4 soruda Sudan'daki çatışmalar hakkında bilinmesi gerekenler

Sudan'da ordu ve paramiliter Hızlı Destek Güçleri arasında devam eden çatışmalarda en az 56 kişi hayatını kaybetti.

Hartum’daki tüm hastane ve çatışma bölgelerine yardım ve tıbbi malzeme sağlama çağrısında bulunuldu (AFP)
Hartum’daki tüm hastane ve çatışma bölgelerine yardım ve tıbbi malzeme sağlama çağrısında bulunuldu (AFP)
TT

4 soruda Sudan'daki çatışmalar hakkında bilinmesi gerekenler

Hartum’daki tüm hastane ve çatışma bölgelerine yardım ve tıbbi malzeme sağlama çağrısında bulunuldu (AFP)
Hartum’daki tüm hastane ve çatışma bölgelerine yardım ve tıbbi malzeme sağlama çağrısında bulunuldu (AFP)

Sudan'da orduyla paramiliter Hızlı Destek Güçleri (RSF) arasındaki şiddetli çatışmalar ikinci gününe girdi. Cumartesi başlayan çatışmalarda şu ana kadar 56 kişinin öldüğü, yaklaşık 600 kişinin de yaralandığı bildirildi.
Görgü tanıkları sokakların tamamen boşaldığı başkent Hartum'da patlamalar ve silah seslerinin duyulduğunu söyledi.
Çatışmalar, başkentteki Hartum Uluslararası Havalimanı'nın yanı sıra kuzeydeki Meravi ve güneydeki Ubeyd havalimanları ile Cumhurbaşkanlığı Sarayı, başkentteki ordu karargahı ve devlet televizyonu çevresinde yoğunlaştı.
Cumartesi günü patlak veren çatışmaların başlamasından kısa bir süre sonra RSF, cumhurbaşkanlığı sarayının ve Hartum Havaalanı'nı kontrol altına aldıklarını açıklamış, Sudan ordusu ise bu iddiaları reddetmişti.
Orduya bağlı savaş uçakları dün gece Omdurman kentindeki RSF üssünü vurdu. Sosyal medyaya yansıyan görüntülerde başkent Hartum'daki bazı binaların da savaş uçakları tarafından vurulduğu görüldü.
Çatışmalarda hayatını kaybedenler arasında üç BM Dünya Gıda Programı çalışanı da bulunuyor.
Çatışmaların arka planında ise 2021'deki darbeden bu yana Sudan'ı yöneten cuntanın içinde yaşanan güç mücadelesi yatıyor. 
Ordunun başındaki General Abdülfettah Burhan Sudan'ı fiili olarak yönetirken, "Hemeti" olarak da bilinen yardımcısı General Muhammed Hamdan Dagalo ise 100 bin kişilik paramiliter kuvvet RSF'nin başında bulunuyor.
Ülkeyi sivil yönetime döndürme ve RSF'yi ordu bünyesine dahil etme süreci nedeniyle iki general anlaşmazlığa düşmüş ve ülkedeki gerilim tırmanmıştı. 
Cumartesi günü çatışmaların tam olarak nasıl başladığına ilişkin detaylar henüz bilinmiyor. Ancak ülkeden gelen ilk haberlerde, ordunun başkent Hartum'daki RSF üssüne yönelik bir saldırı düzenlediği, ardından tüm kentte çatışma seslerinin duyulduğu ifade ediliyor.
Cumartesi akşam saatlerinde ise çatışmaların Hartum Havaalanı çevresinde yoğunlaştığı ve havaalanında Suudi Arabistan'a ait iki uçağın vurulduğu biliniyor. Hartum'a tüm uçuşlar da durdurulmuş durumda.
Sudan'ın fiili lideri Abdülfettah Burhan çatışmaları RSF'nin başlattığını belirterek, sabah 9'da RSF güçlerinin evine saldırdığını öne sürdü.
RSF'nin başındaki Hemeti ise Sky Arabia'ya verdiği röportajda iddiaları reddederek, "Suçlu Burhan teslim olmalı" diye konuştu.
Sudan ordusundan yapılan açıklamada Hemeti hakkında yakalama kararı çıkarıldığı ve RSF'nin "isyancı milis güç" kategorisine alındığı belirtildi. Ordu ayrıca, RSF dağıtılana kadar herhangi
bir müzakere olmayacağını duyurdu.

,Abdulfettah Burhan kimdir?
Sudan'ın fiili lideri General Abdülfettah Burhan, 2019'da ülkeyi 30 yıl boyunca yöneten Ömer el-Beşir'in devrilmesi sürecinde ön plana çıkmıştı.
Aylar süren Beşir karşıtı sokak gösterilerinin ardından, ordunun başında bulunan Burhan Nisan 2019'da yönetime el koyarak sivil yönetime dönmeyi hedefleyen bir "askeri geçiş konseyi" kurmuştu.
Sivil yönetime geçiş sürecinde yetkilerini devretmeyi reddeden Sudanlı general, Ekim 2021'de bir darbe daha yaparak Başbakan Abdullah Hamduk'u devirmiş ve ülkenin fiili lideri haline gelmişti.
Burhan, o günden bu yana, ülkedeki gösterilere ve Aralık 2022'de imzalanan sivil yönetime geçiş anlaşmasına rağmen giderek otoriterleşen bir şekilde Sudan'ı yönetmeye devam etti.

Muhammed Hamdan Daglo kimdir?
Kamuoyunda daha çok Hemeti olarak tanınan Muhammed Hamdan Daglo, ülkeyi yöneten askeri cuntanın içinde bulunuyor ve 100 bin kişilik paramiliter Hızlı Destek Güçleri'nin lideri konumunda.
Rusya ve Körfez ülkeleriyle yakın ilişkileri bulunan Hemeti'nin liderlik ettiği RSF, Yemen'deki çatışmaların bir tarafı olan Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyona da kuvvet göndermişti.
Beşir iktidarından bu yana güçlü bir pozisyonda bulunan Sudanlı general, aslen başkentten uzak bir bölgede deve çobanlığı yapan bir aileden geliyor.
2000'lerin başında milis grubu Cancavid'in liderliğini yapan Hemeti, Beşir'in Darfur'daki Arap isyancılara karşı yürüttüğü kanlı operasyonların önemli bir aktörüydü. Cancavid, Darfur'da savaş suçu işlemekle suçlanmıştı. Beşir hakkında ise Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından soykırım suçlamasıyla dava açılmıştı.
2013'te Cancavid RSF'ye dönüşürken, resmi bir askeri eğitimi olmayan Hemeti de, yeni kurulan paramiliter gücün başına geçti.
Beşir yönetimi RSF'yi uzun bir süre boyunca ülkedeki gösterileri bastırmak için kullandı.
2017'de, RSF'nin Sudan'ın resmi güvenlik aygıtlarından daha güçlü hale geleceğinden endişe edildiği bir dönemde, Sudan parlamentosu RSF'yi bağımsız bir güvenlik gücü olarak tanımlayan yeni bir yasa çıkardı.
Ancak Beşir'in 2019'daki devrilme sürecinde Hemeti de Burhan gibi kazanan tarafta yer aldı ve Beşir'in gönderilişinde rol oynadı. 
Hemeti 2021'deki darbenin ardından Askeri Geçiş Konseyi'nde Burhan'ın yardımcısı olarak yer almış, RSF ise darbe karşıtı gösterileri bastırmıştı. 2021'den sonra devlet başkanı olmayı düşündüğüne yönelik haberler sıklaşan Hemeti, darbe sürecinde ortadan kaybolmuş ve Burhan'ın darbenin yüzü ve lideri olmasına izin vermişti.

Sudan bu noktaya nasıl geldi?
Sudan'da askeri güçler ve sivil temsilciler Aralık 2022'de ülkenin sivil yönetime geçişi ve RSF'nin ordu bünyesine alınmasını içeren bir anlaşma imzaladı.
Ancak RSF'nin orduya katılmasına yönelik yeniden yapılandırma planı paramiliter güç içinde rahatsızlık yarattı.
Sivil yönetime dönüş ve RSF'nin konumuyla ilgili gerilim artarken Hemeti, şubatta bir canlı yayına katılarak 2021'deki darbeyi "hata" olarak tanımladı ve darbenin "eski rejime dönüş kapısı" olduğunu söyledi.
Hemeti'nin açıklamalarından bir hafta önce Burhan, RSF'nin bağımsız operasyonlar yapmasına müsaade etmeyeceğini belirten bir açıklama yapmıştı.
Hemeti bu açıklamaya gönderme yaparak Burhan'ı "ölü rejimin artığı" olarak tanımlamış ve Sudanlı generali orduyla RSF arasında sorun çıkarmakla suçlamıştı.
Sivil yönetime geçiş anlaşmasına göre Sudan'dan sivil hükümetin bu aybaşında belirlenmesi gerekiyordu ancak düzenleme belirsiz bir süre boyunca ertelendi. 
Perşembe günü üst düzey bir general, RSF'yi ordunun bilgisi olmadan ülke genelinde asker konuşlandırmakla suçlamış ve çatışmalar yaşanabileceği uyarısında bulunmuştu.

Kim, nasıl tepki verdi?
Sudan'daki çatışmaların ardından bir açıklama yapan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres, çatışmaların durdurulması çağrısında bulundu.
Guterres'in Burhan ve Hemeti'yle konuştuğu, ayrıca Mısır Cumhurbaşkanı Sisi'yle de bir görüşme gerçekleştirdiği açıklandı.
Türkiye Dışişleri Bakanlığı'ndan yapılan açıklamada, "Sudan'daki tüm kesimleri, geçiş sürecinin kazanımlarına bağlı kalmaya, sükunet ve diyaloğa davet ediyoruz. Sudan’ın sorunlarına ancak ulusal uzlaşı yoluyla kalıcı çözüm bulunabilecektir" dendi.
Çatışmalarla ilgili ABD Dışişleri'nden yapılan açıklamada, Dışişleri Bakanı Blinken'ın Sudan'da etki sabihi ülkelerle temas halinde olduğu belirtildi. Rusya Dışişleri Bakanlığı ise şiddetin tırmanmasının endişe verici olduğu yönünde bir açıklama yayımladı.
Arap Birliği'nin ise Suudi Arabistan ve Mısır'ın çağrısıyla bugün acil bir toplantı gerçekleştirdiği duyuruldu. Benzer şekilde Afrika Birliği'nin de konuyla ilgili bugün bir toplantı gerçekleştirmesi bekleniyor.
Suudi Arabistan, BAE ve ABD dışişleri bakanlarının ortak bir telefon görüşmesi gerçekleştirdiği ve askeri gerilimi durdurmanın önemi üzerinde mutabık kaldıkları ifade edildi.
Mısır ve Güney Sudan yönetimleriyse, Sudan ordusu ve RSF arasında arabuluculuk yapma teklifinde bulundu.
Independent Türkçe, DW, BBC, The New York Times, The Guardian, CNN



Sudan'ın siyasi güçleri ve savaş döneminde alt üst olan öncelikler

Çad'ın Vadi Fira eyaletindeki Tin Geçiş Kampı’na doğru yola çıkmadan önce Çad-Sudan sınırında bekleyen mülteciler, 4 Mayıs 2025 (AP)
Çad'ın Vadi Fira eyaletindeki Tin Geçiş Kampı’na doğru yola çıkmadan önce Çad-Sudan sınırında bekleyen mülteciler, 4 Mayıs 2025 (AP)
TT

Sudan'ın siyasi güçleri ve savaş döneminde alt üst olan öncelikler

Çad'ın Vadi Fira eyaletindeki Tin Geçiş Kampı’na doğru yola çıkmadan önce Çad-Sudan sınırında bekleyen mülteciler, 4 Mayıs 2025 (AP)
Çad'ın Vadi Fira eyaletindeki Tin Geçiş Kampı’na doğru yola çıkmadan önce Çad-Sudan sınırında bekleyen mülteciler, 4 Mayıs 2025 (AP)

Emced Ferid et-Tayyib

Sudan'da 2023 yılının nisan ayında ordu ile Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) arasında savaşın patlak vermesinden bu yana bazı siyasi güçlerin, ülkede yaşananları tanımlama ve buna yaklaşmada belirgin bir kararsızlık sergilediği göze çarpıyor. Bu güçler savaşın ilk günlerinden itibaren yaşananları, Müslüman Kardeşler (İhvan-ı Müslimin), siyasal İslam ve devrim karşıtı güçlere karşı yürütülen ideolojik nitelikli bir iktidar mücadelesi olarak sınıflandırmaya çalıştı. Bu anlatı aslında HDK’nın savaşını meşrulaştırmak için benimsediği söylemin ta kendisiydi. Bu çerçevede sergilenen siyasi tutumlar, söz konusu güçleri HDK ve onu destekleyen bölgesel güçlerle örtüşür hale getirdi. Bu güçlerin milislere destek, ağırlama ve siyasi araçsallaştırma aracılığıyla kurdukları ilişkiyi zaten gizlemedikleri biliniyordu.

Bu güçler daha da ileri giderek HDK ile ilk andan itibaren aynı çizgide olduğunu açıkça ortaya koyan kişilerle ve gruplarla açıkça siyasi ittifaklar kurdu. Bu kişilerin arasında HDK’nın savaşına siyasi bir vizyon üretmek amacıyla 2023 yılının temmuz ayında Togo’da düzenlenen toplantıya katılan Muhammed Hasan el-Teayişi yer alıyor. Süleyman Sandal ise toplantıdan kısa bir süre önce Genelkurmay Başkanlığı’na yapılan ilk saldırı anından itibaren HDK ile koordinasyon içinde olduğunu açıkladı. Taha İshak ve diğerlerinin de HDK liderliğinden isimler tarafından (İzzet Yusuf) HDK'nın komutan yardımcısının ofisinde görev yaptıkları teyit edildi. Tüm bunlara karşın bu güçler söz konusu isimleri saflarına katmakta ısrar etti ve onları dünyaya tarafsız taraflar olarak sunarak ‘Takaddum İttifakı’ bünyesinde onlarla bir araya geldi. Bir süre sonra bir kısmı ayrılarak Sudan Kurucu İttifakı (Tesis) koalisyonunu oluşturdu. Geri kalanlar ise Sumud İttifakı içinde bir nevi cezalandırılmış halde yer aldı. Ancak sorun yalnızca söylem ve ittifaklarla sınırlı değildi; daha da derininde, gerçeklerin kendisiyle yüzleşme biçiminde düğümleniyor.

HDK yalnızca orduya ya da hükümete karşı savaşmadı. Genelkurmay Başkanlığı'nı kuşatmasının hemen ardından vatandaşların evlerini işgal etmeye, özel mülkleri yağmalamaya ve sivilleri sindirmeye yöneldi. Bunu yaparken de ‘bunlar siyasal İslamcı akımı destekleyenlerin evleri’ ya da ‘Hartum’daki ordu ve Sudan dokusunun Arap unsuru’ gibi sığ ideolojik gerekçelere sarıldı. Sanki bu sınıflandırma, özel mülklere el koymaya ve insanları aşağılamaya meşruiyet zemini oluşturuyormuş gibi. Daha da tehlikeli olanı, bazı siyasi ve medya figürlerinin bu uygulamaları kınamak yerine çerçevelemeye ve sürdürülmesini meşrulaştırmaya soyunmasıydı. Öyle ki Sudanlıların evlerinin boşaltılması meselesi, Cidde Anlaşması görüşmelerinde bir müzakere ve pazarlık konusuna dönüştü.

Ardından mesele iç savaşın sınırlarını da aştı. HDK, Afrika'dan Kolombiya'ya kadar dünyanın dört bir yanından paralı asker devşirdi. Bunu sağlayan dış finansman ve destek, gizlenme ihtiyacı duymadan alenen sürdürüldü. Bu noktada konu, hükümetle yaşanan silahlı siyasi bir çatışmanın çok ötesine geçerek Sudan devletinin bütün temel unsurlarına, halkına, topraklarına ve yönetimine yönelik doğrudan bir saldırıya dönüştü.

HDK yalnızca orduya ya da hükümete karşı savaşmadı. Genelkurmay Başkanlığı’nı kuşatmasının hemen ardından vatandaşların evlerini işgal etmeye, özel mülkleri yağmalamaya ve sivilleri sindirmeye yöneldi ve bunu yaparken de sığ ideolojik gerekçelere sarıldı.

Buna karşın bazı siyasi güçler bu gerçekleri, yeniden iktidara erişimlerini düzenleyecek siyasi bir denklem uğruna göz ardı edilebilecek ayrıntılar olarak değerlendirmekte ısrar etti.

Bu süreç, Abdullah Hamduk ve bir kısım siyasi liderin HDK'nın El Cezire'yi işgal ettiği ve bölge halkına en ağır ihlalleri uyguladığı sırada HDK lideri Muhammed Hamdan Dagalu (Hâmidetî) ile ‘Addis Ababa Anlaşması’nı imzalamalarıyla zirveye ulaştı. Bu güçler söz konusu adımı Sudan hükümetiyle koordinasyon içinde attıklarını öne sürerek meşrulaştırmaya çalıştı. Ancak gerçekler bu iddiayı desteklemedi. Anlaşmanın maddeleri hükümet tarafıyla önceden koordinasyon yapıldığı fikri ile mantıksal olarak örtüşmüyor. Zamanlaması ise görmezden gelinemeyecek sorular doğuruyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre anlaşma, Hükümetler Arası Kalkınma Otoritesi’nin (IGAD), Cibuti'de açıkladığı olası bir ateşkesi görüşmek amacıyla planlanan Sudan Ordusu Komutanı ve Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah eş-Burhan ile Hâmidetî arasında doğrudan bir görüşme yapılmasının önünü kesmek gibi bir işlev gördü. Hâmidetî, görüşmeden yalnızca bir gün önce teknik gerekçeler öne sürerek toplantıya katılamayacağını bildirdi. Ertesi gün ise Addis Ababa'da Hamduk ve grubuyla birlikte görüntülendi. Bu gelişme, siyasi açıdan görmezden gelinmesi güç bir kanıt niteliği taşıyordu.

dfvfr
Sudan ordusu askerleri, HDK’dan geri alındıktan iki gün sonra, Hartum'un güneyindeki Omdurman şehri Saliha ilçesinde devriye gezerken görülüyor, 22 Mayıs 2025 (AFP)

Tüm bunlarda bazı siyasi güçlerin, Sudanlıların ödeyeceği bedeli yeterince gözetmeksizin yüksek maliyetli bir iktidar serüvenine göz kırptığına tanık olundu. Savaş patlak vermeden önce, hatta çok daha öncesinde, HDK ne varsayımsal ne de mahiyeti belirsiz bir tehlikeydi. Geçmişi, yapısı ve pratikleriyle HDK, Sudanlıların güvenliğine, geçimine, onuruna ve canına yönelik en büyük tehdidi temsil ediyordu. Milli görev bu tehlikeye direnmekti. Onunla bir arada yaşama formülleri aramak, onu meşru bir aktör olarak tutmaya siyasi gerekçeler üretmek ya da açık ya da örtük biçimde onunla ittifak kurmak değil.

Bu yüzden savaşın niteliğini çarpıtmaya, tarafları eşitlemeye ya da gerçeği örtmek amacıyla ‘ilk kurşunu kim attı’ gibi tartışmaların içinde hakikati boğmaya çalışmak salt bir siyasi yanılgı değil, meselenin özünden sapma. Savaş silahların patladığı anda başlamadı; milis birlikleri, günler öncesinden bir askeri üssü kuşatmak için harekete geçerek zorla askeri ve siyasi olgular dayatmaya başladığında fiilen başladı. Üstelik ne kadar tartışmalı olursa olsun içeride bir Sudan meselesine bölgesel ülkelerin müdahalesini savunmak ulusal egemenliğin sırtına saplanmış bir hançer oldu. Tıpkı Sudan devriminin sloganlarını silahlı bir milis projesinin hizmetine koşulması gibi.

Sapla samanın bir birine girdiği bir diğer tehlikeli karıştırma ise mantıksal sonucu yalnızca HDK’nın askeri varlığının barışçıl yollarla tasfiyesi olabilecek askeri müzakere ile hukukun üstünlüğüne dayalı sivil demokratik bir yönetim inşasını hedefleyen siyasi süreç birbirine karıştırılmasıydı. Bu karıştırma ne barış üretti ne demokratik geçişi sağladı. Aksine demokratik dönüşüm söyleminin savaşı meşrulaştırmak için araçsallaştırıldığı koşullarda her iki süreci de içinden çıkılmaz hale getirdi.

Yukarıdakiler soyut teorik okumalar değil, bilakis açıkça yaşanmış ve Sudanlıların ile dünyanın gözü önünde gelişmeye devam eden gerçeklerin aktarımıdır. Bu siyasi güçlere yakışan, ulusal önceliklerini yeniden düzenlemek ve dar iktidar hesapların bedelini ödemeye devam eden bir halkın canını, yurdunu ve geleceğini ortaya koyduğu bu süreçte milislerin ihlalleri karşısında Sudanlıların yanında açıkça yer almaktır.

sdvfr
Hartum yakınlarında yer alan Omdurman'da kurşun ve şarapnel izleri görülen ve Sudan bayrağı tutan kişilerin resmedil bir duvar, Sudan, 23 Nisan 2026 (AP)

Bu çıkmazdan kurtuluş imkânsız değil ve hâlâ mümkün. Ancak başlangıç noktası, günaha sarılmaktan vazgeçmek ve geçmiş tutumların açık bir muhasebesini yapıyor. Devletle ve kurumlarıyla ilişkinin yeniden ele alınması, devletin kimin yönettiği konusundaki anlaşmazlık gerekçesiyle yıkılmaması gereken ulusal bir çerçeve olarak görülmesi, Sudanlıların kendi toprakları üzerindeki egemenliğinin her türlü dış saldırıya karşı tanınması, yönetim biçimi, devleti kimin ve nasıl yöneteceği konusundaki görüş ayrılıklarının ise tamamen meşru olduğunun kabul edilmesi.

Bunlar aşırı talepler değil. Siyasi kampın kendisini içine sürüklediği sapkınlık girdabından uyanışı temsil ediyor. Ancak bu, kaybolmuş elitlerin mutlak hakikate sahip olduklarını iddia etme kibrinden vazgeçmesini ve gerçekleri kendi tercih ettikleri anlatıya uydurmak için bükmekten vazgeçmesini gerektiriyor. Devrimin sloganlarını gerçekle çelişen biçimde savaşı meşrulaştırmak için araçsallaştırarak etrafında sahte bir uzlaşı yanılsaması yaratma girişimleri ne gerçekler ne de zaman karşısında ayakta durabilir.


İdlib yeni Kardaha mı oldu?

Fotoğraf: Şarku'l Avsat
Fotoğraf: Şarku'l Avsat
TT

İdlib yeni Kardaha mı oldu?

Fotoğraf: Şarku'l Avsat
Fotoğraf: Şarku'l Avsat

İbrahim Hamidi

İdliblilerin “yeni Suriye”de karar alıcı pozisyonlara yükselmesiyle ilgili konuşmalar, rejimin devrilmesinden sonra ortaya çıkan yönetim biçiminin doğası hakkında bir tartışmayı tetikledi. Bazıları, yaşananları Esed dönemindeki Kardaha modelinin yeni isimler ve farklı bir mezhep ile yeniden üretilmesi olarak görüyor. Ancak bu yorum, içerdiği unsurlara rağmen, yeni sahneyi anlamak için yetersizdir.

Zira Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara'nın kendisi İdlibli değil, Suriye'nin güneyinden tanınmış bir aileye mensuptur. Riyad'da doğdu ve Şam'da yaşadı. Şam'a dönmeden önce de on yıldan fazla bir süre İdlib'i yönetti. Ayrıca, kilit üst düzey pozisyonların dağılımı sadece İdlib şehrinden insanlarla sınırlı değil, çeşitli bölgeleri, sosyal ve sınıf gruplarını da içeriyor. Nitekim İçişleri, Maliye, İletişim, Enformasyon ve Sosyal İşler bakanlarının tamamı Şam ve kırsal kesiminden. Ekonomi Bakanı ve Suriye Merkez Bankası Başkanı Halep'ten. Savunma Bakanı Hama'dan, Adalet Bakanı ve İstihbarat Direktörü Deyrizor'dan, Dışişleri Bakanı ise Haseke'den. Hükümette ayrıca Beşşar Esed döneminde bakanlıklarda görev yapmış kıyı bölgelerinden bakanlar ve yetkililer de bulunuyor.

Bu durum, bürokraside, güvenlik aygıtlarında ve askeri kurumda 8 Aralık 2024'ten sonra İdlib'den Şam'a gelen bakanların, üst düzey yetkililerin ve personelin var olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor, ancak farklı bir soruyu gündeme getiriyor: İdlib “yeni Kardaha” mı? “İdlibcilik” coğrafi kökeni mi yoksa siyasi bağlılığı ve ortak deneyimi mi ifade ediyor?

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Kardaha ve İdlib deneyimleri arasında temel bir fark var. Hafız Esed ve ailesinin iktidara gelmesiyle birlikte, yönetici aile Kardaha’dan Şam'a geldi. Esed, kendi mezhebi içinde bir sınıf ve aşiret darbesi düzenleyerek, üyelerini, akrabalarını ve ağlarını başkente, iktidar merkezine ve rejimin kurumlarına, orduya ve güvenlik güçlerine taşıdı. Yönelim ya Kardaha'dan Şam ve çevresine taşınma ya da kıyı şeridinde kalma yönündeydi; burada gölge ağlar ve kaçakçılık faaliyetleri kıyı ile iç kesimler ve Suriye ile Lübnan arasında gelişti.

Esed rejimi yönetimi altında ihmal edilen İdlib ve kırsalı ise, ülkenin şahit olduğu geniş çaplı yerinden etme faaliyetlerinin ardından 2015 yılında muhalefetin ana merkezi haline geldi. İdlib, Şam ve kırsalından, Hums, Hama, Halep, Deyrizor, Dera, Kuneytra ve diğer bölgelerden yerinden edilmiş savaşçıları, aktivistleri ve sivilleri ağırladı. Evleri aynı zamanda mültecilere de kucak açtı ve çeşitli şehirlerden gelen yaklaşık 2 milyon yerinden edilmiş insan, yıllarca bombardıman ve cezalandırma altında, şehrin eteklerindeki kamplarda yaşadı. Bu kişiler, Şara liderliğindeki Heyet Tahrir eş-Şam tarafından organize edilen sivil, askeri, güvenlik, yardım, eğitim ve yapısal kurumlarda, gerek orduda, gerek güvenlik güçlerinde, gerekse de “Kurtuluş Hükümeti”nde görev yaptılar. On yılı aşkın süren çatışmalar, baskınlar ve uzlaşılar boyunca, mevcut güç yapılarını oluşturan ilişki ağları kuruldu ve uzmanlar yetişti. Bu kişiler, rejimin devrilmesinden sonra kurumların önemli bir bölümünü yönetmek üzere hemen Şam'a geldiler.

İdlib elitleri” olarak sınıflandırılanların çoğu, İdlibli değil, savaş nedeniyle bu şehre göç etmiş çeşitli bölgelerin evlatlarıdır

Bu anlamda İdlib, sadece yerel bir kimliğe sahip bir şehir olmaktan çıkıp, tüm Suriye muhalefeti için siyasi, sosyal ve askeri bir laboratuvar haline geldi. Bu nedenle, bugün görevde bulunan birçok figür, yalnızca coğrafi olarak değil, örgütsel, siyasi veya mecazi anlamda da “İdlibli” olarak tanımlanabilir.

“İdlib elitleri” olarak sınıflandırılanların çoğu, İdlibli değil, savaş nedeniyle bu şehre göç etmek zorunda kalan çeşitli bölgelerin evlatlarıdır. Kardaha, hırslı evlatlarını iktidara taşırken, İdlib ezilenlere kucak açtıktan sonra, şimdi onları yeniden hükümet kurumlarına taşıyor. Lazkiye kırsalındaki bu kasaba-şehir, tek bir aileye ve belirli bir nüfuz ağına bağlı, kapalı bir güç merkeziydi. Türkiye sınırındaki şehre (İdlib) gelince, savaş yıllarında Suriye'yi birleştiren bir alan ve ülke içindekilerle Türkiye ve diğer ülkelerdeki mülteciler arasında bir bağlantı noktasıydı. “İdlib, küçük Suriye'dir” denildiğinde, bu daha büyük resmin bir özeti olduğu anlamına gelir; “Suriye, büyük İdlib'dir” denildiğinde ise ülkenin dört bir köşesinin içinde temsil edildiği anlamına gelir.

Ölçü, coğrafyayı ve dar bağlantıları aşan bir hukuk, Şam’a gelmeden ve kurumlarına ulaşmadan önce İdlib'in mağaralarında ve kamplarında çok acı çekenlerin hayalini kurdukları devletin inşasıdır

Bu perspektiften bakıldığında, iki kale arasındaki karşılaştırma, sayılar ve isimlerin gösterdiğinden daha karmaşık görünmektedir. Bu, Şam'daki atama, yetki ve temsil kriterleri hakkındaki meşru soruları ortadan kaldırmıyor. Bu nedenle, soru bir kimlik kartının ayrıntılarıyla ilgili olmaktan ziyade yeni devletin devrim ve savaşın sağladığı meşruiyetten kurumların, hukukun ve yetkinin sağladığı meşruiyete geçişiyle ilgili olabilir. Bugün Suriye'nin karşı karşıya olduğu meydan okuma, pozisyonlardaki çeşitlilik veya yoğunlaşma ya da İdlib-Hama-Deyrizor üçgeni değil. Daha ziyade, tüm Suriyelileri kapsayan ve yetkinlik, hesap sorma ve hukukun üstünlüğüyle yönetilen istikrarlı kurumlar üreten bir yönetim sistemi oluşturmak için coğrafi sınırları aşabilen bir devlet inşa etmektir.

Bu nedenle, “İdlibcilik” etrafındaki tartışma coğrafyayla sınırlı kalırsa yanıltıcı olabilir. Gerçek ölçüt, kelimenin tam anlamıyla veya mecazi olarak İdlib'den veya başka bir yerden gelen yetkililerin sayısı olmayacaktır. Coğrafyayı ve dar bağlantıları aşan bir hukuk, Şam’a gelmeden ve kurumlarına ulaşmadan önce İdlib'in mağaralarında ve kamplarında çok acı çekenlerin hayalini kurdukları devletin inşasıdır.


Batı Şeria'daki silahlı saldırıda 1 İsrailli öldü, 5 kişi yaralandı

Batı Şeria'daki olay yerinde polis ve sağlık ekipleri (The Times of Israel).
Batı Şeria'daki olay yerinde polis ve sağlık ekipleri (The Times of Israel).
TT

Batı Şeria'daki silahlı saldırıda 1 İsrailli öldü, 5 kişi yaralandı

Batı Şeria'daki olay yerinde polis ve sağlık ekipleri (The Times of Israel).
Batı Şeria'daki olay yerinde polis ve sağlık ekipleri (The Times of Israel).

İsrail polisi ve sağlık ekipleri bugün (Pazar), Batı Şeria'da düzenlenen silahlı saldırıda en az bir İsraillinin öldüğü bildirdi.

Şarku'l Avsat'ın The Times of Israel gazetesinden aktardığı habere göre İsrail acil yardım servisi, terör saldırısı olduğundan şüphelenilen silahlı saldırıda bir kişinin öldüğünü, beş kişinin de yaralandığını açıkladı. İsrail polisi ise saldırıyı gerçekleştirdiğinden şüphelenilen kişinin, saldırı bölgesinin kuzeyinde bulunan Arap kenti Tayyibe sakini olduğunu ve Kohav Yair bölgesinde “etkisiz hale getirildiğini duyurdu.

Olay yerinden paylaşılan görüntülere göre saldırgan, halk arasında “Carlo” veya “Carl Gustav” olarak bilinen el yapımı bir makineli tüfek kullandı.

İsrail ordusu ve polisi, saldırıyı gerçekleştiren kişinin güvenlik güçleri tarafından etkisiz hale getirilerek yakalandığını açıkladı. Güvenlik güçleri, olaya karışmış olabilecek ikinci bir saldırganı arama çalışmalarını ise sürdürüyor.

Silahlı saldırının ardından, İsrail'in orta kesimindeki Tsur Natan yerleşiminde başka kişilerin sızmış olabileceği ihtimaline karşı en üst düzey alarm durumu ilan edildi. İsrail ordusu, yeni bir duyuruya kadar belde sakinlerinden evlerinde kalmalarını istedi.

Öte yandan İsrail ordusu, olay yerine özel kuvvet birliklerinin sevk edildiğini bildirdi.