Ahmedinejad: Suudi Arabistan'ı dörde, Türkiye'yi üçe, İran'ı da altı bölgeye bölmek istiyorlar

Fotoğraf: AA
Fotoğraf: AA
TT

Ahmedinejad: Suudi Arabistan'ı dörde, Türkiye'yi üçe, İran'ı da altı bölgeye bölmek istiyorlar

Fotoğraf: AA
Fotoğraf: AA

Eski İran Cumhurbaşkanı Dr. Mahmud Ahmedinejad, Independent Türkçe Genel Koordinatörü Muhammed Zahid Gül'ün sorularını yanıtladı.
Bize bu fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederiz. Bölgedeki son durumla ilgili sorularla başlamak ve sonra - eğer zaman yeterse - İran'daki gerçekliği ve İran sahnesi hakkındaki soruya geçmek istiyorum. Röportaja Türkiye ve İran'ın değerli komşuları Irak'tan başlayalım.

-İran İslam Cumhuriyeti'nin 1979 yılında kurulmasından bu yana İran, Irak dosyasıyla ilgilendi. ABD'nin Irak'ı işgalinden sonra İran'ın Irak topraklarında hem nüfuzu hem de varlığı vardı. Irak'ın siyaset sahnesine de müdahaleleri oldu. Bugün İran'ın Irak'ın siyaset sahnesindeki başarılarını ya da başarısızlıklarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Öncelikle sizi ve bu programdan sorumlu meslektaşlarınızı selamlıyor ve röportajın faydalı olmasını umuyorum. Toplum, bölge ve dünya meselelerini analiz ederken her zaman bazı ilkeleri dikkate almalıyız.
Birinci ilke, halkların kendi kaderini tayin hakkı ve halkların bağımsızlığıdır. Bunu kabul etmeliyiz. Taraflardan hiçbiri diğerinin iç işlerine karışmamalı. Bu yüzden ikinci ilke, diğerlerinin iç işlerine karışmamaktır.
Üçüncü ilke, otoriter devletlerin politikasıdır. Bu devletler, kendi çıkarları uğruna başka ülkelerin ve halkların dağılmasını isterler. Bu noktanın dikkate alınması gerekir.
Ahmedinejad (2).jpg
Eski İran Cumhurbaşkanı Dr. Mahmud Ahmedinejad, Independent Türkçe'ye önemli açıklamalarda bulundu
Dördüncü ilke ise, bölgenin bölge halklarıyla ilgili olmasıdır. Güvenlik ve barışın tesisi, bölge halkları arasında kapsamlı bir iş birliğinin olmasını gerektirir ve güvenliği sarsan her şey tüm halklara zarar verir. Böyle bir olayın yaşanmaması için de herkesin dikkatli olması gerekir.

- İran'ın Irak'a müdahale politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce bu politika başarılı mı yoksa başarısız mı?
Bu değerleri göz önünde bulundurduğumuzda tüm bölgesel sorunları, tek bir bakış açısına ve tek bir görüşe ulaşıncaya kadar değerlendirebiliriz. Bugün bölgenin dayanılmaz koşullar altında olduğu bir gerçek.

- Necef ve Kum'daki iki köklü ekol arasında bir rekabetten yahut çatışmadan söz ediliyor. Bu iki köklü ekol arasında -eğer varsa- farkı nasıl görüyorsunuz?  
Tarih boyunca alimler arasında birtakım anlaşmazlıklar olmuştur. Nasıl insanlar arasında çeşitli anlaşmazlıklar oluyorsa alimler arasında da anlaşmazlık çıkabilir, her halükârda birçok fikir ve görüş vardır. Bunun meseleleri ve diğer tarafı da etkilediğine inanıyorum.
Tüm dinlerin alimlerinin ortak bir noktaya ulaşmasını, Hristiyanların, Müslümanların, Necef, Kum ve El-Ezher'in, hepsinin insanlık yararına birleşmesini umuyoruz. 

- Efendim, burada iki tarihi, ideolojik ve teolojik ekol arasındaki bir rekabetten ya da anlaşmazlıktan bahsetmiyorum. Velayet-i Fakih ve diğerleri ile ilgili siyasi yönelimlerden bahsediyorum. Bu konuda ne söylemek istersiniz?
Evet, alimler arasında bakış açılarında, sonsuza kadar devam eden pek çok fikir ayrılığı söz konusu. 

"İran ve Suudi Arabistan yan yana gelseler Yemen meselesini çabucak çözebileceklerine inanıyorum"

- Yine çetrefilli olan başka bir dosyaya geçiyoruz. Yemen dosyası. İran, Yemen'e açıkça müdahale ediyor. İran'ın Yemen politikasını nasıl görüyorsunuz ve sizce bu meseleyi çözmenin yolu nedir?
Yemen meselesinden daha önce birçok kez bahsettim. Yukarıda söylediğim gibi otoriter devletlerin, yani Suudi Arabistan, İran, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), ABD ve İngiltere'nin varlığı söz konusu. Hiçbiri Yemen meselesine karışmamalı. Bırakın Yemen halkı kendi kaderini kendisi tayin etsin. Bundan başka çözüm yolu yok.
Muhammed Zahid Gül (1).jpeg
Eski İran Cumhurbaşkanı Dr. Mahmud Ahmedinejad, Independent Türkçe Genel Koordinatörü Muhammed Zahid Gül'ün sorularını yanıtladı
Bölgedeki tüm ülkeler; Suudi Arabistan, İran ve BAE, Yemen krizinden ve Yemen'deki savaşından uzaklaşmak zorundalar. Daha da önemlisi Yemen halkının bu krizden kurtulması gerekiyor. İran ve Suudi Arabistan yan yana gelseler Yemen meselesini çabucak çözebileceklerine inanıyorum. 

"Birbirimizden uzaklaşıp rekabet edersek bu, bize zarar verir; bekamız birliğimize bağlı"

- Cumhurbaşkanlığınız döneminde İran ve Suudi Arabistan arasında iyi ilişkiler vardı. Kral Abdullah ile tarihi bir zirve gerçekleştirdiniz. Sonra ne oldu, ne değişti? Bu görüşmeler neden başarısız oldu ya da meyve vermedi?
Suudi Arabistan ile kardeşçe ilişkilerimiz vardı. Diğer Arap ülkeleriyle de ilişkilerimiz kardeşçeydi. Suudi Arabistan ile özel ilişkilere sahip olmamız doğal. Çünkü biz aynı dinin mensuplarıyız ve aynı bölgede yaşıyoruz. Aynı şekilde düşmanımız da bir.
Eğer birbirimizden uzaklaşıp rekabet edersek bu, bize zarar verir. Bekamız birliğimize bağlıdır. Kardeşler olarak bu anlaşmazlığa bir yere kadar yabancıların müdahalesinin yol açtığını düşünüyoruz. Bu durumda hiç kimsenin galip gelmeyeceğini, her iki tarafın ve tüm bölgenin bundan olumsuz etkileneceğini bir kez daha vurguluyorum. 

- Peki, mevcut durumu nasıl görüyorsunuz? Şu sıralar İran'ın Suudi Arabistan ile görüşmelerinden söz ediliyor. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Her iki tarafın da birtakım hatalar yaptığını düşünüyorum. Söz konusu görüşmelerden memnuniyet duyuyorum. Umarım her iki taraf da aralarında bir anlaşmaya varır.
Tarafların Yemen krizini çözmeye yönelmelerini tavsiye ediyorum. Bu, tüm bölgede güvenlik ve istikrarın sağlanmasına ve en önemlisi Yemen hükümetinin ve Yemen halkının kendisini bu krizden kurtarmasına katkıda bulunacaktır.
Yemen halkı şu an korkunç krizler yaşıyor. Kurbanlar veriyor. Onlar bizim kardeşlerimiz. Suudi Arabistan, Yemen, İran, Kuveyt, hepimiz kardeşiz. Bunlardan hangisi zarar görse düşmanlar buna sevinir. Aynı şekilde, şehirlerimiz yok edildiğinde ve aramızda çıkan anlaşmazlıklarda askerlerimiz öldüğünde bu ancak düşmanları sevindirir.
Konuşmamızın başında bahsettiğim dört ilkeyi dikkate alırsak, Yemen krizinin hızla çözüleceğine inanıyorum. Bu meseleler Suudi Arabistan tarafından biliniyor.
Ayrıca, bölge meseleleriyle ilgili her şeyi birbirimizle konuşabiliriz. Bundan 20 yıl önce bölgenin şartları çok kötüydü. Suriye, Irak, Yemen, Afganistan ve Lübnan'daki şartlar da iyi değildi. İran ve Suudi Arabistan anlaşırlarsa bu, bölgenin şartlarının iyileşmesine, bu ülkelerdeki anlaşmazlıkların ortadan kaldırılmasına katkı sağlayacak ve koşullarını yumuşatacaktır. 

- Bizim için çok güzel bir tablo çizdiniz, fakat şimdi Suriye'den bahsetmek istiyorum. İran'ın Suriye'deki askeri varlığına karşı duruşunuz biliniyor. Burada şunu açıkça sormak istiyorum: Suriye krizinden çıkış yolu nedir? Suriye'de son 10 yıl içinde yaşanan halk protestolarına yönelik tutumunuz nedir?
Size bahsettiğim dört ilkeyi bir kez daha yineleyerek İran olarak biz, Suudi Arabistan ve Türkiye, Suriye'nin iç işlerine karışmak yerine Suriye halkının birlik olmasına yardım etmeliyiz. Suriye halkının iradesine saygı göstermek zorundayız. Çünkü bu onların; yani halkın hakkıdır.
Suriye, büyük fedakarlıklar yaptı ve büyük zarar gördü. İran, Suudi Arabistan ve Türkiye, Suriye'de savaşı önlemek için çalışmalı ve Suriyeli taraflardan birine diğeri pahasına para, silah ve lojistik yardım sağlamamalı.
İki taraf da ne İngiliz ne Amerikan ne de Irak'ı işgal edenler değil, Suriye'nin kendi öz evlatları. Orada öldürülenler Ruslar değil, Suriyeliler. Suriye meselesine nereden bakarsanız bakın, onlar bizim kardeşlerimiz. İran, Suudi Arabistan ve Türkiye, oturup konuşurlarsa, konuşmamızın başında bahsettiğim ve aralarında 'kendi kaderini tayin hakkı halkın hakkıdır' ilkesinin de yer aldığı dört ilkeye dayanarak krizin çözülmesine yardımcı olabilirler. 

- Türkiye'ye özel bir ilginiz var. Yakından takip ediyorsunuz. Son olarak yaklaşık iki hafta önce Türkiye'nin çeşitli şehirlerine siyasi çerçeve dışında ziyaretler gerçekleştirdiniz. Türk halkı hakkında ne düşünüyorsunuz? Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AK Parti) 20 yıl sonrasını nasıl görüyorsunuz? Bugün örneğin anayasa değişikliği ve parlamenter sisteme dönüş talebiyle bir araya gelen Türkiye muhalefetinin performansını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu, Türk halkının tercihidir. Türk halkının talep ettiği her şey sahada yerine getirilmelidir. İran'ın Türkiye ile iyi ilişkileri var. Bölge ülkelerinin ilişkileri köklü ve adildir. Bölge ülkelerinin dünya güçlerinin müdahalelerini dikkate alması gerektiğini düşünüyorum.
Her ülkenin gücü, halkın desteğiyle ilişkilidir. Halk, kendi sisteminden memnun olmalı ve sonra halkın iradesi kaderini tayin etmelidir. Bazıları kendi görüşlerini diğerlerine empoze ederse, sorunlarla karşılaşmak kaçınılmaz olur.

- Türkiye ve İran, bölgedeki iki önemli ülkedir. Büyük rol oynayan ve tarihi ilişkileri olan iki büyük ülke… Anlaşmazlık ve anlaşmanın ana noktalarından bahsetmek istersek neler söylersiniz?
Bölge halkları, köklü ilişkilere sahiplerdi. Hala da öyleler. Birbirleriyle hiçbir sorunları yoktu. Halklar ticaret, evlilik ve iş birliği gibi birbirine bağlı ilişkilere sahip olmak isterler. Kendi aralarında safları sıkılaştırmayı isterler ve bundan memnuniyet duyarlar.
Hükümetler halkın iradesini takip etmeliler. Ancak o zaman sorunlar ortadan kalkar. Mevcut sorunlar hükümetlerin ve rejimlerin yanlış analizlerinin sonucudur. Bölgesel hükümetler ve rejimler kendilerini bölgeden ayrı görmemeliler.
Hepimiz bölgeyi birlikte yönetmeliyiz, birlik olmalıyız. Birlik olmak herkese fayda sağlar. Böylece otoriter devletler hiçbirimize baskı yapamaz.
Öte yandan, dünyada yeni bir güç, bir insan gücü oluruz. Otoriter devletlerin tüm bölge ülkelerine karşı bir yol haritası ve komplosu olduğuna sizi temin ederim. Hiçbir ülkenin güçlü ya da kendi kendine yeter durumda olmasını istemiyorlar. Hiçbir şekilde ilerlememizi ve gelişmemizi istemiyorlar.
Birbirimizle sürekli bir çatışma ve anlaşmazlık içinde olmamızı, geri kalmamızı, böylece bize hükmedebilmeyi istiyorlar. Silahlarını satabilmek için kendilerine bir pazar bulmak istiyorlar.

"Rusya'nın Ukrayna'ya askeri saldırısı çerçevesinde, Çin Tayvan'a, ABD de İran'a saldırmak istiyor"

- İlgili bağlamda ABD ve Rusya'yı "İran'a ve Ukrayna'ya karşı kirli anlaşma yapmakla" suçladınız. Neden?
Bunu, bölgenin koşullarını ve küresel sorunları bilen herkesin yapması gerekir. ABD, Rusya ve Çin dünya için yeni bir plan oluşturmak istiyor. Rusya'nın Ukrayna'ya askeri saldırısı çerçevesinde Çin, Tayvan'a, ABD de İran'a saldırmak istiyor.
Tüm bunlar, dünyanın bir değişim sürecinde olduğunu teyit ediyor. Tüm dünyada yeni bir proje olacak. Ukrayna'ya yapılan bu saldırıda, dünyanın dönüştüğü koşulların değişmekte olduğu ortaya çıktı. Bu benim görüşüm. Sonuçlarını siz de göreceksiniz.
Planın ilk bölümünü uygulamaya koyuyorlar. Biz bu planın uygulanmasını engellemeye çalışıyoruz.  Çünkü birçok masumun hayatına mal olacak. 

- Ukrayna sahnesini takip ediyorsunuz. Mevcut İran hükümetinin Ukrayna krizi ve Ukrayna'daki savaş konusundaki tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu soru İran hükümetinin resmi sözcüsüne yöneltilmeli.

- İran hükümetinin tutumunu sormuyorum. Sorum şu: İran hükümetinin tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Benim nasıl bir tutumum olduğu iyi bilinir. Her zaman halkın yanında olmaya çağırırım. Otoriter güçlerin yanında olmamalıyız, yozlaşmış güçlerin tuzağına düşmemeliyiz.

- Son dönemde İran ve Rusya arasındaki ilişkileri nasıl değerlendiriyorsunuz? Rusya, İran'ın güvenebileceği bir ortak olabilir mi?
Bunun için geçmişteki gerçekliğe ve bugün yaşadığımız gerçekliğe bakalım. Geçmişe bakarsak Rusya'nın İran'ın kendisini desteklemediğine dair bahaneler bulması zor olur.
Ama bugün bazı bahaneleri var. Bugün bir savaş halinde olduğunu söyleyebilir ve perde arkasında ABD ile ele ele verirken, İran'ı bu savaşta kendisine destek vermediği için mazur görebilir.

- Çin'in, tıpkı Rusya'nın Ukrayna'ya yaptığı gibi Tayvan'a saldırmak niyetinde olduğunu ve onu işgal etmek istediğini söylediniz. Sizce gelişmelerin ne gibi sonuçları olacak? 
Umarım bu planların hiç biri gerçekleşmez. Ukrayna'daki savaş bir an önce biter ve Rus askerleri kışlarına geri döner. Ukrayna halkı da meşru haklarını geri alır.
Rusya önünde sonunda kontrolünü dayatacak gibi görünüyor. Yani Sayın (ABD Başkanı Joe) Biden'ın tutumlarına bakılırsa, Rusya'nın bu savaşa dahil olmasına ve her türlü silahı kullanmasına izin verilmiş.

- İran, birkaç gün önce Umman Denizi (Arap Denizi) ve Umman Körfezi'nde Rusya ve Çin ile ortak askeri tatbikatlara katıldı. Bu askeri tatbikatları siyasi olarak değerlendirirsek, hedef kim ve Rusya ile Çin arasında bu bölgeyle ilgili gerçek bir ittifak var mı?
Bölgenin güvenliğinin bölge halkları tarafından güçlendirilmesi gerektiğine inanıyorum. Bölge hükümetleri, yabancı unsurların bölgesel işlere karışmasını engellemelidir.

- İran'ın nükleer programı dosyasına gelirsek, İran ile ABD arasında İran'ın nükleer programı ve üretmeyi planladığı nükleer enerji konulu müzakerelerde Biden yönetimini değerlendiriyorsunuz?  Sizce Biden yönetiminin Trump yönetiminden farkı nedir?
ABD hükümetinin küresel ve uluslararası politikalarının bizi desteklemediğini, Cumhuriyetçi başkanlarının bu küresel politikaların bir parçası olduğunu ve ABD başkanlarının genellikle yürütme işlerini yaptığını düşünüyorum.
İkinci Dünya Savaşı sonrası savaşın galibi beş ülke, kendisinden başka hiçbir ülkenin nükleer güç ve güçlü bir ülke olmayacağı konusunda anlaştılar ve bu doğrultuda bir karar aldılar. Bu görüşte hemfikir oldular. İran'ın bunu başarabilmesine karşı çıkıyorlar.  
Aynı şekilde Suudi Arabistan, Türkiye, Pakistan ve Irak'ın da güçlü ülkeler olmalarına karşılar. Ülkelerimizin güçlü ve saygın ülkeler olmalarını istemiyorlar. Zenginleştirmenin İran'ın güçlendireceğini düşünüyorlar. Bu onların değişmez politikasıdır.
Yani Biden'ın, Donald Trump'ın ve Barack Obama'nın uyguladığı politika arasında hiçbir fark yok. Biden'ın İran'a uygulayacağı baskılar, Trump'ın uyguladığından daha büyük olacak. Çünkü tek bir amaca hizmet ediyorlar.
Ancak sahada kullandıkları dil ve planlama yöntemleri farklı. Bu konuda size bir örnek vereyim. ABD merkezli Uluslararası İlişkiler Konseyi (CFR) ile New York'ta bir toplantı yaptık. 28 kişiydiler. 90 dakikadan uzun bir süre boyunca sordukları tüm sorular İran'ın nükleer dosyasıyla ilgiliydi.
Soruları bittiğinde, bize karşı iddialarının hiçbirini kanıtlayamadılar. Aralarından terbiyeli, yaşını almış bir kimse ayağa kalkıp bana; "Ahmedinejad Bey, Zenginleştirme ve barışçıl faaliyetler yürütme hakkınız olduğunu kabul ediyoruz, ama bunu resmen ilan etmek istersek yarın Suudi Arabistan, aynı şekilde Mısır da bu enerjiye sahip olacak. Bu durumda onlara nasıl başa çıkabiliriz?" dedi.
Ona, "Eğer bu bizim hakkımızsa onların da hakkı olması akla yatkın. Bu hakkın kullanılmasından kaçınılıyorsa hiç kimseye verilmemeli" dedim.
Bu konuda bir başka örnek de İran, ilk kez endüstriyel düzeyde uranyum zenginleştirdiğinde arayıp bunu söylediğim kişi Kral Abdullah oldu.
Ona telefonda, "Bu haberi duymaktan memnun olacağınıza inanıyorum. Bu alan da artık hizmetinizdedir. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın (UAEA)  denetimi altındayız. Elde ettiğimiz tüm enerjiyi size gönderiyoruz. Siz de uzmanlarınızı ve bilim insanlarınızı bize gönderin. Onlara da öğretelim ve tüm deneyimlerimizi onlara aktaralım" dedim.
Bölgedeki tüm ülkelerin sanayi ve bilim açısından gelişmesi gerektiğini düşünüyorum. Ancak nükleer bombaya sahip olmamalılar.
Nükleer bomba insanlara refah getirmez, aksine nükleer bomba vahşetin bir simgesidir. Biz bilim, sanayi ve teknoloji peşindeyiz.
Herkesin bu imkanlara sahip olması gerekir. Ancak koşullar, bu deneyimlerin Suudi Arabistan'daki kardeşlerimize aktarılmasına izin vermedi ama bu konudaki görüş ve yönelimlerimiz aynı kalmaya devam ediyor. Fakat Batılıların bakış açısı, başkalarının bu imkanlara sahip olmasını engellemek üzerine kuruludur.

"Suudi Arabistan'ı dörde, Türkiye'yi üçe, İran'ı da altı bölgeye bölmek istiyorlar"

- Bu güzel anılarınız ve mevcut atmosfer çerçevesinde bu konudaki görüşmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce bir sonuca ulaşılacak mı, ulaşılmayacak mı? Ukrayna krizi, İran ile ABD arasındaki nükleer anlaşma konulu müzakerelere gölge düşürecek mi?
Bunun yakın bir gelecekte olmasını beklemiyorum ama dünya güçlerinin bölge ülkeleriyle ilgili uğursuz bir yol haritası olduğunu biliyorum.
Suudi Arabistan'ı dörde, Türkiye'yi üçe, İran'ı da altı bölgeye bölmek istiyorlar. Bölgedeki ülkeleri bölüp küçük ve zayıf devletlere dönüştürmek istiyorlar. Bu onların yol haritası. Bu haritadan kurtulmanın tek yolu bölge ülkelerinin birlik olmasıdır. 

"Eğer ABD, Rusya'ya sert tepki vermiş olsaydı, Rusya, Ukrayna'ya saldırmaya cesaret edemezdi"

- ABD Başkanı Biden, geçtiğimiz Ekim ayında Demokrasi Zirvesi düzenledi. Genel olarak dünyadaki ve özelde halkının çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu ülkelerdeki demokratik ortamı nasıl değerlendiriyorsunuz? Sayın Biden'ın dünyada demokrasinin güçlendirilmesi yönündeki çabalarını nasıl görüyorsunuz?
Dikkate alınması gereken bazı noktalar var. Bunlardan birincisi demokrasi iyi bir insani deneyimdir. Fakat buradaki temel sorun, demokrasinin kapitalizmin tutsağı haline gelmesi ve dünya genelinde demokrasinin iyi bir uygulamasını görmemiş olmamızdır.
Diğer bir nokta ise, bugün antikapitalist bir duruş sergileyen bir uyanış akımı var. Bunlar bu konuda endişeli olan insanlar. Demokrasi yüzünden değil, diğer ülkeler üzerindeki hâkimiyetler ve kontroller yüzünden endişeliler.
Dünya haritasını değiştirip, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ortaya çıkan iki kutupluluğa döndürmeyi umuyorlar. Dünyayı üç kutuplu hale getirmek isteyenler ise, dünyaya diz çöktürmek için insan gücünü kontrol etmek istiyorlar.
Birleşmiş Milletler (BM) kuruluşundan bu yana, dünyada yaklaşık üç milyar insanın yoksulluk sınırının altında yaşadığını ve çok sayıda savaş, tehdit ve silahlanma yarışı olduğundan dünyanın içinde bulunduğu koşulların hiç iyileşmediğini belgeledi.  
ABD, son zamanlarda Japonya'da Hiroşima'ya atılanlardan daha yıkıcı etkilere sahip nükleer silahlar üretti. Rusya ise füze sistemlerini sergiliyor. Halkların ve onlara ait imkanların üzerinde kontrol sahibi olmak için füzeli silahlarının dünya üzerinde hegemonya kurmasını istiyor.
Kapitalistlerin nihai hedefinin New York olduğunu ve New York'un da mevcut ekonomik sistem aracılığıyla dünyadaki tüm sermayelerin nihai varış noktası olduğunu biliyorsunuz.
Suudi Arabistan'da, Irak'ta, Kuveyt'te ve İran'da var olan imkanlara bir bakın. Bu imkanlardan tüm dünyada kendi kontrol ve hegemonyasını sürdürmek için yaralananlar Amerikalılardır. Bu ülkeler, demokrasi sloganı altında dünyanın koşullarını değiştirmeyi planladıkları yerler.
Sayın Biden'a bakın, Ukrayna halkını savunmuyor, iki ucu açık konuşuyor. Aslında Rusya'nın Ukrayna'ya saldırmasının önünü de o açtı. Eğer ABD, Rusya'ya sert tepki vermiş olsaydı, Rusya, Ukrayna'ya saldırmaya cesaret edemezdi.  
Sayın Biden, Ukrayna halkının haklarından bahsetmedi. Aynı şekilde, Rus halkının haklarından da bahsetmiyor. Sayın Putin görev süresini 2036'ya kadar yani 14 yıl daha uzattı.
Sayın Biden bunu demokrasiye aykırı bir durum olarak görmedi. Biden'ın başkanlığında yapılan Demokrasi Zirvesi de kendi hegemonyalarını dünyaya dayatmanın bir başka şekliydi. 

"ABD, DEAŞ kartını Afganistan ve bölgedeki diğer ülkelerin hükümetlerine karşı bir baskı kartı olarak kullanıyor"

- Başkan Biden, kısa bir süre önce DEAŞ lideri Ebu İbrahim el-Haşimi el-Kureyşi'nin ABD'nin operasyonuyla öldürüldüğünü duyurdu. Bir önceki DEAŞ lideri Ebubekir el-Bağdadi de aynı şekilde öldürüldü ve ilan edildi. DEAŞ'ın geleceğini nasıl görüyorsunuz? Bununla birlikte ABD'yi terörü desteklemekle ve DEAŞ'a destek sağlamakla suçladınız. Bu suçlamalarla ilgili bir açıklamanız var mı?
ABD'nin bölgemize yönelik muamelesinde çifte standart söz konusu. Bir yandan terörist grupları desteklerken, diğer yandan onlarla savaştığını iddia ediyor. DEAŞ, ABD'nin bölgeye müdahalesinin bir sonucudur.
Bölge halkları bunun (ABD'nin müdahalesi) öncesinde barış içinde bir arada yaşıyordu. Umarım DEAŞ liderleri bu durumu anlarlar. ABD, DEAŞ kartını Afganistan ve bölgedeki diğer ülkelerin hükümetlerine karşı bir baskı kartı olarak kullanıyor. Bir kez daha DEAŞ'ın bu oyunu anlaması gerektiğini söylüyorum.

- Sizinle yaptığımız bu ilginç sohbeti bitirmeden önce İran'la ilgili olarak bir soru sormak istiyorum. 1979'dan bu yana İran rejiminin doğasını nasıl değerlendiriyorsunuz?  İran'da daha önce yaşanan sıkıntıların ve adaletsizliğin, İran halkının rejimini terk etmesine izin vermediğine dair açıklamalarınız oldu. İran sahnesini ve İran rejiminin geleceğini nasıl görüyorsunuz?
İnsanlara söz hakkı vermeliyiz. Halk bir şey talep ettiğinde bu talep yerine getirilmelidir. Bu ilke, İran için de geçerlidir. Çünkü halkın taleplerinin sahada yerine getirilmesi gerekir. 

- İran rejimini nasıl tanımlarsınız, dini bir rejim mi yoksa demokratik bir rejim mi? İran rejiminin dini ve milliyetçi bir üslubu var. İran, kendini Yahudi devleti olarak tanımlayan İsrail Devleti gibi bir din devleti mi? 
Din, siyasi meselelerden daha önemlidir. Din, insanoğlunu birleştirmek için gönderilmiştir. Din, insanı özgürleştirmek ve desteklemek içindir. Bunun dışındakilerin din ile hiçbir bağlantısı yoktur. Hep bu görüşü dile getirdim, hala da getirmeye devam ediyorum.

- Sözlerinizden laikliği desteklediğinizi anlıyorum. Doğru anlamış mıyım? 
Bu ifadelerin dikkate alınması ve üzerinde düşünülmesi gerektiğini belirttim. Demokrasi nedir, aristokrasi nedir ve laiklik nedir? Bunlar üzerinde düşünülmelidir.



İran ve Arap ülkeleri: Körfez'in iki yakası arasındaki ilişkileri gelecekte ne bekliyor?

ABD ve İsrail'in İran'a düzenlediği saldırıların ardından, İran'ın roket saldırıları sonucu Doha, Katar'daki sanayi bölgesinde duman yükseliyor, 1 Mart 2026 (Reuters)
ABD ve İsrail'in İran'a düzenlediği saldırıların ardından, İran'ın roket saldırıları sonucu Doha, Katar'daki sanayi bölgesinde duman yükseliyor, 1 Mart 2026 (Reuters)
TT

İran ve Arap ülkeleri: Körfez'in iki yakası arasındaki ilişkileri gelecekte ne bekliyor?

ABD ve İsrail'in İran'a düzenlediği saldırıların ardından, İran'ın roket saldırıları sonucu Doha, Katar'daki sanayi bölgesinde duman yükseliyor, 1 Mart 2026 (Reuters)
ABD ve İsrail'in İran'a düzenlediği saldırıların ardından, İran'ın roket saldırıları sonucu Doha, Katar'daki sanayi bölgesinde duman yükseliyor, 1 Mart 2026 (Reuters)

Enver el-Ansi

Ortadoğu'daki savaş henüz bitmemiş olsa da elbet bir gün sona erecek ve ölüm, kan ve yıkım sahneleri ile tüm güç gösterileri duracak. Savaşan tarafların tehdit ve gözdağı içeren açıklamaları, bir gün gelecek ve bölgenin yaşadığı kabus gibi bir geçmişin parçası olacak.

Tüm bunların yaşanacağına şüphe yok, ama neredeyse her şey değiştikten sonra bu olacak. Çünkü İran artık savaş öncesindeki İran değil. Bölgedeki kasları da özellikle Lübnan'da aynı güçte ve sertlikte değil. ‘Destek savaşı’ ve ‘Direniş Ekseni’ de yakında dünün anıları arasına karışacak.

Aynı şekilde ABD ve İsrail de eskisi gibi olmayacak. Hem ABD’nin imajı hem de başkanının otoritesi sarsıldı. İsrail'in ve aşırı sağcı hükümetinin imajı ise daha da karardı.

Savaşın tahrip ettiği yerler yeniden inşa edilebilir. Fakat değişmeyen ve belki de önümüzdeki on yıllar boyunca da değişmeyecek bir şey var. Irak dahil Körfez Arap ülkelerinin komşusu İran tarafından uğradıkları hain saldırılar, zihinlerde ve kalplerde gizli ve canlı kalmaya devam edecek.

Hatta bu durum, bu ülkeleri, kendilerine haksız yere saldırmış olan Tahran ve imzalanan anlaşmalar çerçevesinde onlara koruma sağlaması gerekirken bunu yapmayan Washington ile ilişkilerinin şeklini ve niteliğini değiştirmeye mecbur bırakacak.

Savaş ve hedeflerin seçiciliği

ABD ve İsrail ile savaşından haftalar önce İran, savaş çıkması halinde bunun ‘kapsamlı’ olacağını ve saldırılarının Tel Aviv ve komşu ülkelerdeki ABD askeri üsleriyle sınırlı kalmayacağını, aksine bu çıkarları komşu ülkeler dışındaki yerlere de yayacağını defalarca uyarmıştı. Ancak daha sonra ortaya çıkan şey, İran'ın öfkesini, saldırıların buradan başlatıldığı iddiasıyla, Körfez'in diğer yakasındaki Arap komşularına yönelttiğiydi.

Oysa İran, bu üslerin boşaltıldığını ve İran'daki hedefleri isabetle vuran her şeyin, Hint Okyanusu'nda konuşlu USS Abraham Lincoln ve Akdeniz'de konuşlu USS Gerald Ford uçak gemilerinden geldiğini biliyordu.

“ran’ın Arap komşularına karşı yeniden alevlenen düşmanlığı ve bu ülkelerin topraklarını hedef almasının, yalnızca bu ülkelerin Batı’yla, özellikle de ABD’yle olan iyi ilişkilerinden kaynaklandığı söylenemez.

İran, Azerbaycan, Türkiye ve Kıbrıs adasına atılan füzelerin sorumluluğunu üstlenmedi. Bu konuda ortak soruşturmalar açılacağına dair söz verdi ve ardından, Körfez’in diğer yakasındaki Arap komşularıyla hiçbir anlaşmazlığı olmadığı yönündeki iddialarını tekrarladı. İran’ın tarih boyunca eşi benzeri görülmemiş bir şekilde benimsediği geleneksel ikiyüzlülüğünün sadece bir örneği. İran'ın Arap komşularına yönelik saldırılarını açıklamak için öne sürdüğü gerekçeler ne olursa olsun, bu saldırılar, belki de bu savaşın patlak vermesinden aylar hatta yıllar önce, önceden planlanmış ve özenle hazırlanmıştı. İran'ın saldırganlığının en tehlikeli yanı, hafızanın kapaklarını yeniden açması ve geçmişin tozunu karıştırarak, Tahran'ın tarihin önceki dönemlerindeki yenilgilerinden bu yana süregelen, yeniden canlanan gizli kinleri ve intikam ve öç alma eğilimlerini ortaya çıkarmasıdır.

fdbfgr
Hürmüz Boğazı'nda, Muskat açıklarında bulunan tekneler ve yük gemileri, Umman, 18 Nisan 2026 (Reuters)

Bu konuların ne tamamını ne de bir kısmını yeniden ele almaya gerek var. Pek çok araştırmada ayrıntılı olarak incelenmiş ve analiz edilmiş olan tüm detayları tekrarlamaya da gerek yok. Ancak şu açık; bugün İran ile Arap ülkeleri arasındaki ilişkinin geleceği hakkında konuşurken, özellikle de Körfez’deki komşuları ile ilgili olanlar olmak üzere, göz ardı edilemeyecek yeni bir gerçeklik ve sürekli değişen gelişmelerle karşı karşıyayız.

Kıskançlık ve yanılgılar

İran’ın Arap komşularına karşı yeniden alevlenen düşmanlığının ve bu ülkelerin topraklarını hedef almasının, yalnızca bu ülkelerin Batı’yla, özellikle de ABD’yle hem güvenlik hem de büyük ekonomik ve siyasi çıkarlar açısından kurdukları iyi ilişkilerden kaynaklandığı söylenemez. Ancak burada bir başka, en az bunun kadar önemli bir neden daha var; o da Tahran'ın Arap komşularının, petrol gelirlerinden yararlanarak daha iyi ekonomiler ve iyi silahlanmış ordular kurdukları ve İran'ın komşuları ile bazı Arap ülkelerindeki vekillerinin topraklarından ülkelerine fırlatılan füzelerin ve insansız hava araçlarının (İHA) yaklaşık yüzde 99’unu durdurabildiklerini kanıtladıkları istikrar, kalkınma ve refah durumuna duyulan bariz ‘kıskançlık’.

Muhtemelen çok sayıda İranlı “İran, sanayi için gerekli petrol ve doğal kaynaklara, hammaddeye, bölgedeki en büyük insan kaynağına, en geniş alana ve en uzun deniz kıyılarına sahipken neden komşu Arap halklarının sahip olduğu ekonomik, sosyal ve yaşam refahına sahip değil?” şeklindeki o büyük soruyu kendine sormuştur.

Bunun, Körfez ülkelerinin ekonomik refahından en fazla yararlanan ticaret ortakları olan İranlılar tarafından gerçekleştirilen gerekçesiz bir ihanet olduğunu söylemek kesinlikle mümkün.

Öyle ki onlarca yıl boyunca bunu kanıtlayan açık işaretler gözlemlendi. İran ile Arap Körfez ülkeleri arasındaki ticaret dengeleri, bu ülkelerde çalışan İranlı işçilerin sayısı ve bunların yanı sıra Fars asıllı pek çok iş insanı, aile ve onlara ait ticarethanelerin varlığı ile büyük İranlı toplulukların bu ülkelerde saygınlıkla karşılandığı ve tüm bu ortaklık ve karşılıklı çıkar türlerinin güçlendirilmesine etkin biçimde katkıda bulunduğu görüldü. Ta ki bazı Körfez Arap ülkelerinin başkentlerinin, bazı silahlara ve savaş malzemelerine el koyduğunu, İran'ın kendilerini barındıran, iş ve onurlu yaşam fırsatları sunan ülkelerin güvenlik ve istikrarını hedef almak amacıyla kurduğu casus hücreleri ve sabotaj çetelerini deşifre edip tutukladığını açıklamasına kadar.

frbvfr
Lübnan ile İsrail arasında on gün süren ateşkesin yürürlüğe girmesinin ardından, Lübnan'la dayanışma amacıyla Yemen'in Sanaa kentinde düzenlenen bir gösteride tetikte bekleyen Husi milisler, 17 Nisan 2026 (Reuters)

Muhtemelen çok sayıda İranlı “İran, sanayi için gerekli petrol ve doğal kaynaklara, hammaddeye, bölgedeki en büyük insan kaynağına, en geniş alana ve en uzun deniz kıyılarına sahipken neden komşu Arap halklarının sahip olduğu ekonomik, sosyal ve yaşam refahına sahip değil?” şeklindeki o büyük soruyu kendine sormuştur.

Bu sorunun cevabını vermek için bugün zekâ ya da çok fazla çaba ve emek gerekmiyor. Çünkü özeti sadece İran rejiminin mezhepsel ve siyasi doktrinlerinde değil, aynı zamanda iki paralel askeri gücü (Devrim Muhafızları Ordusu/DMO ve Silahlı Kuvvetler) ve dış dünyaya karşı bir paravan görevi gören hayali bir devlet ve süs hükümeti barındırırken, içerdeki karar verme yetkisi ise Dini Lider’in (Rehber) liderliğindeki Velayet-i Fakih sistemi tarafından temsil edilen dini otoritenin münhasır ayrıcalığıdır.

ABD Başkanı Donald Trump'ın İran'la savaşın resmen sona erdiğini ilan etmesini ya da pek çok kişinin Arapların aleyhine olacağından korktuğu bir anlaşma imzalamasını görmek için çok uzun süre beklememiz gerekmeyecek.

Ancak İran halkının yukarıda saydığımız kaynaklardan en iyi şekilde yararlanamamasının tek nedeni bu değildi. Nükleer hedefler, balistik füze programı ve genel olarak askeri sanayi, petrol gelirlerinin ve diğer kaynakların büyük bir kısmını kendine ayırdı. Ayrıca, vekillere ve askeri uzantılara yapılan savurgan harcamalar da bundan payını aldı. Lübnan'daki Hizbullah'ın eski lideri Hasan Nasrallah bir gün, İsrail'in bu bölgelere karşı başlattığı her savaşın ardından “Güney Dahiye ve Güney Lübnan'daki yeniden inşa’ sürecini finanse edenin İran olduğunu övünerek söylemişti. Tahran'ın Hizbullah’a silah, mühimmat ve teçhizat sağladığını, ‘mücahitlerin’ maaşlarını ödediğini ve bu savaşların kurbanları olan ‘şehitlerin’ ailelerine yardımda bulunduğunu da eklemişti. Tahran'ın Suriye ve Yemen'deki müdahalelerinin ve Irak'taki vekillerinin faaliyetlerinin harcamaları da bu şekilde ölçülebilir.

Kim kimin kurbanı?

"İran, hiçbir zaman Arap komşularının kendisine komplo kurduğu iddiasının gerçek bir kurbanı olmadı. Bu komşular da hiçbir şekilde başkalarının İran'a karşı kurduğu komplonun parçası olmadı. Asıl olan, Tahran'ın bizzat kendisinin bu komşulara ve diğer Arap ülkelerine yönelik sinsi politikalarının sonuçlarını yanlış değerlendirmesinin kurbanı olmasıydı. Bu süreç, Birinci ve İkinci Körfez Savaşları sırasında ABD ile Irak'a karşı iş birliği yapmasıyla başladı, ardından Husilerin Suudi Arabistan'ın güney sınır bölgelerine ve Aramco şirketinin petrol sahalarına yönelik saldırılarıyla devam etti. Son olarak İran'ın ABD’nin Arap Körfez ülkelerindeki askeri çıkarları olduğunu öne sürdüğü hedeflere yönelik doğrudan ve dolaylı saldırılarıyla noktalandı. Bu saldırılar, Tahran ile Washington arasında yükselen tansiyonu düşürmek ve Tahran'ın nükleer programına ilişkin bir anlaşmaya ulaşmak için arabuluculuk çabasını esirgemeyen Umman Sultanlığı'nı da kapsıyordu.

fv
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Cidde'deki İran Konsolosluğu'nda, 7 Mart 2025 (AFP)

Suudi Arabistan, Irak'taki diplomatik misyonuna yönelik saldırıların ve Bağdat’ın Riyad ile Tahran arasında birçok kez denediği arabuluculuk girişimlerinin ardından 10 Mart 2023'te Çin'in başkenti Pekin'de İran ile bölgedeki gerilimi azaltmaya yönelik mutabakat belgelerini imzalamak üzere bir grup yetkiliyi Çin'e gönderdi. Ancak İran Irak, Lübnan ve Yemen'deki uzantılarının davranışlarını kontrol altına alma konusundaki taahhütlerini yerine getirmedi. Bunun gerekçesi olarak, söz konusu taraflarla siyasi açıdan dayanışma içinde olsa da onlar üzerinde herhangi bir etkisinin bulunmadığını öne sürdü. Ne var ki bu iddia kısa sürede çürütüldü ve Tahran'ın perde arkasında ve önünde bu vekilleri, birden fazla Arap Körfez ülkesinde ve bu ülkelerin ötesinde istikrarı bozucu gündemini sürdürmeleri için teşvik etmeye devam ettiği ortaya çıktı.

Gerçek şu ki, hiç abartısız, yaşananlar bugün İran'ın yalnızlığını pekiştirdi ve onu ABD ile İsrail karşısındaki cephede tek başına bıraktı. Ne var ki İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi’nin eski Genel Sekreteri Ali Laricani de ABD ve İsrail tarafından düzenlenen suikasta kurban gitmeden iki gün önce Instagram hesabı üzerinden “Biliyorsunuz ki nadir istisnalar ve yalnızca siyasi tutumlar düzeyinde olmak üzere hiçbir İslam ülkesi İran halkının yanında durmadı” açıklamasında bulundu. Ancak Laricani bunun nedeninden hiç söz etmedi.

Kapsamlı ve belirleyici yeniden değerlendirmeler

Şarku'l Avsat'ın Al Majalla'dan aktardığı analize göre ABD Başkanı Donald Trump'ın İran ile savaşın resmi olarak sona erdiğini ya da pek çok kişinin Araplar aleyhine olacağından endişe ettiği bir anlaşmayı ilan ettiğini görmek için uzun süre beklemeyeceğiz. Körfez hükümetlerinin büyük bölümü; ulusal güvenliklerini ve uzun vadeli stratejik ulusal çıkarlarını koruyacak biçimde politikalarını ve ittifaklarını yeniden gözden geçirmeye başladı. Hatta artık, İran'ın el uzatamadığı toprak, onur ve şereften geriye kalanı korumak amacıyla halklarının bütünleşmesi ve kaynaşması için alternatifler ve araçlar bulmayı kendileri için zorunlu görür hale geldiler.

İran, tüm bu yaşananlardan kaçınabilir, egemenliği korunmuş bir ülke olarak kalabilir, sınırları içinde güçlü ve saygın savunma ordusuna sahip büyük bir millet olarak var olabilir ve komşularıyla verimli ilişkiler ve çıkarlara sahip normal bir devlet olarak yaşamını sürdürebilirdi.

Örneğin Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Devlet Başkanı Diplomasi Danışmanı Enver Gargaş, ülkesinin ‘bölgesel ve uluslararası ilişkiler haritasını titizlikle okuyacağını ve kime güvenileceğini belirleyeceğini’ vurguladığı bir açıklamada bulundu. Bu açıklama, savaş sonrası ittifakların daha kapsamlı biçimde yeniden değerlendirileceğine işaret ediyordu. Gargaş, birkaç gün önce sosyal medya platformu X üzerinden yaptığı bir paylaşımda "Ulusal önceliklerimizin akılcı bir şekilde yeniden değerlendirilmesi, geleceğe giden yolumuzdur" diyerek bu hususu vurguladı.

Bugün büyük olasılıkla, Ortadoğu'daki Arap veya Arap olmayan diğer ülkeler, yapısı karmaşık ve geleceği belirsiz olan komşuları İran ile ilişkilerini, Abu Dabi'nin kamuoyuna açıkladığının aksine, alenen ortaya koymadan önce gizlice ve kurnazca yeniden şekillendirmeye çalışıyor. Endişe verici olansa her zaman “Tahran ile ilişki nereye gidebilir?” sorusunun gündemde kalmaya devam ediyor olması. Oysa Tahran'ın kendisi de nereye gittiğini bilmiyor olabilir.

“İran açısından savaştan kaçınmak mümkün olabilir miydi?” sorusu başından beri zihinleri kurcalıyor.

Elbette İran, tüm bu olanlardan kaçınabilir, egemenliği korunmuş bir ülke olarak kalabilir, sınırları içinde güçlü ve saygın savunma ordusuna sahip büyük bir millet olarak var olabilir ve komşularıyla verimli ilişkiler ve çıkarlara sahip normal bir devlet olarak yaşamını sürdürebilirdi. Bunun için ‘devrim’ ve ‘Şiileştirme’ projelerini ihraç ederek ve Şii Arapların yoğun olduğu Irak da dahil olmak üzere Arap komşularına İslam'a dair kendi özgün yorumunu dayatmaya çalışarak bu sınırları aşması gerekmezdi. Diğer Arap ülkelerindeki ‘Şii azınlıkları’ himayesine almasına ve onları bu ülkelerdeki ulusal devlet projelerini yıkmak için mezhepsel kol ve pençelere dönüştürmesine, Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen'de yaptığı gibi bu ülkelerde fitne ve savaşları körüklemesine de gerek yoktu. Ne var ki İran, tüm bu yaşananlara rağmen halen ne kendini değiştirmeye ve ne de başkalarından önce kendini kurtarmak için bunların bir kısmını telafi etmeye çalıştı. Bu da oldukça üzücü.


Iraklı siyasetçilerin saldırılar durdurulması yönündeki talepleri Devrim Muhafızları tarafından reddedildi

Bağdat’ın merkezindeki Tahrir Meydanı’nda bir Iraklı, 8 Nisan 2026’da İran lideri Ali Hamaney’in fotoğrafını İran ve Irak bayraklarıyla birlikte kaldırıyor (AFP)
Bağdat’ın merkezindeki Tahrir Meydanı’nda bir Iraklı, 8 Nisan 2026’da İran lideri Ali Hamaney’in fotoğrafını İran ve Irak bayraklarıyla birlikte kaldırıyor (AFP)
TT

Iraklı siyasetçilerin saldırılar durdurulması yönündeki talepleri Devrim Muhafızları tarafından reddedildi

Bağdat’ın merkezindeki Tahrir Meydanı’nda bir Iraklı, 8 Nisan 2026’da İran lideri Ali Hamaney’in fotoğrafını İran ve Irak bayraklarıyla birlikte kaldırıyor (AFP)
Bağdat’ın merkezindeki Tahrir Meydanı’nda bir Iraklı, 8 Nisan 2026’da İran lideri Ali Hamaney’in fotoğrafını İran ve Irak bayraklarıyla birlikte kaldırıyor (AFP)

Iraklı kaynaklar, Irak’taki silahlı grupların operasyonlarını denetleyen İran “Devrim Muhafızları”na bağlı subayların, Şii siyasetçilerin ülke içindeki saldırıların durdurulması yönündeki girişimlerini reddettiğini bildirdi. Aynı kaynaklara göre, ABD-İran savaşının başlamasından bu yana söz konusu subaylar, Bağdat’ta “gölge askeri denetçi” gibi hareket ederek Washington’a karşı “baskı cephesini” sürdürmeyi ve müzakerelerin başarısız olması senaryosuna hazırlık yapmayı hedefliyor.

“Şarku’l Avsat”, 24 Mart 2026’da, “Kudüs Gücü”ne bağlı subayların yıpratma operasyonlarını yönetmek ve “Devrim Muhafızları” için alternatif bir operasyon odası kurmak üzere Irak’a akın ettiğini ortaya koymuştu.

Kaynaklara göre, “Kudüs Gücü” subayları Irak şehirleri arasında sürekli hareket ederek saldırı operasyonlarını denetledi, silahlı grupların İHA’lar için yerli mühimmat geliştirmesine yardımcı oldu ve militanlara füze teknolojileriyle ilgili teknik destek sağladı. Bu faaliyetlerde hedeflerin sürekli güncellendiği belirtildi.

Günlük hedef listeleri

Bir kaynak, “Devrim Muhafızları” subaylarının Iraklı silahlı gruplara günlük hedef listeleri verdiğini; bu listelerde vurulacak noktalar, kullanılacak mühimmat miktarı ve saldırı zamanlamasının yer aldığını söyledi.

Subayların denetlediği faaliyetler arasında, İHA fırlatma platformları ve askeri gözlem birimlerini kurmakla görevli hücrelerin ülke içinde yeni ve güvenli evlere dağıtılması da bulunuyor. Bu düzenlemeyle, ABD hava unsurlarının savaş öncesi ve sırasında tespit ettiği koordinatlardan kaçınılmasının amaçlandığı ifade edildi.

rereg
Irak’taki Ketaib Hizbullah unsurları, Bağdat’ta grubun bayrağını taşıyor (AFP)

Kaynaklardan biri, savaşın dördüncü haftasına gelindiğinde Irak’taki “direniş” olarak adlandırılan yapının organizasyonunda değişiklik yaşandığını belirterek, ana grupların çözülmesi zor, yarı bağımsız ağlara dayalı yeni bir yapıya geçtiğini söyledi.

Bu gelişmelerin, sahada esnek hareket eden ve karmaşık güvenlik ortamlarında faaliyet gösteren uzmanlaşmış hücreler arasında görev dağılımına dayanan bir çalışma modelinin parçası olduğu kaydedildi.

Iraklı kaynaklara göre, “Devrim Muhafızları” Irak’taki silahlı grupların ağ yapısını, çok katmanlı inkâr imkânı sağlayacak şekilde yeniden tasarladı; bu yapı “caydırıcılık ve belirsizlik” unsurlarını birlikte barındırıyor.

Bazı hücrelerin, dolaylı çatışma alanının genişlemesi kapsamında komşu Arap ülkelerdeki çıkarları hedef alan sınır ötesi saldırılarla görevlendirildiği de belirtildi.

vfrtbrft
Irak’taki Ketaib Hizbullah üyeleri, 8 Nisan 2026’da Basra’da düzenlenen bir saldırıda hayatını kaybeden bir arkadaşları için gerçekleştirilen cenaze töreninde (AFP)

Bu çerçevede, Irak’ın güneyindeki Basra’ya bağlı, Kuveyt’e yaklaşık 150 kilometre uzaklıktaki Hoor ez-Zubeyr kasabasında kimliği belirsiz bir saldırı bir evi hedef aldı. Saldırıda bir radar ve fırlatma platformu imha edilirken, “Ketaib Hizbullah”a bağlı bir yetkili ile iki kişi daha hayatını kaybetti.

İran “Devrim Muhafızları” Perşembe günü Körfez ülkelerine yönelik saldırılar düzenlediği iddialarını reddetti. Ancak kaynaklara göre, “bu görevi yerine getirmek için Iraklı grupları kullanma kapasitesine sahip”.

Kaynaklar ayrıca, geçici ateşkes ilanından önceki son savaş haftasında İranlı subayların, Ninova ve Kerkük’teki bazı bölgelerden çekilmiş olan silahlı gruplara bağlı birliklerin yeniden konuşlandırılması talimatı verdiğini; ABD hava saldırıları nedeniyle terk edilen mevzilere geri dönülmesinin istendiğini aktardı.

“Telefonlara yanıt vermiyor”

“Irak’taki Koordinasyon Çerçevesi” ve hükümetten iki kaynak, son haftalarda dört Şii partinin liderlerinin Irak içinde bulunan İranlı yetkililerle temas kurarak ABD çıkarlarını hedef alan saldırıların durdurulmasını talep ettiğini, ancak bu girişimlerin sonuçsuz kaldığını belirtti.

Kaynaklara göre, Bağdat’ta önemli nüfuza sahip bir “Kudüs Gücü” subayı, Iraklı siyasetçilerin – hatta Koordinasyon Çerçevesi içindeki müttefiklerin – telefonlarına dahi yanıt vermiyor; yalnızca silahlı grupların operasyon sorumlularıyla iletişim kuruyor.

Bu temaslar, Irak’ın daha geniş bir çatışmaya sürüklenmesini önlemeye yönelik iç çabaları yansıtırken, hükümet üzerindeki silahlı grupları kontrol altına alma baskısının arttığına işaret ediyor. Ancak bir Iraklı yetkiliye göre, “yerel siyasi irade benzeri görülmemiş şekilde zayıflamış durumda”.

Iraklı güvenlik yetkilileri de “Devrim Muhafızları subaylarının artan nüfuzundan” duydukları rahatsızlığı dile getirdi.

Kaynakların aktardığına göre, üst düzey bir Iraklı yetkili kapalı bir güvenlik toplantısında, “Bu adamı (Devrim Muhafızları subayı) nasıl durduramıyoruz? Bu kişi kim? Neden onu tutuklayamıyoruz ya da en azından bu saldırıları gerçekleştirmesini engelleyemiyoruz?” ifadelerini kullandı.

Buna karşın Koordinasyon Çerçevesi içindeki bazı isimler, sorunun büyük ölçüde iletişim eksikliğinden kaynaklandığını; İranlıların iletişim konusunda sıkı güvenlik prosedürleri uyguladığını savundu.

Askeri denetçi rolü

Koordinasyon Çerçevesi’nden bazı isimler, mevcut durumu, “Devrim Muhafızları ile bağlantılı saha subaylarının Irak’ta fiilen ABD ile yürütülen çatışmayı yöneten bir askeri denetçiye dönüştüğü” şeklinde tanımlıyor. Aynı değerlendirmede, İran’ın saldırıları durdurma çağrılarına direncinin, Tahran’ın Washington ile müzakerelerden umutlu olmadığına ve çatışma cephesinin yeniden alevlenmeye hazır olduğuna işaret ettiği vurgulanıyor.

Iraklı yetkililere göre bu tablo, devletin doğrudan kontrolü dışındaki alanları denetleme konusunda güvenlik kurumlarının karşı karşıya olduğu zorlukların boyutunu ortaya koyuyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı ise Perşembe günü yayımladığı açıklamada, Iraklı milislerin mali, operasyonel ve siyasi olarak hükümet desteğine sahip olduğunu; bu nedenle yetkililerin onları dizginlemekte ve saldırılarını sınırlamakta başarısız olduğunu savundu.

Koordinasyon Çerçevesi’nden bazı siyasetçiler, “Devrim Muhafızları” subaylarının bu tutumunun, Pakistan arabuluculuğunda başlayan müzakere süreciyle eş zamanlı olarak Irak’ı ABD’ye karşı bir baskı cephesi olarak tutma isteğini yansıttığını belirtti. Ancak aynı isimler, bu yaklaşımın Bağdat’taki siyasi sistemi kaosa sürükleme ve ülkeyi bölgesel izolasyona itme riski taşıdığı uyarısında bulundu.


Suudi Arabistan ile İran Dışişleri Bakanları telefonda görüştü: Gündem bölgesel gerilim

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ile İran Dışişleri Bakanı Ab
Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ile İran Dışişleri Bakanı Ab
TT

Suudi Arabistan ile İran Dışişleri Bakanları telefonda görüştü: Gündem bölgesel gerilim

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ile İran Dışişleri Bakanı Ab
Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ile İran Dışişleri Bakanı Ab

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirdi.

Görüşmede, bölgedeki gelişmeler ele alınırken, gerilimin azaltılması ve bölgenin güvenlik ile istikrarına yeniden katkı sağlayacak adımların değerlendirilmesi konuları masaya yatırıldı.