Bu bölgenin, bölge ülkelerinin çıkarları pahasına nüfuzu paylaşmak için gerçek veya hayali bir çatışma alanına dönüşeceğinden farklı bir endişe mevcut
Kızıldeniz ve Aden Körfezi Kıyısındaki Arap ve Afrika Ülkeleri Konseyi’nin en belirgin hedefleri, ‘küresel ve uluslararası ticareti ve denizciliği korumak, güvenlik, yatırım ve kalkınma yönlerini geliştirmek, taraf ülkeler için istikrarı sağlamak, ortak çıkarlarını desteklemek ve bölgede olumsuz rol oynamaya çalışan dış güçleri caydırmaktır’ (Independent Arabia- Hasan Hamed)
İstanbul/Şarku’l Avsat
TT
TT
Kızıldeniz ülkeleri krizlere karşı birleşiyor mu?
Kızıldeniz ve Aden Körfezi Kıyısındaki Arap ve Afrika Ülkeleri Konseyi’nin en belirgin hedefleri, ‘küresel ve uluslararası ticareti ve denizciliği korumak, güvenlik, yatırım ve kalkınma yönlerini geliştirmek, taraf ülkeler için istikrarı sağlamak, ortak çıkarlarını desteklemek ve bölgede olumsuz rol oynamaya çalışan dış güçleri caydırmaktır’ (Independent Arabia- Hasan Hamed)
Mana Abdulfettah
Kızıldeniz ve Aden Körfezi Kıyısındaki Arap ve Afrika Ülkeleri Konseyi (Kızıldeniz Birliği) su yollarınıngüvenliği ve enerji güvenliği ile ilgili, stratejik öneme sahip ve birkaç gergin ve çalkantılı bölgede yer alan Kızıldeniz’in güvenliğini çevreleyebilecek tehlikeyi idrak etmek için bir dizi etkileşim çağrısında bulundu.Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdülaziz’in Kızıldeniz’e kıyısı olan ülkeler için güvenlik ve kalkınma amaçlı bir oluşum kurulmasının önemine dair açıklaması sonrasında bu durum, Suudi Arabistan başta olmak üzere Kızıldeniz’e kıyısı olan ülkelerin, ‘Kızıldeniz ve Aden Körfezi Kıyısındaki Arap ve Afrika Ülkeleri Konseyi’ni kurup yönetmesi için bir gerekçe olarak görülüyor. Konseyin kuruluş sözleşmesi, 6 Aralık 2018’de Riyad’da komşu sekiz Arap ve Afrika ülkesinin (Suudi Arabistan, Sudan, Mısır, Yemen, Ürdün, Cibuti, Somali ve Eritre) dışişleri bakanları tarafından imzalandı. Sözleşmede ayrıca, konseyin ‘küresel ve uluslararası ticareti ve denizciliği korumayı, güvenlik, yatırım ve kalkınma yönlerini geliştirmeyi, taraf ülkeler için istikrarı sağlamayı, ortak çıkarlarını desteklemeyi ve bölgede olumsuz rol oynamaya çalışan dış güçleri caydırmayı’ amaçladığı ifade edildi.
Konseyin kurulma gerekliliği, bazı uluslararası güçlerin varlıklarını güvence altına alma ve çıkarlarını gözetme amaçlarına bakılmaksızın hareketlerini öngörerek, askeri üslerin kurulduğu noktalardan yararlanılmasından doğdu.
Uluslararası varlık
Kızıldeniz bölgesindeki çatışmanın itici güçlerinin başında, bazı ülkelerin siyasi kırılganlıklarından ve sağlam bir güvenlik altyapısına duyulan ihtiyaçtan yararlanan, ekonomik sebeplerle bölgesel ve uluslararası güçlerin rekabeti geliyor. ABD, Cibuti’nin stratejik konumu ve Batı yanlısı yönelimi nedeniyle 11 Eylül 2001 olaylarından sonra terörle mücadele operasyonları başlatmak için Cibuti’deki askeri üssünü tercih etti. Daha önce ise ABD Barış Enstitüsü (USIP), Orta Doğu ve Afrika Boynuzu’nu birbirine bağlayan bölgeler arası dinamiklerin analizindeki boşluğu kapatmak için Kızıldeniz Girişimi’ni başlattı. Bu boşluk, bölge ülkeleri arasında köprü kurmak amacıyla bir anlaşmaya varılmadığı sürece siyasi, toplumsal ve etnik bölünmeler tarafından yönetiliyor. Bölge ülkeleri arasında bu açığı kapatmak için bir anlaşmaya varılmadığı takdirde Kızıldeniz bölgesindeki olası çatışmayı azaltmak zorlaşıyor ve ABD’nin dikkati, bu bölgedeki jeopolitik manzaranın hızla değişmesine kayıyor. Öyle ki Washington, geçtiğimiz yıllarda geri çekilmesinin bir sonucu olarak bir tehlike sezmeye başladı. Daha sonra belirli görevler ve belirli bir zaman çerçevesi ile bölgeler arası konularda koordinasyon sağlamak amacıyla Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz’deki temsilcilerine odaklanarak, yavaş yavaş bölgesel diplomasi yoluyla geri döndü. Çin açısından ise Kızıldeniz, Deniz İpek Yolu’nun önemli bir parçası ve Çin projesinin (Kuşak ve Yol Girişimi) iki tarafından biri olarak sayılıyor. Bu nedenle Çin, diğer askeri üslerin de kendisine katılması beklentisiyle Babu’lMendeb Boğazı yakınında Cibuti’de bir askeri üs kurdu. Kendisi, başta ABD olmak üzere diğer uluslararası güçlerle herhangi bir çatışmadan uzak durmayı amaçlıyor. Ancak diğer taraftan Çin, bir yanda İran diğer yanda da İsrail ile ilişkilerini de genişletiyor. Aynı şekilde Cibuti’de Rusya, Türkiye ve askeri üs kurmak isteyen diğer ülkelerin varlığının yanı sıra Fransa, Japonya, İspanya ve İtalya’nın da üsleri bulunuyor.
Türkiye, Somali’de askeri bir üs kurdu. Eski Sudan Devlet Başkanı Ömer el-Beşir’in devrilmesinden önce Sudan’ın Sevakin şehrinde de bir başka üs kurmaya çalışıyordu. Ayrıca Eritre’deki ‘Massava’ limanı da askeri bir varlığa tanık oluyor. Ancak söz konusu varlık, sınırlı düzeyde.
Bölünmelerin etkisi
Bu yoğun varlık, iki türlü. İlk olarak daha önce bazı Husi saldırılarında olduğu gibi, gemi trafiğini tehdit ederek ve yabancı gemileri hedef alarak olası terör eylemlerini engelleyebilecek bu üslere yönelik yarı askeri alarm durumuyla ilgili. Ancak ikincisi ise bu bölgenin, Somali’deki çatışma, Eritre’ye yayılması muhtemel olan ‘Tigray’ çatışmaları, Sudan’daki siyasi istikrarsızlık ve Yemen savaşının diğer yakası Afrika Boynuzu’ndakisavaş ve çatışma bölgelerine yakınlığıyla ilgili. Kızıldeniz havzasının uluslararası nüfuzunun, kendisini çevreleyen ülkelere yansıyan ve Kızıldeniz’in jeopolitik kavramına dayanan, Kızıldeniz’deki güvenlik sistemine girme tehdidinden kaynaklanması dikkat çekici. Akdeniz ile Hint Okyanusu’nu birbirine bağlayan önemli bir su yolu olarak çevresindeki herhangi bir istikrarsızlık belirtisi, doğrudan ona yansıyacak.
Her ülkeye özgü bu faktörlere ek olarak her ülkenin komşularının siyasi, güvenlik ve ekonomik koşullarından etkilenmesine ilişkin güvenlik endişeleri nedeniyle bu ülkeler arasında ayrılık belirtileri görülüyor. Batı politikası, yükselen siyasi İslam akımlarına ve Somali gibi kırılgan ülkelerdeki terörist hareketlerin faaliyetlerine karşı koymak için Mısır gibi etki alanlarına odaklanarak ve bölgeyi Afrika Boynuzu’na kadar çevreleyerek, ‘Arap Baharı’ olaylarından bu yana bu harekete odaklandı.
Bölünme ortamı, ülkelerin birbirlerine karşı ‘içeride gerilim yatakları oluşturma’ suçlamalarından, tarafları patlatmaya yönelik girişimlerden ve siyasi, etnik ve bazen de ekonomik iddialara dayalı düşmanlık tohumlarının ortaya çıkmasından da kurtulmuş değil. Anlaşmazlıklar yalnızca bunlarla da sınırlı değil. Aksine tehlike, bölgenin ve Kızıldeniz’i batıdan çevreleyenülkelerin, özellikle etnik, siyasi ve dini bölünmelerle çekişen bir bölge olması nedeniyle, ayrı devletlere ve bölgelere ayrılma olasılığında yatıyor. Bu bölünmüş bölgelerin bölge dışından ülke ve kuruluşlarla ittifak kurmaları mümkün, zira bölgede bir dayanak bulmak istiyorlar. Tüm bu nedenlerle uluslararası güçler modellerini sunmaya çalışıyor. Bu noktada ABD’nin argümanı, demokrasi ve insan hakları, Çin’in argümanı ise kalkınma ve yatırımdır. Rusya ve Türkiye gibi diğer güçler ise ekonomik, askeri ve güvenlik modelleri arasında bölünmüş durumda.
Çatışma sahnesine dönüşüm
Bu uluslararası yaklaşım, İran’ın Basra Körfezi, Kafkaslar, Orta Asya ve Batı Asya’ya ek olarak Kızıldeniz’in emperyal rüyasının beş sütunundan biri olacağına dair hırsını canlandırmak amacıyla Kızıldeniz ve su yolları yakınında fiili varoluş rekabeti oluşturuyor. İran, Kızıldeniz’i, ‘Basra Körfezi’ndeki Hürmüz Boğazı’ndan Kızıldeniz’de Yemen’e yakın Babu’lMendeb Boğazı’na kadar’ gerginliği aktarabilecek hayati bir alan olarak görüyor. Eğer bu olursa burada, varlığını gösterebilecek ve dünya petrolünün yüzde 30’unun geçtiği hayati koridorun güvenliğini tehdit edebilecek.
Aynı şekilde bu hırs, Umman Denizi ve Basra Körfezi’ni çevreleyen İran kıyılarından, ardından Kızıldeniz’den geçerek Eilat limanının eteklerinde Süveyş Kanalı’na kadar deniz yayının bir uzantısını oluşturacak. Bu durumun, İran’ın son zamanlarda Afrika Boynuzu ve Sudan’dan başlayıp Batı Afrika’ya kadar uzanan Afrika Kıtası’ndaki müdahalelerle açıklanması mümkün.
Bu bölgenin, bölge ülkelerinin çıkarları pahasına, nüfuzu paylaşmak ve uluslararası çıkarları gözetmek için gerçek veya hayali bir çatışma alanına dönüşeceğinden farklı bir endişe mevcut. Kızıldeniz’in ve su yollarının güvenliğine dair bir güvence bulunmaması, Körfez ülkelerinin en önemli endişelerinden biri olmaya devam ediyor. Herhangi bir olası tehdide karşı ancak entegre bir siyasi, güvenlik, askeri ve ekonomik yol içerisinde bir strateji çizilerek bu endişeyle karşı karşıya gelinebilir.
Stratejik Öngörü
Kızıldeniz’deki stratejik duruma dair öngörü, küresel petrol talebinin gerçeği ve geleceği, enerji güvenliği ikilemi, küresel ticaret hareketi ve güvenlik seviyelerinin ölçülmesi ile belirleniyor. Bunların tamamı, hayati su yollarının güvenliğini tamamen bozmanın zor olduğunu ve bir kaza sonucu bile olsa herhangi bir şekilde kapanmalarının imkânsız olduğunu bize gösterecek kadar iç içe geçmiş verilerdir. Zira ‘Ever Given’ konteyner tankerinin başına gelenler ve Süveyş Kanalı’nı diğer gemilerin trafiği ve ihracat hareketliliği için ağır kayıplar bırakan bir süre boyunca kapatması iyi biliniyor. Ayrıca deniz trafiğinin korsanlık ve silahlı milislerin saldırısı gibi isyanlarla karşı karşıya kalabilmesi de olası. Ancak bölgedeki uluslararası güçlerin hedef birliği eksikliği nedeniyle tam askeri operasyonların başlatılabileceği bir arena olması pek mümkün değil.
Mantıklı ve acil nedenlerle Kızıldeniz’e kıyısı olan ülkeler, çıkarlarına uygun tek bir güç olmak için topraklarını savunmaya ve ekonomik güçlerini jeopolitik ve ekonomik hedeflerin bir karışımıyla güçlendirmeye çalışıyorlar. Hatta bu ülkeler, geleneksel ittifakta bir silaha dönüşebilecek ve çatışmaya yol açabilecekekonomik ihtiyaç boşluklarını istismar etmemeye çalışıyor.
Uluslararası güçler, ekonomik güç için bölgesel işbirliğini güçlendirmeden, uluslararası kuruluşlar aracılığıyla, ‘savaş başlatarak ticaret alışverişlerini ve yoksullaşmayı izlemek, Etiyopya ve Somali gibi bazı ülkelerde yaşananlara benzer şekilde bu durumu sona erdirme ve barış getirme çabalarına sessiz kalmak ve şu anda Sudan’da olduğu gibi siyasi şiddet eylemlerine zımni bir destek vermek’ gibi çeşitli araçlar kullanabilirler. Bu durum, tarafları sıkılaştırma politikası olarak biliniyor. Ayrıca başta ekonomik olmak üzere çeşitli türlerde uluslararası yaptırımlar, kuşatma ve hegemonya dayatması da söz konusu.
El-Halil’in kalbinde savaş… 500 yerleşimci, binlerce Filistinliyle yaşamın ayrıntılarını paylaşıyor
Batı Şeria’nın güneyinde, Kudüs’ün yaklaşık 35 kilometre uzağında bulunan El-Halil kentine ulaşmadan önce, 60 numaralı çevre yolu olarak bilinen otoyolda, farklı milletlerden, dinlerden ve inançlardan yolcuları gidecekleri yerlere yönlendiren çok sayıda levha ve tabela göze çarpıyor. İbranice, İngilizce ve Arapça olmak üzere üç dilde hazırlanan bu tabelalar, varış noktası Filistin’de, İsrail’de ya da daha uzak bir yerde olsun, yolculara yön gösteriyor.
El-Halil’in Eski Şehir’e giden girişinde bulunan bir İsrail kontrol noktası (Şarku’l Avsat)
Giriş yasak
Şehrin ana girişine kısa bir mesafe kala, İsraillileri kendilerine girişin yasak olduğu ve ‘tehlikeli’ olarak nitelendirilen A Bölgesi’ne girmemeleri konusunda uyaran dev bir tabela karşılıyor. Ancak tabela, bölgede yaşayan 500 yerleşimcinin varlığını görmezden geliyor. Bu yerleşimciler, Batı Şeria’nın en büyük kentinin kalbi olan Eski Şehir’i işgal ediyor; sokakları, evleri, dükkânları, meydanları, balkon manzaralarını ve Harem-i İbrahim Camii’ni kent sakinleriyle paylaşıyor. Komşularını her gün evlerinden çıkarmaya çalışıyorlar. Uzun ve yıpratıcı bir mücadeleye dönüşen bu süreç, 7 Ekim 2023’ün ardından büyük ölçüde daha da şiddetlendi.
El-Halil’in kalabalık ve ticari hareketliliğin yoğun olduğu Babu’z Zaviye bölgesinde, Şüheda Caddesi’nin başında, göreve hazır bekleyen İsrail askerleri karşılıyor sizi. Görevleri, bölgede yaşayan ve kuşatma altındaki, harap durumdaki eski evlerinden ayrılmamış birkaç kişi dışında, Filistinlilerin bölgeye girişini engellemek. Bu az sayıdaki Filistinli ise her gün evlerine gidip gelirken ayrıntılı aramalara tabi tutuluyor ve sürekli şüpheli muamelesi görüyor.
7 Ekim’den önce ve sonra
7 Ekim öncesinde askerlerin izin vermesi üzerine sokağa girmiştik. Ancak yalnızca 100 metre ilerledikten sonra bir asker bizi durdurmuş ve ‘Arap görünümümüz’ nedeniyle yolumuza devam etmemizin yasak olduğunu söylemişti. Asker, güvenliğimizi sağlayamayacağını öne sürmüştü.
Bugün ise bir metre bile ilerlememize izin verilmiyor.
El-Halil’in Eski Şehir bölgesindeki bir caddede geçişi engelleyen İsrail askeri (DPA)
Eski Şehir’e başka açık güzergâhlardan girdik, ancak buradaki çok sayıda sokağın kapatıldığını gördük. Şehre ait pek çok bölgeye ulaşamadık. Bunların arasında, Harem-i İbrahim Camii’nin arkasında bulunan Sehle Caddesi de vardı. Şüheda Caddesi gibi burası da kapatılmıştı. Bölgede yaşayanlar hariç Filistinlilerin bu sokağa girmesi yasaklanmıştı.
İslam el-Fahuri, girişi kapalı olmayan ara sokaklarda, bomboş durumdaki Lübnan Çarşısı’nda karşımıza çıktı. İç içe geçmiş diğer Eski Şehir sokaklarının bir parçası olan çarşıda dükkânlar kapalıydı; ne esnaf ne bölge sakini ne de alışveriş yapan kimse vardı.
Fahuri, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, aşağılayıcı ve zorlu uygulamalardan mümkün olduğunca kaçınmak için günde yalnızca bir kez dışarı çıkmayı, ardından da evine dönmeyi tercih ettiğini söyledi. Fahuri, “Bize sürekli şüpheli muamelesi yapıyorlar. Adınızın özel bir listede kayıtlı olması gerekiyor. Dışarı çıkarken ve geri dönerken aramadan geçiriliyorsunuz. Kimlikleriniz ayrıntılı biçimde inceleniyor, ancak bundan sonra geçişinize izin veriliyor” dedi.
Fahuri, Filistinliler ile İsrailliler arasındaki çatışmanın merkezinde yer alan Harem-i İbrahim Camii’nin yakınındaki Sehle Caddesi’ndeki evinde kalmayı sürdüren az sayıdaki kişiden biri.
El-Halil şehrindeki ana kavşak (Şarku’l Avsat)
Fahuri, burada kalmasının nedenini, evinden ayrılma fikrini kabullenememesine ve ‘evini onlara bırakmak istememesine’ bağlıyor.
“Evden ayrılırsanız hemen el koyuyorlar. Zaten istedikleri de bu. Yaşanan her şey bizi evlerimizden göç etmeye zorlamayı amaçlıyor. Ordu neden üzerimizde baskı kuruyor? Neden bütün bu uygulamalar? Yerleşimciler neden bize saldırıyor? Çünkü buranın tamamını istiyorlar” diye konuştu.
Fahuri, kendisinin ve bölgedeki diğer kişilerin defalarca saldırı ve şiddet olaylarına maruz kaldığını anlatırken teslim olmadığını vurgulayarak, “Buradan gitmeyeceğim, evimden de vazgeçmeyeceğim” dedi.
Fahuri, kalma mücadelesinin daha da zorlaştığı ve bedelinin arttığı 7 Ekim sonrasında bile tutumunu değiştirmedi.
7 Ekim’den bu yana Batı Şeria’daki yerleşimciler düşmanca tutumlarını yoğunlaştırarak geniş bölgelerde kanlı saldırılar düzenlemeye başladı. Filistinlileri öldürüyor, evlerini, mülklerini ve ibadethanelerini ateşe veriyor, tarım alanlarını tahrip ediyor; topraklara, evlere, dağ tepelerine ve hatta hayvanlara el koyuyorlar.
Fahuri, “7 Ekim'den sonra her yerleşimci kendi başına bir devlete dönüştü” dedi.
10 yerleşimcinin ziyareti sırasında, El-Halil’deki Eski Şehir’in girişlerinden birini koruyan İsrailli askerler, Ekim 2026 (DPA)
Şöyle devam etti: “Eskiden daha özgür hareket edebiliyor, daha az gerginlik yaşıyorduk. Ancak 7 Ekim’den sonra her şey değişti. Kapıları kapattılar, kontrol noktalarının sayısını artırdılar. Buradaki her hareketimiz artık denetim altında. Bütün bunların yanı sıra sürekli saldırılara ve şiddet olaylarına maruz kalıyoruz; hesap soran da yok, bizi denetleyen de. Evlerimize saldırıyor, sokaklarda bize şiddet uyguluyorlar. Her gün bir sorun, her gün.”
Fahuri’nin anlattıkları, Eski Şehir’in geniş kesimlerinde neden artık kimsenin yaşamadığını ve dükkânların neden kapalı olduğunu anlamaya yardımcı oluyor.
1978’de başlayan savaş
Elbette, kapatılma süreci 7 Ekim’den sonra başlamadı; çok daha öncesine dayanıyor. Yerleşimcilerin mücadelesi uzun yıllardır devam ediyor, ancak söz konusu tarihten sonra daha da şiddetlendi.
Filistin Ulusal Bilgi Merkezi’ne göre, Eski Şehir’deki ilk yerleşimci noktaları 1978 yılında kuruldu. Bir grup yerleşimci, kentin merkezindeki Deboya binasını işgal etti. Yerleşimciler daha sonra buraya Beit Hadassah adını verdi. 1980 yılında yaşanan ve Deboya Operasyonu olarak bilinen olayın ardından, işgale karşılık olarak İsrail işgal makamları, stratejik konumdaki yerleşimci noktasını genişletmek amacıyla onlarca evi yıktı. 1983 yılında ise Deboya binasının yakınında, Yahudilere ait olduğu iddiasıyla Usame bin Münkız Okulu’nun kontrolünün ele geçirilmesinin ardından Beit Romano adıyla bilinen bir yerleşimci noktası kuruldu.
1984 yılında Tel Rümeyde’deki arkeolojik bir alan üzerinde yeni bir yerleşimci noktası olan Abraham Avinu kuruldu. İsrail işgal makamları, Eski Şehir’deki merkezî sebze pazarını kapattı ve daha sonra yeni bir yerleşimci noktası kurulması amacıyla burayı yerleşimcilere teslim etti. Beit Hassoun ve Beit Shneerson gibi başka yerleşimci noktaları da kuruldu.
Filistin Ulusal Bilgi Merkezi, İsrail’in bölgeyi kontrol altına almayı ve yerleşimci noktalarının kapsamını genişletmeyi hedeflediğini belirtti. Bu amaçla Arap nüfusa karşı ırkçı politikalar uygulandığını kaydeden merkez, onlarca kontrol noktası ve arama noktası oluşturulduğunu, bazı sokak ve pazarların tamamen kapatıldığını bildirdi. Bu uygulamaların Arap halkını bölgeden çıkarmayı, yaşamlarını zorlaştırmayı ve nihayetinde göçe zorlamayı amaçladığı ifade edildi. Merkezin verilerine göre, yaklaşık 1829 dükkân kapatıldı. Bunların 520’si özel askerî emirlerle kapatılırken geri kalanı, yolların kapatılması ve dar sokaklara kontrol noktaları ile arama noktaları yerleştirilmesi nedeniyle sahipleri tarafından kapatıldı.
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentindeki Eski Şehir’de bulunan Harem-i İbrahim Camii’nin duvarlarına asılı İsrail bayrakları, 16 Haziran 2026 (Reuters)
Bölgede kısa süreliğine görüştüğümüz Eski Şehir sakinleri, “Onlarla mücadele uzun zamandır devam ediyor, ancak iki dönemde daha da şiddetlendi. Bunlardan ilki 2000 yılındaki İkinci İntifada, ikincisi ise 7 Ekim 2023 sonrası” dedi.
Bugün gelinen noktada, nüfusu 40 bin olan Eski Şehir sakinlerinin büyük bölümü bölgeyi terk etmiş durumda.
Harem-i İbrahim Camii... Bir taş atımı uzaklıkta
Filistinlilerin dünyanın en eski kutsal mekânı olarak nitelendirdiği Harem-i İbrahim Camii, yalnızca birkaç adım uzaklıktaydı. Ancak camiye ulaşmadan önce çevrede bir miktar canlılık göze çarpıyordu. Birkaç dükkân açıktı. Bu dükkânlarda zanaatkârlar ve imalatçılar çeşitli takılar, seramikler ve ahşap oymalar sergiliyordu. Filistin haritaları ve nakış işlemelerinin yanı sıra süslemeli fincanlar, tütsüler ve işgalin kendisinden bile daha eski bir geçmişe sahip, çok eski bir imalathanede üretilen lokumlar da satışa sunuluyordu.
Vitrinlerden birinde, hayatını kaybeden şair Mahmud Derviş’in sedef üzerine çizilmiş bir portresi yer alıyordu. Portresinin yanına, şairin bir zamanlar söylediği şu sözler yazılmıştı: “Bu topraklarda yaşamaya değer şeyler var.” Hemen yanında ise Feyruz’un bir resmi ve “Ben sevgilime, sevgilim de bana ait” sözleri bulunuyordu. Bunların yanı sıra, yaşanan anla hiçbir benzerlik taşımayan başka seramik eserler de sergileniyordu.
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentinde, Harem-i İbrahim Camii (Makpela Mağarası) dışında dua eden bir İsrail askeri (AFP)
Harem-i İbrahim Camii’nin karşısında, bu topraklarda, İsrailli bir asker güvenlik kapılarının arkasında, silahlı ve tetikte bir şekilde durarak namaz kılmak isteyenleri gözetliyordu. Asker, yalnızca yeşil ışık yandığında geçişlerine izin veriyordu.
Önce döner kapılardan, ardından elektronik kapılardan geçtik. Asker her bir kişinin kimliğini kontrol ettikten sonra gözetleme kameraları ve nöbetçi askerlerin bulunduğu güvenlik kabinlerine ulaştık. Burada bir kadın asker kimlikleri yeniden kontrol etti ve ardından Harem-i İbrahim Camii’ne geçmemize izin verdi.
Bütün bunlar yalnızca birkaç adım içinde gerçekleşti. Ancak yaşananlar, namaz kılınan bir camiye girişten çok, bir ülkenin sınırından ya da bir savunma bakanlığının yerleşkesinden geçişi andırıyordu.
Müslümanlar açısından büyük kutsallık taşıyan mekân, kendine özgü heybetini koruyordu, ancak içeride namaz kılanların sayısı azdı.
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentinde, Harem-i İbrahim Camii’nde namaz kılmak için bir İsrail kontrol noktasında bekleyen Filistinliler, 16 Haziran 2026 (Reuters)
Hayatında ilk kez buraya gelenlerden bazıları, İsrail kameralarının gözetimi altında peygamberlerin makamlarını büyük bir şaşkınlıkla inceliyor, tarihî mekânın çok sayıdaki eski köşesini keşfediyordu.
Kameralar her yerdeydi. Yüzünüzü hangi yöne çevirseniz her hareketi ve her sözü kaydeden bir kamerayla karşılaşıyordunuz.
Cami Müdürü: “Bize korku salıyorlar”
Harem-i İbrahim Camii Müdürü Şeyh Mutaz Ebu Sinine, İsraillilerin bu durumu fırsata çevirerek camiye baskın düzenlemesinden endişe ettiği için, kamera veya görüntü kaydı olmadan bile camide bir tur düzenleme fikrine sıcak bakmıyordu.
Zaten çekim kameraları ve mikrofonlarla da bölgeye gitmedik. Çünkü bu, saatler sürecek soru-cevap işlemleri ve belki de hiçbir zaman çıkmayacak izinleri beklemek anlamına geliyordu.
İsrail makamları, caminin her köşesini sesli ve görüntülü olarak izleyecek şekilde kamera sistemlerini güçlendirmişti. Ayrıca cami yönetimini, askerlerin istedikleri zaman ve hızla camiye baskın düzenleyebilmelerini sağlayacak özel geçiş güzergâhlarını halıların üzerine yerleştirmeye zorlamıştı.
Ebu Sinine, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Gördüğünüz gibi buraya giren herkes kendisini bir askerî kışlaya girmiş gibi hissediyor ve sürekli gözetim altında tutuluyor. Barikatlar, kapılar, ayrıntılı kontroller, aramalar ve kimlik incelemeleri var. Bunlar, mübarek Harem-i İbrahim Camii’ne gelen herkesi etkileyen günlük uygulamalar. Zaman zaman ziyaretçiler aşağılanıyor ve onurlarını zedeleyen muamelelere maruz kalıyor. Buna caminin görevlileri, çalışanları ve yönetimi de dâhil. Bu mekâna giren herkes sesli ve görüntülü olarak sıkı gözetim altında tutuluyor” dedi.
Ebu Sinine’ye göre bütün bunlar, camiyi boşaltmayı ve Yahudilere ait bir mekâna dönüştürmeyi amaçlayan, yeni bir fiilî durum dayatma politikasının parçası.
Harem-i İbrahim Camii’nde namaz kılanlar (Şarku’l Avsat)
Harem-i İbrahim Camii’nde zaten çok az sayıda kişi namaz kılıyordu. Ebu Sinine, 7 Ekim’den sonra durumun büyük ölçüde değiştiğini ve 25 yaşın altındaki bütün Filistinlilerin camiye girişinin tamamen yasaklanmasına kadar vardığını söyledi.
Ebu Sinine, “Buraya gelenlerin yüreklerine korku ve dehşet salıyorlar” diye konuştu.
Zamansal ve mekânsal sınırlama
Harem-i İbrahim Camii’nin bir bölümü, Eski Şehir’de olduğu gibi, Filistinlilerin girişine tamamen kapalı durumda.
1994 yılında camide yaşanan ve İsrail ordusunda görev yapmış yerleşimci doktor Baruch Goldstein’ın 29 kişiyi öldürdüğü katliamın ardından İsrail, caminin yüzde 63’ünü kontrol altına alarak Yahudilere ayrılmış bir alana dönüştürdü.
Goldstein, aşırı sağcı Meir Kahane tarafından kurulan terör örgütü Kach hareketinin mensubuydu.
Ebu Sinine, “O tarihten bu yana caminin yüzde 63’ü Müslümanlara kapalı” dedi.
Arada ayırıcı bir kapı bulunuyordu. Bu kapının arkasında Yahudi ibadetleri yapılıyor, gürültülü kutlamalar düzenleniyor ve şofar çalınıyordu. Müslümanların buraya girmesine yılda yalnızca 10 gün izin veriliyordu. Bu günler; Ramazan Ayı’ndaki cuma günleri, Kadir Gecesi, Ramazan ve Kurban bayramları, Mevlit Kandili, Hicret ve Miraç geceleriydi. Buna karşılık, Yahudi bayramlarına denk gelen 10 günde Müslümanların camiye girmesi tamamen yasaklanıyordu.
Okul gezisi sırasında Harem-i İbrahim Camii’ndeki türbelerden birinin önünde duran Filistinli bir çocuk (Şarku’l Avsat)
Bu uygulama, Filistinlilerin Kudüs’teki Mescid-i Aksa’da da hayata geçirilmesinden endişe ettiği zamansal ve mekânsal sınırlama olarak biliniyor.
Az sayıdaki cemaatin arasında müezzin ayağa kalkarak namaz için kamet getirdi. Oysa daha önce İsrail’in kontrolündeki bölümde bulunan odasına gitmesi engelleniyordu.
Müezzinin hoparlörler ve dış ses sistemleri aracılığıyla ezan okuması da yasaktı.
Daha önce müezzin, kendisini odasına götürmeleri için İsrail askerlerinin gelmesini beklemek zorundaydı. Ardından cemaate ezan okuyor ve yine askerlerin eşliğinde, kısa ancak tehlikelerle dolu bir yolculuğun ardından oradan ayrılıyordu.
Ancak bu uygulama bütün namaz vakitlerinde aynı şekilde geçerli değildi. Müezzinin cumartesi ve cuma günlerinin belirli saatlerinde ve gecenin bazı bölümlerinde odasına gitmesine izin verilmiyordu.
Ortak türbeler ve tarihsel anlatı üzerine çatışma
Hz. İbrahim, Hz. Yakup, Hz. İshak ve Hz. Yusuf’un türbeleri, en çok ziyaret edilen ve hatıra fotoğrafı çekilen yerlerdi.
Yahudiler, bu türbelerin mekânın kendilerine de ait olduğunun kanıtı olduğunu söylüyor. Dolayısıyla buradaki çatışma yalnızca işgalle ilgili değil; kimliği de şekillendiren tarih anlatısı ve dinî statü üzerinde de yaşanıyor.
Ebu Sinine, “Tarih anlatısını ve kimliği silmeye çalışıyorlar. Burası bizim diyorlar. Biz ise buranın tamamen İslami bir mekân olduğunu söylüyoruz. Onlar İbrahim’e dayandıklarına inanıyor ve onun oğlunun soyundan geldiklerini, dolayısıyla bu mekân üzerinde hak sahibi olduklarını söylüyorlar. Ancak peygamberler üzerinde asıl hak sahibi olan biziz. Hz. İbrahim Yahudi değildi” dedi.
Aşırı sağcı Bakan Bezalel Smotrich’in eşlik ettiği İsrailli yerleşimciler, 16 Haziran 2026 tarihinde işgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentinde yeni bir yerleşim biriminin üzerine İsrail bayrağı çekiyorlar. (AFP)
Ebu Sinine’nin anlattıkları Filistinlilerin ve Müslümanların bakış açısını yansıtıyor, ancak İsrail’de kabul görmüyor. İsrailliler, mevcut yapının altındaki bir mağarada Hz. İbrahim’in ve eşi Sare’nin mezarlarının bulunduğuna inandıkları için Makpela Mağarası adını verdikleri Harem-i İbrahim’i kutsal kabul ediyor.
Smotrich, kutsal alanı ‘egemenlik alanı’ ilan etti
Ziyaretimizden kısa süre sonra aşırı sağcı İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, Harem-i İbrahim’e gitti. Burada yaptığı açıklamada, El-Halil’deki Harem-i İbrahim’in ‘Yahudi halkının egemenlik hakkına sahip olduğu ilk mülk’ olduğunu söyledi.
İsrail Kanal 14 televizyonu, Harem-i İbrahim’deki kapsamlı çatı yapımı ve restorasyon çalışmalarının tamamlanmasına yönelik etkinliğe öncülük eden Smotrich’in, kutsal mekânda tarihî bir adımı daha tamamladığını bildirdi. Bu adımın, daha önce El-Halil anlaşmalarını sona erdirme ve Eski Şehir’deki Filistin belediyesinin bu konudaki yetkilerini geri alma kararının ardından geldiği belirtildi.
10 kişilik bir yerleşimci heyetinin bölgeye yaptığı turistik ziyaret sırasında, El-Halil’in Eski Şehir sokaklarında konuşlanan İsrail askerleri, Ekim 2026 (Reuters)
Smotrich geçtiğimiz haziran ayında, kendi ifadesiyle ‘ataların toprağı’ olan El-Halil’e ilişkin El-Halil Anlaşması’nı iptal ettiğini açıklamıştı. Smotrich, El-Halil’deki Cebelu’l Halil bölgesinde yeni kurulan Doron yerleşiminin açılış töreninde yaptığı konuşmada, “El-Halil anlaşmalarını iptal ettik. Uzun yıllar boyunca Oslo Anlaşmaları’nın en akıl dışı maddelerinden biri yürürlükte kaldı. El-Halil’deki Yahudi yerleşimleri ve kutsal mekânlarla ilgili yetkiler El-Halil Belediyesi’ne verilmişti” demişti.
Smotrich’in açıkladığı ve İsrail ordusuna bağlı Sivil İdare bünyesindeki Yüksek Planlama Konseyi’nin onayladığı karar uyarınca, El-Halil’in Eski Şehir bölgesini kapsayan H2 bölgesindeki planlama ve inşaat yetkileri belediyeden alınıyor.
El-Halil... Oslo Anlaşması’nın sayfasını kapatıyor
El-Halil, 1997 yılında özel bir anlaşmaya tabi tutularak H1 ve H2 olarak iki bölgeye ayrılan Batı Şeria’daki tek Filistin kenti. El-Halil’de Yeniden Konuşlanmaya İlişkin Protokol olarak bilinen bu düzenleme, 1995 tarihli Oslo II Anlaşması’nın ve 1993’te Oslo Anlaşmaları kapsamında başlayan İsrail-Filistin barış sürecinin devamı niteliğindeydi.
El-Halil Anlaşması uyarınca İsrail, kentin yaklaşık yüzde 80’ini oluşturan H1 bölgesinden askerlerini çekti. Bu bölgede güvenlik ve sivil işlerin sorumluluğu Filistin yönetimine devredildi. Buna karşılık İsrail, kentin yüzde 20’sini oluşturan H2 bölgesindeki güvenlik kontrolünü elinde tuttu. Eski Şehir’i, Harem-i İbrahim’i ve El-Halil’deki Yahudi yerleşimini kapsayan bu bölgede sivil idare ise Filistin yönetimine bırakıldı.
Smotrich, “Bu, sıradan bir planlama adımından çok daha fazlası; tarihî bir düzenleme. Yerleşim devrimini sürdürüyor, yönetimi güçlendiriyor ve Yahudiye ve Samiriye’de (Batı Şeria) İsrail egemenliğini derinleştiriyoruz” dedi. Smotrich’e göre bu adım, El-Halil’deki tüm ‘dinî ve tarihî mekânlar’ için geçerli olacak. Bu karar, El-Halil’in merkezindeki Eski Şehir’de Oslo döneminin sona ermesi anlamına geliyor.
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentinde, elinde oyuncak tabanca taşıyan İsrailli bir çocuk, Mart 2024 (AFP)
Filistinliler kararı kabul etmedi. Filistin Devlet Başkanlığı, adımın El-Halil kentinin siyasi ve hukuki statüsünü ve kentle ilgili imzalanan ikili anlaşmaları etkilediğini belirterek bunun tehlikeli sonuçları olabileceği uyarısında bulundu. El-Halil Belediyesi de kararı reddederek kabul etmeyeceğini açıkladı.
Ancak sahadaki durum farklı. İsrail, Harem-i İbrahim de dâhil olmak üzere El-Halil’in merkezindeki her şey üzerinde giderek daha fazla kontrol sahibi oluyor.
Smotrich’in ‘El-Halil anlaşmalarını iptal ettiğini’ açıklamasından yalnızca bir gün sonra, Harem-i İbrahim’in yakınında bir Yahudi din okulunun inşası için büyük çaplı bir projeye onay verildi. Yedioth Ahronoth gazetesi, din okulunun inşasına Filistin belediyesinin onayı alınmaksızın izin verildiğini ve bunun onlarca yıldır ilk kez yaşandığını bildirdi.
Smotrich, Harem-i İbrahim’de çatının yenilenmesi çalışmalarını kutlamak amacıyla yaptığı konuşmada, “Makpela Mağarası, İsrail halkının egemenlik hakkına sahip olduğu ilk mülktür. Efendimiz İbrahim’in satın aldığı bu yer, bu topraklar üzerindeki egemenliğimizin simgesi hâline geldi” dedi.
Hafızayı pekiştirmek için yapılan ziyaretler
Ancak her şey güç kullanılarak dayatılamıyor. Ana ibadet bölümünün dışında, öğretmenlerin öğrencilere Harem-i İbrahim’in tarihini, önemini ve burada yaşanan katliamı anlatmaya çalıştığı bir okul gezisi düzenleniyordu.
El-Halil’in Eski Şehir bölgesinde bir Filistinli şekerci (Şarku’l Avsat)
Öğretmen Şerife Duveyk, Şarku’l Avsat’a, çocukların Harem-i İbrahim hakkında hiçbir şey bilmediklerini fark ettikten sonra onları buraya getirmeyi göze aldığını söyledi. Çocuklar, adeta bir maceraya çıkmışçasına heyecanlıydı. Askerlerin önünden aranmadan nasıl geçtiklerini ve buraya yeniden geleceklerini anlatıyorlardı. Duveyk, Yahudilerin her Filistinlinin unutmasını istediği bu yeri çocukların ziyaret etmesinin gerekli olduğunu belirtti.
Hacı Abdülaziz Ebu Haltem de Harem-i İbrahim’i ve Eski Şehir’i ziyaret etmek için uzaktaki Tarkumiye beldesinden geldiğini söyledi.
Ebu Haltem, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Riskler ve uzun bekleme süreleri nedeniyle sık sık gelemiyorum. Ancak bu kez riski göze almaya karar verdim. Gerçekten de Harem-i İbrahim’e ulaşmadan önce beklemekten yoruldum” dedi.
Yahudiler ise aynı sıkıntıları yaşamıyor. Mekânın Yahudi kimliğini öne çıkarmak amacıyla yoğun güvenlik önlemleri eşliğinde buraya geliyorlar.
El-Halil’deki Eski Şehir’in eteklerinde, dikenli tel örgünün ardındaki evler (Şarku’l Avsat)
El-Halil’in merkezindeki 500 yerleşimciyi yaklaşık bin 500 İsrail askeri koruyor.
Harem-i İbrahim’in duvarlarının çevresinde de İsrail bayrakları bulunuyordu. Bu, tarih anlatısını mümkün olan her yolla görsel olarak yerleştirme çabasının bir başka örneğiydi.
Arap mahallelerinin merkezindeki geniş alanlarda da çok sayıda İsrail bayrağı görmek mümkündü.
Komşular arasında çatışma
Harem-i İbrahim’den çok uzak olmayan ve kente hâkim bir noktadan bakıldığında, Eski Şehir’in geniş kesimlerinde Yahudilerle Filistinlilerin iç içe yaşadığı alanlar dikkat çekici bir manzara oluşturuyor. Yahudiler, daha önce Araplara ait olan dükkânların üst katlarında oturuyor, evlerini Filistinlilerin evlerinden yalnızca duvarlar ayırıyor.
7 Ekim’den önce Filistinlilerin dükkânlarını açabildiği dönemde, dükkân sahipleri yerleşimcilerin yukarıdan attığı cisimlerden korunmak amacıyla sokağın üzerini dikenli tel örgülerle kaplamak zorunda kalmıştı. Bugün ise bu dükkânların tamamı kapalı.
Beyt İbrahim, Beyt Hadassa, Beyt Romano ve Tel Rümeyda’daki yerleşimciler tam koruma altında yaşarken, önceki yıllarda bölgede çok sayıda Filistinli, askerleri veya yerleşimcileri bıçakladıkları ya da bıçaklama girişiminde bulunacakları iddiasıyla öldürüldü.
Bütün bunlara rağmen Mahmud Muhamire evini terk etmedi. Evinin arkasına, onu Şüheda Caddesi’nden ayıran, sıkıca kapatılmış ahşap bir kapı yerleştirilmişti.
İsrailliler, olası hiçbir temasın kurulmasını istemiyordu.
Oradaki son kapı da Eski Şehir’in sokaklarını kapatan çok sayıda kapıdan, güvenlik bariyerlerinden ve kameralardan oluşan geniş sistemin bir parçasıydı.
16 Mayıs 2026 tarihinde, işgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentinde yerleşimcilerin haftalık gezisi sırasında çekilmiş bir fotoğrafta görülen İsrailli askerler (Reuters)
Bölgesinde yerleşimcilere en yakın komşu olarak bilinen Muhamire, sürekli bir endişe içinde yaşadığını, bu durumun 7 Ekim’den sonra kâbusa dönüştüğünü söyledi.
Muhamire Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Bizi her zaman rahatsız ediyorlardı, ancak 7 Ekim’den sonra hayat yaşanmaz hâle geldi” dedi. İkinci İntifada’dan önceki refah dolu günleri hatırlayan Muhamire, bu dönemin uzun sürmediğini belirterek, “Birlikte yaşıyorduk. Bir hayat vardı ama artık yok” ifadelerini kullandı.
Muhamire, evinin çatısından, eskiden tamamen Araplara ait olan ancak bugün bütünüyle Yahudilerin kontrolüne geçen mahallelere baktı. Evleri ele geçiriyor ve üzerlerine İsrail bayrağı asıyorlar. Buna rağmen Muhamire, evini terk etmeyi düşünmediğini belirterek, “Buradan gitmeyeceğim” dedi.
“Gitmeyeceğiz” sözü, Batı Şeria’daki tüm Filistinlilerin benimsediği bir slogana dönüştü. Ancak hepsi bu sözü yerine getirebilecek durumda değil. Zira bugün çatışma tarihinin en aşırı sağcı İsrail hükümetiyle ve en şiddet yanlısı yerleşimcilerle karşı karşıyalar.
İsrail hükümeti bugün, Ürdün Nehri ile Akdeniz arasındaki coğrafi alanın yalnızca tek bir meşru ulusal egemenlik talebine yer olduğunu savunan ve Yahudilerin tam egemenliğini öngören ‘karar planını’ hayata geçirmek için çalışıyor.
İsrailli insan hakları örgütü B’Tselem, İsrail’i Batı Şeria’da eş zamanlı bir dizi politika uygulamakla suçladı. Örgüte göre bu politikalar, Filistinlileri bir halk olarak ortadan kaldırmayı amaçlayan daha kapsamlı bir projenin parçası. Bütün bunlar bugün El-Halil’in Eski Şehir bölgesinde yaşanıyor. El-Halil, İsrail açısından Batı Şeria’nın geri kalanında yaşanması istenenlerin bir tür provası olabilir.
Harem-i İbrahim’den ve Eski Şehir’den ayrılırken en eski dükkânlardan birinin önünden geçtik. Dükkânın cephesine, üzerine Mahmud Derviş’in meşhur “Eskiden Filistin’di adı… Şimdi Filistin’dir adı” dizelerinin işlendiği büyük bir Filistin haritası asılmıştı.
Irak, Ortadoğu savaşı nedeniyle 60 milyar dolarlık zarara uğradıhttps://turkish.aawsat.com/arap-d%C3%BCnyasi/5330418-irak-ortado%C4%9Fu-sava%C5%9F%C4%B1-nedeniyle-60-milyar-dolarl%C4%B1k-zarara-u%C4%9Frad%C4%B1
Irak, Ortadoğu savaşı nedeniyle 60 milyar dolarlık zarara uğradı
Bağdat’taki Şorca Pazarı, 13 Ekim 2026 (AFP)
Irak, Ortadoğu savaşının başlaması ve Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğinin aksaması nedeniyle petrol gelirlerinde yaşanan sert düşüşün ardından yaklaşık 60 milyar dolar kayba uğradı. Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre, bu açıklamayı Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin yaptı.
Şubat ayında savaşın başlamasından bu yana ekonomik kriz yaşayan Irak’ın, gelirlerinin yüzde 90’ını karşılayan petrol ihracatı birkaç ay boyunca ciddi ölçüde geriledi. Bu durum hükümeti iç borçlanmaya yönelmek zorunda bıraktı. Tüketim mallarının fiyatları yükselirken ülkenin döviz rezervleri yaklaşık 20 milyar dolar azaldı.
Hüseyin, perşembe akşamı Roma’da İtalyan mevkidaşıyla yaptığı görüşmede, “Irak, ABD ile İran arasında yaşanan son savaş sırasında yaklaşık 60 milyar dolar zarara uğradı” dedi. Açıklama, Hüseyin'in ofisinden yapılan duyuruda yer aldı.
Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) üyesi Irak, savaş öncesinde günde yaklaşık 4 milyon varil petrol üretiyor, bunun yaklaşık 3,5 milyon varilini ihraç ediyordu. Petrol ihracatının büyük bölümü ülkenin güneyinden Hürmüz Boğazı üzerinden gerçekleştiriliyordu.
Irak’tan gelen ve Suriye’deki Baniyas Petrol Terminali’ne doğru yol alan petrol tankerleri, 14 Mayıs 2026 (Reuters)
Ancak savaşın başlamasından bu yana İran, küresel enerji arzı açısından kritik öneme sahip bu boğazdaki deniz trafiğini kısıtladı. Bu durum, depolama tanklarının dolması üzerine Irak’ı petrol sahalarının büyük bölümünde üretimi durdurmak zorunda bıraktı. Irak ayrıca, Suriye üzerinden tankerlerle sınırlı miktarda petrol ihraç etmeye, Türkiye’ye ise boru hattı aracılığıyla petrol göndermeye yöneldi.
Irak’ın petrol ihracatında yaşanan sert düşüşün ardından ihracat son dönemde yeniden artış gösterdi. Petrol Bakanlığı’nın verilerine göre, 1-21 Eylül döneminde günlük 2,6 milyon varile ulaştı.
Uluslararası Para Fonu (IMF) bu hafta yaptığı açıklamada, Irak’ın savaş nedeniyle ulaşımda yaşanan aksamalardan en fazla etkilenen ülkeler arasında yer aldığını belirtti.
Ekonomik krizin derinleşmesi üzerine Irak Merkez Bankası geçen hafta, üç yılı aşkın sürenin ardından ilk kez doların resmî döviz kurunu yükseltti.
Irak, ithalatı finanse etmek, dinarın istikrarını sağlamak ve kamu çalışanları ile emeklilerin maaşlarını ödemek için büyük ölçüde petrol satışlarından elde ettiği döviz gelirlerine bağımlı. Kamu çalışanları ve emekliler, nüfusu 46 milyonu aşan ülke halkının yaklaşık yüzde 20’sini oluşturuyor.
Irak yönetimi, ekonomik kaynaklarını çeşitlendirmeyi ve petrol dışı gelirlerin toplam gelirler içindeki payını 2037 yılına kadar yüzde 10’dan yüzde 45’e çıkarmayı hedefliyor.
Fas’ta Dünya Kupası öncesinde işitme engelli ve normal işiten öğrencileri buluşturan ilk kapsayıcı üniversitehttps://turkish.aawsat.com/arap-d%C3%BCnyasi/5330188-fas%E2%80%99ta-d%C3%BCnya-kupas%C4%B1-%C3%B6ncesinde-i%C5%9Fitme-engelli-ve-normal-i%C5%9Fiten-%C3%B6%C4%9Frencileri
Fas Prensesi ve Lalla Esma Vakfı Başkanı Lalla Esma, kapsayıcı üniversitenin açılış töreninde (Fas Haber Ajansı – MAP)
Londra:Kevser Vekil
TT
Londra:Kevser Vekil
TT
Fas’ta Dünya Kupası öncesinde işitme engelli ve normal işiten öğrencileri buluşturan ilk kapsayıcı üniversite
Fas Prensesi ve Lalla Esma Vakfı Başkanı Lalla Esma, kapsayıcı üniversitenin açılış töreninde (Fas Haber Ajansı – MAP)
Fas, işitme engelli ve işitme güçlüğü yaşayan öğrencilerle normal işiten öğrencileri aynı sınıflarda buluşturan, mesleki ve sosyal entegrasyonu hedefleyen benzeri görülmemiş bir üniversiteyi hayata geçirerek eğitim alanında yeni bir model başlattı.
Bu adım, beşerî sermayenin yeniden şekillendirilmesi, bilimsel mükemmeliyetin geliştirilmesi ve sağlık alanında inovasyonun teşvik edilmesi çerçevesinde atıldı. Klinik tedavileri, teknolojik eğitimi ve mesleki formasyonu bir araya getiren yeni bir akademik modelin önünü açan girişim, Fas’ın İspanya ve Portekiz ile birlikte 2030 Dünya Kupası gibi büyük uluslararası organizasyonlara hazırlandığı bir dönemde gerçekleşiyor. Bu organizasyonlar, farklı ihtiyaçlara sahip ziyaretçilerin ağırlanması konusunda ülkeye önemli sorumluluklar yüklüyor.
Tıp, teknoloji ve mesleki eğitimi buluşturan akademik model
Lalla Esma Üniversitesi, yaklaşık 3 bin 500 öğrenciyi ağırlayacak şekilde tasarlanan dört ana okuldan oluşuyor. Üniversite bünyesinde, mesleki eğitim sertifikasından temel yeterliliklere ve yüksek lisans derecesine kadar uzanan, işitme bilimleri alanında tamamen ücretsiz bir eğitim programı sunulacak.
Eğitim kurumunun bünyesinde, konuşma ve dil terapisi, klinik psikoloji ve bilişsel davranışların uygulamalı analizi alanlarında eğitim veren İşitme Bilimleri, İletişim ve Klinik Sinir Bilimleri Okulu da bulunuyor. Ayrıca kulak burun boğaz cerrahlarına ileri düzey koklear implant cerrahisi alanında uzmanlık diplomaları verilecek.
İşaret Dili, Sözlü Çeviri ve Erişilebilirlik Okulu ise kapsayıcı medya ve özel eğitim alanlarında uzmanlar yetiştirecek. Sistemin diğer bileşenlerini, yapay zekâ ve dijital sanat tasarımına odaklanan Kapsayıcı Teknolojiler Okulu ile mutfak sanatları, pastacılık ve çikolata üretimi alanlarında eğitim veren Kapsayıcı Meslekler Okulu oluşturacak.
Paris, Chicago, Leuven ve Montpellier’deki kurumlarla uluslararası iş birlikleri
Üniversitenin bilimsel yönetimi ve araştırma faaliyetleri, geniş bir uluslararası akademik ve hastane iş birliği ağına dayanıyor.
Bu iş birliklerinin başında, Fransa’nın başkenti Paris’te bulunan ve Avrupa’nın işitme ile konuşma alanındaki ilk uzmanlaşmış merkezlerinden biri olarak tanımlanan Reconnect Üniversite Hastanesi Enstitüsü ile kurulan stratejik ortaklık geliyor. Institut Pasteur’ü ve Paris Kamu Hastaneleri Kurumuna bağlı üç hastaneyi —Necker Çocuk Hastanesi, Pitié-Salpêtrière Hastanesi ve Lariboisière Hastanesi— bir araya getiren bu ortaklık sayesinde sağırlığın gen tedavisi ile çocuk ve yetişkin işitme sağlığı alanlarındaki ileri araştırmaların aktarılması hedefleniyor.
İş birliği ağı, Batı dünyasında faaliyetlerini sürdüren en eski tıp fakültesinin mirasını taşıyan Fransa’daki Montpellier Üniversitesi’nin yanı sıra Audiocampus ve Cochlear Academy kurumlarını da kapsıyor. Şarku'l Avsat'ın edindiği bilgiye göre bu ortaklıklarla koklear implant alanındaki uzmanlık eğitiminin aktarılması amaçlanıyor.
Belçika ile imzalanan niyet mektubu da uluslararası iş birliklerinin önemli bir parçasını oluşturuyor. Leuven Katolik Üniversitesi, Léonard de Vinci Yüksekokulu ve Fransızca konuşulan Belçika’nın ilk koklear implant merkezi olan Saint-Luc Üniversite Klinikleri arasındaki iş birliği, koklear implant uygulamalarına ilişkin Fransızca klinik eğitimin güçlendirilmesini hedefliyor.
Chicago’daki bir Amerikan akademik kurumuyla yapılan ortaklık ise uygulamalı davranış analizi alanında bilimsel uzmanlık sağlanmasını öngörüyor.
Uluslararası ortaklıklar, Muhammed V Üniversitesi ve Fas Ulusal Radyo ve Televizyon Şirketi ile yürütülen yerel iş birlikleriyle tamamlanıyor. Bu çalışmalarla kapsayıcı mesleki ve medya alanlarında yeni kariyer yollarının oluşturulması amaçlanıyor.
İnovasyonu destekleyen 7 bilimsel ve uygulamalı laboratuvar
Uluslararası iş birliklerini, üniversite kampüsünde kurulacak yedi gelişmiş bilimsel ve uygulamalı laboratuvar tamamlıyor.
Bunlar arasında, işaret dilleriyle iletişim kurmayı öğrenen insansı robotların ve yapay zekâ uygulamalarının geliştirilmesine yönelik inovasyon laboratuvarı öne çıkıyor. Kamu yayıncılığı kurumunun desteğiyle donatılan hareket laboratuvarında ise dijital görüntüleme, sanal karakter üretimi ve eğitsel video içeriklerinin hazırlanması üzerinde çalışılacak.
Üniversite bünyesinde ayrıca girişimciliğe, beceri geliştirmeye ve iş kurma süreçlerine odaklanan bir iş geliştirme merkezi bulunacak. Anatomi laboratuvarları ile ileri işitme testlerinin gerçekleştirileceği birimler de karmaşık cerrahi işlemlerin simüle edilmesine ve yardımcı işitme cihazlarının gerçek uygulama öncesinde ayarlanmasına imkân sağlayacak.
Erişilebilirlik hedefi ve uluslararası organizasyonlara hazırlık
Kapsayıcı üniversitenin hedefleri yalnızca akademik eğitimle sınırlı kalmıyor. Kurum, Fas’ın İspanya ve Portekiz ile birlikte düzenleyeceği 2030 FIFA Dünya Kupası öncesinde ülkenin organizasyon kapasitesini geliştirmeyi amaçlayan stratejik bir rol de üstleniyor.
Üniversitenin 2027 yılına kadar Fas’ın farklı bölgelerinden ve yurt dışından öğrencilere kapılarını açması planlanıyor. Kurum, otelcilik, ulaşım, bankacılık ve spor tesisleri gibi sektörlerde çalışacak profesyonelleri ve karşılama personelini eğiterek işitme engelli ve işitme güçlüğü yaşayan ziyaretçilerle doğrudan iletişim kurabilecek uzmanlar yetiştirmeyi hedefliyor.
Bu yaklaşım, eğitim altyapısını kamu hizmetlerinin, stadyumların ve diğer tesislerin erişilebilirliğini artıracak önemli bir araca dönüştürüyor. Böylece Fas’ın, yaklaşan uluslararası organizasyonlarda beklenen küresel erişilebilirlik standartlarına uygun biçimde insan kaynağını geliştirmesi amaçlanıyor.
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة