ABD’nin Suriye dosyası sorumlusu Ethan Goldrich, Şarku'l Avsat'a konuştu… ABD, Suriye'deki ‘vahşetin sorumlularından hesap sorma’ konusunda taahhütte bulundu

Şarku'l Avsat'a konuşan Ethan Goldrich, "Hizbullah kendini, İran'ın kötücül politikalarını uygulamaya adamış bir terör örgütüdür’’ dedi.

ABD Dışişleri Bakanlığı Yakın Doğu İlişkilerinden Sorumlu Müsteşar Yardımcısı Ethan Goldrich Şarku'l Avsat'a konuştu.
ABD Dışişleri Bakanlığı Yakın Doğu İlişkilerinden Sorumlu Müsteşar Yardımcısı Ethan Goldrich Şarku'l Avsat'a konuştu.
TT

ABD’nin Suriye dosyası sorumlusu Ethan Goldrich, Şarku'l Avsat'a konuştu… ABD, Suriye'deki ‘vahşetin sorumlularından hesap sorma’ konusunda taahhütte bulundu

ABD Dışişleri Bakanlığı Yakın Doğu İlişkilerinden Sorumlu Müsteşar Yardımcısı Ethan Goldrich Şarku'l Avsat'a konuştu.
ABD Dışişleri Bakanlığı Yakın Doğu İlişkilerinden Sorumlu Müsteşar Yardımcısı Ethan Goldrich Şarku'l Avsat'a konuştu.

ABD’nin Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed rejimiyle ‘normalleşme’ konusundaki tutumunda herhangi bir değişiklik olmadığı öğrenildi. ABD Dışişleri Bakanlığı Yakın Doğu İlişkilerinden Sorumlu Müsteşar Yardımcısı Ethan Goldrich, Şarku’l Avsat’a verdiği demeçte bu hususu doğruladı. 
ABD’nin Suriye dosyası sorumlusu Ethan Goldrich, Suriye rejimi tarafından işlenen suçların hesabının verilmesine odaklanılması çağrısında bulundu. Suriye’nin gelecekte istikrara kavuşması için, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi'nin 2254 sayılı kararının uygulanmasının önemini vurguladı. Lübnan’daki durumu ‘endişe verici’ olarak nitelendiren ABD’li diplomat, enerji krizinde yasal çerçeveye uygun bir şekilde Lübnan halkına yardım etmek arzusunda olduklarını belirtti. İran’ın Suriye ve Lübnan’daki istikrarı zedelediğini ifade eden Goldrich, Hizbullah’ın Tahran’ın bölgesel politikalarının uygulanmasındaki rolüne değindi. 
Röportajın başında Goldrich, Esed rejimi ile normalleşme hususunda ülkesinin tutumunda bir değişiklik olmadığını vurguladı. Suriye rejimine uygulanan yaptırımların sürdüğünü belirten Goldrich, ‘’İnsan hakları ve Sezar Yasası’na bağlılığımız çerçevesinde, mevcut yaptırımların yanı sıra, Esed rejimine karşı hedef odaklı yeni yaptırımlar uyguluyoruz. Tüm devletleri, özellikle Esed rejimiyle işbirliği yapmayı düşünenleri, rejimin son on yılda, kimyasal saldırılar ve 100 binden fazla kişinin ortadan kaybolması dahil olmak üzere Suriye halkına karşı yaptığı vahşetleri göz önünde bulundurmaya davet ediyoruz. Bu bağlamda, rejimin hesap vermesi üzerine odaklanma taahhüdümüzü sürdürüyoruz” diye konuştu. 

Siyasi süreç ve 2254 sayılı karar
Goldrich, Esed rejiminin engellemekle suçlandığı siyasi süreç ve Washington'un önündeki seçenekler hakkında ise, ‘’On yıldan fazla süren savaşın ardından Suriye halkı için siyasi bir çözüm bulunması söz konusu olduğunda Esed rejimi şüphesiz bu yolda ilerlemenin önündeki en büyük engeli teşkil ediyor.  Ekim 2021'deki anayasa komitesi tartışmalarının altıncı turunun hayal kırıklığı yaratan sonucu, rejimin siyasi bir çözüme ulaşma niyetinin olmadığının en iyi göstergesidir. Bu vesileyle, özellikle Esed rejiminin temsilcilerine yeni bir anayasa metninin hazırlanmasında herhangi bir yetki verilmemesi, tam bir hayal kırıklığı yarattı’’ ifadelerini kullandı. 
Siyasi çözüm sürecinin ilerlemesinin hala mümkün olduğuna inandıklarını belirten Goldrich, şöyle devam etti: ‘’ABD, çatışmanın ancak diyalogla sonlandırılabileceğine inanıyor ve siyasi bir çözüm bulma konusundaki kararlılığını sürdürüyor. BM Güvenlik Konseyi'nin 2254 sayılı kararında belirtilen sürecin, Suriye'de istikrarı sağlamanın en uygun yolu olduğunu düşünüyoruz. Bu bağlamda, BM Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen’in Suriyelileri bir araya getirme çabalarını güçlü bir şekilde destekliyoruz. Suriye'de istikrarı sağlamak için BM üyeleri, Suriye muhalefeti ve uluslararası ortaklarımızla birlikte çalışmaya devam edeceğiz. Suriye sorununun çözümünde, BMGK’nın 2254 sayılı kararının uygulanmasını teşvik etmek için bölgedeki birkaç ülkeye yaptığım geziyi yeni bitirdim.’’

Sezar Yasası ve Lübnan’a elektrik istisnası 
Goldrich, Suriye üzerinden Lübnan'a elektrik sağlanmasının kabul edilmesiyle birlikte, Sezar Yasası’ndaki istisnalar hakkında ise şunları ifade etti: 
"Daha öncede defalarca söylediğimiz gibi, Suriye'ye uygulanan yaptırımları ne kaldırdık ne de hafiflettik. Lübnan, önemli bir insani boyut kazanan ciddi bir enerji kriziyle karşı karşıya. Lübnan halkına ABD yasalarına uygun bir şekilde yardım etmeye odaklanıyoruz. Bu noktada Mısır, Ürdün ve Lübnan hükümetleri ile temas halindeyiz. Yasalarımızı ihlal etmeden Lübnan’ın enerji sorununu nasıl çözeceğimizi değerlendiriyoruz. Suriye yaptırımlarının uygulanması için, ABD Hazine Bakanlığı Yabancı Varlık Kontrol Ofisi ile yakın bir şekilde çalışmaya devam ediyoruz.’’ 

Kureyşi’nin öldürülmesinin ardından DEAŞ’la mücadele
ABD’li diplomat Ebu İbrahim el-Kureyşi’nin öldürülmesinin ardından DEAŞ’la mücadele stratejisiyle ilgili olarak şöyle konuştu:
“Haseke’deki hapishaneye yapılan saldırı, DEAŞ’ın hala ABD ve Suriyeliler de dahil olmak üzere uluslararası toplumun güvenliği için bir tehdit oluşturduğunun açık kanıtıdır. Bu saldırının uluslararası koalisyonun desteği ile püskürtülmesi, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile olan ortaklığımızın değerini de gösterdi. Koalisyonun ve yerel ortaklarımızın çabası sayesinde saldırı kontrol altına alındı. Saldırıda hayatını kaybedenlerin ailelerine başsağlığı dileklerimizi iletiyoruz ve onları saygıyla anıyoruz. Bu saldırı aynı zamanda, DEAŞ mensuplarının tutukluluklarının güvenli bir şekilde sürdürülmesinin önemini de gösterdi. Bu bağlamda her ülkenin bölgedeki vatandaşlarını alarak yargılamasını, suçluları cezalandırarak yeniden topluma kazandırılmasını önemsiyoruz.’’ 
Yezidilere yönelik soykırımın failleri arasında olan Kureyşi’nin öldürülmesini, teröre karşı küresel mücadelenin bir zaferi olarak nitelendiren Goldrich, sözlerini şöyle sürdürdü: 
‘’DEAŞ’la birçok ülke etkin bir şekilde mücadele ediyor. DEAŞ’ın yeniden hiçbir alanda hakimiyet kurmaması için biz ve koalisyon güçleri kararlı bir şekilde mücadelemizi sürdürüyoruz. Kureyşi’nin öldürülmesi, bu terörist örgütün dağılması yolunda önemli bir adımdı. Bu eylem örgüte ağır bir darbe indirmiş olsa da henüz mücadele bitmiş değildir. ABD, koalisyon güçleri ve yerel müttefiklerimiz, DEAŞ’ın Suriye'deki varlığını tamamen sonlandırana kadar operasyonlarına devam edecektir. Suriye’deki sınırlı varlığımızın başlıca sebebi, yerel müttefiklerimizin DEAŞ’la olan mücadelesine destek vermektir. Böylelikle terör örgütünün yeniden ortaya çıkmayacağını garanti altına almış oluyoruz.’’

Rejimden hesap sorulması  
Suriye rejiminin, halkına karşı işlediği vahşete dair hesap vermesi gerektiğini ifade eden Goldrich, “ABD olarak, Suriye'deki vahşetin sorumlularına hesap sorulması ve kurbanlar için adaletin sağlanması taahhüdümüz sabittir. Bu husustaki sözlerimize uymaya devam ediyoruz. Yönetimimizin öncelikleri arasında, uluslararası kanunlara saygı duyulmasının sağlanması ve suçluların hesap vermesi yer alıyor. Suriye halkının, ciddi suçlardan hesap sorulmadan, asla istikrarlı, adil ve kalıcı bir barışa kavuşamayacağına inanıyoruz. ABD Nisan 2021’de, Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü Konferansı’nda Suriye’yi dışlayan tarihi kararları destekledi. ABD ayrıca, Suriye'deki suçları tespit eden BM Suriye Araştırma Komisyonu’nun çalışmalarını da aktif bir şekilde destekliyor” diye konuştu. 
Ulusal mahkemelerin kendi yetki alanları dahilinde Suriye'de işlenen suçları soruşturmaya yönelik devam eden çabalarını memnuniyetle karşıladıklarını belirten Goldrich ‘’Almanya'da bir mahkemenin, muhaliflere yönelik işkenceyi yöneten eski Albay Enver Raslan'ı insanlığa karşı suç işlediği gerekçesiyle ömür boyu hapse mahkum etmesini memnuniyetle karşıladık. Yine Fransa'da bir Fransız-Suriye vatandaşının, kimyasal silah üretiminde yer alarak savaş suçu işlemekten suçlu bulunmasını önemsiyoruz’’ dedi. 
Suriye yaptırım programının, insan haklarını ihlal edenlere, özellikle de Esed rejimine hesap verme konusunda baskı yapmak için önemli bir araç olmaya devam ettiğini kaydeden Goldrich, ‘’Örneğin 7 Aralık’ta sivillere yönelik kimyasal saldırılardan sorumlu iki üst düzey Suriye Hava Kuvvetleri subayını ve istihbarat servisinden üç üst düzey yetkiliyi yaptırım listesine aldık. Bu durum Suriye halkına olan yakınlığımızın ve adalete olan bağlılığımızın açık bir göstergesidir. Yaptırımlarımız sadece rejim güçleriyle sınırlı değil, Ahrar Şarkiye örgütünün liderlerine de, insan hakları ihlalleri sebebiyle yaptırım uyguladık’’ değerlendirmesinde bulundu. 

İran'ın Suriye ve Lübnan'daki varlığı
İran'ın Suriye ve Lübnan'daki varlığı hakkında konuşan Goldrich, “İran'ın Suriye'deki varlığına temelde karşıyız. İran'ın Suriye'deki eylemleri, DEAŞ’la mücadele yürüten ABD ve koalisyon personelini tehdit ediyor. İran'ın varlığı, Suriye ve çevresindeki bölgede istikrarsızlaştırıcı bir rol oynuyor ve çatışmaya barışçıl bir çözüm bulma umutlarını baltalıyor. İran, Lübnan’da da Hizbullah aracılığıyla ülkedeki istikrar ve güvenliği tehdit ediyor’’ ifadelerini kullandı. 

Hizbullah'ın rolü
Lübnan'daki durumu ‘endişe verici’ olarak nitelendiren Goldrich ‘’Lübnanlı liderler, yıllardır Lübnan halkının çıkarlarını hiçe sayarak, siyasi partiler arasındaki gizli anlaşmalara göre ekonomik kararlar aldı. Lübnan’ın artık fazla bir zamanı yok, hükümet, ekonomiyi istikrara kavuşturmak, halkın ve uluslararası toplumun güvenini yeniden tesis etmek için gerekli reformları uygulamalıdır. Bu baharda özgür ve adil seçimlerin yapılması da önemlidir” dedi.
Goldrich Hizbullah’la ilgili ise ‘’ABD, bu örgütün terörist eylemleri ve yasadışı faaliyetlerinin bölgenin ve Lübnan'ın güvenliğini ve istikrarını tehdit ettiği konusunda uzun zamandır açık bir pozisyona sahiptir. Dünya gün geçtikçe bu örgütün iç yüzünü fark etmeye başladı. İddia ettikleri gibi Lübnan’ı savunmuyorlar, bu terör örgütü, kendini İran’ın kötücül politikalarını uygulamaya adamıştır. İran’ın menfaatlerini ve kendi çıkarlarını, her zaman Lübnan'ın çıkarlarının önüne geçiren bir örgüttür’’ yorumunda bulundu. 



Hizbullah, Tahran’a destek amacıyla çatışmaya müdahil olmayacağı taahhüdünü yineledi

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri, hükümetin görüşüldüğü oturum sırasında (Lübnan Ulusal Haber Ajansı)
Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri, hükümetin görüşüldüğü oturum sırasında (Lübnan Ulusal Haber Ajansı)
TT

Hizbullah, Tahran’a destek amacıyla çatışmaya müdahil olmayacağı taahhüdünü yineledi

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri, hükümetin görüşüldüğü oturum sırasında (Lübnan Ulusal Haber Ajansı)
Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri, hükümetin görüşüldüğü oturum sırasında (Lübnan Ulusal Haber Ajansı)

Lübnanlılar, ABD Başkanı Donald Trump’ın ara seçimlerin ardından İran’a “ağır bir darbe” indirme tehdidini hayata geçirmekte ısrar etmesi durumunda Hizbullah’ın nasıl bir tutum alacağını merak ediyor. Lübnan’daki örgütün bu kez İran’a destek vermeme taahhüdüne bağlı kalıp kalmayacağı, yoksa geçen mart ayında yaşananları tekrarlayarak yeniden çatışmaya müdahil olup olmayacağı tartışılıyor. Hizbullah, mart ayında İran’ın dini lideri Ali Hamaney’in İsrail tarafından öldürülmesine misilleme olarak İsrail’e altı roket fırlatmıştı. Örgüt, bu saldırıdan önce Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri’ye çatışmaya müdahil olmayacağı yönünde güvence vermişti.

Hizbullah, İran’a destek amacıyla müdahale etmeyecek

Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgilere göre Hizbullah, savaş çıkması hâlinde bu kez İran’a destek amacıyla çatışmaya müdahil olmayacağını Berri’ye yeniden bildirdi. Berri de bu bilgiyi Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn’a iletti.

İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Said Hatibzade ise Beyrut’a gerçekleştirdiği son ziyaret sırasında, Şii ikilisinin siyasi çevresinde yer alan bir grup milletvekiline, ABD’nin Trump’ın tehdidini hayata geçirerek İran’a saldırması durumunda Tahran’ın Hizbullah’tan müdahale etmesini istemeyeceğini söyledi. Hatibzade, İran’ın saldırıya karşı koyabilecek kapasiteye sahip olduğunu belirterek, “İran’ın hedeflerine ulaşmasını engellemek için hazırlık sürecinde önemli mesafe katettik” mesajını verdi.

Lübnanlı milletvekili kaynaklar, Hatibzade’nin Hizbullah ile İsrail arasındaki güç dengesizliği nedeniyle örgütten yardım istenmeyeceği konusunda net konuştuğunu belirtti. Kaynaklara göre Hatibzade, Hizbullah’ın çatışmaya katılmasının savaşın seyrini değiştirmeyeceği görüşünü dile getirdi.

Kaynaklar, Hatibzade’nin milletvekilleriyle görüşmesinde İran’ın Lübnan’daki hassas durumun farkında olduğunu ve Hizbullah’tan kendisini dengesi eşit olmayan bir çatışmanın içine sokmasını istemeyeceğini söylediğini belirtti. Bu yaklaşımda, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Cumhurbaşkanı Avn ile yaptığı telefon görüşmesinde ilettiği uyarının da etkili olduğu belirtildi. Avn, söz konusu uyarıyı Berri ve Başbakan Nevvaf Selam’a da aktarmıştı.

Kaynaklar, Hizbullah’ın bu kez çatışmaya katılması hâlinde kendi toplumsal tabanının tepkisini göğüslemekte zorlanabileceğine dikkat çekti. Örgütün bu nedenle Berri’nin arkasında konumlanma konusunda temkinli davrandığı ifade edildi.

İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz’ın güneydeki güvenlik bölgesini genişleterek Güney Lübnan’dan Beyrut’un güney banliyölerine kadar uzanabilecek saldırılar düzenleme ve yaklaşık bir milyon Şii’yi yerinden etme tehdidinde bulunduğu hatırlatıldı. Hizbullah’ın ise yerinden edilenlere maddi yardım sağlayarak barınma ihtiyaçlarını karşılamaya ve üzerindeki baskıyı hafifletmeye çalıştığı belirtildi.

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri, İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Said Hatibzade’yi geçen hafta Beyrut’ta kabul etti (AP).
Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri, İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Said Hatibzade’yi geçen hafta Beyrut’ta kabul etti (AP).

Kaynaklar, Hizbullah’ın mart ayında İran’a destek amacıyla çatışmaya müdahil olma kararını tekrarlaması durumunda Şii kamuoyunun sessiz kalmayacağını vurguladı. Örgütün bu adımı, Berri’ye verdiği sözü tutmaması nedeniyle geçen sefer de Lübnan Cumhurbaşkanı Avn ve Başbakan Selam karşısında Meclis Başkanı’nı zor durumda bırakmıştı.

Berri’ye, Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım’ın müdahale edilmeyeceği yönündeki güvencesi, Kasım’ın siyasi yardımcısı Hüseyin Halil ile Berri’nin siyasi yardımcısı Milletvekili Ali Hasan Halil arasındaki doğrudan iletişim üzerinden iletilmişti.

Savaşa katılım, Şii ikilisi arasında yeni bir krize yol açabilir

Kaynaklar, Kasım’ın müdahale etmeme taahhüdünü yerine getirmemesinin Şii ikilisi içinde bir güven krizine neden olduğunu ve bu krizin kamuoyuna yansıdığını belirtti.

Bu gelişme, Hizbullah içinde kararları kimin aldığına ilişkin soruları da gündeme getirdi. Özellikle İran Devrim Muhafızları’nın örgüt üzerindeki etkisi dikkate alındığında, nihai kararların Tahran tarafından verilip verilmediği tartışılmaya başlandı.

Kaynaklara göre Hizbullah yönetimi, roket saldırısıyla ilgisi olmadığını ilgili taraflara, özellikle Berri’ye bildirmişti. Ancak örgüt, İsrail’in misilleme yapmasını önlemek amacıyla Washington’un devreye girmesine imkân sağlayabilecek bir açıklama yayımlamaktan kaçındı.

Buna rağmen Berri, Hizbullah’ın askerî medya birimi tarafından yayımlanan ve Hamaney’in öldürülmesine misilleme olarak roketlerin fırlatılmasını üstlenen açıklama karşısında şaşkınlık yaşadı. Söz konusu gelişmenin ardından İsrail, işgal alanını Litani Nehri’nin güneyinden Nebi Şit Kalesi ve çevresindeki yerleşimlere kadar genişletti.

Berri ile Kasım arasında doğrudan iletişim bulunmuyor

Kaynaklar, Berri’nin Hizbullah ile ilişkilerinin eski Genel Sekreter Hasan Nasrallah döneminde daha yakın olduğunu söylediğine dikkat çekti. Berri, Nasrallah ile doğrudan iletişim kurabildiğini ve Nasrallah’ın Lübnan sahası ile bölgedeki direniş eksenine ilişkin kaygılarını İran yönetimine aktararak karşılık bulmasını sağlayabildiğini belirtmişti.

Ancak Lübnan’da devam eden güvenlik sorunları ve İsrail’in Hizbullah’ın siyasi ve askerî kadrolarına yönelik suikastlarının artması nedeniyle Berri ile Kasım arasında doğrudan iletişim kurulamadığı ifade edildi. İki taraf arasındaki temaslar, yardımcıları arasındaki günlük görüşmelerle sınırlı kaldı.

Kaynaklar, bu durumun iki lider arasında anlaşmazlıkların önüne geçebilecek siyasi uyumun gelişmesini zorlaştırdığını belirtti. Berri ile Nasrallah arasındaki ilişkide ise bu tür bir uyumun daha güçlü olduğu kaydedildi.

Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, Hasan Nasrallah ve Mücteba Hamaney ile birlikte, Nasrallah ve Haşim Safiyüddin’in öldürülmelerinin ikinci yıl dönümünde (AP)
Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, Hasan Nasrallah ve Mücteba Hamaney ile birlikte, Nasrallah ve Haşim Safiyüddin’in öldürülmelerinin ikinci yıl dönümünde (AP)

Şii ikilisi arasında siyasi birlikte yaşama dönemi

Kaynaklara göre Şii ikilisinin iki lideri arasındaki ilişki, farklılıkların korunmasına dayalı bir tür siyasi birlikte yaşama çerçevesinde ilerliyor. Amaç, iki tarafın destekçileri arasında gerilim yaşanmasını önlemek. Bununla birlikte, geçmişte zaman zaman karşılıklı sürtüşmelerin yaşandığı da ifade edildi.

Kaynaklar, Berri’nin Hizbullah yönetimiyle ilişkileri hakkındaki açıklamalarının yalnızca iki tarafın destekçilerine değil, diğer siyasi aktörlere de mesaj niteliği taşıdığını belirtti. Berri’nin, diğer siyasi güçlerin Şii ikilisini tek bir parti gibi görerek onunla uzlaşmanın imkânsız olduğu yönünde hareket etmesi yerine, ortak bir zeminde buluşması gerektiğini savunduğu ifade edildi.

Berri’nin ziyaretçilerine, Lübnan’ın bugün iki düşmanla karşı karşıya olduğunu söylediği belirtildi: İsrail işgali ve mezhepçilik. Bu nedenle iç cephenin güçlendirilmesine, siyasi gerilimin önlenmesine ve Lübnanlılar arasındaki ayrılıkların derinleşmemesine öncelik verilmesi gerektiğini vurguladığı ifade edildi.

Berri’nin, İsrail işgaline karşı direnişin uzun sürebileceğini belirterek, bütün taraflara uzlaşma çağrısı yaptığı da kaydedildi. Ona göre ulusal birliğin güçlendirilmesi ve siyasi söylemde mezhepçi yaklaşımlardan uzak durulması gerekiyor.

Kaynaklar, Berri’nin hem söylem hem de uygulama bakımından Hizbullah’tan ayrıştığını belirtti. Berri’nin hükümetin devamlılığını desteklediği ve gerektiğinde iç barışı korumak için adım atmaktan kaçınmadığı ifade edildi. Bu yaklaşımın, hükümeti devirmek amacıyla sokak gösterilerinin kullanılmasına karşı çıkmasında ve Hizbullah’ı Cumhurbaşkanı Avn ile diyaloğa teşvik etmesinde görüldüğü kaydedildi.

Kaynaklara göre Berri, İsrail ile doğrudan müzakereleri desteklemese de Cumhurbaşkanı Avn ve Başbakan Selam ile iletişim kurması bakımından Hizbullah’tan farklı bir çizgi izliyor. Berri’nin tehdit ve ihanet suçlamalarına dayalı siyasi yöntemleri reddettiği, Hizbullah’ın Ali Tahir tepelerinin Lübnan ordusunun konuşlanmasını kolaylaştıracak şekilde boşaltılması çağrılarına karşılık vermemesini eleştirdiği belirtildi.

Berri’nin ayrıca Hizbullah’ın Gazze’ye ve İran’a destek amacıyla çatışmalara katılmasına karşı çıktığı, kendisine yakın bakanların silahların devletin tekelinde toplanmasını desteklediği ve Hizbullah’ın askerî ve güvenlik kanadının faaliyetlerinin yasaklanmasını savunduğu aktarıldı. Berri’ye yakın milletvekillerinin hükümete üçüncü kez güvenoyu verdiği, buna karşılık Hizbullah milletvekillerinin oturumu terk ettiği hatırlatıldı.

Beyrut’un Bişara Huri bölgesinde motosikletlerle düzenlenen gösteriye katılan Hizbullah destekçileri (Merkeziye)
Beyrut’un Bişara Huri bölgesinde motosikletlerle düzenlenen gösteriye katılan Hizbullah destekçileri (Merkeziye)

Beyrut’un Bişara Huri bölgesinde motosikletlerle

Kaynaklar, diğer siyasi kanadın Berri ile yakınlaşmaya çalışmamasını da eleştirdi. Berri’nin, Hizbullah ile doğrudan temasın kesildiği bir dönemde olası bir uzlaşmanın sağlanabilmesi için önemli bir aktör olduğu vurgulandı.

Arap ve yabancı temsilcilerin Beyrut ziyaretlerinde Berri ile görüşmekte ısrar etmesinin nedeni, onun Hizbullah adına sınırsız bir yetkiye sahip olması değil, Lübnan’ın siyasi yapısındaki konumu ve Şii siyasi dengelerindeki etkisi olarak açıklandı. Berri’nin özellikle Lübnan’ın öncelikli meselelerinde Hizbullah’tan farklı bir yaklaşım sergilediği ifade edildi.

Bu farklılaşmanın son örneklerinden biri olarak, Dahr el-Baydar’da ele geçirilen patlayıcıların soruşturma tamamlanana kadar Adalet Divanı’na sevk edilmesi meselesi gösterildi. Hükümet içinde gerilime neden olan bu konuda Berri ve milletvekillerinin, Hizbullah’ı gözeterek herhangi bir tutum almaktan kaçındığı belirtildi.

Geriye şu soru kalıyor: Hizbullah, İran’a destek amacıyla çatışmaya müdahil olmama taahhüdüne bağlı kalacak mı, yoksa İran Devrim Muhafızları’nın baskısıyla geçen mart ayındaki tutumunu tekrarlayacak mı?


Taiz’de Husilerin sivillere yönelik saldırıları ağır can kayıplarına yol açtı

Husilerin düzenlediği bombardımanın ardından Yemen’in Taiz kentindeki mahallelerden birinden duman yükseliyor (AP)
Husilerin düzenlediği bombardımanın ardından Yemen’in Taiz kentindeki mahallelerden birinden duman yükseliyor (AP)
TT

Taiz’de Husilerin sivillere yönelik saldırıları ağır can kayıplarına yol açtı

Husilerin düzenlediği bombardımanın ardından Yemen’in Taiz kentindeki mahallelerden birinden duman yükseliyor (AP)
Husilerin düzenlediği bombardımanın ardından Yemen’in Taiz kentindeki mahallelerden birinden duman yükseliyor (AP)

Yemen’in Taiz vilayeti, Husilerin devam eden askerî saldırısıyla karşı karşıya. Yerleşim bölgeleri ve köylere yönelik bombardıman sürerken, sivillerin hareket özgürlüğü ve temel ihtiyaç maddelerine erişimi üzerindeki kısıtlamalar da ağırlaşıyor. İnsan hakları raporları, yüzlerce sivilin öldüğünü veya yaralandığını, yüzlerce kişinin kaçırıldığını ve yüzlerce ev ile aracın zarar gördüğünü ortaya koyuyor.

Yemen Hak ve Özgürlükler Ağı, Husilerin vilayetteki sivillere ve sivil varlıklara yönelik gerçekleştirdiğini belirttiği bin 891 suç ve ihlali, 1 Eylül’den 22 Ekim’e kadar olan dönemi kapsayan “Taiz... Kanlı İşgal ve Sistematik Öldürme” başlıklı raporunda belgeledi.

Bu bilanço, ağın 24 saat içinde 21 yeni suç ve ihlali daha kayda geçirdiği ve yerleşim bölgelerine yaklaşık 213 mühimmat atıldığını bildirdiği bir zamanda açıklandı.

Husilerin Taiz’e düzenlediği roket saldırısının ardından evlerinin enkazı arasında yürüyen kent sakinleri (AP)
Husilerin Taiz’e düzenlediği roket saldırısının ardından evlerinin enkazı arasında yürüyen kent sakinleri (AP)

52 günlük dönemi kapsayan rapora göre ihlaller sonucunda 7’si bebek olmak üzere 38 çocuk, 27’si kadın olmak üzere 212 sivil hayatını kaybetti. Yaralanan 319 sivilin 29’unu çocuklar, 46’sını ise kadınlar oluşturdu.

Raporda ayrıca 23 kişinin sahada infaz edildiği, beş toplu katliam yaşandığı ve 314 kişinin kaçırılma ya da zorla kaybedilme vakasına konu olduğu belirtildi. Kaçırılanlar arasında, aileleri üzerinde baskı kurmak amacıyla rehin tutulan 14 çocuk da bulunuyor. Öte yandan, hükümet güçleriyle bağlantılı olduğundan şüphelenilen kişileri aramak amacıyla 516 eve baskın düzenlendiği kaydedildi.

Geniş çaplı hasar

İnsan hakları kuruluşunun açıkladığı veriler, sivil mülklere verilen zararın boyutunu da gözler önüne seriyor. Bombardımanlarda 356 evin zarar gördüğü, bunlardan 98’inin tamamen yıkıldığı ve üç evin daha patlayıcılarla havaya uçurulduğu belirtildi. Ayrıca 131 sivil araç hasar gördü, vatandaşlara ait 36 araç ve ulaşım aracı yağmalandı.

Ağın belgelediği son olaylarda 2 çocuk hayatını kaybetti, aralarında iki kadının da bulunduğu üç sivil yaralandı. Dört kişi kaçırılarak bilinmeyen yerlere götürüldü. Üç eve baskın düzenlenip yağmalanırken yedi ev zarar gördü; bunlardan ikisi tamamen yıkıldı.

Hayatını kaybeden çocuklardan Ammar Yasir eş-Şureyhi’nin ağın aktardığına göre Husiler tarafından Sabr bölgesindeki Akme köyünde bulunan evinden kaçırıldığı, daha sonra ise öldürülmüş hâlde bulunduğu belirtildi.

Taiz kentinde cuma namazının ardından Husiler aleyhine slogan atan kent sakinleri (Reuters)
Taiz kentinde cuma namazının ardından Husiler aleyhine slogan atan kent sakinleri (Reuters)

Rapora göre bombardıman ve keskin nişancı saldırıları Kahlan ve Şakab köylerine, Eski Havalimanı Mahallesi’ne, Dıbab, Mihal ve Necd Kasim bölgelerine kadar uzandı.

Sabr el-Mevadim ilçesine bağlı Kahlan köyünde havan mermilerinin iki eve isabet ettiği, evlerin eşyalarının zarar gördüğü ve bazı hayvanların telef olduğu bildirildi. Hedef alınan ailelerden birinin üyeleri arasında yaralanan olmadığı kaydedildi.

Sivilleri hedef alan kapsamlı saldırılar

Saldırıların sonuçları can kayıpları ve maddi yıkımla sınırlı kalmadı. Yemen Hak ve Özgürlükler Ağı, raporun kapsadığı dönemde Husilerin yaklaşık 9 bin 876 mühimmat kullandığını, 3 Eylül’den bu yana vilayet üzerindeki kuşatmayı sıkılaştırdığını ve yasa dışı 26 kontrol noktası ile kontrol bariyeri kurduğunu bildirdi.

Raporda ayrıca Heyce el-Abd yolu üzerindeki bir geçidin patlatıldığı ve Taiz’i Lahic vilayeti üzerinden Aden’e bağlayan ana yolun kesildiği ifade edildi.

Husiler gıda, ilaç, yakıt, oksijen tüpleri ve içme suyunun bölgeye girişini engellemekle suçlandı. Yardım konvoyları ve ticari sevkiyatların yanı sıra kronik hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçların ve çocuk aşılarının ulaştırılmasının da aksatıldığı belirtildi.

İnsan hakları ağı, hastanelerin, kanser tedavi merkezlerinin ve diyaliz ünitelerinin jeneratörlerini çalıştırmak için gereken yakıtın engellenmesinin hastaların hayatını tehlikeye attığı uyarısında bulundu. Şarku’l Avsat’ın Ağ’dan aktardığına göre saldırılar ve kuşatma nedeniyle vilayette yaklaşık 280 bin kişi yerinden edildi.

Taiz’de Husilerin saldırısına uğrayan bir ambulans (AFP)
Taiz’de Husilerin saldırısına uğrayan bir ambulans (AFP)

Raporda ayrıca biri özel, dördü devlet okulu olmak üzere beş okulun operasyon merkezine, silah deposuna ve hapishaneye dönüştürüldüğü öne sürüldü. Üç ambulansın, üç sağlık tesisi ve hastanenin saldırılarda hedef alındığı, beş sağlık çalışanının hayatını kaybettiği kaydedildi.

Ağ, başka bir başlık altında Husilerin Maafir ilçesine bağlı Samika bölgesinde, toplumun en dezavantajlı kesimlerinden gençleri kültürel ve askerî eğitim programlarına katılmaları için teşvik ettiğini ve ardından vilayetin güneyindeki cephelere göndermeyi amaçladığını bildirdi. Kuruluş, özellikle çocukların silahlı gruplara katılmaya zorlanması ve en savunmasız kesimlerin istismar edilmesi konusunda uyarıda bulundu.

Yemen Hak ve Özgürlükler Ağı, Taiz’in afet bölgesi ilan edilmesini, bombardımanın durdurulmasını, kuşatmanın kaldırılmasını, yolların açılmasını ve insani yardımların ulaştırılmasının güvence altına alınmasını istedi.

Yemen Kadınları Güçlendirme Vakfı ise kadınların, çocukların ve sağlık çalışanlarının korunması, bağımsız soruşturmalar yürütülmesi ve ihlallerden sorumlu olanların hesap vermesi çağrısında bulundu.


Etiyopya’daki Megech Barajı, Mısır’a akan Nil sularını etkiliyor mu?

Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed Megech Sulama Barajı’nın açılış törenine katıldı. (Etiyopya Dışişleri Bakanlığı)
Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed Megech Sulama Barajı’nın açılış törenine katıldı. (Etiyopya Dışişleri Bakanlığı)
TT

Etiyopya’daki Megech Barajı, Mısır’a akan Nil sularını etkiliyor mu?

Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed Megech Sulama Barajı’nın açılış törenine katıldı. (Etiyopya Dışişleri Bakanlığı)
Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed Megech Sulama Barajı’nın açılış törenine katıldı. (Etiyopya Dışişleri Bakanlığı)

Etiyopya hükümeti tarafından dün yapılan açıklamada, kalkınma amacıyla inşa edilen yeni bir barajın açılışı duyuruldu. Söz konusu açılış, Kahire ile Addis Ababa arasında Rönesans Barajı konusundaki derin görüş ayrılıklarının ve yeni baraj yapımlarına yönelik itirazların sürdüğü bir dönemde gerçekleşti.

Megech adıyla bilinen barajın ‘su akışlarını etkilemediği’ yönündeki değerlendirme Kahire tarafından 2013 yılında dile getirilmişti.

Etiyopya Dışişleri Bakanlığı tarafından dün yapılan açıklamada, Başbakan Abiy Ahmed’in, ‘tarihi Gondar şehri ve çevresi için önemli bir kalkınma adımı’ olarak nitelendirilen Megech Sulama Barajı Projesi’nin resmi açılışını gerçekleştirdiği bildirildi.

Dışişleri Bakanlığı verilerine göre, 185 milyon metreküp depolama kapasitesine sahip barajın, 17 bin hektardan fazla tarım arazisine sulama imkanı sağlaması, on binlerce çiftçinin yararlanmasını ve Gondar ile çevre şehirlere güvenilir temiz içme suyu temin etmesi bekleniyor.

Abiy Ahmed, projenin kentsel tarımı geliştirerek yeni ekonomik fırsatlar yaratacağını ve gençler için istihdam olanağı sunacağını ifade etti.

Mısır makamlarından açılışa ilişkin henüz resmi bir açıklama yapılmadı. Ancak dönemin Mısır Sulama Bakanı Muhammed Abdulmuttalib Aralık 2013’te yaptığı açıklamada, Mısır’ın teknik incelemelerine dayanarak Etiyopya’nın Tana Gölü’nün kuzeydoğusundaki Gondar şehri yakınlarında inşa ettiği Megech Barajı projesinin Nasır Gölü’ne ulaşan su akışını etkilemediğini ve barajın yalnızca içme suyu ile sulama amaçlı olduğunu belirtmişti.

Mısır Eski Sulama Bakanı Hüsam Megazi de dün yaptığı açıklamada, söz konusu barajın Mavi Nil havzasının ve Nil Nehri güzergahının dışında yer aldığını doğruladı. Megazi, Mısır’ın su kaynaklarının bu barajdan kesinlikle etkilenmediğini ve Mısır’ın su payı üzerinde herhangi bir yansımasının bulunmadığını vurguladı.

Megazi ayrıca, Mavi Nil üzerinde mevcut olan tek barajın Rönesans Barajı olduğunu ve bu barajın Mısır üzerinde kesin bir etkisi bulunduğunu kaydetti.

Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed dün Megech Sulama Barajı’nın resmi açılışını gerçekleştirdi. (Etiyopya Dışişleri Bakanlığı)
Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed dün Megech Sulama Barajı’nın resmi açılışını gerçekleştirdi. (Etiyopya Dışişleri Bakanlığı)

Kahire Üniversitesi Jeoloji ve Su Kaynakları Profesörü Abbas Şaraki, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, “Bu baraj, Amhara eyaletindeki Tana Gölü havzasında yer alan küçük barajlardan biri. Depolama kapasitesi milyarlarca değil, yaklaşık 185 milyon metreküp civarında. Bu durum onu, temel amacı yaklaşık 40 bin dönümlük arazinin sulanmasında kullanılmak üzere sınırlı miktarda su tutmak olan küçük bir baraj yapmakta” ifadelerini kullandı.

Etiyopya’nın baraj projelerini artırması ve bunun Kahire ile ilişkilere yansımalarına değinen Şaraki, “Projeler Mısır’ın su kaynaklarını etkilemediği ve tam bir koordinasyon içinde yürütüldüğü sürece Kahire bunlara karşı çıkmaz” değerlendirmesinde bulundu.

Şaraki, “Ancak Mısır’ın veya başka bir ülkenin kaynaklarına bir etkisi varsa, önceden istişare ve koordinasyon yapılması şart” diyerek, Kahire’nin daha önce defalarca dile getirildiği üzere kalkınmaya karşı olmadığını vurguladı.

Etiyopya’nın Megech Barajı adımı, Mısır ile Rönesans Barajı konusundaki anlaşmazlıkların sürdüğü bir dönemde atıldı. Kahire ile Addis Ababa arasında yaklaşık on yıl boyunca yürütülen müzakereler, 2023 yılında tekrar başlatılmadan önce 3 yıl süreyle askıya alınmış, ancak Etiyopya’nın bir anlaşmaya varmayı reddetmesi üzerine 2024 yılında yeniden dondurulmuştu.

Şarku’l Avsat’ın resmi haber ajansı MENA’dan aktardığına göre yetkili bir kaynağın demecine göre geçtiğimiz ağustos ayında Mısır, su konusunun ‘milli güvenlik ve kırmızı çizgi’ olduğunu yineleyerek, ‘Nil üzerinde yeni barajların inşasını reddettiğini’ bildirmişti. Mısır Dışişleri Bakanı Bedr Abdulati de o dönemde Nil Nehri dosyası ve Rönesans Barajı krizindeki gelişmeler karşısında ‘meşru müdafaa hakkının’ kullanılabileceğini ifade etmişti.

Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed dün Megech Sulama Barajı’nın resmi açılışını gerçekleştirdi. (Etiyopya Dışişleri Bakanlığı)
Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed dün Megech Sulama Barajı’nın resmi açılışını gerçekleştirdi. (Etiyopya Dışişleri Bakanlığı)

Mısır Sulama Bakanı Hani Suveylem, geçtiğimiz günlerde Mısır Forumu kapsamındaki bir oturumda yaptığı açıklamada, Mısır devletini Etiyopya barajının risklerinden ve alınabilecek tek taraflı önlemlerin etkilerinden korumak amacıyla geçmiş dönemlerde Mısır tarafından çabalar sarf edildiğini belirterek; su arıtma tesislerinin kurulduğunu, kanal betonu kaplama projeleri ile Yeni Delta Projesi gibi çeşitli adımların hayata geçirildiğini ifade etti.

Suveylem o dönemde, “Nil Havzası sadece Etiyopya’dan ibaret değil; çözümler mevcut ancak tüm tarafların bu yönde gerekli niyeti göstermesi gerekmektedir” vurgusunda bulundu.

Etiyopya’nın barajlara ilişkin devam eden adımları karşısında Mısır’ın su haklarını korumasını güvence altına alacak seçeneklere ilişkin değerlendirmede bulunan Megazi, Mısır’ın bağlayıcı bir anlaşmanın gerekliliğini vurgulayarak görüşünü ortaya koyduğunu, bu hususun uluslararası platformlarda gündeme getirildiğini ve Mısır’ın bunu her fırsatta dile getirmekten çekinmediğini belirtti. Megazi, Mısır’ın diplomasi yolunu defalarca izlediğini ve Mavi Nil üzerinde başka bir barajın inşasına izin vermeyeceğini net bir şekilde ilan ettiğini vurguladı.

Şaraki ise yeni barajın doğrudan Mavi Nil yatağı üzerinde yer almadığını, Mavi Nil Havzası’na bağlı küçük kollardan biri olan küçük bir nehir üzerinde inşa edildiğini kaydetti. Şaraki, doğrudan Mavi Nil üzerinde yer alan ve Mısır’ın karşı çıktığı, henüz yapımına başlanmamış planlanan diğer üç barajın aksine, bu barajın depolama kapasitesinin küçüklüğü ve havzadaki küçük barajlardan biri olması sebebiyle Mısır’ın su payı üzerindeki etkisinin neredeyse yok denecek kadar az ve çok zayıf olduğunu vurguladı.