Lübnan’da federalizmi savunanlarla karşı çıkanlar arasındaki tartışma yeniden başladı

Ülkede Hizbullah'ın nüfuzunu artırması ve göç eden Hıristiyanların sayısının artması federalizm tartışmasının yeniden başlamasına neden oldu

Lübnan'da federalizm önerisinin nedenleri arasında Hizbullah'ın silahları da yer alıyor. Bir askeri geçit töreni sırasında silahlarıyla görülen Hizbullah üyeleri (DPA)
Lübnan'da federalizm önerisinin nedenleri arasında Hizbullah'ın silahları da yer alıyor. Bir askeri geçit töreni sırasında silahlarıyla görülen Hizbullah üyeleri (DPA)
TT

Lübnan’da federalizmi savunanlarla karşı çıkanlar arasındaki tartışma yeniden başladı

Lübnan'da federalizm önerisinin nedenleri arasında Hizbullah'ın silahları da yer alıyor. Bir askeri geçit töreni sırasında silahlarıyla görülen Hizbullah üyeleri (DPA)
Lübnan'da federalizm önerisinin nedenleri arasında Hizbullah'ın silahları da yer alıyor. Bir askeri geçit töreni sırasında silahlarıyla görülen Hizbullah üyeleri (DPA)

Lübnan’da bir yılı aşkın bir süredir günlük hayatta federalizmden bahsetmek artık alışılagelmiş bir durum haline gelirken ister savunsunlar ister karşı çıksın federalizm hakkındaki tartışmaya katılanların çoğu başka bir konuyu; tanımı olmayan, ancak bölücülükle ilişkilendirilen her zamanki ünlü ‘komployu’ da tartışıyorlar.

Lübnan'daki diğer siyasi grupların aksine federalistler için iki durum söz konusu. Bunlardan biri, Lübnan'ın merkezi yapısında her kademede kendi gözlerimizle gördüğümüz derin ve yapısal bozulmanın olduğunu söylemeleri, diğeri ise ölen bir yapının tıpkı ölülere yapıldığı gibi defnedilmesi gerektiğini savunmaları.

Ancak federalizmi savunanları eleştirenler, birkaç istisna dışında bir cesetle yaşamaktan rahatsızlık duymuyor gibiler. Bu yüzden ölümü ve bozulmayı inkar ettiklerini görüyoruz. Vatana ve birliğine adeta tapan ve onu insandan, iradesinden ve hürriyetinden üstün tutanlar, 19. yüzyıl marşlarını tekrarlayanlar, geçmişi en iyi gelecek olarak gören nostaljik insanlar, mevcut yapıyı yeniden gözden geçirmenin kendilerini düşmanları karşısında yalnızlaştıracağından korkan acizler ve boyun eğenler, parmağını bile kıpırdatmayanlar, sanrılara kapılıp gidenler ve sonuçları sistemin yapısında, ekonomisinde ya da kültüründe ele almanın sebepleri ortadan kaldırabileceğini savunanlar da bu kategoride yer alıyorlar. Fakat hepsine göre kötü niyetliler aynı saftalar ve masumların benimsediği inkar politikasından da yalnızca onlar yararlanıyorlar. Bu kötü insanlar, iki yönlü bir dil kullanıyorlar. Bu dillerden biri Lübnan'ı koruduklarına dair kullandıkları dil, diğeri Lübnan'ı tamamen bir hendeğe çevirecek üstü kapalı dil. Bu onlar için aynı zamanda o bizi korusun, biz de onu koruyalım diye bu açık hendeğin üstünü örten ‘birlik’ şemsiyesinin genişletilmesini gerektiren bir görevdir.

Sahte birlik

Gerçekte Lübnanlıların çile çektikleri bu sahte birlik, Ortadoğu'da farklı isimler ve adreslerle bildiğimiz bir birliktir ve Lübnanlılara özel bir durum değildir. Burada ‘kader düşmanına’ karşı vatanseverlik, milliyetçilik ve birlik sloganlarıyla yaşatılan otoriter merkeziyetçilik, nüfusun geniş kesimlerinin sıkıntıları ve üzerlerindeki baskı gözler önüne serildi. Irak’ın Halepçe’si ile Suriye’nin Duma’sı arasında, baskı ve zorluk açıkça soykırıma varan biçimler aldı.

Bunun alternatifine ya federalizm dedik ya da başka bir isim verdik. Fakat kesin olan bir şey var ki, Lübnan halkının daha düşük maliyetlerle ve daha özgür bir şekilde kendini yeniden canlandırabileceği bir alternatif düşünmeliyiz. Burada yanlış bir şey yok, hepimizin bildiği bazı şeylerin hızlı bir şekilde toparlanmasıyla birlikte, bu da çöküşün devam etmesinin Lübnan ‘halklarının’ birliği için mevcut tek ufuk olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Hepimizin bildiği bazı şeylerin hızlı bir şekilde toparlanması gerekiyor. Bunun da Lübnan’daki ekonomik çöküşün devam etmesinin ülkedeki ‘halkların’ birliği için mevcut tek çözüm olduğu açıkça görülüyor. Devlet güçsüzleşti. Bölgeler birbirinden uzak ve farklı hale geldi. Suç cezasız kalmaya başladı. 14 Şubat 2005 tarihinde Lübnan Eski Başbakanı Refik Hariri´nin Beyrut'ta hayatını kaybettiği bombalı saldırı ve Beyrut limanı patlaması olaylarıyla ilgili soruşturmalar yapılamıyor ve davalar görülmüyor. Yasadışı silahlar ülkeyi etkin bir şekilde yönetmeye ve ülkeyi halkın iradesinin hiçe sayıldığı durumlara sürüklemeye devam ediyor. Yolsuzluk ve ekonomik felaket, merkezi mezhepsel kotalar ve yasadışı silahların desteğiyle sürüyor. Lübnan’da kapsamlı ve kurtarıcı bir vatanseverlik yaratmaya yönelik umutları yeşerten sonra girişim 2019 yılında başarısız olurken, Lübnan’a ve hatta bölgeye uluslararası ilginin olmaması, ‘Lübnan’ın dirilişi’ söylemi üzerindeki umutsuzluğa yeni bir neden daha ekledi.

xsef
Beyrut limanındaki patlama, Lübnan’dan göç eden Hristiyanların sayısını yukarıya çekti. Beyrut limanında 4 Ağustos 2020'de meydana gelen patlama sonucu yanan bir gemi (AFP)

Dahası, yukarıda belirtilenlerin yanında başka olgular da ülkenin çeşitli kesimleri arasında tıpkı bugün olduğu gibi modern tarihinin tüm önemli dönüm noktalarında yaşanan derin bir anlaşmazlıktan kaynaklanıyor. Lübnan’da Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşü ve Fransız Mandası'nın kurulmasından Hizbullah'ın direnişine ve aralarında 1920'de ‘Büyük Lübnan’ın kurulmasına, 1943’te bağımsızlığını ilan etmesinden, 1958 Lübnan krizine ve Filistin direniş örgütlerinin silahları konusundaki anlaşmazlığa ve ardından 1975 iç savaşı, işgaller ve Refik Hariri suikastına kadar tüm bu büyük olayların her biri için en az iki yorum, iki hatıra ve iki sonuç vardır.

Eski Cumhurbaşkanı Şarl Helu’nun iktidarının ortalarına kadar uzanan yüksek fiyatlara rağmen istikrar ve uyumun olduğu 1960’lardaki (Fuad Şehab’a atıfla) Şehebçı yıllarda ise Mısır’ın eski Devlet Başkanı Cemal Abdunnasır'ın dış politikasından vazgeçmekten, 1964 seçimlerinde, Camille Chamoun'un 1957 yılında önde gelen Müslüman liderlerden bazılarını devirdiği seçimlerde yaşanana benzer şekilde Camille Chamoun ve Raymond Eddeh gibi önde gelen Maruni liderlerden bazılarını devirmeye kadar, gazeteci Kamel Mrowa suikastına göz yumulmasından ‘İkinci Büro’nun (Şehab tarafından kurulan ve orduya bağlı olan istihbarat servisi) bazı kamusal ve özel özgürlükleri kısıtlamasına kadar birçok olguya tanık olundu ve sonunda Şehabçılık, tabutuna son çiviyi çakan Filistin direnişinin yükselişiyle cezalandırıldı.

Bu büyüklükteki, bu derinlikteki ve bu süre zarfındaki tartışma, zenginliğin kaynağı olan bir çoğulculuk değil, çok kanlı bilançosuyla amansız bir mücadele ve sonu gelmeyen savaşların kaynağı oldu. En nihayetinde halk, herhangi bir grubu, koşulları ve gelecek vizyonu hakkında görüşlerini ifade etme hakkına sahiptir. İki kişinin kavga ettiğini görenlerin onları birbirinden az da olsa uzaklaştırmaya çalışmaları gayet doğal ve normal bir davranıştır.

Bununla birlikte federalizme karşı olanlar, amaçlarına hizmet eden bir şey yapmış olsalardı, yani Şiiler Hizbullah'a karşı sağlam bir blok oluştursalardı ya da Sünniler Hizbullah'a karşı sağlam ve kapsamlı tutumlar sergileselerdi, federalizmin Hıristiyanlar üzerindeki baskısını sınırlayabilirlerdi. Fakat hiçbiri yapılmadı. Bu yüzden kadının tacize uğradığı ve sadece ona karşı ısrarla kullanılan ‘Mutlu yuvayı mahvediyorsun!’ çığlıklarının daha yüksek olduğu zorlayıcı bir evliliğe daha yakın bir yerde duruyoruz.

Kasıtlı ruminasyon (zihinde tekrarlanan olumsuz düşünceler) ve kapalı kimlik

Geriye bu satırların ölü bir birliğin kırılmasını ifade eden, ancak geliştirdiği stratejiler ve taşıdığı değerlerle ve dolayısıyla başkalarından önce kendilerine açtıkları imkanlarla bu birliğin bozulduğunu söyleyenleri mazur göstermeyen durağanlığın terk edilmesi kalıyor. Bu birlikten merkezi sistemle ayrılma çağrısı anlaşılır ve haklı bir çağrıdır. Bu çağrıya, özgürlüklerin ve çoğulculuğun korunduğu bir vatan inşa edemediğimizi kabul etmekten kaynaklanan bir acı duygusu eşlik ediyor. Bu yüzden mesele, bir zaferden ve birçok sorumluluğun bulunduğu üniter gerçekliğin bloke edilmesinin ve parçalanmasının dikte ettiği bir zorunluluktan daha pratik hale geliyor.

Fakat bu birliğin bozulmasının gerektiğini kabul etmek, meseleleri basitleştirmekten çok daha karmaşık bir durum. Bu birliğin imkansız bir çözüm haline geldiğini söylemek de önerilen alternatifin pratik bir çözüm demek değildir.

Öncelikle federalizmle konuyu takip edenlerin bildiği temel bir açıklama yapılması gerekiyor. Federalizm, tek başına dış politika ve savunma politikalarıyla ilgili Lübnan-Lübnan çatışmalarının köküne inemez. Federalizm önerisini düzeltici yapan tarafsızlık ilkesiyle ilişkilendiren de budur. Federalistler ya da en azından bazıları, bunun farkında olarak iki talebi şu ya da bu şekilde tek bir çağrıda birleştirirler.

Öte yandan federalizmin anlaşmazlık durumları için olduğu şeklindeki rahat ve doğru söylemle küçük düşürülmeyen Lübnan'daki bölünmüşlüğün aşılması üzerinde düşünülmesi gereken bir konu olmaya devam edecek. Bunun nedeni, örneğin, Bosna'daki parçalanmayı zorlukla kontrol etmeye ve onu federal olarak yeniden ayağa kaldırmaya yönelik Washington ve Dayton anlaşmalarının formülünün, Lübnan karşısında çok zayıf ve çaresiz kalmasıdır.

Diğer taraftan federal proje önerileri, Lübnanlıları belli bir mezhebe mensup olarak doğdukları ve alt kültürlerini taşıdıkları için otomatik olarak eşit olarak gördüğü sürece bu projelerin temelini oluşturan felsefeye dair haklı endişeler uyandırıyor. Yani bir mezhebe mensup olmak ve bu mezhebin kültürünü taşımak istemeyenlerin varlığını asla hesaba katmıyor. Bunun da ötesinde burada önceden belirlenmiş olan, bireylerin özgür seçimlerinin her şeyi geçersiz kılmasıdır. Bunun özgürlük, liberalizm ya da ilerleme olarak tarif edilmesi zor olan tehlikeli bir görüş olduğuna şüphe yok. Federal yapıların, ötekileştiren mezhepçi kimlikleri ifade ettikleri sürece bu kimliklerin mezheplerin reddettiği liberal ve laik politikaları benimseyebilecekleri de şüpheli.

Bunun yanında Federal yapının, kendi içindeki mezhepçi ve bölgesel çatışmalardan muaf olmadığını söyleyen şantajcı ruhani yapıdan uzakta böyle bir olasılık, şantajcı ruhani yapıdan arındırılarak ciddi bir şekilde ele alınmalı.

Bu endişelerin ifade edilmesinin amacı insanların umutsuzluğa kapılması ve cesaretlerinin kırılması değil, daha çok kapalı kimlik şeytanlarının salıverilmesi tehlikesine karşı uyarmaktır. Bu uyarının bir başka gerekçesi daha var. Hiçbir federalizm savunucusu, büyük olasılıkla şiddet aracılığıyla ve şiddetin kendi içinde nefret uyandıran bir şey olduğu yanılgısına kapılıp her ikisini birden başarmak şöyle dursun ya federalizmi ya da tarafsızlığı elde edeceğini bile düşünmez. Burada esneklik yerine, nesnel koşulların olmayışını, iradeciliğe ve onun çizdiği kimlik folkloruna abartılı bir bağlılıkla telafi etme yanılgısına düşmekten korkulur.

Federalizm destekçileri, federalizm isteyenlerin kendi salt iradeleri ile yerine getirilmediği ve birden fazla tarafın onayının alınması şart koşulduğu sürece bugün federalizm destekçilerinden gereken ilgiyi görmeyen iki adrese değinmek gerekiyor. Bunlardan biri etkili dış güçler. Bu güçler bir an önce Lübnan için federalizme ve tarafsızlığa ikna edilmeliler. Diğer adres ise federalizmin kendisiyle ilgili çekinceleri olsa da kamuoyunda federalizm destekçileriyle makul derecede aynı fikirde olan aktif Müslümanlardır. Etkili dış güçlerin şu an gözle görülür şekilde Lübnan’a ilgi göstermedeki ilgisizlikleri ve ülke nüfuzundaki düşüş, son maddenin önemini ikiye katlıyor.

Bu yüzden ne kadar zayıf olurlarsa olsunlar, ortak paydaları yalnızca Hizbullah düşmanlığı olan bu Müslüman çevrelerle diyalog, dost çevresini genişletmek ve kapsamlı bir anlayış tabanı oluşturmak için kesintisiz ve sürekli yükselen bir süreç bağlamında kaçınılmaz bir görev haline geldi. 14 Mart ve ardından 17 Ekim'de çoğunluğu eski ortak olanlarla anlaşamayanlar, takas aracı olarak geriye çatışmadan başka neredeyse hiçbir şey bırakmadan hiçbir Müslümanla uzlaşamayacaklar.

Eğer kapalı ve mutlak fanatizme güvenmenin potansiyel müttefikleri kışkırtmak için bir giriş noktası olduğunu söyleyebiliyorsak değerlere güvenmenin de onlarla diyalog kurmak için bir giriş noktası olduğunu da söyleyebiliriz. Çünkü federalizm ve tarafsızlık, çıkarlar, özgürlükler, adalet ve ırkçılık ya da toplumsal cinsiyet eşitliği ile ilgili şeyler gibi federalistlerin bu konuda neredeyse ses bile duyamayacağı tutumların yerine geçmemelidir.

Bu ‘ana çelişkinin’, daha doğrusu ‘tek çelişkinin’ etrafında yoğunlaşmak, federalizm savunucuları istemese bile onları aşırı romantik popülist sağcı bir gruba, dağımız, haçımız ve kilise çanlarımız hakkındaki kırsal çığlıklarını Batı ve medeniyet hakkındaki eski, dini ve sömürgeci bir imajla ilişkilendiren bir gruba dönüştürmekle tehdit ediyor.

Böyle bir söylem, Lübnanlıların büyük kısmını yabancılaştırıp kışkırtmakla kalmıyor, bazıları biraz çabayla tarafsızlık ve federalizm çağrısını anlayan bir arkadaş kazanabiliyor. Aynı zamanda, eski dini ve sömürgeci söylemin artık hitap etmediği geniş ve etkili Batı kesimlerini de provoke ediyor. 

Bu yüzden “Bunlar bizi ilgilendirmiyor” cümlesini tekrarlamak hem ahlaki zayıflık hem de faydasız olacaktır. Zira Lübnan gibi coğrafyası etkili dış güçler tarafından yönetilen bir ülkede hak ve özgürlüklerle ilgili tüm konular kamu işleriyle meşgul olan herkesi ilgilendirir. Filistin, ya da Suriye ya da Ermeni meselesini Lübnan'ın silahlı çatışmalara sürüklenmesi için kullanılmasına karşı çıkmak anlaşılır görünse de, bu meseleler hepimizi ‘ilgilendiriyor’. Federalizmin ve tarafsızlığın birleşimi, söz konusu meselelerle ve haklarla özel bir şekilde ilgilenilmesini öngören yeni bir değer olarak ortaya çıkarabilir.

Ateşli bir federalizm savunucusu, bunların lüks nitelikte şeyler olduğunu ve bunları yerine getirmenin uzun zaman alacağını söylemek yerine Ortadoğu’nun geri kalan ülkelerinde olduğu gibi Lübnan'da da Hizbullah'ın genişlemesi, art arda gelen felaketler ve göç eden Hıristiyanların sayısının artmasının her şeyi etkilediğini söyleyebilir. Bunun ve daha kötüsünün olmasını önlemek için mezhep kitlemizin özverili ve seferber olması yetecekken son yıllarda siyasete yön veren ve ölüme, göçe, yerinden edilmeye ve işgale neden olan savaşlara dönüşmesine eşlik eden bu gönüllü olarak baskıya boyun eğiş değil miydi?

Büyük ihtimalle lanetlenmiş halklardan biri olarak bizler (Lübnanlılar) maalesef yavaşlığa mahkumuz. Bu yeterince kötü ve acı verici olsa da geçmişteki hızlı süreçlerin yenilendiği herhangi bir hız daha kötü ve daha acı verici sonuçlar doğuracaktır.



Taiz’de Husilerin sivillere yönelik saldırıları ağır can kayıplarına yol açtı

Husilerin düzenlediği bombardımanın ardından Yemen’in Taiz kentindeki mahallelerden birinden duman yükseliyor (AP)
Husilerin düzenlediği bombardımanın ardından Yemen’in Taiz kentindeki mahallelerden birinden duman yükseliyor (AP)
TT

Taiz’de Husilerin sivillere yönelik saldırıları ağır can kayıplarına yol açtı

Husilerin düzenlediği bombardımanın ardından Yemen’in Taiz kentindeki mahallelerden birinden duman yükseliyor (AP)
Husilerin düzenlediği bombardımanın ardından Yemen’in Taiz kentindeki mahallelerden birinden duman yükseliyor (AP)

Yemen’in Taiz vilayeti, Husilerin devam eden askerî saldırısıyla karşı karşıya. Yerleşim bölgeleri ve köylere yönelik bombardıman sürerken, sivillerin hareket özgürlüğü ve temel ihtiyaç maddelerine erişimi üzerindeki kısıtlamalar da ağırlaşıyor. İnsan hakları raporları, yüzlerce sivilin öldüğünü veya yaralandığını, yüzlerce kişinin kaçırıldığını ve yüzlerce ev ile aracın zarar gördüğünü ortaya koyuyor.

Yemen Hak ve Özgürlükler Ağı, Husilerin vilayetteki sivillere ve sivil varlıklara yönelik gerçekleştirdiğini belirttiği bin 891 suç ve ihlali, 1 Eylül’den 22 Ekim’e kadar olan dönemi kapsayan “Taiz... Kanlı İşgal ve Sistematik Öldürme” başlıklı raporunda belgeledi.

Bu bilanço, ağın 24 saat içinde 21 yeni suç ve ihlali daha kayda geçirdiği ve yerleşim bölgelerine yaklaşık 213 mühimmat atıldığını bildirdiği bir zamanda açıklandı.

Husilerin Taiz’e düzenlediği roket saldırısının ardından evlerinin enkazı arasında yürüyen kent sakinleri (AP)
Husilerin Taiz’e düzenlediği roket saldırısının ardından evlerinin enkazı arasında yürüyen kent sakinleri (AP)

52 günlük dönemi kapsayan rapora göre ihlaller sonucunda 7’si bebek olmak üzere 38 çocuk, 27’si kadın olmak üzere 212 sivil hayatını kaybetti. Yaralanan 319 sivilin 29’unu çocuklar, 46’sını ise kadınlar oluşturdu.

Raporda ayrıca 23 kişinin sahada infaz edildiği, beş toplu katliam yaşandığı ve 314 kişinin kaçırılma ya da zorla kaybedilme vakasına konu olduğu belirtildi. Kaçırılanlar arasında, aileleri üzerinde baskı kurmak amacıyla rehin tutulan 14 çocuk da bulunuyor. Öte yandan, hükümet güçleriyle bağlantılı olduğundan şüphelenilen kişileri aramak amacıyla 516 eve baskın düzenlendiği kaydedildi.

Geniş çaplı hasar

İnsan hakları kuruluşunun açıkladığı veriler, sivil mülklere verilen zararın boyutunu da gözler önüne seriyor. Bombardımanlarda 356 evin zarar gördüğü, bunlardan 98’inin tamamen yıkıldığı ve üç evin daha patlayıcılarla havaya uçurulduğu belirtildi. Ayrıca 131 sivil araç hasar gördü, vatandaşlara ait 36 araç ve ulaşım aracı yağmalandı.

Ağın belgelediği son olaylarda 2 çocuk hayatını kaybetti, aralarında iki kadının da bulunduğu üç sivil yaralandı. Dört kişi kaçırılarak bilinmeyen yerlere götürüldü. Üç eve baskın düzenlenip yağmalanırken yedi ev zarar gördü; bunlardan ikisi tamamen yıkıldı.

Hayatını kaybeden çocuklardan Ammar Yasir eş-Şureyhi’nin ağın aktardığına göre Husiler tarafından Sabr bölgesindeki Akme köyünde bulunan evinden kaçırıldığı, daha sonra ise öldürülmüş hâlde bulunduğu belirtildi.

Taiz kentinde cuma namazının ardından Husiler aleyhine slogan atan kent sakinleri (Reuters)
Taiz kentinde cuma namazının ardından Husiler aleyhine slogan atan kent sakinleri (Reuters)

Rapora göre bombardıman ve keskin nişancı saldırıları Kahlan ve Şakab köylerine, Eski Havalimanı Mahallesi’ne, Dıbab, Mihal ve Necd Kasim bölgelerine kadar uzandı.

Sabr el-Mevadim ilçesine bağlı Kahlan köyünde havan mermilerinin iki eve isabet ettiği, evlerin eşyalarının zarar gördüğü ve bazı hayvanların telef olduğu bildirildi. Hedef alınan ailelerden birinin üyeleri arasında yaralanan olmadığı kaydedildi.

Sivilleri hedef alan kapsamlı saldırılar

Saldırıların sonuçları can kayıpları ve maddi yıkımla sınırlı kalmadı. Yemen Hak ve Özgürlükler Ağı, raporun kapsadığı dönemde Husilerin yaklaşık 9 bin 876 mühimmat kullandığını, 3 Eylül’den bu yana vilayet üzerindeki kuşatmayı sıkılaştırdığını ve yasa dışı 26 kontrol noktası ile kontrol bariyeri kurduğunu bildirdi.

Raporda ayrıca Heyce el-Abd yolu üzerindeki bir geçidin patlatıldığı ve Taiz’i Lahic vilayeti üzerinden Aden’e bağlayan ana yolun kesildiği ifade edildi.

Husiler gıda, ilaç, yakıt, oksijen tüpleri ve içme suyunun bölgeye girişini engellemekle suçlandı. Yardım konvoyları ve ticari sevkiyatların yanı sıra kronik hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçların ve çocuk aşılarının ulaştırılmasının da aksatıldığı belirtildi.

İnsan hakları ağı, hastanelerin, kanser tedavi merkezlerinin ve diyaliz ünitelerinin jeneratörlerini çalıştırmak için gereken yakıtın engellenmesinin hastaların hayatını tehlikeye attığı uyarısında bulundu. Şarku’l Avsat’ın Ağ’dan aktardığına göre saldırılar ve kuşatma nedeniyle vilayette yaklaşık 280 bin kişi yerinden edildi.

Taiz’de Husilerin saldırısına uğrayan bir ambulans (AFP)
Taiz’de Husilerin saldırısına uğrayan bir ambulans (AFP)

Raporda ayrıca biri özel, dördü devlet okulu olmak üzere beş okulun operasyon merkezine, silah deposuna ve hapishaneye dönüştürüldüğü öne sürüldü. Üç ambulansın, üç sağlık tesisi ve hastanenin saldırılarda hedef alındığı, beş sağlık çalışanının hayatını kaybettiği kaydedildi.

Ağ, başka bir başlık altında Husilerin Maafir ilçesine bağlı Samika bölgesinde, toplumun en dezavantajlı kesimlerinden gençleri kültürel ve askerî eğitim programlarına katılmaları için teşvik ettiğini ve ardından vilayetin güneyindeki cephelere göndermeyi amaçladığını bildirdi. Kuruluş, özellikle çocukların silahlı gruplara katılmaya zorlanması ve en savunmasız kesimlerin istismar edilmesi konusunda uyarıda bulundu.

Yemen Hak ve Özgürlükler Ağı, Taiz’in afet bölgesi ilan edilmesini, bombardımanın durdurulmasını, kuşatmanın kaldırılmasını, yolların açılmasını ve insani yardımların ulaştırılmasının güvence altına alınmasını istedi.

Yemen Kadınları Güçlendirme Vakfı ise kadınların, çocukların ve sağlık çalışanlarının korunması, bağımsız soruşturmalar yürütülmesi ve ihlallerden sorumlu olanların hesap vermesi çağrısında bulundu.


Etiyopya’daki Megech Barajı, Mısır’a akan Nil sularını etkiliyor mu?

Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed Megech Sulama Barajı’nın açılış törenine katıldı. (Etiyopya Dışişleri Bakanlığı)
Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed Megech Sulama Barajı’nın açılış törenine katıldı. (Etiyopya Dışişleri Bakanlığı)
TT

Etiyopya’daki Megech Barajı, Mısır’a akan Nil sularını etkiliyor mu?

Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed Megech Sulama Barajı’nın açılış törenine katıldı. (Etiyopya Dışişleri Bakanlığı)
Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed Megech Sulama Barajı’nın açılış törenine katıldı. (Etiyopya Dışişleri Bakanlığı)

Etiyopya hükümeti tarafından dün yapılan açıklamada, kalkınma amacıyla inşa edilen yeni bir barajın açılışı duyuruldu. Söz konusu açılış, Kahire ile Addis Ababa arasında Rönesans Barajı konusundaki derin görüş ayrılıklarının ve yeni baraj yapımlarına yönelik itirazların sürdüğü bir dönemde gerçekleşti.

Megech adıyla bilinen barajın ‘su akışlarını etkilemediği’ yönündeki değerlendirme Kahire tarafından 2013 yılında dile getirilmişti.

Etiyopya Dışişleri Bakanlığı tarafından dün yapılan açıklamada, Başbakan Abiy Ahmed’in, ‘tarihi Gondar şehri ve çevresi için önemli bir kalkınma adımı’ olarak nitelendirilen Megech Sulama Barajı Projesi’nin resmi açılışını gerçekleştirdiği bildirildi.

Dışişleri Bakanlığı verilerine göre, 185 milyon metreküp depolama kapasitesine sahip barajın, 17 bin hektardan fazla tarım arazisine sulama imkanı sağlaması, on binlerce çiftçinin yararlanmasını ve Gondar ile çevre şehirlere güvenilir temiz içme suyu temin etmesi bekleniyor.

Abiy Ahmed, projenin kentsel tarımı geliştirerek yeni ekonomik fırsatlar yaratacağını ve gençler için istihdam olanağı sunacağını ifade etti.

Mısır makamlarından açılışa ilişkin henüz resmi bir açıklama yapılmadı. Ancak dönemin Mısır Sulama Bakanı Muhammed Abdulmuttalib Aralık 2013’te yaptığı açıklamada, Mısır’ın teknik incelemelerine dayanarak Etiyopya’nın Tana Gölü’nün kuzeydoğusundaki Gondar şehri yakınlarında inşa ettiği Megech Barajı projesinin Nasır Gölü’ne ulaşan su akışını etkilemediğini ve barajın yalnızca içme suyu ile sulama amaçlı olduğunu belirtmişti.

Mısır Eski Sulama Bakanı Hüsam Megazi de dün yaptığı açıklamada, söz konusu barajın Mavi Nil havzasının ve Nil Nehri güzergahının dışında yer aldığını doğruladı. Megazi, Mısır’ın su kaynaklarının bu barajdan kesinlikle etkilenmediğini ve Mısır’ın su payı üzerinde herhangi bir yansımasının bulunmadığını vurguladı.

Megazi ayrıca, Mavi Nil üzerinde mevcut olan tek barajın Rönesans Barajı olduğunu ve bu barajın Mısır üzerinde kesin bir etkisi bulunduğunu kaydetti.

Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed dün Megech Sulama Barajı’nın resmi açılışını gerçekleştirdi. (Etiyopya Dışişleri Bakanlığı)
Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed dün Megech Sulama Barajı’nın resmi açılışını gerçekleştirdi. (Etiyopya Dışişleri Bakanlığı)

Kahire Üniversitesi Jeoloji ve Su Kaynakları Profesörü Abbas Şaraki, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, “Bu baraj, Amhara eyaletindeki Tana Gölü havzasında yer alan küçük barajlardan biri. Depolama kapasitesi milyarlarca değil, yaklaşık 185 milyon metreküp civarında. Bu durum onu, temel amacı yaklaşık 40 bin dönümlük arazinin sulanmasında kullanılmak üzere sınırlı miktarda su tutmak olan küçük bir baraj yapmakta” ifadelerini kullandı.

Etiyopya’nın baraj projelerini artırması ve bunun Kahire ile ilişkilere yansımalarına değinen Şaraki, “Projeler Mısır’ın su kaynaklarını etkilemediği ve tam bir koordinasyon içinde yürütüldüğü sürece Kahire bunlara karşı çıkmaz” değerlendirmesinde bulundu.

Şaraki, “Ancak Mısır’ın veya başka bir ülkenin kaynaklarına bir etkisi varsa, önceden istişare ve koordinasyon yapılması şart” diyerek, Kahire’nin daha önce defalarca dile getirildiği üzere kalkınmaya karşı olmadığını vurguladı.

Etiyopya’nın Megech Barajı adımı, Mısır ile Rönesans Barajı konusundaki anlaşmazlıkların sürdüğü bir dönemde atıldı. Kahire ile Addis Ababa arasında yaklaşık on yıl boyunca yürütülen müzakereler, 2023 yılında tekrar başlatılmadan önce 3 yıl süreyle askıya alınmış, ancak Etiyopya’nın bir anlaşmaya varmayı reddetmesi üzerine 2024 yılında yeniden dondurulmuştu.

Şarku’l Avsat’ın resmi haber ajansı MENA’dan aktardığına göre yetkili bir kaynağın demecine göre geçtiğimiz ağustos ayında Mısır, su konusunun ‘milli güvenlik ve kırmızı çizgi’ olduğunu yineleyerek, ‘Nil üzerinde yeni barajların inşasını reddettiğini’ bildirmişti. Mısır Dışişleri Bakanı Bedr Abdulati de o dönemde Nil Nehri dosyası ve Rönesans Barajı krizindeki gelişmeler karşısında ‘meşru müdafaa hakkının’ kullanılabileceğini ifade etmişti.

Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed dün Megech Sulama Barajı’nın resmi açılışını gerçekleştirdi. (Etiyopya Dışişleri Bakanlığı)
Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed dün Megech Sulama Barajı’nın resmi açılışını gerçekleştirdi. (Etiyopya Dışişleri Bakanlığı)

Mısır Sulama Bakanı Hani Suveylem, geçtiğimiz günlerde Mısır Forumu kapsamındaki bir oturumda yaptığı açıklamada, Mısır devletini Etiyopya barajının risklerinden ve alınabilecek tek taraflı önlemlerin etkilerinden korumak amacıyla geçmiş dönemlerde Mısır tarafından çabalar sarf edildiğini belirterek; su arıtma tesislerinin kurulduğunu, kanal betonu kaplama projeleri ile Yeni Delta Projesi gibi çeşitli adımların hayata geçirildiğini ifade etti.

Suveylem o dönemde, “Nil Havzası sadece Etiyopya’dan ibaret değil; çözümler mevcut ancak tüm tarafların bu yönde gerekli niyeti göstermesi gerekmektedir” vurgusunda bulundu.

Etiyopya’nın barajlara ilişkin devam eden adımları karşısında Mısır’ın su haklarını korumasını güvence altına alacak seçeneklere ilişkin değerlendirmede bulunan Megazi, Mısır’ın bağlayıcı bir anlaşmanın gerekliliğini vurgulayarak görüşünü ortaya koyduğunu, bu hususun uluslararası platformlarda gündeme getirildiğini ve Mısır’ın bunu her fırsatta dile getirmekten çekinmediğini belirtti. Megazi, Mısır’ın diplomasi yolunu defalarca izlediğini ve Mavi Nil üzerinde başka bir barajın inşasına izin vermeyeceğini net bir şekilde ilan ettiğini vurguladı.

Şaraki ise yeni barajın doğrudan Mavi Nil yatağı üzerinde yer almadığını, Mavi Nil Havzası’na bağlı küçük kollardan biri olan küçük bir nehir üzerinde inşa edildiğini kaydetti. Şaraki, doğrudan Mavi Nil üzerinde yer alan ve Mısır’ın karşı çıktığı, henüz yapımına başlanmamış planlanan diğer üç barajın aksine, bu barajın depolama kapasitesinin küçüklüğü ve havzadaki küçük barajlardan biri olması sebebiyle Mısır’ın su payı üzerindeki etkisinin neredeyse yok denecek kadar az ve çok zayıf olduğunu vurguladı.


İsrail el Halil’de onlarca Filistinliyi evlerini boşaltmaya zorluyor

İsrail güçleri, işgal altındaki Batı Şeria’nın Nablus kentinde devriye geziyor (AP)
İsrail güçleri, işgal altındaki Batı Şeria’nın Nablus kentinde devriye geziyor (AP)
TT

İsrail el Halil’de onlarca Filistinliyi evlerini boşaltmaya zorluyor

İsrail güçleri, işgal altındaki Batı Şeria’nın Nablus kentinde devriye geziyor (AP)
İsrail güçleri, işgal altındaki Batı Şeria’nın Nablus kentinde devriye geziyor (AP)

İsrail güçleri bugün şafak vakti, işgal altındaki Batı Şeria’nın güneyinde yer alan el Halil kentindeki Celde ve Deyr Baha bölgelerinde onlarca Filistinliyi evlerini boşaltmaya zorladı.

Filistin haber ajansı WAFA’nın yerel kaynaklara dayandırdığı habere göre, “İşgal ordusuna bağlı çok sayıda asker iki bölgeye baskın düzenleyerek çevrelerini kuşattı ve onlarca vatandaşı evlerini boşaltmaya zorladı.” Haberde, İsrail güçlerinin geniş çaplı bir gözaltı operasyonu gerçekleştirdiği de belirtildi.

Ajans, el Halil vilayetinde önceki günden bu yana geniş çaplı bir saldırının sürdüğünü, İsrail güçlerinin kente, köylere, kasabalara ve mülteci kamplarına ulaşan bütün girişleri kapattığını bildirdi.

El Halil Valisi Halid Dudin ile el Halil Belediye Başkanı Yusuf el-Caberi, söz konusu bölgelerden yerinden edilenlere ve kasaba girişlerinde mahsur kalan vatandaşlara yardım sağlamak amacıyla vilayet genelinde acil durum planı açıkladı.

Şarku’l Avsat’ın edindiğı bilgiye göre İsrail güçleri dün de el Halil kentinin batısındaki Feraş el-Heva bölgesinde üç daireden oluşan bir konut binasını yıktı. Bölgeyi ve kentin çevre yoluna bağlanan tek güzergâhı oluşturan ana girişini kapatan İsrail güçleri, vatandaşların ve araçlarının bölgeye girişini ve çıkışını engelledi. Ayrıca el Halil kentine ulaşan tüm giriş ve yolları kapattı.

İsrail ordusu ve iç istihbarat servisi Şin Bet, iki askerin hayatını kaybettiği saldırının ardından işgal altındaki Batı Şeria’nın el Halil bölgesinde terörle mücadele operasyonu başlattıklarını açıkladı.

İsrail ordusu dün el Halil yakınlarında düzenlenen silahlı saldırıda 2 İsrail askerinin öldüğünü, 3 askerin yaralandığını duyurdu. Ordu ayrıca saldırıyı gerçekleştiren ve el Halil kentinden oldukları belirtilen 2 Filistinlinin öldürüldüğünü bildirdi.