Sahel bölgesi ülkelerindeki güvenlik sorunlarıyla karşı karşıya olanlar kimler?

Cunta rejimlerinin söylediği gibi demokrasi yıkılırsa istikrar sağlanamaz. Uluslararası toplum, radikal rejimlerin ortaya çıkışını önlemek için Sahel bölgesinde kalkınmayı desteklemeli

Nijer'de Fransa'nın kullandığı hava üssünün önünde Fransız askerlerinin ülkeyi terk etmesi talebiyle düzenlenen protestolar sırasında elinde Nijer bayrağı tutan bir çocuk (AFP)
Nijer'de Fransa'nın kullandığı hava üssünün önünde Fransız askerlerinin ülkeyi terk etmesi talebiyle düzenlenen protestolar sırasında elinde Nijer bayrağı tutan bir çocuk (AFP)
TT

Sahel bölgesi ülkelerindeki güvenlik sorunlarıyla karşı karşıya olanlar kimler?

Nijer'de Fransa'nın kullandığı hava üssünün önünde Fransız askerlerinin ülkeyi terk etmesi talebiyle düzenlenen protestolar sırasında elinde Nijer bayrağı tutan bir çocuk (AFP)
Nijer'de Fransa'nın kullandığı hava üssünün önünde Fransız askerlerinin ülkeyi terk etmesi talebiyle düzenlenen protestolar sırasında elinde Nijer bayrağı tutan bir çocuk (AFP)

Emani Tavil

Afrika ülkelerinin Batı ülkelerinin askerlerini topraklarından çekmesi yönündeki taleplerinin meşru bir hak olmasına ve Fransa'nın Afrika ülkelerindeki zayıf performansına rağmen Fransız ordusunun Sahel bölgesi ülkelerinden bu kadar dramatik bir şekilde çekilmesi, Batı Afrika'daki Afrikalıların güvenliklerini ve siyasi istikrarlarını koruyup koruyamayacaklarına ilişkin şu soruların gündeme gelmesine yol açabilir.

Mali, Burkina Faso ve Nijer arasında kısa bir süre önce imzalanan Liptako-Gourma Anlaşması ile Sahel Devletleri İttifakı'nın (AES) kurulması bir yandan Fransa'nın bu ülkelerden askeri olarak çekilmesinin yarattığı boşluğu doldurup diğer yandan Batı Afrika Devletleri Topluluğu'na (ECOWAS) kısmen de olsa bir alternatif oluşturabilir mi?  

Peki, birincisi genel olarak Batı'nın siyasi söylemleri ve basınında çıkan haberler, özel de ise Fransızların Afrika'daki askeri rejimlere karşı söylemleri, ikincisi ise devlet üzerinde büyük etkisi olan terör örgütlerinin imkanlarının gözle görülür bir şekilde artması olmak üzere bu iki faktör çerçevesinde bölgede siyasi istikrarın şansı nedir?

Mevcut zorluk

Öncelikle Sahel bölgesindeki ülkelerin tam olarak neyle karşı karşıya olduğunu açıklığa kavuşturmak ardından mevcut zorluğa karşı harekete geçmek için şu anki politika eğilimlerinin neler olduğu belirlemek önemli olabilir.

Aslında bölgesel ya da yerel düzeyde geçici olabilecek sorun türüne model diyebileceğimiz ülkelerimiz var.

Örneğin Mali, kuzeyindeki bazı bölgeleri kontrol eden Tuaregler'in ilan ettiği ve 'Azavad' diye adlandırdıkları bölgenin bağımsız olması ya da en azından özerk yönetim olarak tanınması talepleri karşısında toprak bütünlüğüne yönelik bir meydan okumayla karşı karşıya.

Nijer'in en önemli sorunu ise Boko Haram örgütünün devletin eklemlerine sızmış halde olması.

Bu durum, belki de Boko Haram'ın başta öğrencilerin kaçırılması olmak üzere eylemlerini başarıyla gerçekleştirmesinin nedenini açıklıyordur.

Çad, girdiği çatışmada öldürülen baba Muhammed İdris Debi'den seçimlerle başa gelmediği için anayasal meşruiyeti olmayan 'Kaka' lakaplı oğlu Muhammed Debi İtno'ya miras kalan Debi ailesinin yönetimine dayanan silahlı muhalefetle karşı karşıya.

Afrika'daki terör eylemlerinde hayatını kaybedenlerin sayısının en yüksek olduğu Burkina Faso ise büyük bir terör sorunuyla karşı karşıya.

Terör, geçen haftalarda başarısız bir darbe girişiminden kurtulan ve kendisi de darbe ile iktidara gelen geçici devlet başkanı olan İbrahim Traore'un ülkenin yönetimine geçmesine neden oldu.

Traore'un, güvenliğin demokrasiden önce geldiğini söylemesi, ülkede yakın gelecekte anayasal meşruiyete dönüşün olmayacağı şeklinde okundu.

Sahel bölgesi ülkelerinin bazılarında son dönemde gerçekleşen askeri darbeler ve bu darbelerden etkilenen çıkarlar bakımından radikal terör örgütlerinin gündemleri olarak sınıflandırılan terör eylemleri ile büyük ülkelerin çıkarlarıyla bağlantılı ve belki de bazı ülkeler tarafından ya askeri darbelere yanıt vermek ve yeni askeri seçkinler için varoluşsal zorluklar yaratmak ya da yıpranmış olan varlığını ve nüfuzunu geri kazanma girişimi olarak kullanılan terör eylemleri arasında ince bir çizgi var. 

Nijer'de 30 askerin ülkenin batı sınırında düzenlenen terör eylemine kurban gitmesi gibi terör eylemleri bu bağlamda karşımıza çıkıyor.

IŞİD terör örgütü üyelerinin aynı bölgedeki eylemleri de unutulmamalı. Nijer'deki askeri darbeden günler sonra darbeci yetkililer, IŞİD'in bu hareketliliğini gözlemledi ve Paris'i bu işin arkasında olmakla suçladı.

Batı basınında yer alan haberlerde El Kaide'nin 2024 yılında, Iyad Ag Gali sayesinde konuşlandığı Mali'de bir IŞİD devleti kurulacağına işaret edildi.

Cezayir'in güneyindeki terör eylemlerinde büyük bir etkinlik göstererek Cezayir İç Savaşı'nda (Kara 10 yıl) merkezi bir rol oynayan Cezayirli bir Tuareg olan Iyad Ag Gali, daha sonra Cezayir'den kaçtı ve 2012 yılında Mali'de Ensaruddin örgütünü kurdu.

Iyad Ag Gali, Fransa'nın Mali'de Barkhane Operasyonu çerçevesinde 4 bin 500 kişilik askeri birliğiyle terörle mücadeleye girişmesinin ardından Fransa'ya karşı savaş açtı.

Mali'deki terörü ortadan kaldırmayı başaramayan Fransa, askerlerini ülkeden geri çekti.

Iyad Ag Gali'nin 2017 yılında Afrika'nın Sahel bölgesindeki El-Murabitun, Macina Kurtuluş Cephesi ve Nusret'el-İslam ve'l-Müslimin (İslam'ın ve Müslümanların Galibiyeti/CNIM) grubu gibi radikal terör örgütlerini bir araya getirmeyi başarmış olması, bölgede bir terör devletinin kurulması halinde onun bu devletin liderliğini yapmaya aday kılıyor.

Darbelerin meşrulaştırılması

Burkina Faso'da radikal terör örgütlerinin üye yetiştirme merkezlerinin bulunması, ülkedeki terör eylemlerinde artışa neden oluyor.

2022 yılı verilerine göre bu durum, yaklaşık bir buçuk milyon kişinin daha güvenli bölgelere yerlerinden edilmelerine ve her yıl yaklaşık 50 bin kişinin Fildişi Sahili'ne geçmesine yol açtı.

Özellikle Burkina Faso'da darbenin terörle mücadele gerekçesiyle yapıldığı önüne alındığında askeri darbeleri meşrulaştırıldığından artan zorluklarla birlikte Afrika'daki çatışma politikalarının ele alınması önem arz ediyor.

Darbe yapılan ülkelerin daha sonra Fransa'nın ilerleyen süreçteki politikalarına karşı koymanın yanı sıra, darbecilerin Fransa'nın nüfuz için kullandığı araçlardan biri olarak gördükleri terör tehditleriyle mücadele için hepsinin çıkarlarına hizmet edecek bir savunma ittifakı geliştirmeye yöneldiklerini tahmin ediyoruz. 

Nijer, Mali ve Burkina Faso'nun oluşturduğu savunma ittifakı AES'in hedefi bölgede her türlü terörle ve organize suçla mücadele amacıyla ortak savunma sistemi kurmak.

Bu hedef, Liptako-Gourma Anlaşması'nın ikinci ve dördüncü maddeleriyle örtüşürken beşinci madde devlete karşı her türlü silahlı isyan ya da şiddet yanlısı ayaklanmayı önleyecek tedbirlerin alınmasını öngörüyor.

Liptako-Gourma Anlaşması'nın belki de en tehlikeli yanı, AES üyesi ülkelerden (Nijer, Mali ve Burkina Faso) herhangi birinin hedef alınmasının herkese yönelik bir saldırı olarak değerlendirilmesi ve saldırıya uğrayan ülkeyi savunmak için savaş da dahil olmak üzere her türlü yönteme başvurulmasının öngörülmesi.

Bunun yanında AES, coğrafi ve kültürel benzerliklere göre diğer Sahel ülkelerine de kapıyı açık bırakıyor.

Afrika'daki üçüncü politika eğilimi ise Rus paralı asker grubu Wagner'in Fransa ordusuna alternatif bir askeri mekanizma olarak görülmesi. Bunun belki de en açık örneği Mali'dir. 

Batı Afrika bölgesindeki mevcut eğilimlere genel bir bakış atıldığında müttefik ülkelerin ekonomik ve askeri alanlardaki eksiklikler bakımından yeni savunma ittifakının uluslararası bir destekçiye ihtiyacı olduğu anlaşılıyor.

Dolayısıyla Afrika'da darbecilerin yönettiği ülkelerin en azından iki seçeneği olacağı görülebilir.

Ya Burkina Faso ve Mali'nin eğilimlerinde görüldüğü üzere Rusya ve Wagner devreye girecek ya da özellikle Nijer'deki darbeci yetkililerle arasındaki esnek ilişkiler bakımından son dönemde öne çıkan eğilim olan ABD. 

Wagner'in başarısızlığı

Burada şu soru beliriyor:

Wagner'in Mali'de askeri başarısızlığı ve Malili yetkililerin hem ayrılıkçılardan hem de teröristlerden kaynaklanan çifte güvenlik sorunuyla karşı karşıya kalması nedeniyle Rusya eğiliminde bir değişiklik olur mu?

Mali'de örneğin Azavad Hareketleri Koordinasyonu (CMA), geçtiğimiz ağustos ayından bu yana orduya ait dört askeri üssü ele geçirdi.

Fransa Savunma Bakanı Sebastien Lecornu'ya göre son zamanlarda teröristlerin orduya yönelik güvenlik tehdidi ülkenin kuzeyinde yer alan ve stratejik öneme sahip olan başkent Bamako'nun kuşatılması noktasına kadar vardı.

Eğer Nijer, AES'in, ABD'nin Nijer topraklarındaki askeri varlığı çerçevesinde ABD'ye yönelmesini sağlayabilirse Washington, genel olarak Afrika'nın ve özelde Sudan'ın geleneksel olarak yer aldığı 'başlıca' Afrika meseleleriyle ilgilenen Afrika kökenli Amerikalıların, özellikle de genç kesimlerinin oylarının önemli bir seçim kartı olacağı ABD başkanlık seçimlerinin de yaklaşmasıyla AES üyesi ülkelerin darbeci yetkililerini ne kadar destekleyebileceğiyle ilgili büyük bir zorlukla karşı karşıya gelecek.

Bu paradoks, ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin'in Afrikalılara hitap ederken demokratik dönüşümün Batı ülkelerinin ya da ABD'nin şartları gereği değil, Afrika'nın kendi çıkarları için gerektiği şeklindeki sözlerinde de ortaya çıktı.

Bu ifadelerin, bu tür konuşmalarda sık sık dile getirilen sözler olduğu bir gerçek.

Afrika'nın imkanlarının güvenlik sorununun üstesinden gelmekte yetersiz olmadı gayet doğal bir sonuç.

Afrika ülkeleri, terör örgütleri karşısında bölgeyi korumak ve savunmak için ortak bir güç oluşturmaya başlayan, fakat Fransa'nın G-5 grubu oluşturma adımının ardından askıya alınan 2017 formülüne belki de geri dönmek zorunda kalacaklar.

G-5, Fransa ve Almanya'nın Sahel bölgesindeki beş ülkeyi güvenlik ve kalkınma stratejiler bakımından desteklemeyi amaçlayan uluslararası çabaları birleştirmek üzere 'Sahel İttifakı' adıyla kurulmasını önerdikleri bir platformdu. 

Anayasal meşruiyet

Sahel İttifakı'nın Fransa, Almanya, Avrupa Birliği (AB), Dünya Bankası, Afrika Kalkınma Bankası (Afdb), Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP), İspanya, İtalya, İngiltere, Lüksemburg, Danimarka, Hollanda, Avrupa Yatırım Bankası (IAK), ABD, Kanada ve Norveç olmak üzere 26 üyesi vardı.

Gözlemci üyeler arasında ise Japonya, Belçika, Finlandiya, İsviçre ve İrlanda bulunuyordu.

İttifak, Sahel ülkelerinde uygulanmak üzere 22 milyar dolar bütçeli, başta tarım ve enerji sektörleri olmak üzere ekonomik alanların yanı sıra, iç güvenliğin sağlanmasına yönelik bin ayrı proje ortaya koydu.

Ancak bu iddialı proje etkili olmadı. Projenin sahada bir etki yaratamamasıyla başlayan süreç bölgede Mali (2021), Burkina Faso (2022) ve Nijer'de (2023) gerçekleşen askeri darbelerle sonuçlandı.

Bu çıkmazın tek çözüm olabilir. Bu çözümün ise iki yönü var.

Bunlardan birincisi Afrika düzeyinde. Afrika'da Anayasal meşruiyetin yeniden sağlanması. Burkina Faso'nun darbeci Devlet Başkanı İbrahim Traoré'nin söylediği gibi güvenlik olmadan, demokrasi olmaz.

İkincisi ise uluslararası düzeyde. Sonuçlarına diğer ülkelerden önce Batı'nın katlanmak zorunda kalacağı Mali'de olası radikal bir devletin kurulmasını önlemek için Sahel İttifakı'nın bin kalkınma projesinin hayata geçirilmesi.

Bununla birlikte örneğin Çad'da anayasal meşruiyetin sağlanması da büyük önem arz ediyor.

Independent Arabia - Independent Türkçe



İran’daki savaşın etkisiyle Kafkasya'da çatlaklar oluşurken yeni bölgesel dengeler kuruluyor

Dağlık Karabağ bölgesinden mülteciler, bir kamyon dorsesinde Ermenistan'ın sınır köyü Kornidzor’a giderken 27 Eylül 2023 (Reuters)
Dağlık Karabağ bölgesinden mülteciler, bir kamyon dorsesinde Ermenistan'ın sınır köyü Kornidzor’a giderken 27 Eylül 2023 (Reuters)
TT

İran’daki savaşın etkisiyle Kafkasya'da çatlaklar oluşurken yeni bölgesel dengeler kuruluyor

Dağlık Karabağ bölgesinden mülteciler, bir kamyon dorsesinde Ermenistan'ın sınır köyü Kornidzor’a giderken 27 Eylül 2023 (Reuters)
Dağlık Karabağ bölgesinden mülteciler, bir kamyon dorsesinde Ermenistan'ın sınır köyü Kornidzor’a giderken 27 Eylül 2023 (Reuters)

Rüstem Mahmud

Geçtiğimiz mart ayı başlarında ABD/İsrail ve İran arasında savaşın patlak vermesiyle birlikte Ermenistan'da ekonomik enflasyon, özellikle neredeyse tamamen İran'dan ithal ettiği enerji, elektrikli ekipman ve temel maddeler sektörlerinde olağandışı bir yükseliş gösterdi. Buna karşın ‘baş düşmanı’ Azerbaycan'ın hazinesi, küresel petrol fiyatlarındaki yükselişin rüzgarıyla dolmaya başladı.

Aynı süreçte Ermeni siyasi çevreleri ve halk, savaşın sonuçlarının Ermenistan'ı sınır komşuluğundaki tek kalan stratejik müttefikten yoksun bırakabileceği kaygısıyla derinden sarsıldı. Azerbaycan çevreleri ise İran'ın kuzey komşusuyla milli bağları bulunan yaklaşık 17 milyon Azeri'nin yaşadığı İran iç coğrafyasında ilerleyen dönemde elde edebilecekleri nüfuz aracılığıyla Kafkasya'daki jeopolitik konumlarını güçlendirme ihtimalini iştahla değerlendirmeye koyuldu.

Tüm bu ayrıntılar ve son savaşın her gün beraberinde getirdiği pek çok siyasi ve sahaya yansıyan gelişme, bir bütün olarak Kafkasya bölgesinin yakın vadede köklü siyasi ve güvenlik dönüşümlerine sahne olabileceğine işaret ediyor. Bu, İran'ın bölgesel tablodaki konumu ve rolünde yaşanabilecek değişimlerin bir yansıması olacak. Nitekim bölgedeki üç ‘küçük’ devlet olan Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan'ın birbiriyle çatışmaya her an hazır, birbiriyle uyumsuz milli ve coğrafi hassasiyetler barındıran ilişkileri, çevrelerindeki büyük devletler İran, Rusya ve Türkiye arasındaki güç dengesi değişimlerinden derinden etkileniyor.

Ermenistan'ın kırılganlığı

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Azerbaycan ordusu 2020 yazında Ermenistan'a bir yıldırım harekatı düzenledi. Yalnızca dört gün içinde geçmişten günümüze iki taraf arasında tartışmalı olan ve Ermeni nüfusun çoğunlukta yaşadığı Dağlık Karabağ'ın tamamını geri aldı. Azerbaycan saldırısı, Türkiye’nin açık askeri ve siyasi desteğiyle gerçekleşti. Ermenistan'ın geleneksel müttefiki Rusya, herhangi bir koruma ya da destek sağlayamazken Ermenistan'ı, savaş öncesi dönemde Azerbaycan'ın taahhüt ettiği gibi tartışmalı bölgedeki Ermeni halkın özerklik yoluyla haklarını güvence altına almaktan çok uzak, fiili durumun koşullarına boyun eğen bir anlaşmayı imzalamaya zorladı. Sonuç olarak yüz binlerce Ermeni, Ermenistan'ın iç bölgelerine göç etmek zorunda kaldı.

Ermenistan, İran'ı güvenilir bir bölgesel müttefik olarak görüyordu; iki ülkeyi Türk bölgesel nüfuzuna ve Azerbaycan'ın artan askeri ve istihbarat ağırlığına karşı duyulan ortak kaygı bir araya getiriyordu.

Savaşın ardından geçen dört yıl boyunca Ermenistan, Azerbaycan ile ilişkilerdeki koşulları ve dengeyi iyileştirmek amacıyla Rusya'dan pek çok destek vaadi aldı; ancak somut hiçbir şey elde edemedi. Bunun üzerine 2024 yılı başında, Rusya'nın eski Sovyet coğrafyasındaki Asya ülkelerinde güvenlik ve askeri kolu konumundaki ‘Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü’ndeki üyeliğini askıya aldığını açıkladı. Oysa bu örgüt, Ermenistan'ın kendisi için de stratejik bir güvenlik şemsiyesi işlevi görüyordu.

Tam da aynı dönemde Azerbaycan, Türkiye'den her türlü açık desteği alırken İsrail ile pek çok boyutu kamuoyundan gizli tutulan kapsamlı bir güvenlik, askeri ve ekonomik ortaklık kuruyordu. Bu durum, Ermeni gözlemcilerin büyük çoğunluğunu savaşın durdurulması ve Azerbaycan'ın emelleriyle tartışmalı bölgeler sınırında tutulması ihtimalini sorgulamaya itti. Gözlemciler, hedeflerin Azerbaycan'ın Nahçıvan cebini anakarasından ayıran Güney Ermenistan'ın işgalini de kapsayacak biçimde genişleyebileceği yönünde öngörülerde bulundu.

fvbfgrb
İkinci Karabağ Savaşı'nın başlangıcının üçüncü yıl dönümü anısına 27 Eylül 2023'te Bakü'deki bir anıt mezarlıkta, arka planda Azerbaycan bayrakları dalgalanırken bir mezar taşındaki fotoğrafın yanında üzüntülerini ifade eden Azerbaycanlı askerler (AFP)

Bu dönemde Ermenistan, İran'ı güvenilir bir bölgesel müttefik olarak görüyordu. İki ülkeyi Türk bölgesel nüfuzuna ve Azerbaycan'ın artan askeri ve istihbarat ağırlığına karşı duyulan ortak kaygı bir arada tutuyordu. Ermenistan’ın değerlendirmelerine göre 2020 yazında Ermeni ordusunun yenilgisine karşın savaşın yalnızca dört günde sonlanması ve Azerbaycan ordusunun Nahçıvan cebine giden sınırı açmaya girişmemesi, İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) birliklerini Azerbaycan sınırına konuşlandıran ve bölgesel dengenin tamamen bozulmasını kabul etmeyeceğini teyit eden İran'ın o dönem gönderdiği açık sinyaller sayesinde gerçekleşti.

Ne var ki bu tablo da çözülme sürecine girmiş görünüyor. İran rejiminin gelecekte iç meselelere yoğun biçimde odaklanmak zorunda kalması ya da bölgesel ve askeri konumunun sarsılması ihtimali Ermenistan’a iki farklı biçimde zarar verecek. Bir yandan Azerbaycan’ın, özellikle iki ülke arasındaki iç içe geçmiş ve gergin coğrafya meselesi söz konusu olduğunda, çözüme kavuşturulamamış sorunları daha fazla saha baskısıyla çözme eğilimini güçlendirecek. Öte yandan Ermenistan'ı, İran ile arasını ayıran ve Rusya'nın İran üzerinden Asya'ya aktardığı devasa mal miktarlarının transit geçiş güzergahı olan ‘Zengezur Koridoru’nun gelirlerinden yoksun bırakabilir. Bu koridor, Ermeni devlet hazinesinin en önemli gelir kaynaklarından biri.

Azerbaycan'ın belirsizliği

Almanya'da ikamet eden Azerbaycanlı araştırmacı Reşad Ali Nergis, Al Majalla’ya verdiği uzun röportajda ‘Azerbaycan'ın uzun vadeli hesapları’ olarak nitelendirdiği konuyu ayrıntılı biçimde ele aldı.

Nergis’e göre Azerbaycan, mevcut savaş sona erdikten sonra bölgesel ve hatta uluslararası tablonun tamamı netlik kazanana dek İran'da yaşananların bölgesel yansımalarını okurken son derece temkinli davranacak ve Ermenistan'a yönelik olası bir yayılma konusunda kalıcı bir bekleme tutumu sergileyecek.

2020-2025 yılları boyunca Azerbaycan ile Ermenistan'ı ‘kırılgan bir barış’ bir arada tuttu. Güvenlik gerilimleri zaman zaman alevlendi ve kimi zaman tehlikeli boyutlara ulaştı.

Nergis görüşünü şöyle açıkladı:

“İran'ın zayıflamasının Ermenistan ile ilişkilere yansımaları açısından Azerbaycan'ın tutumunu değerlendirirsek, mevcut savaş Azerbaycan için istisnai bir stratejik fırsat. Ancak mesele bundan çok daha karmaşık. Savaşın başlamasından yalnızca birkaç gün sonra İran'a ait insansız hava araçları Azerbaycan'ın Nahçıvan cebine düştü; bu durum Cumhurbaşkanı İlham Aliyev'i orduyu tam alarma geçirmeye itti. Bu olay, bu savaşta İsrail'e açıkça yakın durduğu belli olan Azerbaycan'a yönelik İranlı bir uyarı niteliğindeydi. Azerbaycan ile İran arasındaki soğuk denge, İran ile Türkiye arasındaki denge ve uyumdan kaynaklanan nedenlerle ayakta duruyor; ancak özellikle İran bu savaştan bir ölçüde sürekliliğini koruyarak çıkarsa bu durum uzun süre devam etmeyebilir."

Nergis, sözlerine şöyle devam etti:

“Birbiriyle iç içe geçmiş üç dosya Azerbaycan'ı mevcut savaş karşısında son derece temkinli davranmaya itiyor. Türkiye'nin yaşananlara ilişkin tutumu tam olarak netlik kazanmış değil. Zira Türkiye ABD'nin stratejik müttefiki ve İsrail ile diplomatik ve ekonomik ilişkileri bulunan bir ülke olmasına karşın İran rejiminin çöküş ihtimalinden ciddi ölçüde çekiniyor; çünkü bu, Türkiye'nin iç istikrarı üzerinde uzun vadeli stratejik etkilere yol açacak. Azerbaycan da bu bağlamda Türkiye'nin tutumuna uymak zorunda. Öte yandan Azerbaycan, İran'daki olası iç gerilimlerden de kaygı duyuyor. Milyonlarca İranlı Azeri, İran'ın yeni siyasi rejimiyle kıyasıya bir karşı karşıya gelişe girebilir. Bu rejim iç meşruiyetini Azerilerin ayrılık ya da özerklik taleplerini bastırmak üzerine inşa edebilir. Bunun Azerbaycan'ın iç istikrarı üzerinde derin etkileri olacak. Üçüncü mesele ise Azerbaycan'ın yıllardır sürdürdüğü ve bölgesel gücünün başlıca kaynağı saydığı çelişkili ilişkiler ağı üzerinden hareket etme kapasitesinin giderek daralmasıyla ilgili. Savaşın tırmanması ve genişlemesi Bakü'yü bir yanda İran, Türkiye ve Rusya ile öte yanda İsrail ve ABD arasında bir tercih yapmaya zorlayabilir, her iki durumda da güvenliği ve jeopolitik istikrarı açısından ciddi riskler söz konusu."

ABD’nin zayıf koruması

2020-2025 yılları boyunca Azerbaycan ile Ermenistan'ı ‘kırılgan bir barış’ bir arada tuttu. Güvenlik gerilimleri zaman zaman alevlendi ve kimi zaman, 2023 sonbaharında Dağlık Karabağ bölgelerinde yaşandığı gibi, tehlikeli boyutlara ulaştı. Dört günlük savaşın ardından Rusya gözetiminde ilan edilen ateşkes anlaşması, iki tarafın da cevap beklediği temel soruların tamamını yanıtsız bıraktı; özellikle tartışmalı bölgelerde yönetim biçimi, yerinden edilmiş Ermenilerin geri dönüşü ve Azerbaycan'ın Nahçıvan cebine ulaşım mekanizması konuları askıda kaldı.

Bu ani atılım, 8 Ağustos 2025 tarihinde  iki ülkenin liderlerinin ABD Başkanı Donald Trump'ın gözetiminde Beyaz Saray'da gerçekleştirdikleri toplantıda hayata geçti. Liderler, temel maddeleri Azerbaycan'a Ermenistan topraklarından geçen güvenli bir koridor üzerinden Nahçıvan cebi ile kara bağlantısı kurma özgürlüğü tanıyan; bununla birlikte koridorun, Ermenistan topraklarından geçtiği için yargısal, güvenlik ve egemenlik açısından Ermenistan otoritesine bağlı kalmasını şart koşan bir anlaşmayı paraf ettiler. Anlaşma ayrıca söz konusu coğrafyanın bir ekonomik kalkınma merkezine dönüştürülmesini demiryolu hatları, elektrik ve fiber optik kablo taşıma hatları inşasını, ekonomik iş birliğini ve uluslararası alanda tanınan toprakların tamamı üzerinde karşılıklı egemenlik tanımasını da öngörüyordu.

dfgth
ABD Başkanı Donald Trump (ortada) Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan (sağda) ve Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev (solda) ile birlikte Beyaz Saray'ın resmi yemek salonunda düzenlenen törende üçlü anlaşmayı imzalarken, 8 Ağustos 2025 (AP)

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance'in bu yılın başlarında Ermenistan'ı ziyareti sırasındaki açıklamalarına göre ABD’nin ‘Trump Uluslararası Barış ve Refah Yolu Anlaşması’ (TRIPP) çerçevesinde Güney Kafkasya'daki istikrar için  koruma sağlayacağını teyit ettiği doğru olsa da Ermeni gözlemciler bu anlaşmanın yakın geleceğine ilişkin üç süregelen kaygıya dikkati çekiyor.

Her şeyden önce anlaşma yalnızca paraflandı, ancak henüz onaylanmış, tamamlanmış ve gözetim organları ile uluslararası kurumların denetimine alınmış değil. Dolayısıyla her türlü bahaneyle geri adım atılabilir ya da hayata geçirilmeyebilir. Bunun yanı sıra diğer tüm anlaşmalar gibi bu anlaşma da sahada nesnel koşullara bağlı. İran'ın Kafkasya bölgesine ilişkin hesaplarda Ermenistan'ı destekleyen bir güç olarak sahneden çekilmesi ya da anlaşmanın sponsoru ABD ile İran arasındaki kutuplaşmanın derinleşmesi halinde Ermenistan'ın uzun vadeli güvende olma hissi sarsılacak.

Tüm bunlara ek olarak, Ermenistan'da askeri varlığı bulunan tek uluslararası güç olan Rusya'nın Ukrayna dosyasıyla tamamen meşgul olması, Türkiye'ye ve dolayısıyla Azerbaycan'a bu dosyada tavizler verebilme ihtimali de uzun vadeli istikrarı olumsuz etkiliyor. Üstelik ABD'nin Kafkasya'daki varlığını stratejik bir öncelik olarak benimsemediği de göz ardı edilemez.


Tahran: Sonuçlara ulaştık, ancak bu yakın zamanda bir anlaşma yapılacağı anlamına gelmiyor

Umman açıklarındaki Hürmüz Boğazı’nda seyreden tekneler (Reuters)
Umman açıklarındaki Hürmüz Boğazı’nda seyreden tekneler (Reuters)
TT

Tahran: Sonuçlara ulaştık, ancak bu yakın zamanda bir anlaşma yapılacağı anlamına gelmiyor

Umman açıklarındaki Hürmüz Boğazı’nda seyreden tekneler (Reuters)
Umman açıklarındaki Hürmüz Boğazı’nda seyreden tekneler (Reuters)

İran Dışişleri Bakanlığı ve Müzakere Heyeti Sözcüsü İsmail Bekayi bugün yaptığı açıklamada, ABD ile olası bir mutabakat zaptı kapsamında ele alınan birçok konuda sonuçlara ulaşıldığını, ancak bunun Tahran’ın anlaşma imzalamaya yakın olduğu anlamına gelmediğini söyledi.

Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığına göre Bekayi, İran’ın müzakereleri savaşı sona erdirmek amacıyla yürüttüğünü ve şu aşamada nükleer meselelerin tartışılmadığını belirtti. ABD’li yetkililerin tutumlarında yaşanan değişimlerin olası bir anlaşmanın önünde engel oluşturduğunu yineledi.

İranlı üst düzey diplomat Hüseyin Nuşabadi ise daha önce ISNA’ya yaptığı açıklamada, Washington’ın müzakere edilen olası mutabakat kapsamındaki yükümlülüklerini yerine getirmesi halinde Tahran’ın nükleer programı ve yüksek düzeyde zenginleştirilmiş uranyum konularını ABD ile görüşeceğini söyledi.

Nuşabadi, Reuters’a yaptığı açıklamada, söz konusu başlıkların 60 gün sürecek müzakerelerde ele alınacağını, bunun karşılığında yaptırımların kaldırılması ve yurtdışındaki İran varlıklarının serbest bırakılmasının beklendiğini ifade etti.

Hürmüz Boğazı ile ilgili olarak Bekayi, Tahran’ın stratejik deniz geçidinden geçen gemilerden ‘seyir hizmetleri’ karşılığında ücret aldığını söyledi. Bekayi, “Hürmüz Boğazı, Körfez ve Umman Denizi çevresinin korunmasına yönelik önlemler ile denizcilik hizmetleri belirli ücretlerin tahsil edilmesini gerektiriyor” dedi.

Ancak İran’ın ‘geçiş ücreti alma’ arayışında olmadığını da vurguladı.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ise bu sabah yaptığı açıklamada, ‘Hürmüz Boğazı’nı açma kapasiteleriyle ilgili masada somut bir teklif bulunduğunu’ söyledi. Rubio, ABD’nin ya İran ile iyi bir anlaşmaya varacağını ya da ‘başka bir yöntemle’ hareket edeceğini ifade etti.

ABD Başkanı Donald Trump da dün yaptığı açıklamada, temsilcilerine anlaşma konusunda acele etmemeleri talimatını verdiğini belirtti. Trump, anlaşmaya varılıp onaylanarak imzalanıncaya kadar İran’a yönelik deniz ablukasının ‘tam anlamıyla’ sürdürüleceğini söyledi.


Kesin bir sonuca varmayan savaşlar (2)

İran insani ve maddi anlamda önemli kayıplar yaşadı ve bölgesel ağlarının gücü azaldı (AFP)
İran insani ve maddi anlamda önemli kayıplar yaşadı ve bölgesel ağlarının gücü azaldı (AFP)
TT

Kesin bir sonuca varmayan savaşlar (2)

İran insani ve maddi anlamda önemli kayıplar yaşadı ve bölgesel ağlarının gücü azaldı (AFP)
İran insani ve maddi anlamda önemli kayıplar yaşadı ve bölgesel ağlarının gücü azaldı (AFP)

Nebil Fehmi

Bu yazı dizisinin ilk makalesinde, askeri gücün muazzam insani, askeri ve ekonomik maliyetlere rağmen net bir siyasi çözüm üretemediği bir savaş modeli olarak Ukrayna'daki savaşa odaklanılmıştı.

İran ile olan savaş farklı jeopolitik ve askeri doğasına rağmen, aynı ikilemi yansıtıyor: Açıklanan hedefler ile gerçek sonuçlar arasında genişleyen uçurum ile “zafer ve sonuca varma” fikrinin, çatışmayı yönetme ve tehlikelerini kontrol altına alma lehine kademeli olarak gerilemesi.

Mayıs 2026'ya kadar, gerek nükleer ve askeri altyapıyı hedef alma, gerekse vekalet savaşları veya karşılıklı füze ve insansız hava araçları saldırıları olsun, İran ile bağlantılı askeri çatışmalar İran'ın bazı kabiliyetlerini zayıflattı, ancak Tahran'ın oluşturduğu stratejik meydan okumayı ortadan kaldırmadı. Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, İran'ın nükleer silah gücü kazanmasını engellemeyi, bölgesel etkisini geriletmeyi ve gelecekteki bir yüksek gerilimi önlemek için daha yüksek bir caydırıcılık düzeyi oluşturmayı amaçladı. Buna karşılık, İran insani ve maddi anlamda önemli kayıplar verdi, bölgesel ağları zayıfladı, askeri ve nükleer altyapısının bazı bölümleri hasar gördü. Dolayısıyla, herkes için büyük bir maliyet var, ancak bu savaştan kimse galip çıkmadı.

İran yenilmedi veya siyasi olarak boyun eğdirilmedi, ancak umduğu gibi istikrarlı bir caydırıcılık denklemi kurmayı veya bölgesel nüfuzunu genişletmeyi başaramadı. Belki de en önemli siyasi kaybı, daha önce bazı Körfez Arap devletleri ile başlayan yakınlaşma sürecinin tersine dönmesi, stratejik davranışına ilişkin bölgesel şüphelerin yeniden ortaya çıkması ve bölgesel konumunun gerilemesi oldu.

Burada Ukrayna'da ortaya çıkan aynı paradoks öne çıkıyor; taktiksel başarılar mutlaka sürdürülebilir siyasi sonuçlara dönüşmez. Askeri saldırılar bir nükleer programı geciktirebilir, altyapıyı yok edebilir veya güçlü caydırıcılık mesajları gönderebilir, ancak otomatik olarak istikrarlı bir bölgesel düzen oluşturmazlar. Zayıflamış olsa bile, İran hâlâ etki araçlarına, yaptırımlar ve baskı ile birlikte yaşama yeteneğine sahip. Bu nedenle, “İran sorununun” askeri güç ve rejim değişikliği yoluyla çözülebileceği inancı, gerçekçi bir stratejiden ziyade bir yanılsama gibi görünüyor.

Dolayısıyla en uygulanabilir ve gerçekçi yol, kapsamlı bir anlaşma peşinde koşmak değil, daha geniş bir bölgesel savaşa kaymayı önlemek için kademeli bir gerilim azaltma ve risk yönetimi süreci oluşturmaktır.

İran'ın uranyum zenginleştirme seviyelerine net sınırlar koymanın yanı sıra, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu'nun (UAEK) rolünü güçlendirmek, denetim ve doğrulama mekanizmalarını genişletmek bunun ilk adımı olabilir. Bu süreç ayrıca, İran'ın sorumsuz ve uluslararası alanda kınanan nükleer ve sivil tesisleri hedef alma eylemlerinden tamamen ve kararlı bir şekilde vazgeçmesinin yanı sıra, sivil gemi taşımacılığı veya petrol tesislerinin korunması da dahil olmak üzere karşılıklı saldırılarda bulunmama uzlaşılarını da içermelidir. Buna ilave olarak, krizler sırasında yanlış anlamaları önlemek için doğrudan veya dolaylı iletişim kanalları kurulması da çok önemlidir.

Yaptırımların kademeli ve geri döndürülebilir şekilde hafifletilmesi, açık uyum mekanizmalarına bağlanması, siyasi ufuktan yoksun, ucu açık baskı politikalarından daha pratik bir teşvik sağlayabilir. Bu tür gergin ortamlarda, insani önlemler ve rehine takasları, krizin kök nedenlerini ele aldıkları için değil, iletişim kanallarının tamamen kopmasını önlemeye yardımcı oldukları için önemli siyasi araçlar haline gelir.

Bölgesel boyut, gerçekçi yaklaşımda hayati bir unsur olmaya devam ediyor. Arap Körfez ülkeleri İran’ın saldırılarına maruz kaldılar ve iç güvenliklerini veya enerji piyasalarının istikrarını korumak, ekonomik kalkınma süreçlerini sürdürmek için gerilimin tırmanmasını önlemek onların doğrudan çıkarınadır. Başkan Trump yakın zamanda, birkaç Arap ve Körfez ülkesinin talebi üzerine İran'a karşı yeni bir saldırıyı ertelediğini vurguladı. Ayrıca, ABD Başkanı ile İsrail Başbakanı arasında, ikincisinin askeri tırmandırmayı sürdürme konusundaki ısrarı sebebiyle sert bir telefon görüşmesi yapıldığına dair haberler de yayınlandı.

Türkiye ve Irak’a gelince hem İran hem de Batı ile karmaşık dengeleri yönetiyorlar ve bu da onları gelecekteki herhangi bir bölgesel denklemin parçası haline getiriyor. Bu nedenle, ciddi bir gerilimi azaltma süreci yalnızca ABD-İran kanalıyla sınırlı kalamaz; daha geniş bir bölgesel çerçeve gerektiriyor.

Bu bağlamda, Arap ve Körfez ülkelerinin rolü, herhangi bir tarafın açıkça büyük bir siyasi taviz vermesini gerektirmeden gerilimlerin azaltılmasına olanak tanıyan sınırlı teknik anlaşmaları kolaylaştırabileceği için göründüğünden daha önemli hale gelmiştir. Benzer şekilde, Yemen, Lübnan ve Irak gibi arenalarda deniz güvenliği veya angajman kurallarıyla ilgili kısmi anlaşmalar somut pratik sonuçlar doğurabilir ve daha geniş bir çatışmaya kaymayı önleyebilir.

Ancak, en kesin teknik düzenlemeler bile genellikle göz ardı edilen bir faktöre, iç politikaya bağlı kalacaktır. İran liderlerinin herhangi bir anlaşmayı baskıya boyun eğme olarak değil, ulusal onurun ve stratejik direncin korunması olarak sunmaları gerekir. Karşı tarafta, ABD yönetimi de zayıf görünmeyi göze alamaz. Arap devletlerine gelince, İran'a ilave nüfuz sağlamadan güvenliklerini artıracak düzenlemelere ihtiyaçları var.

İşte tam da bu noktada, bütün taraflara iç manevralar için siyasi alan tanıyan sınırlı, kademeli anlaşmaların önemi ortaya çıkıyor. Diplomasi, rekabet eden ulusal anlatıları göz ardı edemeyen devletler arasındaki bir müzakeredir. Son saatlerde, İran ve Amerika Birleşik Devletleri'nin savaşı sona erdirmek ve aynı zamanda kapsamlı, ayrıntılı bir anlaşmaya varmak için ek süre sunacak bir plan üzerinde uzlaşıya varabileceğine dair haberler gelmeye başladı.

Ukrayna ile benzerlik açıkça ortada. Her iki durumda da askeri güce aşırı güvenmek, nihai çözümler dayatmak yerine siyasi kimlikleri derinleştirdi ve pozisyonları sertleştirdi. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre iki kriz de savaş alanındaki kazanımları uzun vadeli siyasi kabule dönüştürmede askeri gücün sınırlılıklarını ortaya çıkardı.

İran örneğinde bu, stratejik rekabet devam ederken, acil riskleri azaltan sınırlı nükleer ve bölgesel uzlaşılar anlamına gelebilir. Her iki durumda da çatışmaların tekrarını önlemek ve sorunlara kapsamlı çözümler bulma yolunda ilerlemeye devam etmek için zaman alsa bile, bu adımları bölgesel ve uluslararası düzeyde birbirine bağlamak ve geliştirmek çok önemli.

Bu gerçeklik, aşırı görüşlere sahip olanları veya tam zafer savunucularını tatmin etmeyebilir, ancak alternatiflerin çok daha tehlikeli olması nedeniyle çoğu zaman eksik uzlaşılarla sonuçlanan modern savaşın doğasıyla örtüşüyor. Ateşkes barış değildir ve sınırlı bir anlaşma uzlaşma değildir, ancak daha geniş kaosa sürüklenmeyi önlemenin tek yolu olabilirler.

Sonuç olarak, Ukrayna ve İran'daki savaşlar, çağdaş uluslararası sistem hakkında temel bir gerçeği ortaya koyuyor: Savaşları sona erdirmek artık dramatik, belirleyici bir an değil, aksine savaşı devam ettirmenin maliyetini artırmaya, kendine hâkim olmak ve anlaşmazlıklarla birlikte yaşamak için kademeli süreçler inşa etmeye dayalı uzun bir yoldur. Yavaş ve çok da ideal olmayan bu yaklaşım, bu çalkantılı dönemde dünyanın sahip olduğu tek gerçekçi seçenek olabilir.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevrilmiştir.