BM Uluslararası Bağımsız Suriye Araştırma Komisyonu Başkanı Paulo Pinheiro, Şarku’l Avsat’a konuştu: Suriye’de kayıp kişilerin araştırılmasıyla ilgili bir mekanizma kurulması tavsiyesinde bulunduk

Pinheiro’ya göre Suriye’deki beş ordu da savaş kurallarına riayet etmiyor.

Birleşmiş Milletler Uluslararası Bağımsız Suriye Araştırma Komisyonu Başkanı Paulo Pinheiro. (BM)
Birleşmiş Milletler Uluslararası Bağımsız Suriye Araştırma Komisyonu Başkanı Paulo Pinheiro. (BM)
TT

BM Uluslararası Bağımsız Suriye Araştırma Komisyonu Başkanı Paulo Pinheiro, Şarku’l Avsat’a konuştu: Suriye’de kayıp kişilerin araştırılmasıyla ilgili bir mekanizma kurulması tavsiyesinde bulunduk

Birleşmiş Milletler Uluslararası Bağımsız Suriye Araştırma Komisyonu Başkanı Paulo Pinheiro. (BM)
Birleşmiş Milletler Uluslararası Bağımsız Suriye Araştırma Komisyonu Başkanı Paulo Pinheiro. (BM)

Birleşmiş Milletler (BM) Uluslararası Bağımsız Suriye Araştırma Komisyonu Başkanı Paulo Pinheiro, Suriye’deki kayıp kişilerin akıbetinin ortaya çıkarılması için bağımsız bir BM mekanizmasının kurulmasına tam desteğini teyit etti. Pinheiro, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada şunları söyledi:
“Yapılmasını önerdiğimiz şey insani bağlamda geliyor. Cezai kovuşturma ya da suçluların yargılanma süreci ile kayıpların araştırılması birbirine karıştırılmamalıdır. Çünkü bu iki yol birbirine karıştırılırsa asıl amacımız olan kayıp kişilerin ailelerine bilgi sağlamayı başaramayabiliriz.”
Paulo Pinherio, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres’e, Suriye’deki kayıp kişilerin araştırılması için bir uluslararası bir mekanizma kurulması yönünde tavsiyede bulundu. Guterres’in bu tavsiyeyi önümüzdeki günler BM Genel Kurulu’na sunması bekleniyor.  
Paulo Pinherio Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede Suriye’deki kayıp kişilerin sayısına ilişkin şunları söyledi:
“Bildiğiniz gibi Suriye’de kayıp kişilerin tam sayısı bilinemiyor. Bu konuda bir istatistik tutulması mümkün değil. Biz yaşananlarla ilgili raporlar hazırlıyoruz. Ancak BM Komisyonu, durumun açıklanan sayıya yakın, yani 100 bin civarında olduğuna inanıyor.”
Paulo Pinheiro, Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed’in 30 Nisan 2022’den önce ‘terör suçlarına’ karışmış Suriyeliler için genel af ilan etmesini de değerlendirdi:
“Suriye rejimi ilk defa ‘teröristler tarafından işlendiğini’ iddia ettiği suçlarla ilgili af ilan ediyor, söz konusu affın uygulanıp uygulanmayacağı ya da kaç kişiyi kapsayacağıyla ilgili bilgi toplamak için çalışıyoruz. Kaç suçtan ya da kaç kişiden söz edildiğiyle ilgili çok sayıda sorumuz var. Bu konuda Suriye devletinin Birleşmiş Milletler’le paylaştığı verileri inceliyoruz. Çünkü rejimle doğrudan bir iletişimimiz yok. Muhaliflerden ve rejimden BM’ye ulaşan tüm verileri inceliyor ve analiz ediyoruz.”  
Paulo Pinheiro, Cenevre’den Şarku’l Avsat ile gerçekleştirdiği röportajın devamında Suriye’deki kayıp insanlardan uluslararası tutuma, bölgede yaşanan çatışmalara kadar birçok başlıkta merak edilen soruları cevapladı:

 - Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres'e, Suriye’deki kayıp kişilerle ilgili yeni bir uluslararası mekanizma kurulması için tavsiyede bulundunuz. Bu konudaki beklentiniz nedir?  
Öncelikle niçin bu tavsiyeyi yapma ihtiyacı hissettiğimizden bahsetmeme izin verin. Çünkü kişisel izlenimim, bu konuyu ele almakta çok geç kaldığımız yönünde. Dünyadaki farklı savaş ve çatışmalarda, kayıp kişilerin bulunmasıyla ilgili konuya Suriye’ye kıyasla daha hızlı odaklanılmıştır. Bu konuda Güney Amerika örnek olarak gösterilebilir. Yapılmasını önerdiğimiz şey insani bağlamda geliyor. Cezai kovuşturma ya da suçluların yargılanma süreci ile kayıpların araştırılması birbirine karıştırılmamalıdır, çünkü bu iki yol birbirine karıştırılırsa asıl amacımız olan; kayıp kişilerin ailelerine bilgi sağlama hedefine ulaşamayabiliriz. Bu mekanizmanın kurulmasının ana motivasyonu, ailelerin yakınlarının akıbetini bilme arzusudur. Suriye’de kayıp kişilerin araştırılmasıyla ilgili bir mekanizma kurulması tavsiyesinde bulunduk. Bunun esas nedeni, çok sayıda kişinin tutuklu olduğu ve kendilerinden haber alınamamasıdır. Gözaltına alınmalarıyla ilgili detaylar var. Bu veriler bize geliyor. Kayıp kişilerin ailelerinin aktardığı bu verilerin BM himayesindeki bir uluslararası araştırma komisyonu tarafından incelenmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bu konuda kayıp kişilerin aileleri ve bu alanda faaliyet gösterip verilere sahip olan sivil toplum kuruluşlarıyla temas halinde olunması önemlidir. Oluşturulmasını önerdiğimiz mekanizmanın içinde Uluslararası Kızılhaç Komitesi de yer almalıdır. Çünkü zorla alıkoyma gibi konularda yüksek deneyimleri var. Bu tavsiyeleri bireysel olarak vermiyorum. İnsan Hakları Yüksek Komiserliği de bu mekanizmanın oluşturulmasını destekliyor, BM Genel Kurulu’na bu yönde bir rapor hazırladıkları için teşekkür ediyorum.  

-BM Genel Kurulu’nun ilgili raporu ne zaman yayınlanacak? 
Raporun önümüzdeki birkaç gün içinde yayınlanmasını bekliyoruz ancak kesin bir tarih yok. Beyrut'taki büromuzdaki meslektaşlarım bu konuda yoğun bir çalışma yaptı. BM üyesi bazı devletler de bu konudaki çalışmaları destekledi. Güneydeki devletlerden birinin, kaçırılan kişilerle ilgili araştırmalarda derin bir tecrübesi var. Bizimle paylaşımlarda bulunarak önemli bir destek sundular.  

- Açıklığa kavuşturmak için soruyorum; Uluslararası Kızılhaç Komitesi de tavsiyelerinizi destekliyor mu? Oluşturulacak yeni mekanizmada yer alacaklar mı?  
Resmi bir duyuruları olmadı ancak oluşturulacak mekanizmada iş birliği yapmaya açıklar. Uluslararası Kızılhaç Komitesi bağımsızlık ve gizlilik konusunda özel prosedürler takip ediyor. Ancak önemli olan uzman desteği sunmaları ve iş birliğine hazır olmalarıdır.  

-Önerdiğiniz yeni mekanizmanın tamamen ‘insani’ çerçevede olacağını söylediniz. Yani hesap verebilirlik ve yargılamanın sağlanmasıyla ilgilenmeyecek mi?  
Arjantin'de ve hatta benim ülkem Brezilya'da da benzer koşullar yaşandı. Bu ülkelerdeki deneyimimizden yola çıkarak bunun doğru yaklaşım olduğu sonucuna vardık. Başarılı olabilmek için meseleleri birbirinden ayırmamız zorunludur. Biz elbette faillerin yargılanmaması gerektiğini söyleyecek değiliz. Ancak bu başka birimlerin ele alabileceği bir konudur ve meselenin diğer boyutunu temsil eder. Son dört yıldır görevimi yaparken BM üyesi ülkelerden meseleleri birbirine karıştırmamalarını açık bir şekilde talep ettim. Çünkü Suriye rejiminin oluşturulacak mekanizmayla iş birliğine gitmesi son derece önemlidir. Başka ülkelerde bu oldu. Suriye’de de olmaması için bir sebep görmüyorum. En azından bu iş birliğinin olmasını umuyorum.  

- Mekanizmanın oluşturulması Suriye hükümetinin rızasına mı bağlı? 
Hayır, asla. Biz bir çalışma mekanizması hazırlamaya başladık. Bunun için Suriye hükümetinin onayına gerek yok. Ancak kayıp kişileri soruşturmaya başladığımızda yetkililerle verimli bir iletişim kurmayı umuyoruz. Çünkü onların bu konuda doğrudan bilgileri bulunuyor. Bildiğimiz kadarıyla Suriye rejimi savaşın başlamasının ardından kayıp kişilerin verilerini topladığı bir mekanizma kurdu ancak ne gibi veriler topladıklarını bilmiyoruz. Bizim girişimimiz Suriye rejiminden tamamen bağımsızdır. Kayıp kişilerin ailelerinin bunu bilmesi önemli. Bizim rejimden bağımsız hareket edeceğimizi ve kayıp kişileri bulmaya ya da akıbetlerini öğrenmeye odaklanacağımızı bilmeliler.  

- Anladığım kadarıyla Suriye makamlarının iş birliğine ihtiyacınız var. Aksi takdirde bazı temel verilere erişemeyebilirsiniz. Hapishanelere girmek için resmi izinlere ihtiyacınız olacak mı?  
Bu doğru, Suriye rejimi ile çalışmak durumundayız, Suriye’de halihazırda UNICEF de dahil olmak üzere faaliyet gösteren çok sayıda uluslararası kuruluş var. Bu kuruluşlar farklı seviyelerde rejimle temas halinde olmak durumunda. Bizimki de bir istisna olmayacaktır. Suriye rejiminin iş birliği biraz da Suriye’nin geleceğiyle ilgili müzakerelerin seyriyle paralel olacaktır. Suriye halkına yönelik insani destekler tam olarak yeterli olmasa da sürdürülüyor. Suriye halkının çıkarına olan faaliyetler yapan sivil toplum kuruluşları bulunuyor. Bizim de oluşturulacak mekanizmada tüm tarafların iş birliğine gereksinimimiz olacak.  

- BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliğinin yayınladığı son rapora göre Suriye iç savaşında 300 binden fazla sivil yaşamını yitirdi. Size göre kayıp kişilerin sayısı nedir?  
Bildiğiniz gibi Suriye’de kayıp kişilerin tam sayısı bilinemiyor. Bu konuda bir istatistik tutulması mümkün değil. Biz yaşananlarla ilgili raporlar hazırlıyoruz. İstatistiklerle ilgili en son BM raporlarını henüz okumadım. Ancak BM Komisyonu, durumun açıklanan sayıya yakın olduğuna inanıyor.  

- Daha önce bu sayının 100 bin civarında olduğu söylenmişti...  
Evet, tahmin edilen sayı bu. Tabii tam olarak kaç kişinin kaybolduğu ya da kaybedildiği ailelerin bilgisine başvurularak netleştirilebilir. Oluşturulacak uluslararası mekanizma, ailelerin ve bu konuda faaliyet gösteren derneklerin verilerine başvurarak, daha sağlıklı rakamları ortaya çıkaracaktır.  

-Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed’in, ‘terör suçlarına karışmış’ Suriyeliler için genel af ilan etmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?  
Bunun ilginç olduğunu söylemek gerekir, Suriye rejimi ilk defa ‘teröristler tarafından işlendiğini’ iddia ettiği suçlarla ilgili af ilan ediyor. Söz konusu affın uygulanıp uygulanmayacağı ya da kaç kişiyi kapsayacağıyla ilgili bilgi toplamak için çalışıyoruz. Kaç suçtan ya da kaç kişiden söz edildiğiyle ilgili birçok sorumuz var. Bu konuda Suriye devletinin Birleşmiş Milletlerle paylaştığı verileri inceliyoruz. Çünkü rejimle doğrudan bir iletişimimiz yok. Muhaliflerden ve rejimden BM’ye ulaşan tüm verileri inceliyor ve analiz ediyoruz. Bu genel affın uygulanmasını ve birçok tutuklunun serbest bırakılmasıyla sonuçlanmasını umuyorum. Aileler için tüm aflar uygulandıkları sürece iyidir. Bu konuda bir çıkarımda bulunabilmek için incelede bulunmamız gerekir.  

- Bu aftan kaç kişi yararlandı?  
Bilemiyorum. 

-Suriye hükümeti, Kızılhaç Komitesi ya da Birlemiş Milletler ile bilgi paylaşmadı mı?  
Herhangi bir bilgim yok. Ukrayna savaşından önce Uluslararası Kızılhaç Komitesi'nin dünyadaki en büyük operasyonlarının Suriye'de olduğunu biliyorum. Ancak hükümetin veri paylaşıp paylaşmadığıyla ilgili bir fikrim bulunmuyor.  

- Yeni mekanizmanın finansmanı nasıl sağlanacak ve bu konuda tavsiyeniz nedir? Bahsi geçen mekanizmanın çalışma süresi ne olacak?  
Elbette kehanette bulunabileceğim sihirli bir küreye sahip değilim. Benim ülkem Brezilya’da bu oldukça uzun bir zaman almıştı. Finansmana gelince; bu konu Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'ne kalmış. Mekanizmanın bağımsız olması için fonun Birleşmiş Milletler’in olağan bütçesinden finanse edilmesini öneriyoruz. Diğer yandan harici destekler olursa da takdir ve memnuniyetle karşılarız. Oluşturulacak mekanizmanın başarılı olmasının, siyasi sürecin ilerlemesiyle ilişkili olacağı açıktır. Şu anda bir ilerleme görmediğimizi ifade etmeliyim. Ancak mekanizmanın bir an önce başlatılmasının zorunlu olduğu da ortada. Kayıp kişiler ve aileleri için somut bir şeyler yapılması gerekiyor. Durumun iyiye gittiğine yönelik bir umut doğması önemli. Faillerin hesap vermesinin ve yargılanmasının gerekli olduğunu düşünüyorum ancak bu iki konunun ayrı ayrı ele alınması gerektiği görüşündeyim.

- Mekanizmanın oluşturulmasıyla ilgili tavsiyelerde bulundunuz mu?
Evet, bulundum. Birleşmiş Milletler halihazırda Suriye ile ilgili farklı yollar izliyor. Meslektaşımız Geir Pedersen siyasi çözüm süreci ve anayasayla ilgili çalışmaları yürütüyor. Ayrıca sınırlardan insani yardım sağlanması mekanizmasının uzatılması için BM Güvenlik Konseyi’nde bir tartışma düzenlenecek. Bizim yolumuz ise farklı bir düzlemde. Biz insan hakları ihlalleriyle ilgili cezai soruşturma yürütmüyoruz. Bu tamamen farklı mekanizmaların işi. Biz kayıp ve tutuklu kişilere odaklanıyoruz.  

- BM Güvenlik Konseyi’nin insani yardımların sınırlardan yapılmasıyla ilgili  kararının akıbeti ne olur? Rusya kararın uzatılmasını kabul etmezse ne olacak?  
Rusya kararı uzatmayı kabul etmezse bir felaket yaşanır. Kendileriyle (Ruslarla) temas halindeyiz. Sınır ötesi yardım kararının uzatılmasına engel olmalarının, Suriye halkının ihtiyaçlarını inkar etmek anlamına geleceğini anlatmaya çalışıyoruz. Biz tabii BM Güvenlik Konseyi’nin sınırdan yardım kararını uzatmasını umuyoruz. Suriye halkının yüzde 90’ı yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Kararın uzatılmaması Suriye halkının zorunlu ihtiyaçlarının görmezden gelinmesi demek olacaktır. BMGK’da veto hakkına sahip olan daimi üyelerden herhangi birinin karşı çıkmamasını temenni ediyoruz. İnsan Hakları Konseyi huzurunda da dediğim gibi; herkes kararın uzatılmamasının nasıl bir felakete yol açacağının bilincinde olmalı ve bu bilinçle karar vermelidir.  

-Rusya, BM İnsan Hakları Konseyi üyeliğinden çıkarıldı değil mi? 
Evet, bu karar çoktan verildi. Bu konuda söyleyecek bir şeyim yok. 

-Suriye'nin kuzeydoğusundaki el-Hol Kampı’nda 40 bini çocuk ve kadın olmak üzere 60 bin kişi yaşıyor. Bu kamptaki vatandaşlarını kabul etmeyen ülkelere bir mesajınız var mı?  
İzin verin çocuklar konusuna odaklanayım. Onlar çocuktu ve şimdi yetişkinliğe adım atıyorlar. Kampta üç yılı aşkın süredir herhangi bir eğitim imkanı olmadan yaşıyorlar. Bu kabul edilemez bir skandaldır. Birleşmiş Milletler'e üye tüm devletler, çocukların haklarını koruyan anlaşmaları onaylamıştır. Bazı ülkelerin kampta vatandaşları var. Bilindiği üzere cezaevlerinde ve kamplarda çocukların sağlıklı bir şekilde büyümesi mümkün değil. Başta Avrupa’dan olmak üzere ülkelerin bir kısmı bazı vatandaşlarını kabul etti. Bu olumlu bir gelişme ancak yeterli değil. El-Hol Kampı’nda çocuklar terör örgütü DEAŞ’ın ideolojisine maruz kalıyor. Ülkelerin bu çocukları geri almaması birinin kendi ayağına kurşun sıkmasına benzer. Bu mesajı tekrar etmekten yoruldum. Vatandaşlarınızı kabul edin, bu acil bir zorunluluktur. Sanayi Hapishanesi’ne yapılan saldırıda aralarında çocukların da olduğu yüzlerce kişi öldü. Bu yine tekrar edebilir.   

- Bazıları el-Hol Kampı’nı patlamaya hazır bir saatli bomba olarak görüyor...  
Bu bomba aslında sürekli olarak patlıyor. Çocukların geleceği üzerinde patlıyor. Bu bir skandaldır. Bazı ülkeler haklı olarak Suriye ihtilafında suçlulardan hesap sorulmasını talep ediyor. Peki el-Hol Kampı ile ilgili niçin bir girişimde bulunmuyorlar? Defalarca bu konuya dikkat çektik ancak kayda değer bir gelişme olmadı. Bazı Iraklıların serbest bırakılarak ülkelerine dönmeleri olumludur. El-Hol Kampı’nda çoğu çocuk yetişkinlerle birlikte tutuluyor. Normalde vatandaşı oldukları ülkelerde bu konuya dikkat edilir ve bu yasaktır.  

-Suriye hükümeti ile muhalifler arasında, Rusya-Türkiye himayesinde bir mahkum takası anlaşması yapıldı. BM’nin dahil olmadığı bu tür anlaşmalarla ilgili ne düşünüyorsunuz?  
Farklı ülkelerin bu gibi girişimlerinin BM tarafından memnuniyetle karşılandığını düşünüyorum. Söz konusu mahkum takasında sayılar çok büyük değil ancak bu aileler için son derece önemli bir gelişmedir.  

-Suriye çatışması insan hakları ihlallerine ilişkin uluslararası standartları nasıl etkiledi? 
Yaptığımız şey standartları uygulamaya çalışmak. Bazı ülkeler Suriye dosyasının Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne gönderilmemesi için veto hakkını kullandı. Dikkat çekici olan, Suriye ihtilafına dahil olan hiçbir tarafın savaş yasalarına saygı göstermemesidir. Suriye'de bulunan beş ordu olması gerektiği gibi davranmıyor. Suriye'de uluslararası hukukun uygulanması ile ilgili yeni bir bildiri hazırlıyoruz. Suriye hükümeti ve çatışmaya dahil olan diğer güçlere herhangi bir yaptırım uygulanmıyor. BM’ye üye devletlere bir kez daha hatırlatıyoruz. Destekledikleri Suriyeli tarafların insan hakları ihlallerinden onlar da sorumludur. Suriye'de olup bitenleri belgeliyoruz. Biz bağımsız ve tarafsız hareket ediyoruz. Tarafı olduğumuz tek kesim kurbanların aileleridir. BM’nin eski Suriye Özel Temsilcisi Lahdar İbrahimi’nin bir sözü var; ‘Suriye’deki tarafların hiçbirinin Suriye halkının çıkarlarına saygı duymada çıkarı yoktur.’ Savaşın üzerinden 11 yıl geçti ve İbrahimi’nin bu sözlerinin doğruluğu kanıtlandı.    

- Suriye ve Ukrayna'daki ihlaller arasında benzerlikler görüyor musunuz? 
Ukrayna ihtilafındaki durumun tabii ki Suriye'de olanlara benzer olduğunu düşünüyorum. Sivillerin korunması sağlanamıyor. Savaş hukukunda öncelikli mesele sivillerin korunmasıdır. Dostum Sergio, Irak savaşında sivillerin kayıplarıyla ilgili korkunç şeyler anlatırdı. Bunlar asla kabul edilemez. Bazı Avrupa ülkelerinin Ukraynalı mültecilere karşı oldukça cömert davrandığını gözlemliyoruz. Onları suçlamıyorum. Elbette mültecilere destek sağlanması esastır. Ancak sinir bozucu olan bu ülkelerin aynı desteği Suriyeli mültecilere vermemesi ve ülke girişinde onları aşağılamasıdır. Bu asla kabul edilemez. Suriyeli mülteciler, Ukraynalı mültecilerle aynı haklara sahip olmalıdır. BM Genel Kurulu’nda da söyledim; Ukraynalı mültecilerin desteğinize ihtiyacı var ancak Suriyeli mültecilere de aynı muameleyi yapmalısınız. Bazı mültecilerin beyaz ya da mavi gözlü olmadıkları için ayrımcılığa maruz kalmaları kabul edilemez. Bir diğer nokta da Lübnan'daki ekonomik kriz ve şimdi de Ukrayna'daki savaş Suriyelileri de vuruyor. Umarım Ukrayna’da çatışma durur çünkü enflasyon, artan gıda ve konut fiyatları herkesi olumsuz etkiliyor.  



Suriye’deki yabancı askeri üslere ne olacak?

Suriye'deki Türk askeri varlığı, Şam'ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara'nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiriyor (AFP)
Suriye'deki Türk askeri varlığı, Şam'ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara'nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiriyor (AFP)
TT

Suriye’deki yabancı askeri üslere ne olacak?

Suriye'deki Türk askeri varlığı, Şam'ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara'nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiriyor (AFP)
Suriye'deki Türk askeri varlığı, Şam'ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara'nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiriyor (AFP)

İsmail Derviş

Suriye toprakları, Beşşar Esed rejiminin devrilmesinden önceki yıllarda bölgedeki muhtelif orduların cirit attığı bir alana dönüşmüştü. Bu süreçte sahada dört ana güç konuşlanmıştı. Bunlar, Uluslararası Koalisyon Güçleri çatısı altında ABD, düşen rejime destek vermek için gelen Rusya, yine rejimi desteklemek amacıyla on binlerce unsurunu gönderen İran ve muhalefeti desteklemek, rejimin sınır bölgelerini istila etmesini engellemek ile milli güvenliğini korumak üzere Suriye'nin kuzeyine yerleşen Türkiye’ydi.

Ancak 8 Aralık 2024 tarihi Suriye tarihinin seyrini değiştirdi. Esed rejiminin düşmesinin hemen ardından İranlı milisler Suriye topraklarından kayboldu. Binlercesi kaçarken geride kalanlar ise ülkeden ayrılmak için fırsat kollayarak gözlerden uzaklaştı. Bundan aylar sonra, Şam ile Washington arasındaki ilişkilerin güçlenmesine paralel olarak Amerikan askerlerinin kademeli çekilme süreci başladı. Nitekim Suriye, ABD'ye düşman ülkeler arasında sınıflandırılırken, Ortadoğu'daki müttefiklerinden biri haline geldi.

Rusya'ya gelince; Şam ile siyasi ilişkilerini güçlendirmesiyle eş zamanlı olarak Suriye sahilindeki iki askeri üssünü muhafaza etti. Türkiye'nin nüfuzu ise çok daha büyük bir oranda arttı. Öyle ki ABD Başkanı Donald Trump, bunu birçok kez farklı mecralarda “Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suriye'de kazandı” diyerek ilan etti.

Rusya’nın Suriye’deki askeri üsleri ve akıbetlerinin netleşmesi

Bugün, eski rejimin devrilmesinin üzerinden bir buçuk yılı aşkın bir süre geçmişken, Suriye'de İran'ın veya ABD'nin herhangi bir askeri varlığı kalmamış bulunuyor.Şarku’l Avsat’ın  Şam, Suriye'nin resmi haber ajansı SANA'dan aktardığı habere göre Moskova ile Rusya’nın ülkenin kıyı kesimlerindeki varlığının yeniden düzenlenmesi sürecini başlatacak bir mutabakat zaptına ulaştı. Suriye Dışişleri Bakanlığı'ndan aktarılan bilgilere göre başta Hmeymim Hava Üssü ve Tartus Limanı'ndaki dördüncü ticari rıhtım olmak üzere sivil nitelikteki tesislerin yönetimi Suriye devleti tarafından üstlenilecek ve böylece bu tesisler kademeli olarak sivil yönetim sistemine dahil edilecek.

Dışişleri Bakanlığı, “Askeri nitelikteki üsler ve tesislere gelince, Suriye ve Rus tarafları mutabakat uyarınca bunların işlevinin yeniden tanımlanması hususunda anlaştı. Buna göre söz konusu noktalar, karşılıklı çıkarları koruyan yeni düzenlemeler çerçevesinde askeri üs olmaktan çıkarak ortak eğitim ve rehabilitasyon merkezlerine dönüştürülüyor” ifadelerini kullandı. Mutabakat zaptı, dönüşüm sürecinin tamamlanması için üç ayı geçmeyen bir zaman sınırı belirliyor. Ardından bu yeni düzenlemeler yürürlüğe giriyor. Yaklaşık 18 ay önce başlayan müzakerelerden bu yana en göze çarpan adım sayılan bu hamle, Suriye-Rusya ilişkilerinde farklı bir dönemin kapısını aralıyor. Bu mutabakat, söz konusu ilişkileri dönemin şartlarına uygun şekilde Rusya’nın Suriye’deki varlığının niteliğini yeniden düzenleyen ve iki ülke arasındaki münasebetleri karşılıklı çıkarlar temelinde sürdüren yeni bir aşamaya taşıyor. Bu anlaşmayla birlikte Rusya’nın Suriye'deki varlığı resmi olarak düzen altına alınırken Şam’ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara’nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiren Türk askeri varlığı ise varlığını sürdürüyor.

Türkiye’nin Suriye'deki askeri varlığının sebebi

Askeri analist Nevvar Şaban, yaptığı değerlendirmede “Suriye'deki Türk üslerinin geleceğiyle ilgili olarak öncelikle bu üslerin kurulduğu bağlama bakmak gerekir. Söz konusu üsler, o dönemde Fırat Kalkanı Harekat Operasyon Odası ile iş birliği ve koordinasyon halinde, Türk milli güvenliğine yönelik tehditlerle mücadele etmeyi hedefleyen bir güvenlik harekatı kapsamında kuruldu. Daha sonra bu üslerin konuşlanması genişleyerek bölgenin istikrarı, ister hücre yapılanmaları ister başka şekillerde olsun bölgeden kaynaklanabilecek her türlü güvenlik tehdidinin önlenmesi ve kurtarma süreciyle eş zamanlı olarak Suriye tarafından Türkiye tarafına doğru sınırın denetim altına alınmasıyla bağdaşır hale geldi” ifadelerini kullandı.

Şaban sözlerine şöyle devam etti:

“Şu an sorulması gereken soru şu: Bu bölgeler üzerindeki tehdit ortadan kalktı mı? Bölge halen kırılganlığını koruyor. Suriye'deki güvenlik tehditleri ise çok boyutlu ve karmaşık. Nitekim sınır ötesi terör hücreleri var. Suriye Demokratik Güçleri (SDG) içerisinde anlaşmayı halen reddeden ve tehlike oluşturabilecek bir kesim bulunuyor, ayrıca uyuşturucu ticareti de mevcut. Dolayısıyla bölge halen güvenlik odaklı bir nitelik taşıyor. Bu bakımdan, Ankara'nın perspektifinden bakıldığında bölgede askeri üsler şeklinde varlık göstermek halen bir dereceye kadar gereklilik arz ediyor ve Suriye'nin bu bölgelerindeki istikrarın korunmasında fayda sağlıyor."

Güvenlik ortamı Türk çekilmesine izin veriyor mu?

Şaban açıklamalarını şöyle sürdürdü:

“Güvenlik ortamının henüz bir çekilme için elverişli hale gelmediğini düşünüyorum. Ancak güvenlik ortamı istikrara kavuşur, Türkiye'nin perspektifindeki koşullar ve kaygılar ortadan kalkar ve Suriye'nin güvenlik kapasitesi güçlenirse; işte o zaman bu askeri varlığa gerek kalmayacaktır. Zira bu varlık maliyetlidir ve dolayısıyla bir çekilme gerçekleşebilir. Şu an için, güvenlik durumunun çoğu unsurunda belirgin bir iyileşme olmasına rağmen, Türk tarafını bu askeri varlığı çekmeye sevk edecek ideal bir güvenlik ortamının oluştuğunu görmüyorum. Türk tarafının önümüzdeki aşamalarda bu varlığı azaltılabilir, ancak bu durum, Türk tarafının Suriye hükümetiyle koordinasyon sağladıktan sonra tamamen çekilmesine imkan tanıyacak eksiksiz bir güvenlik durumuna ve istikrarlı bir güvenlik ortamına ulaşılmasına bağlı kalmayı sürdürmektedir."

Adana Anlaşması ve Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığının hukuki zemini

Siyaset araştırmacısı Yaser el-İyade ise konuya ilişkin değerlendirmesinde, “Suriye hükümeti mevcut durumda; Suriye'de henüz tam bir istikrarın sağlanamamış olması nedeniyle ülkede yaşanan istikrarsızlıktan ötürü bu tür üslerin kaldırılmasını Türk tarafıyla konuşmak veya müzakere etmek için henüz erken olduğu görüşünü taşıyor. Zira her iki ülke de kendilerini halen gizlice faaliyet gösteren ve Suriye ya da Türk topraklarında her an terör eylemleriyle ortaya çıkabilecek terör örgütlerinin hedefinde görüyor. Aynı şekilde, projeleri Suriye, Türkiye ve diğer bazı ülkelerin topraklarını kapsayan ayrılıkçı örgütler şeklindeki ortak bir düşmanla karşı karşıya bulunuyorlar. Dolayısıyla iki tarafın da bu tür üslerin -en azından orta vadede- varlığını sürdürmesi gerektiği hususunda hemfikir olduğu söylenebilir. Bu noktada, Türk güvenlik varlığının Suriye topraklarındaki hukuki zeminini, iki taraf arasında 1998 yılında -yani 2011 Suriye Devrimi'nden ve ardından gelen güvenlik boşluğu ile Türkiye'ye komşu Suriye topraklarında muhtelif akımlardan askeri güçlerin belirmesinden önce- imzalanan Adana Anlaşması’nın oluşturduğunu belirtmek gerekir. Yaşanan bu süreç, Esad rejiminin çöküşünün ardından Türkiye'yi kendi milli güvenliğini ve gelecekteki çıkarlarını korumak adına üsler kurmaya mecbur bırakmıştır. Ankara da Suriye topraklarını kendi topraklarındaki güvenliğin anahtarı olan bir arka bahçe olarak değerlendiriyor.”

İyade, değerlendirmesinde şu ifadeleri kullandı:

“Ayrıca bu tür üslerin varlığının, bölgesel güvenlik ve istikrar durumuna bağlı olduğu gerçeğini de belirtmek gerekir. İsrail kaynaklı tehlikeler her iki ülkenin de ana gündem maddesini oluşturuyor. Özellikle Binyamin Netanyahu liderliğindeki mevcut İsrail hükümetinin uygulamaları, Suriye'nin güneyine yönelik günlük ve tekrarlanan saldırıları ve askeri birliklerinin 1974 tarihli Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması uyarınca belirlenen ayrışma hatlarını ihlal etmesi, iki tarafın da bölgesel dengenin sütunu olarak görülen bu üslerin muhafaza edilmesi gerekliliği hususunda mutabık kalmasını sağlıyor. Netanyahu kampına yakın çevrelerden gelen ve 'İran'dan sonraki hedefin Türkiye olduğunu' iddia eden bazı açıklamalar ise durumu daha da karmaşıklaştırıyor. Bu durum, Türk tarafının olası bir çatışma anında İsrail ile mücadelesinin ön cephesi olarak değerlendirdiği bu üslere daha da sıkı sarılmasına yol açıyor.”


Hartum ve Sudan’ın kuzeyindeki iki şehre İHA saldırısı düzenlendi

Sudan ordusundan bir asker, Hartum’da savaş nedeniyle hasar görmüş evlerin arasından geçiyor. (Arşiv – Reuters)
Sudan ordusundan bir asker, Hartum’da savaş nedeniyle hasar görmüş evlerin arasından geçiyor. (Arşiv – Reuters)
TT

Hartum ve Sudan’ın kuzeyindeki iki şehre İHA saldırısı düzenlendi

Sudan ordusundan bir asker, Hartum’da savaş nedeniyle hasar görmüş evlerin arasından geçiyor. (Arşiv – Reuters)
Sudan ordusundan bir asker, Hartum’da savaş nedeniyle hasar görmüş evlerin arasından geçiyor. (Arşiv – Reuters)

Şarku’l Avsat’ın AFP muhabiri ve görgü tanıklarından aktardığına göre, Sudan’ın başkenti Hartum ve ülkenin kuzeyindeki iki kente bugün sabaha karşı insansız hava araçlarıyla (İHA) koordineli olduğu değerlendirilen bir saldırı düzenlendi. Saldırının, başkentte aylardır süren sakinliğin ardından gerçekleştiği bildirildi.

Hartum’u yerel saatle 05.00 sularında hedef alan İHA saldırısının ardından, Omdurman’ın kuzeyindeki bir askeri üsten uçaksavar atışlarının yapıldığı duyuldu. Görgü tanıkları, ordunun kontrolünde bulunan Atbara ve ed-Damir kentlerinde de İHA’ların görüldüğünü ve patlama seslerinin işitildiğini aktardı.


Hakan Fidan ile Abdulhamid ed-Dibeybe arasında Trablus’taki görüşmede Libya’daki resmi kurumların birleştirilmesi meselesi öne çıktı

UBH Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan dün, Libya'nın başkenti Tarablus'ta bir araya geldiler (Dubeybe'nin ofisi)
UBH Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan dün, Libya'nın başkenti Tarablus'ta bir araya geldiler (Dubeybe'nin ofisi)
TT

Hakan Fidan ile Abdulhamid ed-Dibeybe arasında Trablus’taki görüşmede Libya’daki resmi kurumların birleştirilmesi meselesi öne çıktı

UBH Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan dün, Libya'nın başkenti Tarablus'ta bir araya geldiler (Dubeybe'nin ofisi)
UBH Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan dün, Libya'nın başkenti Tarablus'ta bir araya geldiler (Dubeybe'nin ofisi)

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın Bingazi'yi de kapsayan iki günlük ziyareti çerçevesinde, Libya'nın batısındaki geçici Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe'nin dün Libya'nın başkenti Tarablus'ta Fidan ile gerçekleştirdiği görüşmede, ülkenin resmi kurumlarının birleştirilmesi dosyası öne çıktı. Bu görüşmeler, ülkenin yıllardır süregelen siyasi ve askeri bölünme durumunu sona erdirmeye yönelik hızlanan siyasi ve diplomatik hareketliliğe tanık olduğu bir dönemde gerçekleşti.

UBH, ziyareti ‘iki ülke arasında ortak ilgi alanına giren bir dizi dosya üzerinde sürekli istişare ve koordinasyon’ çerçevesinde değerlendirdi. Görüşmeler, Libya krizine ilişkin, başında krizi çözmek için ortaya atılan Amerikan girişiminin geldiği hızlanan uluslararası ve bölgesel hareketlilik gölgesinde gerçekleşti.

Dibeybe-Fidan görüşmesi, bölgedeki durumdaki gelişmeleri ve bunların bölgesel güvenlik ile istikrar üzerindeki yansımaları üzerinde yoğunlaştı. Bunun yanı sıra Libya siyasi sürecindeki son gelişmeler ile ulusal kurumları birleştirme ve istikrarı güçlendirme çabalarını destekleme yolları da ele alındı.

UBH’nin açıklamasına göre görüşmede ayrıca, Libya ile Türkiye arasındaki iş birliği dosyaları ve bunları her iki ülkenin çıkarlarına hizmet edecek şekilde birçok alanda geliştirme yolları da ele alındı; ancak bu dosyaların niteliği veya görüşmelerin sonuçlarına ilişkin ek ayrıntı paylaşılmadı.

Fidan'ın ziyareti hem Tarablus'u hem de Bingazi'yi kapsaması nedeniyle özel bir önem taşıyor. Bu durum, Ankara'nın Libya’daki taraflarla temaslarının kapsamının genişlediğini yansıtıyor. Bu ziyaret, Ankara'nın ülkedeki siyasi ve kurumsal tabloyu yeniden düzenlemeye yönelik ortaya atılan girişimleri yakından takip ettiği bir dönemde gerçekleşti.

DERBTBH
Dibeybe ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Ankara'da daha önce gerçekleştirdiği bir görüşmeden (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Fidan’ın Bingazi'de, Türkiye’nin Libya'nın doğusundaki farklı güç merkezleriyle iletişimi güçlendirmeye yönelik çabaları çerçevesinde, bazı yetkililer ve askeri liderle görüşmeler gerçekleştirmesi bekleniyor.

Türk Anadolu Ajansı'nın bir Türk diplomatik kaynağa dayandırdığı haberde, Fidan’ın gündeminin, Libya siyasi sürecindeki mevcut gelişmelere ve ülkedeki istikrarın önemine ilişkin görüş alışverişinde bulunmaya, bunun yanı sıra ABD’nin girişimlerini ve Birleşmiş Milletlerin (BM) siyasi sürecini takip etmeye odaklandığı belirtildi.

G
Massad Boulos (AFP)

Türkiye’nin hamleleri, Libya sahnesi açısından hassas bir dönemde gerçekleşiyor. ABD Başkanı Donald Trump’ın Afrika'dan Sorumlu Kıdemli Danışmanı Massad Boulos'un öncülük ettiği ve sızdırılan bilgilere göre ülkedeki yürütme organının yeniden düzenlenmesini, Libya Ulusal Ordusu (LUO) Genel Komutan Yardımcısı Orgeneral Saddam Hafter'in Başkanlık Konseyi başkanlığını üstlenmesini, Dibeybe’nin ise başbakan olarak kalmaya devam etmesini öngören ABD girişimine ilişkin temaslar sürüyor.

Ankara, yıllardır Libya'daki farklı güç merkezleriyle, özellikle ülkenin doğusuyla ilişkiler kurma konusunda giderek artan bir açılıma imza atıyor. Bu durum, Trablus Savaşı (2019-2020) sırasındaki desteğinin Libya'nın batısındaki eski Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ile yakın ilişkiler kurmasının ardından yaşanıyor.

Türkiye’nin temaslarının Trablus'tan Bingazi'ye kayması, Libya dosyasında hareket alanını genişletme ve ilişkileri tek bir tarafla sınırlamama yönünde bir eğilimi yansıtıyor. Özellikle siyasi ve askeri tablonun karmaşıklaşması ve ülkenin doğusu ile batısındaki etkin güçleri sürece dahil etmeden bir çözüme ulaşmanın zorlaşması bu eğilimi güçlendiriyor.

FD B
Saddam Hafter (AFP)

Anadolu Ajansı'nın (AA) haberine göre bir diplomatik kaynak, Ankara’nın Libyalı yetkililerle diyaloğu ‘ülkenin batısı, doğusu ve güneyi arasında ayrım gözetmeden’ güçlendirmeye çalıştığını söyledi. Kaynağa göre iki ülkenin Doğu Akdeniz'deki hak ve ortak çıkarlarının ‘kazan-kazan’ ilkesi temelinde korunmasının önemi vurgulanıyor.

Türkiye'nin tutumu ayrıca, BM’nin Libya'da ‘adil, güvenilir ve şeffaf’ seçimler yapılmasını amaçlayan çabalarına verilen desteği de kapsıyor. Libyalı çeşitli taraflarla ve uluslararası toplumla iş birliği yaparak siyasi süreci ileriye taşıma vurgusu yapılıyor.

Öte yandan ekonomi dosyası, Türkiye’nin hamlelerinin başlıca boyutlarından birini oluşturuyor. Ankara, Libya ile enerji sektöründe karşılıklı fayda temelinde sürdürdüğü iş birliğini geliştirmek, yeni projeler uygulamak, bunun yanı sıra Türk şirketlerinin Libya'daki faaliyetlerinin güvenli ve sürdürülebilir bir şekilde sürmesini garanti altına almak istiyor.

Müteahhitlik sektörü, özellikle Libya'da Türk şirketlerinin dikkat çekici bir varlığına sahne oluyor. Ankara, Doğu Akdeniz bölgesinde stratejik bir konuma sahip olan Libya’da siyasi ve güvenlik varlığını pekiştirmesiyle eş zamanlı olarak ekonomik çıkarlarını korumaya ve genişletmeye çalışıyor.

Son haftalarda Türkiye'nin, her iki kampa mensup Libyalı siyasi, güvenlik ve askeri liderlerle temaslarının temposu arttı. Bu durum, Ankara'nın Libya dosyasına yaklaşımında dikkat çekici bir dönüşümü yansıtıyor ve önümüzdeki dönemde bu açılımın sınırlarına ve hedeflerine ilişkin sorular gündeme getiriyor.

Diğer taraftan UBH Savunma Bakanlığı Müsteşarı Abdusselam ez-Zubi ve Ulusal Güvenlik Danışmanı İbrahim ed-Dibeybe, İstihbarat Teşkilatı Başkanı İbrahim Kalın ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın temsil ettiği Türk tarafıyla görüşmeler gerçekleştirdi.

Bu temaslar, Saddam Hafter'in Türkiye'ye gerçekleştirdiği ziyaretin üzerinden iki haftadan kısa bir süre sonra gerçekleşti. Hafter bu ziyarette Fidan ile bir araya gelerek, Libya'daki son gelişmeler ile bölgesel ve uluslararası meseleleri görüştü, iki ülke arasındaki stratejik ortaklığı güçlendirecek koordinasyonun sürdürülmesinin önemini vurguladı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 18 Nisan'da Antalya Diplomasi Forumu kapsamında Dibeybe'yi kabul etmişti. Bu görüşme, iki taraf arasında gerçekleştirilen en son üst düzey görüşme niteliği taşıyordu.

Türkiye’nin Trablus ile Bingazi arasında eş zamanlı hareketliliği, ikili temasların ötesinde anlamlar taşıyor. Bu hareketlilik, uluslararası ve bölgesel güçlerin Libya'daki siyasi ve askeri düzenlemelerin geleceğine ilişkin hesaplarını yeniden yaptığı bir dönemde gerçekleşiyor. Bu sırada Ankara, nüfuzunu ve çıkarlarını korumaya, olası gelecekteki herhangi bir çözümde etkin farklı taraflarla iletişim kanalları açmaya çalışıyor.