Kissinger, Yom Kippur Savaşı'nda Ortadoğu'nun çıkmazını nasıl formüle etti?

Şu iddialı ve birbiriyle çelişkili 4 hedefe varmak için ustalıkla kaçmayı başardı: İsrail’in galip olması, Arapların yenilgisinin önlenmesi, Washington’ın hâkimiyet kurması ve Moskova’yla çatışmadan kaçınılması

1975 yılında Kissinger, İskenderiye'de Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat ile birlikte
1975 yılında Kissinger, İskenderiye'de Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat ile birlikte
TT

Kissinger, Yom Kippur Savaşı'nda Ortadoğu'nun çıkmazını nasıl formüle etti?

1975 yılında Kissinger, İskenderiye'de Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat ile birlikte
1975 yılında Kissinger, İskenderiye'de Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat ile birlikte

Muhammed Riyad 

1973 Ekim Savaşı'nın 50'nci yıldönümü belki de eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger'ın şu an hem daha fazla özgüven hem de daha fazla pişmanlıkla anması gereken bir olay. 

"Daha fazla özgüven" diyoruz, çünkü bu savaş onu uluslararası sahnede benzersiz bir diplomatik yıldız haline getirdi.

O dönemde Sovyetler Birliği'ni Arap dünyasından çıkarabilen bir 'Ortadoğu mucizesi' olmuş ve böylece ABD, bölgede belirsiz bir süreliğine hâkim küresel güç haline gelmişti.

Arap-İsrail çatışmasında tabuları yıkan, ölümüne düşman iki tarafı savaş meydanlarında ve otellerde aynı masaya oturtan oydu.

İsrail'i yok oluş imtihanından kurtarırken aynı zamanda Arapların dengesini sağlayıp yenilmelerini önledi ki onları sahil-i selamete çıkaran kişiye güvenerek, onunla birlikte ilerleyebilsinler.

"Daha fazla pişmanlık" diyoruz, çünkü Kissinger'ın Ortadoğu'da sonraki on yıllar için kurduğu sistem, kendisi 100 yaşına merdiven dayamışken kendi gözleri önünde çöktü.

Aktif zihni halen danışmanlık sunma, durumları analiz etme, tavsiyeler verme, bu tavsiyeleri gözden geçirip geri çekme becerisine sahip.

Şimdi bir zamanlar oluşumuna katkı sağladığı ve şu an yok etmekle tehdit eden kapsamlı bir kaosa dönüşen dünyaya bakıyor.

Muhakkak ki günümüzde uluslararası düzlemde ve Ortadoğu'da olup biten her şeyin inandığı, uygulamaya çalıştığı ve kurşunlarla, uçaklarla, füzelerle ve pek çok kurbanla da olsa uygulamayı başardığı her şeyin tamamen zıttı olduğunu görüyor. 

Henry'nin yüzleri

Başından sonuna kadar kelimenin tam anlamıyla Washington hesabına yönettiği Ekim Savaşı onun için, Nazilerden kaçan Yahudi bir çocuğun, Nazizm'e karşı savaşa katılan bir ABD istihbarat askerinin; özgüven, zeka ve hırs dolu genç bir Harvard profesörünün ve Beyaz Saray'da üst düzey bir hükümet yetkilisinin hayalini kurduğu dünya düzenine ilişkin fikirlerini hayata geçirme girişiminden başka bir şey değildi. 

Bu yüzden Henry gibi olanlardan hiçbiri, akılsız bir dünyada bir arada yaşama imkânına dair fikirlerinde onun kadar idealist olmadı. 

Çocuk Heinrich (Almanca ismi), Nazilerin iktidara yükselmesi esnasında ülkesinde çeşitli zulümlere maruz kalır ve yoksulluğun ve bilinmezliğin yanı sıra yabancılık korkusunu da yanına alarak ailesiyle uzak Amerika'ya göç eder. 

ABD istihbarat askeri olarak Nazi Almanya'sını teslim olmaya zorlamak üzere ilk vatanına döner ve Holokost'ta öldürülen 13 aile üyesi ve çocukluk arkadaşlarının çoğu gibi kendisinin de ölmüş olabileceğini fark eder. 

Hırslı üniversite hocası, Harvard'ın duvarları ile koridorları arasında sıkışıp kalmış fikir dünyasını terk ederek, fikirleri sahada gerçekliğe dönüştürme umuduyla New York'taki iktidara doğru yola çıkar.

Ama Beyaz Saray'ın Yahudilerin varlık göstermesi ve etki oluşturması açısından zor bir yer olduğunu görür. 

Üst düzey hükümet yetkilisi, sınırsız bir labirentte mücadele eder: Vietnam'da sıcak bir savaş, Sovyetler Birliği'yle soğuk bir savaş, Watergate'te bir iç skandal.

Mağlupların başarısı da olsa sıcak savaşa son vermeyi başardı. Uzlaşma gelmese de uzlaşma politikasıyla soğuk olan diğer savaşı da ısıttı. Ta ki Ortadoğu çatışması 6 Ekim 1973'te yeniden patlak verdi. 

Eski ABD Başkanı Jimmy Carter döneminin Ulusal Güvenlik Danışmanı William Quandt'ın deyimiyle, "Darağacına asılma ihtimali gibi bir yakın tehlike ya da başarısızlık zihni berraklaştırır."

Hal böyleyken Kissinger da zihninde tasarladığı ve gözleriyle görmekte ısrarcı olduğu bu düzeni kurabileceğini ispatlamak için Ortadoğu'nun, operasyonlarının gerçek sahnesi olmasına karar verir ve o andan itibaren 'Kissinger'ın dünyasına' dönüşecek yeni bir dünya formüle eder. 

Bu, uçurumun kenarında yürümeyi çok andıran bir dünya. Nitekim burada bir tarafın dengesini kaybedip düşmesi ya da diğerlerini uçuruma itip böylece dünyanın dengesinin tümüyle çökmesi korkusu yaşanır.

Bu yüzden tarafların tümü aynı zamanda hem tedbirli olmaya hem de güvende kalmaya özen gösterir. İstikrarı ve bir arada yaşamayı sağlayan şey de tam olarak budur.

Kissinger, "Yeniden Kurulan Dünya" (A World Restored) adlı kitabında "barışı gerçekleştirmenin onu istemek kadar kolay olmadığı" sonucuna vardı (AFP)
Kissinger, "Yeniden Kurulan Dünya" (A World Restored) adlı kitabında "barışı gerçekleştirmenin onu istemek kadar kolay olmadığı" sonucuna vardı (AFP)

Bir göçmen, işçi, asker ve Harvard salonlarında bir araştırmacı olarak gençliğinde korku, kaygılı düşünceler ve karanlık takıntılar onun zihnini sık sık meşgul etti.

Bunun için etrafındaki dünyayı saran kargaşanın sorularına kesin yanıtlar bulmak üzere tarihi dikkatle inceledi.

Barışı sağlamanın en iyi yolunu bulmak için girdiği yoğun arayışın ardında Nazi kıyımından kaçarken yaşadığı zorlu tecrübe vardı.

Bu derin düşünce onu Avusturya İmparatoru I. Francis'in Dışişleri Bakanı Klemens von Metternich ile Napolyon Savaşları'ndan sonra Birinci Dünya Savaşı'na kadar Avrupa'da 100 yıllık barış tesis etmek için onunla iş birliği yapan İngiltere Dışişleri Bakanı Castlereagh'ın girişimine yönlendirdi. 

Aynı zamanda eski Başkan Barack Obama döneminde Filistin-İsrail Müzakereleri Özel Temsilcisi olan ABD'nin eski İsrail Büyükelçisi Martin Indyk'e göre Kissinger, uluslararası sistemi sürdürmenin istikrarlı bir güç dengesi temin etmeyi gerektirdiğini düşünüyordu.

Daha sonra 1957 yılında Yeniden Kurulan Dünya (A World Restored) adıyla yayımlanan doktora tezinde, 19'uncu yüzyıldaki Napolyon döneminden sonra güçleri ustaca dengelemek ve rakip güçlerin düşmanlıklarını onları kışkırtmaya çalışanları engellemek için manipüle etmek suretiyle Avrupa'daki düzenin nasıl korunduğunu ele aldı.

1918 yılında Viyana Kongresi'yle kurulan bu düzen, kıta düzeyinde bir savaş ya da başarılı bir devrim olmaksızın, 100 yıllık görece bir istikrarı sonuç verdi. Kissinger'ın kendisine bir fırsat verilirse Ortadoğu'da tekrarlamak istediği şey de buydu. 

"Master of the Game: Henry Kissinger and the Art of Middle East Diplomacy Oyunun Ustası: Kissinger ve Ortadoğu Diplomasisi Sanatı" (Master of the Game: Henry Kissinger and the Art of Middle East Diplomacy) adlı kitabında Indyk, değerlendirmesini şu ifadelerle sürdürüyor:

Fırsat verildiğinde Kissinger, şu dört iddialı ve birbiriyle çelişkili hedefe aynı anda ulaşmak için üstün becerisiyle manevra yapmayı başardı: ABD'nin müttefiki olarak İsrail'in Sovyetler Birliği tarafından desteklenen Mısır ve Suriye güçlerine üstün gelmesini sağlamak, lideri Enver Sedat'ın İsrail'le toprakların bir kısmını kendisine iade edecek barış müzakerelerine girebilmesi için Mısır ordusunun ağır bir yenilgiye uğramasını önlemek, ABD'nin müzakere masasında Araplar için sonuç elde edebilecek tek taraf olduğunu ispatlamak ve son olarak da bir yandan Ortadoğu bölgesindeki Sovyet nüfuzunu baltalamaya çalışmakla birlikte Moskova'yla ilişkilerde açılımı sürdürmek.

Ama Kissinger, fırsatları bekleyerek vakit kaybedecek bir adam değildi. Bu yüzden bundan iki yıl önce Cumhurbaşkanı Enver Sedat'ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Hafız İsmail üzerinden Mısır'la gizli bir kanal açmaya başladı.

Bu esnada Sovyetlerle de Araplar ile İsrail arasında gelecek anlaşmaların temelini oluşturabilecek ortak bir çalışma belgesi üzerinde tartışıyordu. 

Kissinger, İsrail'in Araplar tarafından mağlup edilemeyeceğinden, dolayısıyla da İsrail'e saldıramayacaklarından emin olduğundan onlara bir şeyler vermeyi samimi olarak düşünüyordu.

Onların iyiliği için değil de 'barışın tesisine' dair eski teorisindeki ikinci ilkenin uygulanması adına. Biz bunu 'şeklî adalet' ya da 'adalet imajı' olarak adlandırabiliriz.

Ama kendisi buna 'meşruiyet' diyor, nitekim "Barışı tesis eden istikrar ancak, uluslararası politikada izin verilen araçlar ve hedefler üzerine bir anlaşma ve pratik düzenlemelerle korunan kabul edilebilir bir uluslararası meşruiyetten razı olmanın sonucunda gelir. Diplomasinin görevi de budur." 

Güç ve diplomasi

Kissinger, "Yeniden Kurulan Dünya" adlı kitabında "barışı gerçekleştirmenin onu istemek kadar kolay olmadığı" sonucuna varmıştı.

Ayrıca, "barışın en çok arandığı zamanların kaygıya en çok maruz kalınan dönemler olduğunu, barış sürecinin her zaman soyut ve tersine çevrilebilir bir kavram olduğunu, yapılması gereken en önemli şeyin daha fazla meşruiyet ve dengeyle savaşın önlenmesi olduğunu" açıkladı.

Metternich kalıcı barışın her saygıdeğer insanın en çok arzuladığı hedef olduğunu düşünüyordu; Kissinger'ın aradığı şey de teorik ideallerin gerçekleştirilmesi değil, istikrardı.

Tabiatı itibarıyla Kissinger, kutsal görevlere ve gerçeklik sahasında hayata geçirilemeyecek ütopya üretimine bağlı bir adam değildi. Onun diplomasi anlayışı, silahlı güce dayanıyordu:

Çünkü diplomasi, müzakere masasında nazik beyler arasında oynanan bir oyun değil, her biri kendisini koruyan ve yolunu açan gerçek bir caydırıcılığa dayanmış karşıt çıkarlar arasında bir diyalogdur.

Kissinger, soğuk krizlere yaklaşmaktan hoşlanmazdı. O, ilham verici bir çözüm üretebileceği hummalı durumlarla baş etmeye meraklıydı.

O yüzden işleri başlangıçta kaçınmaya çalıştığı savaşın eşiğine getirmek zorundaydı. 

Sedat'ın çözüm talebinde çok ısrarcı olan danışmanı Hafız İsmail'e şöyle dedi:

Bizden İsrail'e müdahale etmemizi istiyorsan bunun için bir kriz üretmen gerekecek. Zira biz sadece kriz yönetimiyle uğraşırız.

Adam bunu doğru şekilde anlayarak, sahayı tutuşturmak için bir yeşil ışık olarak kabul etti. 

Yine de Kissinger, Sedat'ın risk almaya başlamasını beklemiyordu. Savaş, Mısır Cumhurbaşkanı'nın Mısır-Suriye saldırısı konusunda herkesi kandırma maharetini göstermesinin ardından iyi hesaplayamadığı bir sürpriz olmuştu.

Ama Kissinger, bu kritik anlardaki tutumları ince hesaplayabilen biriydi. Savaşın ayak sesleri belirdiğinde önleyici bir saldırıda bulunmamaları konusunda uyarmak üzere İsrail tarafıyla temasa geçti.

Çünkü ona göre bu, asla meşru olmayacak bir eylem ve onun gözünde kutsal dengeyi bozacak bir şeydi. Zira güç, tek başına istikrar üretemez. 

Kissinger'ın o anda asıl istediği şey, küstahlık sergileyen İsrail'i yola getirip, kendi projesine dahil etmekti.

Nitekim İsrail, kibrinde ileri gidip Haziran 1967'deki kazanımlarında ısrar etmiş ve onun oldukça dar bir alan dışında Araplarla oynamasına müsaade etmeyerek sonunda durumun patlamasına sebep olmuştu. 
Indyk'e göre Kissinger, savaşın uyarılarına kayıtsız değildi.

Çünkü bu sonucu riske atmaya ve tutup bırakmadığı dengeyi korumak için elinden geleni yapmaya hazırdı. Onun diplomasisi, savaştan uzak durmaya dayalıydı.

Ama her halükârda yaşanırsa da savaşın, diplomasisine fayda sağlayacağını ve her iki durumda da kazanacağını düşünüyordu.

Kissinger, daha sonra Ortadoğu'ya dair ilk özetini sunarken Başkan Gerald Ford'a şöyle dedi:

Ekim Savaşı'nın patlak vermesini beklemiyorduk. Ama yine de her halükârda faydalı oldu. Birçok senaryo kurgulasaydık bile bundan daha iyisini yapamazdık.

ABD'nin eski İsrail Büyükelçisi, değerlendirmesine şu sözlerle devam ediyor:

Bu dönemin en büyük ironisi, Ortadoğu'da barışı sağlamak için önce bir savaş başlatmanızın gerekli olmasıydı. Sedat'ın niyeti buydu. Kissinger da bunu anlamış ve savaşın patlak verdiğini öğrendiği anda işe koyulmuştu. Zira bunun yeni bir gerçekliği şekillendirmek için kullanabileceği uygun bir fırsat oluşturduğunu hemen fark etmişti.

Kissinger ile önde gelen Mısırlı gazeteci Muhammed Hasaneyn Heykel arasında Kasım 1973'te gerçekleşen ve Heykel'in 'Çözüm ve Savaş' adlı kitabında kayda geçirdiği ilk görüşmede Kissinger şu ifadeleri kullandı:

Fırsatlar insanların ayağına gelmez; insanlar fırsatlara giderler. Şu an yaptığım şey, her zaman aklımdaydı; benim hayalimdi. Müsaade edin arzumu dile getireyim: Siyasi hayallerimi gerçeklere dönüştürmek istiyorum. Unutmayın ki siyasi hayallerimiz, bize havadan değil, tarih okumalarından gelir. Bence tarih, kendini tekrar etmez. Yalnızca tarih okumayanların onun tekrarına mahkûm oldukları konusunda Santayana'ya katılıyorum. Bütün ömrüm boyunca şu an yaptığım şeyi yapacağımı hayal ettiğimi söylesem şaşırır mısınız? Zihnimi meşgul eden bizatihi fikirler değildi; ben bu fikirlerin deneye nasıl tâbi tutulacağını da düşünüyordum. Elbette bunun için güce ihtiyaç var. Düşünüyorum da gücü istemek ve peşine düşmek her zaman kanımda vardı. Bu bende nasıl ve ne zaman başladı, bilmiyorum. Hepimiz, entelektüel ve psikolojik olarak üç aşamadan geçeriz. Her birimiz kendini bir role hazırlar, sonra fırsatını bulduğunda söyleyecek sözü olur ve son olarak gerçeklik çerçevesinde ve koşullarında rolünü nasıl ve ne şekilde oynayacağı zorluğuyla yüzleşir.

ABD'nin Vietnam'daki savaşını sona erdiren Paris Anlaşması'nın ilan edildiği basın açıklamasındayken (AFP)
ABD'nin Vietnam'daki savaşını sona erdiren Paris Anlaşması'nın ilan edildiği basın açıklamasındayken (AFP)

Savaşın ilk günlerinde Kissinger'ın aklını ve iradesini harekete geçiren ve onu hayatının macerasına atılmaya iten fikirler bunlardı.

Dikkatle okuduğu tarih ona, istikrarı sağlayanın 'mümkün barış' değil, 'imkânsız barış' olduğunu söylüyordu. Zira tarihin defalarca teyit ettiği üzere 'mümkün barış', bir hayalden ibaret kalacak.

Sahadaki karmaşık gerçekler ise başka bir şey. İşte böyle hem tarihe başvuruyor hem de şimdiki zaman, gerçeklik ve gereklilik hesabına onu inkâr ediyordu.  

Kazanmak uğruna bu 'diplomatik emek-sermaye ortaklığı' riskini aldığı meydan okuma işte buydu. Bu mücadeleyi İsrail veya Mısır, Suriye ve Ürdün için değil, kendisi için kazanmak istiyordu.

Bu riski ABD, Sovyetler Birliği veya Çin için değil, tümüyle uluslararası sistem için aldı. Dengeyi kurup onu dayatabilecek tek şey güç olduğu için Ortadoğu'daki savaş krizinde ABD'nin gücünü had safhasına çıkarıyordu. 

Kissinger, bu meydan okumayla ustaca yüzleşti. Indyk'e göre bazen geçici de olsa onun bu ustalığı, Ortadoğu sahnesinde Kissinger diplomasisi yıldızının yükselişinin sebebiydi.

Onun başka Arap başkentlerinin yanı sıra Kahire, Kudüs ve Şam arasında çok sayıda uçuş gerçekleştirmesinden ötürü buna 'mekik diplomasisi' adı verildi.

Sonraki dört yıl boyunca bu çabaların sonucunda başka üç anlaşma daha imzalandı: Sina'da Mısır ile İsrail arasında iki anlaşma ve Golan'da Suriye ile İsrail arasında çatışmayı bitirme anlaşması.

Bu üç anlaşmada İsrail, geçici ve istikrarlı sınırların temin edilmesi karşılığında işgal ettiği toprakların bir kısmından vazgeçti.

Böylece Kissinger; ABD'nin sorumluluğunu üstlendiği Arap-İsrail çatışmasının çözüm temellerinin atılması ve iki yıl sonra Başkan Carter'ın gözetiminde Mısır ile İsrail arasında barış sözleşmesinin imzalanması, Filistin Kurtuluş Örgütü ile İsrail arasında Oslo Anlaşması'nın imzalanması ve Başkan Bill Clinton döneminde de Ürdün-İsrail barış anlaşmasının imzalanması ile itibar kazandı. 

Bununla birlikte Kissinger'ın 'ima ustası' olarak nitelediği dönemin Mısır Dışişleri Bakanı İsmail Fehmi, Ortadoğu'da Barış Müzakereleri adlı anılarında söz konusu tablonun abartıldığını ifade ediyor.

Ona göre "Kissinger'ın hedeflerine ulaşma konusunda sahip olduğu nitelikler, hırslar, katılık ve güç, onun bu rolü oynamasını yerinde kılacak kadar yeterli değildi. Ayrıca Ortadoğu'da adil bir çözüme ulaşma konusunda kapsamlı ve tutarlı bir strateji yoluyla bir başarı da ortaya koyamadı, çünkü böyle bir stratejisi yoktu. Ortadoğu'da böyle önemli bir rolü yerine getirmesinde Kissinger'a yardımcı olan şey, her şeyden önce Sedat'ın Mısır'ın cumhurbaşkanı olmasıydı." 

Peki Kissinger, savaşın alevleri arasında on yıllarca süren Ortadoğu düzeninin temellerini nasıl atabildi?

Bu, 6 Ekim 1973'te başlayan savaşın ilk gününden itibaren uygulamaya koymak zorunda olduğu paradokstu.

Önce Birleşmiş Milletler'e başvurmaya karar verdi. Amacı derhal bir ateşkes talep etmek değil, çatışma öncesindeki yerlerde ateşkes talep etmekti ki Araplar bunu tereddütsüz bir şekilde reddetti. 

Kissinger, İsrail'in birkaç gün içinde savaşı bitireceğini düşünüyordu. Öngördüğü gerçekleşmeyince de İsrail'i zafer elde edilene ve sahadaki denklem tersine dönene kadar silahla takviye etmek için devasa bir hava köprüsü oluşturmak zorunda kaldı. Öyle ya, ABD'nin müttefiki hezimete uğramamalıydı. 

İsrail, silah köprüsü sayesinde savaşın gidişatını kendi lehine değiştirmeyi başardığında ve topçuları Şam'a 50, Kahire'ye 101 km mesafede konuşlandığında üzerindeki kuşatmayı kısmen kırmak ve onu hayatta bırakmak için İsrail'e baskı yapmaya çalıştı. 

Sovyetler Birliği, Sina'da Üçüncü Mısır Ordusu üzerindeki İsrail kuşatmasını kırmak üzere müdahale etmekle tehdit edince Kissinger, nükleer uyarıda bulunmaya karar verdi ve birkaç saat içinde, İsrail'e kuşatılmış Üçüncü Ordu üzerindeki baskıyı hafifletmek için sembolik olarak geri çekilmesi yönünde baskı yapmaktan vazgeçip İsrail'i onun yıkımını planlamaya teşvik etmeye geçti. 

Uyarısı, Sovyet müdahalesi tehlikesini uzaklaştırma konusunda başarılı olunca da Kissinger, zaferini elinden çekip almak ve savaş meydanında Arapları küçük düşürmesine engel olmak için İsrail'e yöneldi.

Böylece bir sonraki duyuruya kadar bölgeden tamamen çıkacak olan Sovyet konuğunu davet etmeden, sonunda herkesi kendi masasına oturtacaktı. 

8 Ocak 1974'te Tel Aviv'de İsrail Savunma Bakanı Moşe Dayan ile (AFP)
8 Ocak 1974'te Tel Aviv'de İsrail Savunma Bakanı Moşe Dayan ile (AFP)

Indyk, durumu şöyle yorumluyor:

Kissinger, her iki tarafın da mağlup hissetmeyeceği yeni bir denge oluşturmak için savaşın sonucunu kullanmaya çalıştı. Böylece mazlum İsrail ile minnettar Mısır, ABD'nin arabuluculuğuyla barış müzakerelerine girebilirdi ki bu, Üçüncü Mısır Ordusu'nun hayatta kalmasını gerektiriyordu. Yani ABD ve İsrail'in hedefleri ve bu hedeflere dayalı çıkarlar, kökten farklıydı.

Barış Süreci (Peace Process) adlı kitabın yazarı William Quandt'a göre Kissinger, güç ve diplomasinin yan yana yürümesi gerektiği ve ABD'nin Ortadoğu'da hiçbir zaman yalnızca güce veya yalnızca müzakerelere dayanamayacağı yönündeki kanaatini pratiğe döktü.

Bu ikisi arasındaki kritik dengeyi bulmak, devlet adamı için bir ustalık sınavıydı. İsraillilere ya da Araplara silah tedarikine de salt askerî bir mesele olarak değil, diplomatik sürecin bir parçası olarak bakmak lazımdı. Kissinger'ın bu ilkeyi işletirken karşılaştığı sorunlar ne olursa olsun, bu tür kararlarda siyasi hesapların askerî hesaplara ağır bastığını açıkça görüyordu. 

Kissinger, şöyle yazmıştı:

Büyük bir diplomatik başarı elde etmek için uygun koşulları oluşturmak, dostlarımızın güvenliğini korumak, Sovyetlerin zaferini engellemek, büyük Arap ülkeleriyle iyi ilişkiler kurmak ve savaş sonrası diplomasisinde egemen Amerikan rolünün temellerini atmak şeklindeki hedeflerimizi gerçekleştirdik. Tüm bunları da ABD'nin bir asırdan beri yüzleştiği en ciddi anayasal krizin ortasında yaptık.

Beklentiler ve olasılıklar tartışması

Böylece istenen sonucu elde etmek, yani istikrarlı bir bölgesel düzen kurmak için güç ve diplomasi yan yana yürüdü.

Gelgelelim Kissinger, küçümsenemeyecek bir başka gücü, yani çok korktuğu manevi gücü gözden kaçırdı.

"Çözüm ve Savaş" kitabının yazarı Heykel'e göre;

Arap milliyetçiliği düşüncesi onu korkutuyor; bu düşünce onun önüne bileşenlerini anlayamadığı bir gücün hesaplarını koyuyordu. Onun her Arap ülkesiyle ayrı ayrı ilgilenmeyi tercih etmesi belki de bir nevi temas kurduğu güçlerden bilinmezi kaldırma ve bu güçlerin her bir unsurunu anlayıp başa çıkabileceği belirli bir miktara dönüştürme arzusuydu.

William Quandt, Kissinger'ın kapsamlı bir çözüm deneme konusundaki isteksizliğini şöyle açıklıyor:

Onun müzakerelere kapsamlı yaklaşıma ilişkin görüşü, bir tür çerçevenin varlığının önemini kabul etmek ile her bir adımın diğerlerinden ayrı olarak ele alınabileceğine, hatta alınması gerektiğine inanmak arasında gidip geliyormuş gibi görünüyordu. Görünüşe bakılırsa bu belirsizliğin arkasında, o hayattayken Araplar ile İsrail arasında barışın gerçekten sağlanıp sağlanamayacağına dair bir şüphe vardı. Bazen bunun mümkün olduğuna inanıyormuş gibi davranıyordu, bazen de istikrarlı mevcut durumu kabule hazır gibi görünüyordu.

Lakin gerçek bu değil. Nitekim Kissinger, barış anlaşmaları peşinde koşmaktan kaçınıyor, bunun yerine mevcut düzenin korunmasının tüm tarafların çıkarına olacağı anlaşmalar imzalamaya çalışıyordu.

Zaten onlarca yıl sonra da Obama'nın özel elçisi Martin Indyk'e, "Küresel bir uzlaşma anına varacağımızı hiç düşünmedim" dedi. 

10 Ekim 1981'de Sedat'ın cenaze törenine katılmak üzere Nixon ve Ford'la birlikte uçaktan inerken / Fotoğraf: AFP
10 Ekim 1981'de Sedat'ın cenaze törenine katılmak üzere Nixon ve Ford'la birlikte uçaktan inerken (AFP)

Indyk şöyle diyor: 

Kissinger'a göre barış sürecinin asıl hedefi, rakip güçler arasındaki çatışmaları bitirmek değil, hafifletmekti. Nitekim Arap-İsrail çatışmasını çözmeye daha istekli çabalara karşı güçlü bir direnç gösterdiğini kanıtladı. Çünkü ideal ve nihai bir barış arayışının, kendi düzeninin tasarladığı istikrarı tehlikeye atmasından korkuyordu. Dolayısıyla Kissinger için barış bir çözüm değil, bir sorundu. İstenen şey, dünyanın oldukça değişken bir bölgesinde istikrarlı bir düzen kurmak ve daha güvenilir bir şeye varmak için biraz değişiklik ihtiyacıydı. Kissinger'ın Ortadoğu'da kurduğu bu düzen, yaklaşık otuz yıl sürecekti.

William Quandt'a göre ise "Kissinger'ın kaçınmak istediği şeylere ilişkin bilgisi, ulaşmak istediği olumlu hedeflere dair bilgisinden daha iyiydi. Ekim Savaşı, onun her zaman başvurduğu doğrudan referans mesabesindeydi. Nitekim bu krizden çıkarılan tek ders, Ortadoğu'daki mevcut durumun değişken ve tehlikeli olduğu ve daha da kötüleşerek ABD'nin küresel ve bölgesel çıkarları için tehlikeli sonuçlara yol açabileceğiydi. Bunun için diplomasi ile silah sevkiyatını bir araya getirmek suretiyle mevcut durumu istikrara kavuşturmak gerekiyordu. Ayrıca Araplar için savaşa bir alternatif sunacak siyasi bir sürece başlamak, ama bunu İsraillilerin kabul edeceği bir hızla hayata geçirmek lazımdı. Bu, Başkan Richard Nixon ile Kissinger'ın ilk kavramsallaştırma sürecinin kapsamıydı. Kapsamlı bir Amerikan barış planı yoktu. Bu daha önce 1969 yılında (Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır'la denenmiş, ancak başarısız olmuştu."

Quandt'a göre Kissinger'ın Filistin meselesine dair kör bir noktası vardı. O, bu sorunla bir noktada yüzleşmesi gerektiğini biliyordu.

Görünüşe bakılırsa FKÖ liderliğiyle doğrudan iş tutma düşüncesi, onun zihnini meşgul etti, ama diplomasisinin büyük bir bölümünü bu ciddi meseleyi görmezden gelmeye çalışarak gerçek anını ertelemeye yönlendirdi. 

Indyk'in ifadesiyle;

Başkan Donald Trump, Nisan 2019'daki İsrail seçimlerinde Binyamin Netanyahu'nun yeniden seçilmesine destek olmak için İsrail'in Golan Tepeleri üzerindeki egemenliğini resmen tanıdığında Kissinger, Trump'ın kararından rahatsız olmuş ve Golan'daki çatışmayı bitirmek için daha önce Suriyelilerle yaptığı anlaşmayı, İsrail'in Suriye platosunu işgal etmeyi sürdürmesine imkân tanıyan ve aynı şekilde Suriye'nin de bu plato üzerinde egemenlik talebine devam etmesini sağlayan 'ideal bir durum' olarak nitelemişti.

Her an baltalanabilecek bu 'acı barış' Henry Kissinger sayesinde onlarca yıl sürdü. Bununla birlikte onun diplomatik cesareti, karşılıksız kalmadı ve binlerce kurban aldı.

Nükleer tehlikeler çağında "güç ve diplomasi", "barışa karşılık toprak" ve "uluslararası dengenin sağlanması" denklemleri, tüm taraflarca nasıl da reddedildi.

Mısır, İsrail'e onun askerlerini öldürmesi için silah yardımı yapan ve Sina tamamen ama yetersiz bir egemenlikle geri alınıncaya kadar onu uzun bir süre boyun eğmek zorunda bırakan kişinin Kissinger olduğunu unutmayacak.

Aynı şekilde İsrailliler de Kissinger'ın, birkaç gün önce en azılı ve tehlikeli düşman olan bir Arap dostu onlara verse de Üçüncü Mısır Ordusu'na karşı elde edilen zaferi onlardan çekip aldığını unutmayacak. 

Kissinger, pratik çözümlerinin uzun sürse de geçici olduğunu, ama bunlardan başka çözüm olmadığını biliyordu. Anılarında şöyle yazmıştı:

Tarihin çoğu bölümünde çoğu insan için barış, tüm gerilimleri hiçbir şekilde sona erdirmeyen risklerle dolu bir durum olmuştur.

Martin Indyk'e göre Kissinger'ın Ekim Savaşı'yla başlayan bu dört uzun yıldaki hareketleri ve çabaları, etkileyiciydi ve ABD'li baş diplomatın vizyonunu, stratejisini ve üstün becerisini ortaya koyuyordu.

Tarih bilgisine, sezgisel maharetlerine, Ortadoğu bölgesindeki karmaşık güç dengesine dair ince anlayışına, risk alma ve doğaçlama yeteneğine başvuran Kissinger ayrıca, barışı gerçekleştirmek için bu sıkıntılı bölgenin liderleriyle ustaca ve dahice başa çıkmak için büyük Amerikan gücünden türetilen nüfuz araçlarını yayma konusunda da Makyavelist bir beceriye sahipti. 

Martin Indyk, değerlendirmesini şu sözlerle sürdürüyor:

Kissinger'a göre barışı güçlendirmek ve düzeni kurmak, bir madalyonun iki yüzüydü. Onun barışı ihdas etme arzusu, çoğu zaman düzene olan sevgisini gizlemek için bir kılıftı. Bununla birlikte fikirleri açık ve netti. Yüzeyde diplomatik cesaret olarak görülen şey, aslında onun fıtratında bulunan muhafazakâr düşünceydi. Holokost'tan kaçma tecrübesi onda hem hayatında hem de uluslararası planda köklü bir düzen arayışı doğurdu. Bu da onun Ortadoğu'da ABD liderliğinde bir düzen kurma tasarısına yol açtı. Gençliğinin baharındayken Nazi kargaşası ve keyfi şiddet sırasında yaşadığı acı deneyim Kissinger'ı doğal olarak hayatında bir düzen arayışına itti. Böylece uluslararası sistemde düzeni korumak, onun yazılarının itici gücü haline geldi ve göreve geldikten sonra da bir politika yapıcı olarak stratejisinin temel taşı oldu.

Ama düzen çöküyor

Kissinger'ın Ekim Savaşı sırasında uluslararası sahnenin en önde gelen diplomatıyken oluşumuna layıkıyla katkı sağladığı, nükleer güçler çağındaki uluslararası sistemin bu hassas dengeleri büyük güçler arasındaki zor denklemi üretebildi mi?

Peki, diplomasisi sayesinde Avrupa'da bir asır boyunca savaş yaşanmayan tarihî önderi Metternich'in yaptığı gibi, bir barış (ya da onun denklemine göre savaşsızlık) sarayı inşa etti mi?

Eski Sovyetler Birliği ile 'uzlaşma politikasının' mucidi Kissinger, Rusya'nın Ukrayna'ya yönelik mevcut savaşı ve ABD'nin bu savaştaki rolü hakkında ne diyor?

Peki 1960'ların sonunda Çin'i uluslararası sisteme dahil etmek için ABD ile Çin arasında ilişki köprüsü kurmaya başlayan kişi olarak bu ilişkinin bugününü bize nasıl anlatıyor? 

Yeryüzündeki yaşamı 100 yılı aşan Kissinger, imkânsız denklemleri konusundaki ısrarını sürdürüyor.

23 Mayıs 2022'de İsviçre'nin Davos kentinde düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu'na sanal olarak katılan Kissinger, Ukrayna'nın, Rusya ile barışın gerçekleşmesi için topraklarının bir kısmından vazgeçmesi gerektiğini, Rusya-Ukrayna müzakerelerinin yeniden başlatılamamasının ve Moskova'nın daha fazla yalnızlaştırılmasının Avrupa'nın güvenliği açısından uzun vadeli ciddi sonuçlar doğuracağını ve bazılarının Rusya'yı dağıtma yönündeki isteklerinin kapsamlı bir nükleer kaosa yol açabileceğini belirtti. 

Ancak daha sonra ABD içinde ve dışında yaygın bir tartışmaya ve eleştirilere sebep olan bu açıklamalarını geri çekti.

'Adım adım' inşa ettiği Ortadoğu sistemini savunmaktan hiç çekinmese de işte şimdi onun çöküşüne şahit oluyor. 
 

Aktif zihni halen danışmanlık sunma, olayları analiz etme ve tavsiye verme yeteneğine sahip (AFP)
Aktif zihni halen danışmanlık sunma, olayları analiz etme ve tavsiye verme yeteneğine sahip / Fotoğraf: AFP

Indyk diyor ki:

Bu, Clinton'ın 2000 yılında Camp David'de nihai bir barış anlaşmasına varma çabalarının başarısızlıkla sonuçlanması ve ardından onun başkanlığının sonunda İkinci Filistin İntifadası'nın patlak vermesiyle başladı.

11 Eylül 2001 olayları yaşandıktan sonra Başkan George W. Bush, Saddam Hüseyin'i devirdi ve Ortadoğu'yu Amerikan tasavvuruna göre yeniden şekillendirmek amacıyla ABD'yi hem Irak hem de Afganistan'da Amerikan tarihinin en uzun savaşlarına soktu. Bu da bölgenin kontrolü için Babil kapılarının İranlı rakibe açılmasına sebep oldu. Bu esnada Arap-İsrail sahnesinde ABD'nin nüfuzu büyük ölçüde azaldı ve Amerikan halkının herhangi bir dış savaşa dahil olma isteği tükendi. 

Obama'nın tarihin doğru tarafında yer alma arzusu onu Mısır devrimini ve Libya ile Suriye'deki rejim değişikliğini desteklemeye itti ve bu da bölgedeki huzursuzluğu artırdı. Nitekim Suriye'nin şiddetli bir iç savaşa girmesi, Rus ordusunun bölgeye dönüşünü kolaylaştırarak, nüfuzunu artırdı.

Öte yandan Türkiye de boşluğu doldurmaya çalıştı. Bu sırada ABD güçlerinin (Irak'ta onlarca yıl süren feci savaşın ardından) hem Irak'tan hem de Afganistan'dan çekilmesi de ABD'nin bir zamanlar hâkim olan konumunun baltalanmasına ve Filistin meselesi de dahil olmak üzere genel olarak Ortadoğu meselelerindeki etkisinin azalmasına yol açtı.

Sonra ABD'nin Ortadoğu'dan askerî olarak çekilmesini hızlandırmakta ısrar eden Donald Trump geldi. Ancak onun gururla karakterize edilen projesi, Henry Kissinger'ın istikrarlı bir Ortadoğu düzeni kurma hedefinden pek de farklı değildi.

Belki de bu, Obama'nın elçisinin Kissinger düzeninin ruhunu canlandırma ve onu Ortadoğu'ya yeni bir kılıfla takdim etme girişimidir.

Burada tarihin doğru tarafının mutlaka en güvenli taraf olmadığını, aksine gördüğümüz üzere en kaygılı ve huzursuz taraf olduğunu söylüyor.

Dolayısıyla Kissinger'ın bölgede 30 yıl boyunca kurduğu düzen, tarihe aykırı olsa da bölgede istikrarın korunması için ideal bir tablo.

Kissinger'ın hesaba katmadığı bilinmez manevi güçler ise halen gömülü; ortadan kaldırılması, ertelenmesi ya da görmezden gelinmesi, unutulmaları için yeterli olmadı.

Kissinger'ın Ortadoğu'daki denklemi, uzun sürse de başarılı olamazdı. Çünkü Arap tarafı açısından çatışmanın temel bileşenlerini ele almadığı gibi, diğer taraf açısından da ahlaki meseleyi çözemedi.

Aslında Kissinger'ın gözden kaçırdığı şey, daha sonra durumu parçalanma noktasına kadar patlatacak şeydi.

Ama kendisi için şanlı o günlerde o, parçalayamadığı her şeyi ortadan kaldırmak için kaçamak davranıyordu.

'Adil barış' gibi oldukça basit bileşkelere dayanmak imkânsız ve zordu. Çünkü bunlar ona göre uluslararası siyaset dünyasından ziyade felsefe dünyasına aitti.  

Kitabının önsözünde şöyle yazıyor:

Hayat, bir çiledir. Doğum hadisesi de özünde ölüm gerçekliğini barındırır. Nasıl ki geçiş ve değişim varoluşun kaderi; öyleyse daimî bir medeniyet olamaz ve hiçbir özlem tam anlamıyla gerçekleşmez.

Independent Arabia - Independent Türkçe



SDG’nin devlet kurumlarına entegrasyonu hayata geçirilebilecek mi, yoksa ciddi engellerle mi karşılaşacak?

Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)
Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)
TT

SDG’nin devlet kurumlarına entegrasyonu hayata geçirilebilecek mi, yoksa ciddi engellerle mi karşılaşacak?

Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)
Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile Suriye devlet kurumları arasındaki entegrasyon sorunsuz şekilde hayata geçirilebilecek mi, yoksa ciddi engellerle mi karşılaşacak? SDG, on yılı aşkın süredir sahip olduğu askerî ve bazı bölgelerdeki sivil nüfuzdan gerçekten vazgeçecek mi? Washington ve Erbil’in himayesinde 30 Ocak’ta varılan anlaşma tüm boyutlarıyla uygulanabilecek mi, yoksa yalnızca belirli başlıklarla mı sınırlı kalacak?

Şarku’l Avsat’ın görüştüğü isimlerin bir kısmı, metinden uygulamaya geçildiğinde başarı şansının sınırlı olduğunu savunurken; diğer bir kesim ise entegrasyon sürecinin bölgesel ve uluslararası destek altında yürütüldüğü sürece başarısızlık için gerçekçi bir neden bulunmadığı görüşünde.

sdvdfv
Suriye'nin Kamışlı kentinde, ABD askeri araçları, DEAŞ tutuklularını Suriye'den Irak'a taşıyan otobüslere eşlik etti (Reuters)

Sürecin başlangıcı, Kamışlı Uluslararası Havalimanı ile Rümeylan petrol sahasının devlete devredilmesiyle olumlu bir tablo çiziyor. Bu adımda bayrak indirme ya da personel gözaltıları gibi sembolik uygulamalara başvurulmaması, tarafların prensipte sürecin başarıya ulaşmasını istediğini gösteriyor. Suriyeliler, ülkenin yeniden birleşmesini, istikrarın sağlanmasını ve ekonomik canlanmayı umut ederken; geriye kalan ayrıntılar hâlâ soru işaretleri barındırıyor ve yanıtların uygulama aşamasında netleşmesi bekleniyor.

Karşılıklı çıkar

Hurşid Deli – Suriyeli Kürt siyaset analisti

Anlaşmanın sahada uygulanmaya başladığı açıkça görülüyor. Bunun başlıca nedeni, net bir yol haritası ve aşamalı adımlar içermesi. En önemlisi ise hem Suriye hükümeti hem de SDG açısından karşılıklı çıkarların söz konusu olması. Şam yönetimi için temel hedef Suriye’nin yeniden birleşmesi iken, SDG açısından çıkar; güçlerinin yerel bir yapı olarak varlığını sürdürmesi ve kontrol ettiği bölgelerin yönetiminde rol almaya devam etmesi. Bu durum, Kürtlerin gelecek dönemde Suriye siyasal yaşamına katılımını da güvence altına alıyor.

Deli’ye göre anlaşma yalnızca Şam ve SDG’nin çıkarlarıyla sınırlı değil; aynı zamanda uluslararası, bölgesel ve Arap desteğine de sahip. Anlaşma, Washington, Paris ve Erbil’in yoğun diplomatik çabaları sonucunda ortaya çıktı ve bu durum sürece bir tür uluslararası koruma ve garanti sağlıyor.

Bu çerçevede, SDG’nin askerî ve sivil kurumlarının Suriye devlet yapısına entegrasyonunun başarısız olacağına dair somut bir gerekçe bulunmadığı görüşü öne çıkıyor. Elbette bazı teknik ve idari zorluklar ortaya çıkabilir; ancak mevcut siyasi ve sahadaki koşullar, bu engellerin aşılmasına imkân tanıyor.

dsvfr
12 Ocak 2026'da Halep'in Şeyh Maksud mahallesinde SDG ile yaşanan çatışmaların ardından (AP)

Deli, anlaşmanın SDG ve Asayiş’in nüfuzundan tamamen vazgeçmesini öngörmediğini, aksine bu nüfuzun Savunma ve İçişleri bakanlıkları bünyesinde yeniden yapılandırıldığını belirtiyor. Asayiş güçlerine önümüzdeki dönemde temel bir rol verilirken, SDG’nin askerî yapısı Haseke’de üç tugaydan oluşan bir tümen ve Kobani’de Halep güvenlik komutanlığına bağlı bir tugay şeklinde organize edilecek. SDG ve Suriye ordusu birlikleri, şehir merkezlerinden Şeddadi ve Cebel’de belirlenecek noktalara çekilecek.

Bu yeniden yapılanmanın hedeflerinden biri de DEAŞ’la mücadelede yeni ve etkin bir mekanizma oluşturmak. SDG’nin bu alandaki uzun tecrübesi ve uluslararası koalisyonla yürüttüğü iş birliği, entegrasyonu askerî açıdan da anlamlı kılıyor.

Ayrıca SDG ve Asayiş’in  isimleri değişse dahi varlığını sürdürmesi, Kürt bölgelerindeki halk için önemli bir güven unsuru olarak görülüyor. Bu durum, Kürt bileşenin dışlanmadığı bir Suriye vizyonunu destekliyor. Cumhurbaşkanı Şara’nın Kürt meselesine yönelik kapsayıcı yaklaşımı ve bu konuda yayımlanan 13 sayılı kararname de süreci güçlendiren unsurlar arasında yer alıyor.

Uygulamada engeller

Samer el-Ahmed – Doğu Suriye uzmanı gazeteci ve araştırmacı

SDG ile varılan anlaşma iki temel faktörün sonucu. İlki, Suriye ordusunun halk desteğiyle birlikte Cezire bölgesinde sahada güç kazanması ve SDG’ye yönelik birikmiş toplumsal tepki. İkincisi ise özellikle ABD’nin tutumundaki değişim ve SDG’ye verilen siyasî-askerî desteğin azalmasıyla birlikte Şam’ın uluslararası koalisyonla yeniden temas kurması.

Teorik olarak anlaşma, SDG için devlet dışı bir askerî yapıdan ulusal bir çerçeveye geçiş açısından tarihî bir fırsat sunuyor. Aynı zamanda Kürtlerin haklarını Suriye devleti içinde elde etmesinin de önünü açıyor.

Ancak uygulamaya geçildiğinde başarı ihtimali sınırlı görünüyor. Zira SDG’nin fiilî yapısı hâlâ büyük ölçüde PKK’nın etkisi altında. Entegrasyon, PKK açısından bölgesel nüfuz, finansman ve stratejik alan kaybı anlamına geliyor ve bu durum örgütün anlaşmayı isteksizce uygulamasına yol açıyor.

Temel sorun, SDG içindeki Suriyeli bazı liderlerin niyetinden ziyade, karar alma yetkisine sahip olmamaları. Ağır silahların devri, Semalka Sınır Kapısı’nın kontrolü, yabancı unsurların bölgeden çıkarılması ve şehirlerden çekilme gibi kritik dosyalar hâlâ çözümsüz.

Bu nedenle süreç, Şeyh Maksud ve 10 Mart anlaşmalarında olduğu gibi zaman kazanmaya dayalı bir modele dönüşebilir. Kısa vadede askerî çatışma ihtimali düşük olsa da, anlaşmanın uygulanmasını zorlamak için baskı unsuru olarak gündeme gelebilir.

Şam yönetimi ise Haseke üzerindeki tam egemenliği yeniden tesis etme konusunda kararlı. Bu hedefin, barışçıl yollarla ya da gerekirse askerî seçenekle hayata geçirilmesi planlanıyor. Sahadaki ve siyasetteki göstergeler, bu yaklaşımın hem halk desteğine hem de bazı uluslararası aktörlerin örtük onayına sahip olduğunu gösteriyor.

Sivil ortak arayışı

Hüseyin Çelebi – Gazeteci yazar

PKK ve Suriye uzantılarının, sahip oldukları nüfuz ve ayrıcalıklardan kolayca vazgeçmesi gerçekçi değil. Özerk yönetim deneyimi, örgütün yarım yüzyıllık mücadelesinin tek somut kazanımı olarak görülüyor. Bu yapı, Esad yönetiminin devrim sürecinde zorunlu olarak verdiği bir alanın ürünüydü.

Çelebi’ye göre entegrasyon büyük ölçüde şekli kalacak. PKK, idari ve güvenlik yapılarını yeraltına taşıyarak “gölge yönetim” yoluyla etkisini sürdürmeye çalışacak. Tehdit, kadrolaşma ve mali baskılar bu stratejinin araçları olmaya devam edecek.

sdervr
Suriye hükümeti heyetinin Pazar günü Kamışlı Uluslararası Havalimanı'nı yeniden açmak için yaptığı ziyaret sırasında Kürt iç güvenlik güçlerine mensup kişiler havalimanı dışında nöbet tutuyor (Reuters)

Bu nedenle entegrasyonun başarısı, Şam’ın yaklaşımına bağlı. PKK’nın geçmişte imzaladığı anlaşmalara uymadığı biliniyor. Hükümetin yalnızca silahlı güç olduğu için SDG’yi ödüllendirmemesi, buna karşılık Kürt toplumundan sivil ortaklar bularak onları desteklemesi gerektiği vurgulanıyor.

Entegrasyonun önündeki 3 temel engel

El-Mu‘tasım Keylani – Hukuk ve uluslararası ilişkiler araştırmacısı

Haseke’deki entegrasyon süreci, yalnızca idari değil; Suriye krizinin özüne dokunan çok katmanlı bir sınav niteliği taşıyor.

Birinci engel, derinleşmiş güven krizidir. Yıllar süren çatışmalar ve fiilî özerk yönetim deneyimi, hem Kürt toplumunda hem de merkezî otorite çevrelerinde karşılıklı kaygılar yarattı. Bu kriz, yalnızca söylemlerle değil; somut garantiler ve şeffaf mekanizmalarla aşılabilir.

İkinci engel, egemenlik ve güvenlik boyutudur. Çoklu askerî otoriteler ve sınır aşan bağlantılar, ulusal entegrasyonu zayıflatıyor. Silahlı yapılar arasındaki sadakat çatışması sona ermeden kalıcı istikrar mümkün değil.

Üçüncü engel ise ekonomik ve hizmet alanındaki zorluklar. Haseke halkı entegrasyonu, günlük yaşamındaki iyileşmelere göre değerlendirecek. Hizmetlerde ve gelir dağılımında yaşanacak başarısızlıklar, sürecin meşruiyetini hızla aşındırabilir. Ayrıca yerel yönetimden devlet yapısına geçişte net bir ademimerkeziyetçilik vizyonunun olmaması, entegrasyonu biçimsel bir adıma dönüştürme riski taşıyor.

Sonuç olarak Haseke’deki entegrasyon; güven, egemenlik, ekonomi ve yönetişim başlıklarında eş zamanlı sınavlarla karşı karşıya. Bu engellerin aşılması, geçici denge politikalarıyla değil; hukuka dayalı, kapsayıcı ve ulusal bir projeyle mümkün olabilir.


Türkiye ve Ürdün, Gazze’de barış planının uygulanmasının sürdürülmesi gerektiğini belirtti

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
TT

Türkiye ve Ürdün, Gazze’de barış planının uygulanmasının sürdürülmesi gerektiğini belirtti

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Ürdün Kralı II. Abdullah, Gazze’de barış planının hayata geçirilmesinin önemini, ateşkesin kalıcı biçimde sürdürülmesini, yeniden imar sürecinin başlatılmasını ve bölge halkına insani yardımların kesintisiz ulaştırılmasını ele aldı.

Türk kaynaklara göre, Erdoğan ile Kral II. Abdullah, cumartesi günü İstanbul’daki Dolmabahçe Sarayı’nda bulunan Cumhurbaşkanlığı Ofisi’nde gerçekleştirdikleri görüşmede, iki ülke arasındaki ilişkiler ile bunların farklı alanlarda geliştirilme yollarını değerlendirdi; bölgesel ve uluslararası gelişmeleri masaya yatırdı.

Ürdün Kralı’nın, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın daveti üzerine Türkiye’ye yaptığı kısa ziyaret kapsamında, iki lider önce baş başa bir görüşme gerçekleştirdi, ardından iki ülke heyetlerinin katılımıyla genişletilmiş bir toplantı yapıldı.

Görüşmelerde Gazze’deki son durum ve barış planının ikinci aşamasının uygulanması ayrıntılı biçimde ele alındı. Taraflar, ateşkesin sürdürülmesi gerektiğini vurgularken, devam eden İsrail ihlallerini kınadı; insani yardımların sürdürülebilir şekilde ulaştırılmasının önemine ve Filistinlilerin zorla yerinden edilmesine yönelik her türlü girişimin reddedilmesi gerektiğine dikkat çekti.

Toplantılarda ayrıca Suriye’deki gelişmeler de ele alındı. Erdoğan ve Kral II. Abdullah, Suriye’nin toprak bütünlüğü ve egemenliğinin korunmasının, ülkenin istikrarını sarsmaya yönelik girişimlerin reddedilmesinin ve Suriyelilerin ülkelerine gönüllü ve güvenli şekilde dönüşlerinin sağlanmasının gerekliliğini vurguladı.

Kaynaklara göre, ikili ve genişletilmiş görüşmelerde bölgedeki diğer gelişmeler de değerlendirildi; taraflar, bölgesel istikrarın sağlanması için iş birliği ve ortak çalışma iradesini teyit etti.

efrgt87kı8
Erdoğan ile Ürdün Kralı’nın, iki ülke heyetlerinin katılımıyla gerçekleştirdiği genişletilmiş görüşmelerden bir kare (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Görüşmelere Türkiye tarafında Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, MİT Başkanı İbrahim Kalın ve Cumhurbaşkanlığı Dış Politika ve Güvenlik Başdanışmanı Akif Çağatay Kılıç katılırken, Ürdün tarafından da muhatap isimler yer aldı.

Ürdün Kralı’nın Türkiye ziyareti, Türkiye ile Suriye arasındaki Cilvegözü (Bab el-Hava) sınır kapısı üzerinden Türkiye ve Yunanistan’a yönelik kara taşımacılığının 15 yıl aradan sonra yeniden başlatılmasının hemen ardından gerçekleşti.

Ulaştırma bakanlıkları arasında yürütülen ortak koordinasyon ve çabalar sonucunda gümrük ve idari engellerin kaldırılmasıyla hayata geçirilen uygulama kapsamında, cuma günü üç tır deneme amaçlı olarak Türkiye topraklarına giriş yaptı.

Söz konusu adımın, bölgesel kara taşımacılığı haritasında nitelikli bir sıçrama yaratması ve Ürdün’ü, Suriye ve Türkiye üzerinden Avrupa kıtasına bağlayan önemli bir ticaret hattını yeniden canlandırması bekleniyor. Bu hat, Cilvegözü (Bab el-Hava) ve Öncüpınar (Bab es-Selame) sınır kapıları üzerinden işleyecek.


Arap ve İslam dünyası, İsrail’in Batı Şeria üzerinde egemenlik kurma girişimini reddediyor

İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
TT

Arap ve İslam dünyası, İsrail’in Batı Şeria üzerinde egemenlik kurma girişimini reddediyor

İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)

Suudi Arabistan, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Katar, Endonezya, Pakistan, Mısır ve Türkiye dışişleri bakanları, İsrail’in işgal altındaki Batı Şeria’da yasa dışı İsrail egemenliğini dayatmayı, yerleşimleri pekiştirmeyi ve yeni bir hukuki ve idari fiili durum oluşturmayı hedefleyen karar ve uygulamalarını en sert ifadelerle kınadı. Söz konusu adımların, Batı Şeria’nın yasa dışı ilhakına yönelik girişimleri hızlandırdığı ve Filistin halkının zorla yerinden edilmesine yol açtığı vurgulandı.

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan ortak bildiride, İsrail’in işgal altındaki Filistin toprakları üzerinde herhangi bir egemenliğinin bulunmadığı bir kez daha yinelendi. Bakanlar, İsrail’in Batı Şeria’da sürdürdüğü yayılmacı politikalar ve hukuka aykırı uygulamaların bölgede şiddeti ve çatışmayı körüklediği uyarısında bulundu.

fevfev
İsrail ordusuna ait buldozerler, Batı Şeria’nın Ramallah kentinin batısındaki Şukba köyünde Filistinlilere ait üç evi yıktı. (AFP)

Bakanlar, bu hukuka aykırı uygulamaları kesin bir dille reddettiklerini belirterek, söz konusu adımların uluslararası hukukun açık bir ihlali olduğunu, iki devletli çözümü baltaladığını ve Filistin halkının 4 Haziran 1967 sınırları içinde, başkenti Kudüs olan, bağımsız ve egemen bir devlet kurma yönündeki devredilemez hakkına saldırı niteliği taşıdığını vurguladı. Açıklamada, bu uygulamaların bölgede barış ve istikrarın sağlanmasına yönelik devam eden çabaları da sekteye uğrattığı ifade edildi.

Bakanlar ayrıca, işgal altındaki Batı Şeria’da hayata geçirilen bu yasa dışı uygulamaların hükümsüz ve geçersiz olduğunu, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin özellikle 1967’den bu yana, Doğu Kudüs dahil olmak üzere işgal altındaki Filistin topraklarının demografik yapısını, karakterini ve statüsünü değiştirmeyi amaçlayan tüm İsrail uygulamalarını kınayan 2334 sayılı kararı başta olmak üzere BM kararlarının açık ihlali anlamına geldiğini kaydetti. Açıklamada, 2024 yılında Uluslararası Adalet Divanı (UAD) tarafından yayımlanan danışma görüşüne de atıf yapılarak, İsrail’in işgal altında bulunan Filistin topraklarındaki politika ve uygulamalarının ve bu topraklardaki varlığının hukuka aykırı olduğu hatırlatıldı.

sdfrg
İsrailli askerler, işgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinde yerleşimcilerin yaptığı bir tur sırasında nöbet tutuyor. (Reuters)

Bakanlar, uluslararası topluma yasal ve ahlaki sorumluluklarını üstlenmesi çağrısını yineleyerek, İsrail’i işgal altındaki Batı Şeria’da tehlikeli tırmanışı ve yetkililerinin kışkırtıcı açıklamalarını durdurmaya zorlaması gerektiğini vurguladı.

Açıklamada, Filistin halkının kendi kaderini tayin etme hakkının ve iki devletli çözüm temelinde, uluslararası meşruiyet kararları ile Arap Barış Girişimi doğrultusunda devletini kurma yönündeki meşru taleplerinin karşılanmasının, bölgede güvenlik ve istikrarı garanti altına alacak adil ve kapsamlı bir barışa ulaşmanın tek yolu olduğu ifade edildi.