kurulan ilk uluslararası mahkemeler oldu. 1899- 1907 Lahey Sözleşmelerine göre cinsel şiddet suçları, savaş suçu olarak kabul edildi.
İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) Ruanda soykırımı sırasındaki savaş tecavüzüyle ilgili olarak, kurbanların barış ve uzlaşma adına başlarına gelenleri unutmaya zorlanmaları nedeniyle öfke duyduklarını açıkladı. Aynı şey Sudan'da Darfur'daki savaş gerçeklerinde de tekrarlandı.
Geç antik dönemde, Hindistan ayrıca Orta Asya'dan gelen savaşçıların sayısız istilasına tanık oldu. Hindistan'daki şehirler işgalciler, tapınaklar ve okullar tarafından tahrip edildi. Hint alt kıtasında büyük bir kültürel yıkıma neden oldu. Bu işgalciler ülkede kadınlara toplu tecavüzler gerçekleştirdi.
Bazı tarihçiler, Orta Çağ tarihi metinlerindeki abartı ve çarpıtmanın Viking istilacılarının vahşi bir görüntüsünü yaratmak istediği argümanını ileri sürse de Viking orduları tecavüz ve yağmayla tanınıyordu.
Arap fetihleri ​​sırasında, kadın savaş esirleri veya köleler, efendilerinin cariyesi veya kölesi oldular. Efendilerinin ölümünün ardından serbest bırakıldılar.

Modern çağda tecavüz
Modern çağda, bazı tarihçiler, Birinci Dünya Savaşı sırasında ABD ordusunun Japonya'yı işgalinin ilk aşamasında toplu tecavüzlerin gerçekleştiğinden bahseder. Kaynağa göre Tokyo, işgal altındaki Japon şehirlerinde Amerikan kuvvetlerinin karıştığı her türden binlerce suç vakası kaydetti. Bunlar arasında kaç tecavüz vakası olduğu bilinmiyor.
Aynı durum, Sovyet ve Moğol askerlerinin Japon sivillere saldırdığı ve tecavüz ettiği Mançurya'nın Sovyet işgali sırasında Kızıl Ordu tarafından tekrarlandı. Birçok Japon kadın, kendilerini Sovyet askerlerinin zulmünden korumak için Mançuryalı yerli erkeklerle evlendi. Bu kadınlar, ‘Muallak Savaş Eşleri’ ismiyle tanındı.
Kızıl Ordu Berlin'de de ‘üç gün boyunca tecavüz ve yağma’ operasyonları gerçekleştirdi. Bu olaylardan sonra Sovyet Ordusunun itibarı etkilendi ve bu etki yıllarca sürdü. İkinci Dünya Savaşı'nın sonunda, Kızıl Ordu askerlerinin yaklaşık 200 bin Alman kadına tecavüz ettiği tahmin ediliyordu.
Belçikalı gazeteciler tarafından yapılan araştırma ve kanıtlar, 1943 yılında Sicilya'nın işgalinden sonra İngiliz kuvvetleri tarafından defalarca tecavüz ve cinsel taciz suçu işlendiğini doğruladıktan sonra İngiliz askerleri de yargılandı.
Elbette ki, 1939 yılının Eylül ayında Polonya'nın işgali sırasında Yahudi kadın ve kız çocuklarına tecavüz eden Alman kuvvetlerinin askerleri de göz ardı edilemez. Bu suçlar ayrıca Selbstschutz taburları tarafından gerçekleştirilen toplu infazlar sırasında Polonyalı, Ukraynalı, Belaruslu ve Rus kadın ve kız çocuklarına karşı da işlendi.
Yirminci yüzyılın sonunda Bosna Savaşı sırasında kasten oluşturulmuş ‘tecavüz kamplarının’ varlığı açıklandı. Bu kampların belirtilen amacı, esaret altında tutulan Müslüman ve Hırvat kadınları hamile bırakmaktı. Kadınların sıklıkla hamileliğin son aşamasına kadar hapsedildiği belirtildi.
Bu, çocukların babalarının ırkını miras aldığı ataerkil bir toplum bağlamında gerçekleşti. Dolayısıyla ‘tecavüz kampları’ yeni nesil Sırp çocuklarının doğumunu amaçlıyordu. Tresnjevka kadın grubuna göre, Sırplar tarafından yönetilen ‘tecavüz kamplarında’ 35 binden fazla kadın ve çocuk tutuldu.
Birleşmiş Milletler (BM) Barış Koruma Güçleri’nin tecavüz olaylarına karıştığı daha 1993 yılında Bosna Soykırımı sırasında keşfedilmişti. Barış Koruma Gücü askerlerinin Saraybosna'da fuhuşa zorlanan Bosnalı ve Hırvat kadınların tutulduğu bir Sırp genelevini düzenli olarak ziyaret ettikleri tespit edildi.
2004 yılında Kongo'da Uruguay, Fas, Tunus, Güney Afrika ve Nepal'den gelen Barış Koruma Gücü askerleri, 68 tecavüz ve çocuklara yönelik cinsel istismar vakası suçlamasıyla karşı karşıya kaldı. Gerçekleştirilen soruşturma altı Nepal askerinin hapse atılmasıyla sonuçlandı.
Sudan'da, Mısırlı bir tabur, siviller savaştan kaçmak için barış gücü karargahına kaçtığında altı kadına tecavüz etmekle suçlandı. Güney Sudan'da BM barış güçlerine karşı da genç kadın ve çocuklara tecavüz iddiaları öne sürüldü.
Ruanda'daki iç savaş sırasında, aşırılık yanlısı Hutular, Tutsileri yok etmek için tecavüzü bir araç olarak kullandı. Sadece 100 günde 250 binden fazla kadının tecavüze uğradığı ve bu tecavüzler sonucunda bin çocuğun doğduğu tahmin ediliyor. ‘Katillerin çocukları’ olarak bilinen bu çocuklar, genellikle yoksulluk içinde yaşıyor ve aşağılanıyor. Şiddete ve AIDS’e (HIV) karşı yaşıtlarından daha savunmasız durumdalar.



Hürmüz Boğazı'ndaki saldırılar ve Tahran üzerindeki baskı

CENTCOM komutanı Amiral Brad Cooper Kongrede ifade verdi (AFP)
CENTCOM komutanı Amiral Brad Cooper Kongrede ifade verdi (AFP)
TT

Hürmüz Boğazı'ndaki saldırılar ve Tahran üzerindeki baskı

CENTCOM komutanı Amiral Brad Cooper Kongrede ifade verdi (AFP)
CENTCOM komutanı Amiral Brad Cooper Kongrede ifade verdi (AFP)

Hürmüz Boğazı çevresindeki saldırılar, ateşkes girişimlerinin sonuçsuz kalmasıyla birlikte tırmanırken, Birleşik Arap Emirlikleri yakınlarında bir geminin alıkonulması ve Umman açıklarında Hindistan bandıralı başka bir geminin batmasının ardından, İran üzerindeki uluslararası baskı da arttı.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, BRICS ülkelerine savaşın kınanması çağrısında bulunurken, Tahran’ın deniz taşımacılığına engel çıkardığı yönündeki iddiaları reddetti.

Tahran yönetimi, Çin gemilerinin geçişine izin verdiğini açıklarken, Hindistan Umman açıklarındaki saldırıyı kınadı. Güney Kore ise Güney Kore bandıralı bir gemiye yönelik saldırının arkasında İran’ın olabileceğini öne sürdü.

Çin yönetimi, Hürmüz Boğazı’nın açık tutulmasının önemini vurguladı.

ABD Başkanı Donald Trump ise Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in kendisine, Çin’in İran’a askerî ekipman sağlamayacağını bildirdiğini ve anlaşmazlığın çözümüne yardımcı olmayı teklif ettiğini söyledi.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) komutanı Amiral Brad Cooper, ABD Senatosu’nda dün yaptığı açıklamada, düzenlenen saldırıların İran’ın bölgesel tehdit kapasitesini azalttığını ifade etti.


Bir ABD yetkilisi görüşmelerin ilk gününü anlattı

Dün Lübnan'ın güneyindeki Deyr ez-Zerni köyünü hedef alan İsrail hava saldırısının ardından yükselen dumanlar (AFP)
Dün Lübnan'ın güneyindeki Deyr ez-Zerni köyünü hedef alan İsrail hava saldırısının ardından yükselen dumanlar (AFP)
TT

Bir ABD yetkilisi görüşmelerin ilk gününü anlattı

Dün Lübnan'ın güneyindeki Deyr ez-Zerni köyünü hedef alan İsrail hava saldırısının ardından yükselen dumanlar (AFP)
Dün Lübnan'ın güneyindeki Deyr ez-Zerni köyünü hedef alan İsrail hava saldırısının ardından yükselen dumanlar (AFP)

ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan üst düzey bir yetkili, Lübnan ile İsrail arasındaki müzakerelerin ilk gününü “olumlu” olarak nitelendirerek, görüşmelerin verimli ve yapıcı geçtiğini söyledi.

Şarku’l Avsat’ın Reuters’ten aktardığına göre yetkili, “Bugün görüşmelere yeniden başlamayı dört gözle bekliyoruz ve o zaman daha fazla açıklama yapmayı umuyoruz” ifadelerini kullandı.

svd
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Dışişleri Bakanlığı danışmanı Michael Needham, ABD'nin Birleşmiş Milletler Büyükelçisi Mike Waltz ve ABD'nin Lübnan Büyükelçisi Michel Issa, ABD Dışişleri Bakanlığı merkezinde Lübnan'ın Washington Büyükelçisi Nada Hamade-Moawad ile İsrailli mevkidaşı Yechiel Leiter arasında yapılan barış görüşmeleri (DPA)

ABD Başkanı Donald Trump, en son 23 Nisan’da Beyaz Saray’da iki tarafı bir araya getirmiş ve ateşkesin üç hafta uzatıldığını duyurmuştu. Trump, bu süreçte tarafların Washington’da tarihi bir zirvede buluşabileceğini söylemişti.

Ancak planlanan zirve gerçekleşmedi. Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, böyle bir görüşmenin yapılabilmesi için önce güvenlik anlaşmasının sağlanması ve İsrail saldırılarının durdurulması gerektiğini ifade etti.


İsviçre’de sıra dışı hikaye: Faslı bilişim uzmanı nasıl Kral oldu?

Jonas Lauwiner’a ait internet sitesinden alınan fotoğraf
Jonas Lauwiner’a ait internet sitesinden alınan fotoğraf
TT

İsviçre’de sıra dışı hikaye: Faslı bilişim uzmanı nasıl Kral oldu?

Jonas Lauwiner’a ait internet sitesinden alınan fotoğraf
Jonas Lauwiner’a ait internet sitesinden alınan fotoğraf

Bern’in merkezinde, Avrupa modernizmi ile İsviçre’nin katı federal yasalarının kesiştiği noktada, Fas kökenli otuzlu yaşlardaki bir genç sıra dışı bir hikâyeye imza atıyor. Jonas Lauwiner, gününe sıradan bir bilişim teknolojileri uzmanı olarak başlıyor. Ancak bilgisayar ekranını kapattığı anda geleneksel iş hayatının kimliğini geride bırakarak kendisini ‘Kral I. Jonas’ olarak tanımlayan bir figüre dönüşüyor. Kendisini korumalarla çevrili bir imparator olarak sunan Lauwiner’ın, eski bir top, Alman yapımı bir tank ve yasal boşluklardan yararlanarak sessizce genişlediğini iddia ettiği bir ‘devlet’ üzerinde hakimiyet kurduğu öne sürülüyor. Sıradan bir çalışan kimliği ile iddia edilen kraliyet ihtişamı arasındaki bu çarpıcı tezat, artık yalnızca sanal dünyanın sıra dışı heveslerinden biri olarak görülmüyor. Söz konusu girişimin, bugün Bern’deki resmî kurumların gündemine kadar ulaştığı ve bireysel hırs, kişisel saplantı ve hukuki egemenlik arasındaki sınırları yeniden tartışmaya açtığı belirtiliyor.

Tahtın inşası için bir arazi parçası

Lauwiner’ın krallığı olarak tanımladığı sıra dışı kişisel projenin temelleri, 20’nci yaş gününde atıldı. İsviçreli bir baba ile Faslı bir annenin çocuğu olan Lauwiner’a, doğum gününde babası tarafından bir arazi hediye edildi. Bu gelişmenin ardından Lauwiner’ın zihninde ‘Lauwiner İmparatorluğu’ fikrinin şekillenmeye başladığı ve kendisini ‘I. Jonas’ adıyla kral ve imparator ilan ettiği belirtiliyor. Daha sonra ise arazi genişletme sürecine giriştiği ifade ediliyor.

fdbvf
(foto altı) Jonas Lauwiner’ın kendi internet sitesinden alınan fotoğrafı

Yeni alanlar üzerinde kontrol kurabilmek amacıyla Lauwiner’ın tartışmalı bir hukuki yöntem geliştirdiği öne sürülüyor. Buna göre, resmi tapu kayıtlarında sahibi bulunmayan atıl arazileri tespit eden Lauwiner, bu alanları tamamen yasal prosedürler çerçevesinde kendi adına kaydettiriyor. İsviçre basınına konuşan Lauwiner, yöntemini şu sözlerle anlattı: “Ben arazi satın almıyorum ve kimsenin mülküne el koymuyorum. Yaptığım şey yalnızca bu alanlar üzerindeki talebimi tapu siciline kaydettirmek.”

Lauwiner, günlük yaşamında bilişim teknolojileri uzmanı olarak çalışırken, bugün yaklaşık 10 kişilik bir ekiple birlikte İsviçre’nin dokuz farklı kantonuna yayılmış 145 araziyi yönetiyor. Toplam yüzölçümünün yaklaşık 65 bin metrekare olduğu belirtilen bu arazilerin, Lauwiner’ın ‘imparatorluk projesinin’ parçası olarak değerlendirildiği ifade ediliyor. Lauwiner’ın son ‘emlak hamlesinin’ ise Burgdorf bölgesinde, Bern Kantonu sınırları içinde yer alan 5 bin 800 metrekarelik bir sanayi sahası olduğu aktarıldı.

Hayal ile gerçek arasında... Taç, tank ve para

Kendisine ‘I. Jonas’ unvanını veren Lauwiner, gösterişli bir taç, parlak bir kılıç, eski bir top ve Güney Amerika liderlerinden esinlenen kıyafetlerden oluşan sembolik bir ‘kraliyet envanterine’ sahip. Lauwiner, 2019 yılında Bern’deki tarihi Nydegg Church Kilisesi’ni kiralayarak kendisi için bir taç giyme töreni düzenledi. Törene arkadaşlarının yanı sıra, saray mensuplarını canlandırmaları için tutulan profesyonel oyuncuların da katıldığı belirtildi. Lauwiner, “İnsanların beni bir iş insanı olarak değil, bir kral olarak hatırlamasını istiyorum” ifadesini kullandı.

Gösterişli yapısına rağmen söz konusu girişimin ‘gerçeklikten kopuk olmadığını’ savunan Lauwiner, “Ben bazı toprakların kralıyım ama aynı zamanda gururlu bir İsviçre vatandaşıyım. Tüm yasalara saygı duyuyor ve vergilerimi düzenli ödüyorum” dedi.

sdvdsv
Jonas Lauwiner’ın YouTube hesabından paylaştığı bir videodan alınan ekran görüntüsü

Söz konusu ‘imparatorluğun’ yalnızca arazilerle sınırlı olmadığı, güvenlik eğitimi alan küçük bir koruma ve yakın çevre grubunu da içerdiği ifade ediliyor. Bu yapı zaman zaman eski bir Alman zırhlı aracı kullanıyor. Lauwiner’ın, Nisan 2024’te söz konusu zırhlı aracı Bern’deki Federal Meydan’a götürmeye çalıştığı ancak ulaşım yetkililerinin gerekli izni vermemesi üzerine aracı garajda tutmak zorunda kaldığı aktarıldı.

Öte yandan Lauwiner’ın krallığına ait internet sitesinde, sözde devletin sınırları, imparatorluk bayrağı, milli marşı ve üzerinde kendi portresinin bulunduğu özel para birimi tanıtılıyor. Yaklaşık 23 İsviçre frangına eşdeğer olduğu belirtilen bu para biriminin yanı sıra, 17’nci yüzyıla dayandığı iddia edilen bir soy ağacı da sitede yer alıyor. İnternet sitesi ayrıca isteyen kişilerin ‘imparatorluk vatandaşlığı’ başvurusu yapmasına da imkân tanıyor.

‘Mikro devletler’ olgusu ve iç politika

Lauwiner’ın girişimi, dünyada ‘mikro devletler’ olarak bilinen olgunun bir örneği olarak değerlendiriliyor. Bu tür yapılar, bireylerin gerçek ya da sanal alanlar üzerinde tek taraflı şekilde bağımsız devlet ilan etmelerine dayanıyor, ancak uluslararası düzeyde herhangi bir resmi tanınma elde edemiyor. Ancak Lauwiner’ın durumunu farklı kılan unsurun, bu sıra dışı kurguyu İsviçre’nin federal siyasi sistemi içinde gerçek bir siyasi projeye dönüştürme girişimi olduğu belirtiliyor. Lauwiner’ın yerel yönetim seçimlerine aday olarak katılmaya çalıştığı ifade ediliyor.

Kendisinin herhangi bir resmi statüye sahip olmadığını ve İsviçre’de ‘krallık’ unvanına bağlı fiili bir siyasi yetki kullanmadığını kabul eden Lauwiner, buna rağmen dikkat çekici bir söylem benimsiyor. Lauwiner, “Benim İsviçre kralı olduğumu inkâr edemezsiniz. Çünkü bu unvanı benden başka talep eden kimse yok” ifadelerini kullandı. Evinin önünde bulunan eski top nedeniyle aşırı sağ eğilimli olmakla suçlanmasına da yanıt veren Lauwiner, “Top çalışır durumda değil. Ben düzeni ve askeri disiplini seven bir İsviçreliyim ama kimseye zarar vermek istemiyorum” dedi.

Taht hayallerinden gerçek iş dünyasına

Lauwiner’in kiralık taç ve sembolik ordu görüntüsünün ardında, aslında dikkat çekici bir yatırım modelinin bulunduğu iddia ediliyor. ‘Kral I. Jonas’ unvanını kullanan Lauwiner’ın, Burgdorf yasama meclisindeki koltuğundan elde ettiği siyasi görünürlüğü de aşarak, ‘emlak imparatorluğu’ olarak tanımladığı yapıyı ekonomik kazanca dönüştürdüğü belirtiliyor. Haberlere göre Lauwiner, İsviçre’nin farklı kantonlarına yayılan arazileri üzerinden, kendi oluşturduğu özel yollar için bakım ve kullanım ücreti tahsil ederek gelir elde ediyor. Bu yöntemin, onun kurduğu sistemin en dikkat çekici ve tartışmalı yönlerinden biri olduğu ifade ediliyor. Söz konusu faaliyetlerin, Lauwiner’a önemli bir finansal kazanç sağladığı ve bunun genç girişimcinin bilişim teknolojileri alanındaki işini bırakmasına yol açabilecek düzeye ulaştığı öne sürülüyor. Böylece Lauwiner’ın, İsviçre federal hukukuna sıkı sıkıya bağlı kalmakla birlikte, emlak kayıt sistemindeki boşlukları kullanarak hem sembolik bir taht hem de gerçek bir ekonomik model oluşturduğu ve hayal ile gerçeklik arasındaki çizgiyi bulanıklaştırdığı değerlendiriliyor.