Ahmedinejad: Suudi Arabistan'ı dörde, Türkiye'yi üçe, İran'ı da altı bölgeye bölmek istiyorlar

Fotoğraf: AA
Fotoğraf: AA
TT

Ahmedinejad: Suudi Arabistan'ı dörde, Türkiye'yi üçe, İran'ı da altı bölgeye bölmek istiyorlar

Fotoğraf: AA
Fotoğraf: AA

Eski İran Cumhurbaşkanı Dr. Mahmud Ahmedinejad, Independent Türkçe Genel Koordinatörü Muhammed Zahid Gül'ün sorularını yanıtladı.
Bize bu fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederiz. Bölgedeki son durumla ilgili sorularla başlamak ve sonra - eğer zaman yeterse - İran'daki gerçekliği ve İran sahnesi hakkındaki soruya geçmek istiyorum. Röportaja Türkiye ve İran'ın değerli komşuları Irak'tan başlayalım.

-İran İslam Cumhuriyeti'nin 1979 yılında kurulmasından bu yana İran, Irak dosyasıyla ilgilendi. ABD'nin Irak'ı işgalinden sonra İran'ın Irak topraklarında hem nüfuzu hem de varlığı vardı. Irak'ın siyaset sahnesine de müdahaleleri oldu. Bugün İran'ın Irak'ın siyaset sahnesindeki başarılarını ya da başarısızlıklarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Öncelikle sizi ve bu programdan sorumlu meslektaşlarınızı selamlıyor ve röportajın faydalı olmasını umuyorum. Toplum, bölge ve dünya meselelerini analiz ederken her zaman bazı ilkeleri dikkate almalıyız.
Birinci ilke, halkların kendi kaderini tayin hakkı ve halkların bağımsızlığıdır. Bunu kabul etmeliyiz. Taraflardan hiçbiri diğerinin iç işlerine karışmamalı. Bu yüzden ikinci ilke, diğerlerinin iç işlerine karışmamaktır.
Üçüncü ilke, otoriter devletlerin politikasıdır. Bu devletler, kendi çıkarları uğruna başka ülkelerin ve halkların dağılmasını isterler. Bu noktanın dikkate alınması gerekir.
Ahmedinejad (2).jpg
Eski İran Cumhurbaşkanı Dr. Mahmud Ahmedinejad, Independent Türkçe'ye önemli açıklamalarda bulundu
Dördüncü ilke ise, bölgenin bölge halklarıyla ilgili olmasıdır. Güvenlik ve barışın tesisi, bölge halkları arasında kapsamlı bir iş birliğinin olmasını gerektirir ve güvenliği sarsan her şey tüm halklara zarar verir. Böyle bir olayın yaşanmaması için de herkesin dikkatli olması gerekir.

- İran'ın Irak'a müdahale politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce bu politika başarılı mı yoksa başarısız mı?
Bu değerleri göz önünde bulundurduğumuzda tüm bölgesel sorunları, tek bir bakış açısına ve tek bir görüşe ulaşıncaya kadar değerlendirebiliriz. Bugün bölgenin dayanılmaz koşullar altında olduğu bir gerçek.

- Necef ve Kum'daki iki köklü ekol arasında bir rekabetten yahut çatışmadan söz ediliyor. Bu iki köklü ekol arasında -eğer varsa- farkı nasıl görüyorsunuz?  
Tarih boyunca alimler arasında birtakım anlaşmazlıklar olmuştur. Nasıl insanlar arasında çeşitli anlaşmazlıklar oluyorsa alimler arasında da anlaşmazlık çıkabilir, her halükârda birçok fikir ve görüş vardır. Bunun meseleleri ve diğer tarafı da etkilediğine inanıyorum.
Tüm dinlerin alimlerinin ortak bir noktaya ulaşmasını, Hristiyanların, Müslümanların, Necef, Kum ve El-Ezher'in, hepsinin insanlık yararına birleşmesini umuyoruz. 

- Efendim, burada iki tarihi, ideolojik ve teolojik ekol arasındaki bir rekabetten ya da anlaşmazlıktan bahsetmiyorum. Velayet-i Fakih ve diğerleri ile ilgili siyasi yönelimlerden bahsediyorum. Bu konuda ne söylemek istersiniz?
Evet, alimler arasında bakış açılarında, sonsuza kadar devam eden pek çok fikir ayrılığı söz konusu. 

"İran ve Suudi Arabistan yan yana gelseler Yemen meselesini çabucak çözebileceklerine inanıyorum"

- Yine çetrefilli olan başka bir dosyaya geçiyoruz. Yemen dosyası. İran, Yemen'e açıkça müdahale ediyor. İran'ın Yemen politikasını nasıl görüyorsunuz ve sizce bu meseleyi çözmenin yolu nedir?
Yemen meselesinden daha önce birçok kez bahsettim. Yukarıda söylediğim gibi otoriter devletlerin, yani Suudi Arabistan, İran, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), ABD ve İngiltere'nin varlığı söz konusu. Hiçbiri Yemen meselesine karışmamalı. Bırakın Yemen halkı kendi kaderini kendisi tayin etsin. Bundan başka çözüm yolu yok.
Muhammed Zahid Gül (1).jpeg
Eski İran Cumhurbaşkanı Dr. Mahmud Ahmedinejad, Independent Türkçe Genel Koordinatörü Muhammed Zahid Gül'ün sorularını yanıtladı
Bölgedeki tüm ülkeler; Suudi Arabistan, İran ve BAE, Yemen krizinden ve Yemen'deki savaşından uzaklaşmak zorundalar. Daha da önemlisi Yemen halkının bu krizden kurtulması gerekiyor. İran ve Suudi Arabistan yan yana gelseler Yemen meselesini çabucak çözebileceklerine inanıyorum. 

"Birbirimizden uzaklaşıp rekabet edersek bu, bize zarar verir; bekamız birliğimize bağlı"

- Cumhurbaşkanlığınız döneminde İran ve Suudi Arabistan arasında iyi ilişkiler vardı. Kral Abdullah ile tarihi bir zirve gerçekleştirdiniz. Sonra ne oldu, ne değişti? Bu görüşmeler neden başarısız oldu ya da meyve vermedi?
Suudi Arabistan ile kardeşçe ilişkilerimiz vardı. Diğer Arap ülkeleriyle de ilişkilerimiz kardeşçeydi. Suudi Arabistan ile özel ilişkilere sahip olmamız doğal. Çünkü biz aynı dinin mensuplarıyız ve aynı bölgede yaşıyoruz. Aynı şekilde düşmanımız da bir.
Eğer birbirimizden uzaklaşıp rekabet edersek bu, bize zarar verir. Bekamız birliğimize bağlıdır. Kardeşler olarak bu anlaşmazlığa bir yere kadar yabancıların müdahalesinin yol açtığını düşünüyoruz. Bu durumda hiç kimsenin galip gelmeyeceğini, her iki tarafın ve tüm bölgenin bundan olumsuz etkileneceğini bir kez daha vurguluyorum. 

- Peki, mevcut durumu nasıl görüyorsunuz? Şu sıralar İran'ın Suudi Arabistan ile görüşmelerinden söz ediliyor. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Her iki tarafın da birtakım hatalar yaptığını düşünüyorum. Söz konusu görüşmelerden memnuniyet duyuyorum. Umarım her iki taraf da aralarında bir anlaşmaya varır.
Tarafların Yemen krizini çözmeye yönelmelerini tavsiye ediyorum. Bu, tüm bölgede güvenlik ve istikrarın sağlanmasına ve en önemlisi Yemen hükümetinin ve Yemen halkının kendisini bu krizden kurtarmasına katkıda bulunacaktır.
Yemen halkı şu an korkunç krizler yaşıyor. Kurbanlar veriyor. Onlar bizim kardeşlerimiz. Suudi Arabistan, Yemen, İran, Kuveyt, hepimiz kardeşiz. Bunlardan hangisi zarar görse düşmanlar buna sevinir. Aynı şekilde, şehirlerimiz yok edildiğinde ve aramızda çıkan anlaşmazlıklarda askerlerimiz öldüğünde bu ancak düşmanları sevindirir.
Konuşmamızın başında bahsettiğim dört ilkeyi dikkate alırsak, Yemen krizinin hızla çözüleceğine inanıyorum. Bu meseleler Suudi Arabistan tarafından biliniyor.
Ayrıca, bölge meseleleriyle ilgili her şeyi birbirimizle konuşabiliriz. Bundan 20 yıl önce bölgenin şartları çok kötüydü. Suriye, Irak, Yemen, Afganistan ve Lübnan'daki şartlar da iyi değildi. İran ve Suudi Arabistan anlaşırlarsa bu, bölgenin şartlarının iyileşmesine, bu ülkelerdeki anlaşmazlıkların ortadan kaldırılmasına katkı sağlayacak ve koşullarını yumuşatacaktır. 

- Bizim için çok güzel bir tablo çizdiniz, fakat şimdi Suriye'den bahsetmek istiyorum. İran'ın Suriye'deki askeri varlığına karşı duruşunuz biliniyor. Burada şunu açıkça sormak istiyorum: Suriye krizinden çıkış yolu nedir? Suriye'de son 10 yıl içinde yaşanan halk protestolarına yönelik tutumunuz nedir?
Size bahsettiğim dört ilkeyi bir kez daha yineleyerek İran olarak biz, Suudi Arabistan ve Türkiye, Suriye'nin iç işlerine karışmak yerine Suriye halkının birlik olmasına yardım etmeliyiz. Suriye halkının iradesine saygı göstermek zorundayız. Çünkü bu onların; yani halkın hakkıdır.
Suriye, büyük fedakarlıklar yaptı ve büyük zarar gördü. İran, Suudi Arabistan ve Türkiye, Suriye'de savaşı önlemek için çalışmalı ve Suriyeli taraflardan birine diğeri pahasına para, silah ve lojistik yardım sağlamamalı.
İki taraf da ne İngiliz ne Amerikan ne de Irak'ı işgal edenler değil, Suriye'nin kendi öz evlatları. Orada öldürülenler Ruslar değil, Suriyeliler. Suriye meselesine nereden bakarsanız bakın, onlar bizim kardeşlerimiz. İran, Suudi Arabistan ve Türkiye, oturup konuşurlarsa, konuşmamızın başında bahsettiğim ve aralarında 'kendi kaderini tayin hakkı halkın hakkıdır' ilkesinin de yer aldığı dört ilkeye dayanarak krizin çözülmesine yardımcı olabilirler. 

- Türkiye'ye özel bir ilginiz var. Yakından takip ediyorsunuz. Son olarak yaklaşık iki hafta önce Türkiye'nin çeşitli şehirlerine siyasi çerçeve dışında ziyaretler gerçekleştirdiniz. Türk halkı hakkında ne düşünüyorsunuz? Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AK Parti) 20 yıl sonrasını nasıl görüyorsunuz? Bugün örneğin anayasa değişikliği ve parlamenter sisteme dönüş talebiyle bir araya gelen Türkiye muhalefetinin performansını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu, Türk halkının tercihidir. Türk halkının talep ettiği her şey sahada yerine getirilmelidir. İran'ın Türkiye ile iyi ilişkileri var. Bölge ülkelerinin ilişkileri köklü ve adildir. Bölge ülkelerinin dünya güçlerinin müdahalelerini dikkate alması gerektiğini düşünüyorum.
Her ülkenin gücü, halkın desteğiyle ilişkilidir. Halk, kendi sisteminden memnun olmalı ve sonra halkın iradesi kaderini tayin etmelidir. Bazıları kendi görüşlerini diğerlerine empoze ederse, sorunlarla karşılaşmak kaçınılmaz olur.

- Türkiye ve İran, bölgedeki iki önemli ülkedir. Büyük rol oynayan ve tarihi ilişkileri olan iki büyük ülke… Anlaşmazlık ve anlaşmanın ana noktalarından bahsetmek istersek neler söylersiniz?
Bölge halkları, köklü ilişkilere sahiplerdi. Hala da öyleler. Birbirleriyle hiçbir sorunları yoktu. Halklar ticaret, evlilik ve iş birliği gibi birbirine bağlı ilişkilere sahip olmak isterler. Kendi aralarında safları sıkılaştırmayı isterler ve bundan memnuniyet duyarlar.
Hükümetler halkın iradesini takip etmeliler. Ancak o zaman sorunlar ortadan kalkar. Mevcut sorunlar hükümetlerin ve rejimlerin yanlış analizlerinin sonucudur. Bölgesel hükümetler ve rejimler kendilerini bölgeden ayrı görmemeliler.
Hepimiz bölgeyi birlikte yönetmeliyiz, birlik olmalıyız. Birlik olmak herkese fayda sağlar. Böylece otoriter devletler hiçbirimize baskı yapamaz.
Öte yandan, dünyada yeni bir güç, bir insan gücü oluruz. Otoriter devletlerin tüm bölge ülkelerine karşı bir yol haritası ve komplosu olduğuna sizi temin ederim. Hiçbir ülkenin güçlü ya da kendi kendine yeter durumda olmasını istemiyorlar. Hiçbir şekilde ilerlememizi ve gelişmemizi istemiyorlar.
Birbirimizle sürekli bir çatışma ve anlaşmazlık içinde olmamızı, geri kalmamızı, böylece bize hükmedebilmeyi istiyorlar. Silahlarını satabilmek için kendilerine bir pazar bulmak istiyorlar.

"Rusya'nın Ukrayna'ya askeri saldırısı çerçevesinde, Çin Tayvan'a, ABD de İran'a saldırmak istiyor"

- İlgili bağlamda ABD ve Rusya'yı "İran'a ve Ukrayna'ya karşı kirli anlaşma yapmakla" suçladınız. Neden?
Bunu, bölgenin koşullarını ve küresel sorunları bilen herkesin yapması gerekir. ABD, Rusya ve Çin dünya için yeni bir plan oluşturmak istiyor. Rusya'nın Ukrayna'ya askeri saldırısı çerçevesinde Çin, Tayvan'a, ABD de İran'a saldırmak istiyor.
Tüm bunlar, dünyanın bir değişim sürecinde olduğunu teyit ediyor. Tüm dünyada yeni bir proje olacak. Ukrayna'ya yapılan bu saldırıda, dünyanın dönüştüğü koşulların değişmekte olduğu ortaya çıktı. Bu benim görüşüm. Sonuçlarını siz de göreceksiniz.
Planın ilk bölümünü uygulamaya koyuyorlar. Biz bu planın uygulanmasını engellemeye çalışıyoruz.  Çünkü birçok masumun hayatına mal olacak. 

- Ukrayna sahnesini takip ediyorsunuz. Mevcut İran hükümetinin Ukrayna krizi ve Ukrayna'daki savaş konusundaki tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu soru İran hükümetinin resmi sözcüsüne yöneltilmeli.

- İran hükümetinin tutumunu sormuyorum. Sorum şu: İran hükümetinin tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Benim nasıl bir tutumum olduğu iyi bilinir. Her zaman halkın yanında olmaya çağırırım. Otoriter güçlerin yanında olmamalıyız, yozlaşmış güçlerin tuzağına düşmemeliyiz.

- Son dönemde İran ve Rusya arasındaki ilişkileri nasıl değerlendiriyorsunuz? Rusya, İran'ın güvenebileceği bir ortak olabilir mi?
Bunun için geçmişteki gerçekliğe ve bugün yaşadığımız gerçekliğe bakalım. Geçmişe bakarsak Rusya'nın İran'ın kendisini desteklemediğine dair bahaneler bulması zor olur.
Ama bugün bazı bahaneleri var. Bugün bir savaş halinde olduğunu söyleyebilir ve perde arkasında ABD ile ele ele verirken, İran'ı bu savaşta kendisine destek vermediği için mazur görebilir.

- Çin'in, tıpkı Rusya'nın Ukrayna'ya yaptığı gibi Tayvan'a saldırmak niyetinde olduğunu ve onu işgal etmek istediğini söylediniz. Sizce gelişmelerin ne gibi sonuçları olacak? 
Umarım bu planların hiç biri gerçekleşmez. Ukrayna'daki savaş bir an önce biter ve Rus askerleri kışlarına geri döner. Ukrayna halkı da meşru haklarını geri alır.
Rusya önünde sonunda kontrolünü dayatacak gibi görünüyor. Yani Sayın (ABD Başkanı Joe) Biden'ın tutumlarına bakılırsa, Rusya'nın bu savaşa dahil olmasına ve her türlü silahı kullanmasına izin verilmiş.

- İran, birkaç gün önce Umman Denizi (Arap Denizi) ve Umman Körfezi'nde Rusya ve Çin ile ortak askeri tatbikatlara katıldı. Bu askeri tatbikatları siyasi olarak değerlendirirsek, hedef kim ve Rusya ile Çin arasında bu bölgeyle ilgili gerçek bir ittifak var mı?
Bölgenin güvenliğinin bölge halkları tarafından güçlendirilmesi gerektiğine inanıyorum. Bölge hükümetleri, yabancı unsurların bölgesel işlere karışmasını engellemelidir.

- İran'ın nükleer programı dosyasına gelirsek, İran ile ABD arasında İran'ın nükleer programı ve üretmeyi planladığı nükleer enerji konulu müzakerelerde Biden yönetimini değerlendiriyorsunuz?  Sizce Biden yönetiminin Trump yönetiminden farkı nedir?
ABD hükümetinin küresel ve uluslararası politikalarının bizi desteklemediğini, Cumhuriyetçi başkanlarının bu küresel politikaların bir parçası olduğunu ve ABD başkanlarının genellikle yürütme işlerini yaptığını düşünüyorum.
İkinci Dünya Savaşı sonrası savaşın galibi beş ülke, kendisinden başka hiçbir ülkenin nükleer güç ve güçlü bir ülke olmayacağı konusunda anlaştılar ve bu doğrultuda bir karar aldılar. Bu görüşte hemfikir oldular. İran'ın bunu başarabilmesine karşı çıkıyorlar.  
Aynı şekilde Suudi Arabistan, Türkiye, Pakistan ve Irak'ın da güçlü ülkeler olmalarına karşılar. Ülkelerimizin güçlü ve saygın ülkeler olmalarını istemiyorlar. Zenginleştirmenin İran'ın güçlendireceğini düşünüyorlar. Bu onların değişmez politikasıdır.
Yani Biden'ın, Donald Trump'ın ve Barack Obama'nın uyguladığı politika arasında hiçbir fark yok. Biden'ın İran'a uygulayacağı baskılar, Trump'ın uyguladığından daha büyük olacak. Çünkü tek bir amaca hizmet ediyorlar.
Ancak sahada kullandıkları dil ve planlama yöntemleri farklı. Bu konuda size bir örnek vereyim. ABD merkezli Uluslararası İlişkiler Konseyi (CFR) ile New York'ta bir toplantı yaptık. 28 kişiydiler. 90 dakikadan uzun bir süre boyunca sordukları tüm sorular İran'ın nükleer dosyasıyla ilgiliydi.
Soruları bittiğinde, bize karşı iddialarının hiçbirini kanıtlayamadılar. Aralarından terbiyeli, yaşını almış bir kimse ayağa kalkıp bana; "Ahmedinejad Bey, Zenginleştirme ve barışçıl faaliyetler yürütme hakkınız olduğunu kabul ediyoruz, ama bunu resmen ilan etmek istersek yarın Suudi Arabistan, aynı şekilde Mısır da bu enerjiye sahip olacak. Bu durumda onlara nasıl başa çıkabiliriz?" dedi.
Ona, "Eğer bu bizim hakkımızsa onların da hakkı olması akla yatkın. Bu hakkın kullanılmasından kaçınılıyorsa hiç kimseye verilmemeli" dedim.
Bu konuda bir başka örnek de İran, ilk kez endüstriyel düzeyde uranyum zenginleştirdiğinde arayıp bunu söylediğim kişi Kral Abdullah oldu.
Ona telefonda, "Bu haberi duymaktan memnun olacağınıza inanıyorum. Bu alan da artık hizmetinizdedir. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın (UAEA)  denetimi altındayız. Elde ettiğimiz tüm enerjiyi size gönderiyoruz. Siz de uzmanlarınızı ve bilim insanlarınızı bize gönderin. Onlara da öğretelim ve tüm deneyimlerimizi onlara aktaralım" dedim.
Bölgedeki tüm ülkelerin sanayi ve bilim açısından gelişmesi gerektiğini düşünüyorum. Ancak nükleer bombaya sahip olmamalılar.
Nükleer bomba insanlara refah getirmez, aksine nükleer bomba vahşetin bir simgesidir. Biz bilim, sanayi ve teknoloji peşindeyiz.
Herkesin bu imkanlara sahip olması gerekir. Ancak koşullar, bu deneyimlerin Suudi Arabistan'daki kardeşlerimize aktarılmasına izin vermedi ama bu konudaki görüş ve yönelimlerimiz aynı kalmaya devam ediyor. Fakat Batılıların bakış açısı, başkalarının bu imkanlara sahip olmasını engellemek üzerine kuruludur.

"Suudi Arabistan'ı dörde, Türkiye'yi üçe, İran'ı da altı bölgeye bölmek istiyorlar"

- Bu güzel anılarınız ve mevcut atmosfer çerçevesinde bu konudaki görüşmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce bir sonuca ulaşılacak mı, ulaşılmayacak mı? Ukrayna krizi, İran ile ABD arasındaki nükleer anlaşma konulu müzakerelere gölge düşürecek mi?
Bunun yakın bir gelecekte olmasını beklemiyorum ama dünya güçlerinin bölge ülkeleriyle ilgili uğursuz bir yol haritası olduğunu biliyorum.
Suudi Arabistan'ı dörde, Türkiye'yi üçe, İran'ı da altı bölgeye bölmek istiyorlar. Bölgedeki ülkeleri bölüp küçük ve zayıf devletlere dönüştürmek istiyorlar. Bu onların yol haritası. Bu haritadan kurtulmanın tek yolu bölge ülkelerinin birlik olmasıdır. 

"Eğer ABD, Rusya'ya sert tepki vermiş olsaydı, Rusya, Ukrayna'ya saldırmaya cesaret edemezdi"

- ABD Başkanı Biden, geçtiğimiz Ekim ayında Demokrasi Zirvesi düzenledi. Genel olarak dünyadaki ve özelde halkının çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu ülkelerdeki demokratik ortamı nasıl değerlendiriyorsunuz? Sayın Biden'ın dünyada demokrasinin güçlendirilmesi yönündeki çabalarını nasıl görüyorsunuz?
Dikkate alınması gereken bazı noktalar var. Bunlardan birincisi demokrasi iyi bir insani deneyimdir. Fakat buradaki temel sorun, demokrasinin kapitalizmin tutsağı haline gelmesi ve dünya genelinde demokrasinin iyi bir uygulamasını görmemiş olmamızdır.
Diğer bir nokta ise, bugün antikapitalist bir duruş sergileyen bir uyanış akımı var. Bunlar bu konuda endişeli olan insanlar. Demokrasi yüzünden değil, diğer ülkeler üzerindeki hâkimiyetler ve kontroller yüzünden endişeliler.
Dünya haritasını değiştirip, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ortaya çıkan iki kutupluluğa döndürmeyi umuyorlar. Dünyayı üç kutuplu hale getirmek isteyenler ise, dünyaya diz çöktürmek için insan gücünü kontrol etmek istiyorlar.
Birleşmiş Milletler (BM) kuruluşundan bu yana, dünyada yaklaşık üç milyar insanın yoksulluk sınırının altında yaşadığını ve çok sayıda savaş, tehdit ve silahlanma yarışı olduğundan dünyanın içinde bulunduğu koşulların hiç iyileşmediğini belgeledi.  
ABD, son zamanlarda Japonya'da Hiroşima'ya atılanlardan daha yıkıcı etkilere sahip nükleer silahlar üretti. Rusya ise füze sistemlerini sergiliyor. Halkların ve onlara ait imkanların üzerinde kontrol sahibi olmak için füzeli silahlarının dünya üzerinde hegemonya kurmasını istiyor.
Kapitalistlerin nihai hedefinin New York olduğunu ve New York'un da mevcut ekonomik sistem aracılığıyla dünyadaki tüm sermayelerin nihai varış noktası olduğunu biliyorsunuz.
Suudi Arabistan'da, Irak'ta, Kuveyt'te ve İran'da var olan imkanlara bir bakın. Bu imkanlardan tüm dünyada kendi kontrol ve hegemonyasını sürdürmek için yaralananlar Amerikalılardır. Bu ülkeler, demokrasi sloganı altında dünyanın koşullarını değiştirmeyi planladıkları yerler.
Sayın Biden'a bakın, Ukrayna halkını savunmuyor, iki ucu açık konuşuyor. Aslında Rusya'nın Ukrayna'ya saldırmasının önünü de o açtı. Eğer ABD, Rusya'ya sert tepki vermiş olsaydı, Rusya, Ukrayna'ya saldırmaya cesaret edemezdi.  
Sayın Biden, Ukrayna halkının haklarından bahsetmedi. Aynı şekilde, Rus halkının haklarından da bahsetmiyor. Sayın Putin görev süresini 2036'ya kadar yani 14 yıl daha uzattı.
Sayın Biden bunu demokrasiye aykırı bir durum olarak görmedi. Biden'ın başkanlığında yapılan Demokrasi Zirvesi de kendi hegemonyalarını dünyaya dayatmanın bir başka şekliydi. 

"ABD, DEAŞ kartını Afganistan ve bölgedeki diğer ülkelerin hükümetlerine karşı bir baskı kartı olarak kullanıyor"

- Başkan Biden, kısa bir süre önce DEAŞ lideri Ebu İbrahim el-Haşimi el-Kureyşi'nin ABD'nin operasyonuyla öldürüldüğünü duyurdu. Bir önceki DEAŞ lideri Ebubekir el-Bağdadi de aynı şekilde öldürüldü ve ilan edildi. DEAŞ'ın geleceğini nasıl görüyorsunuz? Bununla birlikte ABD'yi terörü desteklemekle ve DEAŞ'a destek sağlamakla suçladınız. Bu suçlamalarla ilgili bir açıklamanız var mı?
ABD'nin bölgemize yönelik muamelesinde çifte standart söz konusu. Bir yandan terörist grupları desteklerken, diğer yandan onlarla savaştığını iddia ediyor. DEAŞ, ABD'nin bölgeye müdahalesinin bir sonucudur.
Bölge halkları bunun (ABD'nin müdahalesi) öncesinde barış içinde bir arada yaşıyordu. Umarım DEAŞ liderleri bu durumu anlarlar. ABD, DEAŞ kartını Afganistan ve bölgedeki diğer ülkelerin hükümetlerine karşı bir baskı kartı olarak kullanıyor. Bir kez daha DEAŞ'ın bu oyunu anlaması gerektiğini söylüyorum.

- Sizinle yaptığımız bu ilginç sohbeti bitirmeden önce İran'la ilgili olarak bir soru sormak istiyorum. 1979'dan bu yana İran rejiminin doğasını nasıl değerlendiriyorsunuz?  İran'da daha önce yaşanan sıkıntıların ve adaletsizliğin, İran halkının rejimini terk etmesine izin vermediğine dair açıklamalarınız oldu. İran sahnesini ve İran rejiminin geleceğini nasıl görüyorsunuz?
İnsanlara söz hakkı vermeliyiz. Halk bir şey talep ettiğinde bu talep yerine getirilmelidir. Bu ilke, İran için de geçerlidir. Çünkü halkın taleplerinin sahada yerine getirilmesi gerekir. 

- İran rejimini nasıl tanımlarsınız, dini bir rejim mi yoksa demokratik bir rejim mi? İran rejiminin dini ve milliyetçi bir üslubu var. İran, kendini Yahudi devleti olarak tanımlayan İsrail Devleti gibi bir din devleti mi? 
Din, siyasi meselelerden daha önemlidir. Din, insanoğlunu birleştirmek için gönderilmiştir. Din, insanı özgürleştirmek ve desteklemek içindir. Bunun dışındakilerin din ile hiçbir bağlantısı yoktur. Hep bu görüşü dile getirdim, hala da getirmeye devam ediyorum.

- Sözlerinizden laikliği desteklediğinizi anlıyorum. Doğru anlamış mıyım? 
Bu ifadelerin dikkate alınması ve üzerinde düşünülmesi gerektiğini belirttim. Demokrasi nedir, aristokrasi nedir ve laiklik nedir? Bunlar üzerinde düşünülmelidir.



Umman ve İran, Hürmüz'de geçici koridor konusunda anlaştı

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, bugün Tahran'da Ummanlı mevkidaşı Bedr el-Busaidi'yi karşılarken (İran Dışişleri Bakanlığı)
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, bugün Tahran'da Ummanlı mevkidaşı Bedr el-Busaidi'yi karşılarken (İran Dışişleri Bakanlığı)
TT

Umman ve İran, Hürmüz'de geçici koridor konusunda anlaştı

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, bugün Tahran'da Ummanlı mevkidaşı Bedr el-Busaidi'yi karşılarken (İran Dışişleri Bakanlığı)
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, bugün Tahran'da Ummanlı mevkidaşı Bedr el-Busaidi'yi karşılarken (İran Dışişleri Bakanlığı)

Umman ve İran, salı günü, Hürmüz Boğazı üzerinden güvenli deniz ulaşımının yeniden başlatılması için geçici bir çerçeve üzerinde anlaşmaya vardı. Anlaşma, ortak bir geçici denizcilik koridorunun oluşturulmasını ve boğazın mayınlardan temizlenmesine yönelik ortak bir projenin hayata geçirilmesini öngörüyor. İki ülke ayrıca kalıcı bir geçiş koridoru ve gelecekte gemi trafiğinin yönetimine ilişkin düzenlemeler konusunda müzakereleri sürdürme kararı aldı.

Anlaşma, Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi'nin Tahran'a gerçekleştirdiği çalışma ziyareti sırasında sağlandı. Busaidi, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile görüştü. Görüşme, iki ülke arasında boğazdaki deniz ulaşımının yeniden düzenlenmesine ilişkin haftalardır sürdürülen teknik müzakerelerin ardından gerçekleşti.

Umman Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan ortak açıklamada, görüşmelerde iki ülkenin egemenliklerini ve egemenlik haklarını koruyacak şekilde Hürmüz Boğazı üzerinden güvenli deniz ulaşımının yeniden başlatılmasına verdiği önemin ele alındığı belirtildi.

Açıklamada, mevcut koşullar ve son savaşın boğaz üzerindeki etkileri dikkate alınarak, "uygulanabilir ve hayata geçirilebilir bir temel" oluşturacak "aşamalı bir çerçeve" üzerinde görüş alışverişinde bulunulduğu kaydedildi.

Önerilen çerçeve, Hürmüz Boğazı'ndan ortak bir geçici denizcilik koridoru oluşturulmasını ve boğazın mayınlardan temizlenmesine yönelik ortak bir projenin uygulanmasını içeriyor.

srgthy
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, bugün Tahran'da Ummanlı mevkidaşı Bedr el-Busaidi ile görüşmeler gerçekleştirirken (İran Dışişleri Bakanlığı)

Taraflar ayrıca kalıcı bir denizcilik koridoru ile boğazın gelecekteki yönetimine ilişkin düzenlemeler konusunda anlaşmaya varılması amacıyla teknik müzakerelerin sürdürülmesi üzerinde mutabık kaldı. Bunun yanı sıra, bilgi paylaşımı, deniz trafiğinin yönetimi ve ilgili denizcilik ile güvenlik hizmetlerinin sağlanmasına yönelik bir mekanizma kurulması kararlaştırıldı.

Maskat ve Tahran, Körfez'in sularına kıyısı bulunan bölge ülkeleriyle ortak görüşmeler yapılmasının önemini de vurguladı. İki taraf, uluslararası hukuk hükümlerine uyulması ve kıyı devletlerinin egemenlik haklarına saygı gösterilmesi gerektiğinin altını çizdi.

Haftalar süren müzakereler

İran Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan görüntülere göre Arakçi, Busaidi'yi bakanlık binasına gelişinde karşıladı. Ardından iki bakan görüşmelere başladı.

İran devlet haber ajansı İSNA, görüşmelerin ana gündem maddesinin Tahran ile Maskat arasında Hürmüz Boğazı'nda gemilerin güvenli geçişi için bir su koridorunun belirlenmesine ilişkin anlaşma ve bu konudaki son mutabakatların gözden geçirilmesi olduğunu bildirdi. Busaidi'nin ziyareti sırasında başka üst düzey İranlı yetkililerle de görüşmesi bekleniyor.

Ortak açıklama, tarafların üzerinde uzlaştığı unsurları açık biçimde ortaya koyan ilk resmi açıklama oldu. İran tarafından son haftalarda yapılan açıklamalar ise teknik müzakerelerde ilerleme sağlandığı ve deniz ulaşım güzergâhlarına ilişkin bir harita üzerinde anlaşmaya varıldığı yönündeki ifadelerle sınırlı kalmıştı.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi pazartesi günü, Umman ile görüşmelerin "devam ettiğini" ve iki tarafın bir mutabakat zaptını kesinleştirmek ve nihai bir formüle ulaşmak için "son rötuşları" yaptığını söylemişti.

Bekayi, 15 Ağustos'ta yaptığı açıklamada ise iki ülkenin gemilerin geçiş güzergâhına ilişkin bir harita üzerinde anlaşmaya vardığını ve ulaşılan düzenlemelere ilişkin ortak bir açıklama hazırladığını duyurmuştu.

dfvgthyj
Gemiler, 25 Ağustos 2026 Salı günü İran'ın güneyindeki Bender Abbas kıyıları açıklarında Hürmüz Boğazı'nda (Reuters

Salı günkü görüşme öncesinde Busaidi ile Arakçi arasında cuma günü bir telefon görüşmesi gerçekleştirilmişti. Umman Haber Ajansı, iki bakanın "diyalog ve müzakerelerin yeniden başlaması için uygun koşulların hazırlanmasının yolları ile Hürmüz Boğazı'ndaki deniz ulaşımındaki gelişmeleri" ele aldığını bildirmişti.

Ajansa göre taraflar, deniz ulaşımının özgürce ve kesintisiz şekilde yeniden başlamasını, bölgenin güvenliği ve istikrarını destekleyecek "pratik mutabakatlara ulaşmak için görüşmelerin sürdürülmesinin önemini" vurguladı.

Geçici koridordan kalıcı güzergâha

Arakçi daha önce boğaza ilişkin müzakerelerin, ABD ile savaşın sona erdirilmesine yönelik temaslardan ayrı teknik bir süreç olduğunu belirtmişti. Arakçi, İran Silahlı Kuvvetlerinin de katılımıyla iki ülkenin uzmanlarının yeni deniz koridorlarına ilişkin düzenlemeler üzerinde çalıştığını söylemişti.

Tahran, önceki müzakerelerde, onlarca yıldır uygulanan deniz ulaşım sisteminin aşamalı olarak değiştirilmesini ve gemi trafiğinin yönetiminde İran'a daha büyük bir rol verilmesini öngören bir yaklaşım ortaya koymuştu.

Ortak açıklama öncesinde İranlı yetkililer tarafından aktarılan ayrıntılara göre geçiş aşamasında gemilerin İran kıyıları ile Lark Adası yakınlarındaki kuzey koridorundan Basra Körfezi'ne girmesi, Umman kıyılarına yakın güney koridorundan çıkması planlanıyordu.

Tahran, bu aşamanın iki ila dört ay veya daha uzun süre devam edebileceğini, ardından kalıcı bir düzenleme kapsamında "orta güzergâha" geçilebileceğini belirtmişti.

Ancak Umman-İran ortak açıklamasında salı günü geçici koridorun yeri veya coğrafi güzergâhı belirtilmedi. Açıklamada ayrıca Tahran'ın daha önce ortaya koyduğu, giriş ve çıkış sorumluluklarının nasıl paylaşılacağına ilişkin ayrıntılar da açıkça benimsenmedi.

Buna karşılık açıklamada, gelecekte boğazın yönetimine ilişkin düzenlemeler ile kalıcı denizcilik koridorunun bundan sonraki müzakerelerin açık gündem maddeleri olacağı ilk kez resmen kabul edildi.

Bu yaklaşım, gemi trafiğinin koordinasyonu ve tankerler ile ticari gemilere ilişkin bilgilerin paylaşılması amacıyla İran-Umman ortak bir merkez kurulmasına yönelik daha önceki İran önerisiyle de örtüşüyor.

Yeni açıklama ise bunun ötesine geçerek bilgi paylaşımı, deniz trafiğinin yönetimi ve buna bağlı denizcilik ile güvenlik hizmetlerinin sağlanmasına yönelik bir mekanizma kurulmasını öngörüyor.

Yeniden açılma ve ücretler

Ortak açıklamada, İran'ın daha önce Hürmüz Boğazı'nın tamamen yeniden açılması için ortaya koyduğu şartlara açıkça yer verilmedi. Açıklamada ayrıca müzakerelerin önceki aşamalarında gündeme gelen geçiş ücretlerine ilişkin herhangi bir rakam da belirtilmedi.

Arakçi, Maskat ile yürütülen müzakereler sırasında deniz ulaşımının düzenlenmesi ve yeni geçiş koridorlarının belirlenmesine ilişkin teknik mutabakatların Hürmüz Boğazı'nın tamamen yeniden açılması anlamına gelmediğini vurgulamıştı.

Tahran, boğazın yeniden açılmasını askeri operasyonların durdurulması, ABD'nin İran limanlarına yönelik ablukasının kaldırılması ve İran petrol ihracatının yeniden başlamasına izin verilmesi şartlarına bağlamıştı.

İran daha önce yapılan görüşmelerin bazı aşamalarında, boğazdan geçen yüklerin değerinin yüzde 5 ila 7'si arasında değişen ücretleri gündeme getirmişti. Umman tarafında ise daha geniş bir uzlaşmanın parçası olarak yaklaşık yüzde 3'lük bir formül önerilmişti.

Ancak İran Parlamentosu Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu pazar günü farklı bir düzenlemeyi kabul etti. Buna göre, geçişine izin verilen ülkelerin gemilerinden; seyir, sigorta, güvenlik, çevre hizmetleri ve özel koşullarda yakıt ikmali gibi hizmetler karşılığında ücret alınmasına izin veriliyor.

Parlamento metninde yük değerinin belirli bir yüzdesi şeklinde bir oran öngörülmüyor ve yalnızca geçiş yapılması karşılığında ücret alınması şartı getirilmiyor. Ücretlendirme, sağlanan hizmetlere bağlanırken ödemelerin İran riyaliyle veya Tahran'ın belirleyeceği herhangi bir para birimiyle yapılması öngörülüyor.

ABD ise İran'a Hürmüz Boğazı'ndaki deniz ulaşımı üzerinde tek taraflı yetki verilmesine veya geçiş karşılığında zorunlu ücret uygulanmasına karşı çıkıyor ve boğazda seyrüsefer özgürlüğünde ısrar ediyor.

ABD Başkanı Donald Trump da Hürmüz Boğazı'na ilişkin herhangi bir düzenlemenin ABD planının "önünde durması" halinde buna karşı mücadele edecekleri uyarısında bulunmuştu. Trump'ın açıklaması, Umman'ın İran ile yürüttüğü söz konusu mutabakat görüşmelerine işaret ediyordu.


İran üçgeni ve devlet için mücadele

İran üçgeni ve devlet için mücadele
TT

İran üçgeni ve devlet için mücadele

İran üçgeni ve devlet için mücadele

İbrahim Hamidi

Kendine güvenen devletler dost edinir ve düşmanlarını dikkatlice seçerken, İran her yeni saldırganlık eylemiyle düşman listesine yeni bir devlet ekliyor gibi görünüyor

Suriye ordusu Lübnan'a girerse, Iraklı Haşdi Şabi Güçleri'nin fraksiyonları Suriye sınırını geçecektir. Amerikan saldırıları İran'a karşı kara bir harekatına dönüşürse, Devrim Muhafızları ve milisleri Körfez ülkelerine karşı karadan veya denizden yeni cepheler açacaktır. İsrail savaşını genişletirse, Hizbullah kalan füzelerini ve insansız hava araçlarını kullanacaktır.

Bunlar varsayımsal senaryolar değil, Tahran tarafından kendi saldırılarının ve vekillerinin saldırılarının genişlemesiyle paralel olarak gizlice gönderilen tehdit mesajlarıdır. Bu mesajlar, İran'ın bölgedeki projesinin gerçek doğasını bir kez daha ortaya koyuyorlar. Milisler bağımsız müttefikler değil, tek bir siyasi ve güvenlik kararıyla yönetilen ve aynı anda birden fazla cephede faaliyet gösteren tek bir askeri sistemin parçalarıdır.

Esed rejiminin devrilmesinden sonra, Tahran'ın projesi dört kolunu birbirine bağlayan en önemli kara koridorunu kaybetti. Ancak proje çökmedi; bunun yerine, kendisini bir İran “üçgeni” şeklinde yeniden örgütledi; Lübnan'da Hizbullah, Irak'ta Haşdi Şabi Güçleri ve Yemen'de Husiler. Kararları Beyrut, Bağdat veya Sana’da değil, Tahran'da alınan bu üçgen, bölgeyi sürekli bir çatışmanın eşiğinde tutmaya yetiyor.

Bu üçgen, İran'ın sınırlarını savunmak için değil, savaşı kendi topraklarından uzak tutmak ve Arap komşularına taşımak için inşa edildi; böylece milisler aynı anda hem onun yanında hem de onun adına savaşıyor. Tahran, herhangi bir çatışmaya tek başına girmek yerine, onu birden fazla cepheye dağıtıyor ve bu da onu hedef alan herhangi bir kararın maliyetini artırıyor. Böylece, İran'daki bir savaş, Körfez ve Hürmüz Boğazı'nda bir yüksek tansiyona, Kızıldeniz ve Bab’ul Mendeb'de bir tehdide ve Süveyş Kanalı'na kadar uzanan meydan okumalara dönüşüyor. Bu vekil güçlerden birine karşı herhangi bir askeri operasyon, küresel ticaret, tedarik hatları ve enerji piyasalarına kadar uzanan yankıları olan, ucu açık bir bölgesel kriz haline geliyor.

Bununla birlikte, bu ağların genişleyen rolü, aynı zamanda İran projesinin paradoksunu da gün yüzüne çıkarıyor. Tahran milislere ne kadar çok güvenirse, bunların artık sadece nüfuz genişletme araçları olmadığı, aynı zamanda İran devletinin siyasi, ekonomik, ittifaklar ve ortaklıklar yoluyla nüfuzunu dayatma gücünün gerilemesini telafi etme aracı haline geldiği gerçeği de belirginleşiyor.

Bu nedenle, bu üçgenle mücadelenin başı, sadece askeri bileşenlerini ortadan kaldırmak değil, bunun yerine bir alternatif önermektir; ulus-devleti ve kurumlarını güçlendirmek, sosyal dokuyu korumak, silahı devletin elinde toplamak, sınırları kontrol etmek ve devletler arası ilişkileri geliştirmek. Denklem yalnızca Hizbullah, yalnızca Husiler veya yalnızca Iraklı milislerle ilgili değil; bu güçleri tek bir sistemde birleştiren, kaosu bir etki aracına ve savaşı siyaseti yönetme aracına dönüştüren projeyle ilgilidir.

Tahran'ın saldırılarının, tehditlerinin ve uyarılarının kapsamını genişletme kararı, gücünün arttığını yansıtmaktan ziyade, gücünün sınırlarını ortaya koyuyor

Ayrıca, üçgenin her bir bileşenini ayrı ayrı ele almak, denklemi önemli ölçüde veya kalıcı olarak değiştirmeyecektir. Iraklı milisler -ister açıkça isterse gizli fraksiyonlar aracılığıyla faaliyet göstersinler- yeni bir cephe açmaya devam ettikleri sürece, Hizbullah'ı zayıflatmak tehdidi ortadan kaldırmayacaktır. Ağdaki diğer unsurlar faaliyetlerine devam ettiği sürece, Husileri etkisiz hale getirmek de seyrüseferi güvence altına almayacaktır. Tehdidin kaynağı ayrı olarak her bir örgüt değil, hepsini Tahran'dan yöneten ve onları birden fazla arenaya sahip tek bir cephe olarak ele alan birleşik komuta merkezidir.

İran'ın, kalan nüfuz alanlarında aynı anda birden fazla cepheyi ateşe verebilecek güce sahip olduğu açık. Ancak, İran ekseninin yaşadığı gerilemeler ve bölgede meydana gelen derin dönüşümlerden sonra bu “üçgenin” giderek zayıfladığı da aşikar. Tahran'ın saldırılarının, tehditlerinin ve uyarılarının kapsamını genişletme kararı, gücünün arttığını yansıtmaktan ziyade, gücünün sınırlarını ortaya koyuyor.

Nüfuzuna güvenen devletler, ekonomi, teknoloji, yatırım, ittifaklar, kurumlar ve ortaklıklar yoluyla varlıklarını genişletir ve derinleştirir. İran ise bölgesel nüfuzunu dayatmak için hâlâ milis ağlarına güveniyor. Kendine güvenen devletler dost edinir ve düşmanlarını dikkatlice seçerken, İran her yeni saldırıyla düşman listesine yeni bir ülke ekliyor gibi görünüyor. Kendisine karşı ittifakların genişlemesine bizzat katkıda bulunuyor.

Tahran, caydırıcılık ve nüfuz genişletme araçları olarak kendisine hizmet eden Irak, Yemen ve Lübnan'dan oluşan üçgenini, şimdi bölgesel savunmasının son hatları olarak görüyor olabilir. Ancak İran'ın koruyucu bir ağ olarak gördüğü şey, bölgedeki çoğu ülke tarafından tehdit ağı olarak görülüyor.

Birçok başkentte soru artık her bir milis gücünün ayrı ayrı nasıl kontrol altına alınacağı değil, bu sistemin nasıl ortadan kaldırılacağı ve ulus-devleti zayıflatmaya dayalı bir projeyle nasıl mücadele edileceğidir. Bu nedenle, Ortadoğu'daki mücadele bugün sadece İran üçgenine karşı değil, aynı zamanda devletin kendisi için de bir mücadeledir.


Irak'ın gölge grupları: Kim bu gruplar? İran Devrim Muhafızları Ordusu neden bu grupları oluşturdu?

Irak-Suudi Arabistan sınırında nöbet tutan bir Iraklı güvenlik görevlisi, 2 Eylül 2025 (AFP)
Irak-Suudi Arabistan sınırında nöbet tutan bir Iraklı güvenlik görevlisi, 2 Eylül 2025 (AFP)
TT

Irak'ın gölge grupları: Kim bu gruplar? İran Devrim Muhafızları Ordusu neden bu grupları oluşturdu?

Irak-Suudi Arabistan sınırında nöbet tutan bir Iraklı güvenlik görevlisi, 2 Eylül 2025 (AFP)
Irak-Suudi Arabistan sınırında nöbet tutan bir Iraklı güvenlik görevlisi, 2 Eylül 2025 (AFP)

Selam Zeydan

Irak, son dönemde, hükümete bağlı Halk Seferberlik Güçleri (Haşdi Şabi) Kurumu şemsiyesi altında yer almayan, hükümet ve diğer resmi kurumlar tarafından belirgin veya bilinen bir liderliği bulunmayan yeni isimler taşıyan çeşitli silahlı grupların oluşumuna tanık oldu. Bu gruplar, İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) doğrudan desteğiyle Körfez ülkelerini ve Ürdün'ü hedef aldı.

Bu gruplar, 9 Ekim 2023 tarihinden bu yana art arda devam eden aşamalarda ortaya çıktı. Bu yıl içinde ise, Ürdün'ü hedef alan ‘Ricalu'l-Be's eş-Şedid’ (Şiddetli Güç Adamları) ve Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ne (IKBY) saldırılar düzenleyen ‘Ceyşu'l-Gadab’ (Öfke Ordusu) adlı iki yeni grup öne çıktı. Bunun yanı sıra, daah önce sınırlı bir rol oynayan ‘Saraya Evliyai'd-Dem’ (Kan Dostları Tugayı) grubu da yeniden faaliyetlerine başladı.

Bu bağlamda Saraya Evliyai'd-Dem Askeri Sözcüsü Ebu Mehdi el-Caferi yaptığı açıklamada, “Biz herhangi bir tarafa veya başka bir isme bağlı bir grup değiliz, herhangi bir tarafın cephesi değiliz ve yalnızca şer'i, ulusal ve insani sorumluluğumuzun bize dayattığı görevi yerine getiriyoruz” ifadelerini kullandı.

Bu gelişmeler, 2014 yılında DEAŞ terör örgütüyle savaşmak amacıyla kurulan ve çeşitli silahlı grupları bünyesine katan hükümet kurumu Haşdi Şabi'nin merkezlerini hedef alan ABD saldırılarının ardından yaşandı. Söz konusu saldırıların ardından, İran'a atfedilen yeni bir strateji uygulamaya konuldu. Bu strateji, Irak hükümetini siyasi ve diplomatik açıdan ‘mahcup etmekten kaçınmak’ amacıyla, bilinen grupların yönettiği yeni isimler altında silahlı cepheler oluşturulmasına dayanıyor.

Grupların yeni isimleri, ana grupları kapsamlı bir savaşa sürüklemeden sınır ötesi nitelikli saldırılar gerçekleştirmek için ‘yüksek esneklik’ sağlıyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre yeni strateji, sorumluluktan kaçınmayı amaçlıyor. Zira bazı grupların siyasi ve ekonomik kanatları bulunuyor ve kendi açık isimleri altında hareket etmek, siyasi ve mali kazanımlarını tehlikeye atabilir. Bunun yanı sıra, operasyonların yeni ve yapısı belirsiz isimler altında duyurulması dikkatleri dağıtmayı amaçlıyor. Bu da ABD güçlerinin doğrudan misilleme saldırıları düzenlemesini zorlaştırıyor.

cdfv
Irak'ın orta kesimlerindeki Diyala'da düzenlenen hava saldırıları sonucu hayatını kaybeden Haşdi Şabi üyelerinin cenaze töreninden, 29 Temmuz 2026 (AFP)

Önümüzdeki günlerde, Irak hükümetinin bu grupları dağıtma ve silahları devlet elinde toplama planından kaçınmak amacıyla yeni isimler altında başka gruplar ortaya çıkabilir. Bu yeni gruplar, birleşmeyi reddeden veya silahını teslim etmeyen grupların, güvenlik birimleriyle doğrudan ve açık bir çatışmaya girmeden askeri operasyonlarını serbestçe sürdürmesine imkan tanıyor. Özellikle şimdiye kadar grupların silahlarını teslim etme programının, ağır silahların gerçek anlamda teslim edilmeden yalnızca devletle bağlantı kurulmasından ibaret olması, bu unsurların hem gruplar hem de devlet içinde birlikte faaliyet gösterebilmesine olanak sağlıyor.

Bu grupların yeni isimleri, ana grupları kapsamlı bir savaşa sürüklemeden sınır ötesi nitelikli saldırılar gerçekleştirmek için ‘yüksek esneklik’ sağlıyor. Şu an bu yaşanıyor. ‘Irak İslami Direnişi’ adı verilen çatı örgüt, geçtiğimiz dönemde Körfez ülkelerine yönelik herhangi bir saldırı düzenlediğini reddetti.

Irak devleti, herkesin bildiği gibi herhangi bir silahlı çatışmanın bir Şii-Şii savaşının kıvılcımı olacağı endişesiyle destekleyici bir siyasi kararın yokluğu nedeniyle yeni gruplarla mücadelede tamamen çaresiz kalıyor.

İran'ın yönlendirmesiyle bu yeni isimler altında faaliyet gösteren gruplar, hedef aldıkları alanı Körfez ülkelerini de kapsayacak şekilde genişletmeye çalışıyor. Bu hareketlilik, ABD güçlerini Irak sahnesi içinde meşgul etme politikasının bir parçası olarak, ABD-İran müzakere süreçlerinde çatışma dosyalarını çözmek için bir baskı kozuna dönüştürme amacı taşıyor. Bu çerçevede, İran'ın, özellikle Suudi Arabistan'ı hedef almadığını açıklamasıyla birlikte Irak'ı resmen bu duruma soktuğu belirtiliyor. Bu süreçte, Irak toprakları içinde gerçekleştirilen ABD-Suudi Arabistan saldırıları sonucunda dört İranlı danışman hayatını kaybetti.

Irak sahnesi

Al Majalla'ya özel bir açıklama yapan ve kimliğinin açıklanmasını istemeyen üst düzey Iraklı bir yetkili, ‘İran ve ABD'nin, çatışmanın kapsamının genişletilmesinin sona ermesini hızlandırabileceği kanaatinden hareketle, Körfez ülkelerini de bu çatışmaya çekme yönünde açık bir arzu göstererek Irak'ı açık bir savaş alanına sürüklediğini’ ortaya koydu.

Yetkili, sahada gerçek anlamda yeni grupların oluşumunun bulunmadığını, bunların yalnızca bilinen grupların gerçek isimlerinden uzak durarak saldırıları üstlenmek için kullandığı isimler ve medya etiketleri olduğunu vurguladı.

fvbgyhjuk
Irak Başbakanı Ali Zeydi, İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Tahran'da İran ile Irak arasında imzalanan mutabakat muhtırasının imza töreni sırasında, 23 Temmuz 2026 (Reuters)

Iraklı yetkili, mevcut tırmanışa görünürde katılmayan ve devlet içinde geniş nüfuza sahip bazı önde gelen grupların, içerideki hareketlilik ve gizlenme operasyonlarını kolaylaştırmak amacıyla kendi açık isimlerini kullandığını, operasyonlara ilişkin açıklamaların ise bu hayali cephelerin isimleriyle yayımlandığını açıkladı.

Bu çifte tutumun amacının birbiriyle bağlantılı iki yöne ayrıldığını belirten yetkiliye göre bunlardan birincisi, askeri kanatlara sahip, yıllardır siyasi çalışmaların içinde olan ve ABD ile çıkarları örtüşen etkili siyasi güçleri korumak. Bu güçler, İran'ın yönlendirmesiyle, siyasi cephelerini tehlikeye atmadan doğrudan saldırılar gerçekleştirmek için yeni isimleri kullanıyor. İkincisi ise, İran'ın eski grupların olası bir isyanına veya ABD baskısının sonuçlarından korkarak görevlerini yerine getirmeyi reddetmesine karşı tedbir olarak yeni grup ve oluşumlar kurmaya yönelik fiili çabasında somutlaşıyor.

Devletin çaresizliği

Iraklı yetkili, açık bir şekilde, bu yeni grupların icat edilmesi sürecinin, Irak devleti tarafından titizlikle tespit edildiğini ve izlendiğini, ancak devletin, herkesin bildiği gibi herhangi bir silahlı çatışmanın Şii-Şii bir iç savaşın kıvılcımı olacağı endişesiyle destekleyici bir siyasi kararın yokluğu nedeniyle bunlarla mücadelede tamamen çaresiz kaldığını vurguladı.

Irak hükümetinin, ülkenin topraklarının komşu devletlerin hedef alınması için kullanılmasını önlemek amacıyla akıllıca ve kararlı hareket etmesi, aynı zamanda bombardımanın tekrarını reddedip krizi kontrol altına almak için Riyad ile doğrudan diyalog kurması gerekiyor

Yetkili, iç siyasi güçlerin mevcut kaos durumundan geçindiğini ve yararlandığını, grupların dosyasının çözülmesinin otomatik olarak kendi siyasi ve mali etkilerinin sonu anlamına geleceğinin farkında olduklarını belirtti.

Yetkili, grupların silahlarını teslim etmesi meselesinin, DEAŞ’la Mücadele Uluslararası Koalisyonu (DMUK) çekilse bile artık geçmişte kalmış bir fikir haline geldiğini, İran iradesinin bu yönelimi kesinlikle reddettiğini, özellikle bu grupların komşu ülkeleri hedef alıp etkileyebilecek stratejik silahlara sahip olması nedeniyle bu durumun daha da belirginleştiğini belirtti.

Bağdat, bu ayın ortalarında, Irak'ın Körfez ülkelerini hedef alma sürecine karıştığına dair kanıtlar ve ülkenin komşularını tehdit eden bir yer haline geldiğine ilişkin bilgilendirildi. Verilere göre DMO’dan çok sayıda kişi, ‘sahalar birliği’ çerçevesinde gruplarla askeri operasyonları koordine etmek amacıyla Irak'ta bulunuyor. Hükümet ise, devlet kurumları içindeki büyük nüfuzları nedeniyle bunlarla mücadele için harekete geçmekte çaresiz kalıyor. Özellikle hükümet, gelecek 30 Eylül'den sonra grupları feshederek dosyayı kapatmayı arzuluyor.

xcdf
Irak'ın batısında, Suriye sınırında bulunan bir Haşdi Şabi merkezine düzenlenen hava saldırısında hayatını kaybedenlerin cenaze töreninde milis grup Irak Hizbullah'ı üyeleri, Bağdat, Irak, 2 Mart 2026 (Reuteres)

Öte yandan, İngiltere merkezli düşünce kuruluşu Chatham House’dan araştırmacı Haydar eş-Şakiri, Al Majalla'ya yaptığı açıklamada, bu isim çokluğunun gruplara siyasi ve güvenlik açısından esneklik kazandırdığını belirtti. Şakiri, grupların resmi olarak Haşdi Şabi bünyesinde kayıtlı bir tugay aracılığıyla faaliyet gösterip devletten kaynak alabildiğini ve kılıf olarak kullanabildiğini, aynı zamanda daha hassas veya resmi çerçevenin dışındaki faaliyetleri yürütmek için ayrı isimler altında grupları destekleyebildiğini belirtti.

Şakiri, bu faaliyetlerin kendi çıkarlarına hizmet ettiğinde bunları üstlenebildiklerini veya destekleyebildiklerini, ancak siyasi veya hukuki maliyeti arttığında bunlardan sıyrılabildiklerini, bunun da sorumluluğun ve hesap verebilirliğin belirlenmesini zorlaştırdığını ekledi. Bu örüntünün küçük gruplarla sınırlı kalmadığını, siyasi ağırlığı olan büyük güçlerde de farklı derecelerde görüldüğünü belirtti.

Mevcut dönemin son derece hassas olduğunu, zira son saldırıların hem grupları hem de bir Irak güvenlik kurumu olan Haşdi Şabi'ye ait bir merkezi, belirli grupları hedef alma çerçevesinde vurduğunu açıklayan Şakiri, Irak hükümetinin, ülkenin komşu devletleri vurmak için kullanılmasını önlemek amacıyla akıllıca ve kararlı hareket etmesi, aynı zamanda bombardımanın tekrarını reddedip krizi kontrol altına almak için Riyad ile doğrudan diyalog kurması gerektiğini vurguladı.

Başlangıç noktası

Öte yandan güvenlik uzmanı Sermed el-Beyati, İran'ın insansız hava araçlarının (İHA) menzilinin yüksek olduğunu, özellikle Şahed türü olanların 2 bin kilometreyi aştığını, bunların İran içinden fırlatılıp Irak radarlarından kaçabilecekleri için Irak'a sokulabildiğini, ardından Körfez ülkelerine yönlendirilebildiğini belirtti.

ABD ile İran arasındaki savaş sırasında, Irak'ın güneyindeki radarlar geçtiğimiz dönemde kimliği belirsiz gruplar tarafından İHA’larla hedef alınmış, böylece radarlar hizmet dışı kalmıştı

ABD ile İran arasındaki savaş sırasında, Irak'ın güneyindeki radarlar geçtiğimiz dönemde kimliği belirsiz gruplar tarafından İHA’larla hedef alınmış, böylece radarlar hizmet dışı kalmıştı.

Beyati, İHA’ların rotasından ziyade fırlatıldıkları başlangıç noktasına odaklanılması gerektiğini ekleyerek, Irak'ın çok geniş çölleri bulunduğunu, bunların da insansız hava araçları fırlatmak için kullanılabileceğini açıkladı.

İsrail güçleri, İsrail ile İran arasındaki savaş patlak vermeden önce, Irak hükümetinin bilgisi dışında, Enbar eyaletinde lojistik destek sağlamak amacıyla bir askeri üs kurmuştu. Bu nedenle Irak güçleri, İran tarafından da kullanılabilecek çöl bölgesini kontrol altında tutamıyor; nitekim Curfu's-Sahr bölgesi bir askeri üs olarak değerlendiriliyor.

Güvenlik uzmanı Mahled Hazım, İran'ın Haşdi Şabi'nin bilgisi dışında Irak içinde gölge hücreler yerleştirdiğini ve bunların serbestçe hareket ettiğini, bunun da güvenlik sahnesinde karışıklığa yol açtığını belirtti. Hazım, Başbakan Ali Zeydi komşu ülkelerin Irak'a olan güvenini yeniden kazanmaya çalışsa da bu durumun Irak'ın çıkarına olmadığını vurguladı.

Dolayısıyla Iraklı gruplar dosyasının çözümü, resmi İran devlet kurumlarıyla geleneksel diplomatik kanallar aracılığıyla değil. Bu yaklaşım, Iraklı gruplar dosyasının tamamının münhasıran DMO’nun yönetim ve kontrolüne tabi olması gibi temel bir nedenden dolayı yetersiz ve içeriksiz kalmaya devam edecektir.