Ortodoks Kiliseleri bölündü: Putin'in ‘Din silahı’ kendisini tehdit ediyor

Moskova, savaşın kutsanmasından sonra tecrit ile karşı karşıya kalan Kilise aracılığıyla yumuşak bir güce sahipti

Rus Kilisesi, 2018'de Kiev Kilisesi'nin bağımsızlığını tanımasından bu yana İstanbul ile bağlarını kesmişti (AFP)
Rus Kilisesi, 2018'de Kiev Kilisesi'nin bağımsızlığını tanımasından bu yana İstanbul ile bağlarını kesmişti (AFP)
TT

Ortodoks Kiliseleri bölündü: Putin'in ‘Din silahı’ kendisini tehdit ediyor

Rus Kilisesi, 2018'de Kiev Kilisesi'nin bağımsızlığını tanımasından bu yana İstanbul ile bağlarını kesmişti (AFP)
Rus Kilisesi, 2018'de Kiev Kilisesi'nin bağımsızlığını tanımasından bu yana İstanbul ile bağlarını kesmişti (AFP)

İnci Mecdi
Alman filozof Karl Marx’ın 1843 yılında yazdığı ve Hegel felsefesinin eleştirisini konu alan kitabının satırları arasında yer alan meşhur bir sözü vardır: “Din halkın afyonudur”.
Marx’ın sözünün, dinlerin özünden çok siyasi grup ve rejimlerin pratik uygulamalarına yönelik olduğu aşikar. Özellikle İktidarların halklar üzerindeki kontrolü veya dini, kendini haklı çıkarmak veya herhangi bir karar vermek için sömürerek gücünü pekiştirmesi, hatta bu yöntemin demokrasilerde bile uygulanması, Marx’ın sözünün geçerliliğini kanıtlıyor.
Örneğin ABD’nin Irak’ı işgalinden önce Başkanı George W. Bush, savaşı, ‘daha iyi bir dünya için ilahi bir görev’ olarak tasvir ettiğinde ve fikrini kabul ettirmek için din adamlarını kullandığında olan buydu. Rahip Charles Stanley vaazlarından birinde, savaşı, ‘kötülüğe direnmek’ olarak niteleyerek Bush'u desteklemeye çağırmıştı.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, geçtiğimiz ay Ukrayna'ya karşı askerî harekât başlattığında, Rus Ortodoks Kilisesi piskoposu ve Moskova Patriği I. Kirill, Rusya'nın muhaliflerini ‘şer güçleri’ olarak nitelendirdi. Ayrıca Putin'in savaş gerekçelerinden biri de Ukrayna'daki Rus Ortodoks Kilisesi'ni savunmasıydı.
Fakat durum ABD’dekinden çok farklı, sadece dinin veya kilisenin propaganda amaçlı kullanımıyla ilgili değildir. Rusya'da ve hatta Ukrayna'da kilise ve devlet ilişkisinin yakın ve farklı bir tarihsel boyutu vardır. Moskova Kilisesi, Kremlin'in nüfuz konusundaki ana araçlarından biridir. Bu da onu Rusya'nın Ukrayna'daki savaşında taraf yapıyor. Fakat aynı zamanda bu yumuşak güç, savaş tarafından tehdit ediliyor.

Tarihi ilişki ve bölünme
Tarihi olarak Ukrayna'daki Ortodoks Kilisesi, Moskova Patrikhanesi’ne tabi idi. Hegemonyası 300 yıldan daha eskiye dayanıyor. Rusya'nın artan gücü ve Osmanlı yönetimi altındaki Fener Rum Patrikhanesi'nin (Konstantinopolis Kilisesi) zayıflığı ile 1686'da Ekümenik Patrik, Moskova Patriği’ne Kiev Metropoliti'ni (Piskopos) atama yetkisini verdi. 1990 yılında Ulusal Bağımsızlık Kampanyası’nın baskısı altında Rus Ortodoks Kilisesi, Ukrayna'daki bağlı kilisesinin yarı özerk statüsünü yeniden canlandırdı ve adını Ukrayna Ortodoks Kilisesi (UOC) olarak değiştirdi. O zamandan beri Ukrayna'da iki rakip Ortodoks kilisesi var: Moskova yanlısı UOC Kilisesi ve bağımsız Ukrayna'yı temsil eden UOC-KP Kilisesi.
Geçen yüzyılda bağımsız Ukrayna Ortodoks kiliseleri, resmi olarak tanınmayan ayrı kiliseler olarak kaldı. Ukrayna Kilisesi, ülkenin Sovyetler Birliği'nden bağımsızlığını kazanmasından bu yana İstanbul Fener Rum Patrikhanesi’nden (Doğu Ortodoks Kilisesi'nin tarihi merkezi) tanınma talebinde bulundu.
Metropolitan Patrik Filaret, Ukrayna Kilisesi olan Kiev Patrikhanesini (UOC-KP) oluşturmak için Rus Ortodoks Kilisesi'nden ayrıldığında, İstanbul tarafından tanınmadı. 
Bu durum, Rusya'nın 2014 yılında Ukrayna'dan Kırım'ı alıp ilhak etmesi ve ardından doğu Donbass'ta iki ayrı bölge oluşturan ayrılıkçıları desteklemesiyle değişti.

Ukrayna’nın bağımsızlığı ve Rus öfkesi
15 Aralık 2018 tarihinde Ukrayna’daki yaklaşık 190 piskopos, rahip ve kilise lideri, Ukrayna Ortodoks Kilisesi'nin yeni Başpiskoposu Epiphanius’u seçmek için Ukrayna Devlet Başkanı Petro Poroshenko'nun huzurunda ‘Ayasofya Müzesi'nde saatler süren bir toplantı yaptı. Asırlık bir dini geleneği değiştirmek için ülkelerine ait bağımsız bir Ortodoks Kilisesi kurulduğunu ilan etti. Ardından, seçilen metropolit, Kiev Kilisesi'nin ‘bağımsızlığını’ tanıyan ‘resmi bir kararname’ almak için İstanbul Fener Rum Patrikhanesi'nin bulunduğu İstanbul'a gitti. Kiev Kilisesi bu toplantı öncesinde Moskova'ya bağlı idi.
Vatikan’da Papa Francis liderliğindeki Katolik Kilisesi’nin aksine İstanbul Fener Rum Patrikhanesi’nin diğer Ortodoks kiliseleri üzerinde yetkisi yoktur. Ortodoks Kilisesi'nde hiyerarşik bir yapı yoktur. Ancak Ukrayna Kilisesi'nin, Fener Rum Patrikhanesi Patriği I. Bartholomeos tarafından bağımsızlığının tanınması sembolik bir öneme sahipti.
Mesele, Ukrayna’nın bağımsız bir kilise kurma talebini onaylamasını protesto etmek için İstanbul'daki Fener Rum Patrikhanesi ile ilişkilerini kestiğini açıklayan Rusya'daki Kilise'yi kızdırdı. Hareketi, ‘Hıristiyanlıkta son bin yılın en büyük bölünmesi’ olarak nitelendirdi. Bu bağımsızlığı, 1054 yılında meydana gelen, Batı ve Doğu Kiliseleri arasında bir bölünmeye yol açan büyük bölünmeye benzeterek, bunun ‘küresel Ortodoks çevrelerinde kalıcı bir çatlağa’ yol açabileceği konusunda uyardı.
Ukrayna’daki Ortodoks Kilisesi'nin 2018 yılında aldığı karar, Rusya'nın Kırım'ı ilhak etmesiyle doğrudan ilgiliydi. Kiev, bu ayrılığı Rusya'nın kendi iç işlerine müdahalesine karşı önemli bir adım olarak görürken, Rus Kilisesi'ni, Kremlin'in bunu ‘Rus yayılmacılığını haklı göstermek’ için bir araç olarak kullanmasına izin vererek ve Ukrayna’nın doğusundaki ayrılıkçı isyancıları destekleyerek, topraklarında çirkin eylemlerde bulunmakla suçladı.

ABD desteğiyle Rusya'ya darbe
Fener Rum Patrikhanesi Patriği I. Bartholomeos'un, Ukrayna'yı ABD’li Piskopos Daniel of Pamphilon ve Kanada’nın Edmonton kentinden Piskopos Ilarion dini yargı yetkisi altına dahil etmesinden sonra hareket ABD tarafından da desteklendi. Her iki piskopos da ülkelerinde Ukrayna Ortodoks kiliselerine başkanlık ediyordu.
Bu, Ukrayna Ortodoks Kilisesi-Kiev Patrikhanesi Patriği Metropolitan Filaret'in Washington ziyaretinden önce gerçekleşti. Patrik Filaret, 2018 yılının Eylül ayında nüfuzlu bir Amerikan düşünce kuruluşu olan Atlantic Council'de bir konuşma yapmtı. Patrik, söz konusu konuşmada, Rusya'nın, Kiev'deki kiliseler arasındaki herhangi bir anlaşmazlığı Ukrayna'daki saldırganlığını genişletmek için bahane olarak kullanabileceği konusunda uyarıda bulundu. Washington'ı Ukrayna'da birleşik bir Ukrayna Ortodoks yerel kilisesinin kurulmasını desteklemeye çağırdı.
ABD'nin eski Ukrayna Büyükelçisi ve Atlantic Council’in Avrasya Merkezi Direktörü John E. Herbst, Ukrayna'daki Ortodoks Kilisesi'ni birleştirme ve Moskova'dan tam bağımsızlığını kazanma hamlesini, ‘Moskova Patriği Kirill ve ‘sadakatle’ onayladığı yakın müttefiki Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'e büyük bir darbe’ olarak yorumladı. Ayrıca bunun, ‘Ukrayna’nın kendisini Kremlin’in etkisinden kurtarma çabası bağlamında büyük bir adım’ olduğuna dikkat çekti.
Herbst, kaleme aldığı bir makalesinde Moskova Patrikhanesinin Kremlin'in yumuşak gücünün etkili bir aracı olduğuna işaret etti. Eski Büyükelçi, “Bu bağımsızlıktan önce Moskova Patrikhanesi, Ukrayna'da kendi kontrolü altında olmayan Ortodoks kiliselerinin ‘Ortodoks dünyasında hiçbir yasal statüye sahip olmadığını’ iddia edebilirdi” değerlendirmesinde bulundu.

Ayrılık hayaleti
Bazı din adamları, Rus ve Ukrayna halkları arasındaki yakın ilişki göz önüne alındığında Kabil'in kardeşi Habil'i öldürme hikayesine benzettiği, Ukrayna içindeki geniş çaplı Rus saldırganlığı, Rusya'nın her zaman sahip olduğu yumuşak gücü daha da zayıflattı. Geçtiğimiz hafta boyunca, Rusya içinde ve dışındaki Ortodoks kiliseleri ve ibadethaneler, savaş nedeniyle Rus Ortodoks Kilisesi ve patriğini kınadıklarını veya ayrıldıklarını duyurdular. Gözlemcilere göre, Rus Patriğinin Ukrayna'nın işgalini kutsaması, dünyanın dört bir yanındaki Ortodoks Kiliseleri arasında bir bölünmeye neden oldu ve benzeri görülmemiş bir iç isyanı tetikledi.
Moskova Patriği Kirill'in Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin (AFP) ile güçlü bir ilişkisi var.jpeg
Moskova Patriği Kirill'in Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile güçlü bir ilişkisi var (AFP)
Hollanda'nın Amsterdam kentinde 1974 yılında kurulan ve 20’den fazla milleti kapsayan St. Nicholas Myra'nın Rus Ortodoks Başpiskoposluğu, geçtiğimiz hafta, resmi olarak Moskova Patrikhanesi’nden ayrılmayı ve bağlılığının Fener Rum Patrikhanesi başpiskoposluğuna devredilmesini talep etti.
Kilisenin rahipleri, web sitesinde yayınlanan bir açıklamada, ‘artık Moskova Patrikhanesi bünyesinde çalışamayacaklarını ve inananlar için güvenli bir manevi ortam sağlayamadıklarını’ ifade etti. Kilise, Ukrayna'nın işgaline verdiği destek nedeniyle, artık dini ayinlerinde Patrik Kirill'in adının geçmediğini açıkladı. İlk kez, bir Batı Ortodoks Kilisesi, Moskova Patrikhanesi'nden ayrılıyor.
Öte yandan Rusya içinde ve dışında yaklaşık 300 Ortodoks din adamı tarafından imzalanan Rusça bir açık mektup, düşmanlıklara derhal son verilmesi çağrısında bulundu. Mektuba imza atanlar, ‘düşmanlıkları durdurma yetkisine sahip olan herkese, Ukrayna ile kardeş katliamı savaşını derhal durdurma ve uzlaşma çağrısında’ bulundu.
Din adamları, ‘kardeşlerin’ Ukrayna'da maruz kaldıkları haksız uygulamalardan duydukları üzüntüyü dile getirerek, yetkililere, ‘her insanın yaşamının değerli ve Tanrı'nın eşsiz bir armağanı olduğunu, bu nedenle, Rus ve Ukraynalı tüm güçlerin evlerine ve ailelerine güven içinde geri dönmesini istediklerini hatırlatmaları gerektiğini söylediler.
Ayrıca ‘Tanrı'nın insana verdiği özgürlüğe’ saygı duyduklarını da belirten din adamları, Ukrayna halkının Silah zoruyla ve Batı veya Doğu'dan baskı olmaksızın kendi kararını vermesi gerektiğini vurguladı.

Kabil'in günahı
Ukrayna'da çeşitli Ortodoks kiliselerinin liderleri Rus işgalini kınadı. Moskova Patriği'ne tabi olan, ancak geniş özerkliğe sahip olan Ukrayna Kilisesi'nin Metropoliti Onufriy, ‘anlaşmazlıklar ve karşılıklı yanlış anlamaları bir kenara bırakıp, Tanrı'ya ve anavatana olan sevgiyle birleşme’ çağrısında bulundu.
Onufriy, savaşı, ‘Kabil’in günahına’ benzetti. Gözlemciler, Moskova'ya bağlı kilisenin bile güçlü bir Ukrayna ulusal kimliği duygusuna sahip olduğuna dikkat çekiyor. Savaşı eleştiren diğer Ortodoks liderler arasında İskenderiye ve Tüm Afrika Rum Ortodoks Patriği Patrik II. Teodoros, Romanya Patriği Daniel ve Finlandiya Başpiskoposu Leo Makkonen de vardı.
Dünyadaki 260 milyon Ortodoks Hristiyan'ın yaklaşık 100 milyonu Rusya'da ve bunların bir kısmı yurtdışında Moskova ile birleşti, ancak savaş bu ilişkileri gerdi. Gürcistan'daki Ilia Eyalet Üniversitesi'nde Teoloji Profesörü Tamara Grdzelidze, geçtiğimiz hafta Reuters’e yaptığı açıklamada, “Bazı Ortodoks Kiliseler, savaş konusundaki tutumu nedeniyle Kirill'e o kadar öfkeli ve tepkili ki, Ortodoks dünyası içinde şu anda ciddi bir kargaşa yaşıyoruz” dedi.
Avrupa Dış İlişkiler Konseyi'ne göre, bu bölünme ve gerginlik, Rus Kilisesi'nin küresel etkisinin azalması anlamına geliyor. Bunun içeride de yansımaları olacaktır. Moskova Kilisesi, Fener Rum Patrikhanesi ile ilişkilerini çoktan koparmış ve diğer kiliselerle gergin ilişkilere girmişken, bu dışlanma yumuşak gücünü azaltıyor. Bu, Kilise'yi Rus devletine daha az faydalı kılar. Ancak aynı zamanda ona daha fazla bağımlı hale getirir.
Moskova’daki gözlemciler, Rus Kilisesi'nin küresel avantajını kaybedip içeriye odaklanacağını ve hatta iktidara daha da yakınlaşacağı için sonuçlarının uzun vadeli olacağını ve bunun din adamlarına karşı şiddetli bir tepkiye yol açabileceğini düşünüyor.

‘Kutsal Rusya’ İdeolojisi
Geçen hafta, Fordham Üniversitesi'ndeki Ortodoks Hıristiyan Araştırmaları Merkezi ve Volos İlahiyat Araştırmaları Akademisi'ndeki akademisyenler ve din adamları, ‘Rus dünyası’ olarak adlandırdıkları mesele hakkında sert bir bildiri yayınladılar. Bu ideolojinin, ‘birçok kişiyi Ortodoks Kilisesi'ne çeken yanlış bir öğreti’ olduğunu, hatta Katolik ve Protestanların aşırı sağcıları ve aşırılık yanlıları tarafından bile benimsendiğini yazdılar.
Hem Putin hem de Patrik Kirill, son 20 yıl içinde birçok kez ‘Rus dünyasından’ söz ettiler. Bu, ‘Kutsal Rusya adı verilen ulusötesi bir Rus bölgesi veya medeniyetinin var olduğu’ gerçeğine dayanan bir ideolojidir. The Moscow Times gazetesine göre bu alan, Rusya, Ukrayna, Belarus (ve bazen Moldova ve Kazakistan), ayrıca dünyadaki etnik Ruslar ve Rusça konuşanları içeriyor.
Muhalif bir gazete olan The Moscow Times’ın haberinde bu ideolojiye göre Moskova siyasi merkez ve ‘tüm Rusların annesi’, Kiev ise manevi tarafı temsil ediyor. Rus dilinin ortak dil olduğu ve Moskova Patrikhanesi altındaki Rus Ortodoks Kilisesi'nin ortak inanç olduğu savunuluyor. Bu ‘dünyada’ Patrik, bu Rus dünyasını yönetmek ve kendine özgü bir ortak maneviyat, ahlak ve kültürü desteklemek için ulusal bir liderle (Putin) uyum içinde çalışır. Bu manevi merkez, aynı zamanda ideolojinin taraftarlarının ‘liberalizme, küreselleşmeye, Hıristiyan düşmanlığına, eşcinsel mitinglerinde desteklenen eşcinsel haklarına ve ultra laikliğe yenik düşen ABD ve Batı Avrupa ülkeleri tarafından yönetilen yozlaşmış Batı’ olarak niteledikleri duruma karşı duruyor.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia kaynaklı analiz haberine göre ‘Rus dünyası’ ideolojisi, dini ve siyasi olarak ortak tarihi delil gösterir. İki halkın kökeni, Rusya ve Ukrayna'nın bazı kısımlarını içeren ve Orta Çağ'da başkenti Kiev olan ‘Kiev Rus’ Krallığına kadar uzanıyor. Krallığın 10. yüzyılda putperestliği reddeden prensi I. Vladimir, Kırım'da vaftiz edildi ve Ortodoksluğu resmi din olarak kabul etti. Bu nedenle Kiev şehri, Putin ve Kirill için büyük sembolik önem arz ediyor.
2014 yılında Putin, Kırım'ı ele geçirmesini haklı göstermek için bu tarihi delili gösterdi. Bunlar Putin’in, Rusya için ‘kutsal’ olarak nitelendirdiği topraklardır. Putin, ülkesinin Rusya'nın gerçek varisi olduğunu söylerken, Ukraynalılar bunu modern devletleri için öne sürüyor ve Moskova'nın ancak yüzyıllar sonra bir güç olarak ortaya çıktığını söylüyorlar.



Pentagon’da yapılan bir dua sırasında Hegseth, Ucuz Roman filminden bir bölümü Kitab-ı Mukaddes’ten alıntıymış gibi aktardı

ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, Pentagon’da düzenlediği basın toplantısı sırasında (Reuters)
ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, Pentagon’da düzenlediği basın toplantısı sırasında (Reuters)
TT

Pentagon’da yapılan bir dua sırasında Hegseth, Ucuz Roman filminden bir bölümü Kitab-ı Mukaddes’ten alıntıymış gibi aktardı

ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, Pentagon’da düzenlediği basın toplantısı sırasında (Reuters)
ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, Pentagon’da düzenlediği basın toplantısı sırasında (Reuters)

ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth’in, Pentagon’da yapılan bir dua programı sırasında 1994 yapımı Pulp Fiction (Ucuz Roman) filminden bir bölümü Kitab-ı Mukaddes’ten alıntıymış gibi aktardığı bildirildi.

Şarku’l Avsat’ın Los Angeles Times’tan aktardığına göre Hegseth, bu ifadeyi İran’a yönelik askeri operasyonları ‘ilahi adaletin uygulanması’ olarak gerekçelendirmek için kullandı. Söz konusu anlatımın, filmde Samuel L. Jackson’ın silahsız bir kişiyi öldürmeden önce dile getirdiği sahneyle örtüştüğü belirtildi.

Hegseth, Pentagon’daki haftalık dua programı sırasında yaptığı konuşmada, ifadeyi ‘Sandy 1 görev ekibinin baş planlayıcısından’ öğrendiğini söyledi. Bu ekibin, kısa süre önce İran’da düşen ABD Hava Kuvvetleri personelini kurtardığı iddia edildi.

Bakan, bu cümlenin arama-kurtarma birlikleri tarafından sıkça tekrarlandığını ve ‘CSAR 25:17’ olarak adlandırıldığını, bunun da İncil’deki Hezekiel kitabının 25. bölüm 17. ayetine atıf olduğunu düşündüğünü ifade etti.

Hegseth’in aktardığı ifade şu şekildeydi: “Ve kardeşimi esir alıp yok etmeye çalışanlara karşı sizden büyük bir intikam ve şiddetli bir öfkeyle intikam alacağım. Ve adımın ‘Sandy 1’ olduğunu bileceksiniz. İntikamımı üzerinize indireceğim.”

Quentin Tarantino’nun yönettiği filmde ise bu repliğin, 1976 yapımı Japon dövüş filmi The Bodyguard’dan esinlendiği belirtildi.

Haberde, Hegseth’in bir dakikayı aşmayan dua konuşmasında İncil’e büyük ölçüde bağlı kaldığı, ancak son iki satırın bunun dışında olduğu ifade edildi.

Pentagon Sözcüsü Sean Parnell, bazı medya kuruluşlarının Hegseth’i, Oscar ödüllü aktör Samuel L. Jackson’ın performansı ile İncil metnini karıştırmakla suçladığını ve bu iddiaları ‘sahte haber’ olarak nitelendirdiğini açıkladı.

Parnell, X hesabından yaptığı paylaşımda, Hegseth’in çarşamba günü özel bir dua okuduğunu, bunun ‘combat search and rescue (CSAR) duaları’ olarak bilindiğini ve İran’dan bir askerin kurtarılması sırasında görev yapan askerler tarafından kullanıldığını belirtti. Açıklamada, bu duanın açık şekilde Ucuz Roman filmindeki bir diyalogdan esinlendiği ifade edildi. Parnell ayrıca hem CSAR duasının hem de filmdeki diyalogların, İncil’deki Hezekiel 25:17 ayetine dayandığını ve bunun Hegseth tarafından konuşmasında açıklandığını söyledi. Sözcü, “Bakanın Hezekiel 25:17 ayetini yanlış aktardığını iddia eden herkes sahte haber yayıyor ve gerçekleri bilmiyor” ifadesini kullandı.

Öte yandan, Ucuz Roman filminin senaristi Oscar ödüllü Roger Avary, X üzerinden yaptığı açıklamada, “Askerlerimizi kurşunlardan koruyacaksa, Savunma Bakanı’nın Jules karakterinden alıntı yapmasına hiç itirazım yok” dedi.

sdcvdv
ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth (AP)

Los Angeles Times, Pete Hegseth’in Pentagon’daki dua programlarını sık sık İran’a yönelik savaşta şiddeti savunmak için kullandığını ve geçen ayki bir konuşmasında Tanrı’dan ‘bu güce şiddet için açık ve adil hedefler vermesini’ istediğini yazdı.

Savunma analizleri konusunda üst düzey bir yetkili, Pentagon içindeki operasyonlara ilişkin olarak gazeteye yaptığı açıklamada, bu dua programlarına katılımın zorunlu olmadığını ancak Pete Hegseth’e yakın bazı isimlerin ‘dolaylı bir baskı’ hissederek katılmaya ve ‘koltukları doldurmaya’ yönlendirildiğini söyledi.

Aynı kaynak, bu durumun bazı çevrelerde askerî operasyonlardan ziyade siyasi mesajlara odaklanılmasına yol açtığını, bunun da savaşla ilgili operasyonel karar süreçlerini yavaşlattığını ifade etti.

Kaynak, “Önemli işlerden sorumlu yöneticiler ve komutanlar, Ucuz Roman filminden alıntılar dinlemek için toplantılardan uzak kalıyor. Bu, savaşla ilgili operasyonel karar alma kapasitemizi geciktiriyor” dedi.

Dua programlarının, ABD Başkanı Donald Trump yönetimi ile Vatikan lideri Papa 14. Leo arasında süregelen gerilim ortamında gerçekleştiği belirtildi. Son haftalarda Papa’nın ABD-İsrail’in İran’a yönelik askeri operasyonlarını sert şekilde eleştirdiği aktarıldı.

Vatikan açıklamalarının ardından Trump’ın Papa’ya yönelik eleştirilerde bulunduğu ve ‘ABD başkanını eleştiren bir Papa istemediğini’ söylediği bildirildi. Papa’nın ise dün yaptığı açıklamada, dini ve askeri alanların karıştırılmasına karşı çıkarak, “Dini ve Tanrı’nın adını askerî, ekonomik ve siyasi çıkarlar için kullananlara yazıklar olsun; kutsal olanı kirletiyorlar” dediği aktarıldı.


ABD’li nükleer bilim insanlarının ‘kaybolduğuna’ dair haberler... Trump: Bu son derece ciddi bir durum

ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray’da basın mensuplarına açıklamalarda bulunuyor. (DPA)
ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray’da basın mensuplarına açıklamalarda bulunuyor. (DPA)
TT

ABD’li nükleer bilim insanlarının ‘kaybolduğuna’ dair haberler... Trump: Bu son derece ciddi bir durum

ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray’da basın mensuplarına açıklamalarda bulunuyor. (DPA)
ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray’da basın mensuplarına açıklamalarda bulunuyor. (DPA)

ABD medyası, son dönemde uzay, savunma ve nükleer alanlarda görev yapan bazı bilim insanlarının kaybolması veya hayatını kaybetmesiyle ilgili olaylara dikkat çekti.

Bilim çevrelerinde bu vakalara ilişkin soru işaretlerinin arttığı belirtilirken, söz konusu olaylar arasında herhangi bir bağlantı bulunduğu ise henüz doğrulanmadı.

Newsweek dergisi, NASA’ya bağlı bir laboratuvarda çalışan kıdemli bilim insanı Michael David Hicks’in 2023 yılında hayatını kaybettiğini ve ölüm nedeninin açıklanmadığını bildirdi. Hicks’in bu liste kapsamında dokuzuncu vaka olduğu ifade edildi.

The Hill ise ABD Başkanı Donald Trump’ın dün gazetecilere yaptığı açıklamada, nükleer bilim insanlarının kaybolduğuna dair doğrulanmamış raporlar hakkında bir toplantı yaptığını söylediğini aktardı. Trump, “Az önce bu konuda bir toplantıdan çıktım” diyerek durumu ‘son derece ciddi’ olarak nitelendirdi.

F
ABD polisi (Arşiv – DPA)

Trump, “Bunun rastlantısal olmasını umuyorum, ancak gerçeği önümüzdeki bir buçuk hafta içinde öğreneceğiz” dedi ve bazı isimlerin ‘son derece önemli kişiler’ olduğunu belirtti.

Trump’ın açıklamaları, Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt’in çarşamba günü Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısında konuyla ilgili olası bir soruşturma yürütülebileceğini söylemesinin ardından geldi. Leavitt, “Bu konuda ilgili makamlarla henüz konuşmadım. Bunu mutlaka yapacağım ve size yanıt vereceğiz. Eğer doğruysa, bu yönetimin ve hükümetin konuyu ciddiyetle ele alacağını düşünüyorum” ifadelerini kullandı.

 


İran savaşı: Askeri çatışmadan uluslararası düzen mücadelesine

Hürmüz Boğazı'nı gösteren harita (Reuters)
Hürmüz Boğazı'nı gösteren harita (Reuters)
TT

İran savaşı: Askeri çatışmadan uluslararası düzen mücadelesine

Hürmüz Boğazı'nı gösteren harita (Reuters)
Hürmüz Boğazı'nı gösteren harita (Reuters)

Hüda Rauf

Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasındaki savaş artık sadece sınırlı bir bölgesel çatışma değil; gelecekteki dünya düzeninin şekli için büyük bir sınav haline geldi. Bugün yaşananlar, ekonomik, kimliksel ve jeopolitik olmak üzere üç çatışma katmanının kesişimidir. ABD-İran çatışması sırasında diplomasi yeniden ön plana çıkmasına rağmen, kendisine İran'a uygulanan deniz ablukası eşlik etti. Dolayısıyla savaş, diplomasi ve abluka ile uluslararası düzen krizinin üç yüzünü oluşturmaktadır.

ABD stratejisi, savaşı sonuçlandırmak yerine ablukaya dayanıyor. Washington, topyekun savaştan biraz uzaklaşmayı ve İran limanlarını hedef alarak, ticareti kontrol ederek deniz yoluyla ekonomik abluka uygulamaya geçiş yapmayı seçti. Bu strateji, İran ile bağlantılı olmayan gemiler için Hürmüz Boğazı'nda geçiş özgürlüğünü korurken, İran ekonomisine doğrudan baskı uygulamayı amaçlıyor. Ekonomik araçlar yoluyla siyasi iradeyi kırma fikrine dayanıyor, ancak açıkça küresel ekonomiyi bir savaş alanına dönüştürme riskini taşıyor.

Buna karşılık, İran'ın ABD’nin askeri üstünlüğüne karşı koyamayacağı göz önüne alındığında, stratejisi küresel ticareti aksatmaya ve enerji arzını tehdit etmeye, bölgesel vekil güçleri kullanmaya, savaşın maliyetini komşularına yüklemek anlamına gelse bile, “ya herkes için petrol ya da petrol yok” ve “ya herkes için güvenlik ya da hiç güvenlik yok” sloganlarına dayandı. Bunun sonucunda İran, komşularının güvenini ve son dört yılda kendisine verdikleri diplomatik desteği kaybetti. Tahran, dünya petrol arzı için hayati bir uluslararası su koridoru olması nedeniyle önemi büyük olan Hürmüz Boğazı kozunu kullanmaya çalıştı. Dolayısıyla Tahran'ın amacı askeri zafer elde etmek değil, savaşın maliyetini uluslararası olarak sürdürülemez bir seviyeye çıkarmak.

Öte yandan küresel dikkat, temkinli bir faydalanıcı olarak Çin'in rolünün doğasına odaklanmış durumda. Trump'ın İran'a uyguladığı deniz ablukası, Pekin'e petrol sevkiyatını aksatmayı ve böylece Pekin’i Tahran'a Hürmüz Boğazı'ndan güvenli geçişe izin vermesi için baskı yapmaya zorlamayı amaçlıyor olabilir. Ancak Pekin karmaşık bir konumda bulunuyor denilebilir. Yükselen enerji fiyatlarından ve ticaretin aksamasından olumsuz etkilenirken, savaşın uzaması ABD'nin Asya dışındaki konularla meşgul olmasını ve Çin’in rasyonel bir güç imajını pekiştirdiği için kendisine fayda sağlıyor. Bu durum aynı zamanda Washington dışında alternatif ittifaklar arayan ülkeleri de kendisine çekmesine olanak tanıyor. Bu nedenle, Pekin rolünü ne Tahran'a baskı yapmak ne de Washington'u desteklemekle sınırlarken; sadece ateşkes için baskı yapabilir. Dolayısıyla bu çatışmada her iki taraf da diğerini zayıflatmaya çalışıyor, ancak aynı zamanda güçlendirebilir de. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre ABD ekonomik baskı uygularken İran'daki direniş söylemini güçlendiriyor, İran’ın davranışları ise daha saldırgan ancak bunları Amerikan yaptırımlarını gerekçe göstererek haklı çıkarıyor. İsrail'in Lübnan'a düzenlediği saldırılar, Şii seferberliği daha da körüklüyor.

Mevcut durumun en tehlikeli yönü savaşın kendisi değil, Çin veya Körfez petrolüne bağımlı devletler gibi büyük güçlerin müdahale etmesi durumunda savaşın genişleme potansiyelidir. Çatışma o zaman bölgesel bir savaştan uluslararası düzen krizine dönüşebilir. Bu göz önüne alındığında, en olası senaryo ne ABD’nin bir zafer kazanamaması ne de İran'ın çökmemesi, bunun yerine, yaptırımlar ile ablukaları kullanan ve vekalet savaşları yoluyla çatışmaları yöneten, küresel ekonomiyi baskı altında tutan, uzun süreli, nispeten düşük yoğunluklu ve coğrafi olarak genişleyen bir çatışmadır.

Savaş, ordular ve askeri güç tarafından belirlenen bir dünyadan, tedarik zincirleri, deniz yolları ve siyasi kimlik tarafından yönetilen bir dünyaya doğru derin bir kaymayı açığa çıkardı. Tanık olduğumuz şey, dünyadaki üç güç yönetimi modeli arasındaki bir çatışmadır. Bunlar; kontrol ve baskı ile karakterize edilen Amerikan modeli, direnç ve kaosa dayalı İran modeli ile bekle-gör yaklaşımını benimseyen Çin modelidir. İran-ABD-İsrail savaşı, eski sorunlara ilave olarak yeni sorunlar yaratarak uluslararası düzeni daha büyük bir krizle tehdit etti. Ayrıca, diğer bölgesel güçlerin arabuluculuk ve diplomasi rolleri oynamasına olanak tanıyarak bölgesel düzenin yeniden şekillendiğini gösterdi.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.