İhvan Londra Cephesi’nin anlaşmazlıkları ile İstanbul Cephesi’nin hırsları arasında sıkıştı

Çift başlı İhvan’da ikiye bölünmüş gençlik ve yeni bir ‘danışma organı’ var

İhvan üyelerinin Temmuz 2018’de Mısır’daki bir duruşmasından bir görüntü (AFP)
İhvan üyelerinin Temmuz 2018’de Mısır’daki bir duruşmasından bir görüntü (AFP)
TT

İhvan Londra Cephesi’nin anlaşmazlıkları ile İstanbul Cephesi’nin hırsları arasında sıkıştı

İhvan üyelerinin Temmuz 2018’de Mısır’daki bir duruşmasından bir görüntü (AFP)
İhvan üyelerinin Temmuz 2018’de Mısır’daki bir duruşmasından bir görüntü (AFP)

Mısır makamlarının ‘terörist’ olarak sınıflandırdığı ‘Müslüman Kardeşler (İhvan)’ örgütü içerisinde sahneyi gözlemleyenler, örgüt liderliği için mücadele eden üç cephenin hareketlerini takip ediyor. Öyle ki ‘Londra Cephesi’ içerisinde İhvan’ın rehberliğini yapma konusundaki anlaşmazlıklar, Mahmud Hüseyin liderliğindeki ‘İstanbul Cephesi’nin genişleme arzuları ve gençlik hareketinin örgüt içinde olası bir kazanım elde etme çabaları arasında bir hareketlilik yaşanıyor.
İbrahim Münir’in yerine İhvan’ın rehberi olarak Londra Cephesi’nden Muhyiddin ez-Zait veya İstanbul Cephesi’nden Mahmud Hüseyin arasından atanacak isim nedeniyle İstanbul ve Londra cepheleri arasındaki çekişme hala tırmanıyor. 
Köktendinci hareketler uzmanı Mısırlı araştırmacı Ahmed Zalul, Mahmud Hüseyin’in örgütü kontrol etme ve diğer oluşumları ortadan kaldırma konusundaki artan hırslarına ve İstanbul Grubu’nun karşıt güçler olmadan örgüt içinde sahneye liderlik etme çabalarına dikkati çekti. Şarku’l Avsat’a konulan Zalul, “Siyasi bir proje olmadığı, kişisel çıkarlar örgüte hakim olduğu ve çatışan her akım kendi kazanımlarını korumaya çalıştığı sürece örgüt içinde anlaşmazlıklar derinleşecektir” ifadelerini kullandı.
“Mahmud Hüseyin, liderlik için bir varlık olduğunu herkese kanıtlamak için bir birey olarak değil, bir grup olarak hareket ettiği bir ‘danışma organı’ oluşturarak İhvan liderliği için ‘paralel bir varlık’ oluşturmaya çalışıyor” diyen Zalul, “İbrahim Münir de daha önce benzer şekilde çalışıyordu, ama daha az şiddetliydi” dedi.
İstanbul’daki Müslüman Kardeşler Cephesi’ne liderlik eden Mahmud Hüseyin, yakın zamanda örgüt yanlısı ‘El-Vatan’ kanalına verdiği bir röportajda, “İhvan için ‘danışma organı’ olan yeni bir varlık kuracak. Ama bu, İstanbul’daki ‘rehberlik’ ofisinin yerine geçmeyecek” açıklamasında bulundu.
Köktendincilik konusunda uzmanlaşmış olan Mısırlı araştırmacı, “Geçici olarak Londra Cephesi’ni yöneten Zait, İstanbul cephesindeki Mahmud Hüseyin kadar güçlü değil” dedi. Ahmed Zalul, Zait’in cephe içerisinde rehberlik pozisyonuyla ilgili tercihine henüz karar vermediğini söyledi. “Londra Cephesi, kazanım elde edemezse de İstanbul Grubu’na kaybetmek istemiyor” diyen Zalul, “Londra Grubu içerisinde adaylıklar konusunda anlaşmazlıklar var. İbrahim Münir’in yerini alması muhtemel adaylar hakkında kesin bir açıklama bulunmuyor. Çünkü Münir, geçtiğimiz yıllarda halefine uygun (örgütsel ağırlığı) olan bir liderlik bırakmadı” ifadelerini kullandı. Araştırmacı, “Örgüt gençliğinin arzuları var. Ama İhvan içerisinde ağırlıkları yok. İhvan arasındaki bölünme, artık büyük bir karışıklık halidir. Örgütte bir kuşak krizi var. Örgüt içerisinde mevcut olan ‘nesil nesle teslim’ durumu, tamamen ortadan kalktı” dedi.
İstanbul Cephesi, örgüt rehberliği pozisyonu konusunda Londra Cephesi ile müzakerelerin başarısız olduğunu ve bir sonraki aşamada örgüte liderlik edecek olan üst düzey isimler konusunda uzlaşı sağlanamadığını belirtti. İstanbul Cephesi ayrıca, Londra Cephesi’ni ‘İhvan’ı parçalamaya, gayrimeşru paralel oluşumlar oluşturmaya ve (Londra Grubu’nun seçimlerine atıfta bulunarak) kuralları ve düzenlemeleri açıkça ihlal eden kişileri örgütün başına getirmeye çalışmakla suçladı.
Öte yandan Zait’in Münir’in yerini alacak kalıcı bir rehber seçmek için belirlediği son tarih sona erdi. Zait, Münir’in ölümünden sonra 4 Kasım’da yaptığı açıklamada ‘bir aydan kısa bir süre içinde’ tüm yeni idari konulara ilişkin açıklama yapacağını duyurmuştu.
Aynı şekilde Ahmed Zalul, “Salah Abdulhak, Hilmi el-Cezzar, Muhammed el-Buhayri, Mahmud el-İbyari veya Zait gibi Londra Grubu içerisinde dolaşan isimler, seçenekler çemberi içinde göz ardı edilemeyecek liderlerin varlığının yanı sıra, cephe içindeki gruplarla ilişkilendiriliyor. Bu isimler Londra’da ikamet ediyor” dedi.
Diğer taraftan Mahmud Hüseyin, İstanbul Cephesi tarafından Müslüman Kardeşler genel rehberi olarak görevlendirildikten sonra yaptığı ilk basın açıklamasında, örgütün rehberlik ofisi üyesi olarak düzenleyici ve örgütsel meşruiyete sahip olduğu için çalışmaların kendi liderliği altında devam etmesi çağrısında bulundu. Hüseyin, yönetmeliğin beşinci maddesi uyarınca rehber olma hakkına sahip olduğunu vurguladı. Mahmut Hüseyin ayrıca, Londra cephesini örgütün krizlerinin sebebi olmakla suçladı. Ancak Londra Cephesi, İstanbul Cephesi’nin son hareketlerine ilişkin bir yorum yapmadı. Gözlemcilere göre söz konusu pozisyonu kimin üstleneceği henüz ilan edilmedi.
Yurt dışındaki İhvan gençliği de kendisi için yer ve nüfuz edinmeye çabalarken, ülke dışındaki liderlerin örgüt liderliğine ilişkin çatışması devam ediyor. Gözlemcilere göre örgütün yurt dışındaki gençlerinin çoğu, örgütün liderliği için mücadele eden üçüncü cephe olan Kemalist Hareket’e katılmaya zorlandı. Gençler, Londra ve İstanbul cepheleri liderlerinin, İhvan’ın kurucusu Hasan el-Benna ve örgütün teorisyeni Seyyid Kutub’un çizdiği örgütlenme çizgisinden saptıklarına ve örgütün bu liderlerden uzaklaşmak zorunda olduğuna inanıyor.
Ahmed Zalul ise 2023’ün İhvan içerisinde yapısal mücadele yılı olacağına dikkati çekerken, “Çatışan cephelerin her biri, Mısır içinde veya dışında örgüt için herhangi bir merkezi değişiklik gerçekleşene kadar, örgüt içindeki sahneye liderlik etmek için medyada genişlemeye çalışacak” dedi.



Şam, İsrail'in Suriye'nin güneyindeki kara operasyonlarını kınadı

İsrail işgal güçlerine bağlı bir birlik Dera'da kara operasyonu sırasında (Arşiv - SANA)
İsrail işgal güçlerine bağlı bir birlik Dera'da kara operasyonu sırasında (Arşiv - SANA)
TT

Şam, İsrail'in Suriye'nin güneyindeki kara operasyonlarını kınadı

İsrail işgal güçlerine bağlı bir birlik Dera'da kara operasyonu sırasında (Arşiv - SANA)
İsrail işgal güçlerine bağlı bir birlik Dera'da kara operasyonu sırasında (Arşiv - SANA)

Suriye Dışişleri Bakanlığı, ülkenin güneyinde İsrail'in düzenlediği kara operasyonları ve topçu saldırılarını pazartesi günü kınadı. Yerel ve resmi kaynaklara göre, pazar günü Dera iline bağlı bir köyde yaşanan gerilim nedeniyle bölge halkı gece saatlerinde köyü terk etmek zorunda kaldı.

Pazar günü Dera iline bağlı Abidin köyüne İsrail güçlerinin girmesi üzerine köyde tansiyon yükseldi. Bazı köylüler, taş atarak İsrail devriyelerinden birinin ilerleyişini engellemeye çalıştı. İsrail ordusunun topçu ateşiyle karşılık vermesi sonucu köy sakinleri gece saatlerinde çevre köylere göç etti.

Suriye Dışişleri Bakanlığı pazartesi günü yayımladığı açıklamada, "Kuneytra ve Dera illerinde Suriye topraklarına yönelik kara operasyonları düzenlenmesini ve bölgenin topçu ateşiyle hedef alınmasını en sert ifadelerle kınıyoruz" denildi. Açıklamada, bu eylemlerin "Suriye'nin egemenliği ve toprak bütünlüğünün açık bir ihlali" olduğu vurgulandı

İsrail güçlerinin ilk kez girdiği Abidin köyü, ülkenin güneyindeki Dera ilinin batısında yer alan Yermuk Havzası bölgesinde bulunuyor. Köy, İsrail'in 1967 savaşında bir bölümünü işgal ettiği ve 1981'de ilhak ettiği Golan Tepeleri'nin yakınında yer alıyor. Uluslararası toplum bu ilhakı tanımazken, yalnızca ABD tarafından kabul edilmişti.

Köydeki yerel yetkili Mahmud Muvaffak, AFP'ye yaptığı açıklamada, "Köy evlerinin çevresine top mermilerinin düşmesi ve İsrail güçlerinin köy çevresinde konuşlanması üzerine halk gece saatlerinde bölgeyi terk etti" dedi. Muvaffak, bazı köylülerin "köy içine girmeye çalışan bir İsrail devriyesinin önünü kesmesi" sonrasında olayların yaşandığını belirtti.

Yetkili, İsrail güçlerinin daha sonra bölgeden çekildiğini ve bunun ardından "pazartesi sabahı sakinlerin köye dönmesiyle birlikte ortamın yeniden sakinleştiğini" ifade etti.

AFP muhabiri de köyde, evinin yakınlarına düşen ancak patlamayan bir İsrail top mermisini inceleyen bir köylüyü görüntüledi.

Eski Devlet Başkanı Beşşar Esed yönetiminin Aralık 2024'te devrilmesinden bu yana Dera ve Kuneytra illerinde İsrail'in kara operasyonları ve askeri hareketliliği sürüyor. Son haftalarda bu faaliyetlerin yoğunluğu artarken, İsrail güçleri Golan Tepeleri'ndeki silahsızlandırılmış tampon bölgenin ötesine geçmeye başladı.

Suriye'deki İsrail operasyonlarını takip eden yerel "Sicill" Merkezi, haziran ayında Dera ve Kuneytra illerinde yaklaşık 300 İsrail operasyonu veya ihlali kaydedildiğini açıkladı. Bunlar arasında 79 kara operasyonu, 28 baskın ve 13 sivilin gözaltına alınması olayı yer aldı.

İsrail ordusu ise pazar günü yaptığı açıklamada, cumartesi günü Güney Suriye'deki "güvenlik bölgesinde" çok sayıda "silahlı teröristin etkisiz hale getirildiğini" duyurdu. Ancak operasyonun yeri ve öldürülen kişilerin sayısına ilişkin bilgi verilmedi. Suriye resmi medyasında da olaya ilişkin herhangi bir ayrıntı yer almadı.

İsrail güçleri zaman zaman Suriye'nin güneyindeki daha derin bölgelere ilerlerken, burada silahsızlandırılmış bir güvenlik bölgesi oluşturma niyetini dile getiriyor.

İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz da perşembe günü yaptığı açıklamada, İsrail'in Güney Suriye'deki güvenlik bölgesinde, Güney Lübnan ve Gazze Şeridi'nde olduğu gibi "belirsiz bir süre boyunca" kalacağını ve bunun amacının ülkeye yönelik her türlü tehdidi ortadan kaldırmak olduğunu söyledi.

Beşşar Esed'in devrilmesinden bu yana İsrail, Suriye'deki askeri hedeflere yönelik yüzlerce hava saldırısı düzenledi ve tampon bölgenin dışına kara birlikleri sevk etti. Şam yönetimi bu adımları birçok kez kınadı.

İki taraf arasındaki gerilime rağmen İsrail ile Suriye yönetimi arasında doğrudan görüşmeler de gerçekleştirildi. Taraflar, ABD'nin baskısıyla ocak ayında ortak bir koordinasyon mekanizması kurulması konusunda anlaşmaya vardı. Bu mekanizmanın, onlarca yıldır resmen savaş halinde bulunan iki ülke arasında ileride imzalanabilecek bir güvenlik anlaşmasına zemin hazırlaması hedefleniyor.


Suriye'nin Lübnan'a müdahalesi: Trump yaklaşılmaması gereken bir sınırı aştı

Fotoğraf: Durado Ramon
Fotoğraf: Durado Ramon
TT

Suriye'nin Lübnan'a müdahalesi: Trump yaklaşılmaması gereken bir sınırı aştı

Fotoğraf: Durado Ramon
Fotoğraf: Durado Ramon

David Schenker

Başkan Donald Trump yönetimi, ikinci döneminde, “Gazze Rivierası”ndan Grönland'ı ilhak etme vaadine, Hindistan'ı kendinden uzaklaştırmaktan Ukrayna'da tarafsızlık ve uzun bir listedeki diğer örneklere kadar bir dizi yanlış düşünülmüş dış politika girişimini benimsedi. Bu sürekli genişleyen sorunlu politikalar listesinde, İran destekli Hizbullah’a karşı savaşması için Suriye ordusunu Lübnan'a sokmaya yönelik son girişimi en tehlikeli önerilerden biri olarak öne çıkıyor. Zira uygulanması halinde, bu plan bölgeyi neredeyse kesinlikle daha da istikrarsızlaştıracak ve Ortadoğu'daki ABD çıkarlarına ek zarar verecektir.

16 Haziran'da Başkan Trump, Hizbullah ile başa çıkmanın en iyi yolunun, Suriye Devlet Başkanı Ahmed eş-Şara’ya bağlı güçlerin Hizbullah ile savaşmak için Lübnan'a konuşlandırılması olduğunu söyledi. Başkan, İsrail'in bu milis grubunu silahsızlandırmada başarısız olmasından sonra, Suriye'nin bu “işi daha iyi yapabileceğini” varsayıyor. Bu, uzun zamandır bir söylenti olarak dolaşan, Washington'un o zamana kadar sürekli olarak reddettiği planın ABD yönetimi tarafından ilk kez açık bir şekilde kabul edildiği bir açıklamaydı. Bunu reddeden son açıklama, mart ayında ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack'ın bu tür haberlerin “yanlış ve hatalı” olduğuna dair paylaşımıydı.

Bu nedenle, aylardır yapılan ısrarlı haberlerden sonra, Başkanın Suriye’nin bir askeri müdahalede bulunması çağrısı tamamen beklenmedik değildi. Yine de, tahmin edilebilir ciddi sonuçları göz önüne alındığında şok ediciydi. Dengeleri altüst etme eğilimiyle övünen bir yönetim için bile, bu öneri yaklaşılmaması gereken kırmızı bir çizgiyi aşmak gibi görünüyordu.

Washington’un Lübnan'daki dostları ve Hizbullah'ın silahsızlandırılmasını destekleyenler bile, Suriye'nin böyle bir askeri rol oynamasını reddediyorlar. Ve iki ülke arasındaki ilişkinin, yankıları bugün hâlâ hissedilen kompleks bir tarihin yükü altında olduğunu kimse unutmuyor. 1970'ten 2024'te devrilmesine kadar Suriye'yi yöneten Hafız Esed ve oğlu Beşşar'ın rejimi altında Şam, Lübnan'ın egemenliğini asla tanımadı. Esed ailesi için Lübnan, Suriye'nin bir parçasıydı. Bu algı sadece siyasi söylemle sınırlı kalmadı. Suriye güçleri, bir yıl önce patlak veren iç savaş sırasında 1976'da fiilen Lübnan'a girdi. Ardından, 1991 ile 2005 yılları arasında Şam, Lübnan üzerinde neredeyse tam bir siyasi egemenlik kurdu ve bu süreçte binlerce Lübnanlı siyasi muhalif susturuldu.

Suriye askeri müdahalesi hayaletinin yeniden belirmesiyle, Hizbullah bir kez daha kendisini Şii toplumunun koruyucusu olarak sunmaya çalışıyor. Bu anlatının ne kadar karşılık göreceği ise henüz belli değil

Acımasız Suriye işgali, ancak Lübnan'ın en popüler siyasetçisi olan eski Lübnan başbakanı Refik Hariri'nin Esed rejimi ve Hizbullah tarafından öldürülmesinin ardından yaşanan geniş çaplı halk ayaklanması ile sona erdi. Suriye’nin topraklarındaki varlığının sona ermesi için Lübnanlıların halk olarak ve siyaseten ödediği ağır bedelden sonra, büyük çoğunluğu Suriye kuvvetlerinin ülkelerine geri döndüğünü görmeyi hiç istemiyor . Bu miras göz önüne alındığında, birçok Lübnanlının Suriye'nin silahlı varlığına karşı derin bir nefret beslemesi de şaşırtıcı değil.

Aynı zamanda, birçok Lübnanlı, eski bir el-Kaide üyesi olan Şara liderliğindeki yeni Suriye hükümetine şüpheyle bakıyor. Ilımlı Sünniler, Hristiyanlar ve Dürziler, çevrelerinde dini aşırıcılığın yükselişi ve yabancı savaşçılar ile eski cihatçı olduğu söylenen unsurları içeren bir Suriye ordusu hakkında endişelerini dile getiriyorlar.

fdrbnyt6
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Washington'daki Dışişleri Bakanlığı'nda İsrail Büyükelçisi Yechiel Leiter, Dışişleri Bakanlığı Kurmaylarından Daniel Hoeller ve Lübnan Büyükelçisi Nada Hamadeh tarafından çerçeve anlaşmasının imzalanması sırasında, 26 Haziran 2026 (AFP)

Suriye güçlerinin Lübnan'a konuşlandırılmasından endişe duyanlar sadece Washington'un dostları değil. Şii milis grubu Hizbullah da Suriye'deki Sünni aşırıcılığın tehlikesi ve bunun kendi halk tabanına olası yansımaları konusunda defalarca uyarıda bulundu. Bölge, yakın zamana kadar son derece acımasız Sünni-Şii mezhepçi çatışmalar ile boğuşuyordu. Kendisine yönelik desteğin gerilediği Hizbullah'ın, bu desteği yeniden güçlendirmek amacıyla Şara hakkındaki korkuları kullandığına ve körüklediğine şüphe yok. 8 Ekim 2023'ten itibaren, Şii çevrelerde Hizbullah'a verilen ve bir zamanlar sağlam olan destek gerilemeye başladı. Hizbullah'ın itibarı, Mart 2026 başlarında ateşkesi ihlal edip İran adına İsrail'e saldırdığı ve bunun sonucunda Güney Lübnan'da çoğu Şii yaklaşık 1,5 milyon insanın yerinden edilmesine neden olduğu için önemli bir darbe aldı.

Suriye askeri müdahalesi hayaletinin yeniden belirmesiyle, Hizbullah bir kez daha kendisini Şii toplumunun koruyucusu olarak sunmaya çalışıyor. Bu anlatının ne kadar karşılık göreceği ise henüz belli değil. Uzun zamandır acı ve sıkıntı çeken birçok Lübnanlı Şii, şüphesiz Hizbullah'ın önce yangını çıkardığını, sonra da kendisini yangını söndürecek itfaiyeci olarak sunduğunu düşünüyor. Ancak, iç desteği yeniden kazanma yönündeki açık girişimleri bir yana, Hizbullah'ın Suriye ordusu konusunda endişelenmek için gerçek nedenleri var.

Suriye iç savaşı sırasında Hizbullah, Esed rejimini savunmak için Suriye'de konuşlanmıştı. O dönemde Hizbullah’ın lideri olan Hasan Nasrallah, bunun Lübnan halkını “korumak” için olduğunu söylemiş ve Sünni isyancı grupların Suriye'de galip gelmeleri halinde “Lübnan'daki herkesi yok edeceklerini” iddia etmişti. Sekiz yıl boyunca Şii milisler, İran İslam Devrim Muhafızları ile birlikte rejimin çoğunluğu Sünni Müslüman siviller olmak üzere yarım milyon insanı öldürmesine ve 10 milyondan fazla insanı göçe zorlamasına yardımcı oldu.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Hizbullah, şu anda ağırlıklı olarak Sünni olan Suriye ordusuna entegre olmuş aynı Sünni yabancı savaşçılara karşı da savaştı. İki taraf arasında eski bir kan davası olduğunu söylemek yetersiz kalır. Bu nedenle, Lübnan'daki herhangi bir Suriye askeri operasyonunun, acımasız bir mezhep çatışmasına kaymaktan kaçınması olası değil. Kuzeyden gelen Sünni cihatçılar da dahil olmak üzere diğer Lübnan silahlı örgütler de çatışmaya katılabilir ve bu da çatışmanın kapsamını genişletebilir ve daha karmaşık bir çatışmaya kapıyı aralayabilir.

Hizbullah ile başa çıkmak için Suriye’yi öne sürme planı, ABD yönetiminin deklere ettiği Lübnan’ın egemenliğini destekleme hedefini de baltalayabilir. Washington'un İran'ı Lübnan'daki Hizbullah ile “ateşkesi sağlamaya” yönelik özel gruba katılmaya davet etmesi göz önüne alındığında, yönetimin bu hedefe ne kadar bağlı olduğu artık pek de net değil. Bu durumda İran Devrim Muhafızları ve İsrail'in yanı sıra üçüncü bir ülkeyi Lübnan'a güç konuşlandırmaya teşvik etmenin Lübnan’ın egemenliğini nasıl güçlendireceğini hayal etmek zor. En azından bu, Beyrut'a devletin otoritesini sağlamak için Lübnan Silahlı Kuvvetleri'ni konuşlandırma gibi zor bir kararı ertelemek için ek bir bahane sunacaktır. Cumhurbaşkanı Joseph Avn ve Başbakan Selam liderliğindeki yetkin hükümete rağmen, Lübnan ordusunun ilk “deneme bölgelerinin” ötesine konuşlandırılacağından emin olamayız. Eğer Suriye devreye girerse, bunun gerçekleşme olasılığı kalmayacaktır.

Trump yönetiminin önerdiği Suriye girişimi kötü tasarlanmış ve tehlikelidir. Neyse ki, Başkan Şara, Washington'un talebiyle ilişkili risklerin farkında ve şimdiye kadar bu görevi reddetme bilgeliğini gösterdi

Son olarak, Suriye askeri güçlerinin Lübnan'da konuşlandırılması, Şam'daki yeni kurulan hükümet için olumsuz sonuçlar doğurabilir. Trump yönetimi, Şara hükümetinin ve Esed sonrası Suriye'nin başarısına önemli ölçüde siyasi yatırımda bulundu. Ancak Şam hâlâ büyük ekonomik ve güvenlik sorunlarıyla karşı karşıya ve herhangi bir maliyetli askeri harekatın ona bir yararı olmayacaktır. Daha da kötüsü, askeri harekat, zaten sınırlı bir kapasiteden muzdarip olan nispeten küçük Suriye ordusunu tüketebilir. Öte yandan, DEAŞ kalıntıları, özellikle ABD güçlerinin Suriye topraklarından tamamen çekilmesinden sonra, Suriye güçlerinin büyük bir kısmının da yurt dışında konuşlandırılmasını geri dönmek için bir fırsat olarak görebilir. Bir dış askeri macera, en azından son 18 ayını Suriye'nin kırılgan siyasi geçişini yönetmek ve 60 yıllık otoriter yönetim ve 15 yıllık savaş sebebiyle yıpranmış ve bitkin düşmüş bir devleti yeniden inşa etmekle geçiren Şara hükümeti için dikkat dağıtıcı bir faktör olacaktır.

er
ABD Başkanı Donald Trump, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nun yıllık toplantısında Barış Konseyi toplantısında imzalanan anlaşmayı elinde tutuyor, 22 Ocak 2026 (AFP)

Trump yönetiminin gündeme getirdiği bu önerinin olumsuz yönlerine gelince, göz ardı edilemeyecek kadar çoktur. İran'a karşı savaş ve Hürmüz Boğazı'nın kapatılması gibi, bu Suriye politikasını uygulamanın sonuçları da tahmin edilebilir ve ABD çıkarlarına son derece zarar vericidir. Buna karşılık, faydaları neredeyse yok denecek kadar az. Olumlu yönden bakıldığında, Suriye’nin harekete geçmesi, bir tür “yük paylaşımı”nı temsil edebilir ve bu, zorlu görevlerde ortaklardan yardım almak söz konusu olduğunda yönetim tarafından tercih edilen bir seçenek. Başkan Trump, bu planı, İsrail'in Hizbullah odaklı bir askeri harekat başlatması durumunda olabileceği gibi, İran'ı Hürmüz Boğazı'nı tekrar kapatmaya kışkırtmadan Hizbullah ile mücadele etmenin bir yolu olarak görüyor olabilir.

Hizbullah'ın silahsızlandırılması sürecinin ağır seyretmesi sebebiyle sabrı tükenen Başkan Trump, Suriye seçeneğini muhtemelen Hizbullah ikilemine hızlı bir çözüm olarak görüyor. Ancak, Suriye güçlerinin Lübnan'a konuşlandırılması bu ikilemi çözmeyecektir. Yönetimin, Washington'un arabuluculuğuyla yürütülen üçlü Lübnan-İsrail görüşmeleri kapsamında devam eden kademeli süreci sürdürmeyi tercih etmesi daha doğru olacaktır. Geçen hafta açıklanan çerçeve anlaşması bu yönde olumlu bir gelişmeydi.

Trump yönetiminin önerdiği Suriye girişimi kötü tasarlanmış ve tehlikelidir. Neyse ki, Başkan Şara, Washington'un talebiyle ilişkili risklerin farkında ve şimdiye kadar bu görevi reddetme bilgeliğini gösterdi. İronik bir şekilde, bu eski “cihatçı”nın sahip olduğu kendine hakim olma ve siyasi öngörü özelliği, sonunda yönetimi bir başka gereksiz dış politika krizinden kurtaracak şey olabilir.


Şam, İsrail'in güney Suriye'ye saldırılarını kınadı

İsrail işgal güçleri Dera'ya girdi (Arşiv- SANA)
İsrail işgal güçleri Dera'ya girdi (Arşiv- SANA)
TT

Şam, İsrail'in güney Suriye'ye saldırılarını kınadı

İsrail işgal güçleri Dera'ya girdi (Arşiv- SANA)
İsrail işgal güçleri Dera'ya girdi (Arşiv- SANA)

Suriye Dışişleri Bakanlığı bugün yaptığı açıklamada, İsrail güçlerinin ülkenin güneyindeki Kuneytra ve Dera vilayetlerinde gerçekleştirdiği kara operasyonlarını ve topçu saldırılarını "en sert şekilde" kınadı. Bakanlık, bu hamlelerin "Suriye’nin egemenliğinin ve toprak bütünlüğünün açık bir ihlali" olduğunu vurguladı.

Gerginlik, dün Dera vilayetine bağlı Abidin köyüne İsrail güçlerinin girmesiyle zirveye ulaştı. Yerel kaynaklar ve resmi medya, köy sakinlerinin İsrail devriyesine taşlarla engel olmaya çalıştığını, ardından İsrail ordusunun topçu ateşiyle karşılık verdiğini bildirdi. Yaşanan çatışma ve top mermilerinin evlerin çevresine düşmesi üzerine köy sakinleri gece karanlığında bölgeyi terk ederek çevre köylere sığınmak zorunda kaldı.

Köydeki yerel yetkili Mahmud Muvaffak, İsrail güçlerinin köy çevresinde konuşlandığını ve yaşanan gerginliğin ardından bu sabah sükunetin sağlanmasıyla halkın evlerine geri döndüğünü belirtti. AFP muhabiri, köyde bir evin yakınında patlamamış İsrail top mermisini görüntüledi.

Operasyonların hızı artıyor

Beşşar Esed rejiminin Aralık 2024'te devrilmesinin ardından, İsrail'in Golan Tepeleri'ndeki silahsızlandırılmış bölgeyi aşarak Dera ve Kuneytra vilayetlerinde gerçekleştirdiği operasyonlar ve kara hareketleri son haftalarda belirgin şekilde arttı. Şarku’l Avsat’ın  "Sicil" adlı yerel izleme merkezineden aktardığına göre, haziran ayı boyunca bu iki vilayette 79 kara operasyonu, 28 baskın ve 13 alıkoyma olayı dahil olmak üzere yaklaşık 300 İsrail ihlali yaşandı.

İsrail ordusu dün yaptığı açıklamada, cumartesi günü Suriye'nin güneyindeki "güvenlik bölgesi" içerisinde bir grup silahlı kişiyi "etkisiz hale getirdiğini" duyurdu, ancak lokasyon bilgisi vermedi.

"Süresiz güvenlik bölgesi" stratejisi

İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz, geçtiğimiz perşembe günü yaptığı açıklamada, İsrail'in Lübnan'ın güneyi ve Gazze Şeridi'nde olduğu gibi, Suriye'nin güneyinde de herhangi bir tehdidi ortadan kaldırmak amacıyla "süresiz olarak" kalacağını vurgulamıştı.

Suriye rejiminin devrilmesinden bu yana İsrail, Suriye'deki askeri hedeflere yönelik yüzlerce hava saldırısı düzenledi ve tampon bölge dışında kara operasyonları yürüttü. Buna rağmen, taraflar arasındaki gerilime karşın, ABD'nin baskısıyla ocak ayında iki ülke arasında doğrudan görüşmeler yapıldı ve iki devlet arasındaki güvenlik anlaşmasına zemin hazırlamak amacıyla ortak bir koordinasyon mekanizması kurulması kararlaştırıldı.