Siyasetin oyunu futbol

İngiltere ile oynadıkları maçta İran milli takımı protestolar ile dayanışmalarını göstermek amacıyla milli marşı söylemeyi reddetti

Mussolini, 1934'te Dünya Kupası'nı kazanan İtalyan milli takımını ağırlamıştı (AFP)
Mussolini, 1934'te Dünya Kupası'nı kazanan İtalyan milli takımını ağırlamıştı (AFP)
TT

Siyasetin oyunu futbol

Mussolini, 1934'te Dünya Kupası'nı kazanan İtalyan milli takımını ağırlamıştı (AFP)
Mussolini, 1934'te Dünya Kupası'nı kazanan İtalyan milli takımını ağırlamıştı (AFP)

Fidel Sbeity
Suudi milli takımının Arjantin’i mağlup etmesi ardından Kral Selman bin Abdulaziz’in bugünü resmi tatil ilan etmesi, siyasi güç ve futbol arasındaki ilişkinin bir örneği niteliğinde. İngiltere'nin galibiyetiyle sonuçlanan İran-İngiltere maçının başında İran milli takımının milli marşı söylemeyi reddetmeleri de örnek olarak verilebilir. İranlıların kendilerine dayatılan ekonomik, toplumsal ve kültürel koşullara yönelik hoşnutsuzluklarının bir ifadesi niteliğindeki protestolar devam ederken İranlı futbolcuların bu davranışı ise ülkelerindeki politikacılara göstermek istedikleri politik duruşlarını simgeliyor. 

Siyasi bir platform konumundaki futbol
Futbol aslında çok uzun zamandır siyaset ile iç içe bir spor dalı. Pek çok politikacı, siyasi pozisyonlarını ifade etmek amacıyla bu küresel platformdan yararlanıyor. Örneğin İtalya’nın 1934’te kazandığı FIFA Dünya Kupası, Mussolini’nin faşist yönetiminin barındırdığı gücün bir teyidi niteliğindeydi. Mussolini’den halkın hoşnutsuzluğunu azaltmak ve ulusal duyguları pekiştirmek amacıyla spor etkinliklerinden yararlanmanın önemini öğrenen İspanyol diktatör Franco da futbolu ve futbol kulüplerini desteklediğini göstermişti. ABD Kongresi'nin FIFA’nın gerçekleştirdiği anlaşmalarla ilgili yıllar önce yürüttüğü soruşturmalar, siyasi kurumların siyasetin dışında kalan ancak siyasete etki eden anlaşmaları baltalama yeteneğinin bir göstergesi sayılıyor.

Yolsuzluk
Dünya Kupası’na ev sahipliği yapacak ülkeyi FIFA ve yönetimi seçiyor. Bu seçim, ev sahibi ülkenin bu büyük etkinliği organize etme yeteneklerini ve sahip olduğu finansal gücü gösteriyor. Bir yarış halini alan stadyum tasarımlarında ve kapsamlı medya ilgisinde bunu hissedebiliyoruz.
ABD milletvekilleri, tüm Avrupa mahkemelerini de aynı yolsuzluk soruşturmalarını yürütmeye zorladı. FIFA Başkanı Blatter gibi yöneticiler ve Fransız futbolcu Platini gibi efsanevi oyuncular yolsuzluk, rüşvet, adam kayırma ve görevini kötüye kullanmakla suçlandı.
Aynı şey, Katar’ın ev sahipliğini yaptığı 2022 Dünya Kupası'nda FIFA yönetiminin futbolculardan LGBT temsili kol bandını takmamalarını istediğinde de tekrarlandı. Tüm Avrupa takımları bu kol bandından geri adım attı. FIFA'nın bu talebi sadece siyasi olmamakla birlikte, bir şekilde siyasete etki ediyor. Dünya çağındaki siyasi partiler, LGBT hakları hususunda farklı yaklaşımlara sahip. Sağcı partiler ve ABD’deki Cumhuriyetçi Parti bu hakları reddederken liberal partiler ve insan hakları dernekleri ise destek veriyor.
Eril semboller
Futbol, bir spor dalı haline geldiğinden bu yana, organize topluluklar, protestolar, propaganda ve eril simgeler ile ilişkilendiriliyor. Son yıllarda siyasi aktörlerin toplumsal seferberlik ve siyasi propagandada futboldan yararlanması, futbol, ​​siyaset ve toplum arasındaki ilişkiler ağına işaret ediyor.
İranlı futbolcular milli marşı dinliyor (AFP)
Milli marş sırasında İranlı futbolcular (AFP)
Kulüpler, futbolcu ve taraftarların genellikle doğrudan veya dolaylı yoldan siyasete bulaştığını görüyoruz. Büyük şehirlerdeki birçok banliyö futbol kulübünün demografik değişiklikler, göçler ve nüfusa ilişkin sıkıntılar neticesinde kurulduğu biliniyor. Futbolcu yahut taraftar konumunda futbol ile ilgilenmek, toplumsal izolasyondan kurtulma ve sosyal bütünleşmeyi teşvik etme yönünde olumlu bir yöntem sayılıyor.

Savaş, barış, mücadele, protesto ve dayanışma
The Guardian gazetesinin futbolun siyasi etkileri üzerine araştırmacısı John Darts, konuyla ilgili makalesinde (2020), sporun ve ulusal kimliğin Filistin futbolunda nasıl tezahür ettiğini, Filistin devleti mücadelesine dikkat çekmek için futbolun bir nasıl bir mekanizma olarak kullanıldığını anlatıyor.
ABD’li sosyolog Martin Bauer ise “Bazıları futbolun bir ölüm kalım meselesi olduğunu düşünüyor. Sizi temin ederim ki futbol bundan çok daha önemli” ifadelerini kullanıyor.
Örneğin, Arjantin'deki sağcı cuntanın 1978'de oynanan maçı kazanmak için Peru'ya tahıl ve 50 milyon dolar değerinde bir kredi verdiği iddia ediliyor. İngiliz The Sunday Times gazetesi yazarı Maria Laura Avignolo, 1986 tarihli makalesinde, cuntanın kupayı kazanmak için rüşvet ve göz korkutmaya başvurduğunu ifade ediyor. Arjantinli general Jorge Videla’nın zamanında Peru takımının soyunma odasına yaptığı ziyarette futbolcularla ‘Latin Amerika birliği’ hakkında konuştuğu söyleniyor. Avignolo, maçtan sonraki haftalarda Lima'ya 35 bin ton Arjantin buğdayı sevkiyatının yapıldığını, Peru hükümetinin eline 50 milyon dolar değerinde faizsiz kredinin geçtiğini iddia etti.

Ulusal düzeyde etki
Martin Bauer, futbolun ulusal ve uluslararası düzeyde hayatı etkileyebileceğine, devrimlere ilham verebileceğine ve savaşlara neden olabileceğine, aynı zamanda barışı getirebileceğine, ulusları ayağa kaldırabileceğine inanıyor. 1969'da Honduras ve El Salvador arasındaki Futbol Savaşı, sporun aslında nelere sebebiyet verebileceğinin önemli bir örneği.
Mussolini gibi Hitler de Olimpiyat Oyunları’nı kendi rejimini tüm dünyaya tanıtmak için kullanmıştı. Ancak Mussolini’nin Coppa Del Duce adlı özel bir ödülü mevcuttu. Bu kupa, normal dünya kupasının altı katı büyüklüğündeydi. İtalyan diktatörün yöneticileri seçtiği söyleniyor. Bu durum Mussolini'nin Azzurri takımının Avusturya'ya karşı 2-1 kazandığı yarı final maçında açıkça kendini göstermişti. Zirâ hakemlerin tarafgirliğine herkes şahit oldu. Nazilerin komşularını dahil etmesi öncesinde 1930'larda önde gelen takımlardan biri sayılan Avusturya takımı, Hitler’in Avusturya'yı işgali ardından ortadan kayboldu. Cezayir Bağımsızlık Savaşı'nda Fransız milli takımı, Fransa Futbol Ligi'nde oynayan Cezayirlileri İsveç'te düzenlenecek Dünya Kupası'na katılmaya çağırmış, Cezayirli futbolcular ise şöhretlerini pekiştirecek bu fırsatı reddetmişti. Tunus'taki Ulusal Kurtuluş Cephesi karargahına kaçan Cezayirli futbolcular, Fransız polisi tarafından takip altına alındı. Bu tercihin bedeli çok ağır olsa da, Cezayirli futbolcular aslında vatanseverliklerini göstermiş oldu.
Zaire Cumhurbaşkanı Mobutu, ülkesinin Yugoslavya karşısında 9-0 kaybetmesi üzerine futbolcuları köşeye sıkıştırmıştı. Mobutu, İskoçya’ya 2-0 yenilen futbolcularu üç ve fazlası gol ile Brezilya’ya da yenildikleri taktirde ülkelerine dönememekle tehdit etmişti. 1974 Dünya Kupası'ndaki Doğu ve Batı Almanya maçı ise bir futbol maçından daha fazlası, iki ideoloji arasındaki soğuk savaşın bir parçası olarak değerlendirilebilir.
2006'da Almanya'da düzenlenen Dünya Kupası'nda turnuvanın sloganı ‘arkadaş edinme zamanı geldi’ idi. Ancak bu dostluklar ilk olarak Almanların kendi aralarındaydı. Alman spor yorumcusu Roger Hunt, “Bir ay içinde Klinsmann, doğu ve batı çizgisindeki uzun süreli ayrımın ardından, milliyetçiliğin tezahürlerinden utanan iki toplumu tek Alman kimliği dairesinde bir araya getirmeyi başardı” ifadelerine başvurdu. İngiliz The Times gazetesi ise o sırada “Final önemli değil. Dünya Kupası'nın gerçek kazananları Almanlardır” ifadelerine başvurmuştu. Burada aslında Almanya’nın sağladığı olumlu siyasi sonuçlara değiniliyor.

Siyasi zafer
İran 1998'de Fransa'da ABD'ye karşı zafer kazandığı sırada müsabaka başlamadan önce taraflar azami derecede saygı göstermiş, çiçek, hediye ve fotoğraf alışverişinde bulunmuştu. İran şehirlerinde bu zaferi kutlayan İranlılar, dini otoritelerin uyarılarına rağmen, tarihi, siyasi ve ulusal zafer bahanesiyle sokaklara dökülmüştü.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre birçok analist, söz konusu zaferin İranlıların sokak hareketlerinin ilk tohumu olduğunu söylüyor. Bugünlerde İran şehirlerindeki protestocular, tepki olarak milli marşı söylemeyi reddeden milli takım oyuncularını selamlamıştı.



ABD’nin İsrail Büyükelçisi, Gazze'de yaşanan insanlık dramına karşı uyarıları engelledi

İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik askeri operasyonu sırasında, kuzeydeki Beyt Lahiya’da ağır hasar gören Filistinlilere ait evler (18 Aralık 2024 – Reuters)
İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik askeri operasyonu sırasında, kuzeydeki Beyt Lahiya’da ağır hasar gören Filistinlilere ait evler (18 Aralık 2024 – Reuters)
TT

ABD’nin İsrail Büyükelçisi, Gazze'de yaşanan insanlık dramına karşı uyarıları engelledi

İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik askeri operasyonu sırasında, kuzeydeki Beyt Lahiya’da ağır hasar gören Filistinlilere ait evler (18 Aralık 2024 – Reuters)
İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik askeri operasyonu sırasında, kuzeydeki Beyt Lahiya’da ağır hasar gören Filistinlilere ait evler (18 Aralık 2024 – Reuters)

ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) çalışanları, 2024’ün ilk aylarında, Gazze’nin kuzeyinde gıda ve tıbbi yardım eksikliğinin kritik boyutlara ulaştığına dair uyarılarını, dönemin ABD Başkanı Joe Biden yönetimindeki üst düzey yetkililere iletti. Şarku'l Avsat'ın Reuters’tan aktardığı habere göre, söz konusu uyarılar kurum içi yazışmalar yoluyla yapıldı.

Hamas’ın 7 Ekim 2023’teki saldırılarının ve İsrail’in Gazze’ye kara harekâtının üzerinden üç ay geçtikten sonra hazırlanan iç mesajda, Ocak ve Şubat aylarında iki aşamada bölgeye giden Birleşmiş Milletler çalışanlarının sahada gözlemlediği sarsıcı manzaralar ayrıntılı biçimde yer aldı.

frgtyu7
Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Beyt Lahiya’da, hayır mutfağından pişmiş yemek almak için bekleyen Filistinliler, 28 Nisan 2025 (Reuters)

Çalışanlar, yollarda insan uyluk kemiği ve başka kemikler gördüklerini, araçlarda bırakılmış cesetlere rastladıklarını aktardı. Ayrıca özellikle gıda ve temiz içme suyu başta olmak üzere insani ihtiyaçlarda “felaket düzeyinde” bir eksiklik bulunduğunu vurguladılar.

Ancak Reuters’in görüştüğü dört eski yetkili ile incelenen belgelere göre, ABD’nin İsrail Büyükelçisi Jack Lew ve yardımcısı Stephanie Hallett, telgrafların yeterli tarafsızlık içermediği gerekçesiyle ABD hükümeti içinde daha geniş biçimde dağıtılmasını engelledi.

Gazze’deki duruma resmî itiraf meselesi

Altı eski ABD’li yetkili, Şubat 2024’te gönderilen telgrafın, yılın ilk yarısında iletilen ve İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşı nedeniyle sağlık, gıda, hijyen koşullarındaki hızlı bozulmayı ve toplumsal düzenin çöküşünü belgeleyen beş telgraftan biri olduğunu söyledi.

vf
Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Cibaliye’de, savaşta yıkılan binaların enkazı arasında yürüyen Filistinliler, 6 Ocak 2026 (Reuters)

Reuters bu telgraflardan birini inceledi. Diğer dört telgrafın da Lew ve Hallett tarafından “tarafsızlık” kaygısıyla engellendiğini, içeriklerini bilen dört eski yetkili doğruladı.

Üç eski ABD’li yetkili, bu telgraflardaki ayrıntıların olağanüstü derecede sarsıcı olduğunu ve yönetim içinde geniş biçimde paylaşılsaydı üst düzey karar alıcıların dikkatini çekeceğini belirtti. Yetkililere göre bu durum, Biden’ın aynı ay yayımladığı ve ABD istihbarat ve silah tedarikini İsrail’in uluslararası hukuka uyumuna bağlayan ulusal güvenlik muhtırasına yönelik denetimi de sıkılaştırabilirdi.

O dönem USAID’de Batı Şeria ve Gazze’den sorumlu bilgi birimi başkan yardımcısı olan Andrew Hall, “Telgraflar insani bilgiyi aktarmanın tek yolu değildi; ancak büyükelçinin Gazze’deki gerçek durumu resmen kabul etmesi anlamına gelirdi” dedi.

ABD’nin Kudüs Büyükelçiliği, bölgedeki diğer büyükelçiliklerden gelenler de dahil olmak üzere Gazze’ye ilişkin telgrafların çoğunun hazırlanması ve dağıtımını denetliyordu. Üst düzey bir eski yetkili, Büyükelçi Lew ve yardımcısı Hallett’in sık sık USAID yönetimine, telgraflardaki bilgilerin zaten medyada geniş biçimde yer aldığını söylediklerini aktardı.

Eski Dışişleri Bakanı Antony Blinken ile Biden’ın temsilcileri, söz konusu telgrafların hiçbir zaman ABD hükümetinin üst kademelerine ulaşmadığı iddiasına ilişkin yorum taleplerine yanıt vermedi.

Gazze savaşı, Hamas’ın 7 Ekim 2023’te düzenlediği ve 1.250’den fazla kişinin öldüğü saldırıların ardından başladı. Filistin Sağlık Bakanlığı verilerine göre Gazze’de hayatını kaybedenlerin sayısı 71 bini aştı.

ABD Başkanı Donald Trump, geçen yıl eylülde Beyaz Saray’da İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun yanında Gazze için barış planını açıklamış olsa da, çatışmalar durmadı. Filistin Sağlık Bakanlığı’na göre, ateşkesin yürürlüğe girmesinden bu yana yaklaşık 481 kişi daha öldürüldü.

Biden yönetiminin savaş boyunca İsrail’e verdiği destek, Demokrat Parti içinde derin bir bölünmeye yol açtı ve konu parti adayları açısından hâlâ çözülmüş değil. Reuters/Ipsos’un geçen ağustosta yaptığı ankete göre, Demokratların yüzde 80’inden fazlası İsrail’in Gazze’deki askerî karşılığının aşırı olduğunu ve ABD’nin açlık riskiyle karşı karşıya olan Gazze halkına yardım etmesi gerektiğini düşünüyor.


Trump’ın kararları Suriye’nin çehresini nasıl değiştirdi?

Geçen 10 Kasım’da Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara arasında gerçekleşen görüşmeden bir kare (AFP)
Geçen 10 Kasım’da Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara arasında gerçekleşen görüşmeden bir kare (AFP)
TT

Trump’ın kararları Suriye’nin çehresini nasıl değiştirdi?

Geçen 10 Kasım’da Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara arasında gerçekleşen görüşmeden bir kare (AFP)
Geçen 10 Kasım’da Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara arasında gerçekleşen görüşmeden bir kare (AFP)

Bölgesel ve uluslararası düzeyde son derece karmaşık bir tabloda; güvenlik dosyalarının stratejik, ekonomik başlıkların ise siyasi alanla iç içe geçtiği bir ortamda, ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, Ocak 2025’te Beyaz Saray’a dönüşünden bu yana Suriye dosyasına yaklaşımını yeniden şekillendiriyor. Barack Obama ve Joe Biden dönemlerinde tereddütler ve çelişkili gündemlerle karakterize edilen Amerikan politikalarının ardından Washington, bugün ideolojik kaygılardan ve uzun vadeli riskli bahislerden uzak, sahada sonuç üretmeyi ve hassas dengeleri kontrol etmeyi önceleyen daha doğrudan ve “pragmatik” bir çizgiye yönelmiş durumda.

Bu yeni yaklaşım; eski rejimin çöküşü, iç meşruiyetini pekiştirmeye ve uluslararası tanınma elde etmeye çalışan yeni bir hükümetin yükselişi, DEAŞ tehdidinin sürmesi, İran nüfuzunun gerilemesi ve Suudi Arabistan, Türkiye ile Katar’ın artan bölgesel rolleri gibi Suriye sahasındaki temel değişkenlere yanıt niteliği taşıyor. Bu çerçevede Washington, Orta Doğu’da istikrarı dayatma, doğrudan askerî angajmanın maliyetini azaltma ve kalkınma ile yatırım projelerinin önünü açma esasına dayanan “Trump doktrini” ile uyumlu bir yeniden konumlanmaya gidiyor.

İdeolojiden önce çıkarlar

Abaad Eğitim ve Stratejik Araştırmalar Merkezi’nden Firas Fahham, Trump’ın Suriye politikasının “tam anlamıyla pragmatik” olduğunu, uluslararası ve ekonomik çıkarları merkeze alarak yeni Suriye hükümetinin ideolojik arka planını ikinci plana ittiğini belirtiyor. Fahham’a göre Washington ile Şam arasındaki yeni kesişimin temel dayanağı, “İran’ın Suriye’ye yeniden nüfuz etmesinin önlenmesi” hedefi ve bu başlık mevcut ABD yönetiminin öncelikleri arasında ilk sırada yer alıyor.

Bu yaklaşımın, ABD’nin bölgedeki Arap müttefiklerinin tutumlarından ayrı düşünülemeyeceğini vurgulayan Fahham; başta Suudi Arabistan olmak üzere Türkiye ve Katar’ın yeni Suriye hükümetine açık destek verdiğini, Trump yönetiminin de bu tutumlara “bölgesel ittifakların yeniden inşasında temel bir sütun” olarak yanıt vermeye hazır olduğunu ifade ediyor.

fgthyu
ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın, 24 Mayıs’ta Türkiye’de Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ile gerçekleştirdiği görüşmeden bir kare (EPA)

Önceki yönetimlerle kıyaslandığında Fahham, Obama ve Biden dönemlerinin “İran’ın bölgede elinin serbest bırakıldığı, özellikle Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile kurulan yakın ittifak üzerinden azınlık nüfuzunun desteklendiği bir çizgi izlediğini; bunun da sahayı daha karmaşık hâle getirdiğini ve güvenliği sağlayabilecek merkezi bir devletin kurulma ihtimalini zayıflattığını savunuyor.

Riyad’dan Washington’a: Dönüm noktaları

Trump’ın yeni Suriye politikasındaki kritik duraklara değinen Fahham, başlangıç noktasının Haziran ayında Riyad’da yapılan görüşmeler olduğunu söylüyor. Bu temaslar sırasında ABD Başkanı Trump, Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın talebiyle Suriye’ye yönelik yaptırımların kaldırıldığını açıklamış; bu adım Washington’dan Şam’a gönderilen ilk olumlu mesaj olarak yorumlanmıştı. Ardından Trump, Suudi Veliaht Prensi ve Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’yı bir araya getiren üçlü bir görüşme gerçekleştirdi. Trump’ın Şara’ya yönelik dikkat çekici övgüleri, ABD’nin siyasi açılım arzusunu açık biçimde ortaya koydu.

d
10 Kasım’da Washington’da Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’nın ABD Başkanı Donald Trump ile Beyaz Saray’daki görüşmesinin ardından, Suriye liderinin destekçileri Beyaz Saray önünde toplandı (EPA)

Fahham’a göre asıl dönüm noktası ise Kasım ayında düzenlenen Washington Zirvesi oldu. Trump’ın Beyaz Saray’da Cumhurbaşkanı eş-Şara’yı kabul ettiği bu görüşme, kritik bir kırılma anı olarak değerlendiriliyor. Zirvenin ardından ABD yönetimi, Kongre üzerinde Sezar Yasası’nın iptali için baskı kurmaya başladı; eş zamanlı olarak Suriye’nin DEAŞ’a karşı uluslararası koalisyona dâhil edildiği açıklandı. Bu gelişmeler, iki ülke arasındaki ilişkinin sınırlı koordinasyondan ittifaka yakın bir düzeye taşındığını gösterdi.

SDG ve Fırat’ın doğusunun geleceği

SDG dosyasına ilişkin değerlendirmesinde Fahham, Trump yönetiminin konuya tamamen pratik bir pencereden yaklaştığını; yeni Suriye hükümetiyle ilişkiler ile Türkiye’nin çıkarları arasında denge gözettiğini belirtiyor. Biden dönemine kıyasla SDG’ye verilen desteğin belirgin biçimde azaldığını ifade eden Fahham, Washington’un DEAŞ’la mücadelede Şam’ı en etkili aktör olarak görmeye başladığını söylüyor.

Bu yaklaşımın, ABD’li düşünce kuruluşlarının raporlarına dayandığını belirten Fahham, geçmişte Kürt bileşene tek taraflı yaslanmanın ve Fırat’ın doğusundaki uygulamaların mağduriyet duygusu yarattığını ve DEAŞ’ın bunu istismar ederek eleman devşirdiğini hatırlatıyor. Bu nedenle ABD yönetimi, SDG’yi tamamen terk etmek yerine, Şam’la iş birliğinin daha verimli olacağına ikna olmuş durumda. Fahham'ın Şarku'l Avsat'a yaptığı değerlendirmeye göre hedef; SDG’nin Suriye devleti içine entegre edilmesi ve güvenlik statüsünün yeniden düzenlenmesi.

İsrail’in Suriye’nin güneyindeki operasyonlarına da değinen Fahham, Washington’un Başbakan Binyamin Netanyahu’nun politikalarından “memnuniyetsizlik” duyduğunu; bu adımların bölgesel istikrarı zedelediğini ve Trump’ın kalkınma vizyonuyla çeliştiğini vurguluyor. ABD’nin, Suriye hükümetinin zayıflatılmasının İran nüfuzunun ve DEAŞ faaliyetlerinin yeniden canlanmasına yol açabileceğinden endişe ettiği belirtiliyor.

Süveyda özelinde ise ABD yönetiminin, vilayetin devlet yapısına entegre edilmesi gerektiği görüşünü benimsediği aktarılıyor. Fahham, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın “Ortadoğu’da adem-i merkeziyetçilik başarısız oldu” yönündeki sözlerini hatırlatarak, Washington’un birleşik bir Suriye’yi destekleme eğilimini vurguluyor.

Askeri kurumun bakışı

Silahlı gruplar üzerine çalışan araştırmacı Raid el-Hamed ise ABD’nin tutumuna askerî perspektiften tamamlayıcı bir okuma sunuyor. Hamed, Trump’ın ilk döneminde asker çekme ve SDG ile ortaklığı sonlandırma eğiliminde olduğunu; ancak 2019 Mart’ında Baguz’daki çatışmaların ardından üst düzey askerî komutanların DEAŞ’ın geri dönebileceği yönündeki uyarıları nedeniyle yaklaşık 2 bin ABD askerinin bölgede kaldığını hatırlatıyor. ABD-SDG ortaklığının, 2015’te Kobani savaşlarına dayandığını ve Washington’un SDG’yi kara gücü olarak kullandığını da ekliyor.

Ancak Hamed’e göre, Beşşar Esed rejiminin düşmesinin ve Suriye’nin uluslararası koalisyona katılmasının ardından şekillenen yeni politika, Fırat’ın doğusunda herhangi bir bağımsız yapının tanınmamasını ve Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne benzer federal modellerin reddedilmesini esas alıyor. Bu yeni yaklaşımın, SDG’ye Türkiye karşısında gerçek Amerikan güvenceleri içermediğini vurgulayan Hamed, örgütün Suriye ordusu ve güvenlik kurumlarına entegrasyonu yönünde baskı bulunduğunu belirtiyor. Şam yönetiminin devlet dışı silahlı varlığı reddeden bu vizyonuna SDG’nin hâlen karşı çıktığını, Mart ayında imzalanan anlaşma için belirlenen sürenin yıl sonunda dolacağını da sözlerine ekliyor.

Genel tabloya bakıldığında, Suriye sahasının geleneksel çatışma denklemlerini aşan, çıkarlar ve karşılıklı güvenlik düzenlemeleriyle şekillenen yeni bir evreye girdiği görülüyor. Washington ve özellikle Riyad ile Ankara gibi bölgesel müttefikleri, Şam’daki yeni liderliğin istikrarı tesis edip kaos dönemini kapatabileceğine oynarken, bu sürecin başarısının önümüzdeki aylarda sahadaki sınavlara bağlı olacağı ifade ediliyor. Gözlemcilere göre, “yeni cumhuriyetin” iç uzlaşı gereklilikleri ile dış ittifakların şartlarını dengeleme kapasitesi, bu dönüşümün ABD’nin bölgedeki yıllara yayılan tereddütlerini gerçekten sona erdirip erdirmeyeceğini belirleyecek temel ölçüt olacak.


Suudi Arabistan-ABD görüşmesinde Gazze, Sudan, Yemen ve Ukrayna'daki gelişmeler ele alındı

Prens Faysal bin Ferhan dün Washington'da Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile bir araya geldi (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)
Prens Faysal bin Ferhan dün Washington'da Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile bir araya geldi (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)
TT

Suudi Arabistan-ABD görüşmesinde Gazze, Sudan, Yemen ve Ukrayna'daki gelişmeler ele alındı

Prens Faysal bin Ferhan dün Washington'da Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile bir araya geldi (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)
Prens Faysal bin Ferhan dün Washington'da Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile bir araya geldi (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan ve ABD'li mevkidaşı Marco Rubio, Gazze Şeridi, Sudan, Yemen ve Rusya-Ukrayna krizindeki gelişmeleri ele alarak bu konularda ve uluslararası barış ve güvenliğin sağlanması için sarf edilen çabalar hakkında görüş alışverişinde bulundular.

Washington'da ABD Dışişleri Bakanlığı merkezindedün bir araya gelen ikili, iki ülkeyi ilgilendiren bölgesel ve uluslararası konularda koordinasyon ve ortak eylemleri yoğunlaştırmanın yollarını ele aldı.

Prens Faysal bin Ferhan ve Rubio iki ülke arasındaki stratejik ilişkileri ve bu ilişkileri çeşitli alanlarda geliştirme ve iyileştirme fırsatlarını gözden geçirdiler.

sdfrgt
Bakan Rubio, dün Washington'daki bakanlık merkezinde Prens Faysal bin Ferhan'ı kabul etti (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre toplantıya Suudi Arabistan'ın ABD Büyükelçisi Prenses Rima bint Bendar bin Sultan, Siyasi İşlerden Sorumlu Bakan Danışmanı Prens Musab bin Muhammed el-Ferhan ve Bakan Danışmanı Muhammed el-Yahya da katıldı.

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı, iki ülke arasındaki ilişkilerin güçlendirilmesini ele almak ve en önemli bölgesel ve uluslararası meselelerle ilgili gelişmeleri ve bunlar üzerinde sarf edilen çabaları görüşmek üzere resmi bir ziyaret için salı günü Washington'a geldi.

Ziyaret, ABD Başkanı Donald Trump'ın mayıs ayında Suudi Arabistan'a yapmayı planladığı ve ikinci dönemindeki ilk dış gezisi olan ziyaretin öncesinde gerçekleşiyor.