Siyasetin oyunu futbol

İngiltere ile oynadıkları maçta İran milli takımı protestolar ile dayanışmalarını göstermek amacıyla milli marşı söylemeyi reddetti

Mussolini, 1934'te Dünya Kupası'nı kazanan İtalyan milli takımını ağırlamıştı (AFP)
Mussolini, 1934'te Dünya Kupası'nı kazanan İtalyan milli takımını ağırlamıştı (AFP)
TT

Siyasetin oyunu futbol

Mussolini, 1934'te Dünya Kupası'nı kazanan İtalyan milli takımını ağırlamıştı (AFP)
Mussolini, 1934'te Dünya Kupası'nı kazanan İtalyan milli takımını ağırlamıştı (AFP)

Fidel Sbeity
Suudi milli takımının Arjantin’i mağlup etmesi ardından Kral Selman bin Abdulaziz’in bugünü resmi tatil ilan etmesi, siyasi güç ve futbol arasındaki ilişkinin bir örneği niteliğinde. İngiltere'nin galibiyetiyle sonuçlanan İran-İngiltere maçının başında İran milli takımının milli marşı söylemeyi reddetmeleri de örnek olarak verilebilir. İranlıların kendilerine dayatılan ekonomik, toplumsal ve kültürel koşullara yönelik hoşnutsuzluklarının bir ifadesi niteliğindeki protestolar devam ederken İranlı futbolcuların bu davranışı ise ülkelerindeki politikacılara göstermek istedikleri politik duruşlarını simgeliyor. 

Siyasi bir platform konumundaki futbol
Futbol aslında çok uzun zamandır siyaset ile iç içe bir spor dalı. Pek çok politikacı, siyasi pozisyonlarını ifade etmek amacıyla bu küresel platformdan yararlanıyor. Örneğin İtalya’nın 1934’te kazandığı FIFA Dünya Kupası, Mussolini’nin faşist yönetiminin barındırdığı gücün bir teyidi niteliğindeydi. Mussolini’den halkın hoşnutsuzluğunu azaltmak ve ulusal duyguları pekiştirmek amacıyla spor etkinliklerinden yararlanmanın önemini öğrenen İspanyol diktatör Franco da futbolu ve futbol kulüplerini desteklediğini göstermişti. ABD Kongresi'nin FIFA’nın gerçekleştirdiği anlaşmalarla ilgili yıllar önce yürüttüğü soruşturmalar, siyasi kurumların siyasetin dışında kalan ancak siyasete etki eden anlaşmaları baltalama yeteneğinin bir göstergesi sayılıyor.

Yolsuzluk
Dünya Kupası’na ev sahipliği yapacak ülkeyi FIFA ve yönetimi seçiyor. Bu seçim, ev sahibi ülkenin bu büyük etkinliği organize etme yeteneklerini ve sahip olduğu finansal gücü gösteriyor. Bir yarış halini alan stadyum tasarımlarında ve kapsamlı medya ilgisinde bunu hissedebiliyoruz.
ABD milletvekilleri, tüm Avrupa mahkemelerini de aynı yolsuzluk soruşturmalarını yürütmeye zorladı. FIFA Başkanı Blatter gibi yöneticiler ve Fransız futbolcu Platini gibi efsanevi oyuncular yolsuzluk, rüşvet, adam kayırma ve görevini kötüye kullanmakla suçlandı.
Aynı şey, Katar’ın ev sahipliğini yaptığı 2022 Dünya Kupası'nda FIFA yönetiminin futbolculardan LGBT temsili kol bandını takmamalarını istediğinde de tekrarlandı. Tüm Avrupa takımları bu kol bandından geri adım attı. FIFA'nın bu talebi sadece siyasi olmamakla birlikte, bir şekilde siyasete etki ediyor. Dünya çağındaki siyasi partiler, LGBT hakları hususunda farklı yaklaşımlara sahip. Sağcı partiler ve ABD’deki Cumhuriyetçi Parti bu hakları reddederken liberal partiler ve insan hakları dernekleri ise destek veriyor.
Eril semboller
Futbol, bir spor dalı haline geldiğinden bu yana, organize topluluklar, protestolar, propaganda ve eril simgeler ile ilişkilendiriliyor. Son yıllarda siyasi aktörlerin toplumsal seferberlik ve siyasi propagandada futboldan yararlanması, futbol, ​​siyaset ve toplum arasındaki ilişkiler ağına işaret ediyor.
İranlı futbolcular milli marşı dinliyor (AFP)
Milli marş sırasında İranlı futbolcular (AFP)
Kulüpler, futbolcu ve taraftarların genellikle doğrudan veya dolaylı yoldan siyasete bulaştığını görüyoruz. Büyük şehirlerdeki birçok banliyö futbol kulübünün demografik değişiklikler, göçler ve nüfusa ilişkin sıkıntılar neticesinde kurulduğu biliniyor. Futbolcu yahut taraftar konumunda futbol ile ilgilenmek, toplumsal izolasyondan kurtulma ve sosyal bütünleşmeyi teşvik etme yönünde olumlu bir yöntem sayılıyor.

Savaş, barış, mücadele, protesto ve dayanışma
The Guardian gazetesinin futbolun siyasi etkileri üzerine araştırmacısı John Darts, konuyla ilgili makalesinde (2020), sporun ve ulusal kimliğin Filistin futbolunda nasıl tezahür ettiğini, Filistin devleti mücadelesine dikkat çekmek için futbolun bir nasıl bir mekanizma olarak kullanıldığını anlatıyor.
ABD’li sosyolog Martin Bauer ise “Bazıları futbolun bir ölüm kalım meselesi olduğunu düşünüyor. Sizi temin ederim ki futbol bundan çok daha önemli” ifadelerini kullanıyor.
Örneğin, Arjantin'deki sağcı cuntanın 1978'de oynanan maçı kazanmak için Peru'ya tahıl ve 50 milyon dolar değerinde bir kredi verdiği iddia ediliyor. İngiliz The Sunday Times gazetesi yazarı Maria Laura Avignolo, 1986 tarihli makalesinde, cuntanın kupayı kazanmak için rüşvet ve göz korkutmaya başvurduğunu ifade ediyor. Arjantinli general Jorge Videla’nın zamanında Peru takımının soyunma odasına yaptığı ziyarette futbolcularla ‘Latin Amerika birliği’ hakkında konuştuğu söyleniyor. Avignolo, maçtan sonraki haftalarda Lima'ya 35 bin ton Arjantin buğdayı sevkiyatının yapıldığını, Peru hükümetinin eline 50 milyon dolar değerinde faizsiz kredinin geçtiğini iddia etti.

Ulusal düzeyde etki
Martin Bauer, futbolun ulusal ve uluslararası düzeyde hayatı etkileyebileceğine, devrimlere ilham verebileceğine ve savaşlara neden olabileceğine, aynı zamanda barışı getirebileceğine, ulusları ayağa kaldırabileceğine inanıyor. 1969'da Honduras ve El Salvador arasındaki Futbol Savaşı, sporun aslında nelere sebebiyet verebileceğinin önemli bir örneği.
Mussolini gibi Hitler de Olimpiyat Oyunları’nı kendi rejimini tüm dünyaya tanıtmak için kullanmıştı. Ancak Mussolini’nin Coppa Del Duce adlı özel bir ödülü mevcuttu. Bu kupa, normal dünya kupasının altı katı büyüklüğündeydi. İtalyan diktatörün yöneticileri seçtiği söyleniyor. Bu durum Mussolini'nin Azzurri takımının Avusturya'ya karşı 2-1 kazandığı yarı final maçında açıkça kendini göstermişti. Zirâ hakemlerin tarafgirliğine herkes şahit oldu. Nazilerin komşularını dahil etmesi öncesinde 1930'larda önde gelen takımlardan biri sayılan Avusturya takımı, Hitler’in Avusturya'yı işgali ardından ortadan kayboldu. Cezayir Bağımsızlık Savaşı'nda Fransız milli takımı, Fransa Futbol Ligi'nde oynayan Cezayirlileri İsveç'te düzenlenecek Dünya Kupası'na katılmaya çağırmış, Cezayirli futbolcular ise şöhretlerini pekiştirecek bu fırsatı reddetmişti. Tunus'taki Ulusal Kurtuluş Cephesi karargahına kaçan Cezayirli futbolcular, Fransız polisi tarafından takip altına alındı. Bu tercihin bedeli çok ağır olsa da, Cezayirli futbolcular aslında vatanseverliklerini göstermiş oldu.
Zaire Cumhurbaşkanı Mobutu, ülkesinin Yugoslavya karşısında 9-0 kaybetmesi üzerine futbolcuları köşeye sıkıştırmıştı. Mobutu, İskoçya’ya 2-0 yenilen futbolcularu üç ve fazlası gol ile Brezilya’ya da yenildikleri taktirde ülkelerine dönememekle tehdit etmişti. 1974 Dünya Kupası'ndaki Doğu ve Batı Almanya maçı ise bir futbol maçından daha fazlası, iki ideoloji arasındaki soğuk savaşın bir parçası olarak değerlendirilebilir.
2006'da Almanya'da düzenlenen Dünya Kupası'nda turnuvanın sloganı ‘arkadaş edinme zamanı geldi’ idi. Ancak bu dostluklar ilk olarak Almanların kendi aralarındaydı. Alman spor yorumcusu Roger Hunt, “Bir ay içinde Klinsmann, doğu ve batı çizgisindeki uzun süreli ayrımın ardından, milliyetçiliğin tezahürlerinden utanan iki toplumu tek Alman kimliği dairesinde bir araya getirmeyi başardı” ifadelerine başvurdu. İngiliz The Times gazetesi ise o sırada “Final önemli değil. Dünya Kupası'nın gerçek kazananları Almanlardır” ifadelerine başvurmuştu. Burada aslında Almanya’nın sağladığı olumlu siyasi sonuçlara değiniliyor.

Siyasi zafer
İran 1998'de Fransa'da ABD'ye karşı zafer kazandığı sırada müsabaka başlamadan önce taraflar azami derecede saygı göstermiş, çiçek, hediye ve fotoğraf alışverişinde bulunmuştu. İran şehirlerinde bu zaferi kutlayan İranlılar, dini otoritelerin uyarılarına rağmen, tarihi, siyasi ve ulusal zafer bahanesiyle sokaklara dökülmüştü.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre birçok analist, söz konusu zaferin İranlıların sokak hareketlerinin ilk tohumu olduğunu söylüyor. Bugünlerde İran şehirlerindeki protestocular, tepki olarak milli marşı söylemeyi reddeden milli takım oyuncularını selamlamıştı.



FED, ABD’deki ara seçimler öncesinde faizleri sabit tuttu

Washington’daki ABD Merkez Bankası binası (Reuters)
Washington’daki ABD Merkez Bankası binası (Reuters)
TT

FED, ABD’deki ara seçimler öncesinde faizleri sabit tuttu

Washington’daki ABD Merkez Bankası binası (Reuters)
Washington’daki ABD Merkez Bankası binası (Reuters)

ABD Merkez Bankası (FED), 3 Kasım’da yapılacak Kongre ara seçimlerine bir haftadan az süre kala, bugün (Çarşamba) politika faizini yüzde 3,75-4 aralığında sabit tuttu. Yaşam maliyetleri, seçim kampanyalarının öne çıkan başlıkları arasında yer alıyor.

Federal Açık Piyasa Komitesi (FOMC), toplantının ardından yayımladığı açıklamada, ekonomik faaliyetin güçlü bir hızla genişlediğini, yurt içi harcamaların dirençli seyrettiğini, verimlilik artışının güçlü, sermaye yatırımlarının ise sağlam olduğunu belirtti. Açıklamada, istihdam artışının iş gücündeki büyümeyle uyumlu olduğu ve işsizlik oranında kayda değer bir değişiklik yaşanmadığı ifade edildi.

Buna karşılık komite, enflasyonun yüksek seyrini koruduğuna dikkat çekti. Daha fazla verinin, enflasyonu zamanında yüzde 2’lik hedefe döndürmek için uygun para politikası duruşunun belirlenmesine yardımcı olacağı vurgulandı. FED, fiyat istikrarını sağlama konusundaki kararlılığını da yineledi.

Faizleri sabit tutma kararı, enerji fiyatlarındaki artış, gümrük tarifeleri ve yapay zekâ yatırımlarından kaynaklanan talep nedeniyle enflasyonist baskıların sürdüğü bir dönemde alındı. Bu durum, para politikası yapıcılarını enflasyonu kontrol altına almak ile ekonomik faaliyetin istikrarını korumak arasında hassas bir denge kurmaya zorluyor.

Faizlerin sabit tutulması kararı, komite üyelerinden 10’unun desteğini alırken iki üye karşı oy kullandı. Lisa Cook ve Beth Hammack, politika faizinin hedef aralığının 25 baz puan artırılmasını tercih etti.

ABD’de ailelerin yüksek yaşam maliyetleriyle mücadele etmeyi sürdürmesi nedeniyle fiyatlardaki gelişmeler, yaklaşan seçimler öncesinde daha da önem kazandı.

Piyasalar, FED yetkililerinin temkinli davranarak enflasyonun seyrini değerlendirmeyi tercih ettiklerine yönelik açıklamalarının ardından faizlerin sabit tutulmasını bekliyordu. FED, eylül ayında faizi 25 baz puan artırarak mevcut aralığa yükseltmişti. Bu artış, üç yılın ardından yapılan ilk faiz artırımı olmuştu.

Demokrat Parti, ara seçimlerde Cumhuriyetçilerin elindeki Kongrenin her iki kanadında da kontrolü ele geçirmeyi hedefliyor. Olası bir güç değişimi, ABD Başkanı Donald Trump’ın görev süresinin son iki yılında siyasi gündemini hayata geçirme kapasitesini etkileyebilir.

Ekonomik büyüme genel olarak istikrarlı seyrini korusa da özellikle düşük gelirli kesimler başta olmak üzere birçok Amerikalı ailenin yüksek fiyatlardan etkilenmeye devam etmesi, yaşam maliyetlerini seçim kampanyalarının başlıca konularından biri haline getirdi.

Enflasyon hâlâ hedefin oldukça üzerinde

Faizlerin sabit tutulması kararı, enflasyon göstergelerinin fiyat artışlarını hedeflenen seviyeye döndürmenin zor olacağına işaret ettiği bir dönemde alındı. ABD’de tüketici fiyatları endeksi eylül ayında yıllık yüzde 3,7 yükselerek analistlerin beklentilerini aştı ve mayısta kaydedilen son üç yılın en yüksek seviyesine yeniden yaklaştı.

FED, uzun vadeli enflasyon hedefini, enflasyonu ölçmek için esas aldığı kişisel tüketim harcamaları (PCE) fiyat endeksi üzerinden yüzde 2 olarak belirliyor.

İlk tahminler, manşet PCE endeksinin yanı sıra bazı oynak fiyat kalemlerini dışarıda bırakan göstergelerin de eylülde yükseldiğine işaret ediyor. Yıllık enflasyonun yüzde 3 veya üzerinde kalmayı sürdürdüğü, son aylarda fiyat artışlarını düşürme konusunda ise sınırlı ilerleme kaydedildiği değerlendiriliyor.

Eylül ayına ilişkin kişisel tüketim harcamaları verilerinin, FED’in faiz kararını açıklamasından bir gün sonra, perşembe günü yayımlanması bekleniyor.

Endeksin bileşenlerine ilişkin ilk tahminler de fiyat baskılarının sürdüğüne işaret ediyor. Bu verilerin, resmî rakamlar açıklanmadan önce FED yetkililerine enflasyonun seyri hakkında ek bilgi sağlaması bekleniyor.

xascdvfbg
FED Başkanı, Para Politikası Kurulu’nun faiz kararının ardından düzenlediği basın toplantısında (Reuters)

Enflasyonist baskıların başlıca nedenleri arasında, ABD’nin şubat ayının sonlarında İran’a yönelik başlattığı savaşın ardından enerji fiyatlarında yaşanan artış ve Trump yönetiminin uygulamaya koyduğu gümrük tarifelerinin devam eden etkileri bulunuyor.

Bunun yanı sıra yapay zekâ yatırımlarından kaynaklanan güçlü talep ve tüketici harcamaları da fiyatların yüksek seyretmesine katkıda bulunan unsurlar arasında yer alıyor.

Piyasalar yeni faiz artışlarının zamanlamasını izliyor

Mevcut toplantıda faizlerin sabit tutulmasının beklenmesiyle birlikte piyasaların odağı, önümüzdeki aylarda yapılabilecek faiz artışlarının büyüklüğüne ve zamanlamasına çevrildi.

Ekonomistler ve yatırımcılar, enflasyonun yüksek seyrini sürdürmesi ve fiyat artışlarının daha geniş bir alana yayılması halinde FED’in ekim ayında geçici olarak duraklamayı tercih etse bile yeniden faiz artışına gidebileceğini düşünüyor.

TS Lombard şirketinin makroekonomi genel müdürü Dario Perkins, artık sorunun yalnızca FED’in faizleri yeniden artırıp artırmayacağı olmadığını, ilerleyen dönemde kaç faiz artışı yapılabileceğinin de önem kazandığını söyledi.

Trump’ın baskısı

Ekim ayındaki toplantı, Trump ile FED arasındaki gerilimin sürdüğü bir dönemde gerçekleştirildi. ABD Başkanı, geçen yıl yeniden göreve gelmesinden bu yana faizlerin düşürülmesi talebiyle merkez bankası üzerindeki baskıyı artırdı. Bu durum, kurumun bağımsızlığına ilişkin tartışmaları beraberinde getirdi.

Trump yönetiminin baskıları arasında, FED’in eski Başkanı Jerome Powell hakkında hukuki süreç başlatılması ve Yönetim Kurulu üyesi Lisa Cook’un görevden alınmaya çalışılması da yer aldı.

Powell hakkındaki soruşturma daha önce düşürülmüştü. Bu gelişme, Warsh’ın FED yönetim kuruluna atanmasının Senato tarafından onaylanmasına yönelik sürecin ilerlemesinin önünü açtı. Ancak Beyaz Saray, Yüksek Mahkemenin Cook’u görevden uzaklaştırmaya yönelik önceki girişimi engellemesine rağmen, söz konusu girişimlerini yeniden gündeme getirdi.

Enflasyonist baskıların devam ettiği bu ortamda Warsh, FED’in para politikası rotasını belirlemedeki bağımsızlığını korurken enflasyonu yüzde 2’lik hedefe döndürme zorluğuyla karşı karşıya bulunuyor.

Faizlerin sabit tutulması, karar alıcılara fiyatların seyrini değerlendirmek için ek zaman kazandırsa da önümüzdeki dönemde açıklanacak ekonomik veriler ve enerji fiyatları, FED’in yeni kararlarını belirleyecek başlıca unsurlar arasında yer alacak. Bu süreçte yaşam maliyetleri, ABD’de 3 Kasım’da yapılacak Kongre ara seçimleri öncesinde ekonomik tartışmaların merkezinde kalmayı sürdürecek.


Üç önemli tarih arasında Ortadoğu

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters
TT

Üç önemli tarih arasında Ortadoğu

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters

İbrahim Hamidi

Tek bir haftada üç önemli tarih: İsrail’deki seçimler, Süveyş Savaşı’nın yetmişinci yıl dönümü ve ABD’deki ara seçimler.

Aralarında bir savaşın yıl dönümü bulunan iki sandık. Esas mesele takvimlerin yakınlığı değil, anlamların kesişimi. Savaşları ‘varoluşsal’ gören bir devletteki seçimler. Savaşlara karar verme, onları bitirme veya durdurma kudretine sahip bir imparatorluktaki seçimler. Ve ilk kurşunu sıkanın son sözü söylemeyebileceğini gözler önüne seren bir savaşın yıl dönümü.

27 Ekim’de İsrail, 7 Ekim saldırıları ile Gazze’den Lübnan, Suriye ve İran’a kadar uzanan yansımalarının üzerinden geçen üç yılın ardından sandık başına gidiyor. Askeri haritalar değişti, liderler suikasta uğradı, tesisler yerle bir edildi. Ancak yeni bölgesel düzenin kelimeleri henüz yazılmış değil.

Seçim kampanyasında Binyamin Netanyahu, İran’ın nükleer programını ve füze cephaneliğini yok etmenin de ötesine geçti. Tahran’daki kuşatılmış rejimi değiştirmenin, İran tehdidini ortadan kaldırmanın yolu olduğunu söyledi. Ancak hedef ile uygulama arasında katedilmesi gereken mesafeler var. İran ağır darbeler aldı. Rejimdeki isimlerin yüzleri değişti; liderliğini yeniden düzenledi, Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) konumunu güçlendirdi, bölgesel kozlarını kullanmaya devam etti ve yaptırımlarla köşeye sıkışıp daha da hırçınlaştı. Yemen, Lübnan ve Irak’taki kanıtlar çok açık.

Yeni bir raunt, önceki rauntların başaramadığını başarabilecek mi? Amerikan raporları, ara seçimlerden sonra İran’a karşı yeni saldırılar düzenlemek amacıyla hazırlanan ortak askeri planlardan söz etti. Sahadaki hareketlilik ile diplomatik girişimler adeta yarışıyor.

İşte tam bu noktada ikinci tarih devreye giriyor: 29 Ekim 1956’da Birleşik Krallık, Fransa ve İsrail, Cemal Abdunnasır’ı devirmek ve Süveyş Kanalı’nın denetimini geri almak da dahil olmak üzere farklı hedeflerle Süveyş Savaşı’na girdi. Ordular ilerledi, ancak ABD Başkanı Dwight Eisenhower savaşın durdurulmasını dayattı. Abdunnasır devrilmedi; aksine daha da hırslı hale geldi. Savaş, İngiliz ve Fransız imparatorluklarının çöküşünü ve Amerikan nüfuzunun yükselişini gözler önüne serdi.

Daha önce bu köşede Süveyş ile Hürmüz arasındaki kesişme noktalarına değinmiştim. Ancak Süveyş’in bugünkü yıl dönümü; coğrafya, ittifaklar ve güç dengeleriyle ilgili başka çelişkileri de akla getiriyor. Mısır’ın ulusal güvenliği hâlâ Süveyş Kanalı ile mi sınırlı, yoksa komşu ülkelere, Kızıldeniz’e ve Babu’l Mendeb’e kadar uzanıyor mu? Washington, müttefiki İsrail’in yeni bir savaşa doğru atılmasını durduracak mı, yoksa buna ortak mı olacak? Çin ile Rusya, Birleşik Krallık ve Fransa’nın krizinden yararlanan Washington gibi, ABD’nin Ortadoğu savaşlarıyla meşgul olmasını kendi nüfuzunu yıpratmak için bir fırsat olarak mı görüyor?

Trump bir Eisenhower değil ve Kongre haritasını gözlüyor; Netanyahu da David Ben-Gurion değil ve Knesset haritasını bekliyor. Yetmiş yıl önce Avrupalı güçlerin nüfuzunu devralan ABD ile bugün müttefiklerinin kendi ayakları üzerinde durması gerektiğini söyleyen ABD aynı ABD değil. Birkaç gün önce Tom Barrack, bu dönüşümün ipuçlarını sundu. Geleneksel güvenlik garantörü olarak ABD’nin rolünün gözden geçirildiğinden bahsetti; bölge ülkelerini kendi güvenlikleri için daha fazla sorumluluk almaya ve yeni ittifaklar kurmaya çağırdı. Ayrıca Irak, Afganistan, Libya ve Suriye’deki Amerikan müdahalelerinin ve rejim değiştirme çabalarının başarısızlıklarını hatırlattı.

Çelişki şu ki; Trump’ın temsilcisi rejim değiştirme deneyimlerinin başarısızlığından bahsederken, Netanyahu İran rejimini değiştirmekten söz ediyor. Bir başka çelişki ise ABD müttefiklerinden kendi ayakları üzerinde durmalarını isterken, askeri kararlarının ve İsrail ile olan ilişkisinin onların güvenliğini belirleyen en önemli etkenlerden biri olmaya devam etmesi ve Başkanlarının kararları, tweetleri ve ani dönüşleriyle onları şaşırtması.

İşte tam bu noktada üçüncü tarihin önemi ortaya çıkıyor: 3 Kasım. ABD’deki ara seçimler, Kongre’deki güç dengelerini yeniden dağıtabilir ve Trump’ın görev süresinin geri kalanında politikalarını uygulama yeteneğini etkileyebilir. Dış politikanın sadece Kongre seçimlerinin sonuçlarına bağlı kalmadığı doğru; ancak savaş, müzakere, güçler dengesi ve siyasi bölünmelere dair hesaplamalar iç politikadan doğrudan etkilenir.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre İsrail ve ABD’deki seçimlerin arasında Ortadoğu ülkeleri kendilerini çelişkili ihtimallerin karşısında buluyor: İran’la yeni bir savaş ya da bir uzlaşma; eski ittifakların sürmesi ya da yeniden şekillenmesi; ve müttefiklerin güvenlik yükünü taşıma isteğindeki azalmaya tezat oluşturan bir Amerikan askeri varlığı ile sonuçlarının bedelini ödeyen ortaklarla koordinasyon kurulmadan yürütülen savaşlar.

1956’da Süveyş, uluslararası ağırlık merkezinin Avrupa’dan ABD’ye kaydığını gözler önüne seren bir an olmuştu. Yetmiş yıl sonra ise Washington’ın mirasını devralmaya hazır tek bir güç görünmüyor. Amerika en güçlüsü, Çin ilerliyor, Rusya maceralara giriyor ve bölge ülkeleri yeni bölgesel ittifaklar dokuyarak büyük güçler arasındaki karar alma marjlarını genişletmeye çalışıyor.

Üç tarih ve yetmiş yıl. Seçim süreçleri ve askeri hazırlıklar. Süveyş Savaşı’nda son sözü ilk kurşunu sıkan söylememişti. İsrail ve ABD’deki sandıklar, İran’a yönelik deniz ablukası sandığı, savaş hazırlıkları ve uzlaşma girişimleri arasında; bu kez sonsözü kim yazacak?


Trump, Türkiye'ye F-35 uçaklarının satışını değerlendireceklerini teyit etti

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ABD Başkanı Trump, dün NATO Zirvesi kapsamında Ankara’daki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde düzenlenen karşılama töreninde (AFP)
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ABD Başkanı Trump, dün NATO Zirvesi kapsamında Ankara’daki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde düzenlenen karşılama töreninde (AFP)
TT

Trump, Türkiye'ye F-35 uçaklarının satışını değerlendireceklerini teyit etti

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ABD Başkanı Trump, dün NATO Zirvesi kapsamında Ankara’daki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde düzenlenen karşılama töreninde (AFP)
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ABD Başkanı Trump, dün NATO Zirvesi kapsamında Ankara’daki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde düzenlenen karşılama töreninde (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump dün NATO Zirvesi’ne katılmak üzere geldiği Ankara’da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yaptığı görüşmede, Washington'ın Türkiye'ye F-35 savaş uçağı satışını değerlendireceğini teyit etti. Türkiye, Rusya yapımı hava savunma sistemi satın alması nedeniyle bu gelişmiş savaş uçağı programından çıkarılmıştı.

Trump, NATO Zirvesi için başkent Ankara’ya gelişinde “Bu alacağımız bir karar... İnanılmaz bir uçak, açık ara en iyi uçak ve kesinlikle göz önünde bulunduracağımız bir konu” dedi.

Trump ayrıca ABD'nin Türkiye'nin Rusya yapımı S-400 hava savunma sistemini satın alması nedeniyle ‘ABD’nin Düşmanlarına Yaptırımlarla Karşı Koyma Yasası’ (CAATSA) kapsamında Türkiye'ye uygulanan yaptırımları kaldıracağını da açıkladı.

Trump öte yandan NATO üyesi Avrupa ülkelerinin İran’daki savaşa dair tutumlarını bir kez daha eleştirdi. Bu ülkelerin güvenliğine milyarlarca dolar harcadıklarını ve İran konusunda destek istemediklerini, ancak Hürmüz Boğazı meselesinde de bu ülkelerin yardımdan çekindiğini vurgulayan Trump, “Hiçbir yardım istemiyorduk, bir anlamda insanları sınıyordum. Bizi destekleyip desteklemeyeceklerini görmek istiyordum. Çünkü ben her zaman onlara yardım ettiğimizi söyledim, ama aynısını yapıp yapmayacaklarından emin değilim.”