ABD-Suudi Arabistan müzakerelerinde İsrail

Birçok medya kuruluşunun bahsettiği müzakereler sızıntı mı yoksa yeni bir Ortadoğu'nun özellikleri mi?

ABD-Suudi Arabistan müzakerelerinde İsrail
TT

ABD-Suudi Arabistan müzakerelerinde İsrail

ABD-Suudi Arabistan müzakerelerinde İsrail

Pek çok medya kuruluşunun bahsettiği, devam eden ABD-Suudi müzakereleri... Bunlar sadece sızıntı mı, yoksa yeni Ortadoğu'nun özellikleri mi?

ABD basınında yer alan haberlere göre müzakereler üç ana konu etrafında dönüyor:

Birincisi: ABD’nin Suudi Arabistan'a verdiği, onu NATO üyesi bir devlet seviyesine çıkaracak ve Riyad'ın balistik füzelere karşı savunma sistemi THAAD dahil olmak üzere gelişmiş silahlar almasını sağlayacak güvenlik garantileri.

İkincisi: ABD'nin, zenginleştirmeyle başlayan ve tükenmiş uranyum işlemeyle biten, enerji üretiminden geçen bir ‘tam döngünün’ oluşturulmasını içeren sivil amaçlı Suudi nükleer programına katkısı.

Üçüncüsü: 2002 yılında Beyrut Arap Zirvesi'nde açıklanan ve Arap-İsrail ilişkilerine imkan veren Arap Barış Girişimi temelinde Filistin sorununu çözmeye çalışmak.

Diğer yandan Washington ise Suudi-Çin ilişkilerinin seviyesini belirlemek istiyor. Böylece Riyad, Çin pazarı ve ekonomik iş birliği için ana petrol kaynağı olmayı sürdürürken, özellikle Huawei iletişim sistemi ve stratejik askeri satın alımlar gibi güvenlik ve askeri boyutlarıyla Çin teknolojisinin kullanım düzeyini yükseltmekten kaçınıyor.

Ayrıca Washington, Suudi Arabistan'ın Filistin meselesini 2002'de Beyrut Zirvesi'nde tüm Arap ülkeleri tarafından kabul edilen girişime göre çözme beklentilerine karşılık İsrail ile normalleşmesini bekliyor.

Zorluklar

Washington, Suudi Arabistan'ın Çin ve Rusya'ya yönelik eğilimini frenleme karşılığında bir dizi teklifte bulunurken, İsrail'le ilişki Riyad'ın hedefi değil, daha ziyade güvenlik stratejisine yönelik önemli taleplerini gerçekleştirmenin aracıdır. Bu politika, Suudi Arabistan'ın eski müttefiki ABD’yi şaşırttı. İlişkiler, Joe Biden'ın başkan seçilmesiyle birlikte kötüleşti. ABD, Biden'ın başkanlığından bu yana, Suudi Arabistan'ın Yemen'deki savaşına askeri desteğini kesti, istihbarat iş birliğini azalttı ve Suudi Arabistan'ı ‘önemsiz" olarak nitelendirdi.

Suudi Arabistan'ın Çin ile ilişkisini güçlendirme yönündeki ciddi ve sistematik çabaları ve ardından Rusya'nın Ukrayna'yı işgali, Başkan Biden'ı Suudi Arabistan'a geri getirdi. Biden, Temmuz ayı ortasında Suudi Arabistan'ı ziyaret etti. Burada ABD'nin gözden geçirme sürecini başlattı ve bu, Suudi Arabistan'ın beklentilerine uygundu.

ABD'nin vaatlerinin en öne çıkanı ve en önemlisi, Suudi Arabistan'a, Dünya Savaşı'ndan sonra Avrupa'yı koruduğu ve bugün de devam eden NATO benzeri bir savunma anlaşması sunmasıydı.

Washington, Suudi-Çin ilişkilerinin seviyesini belirlemek istiyor; Böylece Riyad, Çin pazarı ve ekonomik iş birliği için ana petrol kaynağı olmayı sürdürürken, özellikle güvenlik ve askeri boyutlar olmak üzere Çin teknolojisinin kullanım düzeyini yükseltmekten de kaçınıyor.

Ayrıca ABD'nin, Riyad’ın 2030 Vizyonu kapsamında bir adım olarak değerlendirilen, Suudi Arabistan’da entegre bir sivil nükleer enerji sistemi kurma vaadi var. Birçok kişi, mevcut ABD yönetiminin bu anlaşmayı Kongre'den geçirme yeteneğinden şüphe ediyor. Bu nedenle Biden yönetiminin öncelikle partisini bunu kabul etmeye ikna etmesi büyük çaba gerektirecek.

Biden yönetimi, Kongre'nin desteğini almak için İsrail ile olan ilişkisini, Filistin sorununu ve Çin ile olan askeri stratejik ilişkisini iyileştirme sözü verebilir. Bu, Suudi Arabistan ile yapılan anlaşmaların Kongre'den geçmesini kolaylaştırabilir.

İsrail ile müzakere yakın mı?

ABD’de yayın yapan Wall Street Journal ve New York Times'ın (özellikle, Suudi yetkililerle görüşen ve Başkan Biden ile bir görüşme yapan Thomas Friedman'ın yazdığı yazılar) ve son iki ayda İsrail gazeteleri Times of Israel, Yedioth Ahronot ve Haaretz'in haberlerine göre, görüşmeler hala yolun başında ve büyük zorluklar var. Ulusal Güvenlik Konseyi Stratejik İletişim Direktörü John Kirby de bu görüşü teyit ederek, görüşmelerin hala ilk aşamalarında olduğunu ve çerçevesinin henüz belirlenmediğini söyledi. Wall Street Journal'ın 9 ila 12 ay içinde ABD-Suudi Arabistan-İsrail anlaşması imzalanabileceğini söylediği haberini de yalanladı.

Suudi Arabistan ile olası ilişki haberleri, özellikle de Filistinliler ile müzakere gerektiren bir anlaşma olduğu sürece, İsrail tarafı için pek de sevindirici değil. Bu tür bir anlaşmanın, İsrail'deki iç durum üzerinde derin bir etkisi olacaktır. Binyamin Netanyahu'nun şu anki hükümeti, dini köktenci, sağcı ve ırksal üstünlük ve Arapları sınır dışı etme yanlısı politikacılar tarafından yönetiliyor. Bu hükümet, Batı Şeria ve Gazze'de Filistin devleti fikri gündeme getirildiği anda çökecek. İsrail Başbakanı Netanyahu, ya Filistin devleti fikrini kabul eden daha ılımlı ortaklarla alternatif bir koalisyon hükümeti kurmak için çaba gösterecek ya istifa edecek ya da Suudi-ABD projesinden uzaklaşacak.

Suudi Arabistan ile ilişki kurmak için gereken şartların yanı sıra, İsrail Ortadoğu'daki herhangi bir nükleer projeye şüpheyle bakıyor. Ayrıca, Suudi Arabistan'ın gelişmiş silahlara sahip olması, İran'ın balistik füze tehdidini ortadan kaldıracak olsa da Tel Aviv'i de endişelendiriyor. İsrailli analistler, Suudi Arabistan'a üstün askeri yetenekler kazandırmanın, İsrail'in hava ve füze sistemleri için bir tehdit olarak göreceğini söylüyor.

Washington ve Tel Aviv arasındaki ilişkiler, genellikle güçlü ve uyumludur. Ancak, Biden yönetimi ile Netanyahu hükümeti arasındaki ilişkiler, iki ülkenin tarihindeki en kötü seviyesinde. Bu, önerilen anlaşmanın önündeki zorlukları daha da arttırıyor. Zira, Suudi Arabistan, önemine ve bölgesel jeopolitik konumuna ve küresel petrol politikasına sürekli atıfta bulunan ABD gazetelerinin değerlendirmelerine göre, Netanyahu hükümetinin Filistin sorunu konusunda uzun vadeli taahhütlere bağlı kalabileceğine dair güven duymuyor.

Suudi Arabistan ile olası ilişki haberleri, özellikle de Filistinliler ile müzakere gerektiren bir anlaşma olduğu sürece, İsrail tarafı için pek de sevindirici değil. Bu tür bir anlaşmanın, İsrail'deki iç durum üzerinde derin bir etkisi olacaktır.

Suudi Arabistan'ın Ürdün'deki büyükelçisi Nayef es-Sudeyri'yi Filistin'e gayri resmi bir büyükelçi olarak ataması, Netanyahu hükümetini daha da karıştırdı. Suudi Arabistan ayrıca, büyükelçinin Filistin Yönetimi'nin bulunduğu Ramallah'ta değil, Doğu Kudüs'te Konsolosluk Genel Müdürü olarak görev yapacağını duyurdu. Bu, İsrail hükümetini kızdırdı ve sadece resmi kanalları aracılığıyla Kudüs'teki diplomatları tanıdığını belirten bir açıklama yayınlamasına yol açtı.

İsrail hükümetindeki aşırı sağcı dini liderleri, Filistinlilere bağımsız bir devlet verme fikrine ikna etmek zor olsa da müzakere fikri, durgunluk içindeki Filistinli sulara bir taş atacak ve Ramallah'taki tembel liderlik ile Gazze Şeridi üzerindeki kontrolleri ve İran'a yakınlığından memnun olan silahlı gruplar arasında bölünmüş olan Filistin'in durumunu yeniden inceleyecek.

Şu an şüpheli bir sessizlik içinde olan İran, doğrudan veya kendisine bağlı gruplar aracılığıyla, bölgedeki dengeleri değiştirebilecek herhangi bir ilerlemeyi engellemeye çalışacak. Bu, Araplar ve İsrailliler arasında onlarca yıldır süren müzakereler sırasında yaptığı gibi, bir savaş veya bombalama başlatarak müzakere sürecini donduracak ya da patlatacak.

ABD yönetimi, bugüne kadar, Ortadoğu'nun siyaseti ve ekonomisinde niteliksel bir değişim yaratacak bir anlaşmaya varmak istediğinde ödeyeceği bedeli netleştirmedi. Bazıları, öneminin önceki tüm barış anlaşmaları ve Araplar ile İsrail arasında diplomatik ilişkilerin kurulmasından daha büyük olduğunu düşünüyor.

Müzakerelerin yapıldığı karmaşık arka plan kâr-zarar dengesiyle sınırlı değil. Dini, tarihi ve hukuki gerekçeleri de kapsıyor. Müzakereciler bunları çok iyi biliyor.

Ancak müzakerelerin, devam etmesi durumunda, öneminin ve hassasiyetinin artacağı açık. Bu müzakereler, 21. yüzyılda Ortadoğu'nun haritasını çizen büyük faktörlerden biri olacak.

Suudi Arabistan’ın seçenekleri

Riyad'ın önündeki seçenekler çok çeşitli ve kendi çıkarlarına uygun olanı seçebilir. ABD yönetimi, pozisyonlarında 180 derecelik bir dönüş yaptı ve şimdi Suudi Arabistan ile çok yakın bir ilişki öneriyor. Bu değişikliğin temelinde, Çin ile mücadele var. Suudi Arabistan, birden fazla düzeyde önemli bir ülke olduğunu kanıtladı ve yeni politikaları, bu önemini daha da artırdı. Suudi Arabistan, ABD'nin askeri ve stratejik olarak önemli teklifini kabul edebilir, Çin ile iyi ekonomik ilişkilere devam edebilir veya Washington ile normal ilişkileri sürdürebilir. Bu durumda, diplomasisi ile İran ile güven inşa etmeye, gerginliği azaltmaya ve Çin ile stratejik ilişkiyi geliştirmeye çalışabilir.

İsrail- Arap barışı:

İşte sürecin en önemli tarihi istasyonların zaman çizelgesi:

1979: İsrail-Mısır barış anlaşması, bir Arap ülkesi ile İsrail arasındaki ilk anlaşma.

1982: Sovyet lideri Leonid Brejnev, Araplar ve İsrail arasında bir barış planını duyurdu.

1989: Mısır, topraklarının son kısmı olan Taba'yı İsrail'den geri aldı.

1990: Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK), Filistinliler ile İsrailliler arasında uluslararası bir barış konferansı düzenlenmesini destekledi.

1991: Madrid Barış Konferansı

1993: ‘Barış karşılığında toprak’ ilkesine göre Birinci Oslo Anlaşması

1994: Gazze ve Eriha için özyönetim anlaşması

Ürdün-İsrail barış anlaşması

Fas ve İsrail, iki ülkede irtibat büroları açmaya karar verdi

Tunus ve İsrail ticari temsilcilik ofisi açtı

Cibuti ve İsrail ilişkileri normalleştirme konusunda anlaştı

1995: Özerk yönetimin (Gazze Şeridi ve Batı Şeria) kapsamını genişletmeye yönelik İkinci Oslo Anlaşması

1996: Filistin Kurtuluş Örgütü, İsrail'i tanımayan tüm hükümleri Ulusal Şartından çıkardı

1998: İsrail'in işgal altındaki Batı Şeria'nın yüzde 13'ünden çekilmesini düzenleyen Wye Nehri Memorandumu

1999: İsrail ile Moritanya arasındaki ilişkilerin normalleşmesi

2000: Yaser Arafat ve Ehud Barak arasında Bill Clinton’ın gözetiminde Camp David görüşmeleri

Barak, Suriye Dışişleri Bakanı Faruk eş-Şara ile görüştü

2002: Beyrut'taki Arap Zirvesi Arap Barış Girişimi'ni onayladı

2005: Mısır, İsrail, Ürdün ve Filistin Yönetimi arasındaki Şarm eş-Şeyh Zirvesi

2020: Beyaz Saray'da İbrahim Anlaşmalarının imzalanması (İsrail, BAE ve Bahreyn)

Daha sonra Fas da katıldı ve İsrail ile ilişkileri sürdürmeye karar verdi.

Ardından Sudan da İsrail ile ilişkileri normalleştirme kararını imzaladı.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al-Majalla’dan çevrildi.



“Batı'nın baskıları” Afrika ülkelerini neden Kremlin'e doğru itiyor?

Tanzanya Cumhurbaşkanı'nın Rusya ziyareti, Batı'nın baskısı arttıkça Afrikalıların Rusya'ya yönelme eğilimini gözler önüne serdi (Reuters)
Tanzanya Cumhurbaşkanı'nın Rusya ziyareti, Batı'nın baskısı arttıkça Afrikalıların Rusya'ya yönelme eğilimini gözler önüne serdi (Reuters)
TT

“Batı'nın baskıları” Afrika ülkelerini neden Kremlin'e doğru itiyor?

Tanzanya Cumhurbaşkanı'nın Rusya ziyareti, Batı'nın baskısı arttıkça Afrikalıların Rusya'ya yönelme eğilimini gözler önüne serdi (Reuters)
Tanzanya Cumhurbaşkanı'nın Rusya ziyareti, Batı'nın baskısı arttıkça Afrikalıların Rusya'ya yönelme eğilimini gözler önüne serdi (Reuters)

Sagir el-Hidri

Tanzanya Cumhurbaşkanı Samia Suluhu Hassan'ın Moskova ile Darusselam arasındaki ilişkileri güçlendirmek amacıyla Rusya'ya yaptığı ziyaret, Batı’nın baskısından kurtulmak için Kremlin'e yaklaşma yolunu seçen Afrikalı liderlerin benimsediği yeni bir eğilimi gözler önüne serdi.

Hassan'ın ziyareti, ABD'nin tanınmış bir Tanzanyalı güvenlik yetkilisine insan hakları ihlalleri gerekçesiyle yaptırım uygulamasından ve Hassan'ın birkaç ay önceki seçimlerde yeniden cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından yaşanan baskı ortamı nedeniyle ilişkileri gözden geçirebileceğini ima etmesinden yalnızca birkaç gün sonra gerçekleşti. Bu ziyaret, eski Cumhurbaşkanı Julius Nyerere'nin 1969 yılında Sovyetler Birliği'ni ziyaretinin ardından bir Tanzanyalı cumhurbaşkanının Rusya'ya yaptığı ilk resmi ziyaret olma özelliği taşıyor. Ziyaret, Batılı güçlerin ülkedeki insan hakları durumu ve siyasi çoğulculuk gerekçesiyle Darusselam üzerindeki baskısıyla ilişkisi ve taşıdığı sembolik anlam bakımından tartışmalara yol açtı.

İç meşruiyet krizi

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Tanzanya, Batı’nın demokrasi ve insan hakları baskısından kaçmak için Rusya'ya yönelen tek Afrika ülkesi değil. Son darbenin ardından kurulan askeri konseyin yönetimindeki Madagaskar da Rusya ile nükleer enerji alanında anlaşmalar imzaladı. Öte yandan Batılı güçlerle ilişkileri askeri darbeler nedeniyle ciddi biçimde sarsılan Mali, Nijer ve Burkina Faso, darbe dalgasına öncülük eden Afrikalı liderlere yaptırım uygulayan Batılı başkentlere meydan okuyarak Rusya'dan güvenlik alanında ve askeri olarak destek aldı.

dvrgth
Mali, Nijer, Burkina Faso, Madagaskar ve Ekvator Ginesi gibi ülkeler geleneksel Batı ittifakı yerine Rusya desteğine yöneldi (Reuters)

Afrika meselelerinde uzman siyaset araştırmacısı Sultan Alban, Rusya ile ilişkilerini en ileri düzeye taşıyan rejimlerin genellikle kronik bir iç meşruiyet kriziyle boğuşan yapılar olduğu değerlendirmesinde bulundu. Alban, bu yapıların askeri darbelerden doğan, Tanzanya’da olduğu gibi iktidarda kalma süresini uzatan ya da muhalefeti bastıran rejimler olduğunu ve bu rejimlerin daima ekonomik yaptırımlar, kınama kararları ya da koşullu yatırımlar biçiminde tezahür eden Batı’nın baskılarından kendilerini koruyacak alternatif bir uluslararası şemsiye arayışında olduklarını belirtti.

Alban sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bu noktada demokrasi hem iç hem dış bir koz haline gelir; yani Batı zaten bunalımdaki bir rejim üzerinde baskı uygular, bu rejim de Rusya kartını oynayarak zaman satın alır.”

Moskova'nın Afrika başkentlerine daha az siyasi şart öne sürerek karma bir güvenlik ve askeri destek paketi sunduğuna işaret eden Alban, ayrıca bu rejimlerin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde (BMGK) kınama kararlarını engelleyerek söz konusu ülkelere uluslararası alanda destek verdiğine dikkati çekti. Bununla birlikte Rusya'nın kıtadaki ticaret hacmi ve yatırımlarının Çin, Avrupa Birliği (AB) ve ABD gibi diğer güçlerle kıyaslandığında oldukça sınırlı kaldığını ifade eden Alban, bu yüzden Rusya'nın ekonomik alanda Batı'nın yerini alamayacağını vurguladı.

Alban, "Bu yüzden Rusya bazı Afrika rejimleri için bir manevra sığınağı işlevi görür; Batılı güçlerle bağları koparmanın alternatifi olamaz" diye ekledi.

Emsalsiz bir çöküş

ABD ve AB, Mali, Nijer ve Burkina Faso gibi askeri darbe yaşayan ülkelere verdikleri yardımları askıya almak ve darbelere katılan yetkililere yaptırım uygulamak zorunda kaldı. Bu durum taraflar arasındaki diplomatik gerginliği hızla tırmandırdı.

Afrika ülkeleri ise bunun karşılığında siyasi ya da insan hakları şartları öne sürmeyen ‘eşit ortaklıklar’ arayışında olduklarını ve yabancı güçlerle işbirliğini bu tür şartlara bağlamanın kabul edilemez olduğunu savunuyor.

Nijerli siyaset analisti Muhammed Evvel, Afrika'da Batı nüfuzuna karşı halk ve siyaset çevrelerinde giderek büyüyen bir düşmanlık dalgasının yükseldiğini belirtti. Evvel, ‘bu dalganın, Afrika Saheli gibi bölgelerde görmezden gelinemeyecek güvenlik ve askeri başarısızlıkların ortasında filizlendiğini’ vurguladı.

Evvel, yaptığı özel açıklamaları şöyle sürdürdü:

“Fransa, ‘Barkhane’ gibi pek çok askeri operasyon başlatmasına karşın Sahel bölgesi ülkelerinin güvenliklerini yeniden tesis etmelerine yardımcı olamadı. Bu durum iki taraf arasında emsalsiz bir ilişki çöküşüne yol açtı. Peki çözüm Rusya'ya yaklaşmak mı? Bence hayır; çünkü Rus kuvvetlerinin Mali, Nijer ve Burkina Faso gibi ülkeler için mali ve askeri maliyeti son derece ağır, üstelik bu ülkeler silahlı gruplara karşı somut sonuçlar alamıyor."

Siyasi bağımlılık

Demokrasi dosyası nedeniyle Batı’nın baskısıyla karşı karşıya kalan Afrika ülkelerinin Rusya ile ittifak kurmakla tehdit etmesi, güvenlik kaosunun ve ekonomik ile siyasi krizlerin pençesindeki kıtada nüfuzunu giderek pekiştirmeye çalışan Moskova'ya yeni bir bağımlılık biçiminin doğabileceğine ilişkin kaygıları artırıyor.

Alban, Rusya ile ilişki kurmanın genellikle siyasi çatışma ve silahlı isyanların sert güvenlik yaklaşımıyla yönetilmesiyle birlikte yürüdüğünü ve Batı’nın yardımlarına son yirmi yılda eşlik eden seçimsel ve kurumsal reformlara dönük teşvikleri zayıflattığını vurguladı.

Alban, sözlerine şöyle devam etti:

“Rusya'nın enerji ve madencilik gibi alanlardaki sözleşmeleri ülkelere hızlı kazanımlar sağlıyor; ancak bu sözleşmeler seçici nitelikte ve ekonomik çeşitlendirme yerine stratejik sektörlere odaklı.”

Rusya'nın sınırlı kalkınma kapasitesi nedeniyle bu projelerin Çin ve Batılı yatırımlarla kıyaslandığında ölçek bakımından küçük kaldığına dikkati çeken Alban, diplomatik boyutta ise Afrika liderlerinin uluslararası platformlarda belirli bir saflaşmaya gidebileceklerini ima ederek daha az bağımlı bir konumdan Batı ile müzakere etme ve yaptırımlar ile finansman koşullarında taviz koparmalarını sağlayacak daha büyük bir manevra alanı kazandığına işaret etti.

Alban, değerlendirmesinin sonunda Afrikalı liderlerin Rusya gibi tek bir BMGK üyesine bağımlı hale gelmesinin yeni bir siyasi esaret kalıbı oluşturduğunu belirtti.


ABD, Mısır'ın Gazze Uluslararası İstikrar Gücü’ne katıldığını doğrularken gücün Gazze Şeridi’ne konuşlanması için beklenti sürüyor

ABD ordusu mensubuyla tokalaşan Mısırlı bir asker (ABD Dışişleri Bakanlığı)
ABD ordusu mensubuyla tokalaşan Mısırlı bir asker (ABD Dışişleri Bakanlığı)
TT

ABD, Mısır'ın Gazze Uluslararası İstikrar Gücü’ne katıldığını doğrularken gücün Gazze Şeridi’ne konuşlanması için beklenti sürüyor

ABD ordusu mensubuyla tokalaşan Mısırlı bir asker (ABD Dışişleri Bakanlığı)
ABD ordusu mensubuyla tokalaşan Mısırlı bir asker (ABD Dışişleri Bakanlığı)

ABD'nin Mısır'ın ‘Gazze Uluslararası İstikrar Gücü’ne katıldığını duyurması, Mısır ordusunun şimdiye dek konuşlandırılamayan bu gücün çözüme kavuşturulmasına ne ölçüde katkı sağlayacağı ve ateşkes anlaşmasının uygulanmasını izlemek amacıyla kurulan uluslararası gücün oluşturulmasındaki zorlukların nasıl aşılacağı sorularını gündeme getirdi.

ABD Dışişleri Bakanlığı, resmi sosyal medya hesabından Mısır'ın Gazze Uluslararası İstikrar Gücü’ne katılımını resmen duyurarak Mısırlı askerlerin katılım anına ait fotoğraflar paylaştı. Bakanlık, ‘Gazze Şeridi’nde komşu bir ülke olarak Mısır'ın katkısının büyük önem taşıdığını’ vurguladı.

Şarku’l Avsat'a konuşan Mısırlı askeri ve diplomatik kaynaklar, Mısır'ın bu güce katılımının önemli bir adım olduğunu, çünkü uluslararası gücün sınır kapılarındaki hareketleri ve insani yardım girişlerini denetleme, İsrail'in Gazze'den çekilmesini gözetleme ile Gazze Şeridi’nin yeniden inşası ve erken toparlanma sürecini koordine etme gibi kritik görevler üstlendiğini ifade etti.

Gazze Uluslararası İstikrar Gücü, geçtiğimiz ekim ayında Mısır'ın Şarm eş-Şeyh kentinde düzenlenen ‘Barış Zirvesi’nde imzalanan Gazze Ateşkes Anlaşması’nın ikinci aşamasının en önemli maddelerinden biriydi. Ancak ABD Başkanı Donald Trump'ın başkanlığını üstlendiği ‘Dünya Barış Kurulu’ ve Filistinlilerden oluşan ‘Gazze Yönetim Komitesi’ gibi pek çok icra organı kurulmuş olmasına karşın Gazze Uluslararası İstikrar Gücü henüz fiilen hayata geçirilemedi.

fvbfbf
ABD Dışişleri Bakanlığı, Mısır'ın Gazze Uluslararası İstikrar Gücü’ne katıldığını doğruladı (ABD Dışişleri Bakanlığı)

Geçtiğimiz şubat ayında Washington'da gerçekleştirilen Dünya Barış Kurulu’nun ilk toplantısında Gazze Uluslararası İstikrar Gücü Komutanı Jasper Jeffers, ‘beş ülkenin Gazze'ye güvenlik gücü gönderme taahhüdünde bulunduğunu’ açıkladı. Jeffers, bu ülkelerin Endonezya, Fas, Kazakistan, Kosova ve Arnavutluk olduğunu belirterek Ürdün ve Mısır'ın ise Filistin polis personelinin eğitimine katkı sağlamayı taahhüt ettiğini aktardı.

ABD Dışişleri Bakanlığı, Mısırlı askerlerin Gazze Uluslararası İstikrar Gücü’ne katılım anına ait fotoğrafların altına yaptığı açıklamada, “Gazze Şeridi’nde komşu bir ülke olarak Mısır'ın bu ortak çabaya katılımı ve liderliği, misyonun başarısı açısından büyük önem taşımaktadır” ifadelerine yer verdi. Kahire ise kendi tarafından Gazze Uluslararası İstikrar Gücü’ne katılımına dair resmi bir açıklama yapmadı.

Mısır Dışişleri Bakanı Bedir Abdulati, birçok vesileyle ‘ateşkesi izlemek ve insani yardım akışını güvence altına almak amacıyla uluslararası istikrar gücünün bir an önce oluşturulması ve konuşlandırılmasının’ önemini vurgulamıştı. Abdulati ayrıca ‘güvenliği sağlama görevini üstlenmek üzere Filistin polis birimlerinin konuşlandırılmasının desteklenmesi ve Başkan Donald Trump'ın Gazze planının ikinci aşamasındaki yükümlülüklerin eksiksiz yerine getirilmesi’ çağrısını da yineledi.

dv
İsrail’in dün sabah Han Yunus’a gerçekleştirdiği bombardımanının yol açtığı hasar (AFP)

Mısır Dış İlişkiler Konseyi üyesi ve Yüksek Askeri Strateji Akademisi danışmanı Tuğgeneral Adil el-Umda, ‘Mısır'ın Gazze ateşkes Anlaşması’nda kilit bir ortak olduğunu’ vurguladı. Umda, Şarku’l Avsat'a yaptığı açıklamada ‘Mısır'ın Gazze'de güvenlik ve istikrarı desteklemeye yönelik her türlü katılımının, şeritte yaşananların Mısır'ın doğrudan ulusal güvenliğiyle doğrudan bağlantılı olmasından kaynaklandığını’ ifade etti.

Gazze Uluslararası İstikrar Gücü'ne katılan taraflar arasındaki çabaların koordinasyonunun, gücü oluşturan Dünya Barış Kurulu tarafından belirlenen çerçeveler dahilinde yürütüldüğünü belirten Umda, gücün karşılaştığı zorlukların bir bölümünün Hamas'ın silahsızlandırılması meselesinden kaynaklandığını kaydetti. Umda, Hamas’ın silahlarından vazgeçmesinin, başta Filistinli sivillere saldırmazlık olmak üzere İsrail tarafından pek çok güvencenin sağlanmasına bağlı olduğu için son derece güç olduğunun altını çizdi.

Mısırlı askeri uzman Tuğgeneral Samir Ferec ise uluslararası gücün önündeki engelleri aşmak için ‘gücün misyonunun barışı koruma mı yoksa barışı zorla tesis etme mi olduğunun belirlenmesinin büyük önem taşıdığını savundu. Ferec, Şarku’l Avsat'a yaptığı açıklamada "Bu, zorunlu bir adım; zira misyon barışı zorla tesis etmek olursa bu, Filistin direniş unsurlarına karşı askeri müdahale anlamına gelir ki Kahire bunu istemiyor" diye konuştu.

Ferec'e göre Kahire, Gazze ateşkes anlaşmasının ikinci aşamasındaki yükümlülüklerin tamamlanmasına ivme kazandırmayı hedefliyor. Bu çerçevede Kahire, Ürdün ile birlikte Filistin polisinin Gazze Şeridi’ne konuşlandırılmasına hazırlık amacıyla eğitimlerini denetledi. Bunun yanı sıra Filistinli grupların barış planının uygulanması ve şeridin yeniden imarı için gerekli Filistin ortamını hazırlamak amacıyla toplantılarına ev sahipliği yaptı.

fbfb
Gazze Şeridi, her gün yaşanan şiddet olaylarıyla sarsıyor (AFP)

Öte yandan Hamas, geçtiğimiz cuma günü, Halil el-Hayye başkanlığındaki bir heyetin yeni bir müzakere turu başlatmak amacıyla Kahire'ye gittiğini duyurdu. Hamas tarafından yapılan açıklamada, heyetin ateşkes anlaşmasının uygulanmasını sürdürmek amacıyla Mısırlı yetkililer ve arabulucularla görüşmeler yapacağı belirtildi.

Mısır Dış İlişkiler Konseyi üyesi Büyükelçi Reha Ahmed ise ‘Mısır'ın Filistin polisini eğitme rolü ile uluslararası istikrar gücüne katılımı arasında herhangi bir çelişki bulunmadığını belirtti. Bu gücün rolünün, Gazze'de istikrarın desteklenmesinde Filistin polis kuvvetlerini tamamlayıcı nitelik taşıyacağını ifade eden Ahmed, Mısır'ın katkısının Gazze Şeridi’ndeki Filistinlilere güvence vermesine yardımcı olacağını vurguladı.

Şarku’l Avsat'a konuşan Ahmed, şunları söyledi:

“Mısır, ateşkes planının ikinci aşamasındaki yükümlülüklerin tamamlanmasında uluslararası gücün rolüne büyük önem atfediyor. Gazze Uluslararası İstikrar Gücü’nün görevleri arasında sınır kapılarındaki geçişleri denetlemek, insani yardımların Filistinlilere ulaşmasını güvence altına almak, İsrail'in kontrol ettiği bölgelerden çekilmesini gözetlemek ve şeridin erken toparlanma ile yeniden imarı süreçlerini koordine etmek yer alacak.”

Reha Ahmed'e göre Gazze Uluslararası İstikrar Gücü’nün önündeki en büyük zorluk, İsrail tarafının Gazze’deki uygulamaları ve Tel Aviv'in bu gücün görevini yerine getirmesini ne ölçüde kabul edeceği meselesi olduğunu vurguladı.


İran’ın Körfez ülkelerine yönelik saldırılarının yeniden başlaması Washington-Tahran ateşkesini baltalayabilir

Hürmüz Boğazı’nın haritası görülen bir illüstrasyon (Reuters)
Hürmüz Boğazı’nın haritası görülen bir illüstrasyon (Reuters)
TT

İran’ın Körfez ülkelerine yönelik saldırılarının yeniden başlaması Washington-Tahran ateşkesini baltalayabilir

Hürmüz Boğazı’nın haritası görülen bir illüstrasyon (Reuters)
Hürmüz Boğazı’nın haritası görülen bir illüstrasyon (Reuters)

Son günlerde ABD-İran müzakerelerinde ilerleme sinyalleri veren göstergeler belirmiş olsa da İran'ın dün Kuveyt ve Bahreyn'de bazı noktaları hedef almasıyla yeniden başlayan Körfez saldırıları, 8 Nisan'dan bu yana yürürlükte olan ateşkesi baltalama tehlikesi taşıyor.

Müzakereler geçtiğimiz haftalarda, karşılıklı atışmalar ve tehditlerle birlikte aralıklı askeri sürtüşmeler eşliğinde ileri geri salınmayı sürdürdü. Taraflar, savaşa son verecek ve küresel enerji akışları için hayati önem taşıyan Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılmasına zemin hazırlayacak bir mutabakata henüz ulaşamadı.

Gerginliğin tırmanmasıyla birlikte İran, ABD'nin İran topraklarında hava saldırısı düzenlediğini açıklamasının hemen ardından dün sabah Bahreyn ve Kuveyt'i hedef aldı.

Üç gün içinde iki ülkeyi vuran ikinci saldırı dalgasında Bahreyn ‘açık bir düşmanlık’ ve ‘her iki devletin egemenliğine karşı yapılmış pervasız bir ihlal’ olarak nitelendirdiği saldırılara ilişkin Tahran'ı ‘bu gerekçesiz saldırılara derhal son vermeye ve barışa yönelmeye’ çağırdı. Kuveyt ise balistik füze ve insansız hava araçlarıyla (İHA) gerçekleştirilen ‘düşmanca’ olarak tanımladığı saldırıları püskürttüğünü açıkladı. Kuveyt Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, ‘bölgenin daha fazla tırmanmadan korunmasına yönelik çabaları hiçe sayan’ İran'ın ‘vahim ve tekrarlanan saldırganlığının ciddi bir gerilim’ yarattığını belirtilerek saldırılar kınandı.

Tansiyon cuma günü yeniden yükseldi ve ABD ordusu, Hürmüz Boğazı’ndaki seyrüseferi tehdit ettiğini öne sürdüğü dört İran İHA’sını düşürdüğünü açıklamasının ardından İran topraklarındaki bazı radar mevzilerini vurduğunu duyurdu.

Öte yandan İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) dün akşam ‘bölgedeki düşman üslerini’ füzeyle hedef aldıklarını açıkladı.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), İran'ın Kuveyt ve Bahreyn istikametinde yedi balistik füze fırlattığını açıkladı. Hava savunma sistemlerinin altı füzeyi düşürdüğünü, yedincisinin ise hedefini ıskaladığını belirten CENTCOM, ‘ABD kuvvetlerinde herhangi bir kayıp bulunmadığını’ vurgularken ‘İran'ın Bahreyn'deki ABD 5. Filosu karargâhına zarar verdiğine ilişkin iddialarının asılsız olduğunu’ bildirdi.

Diplomatik cephede ise Washington ile Tahran arasındaki müzakereye dair son günlerde somut bir ilerleme haberi gelmedi. İki taraf arasında müzakerelere arabuluculuk yapan Pakistan’ın İçişleri Bakanı Muhsin Nakvi dün Tahran'a gitti. Nakvi’nin burada İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi başta olmak üzere İranlı yetkililerle görüşmeler yapması bekleniyor.

vfv
Tahran'da ABD Başkanı Donald Trump ve Hürmüz Boğazı'nın yer aldığı ABD karşıtı bir reklam (Reuters)

Öte yandan İran Dini Lideri’nin askeri danışmanı Muhsin Rızai daha önce yaptığı açıklamada, müzakerelerin çıkmaza girdiğini belirterek İran’nın ABD’nin uyguladığı yaptırımlar kapsamında dondurulan 24 milyar dolarlık varlıklarının serbest bırakılması çağrısında bulundu.

Rızai, cuma günü CNN'de yayımlanan röportajında “ABD Başkanı Donald Trump İran ile anlaşmak istiyorsa bu 24 milyar dolar bir güven testidir" ifadelerini kullandı  ve ardından "Bu bizim paramız, ABD’nin değil” diye ekledi.