2024'te Arap dünyası ve kaçırılmaması gereken fırsatlar

Bölgede odaklanılması gereken tek çatışma Filistin çatışması değil

İllüstrasyon: Eduardo Ramon
İllüstrasyon: Eduardo Ramon
TT

2024'te Arap dünyası ve kaçırılmaması gereken fırsatlar

İllüstrasyon: Eduardo Ramon
İllüstrasyon: Eduardo Ramon

Geleceği tahmin etmek kolay bir iş olmadığı gibi özellikle küresel çalkantılar çerçevesinde risk de taşır. Şu an iki kutuplu sistemden uzaklaşıp henüz tanımlanamayan çok kutuplu bir gerçekliğe doğru geçiş halindeki bir dünyadayız.

Arap dünyası da 2023 yılında ortaya çıkan bu yeni durumun bir parçası. Arap ülkeleri, bu geçiş sürecini farklı yöntemlerle ele aldı. Açıkçası bu yöntemlerden bazıları diğerlerinden daha başarılıydı.

Dünyanın geleceğini önemli ölçüde şekillendirme potansiyeli taşıyan 2024 yılıyla birlikte kritik bir kavşakta olabiliriz. Bu kavşakta, yaklaşan ABD’deki başkanlık seçimleri ve İsrail’deki genel seçimlerin sonuçlarının yanı sıra İsrail'in işgal ettiği Arap topraklarında ve Ukrayna'da yaşanan krizlerin de büyük bir ağırlığa sahip olması bekleniyor. Bu yüzden Arap dünyasının bu gerçeği görüp ona göre hareket etmesi gerekiyor.

Zorluklar, krizler ve riskler

Bu makalede Arap dünyasının 2024 yılı itibarıyla uluslararası sahnedeki konumunu inceleyeceğiz. Bu durum, Arap ülkelerinin şu an yaşadığı iç zorluklarla ilgili değil. Ancak Arap ülkelerinin karşı karşıya olduğu iç kısıtlamaların, sadece İran, İsrail ve Türkiye gibi Arap olmayan bölge ülkelerini değil, aynı zamanda dış dünyayı da etkilediğini kabul ediyorum. Ancak Arap ülkelerinin karşı karşıya olduğu iç zorluklarla ilgili değerlendirmeyi benden daha nitelikli olan siyaset bilimcilere bırakıyorum.

Körfez ülkeleri dışındaki tüm Arap ülkelerinde, halklar ve hükümetler arasında geçerli olan toplumsal sözleşme ciddi bir baskı altında.

Gazze’deki 7 Ekim olaylarından ve İsrail’in korkunç ve haksız tepkisinden önce birçok kişi Ortadoğu’da olumlu gelişmelerin yaşandığını düşünüyordu. Bazıları ise bu gelişmelerin özellikle İsrail-Filistin çatışmasına ilişkin altta kalan bir hoşnutsuzluğu örtbas ettiği uyarısında bulunmuştu.

Bunun yanında Arap ülkelerinin birçoğunda içerideki şikayetler devam etti. Körfez ülkeleri dışındaki tüm Arap ülkelerinde, halklar ve hükümetler arasında geçerli olan toplumsal sözleşme ciddi bir baskı altında olmaya devam ediyor. Arap ülkelerinin topraklarında  yalnızca İsrail tek bulunmuyor. Artık Türkiye de dolaylı olarak Suriye topraklarında. Irak’ta da Bağdat’ın iradesi dışında askeri olarak varlığını sürdürüyor. İran ise birçok Arap ülkesinin iç işlerine dolaylı yoldan müdahale etmeye devam ediyor.

Arap ülkeleri arasındaki ilişkilerin genel anlamda iyileşmesi, olumlu gelişmelerden biriydi. Katar ile bazı Arap ülkeleri arasındaki anlaşmazlık yatıştırıldı ve aralarındaki iş birliği arttı. Suriye, Arap Devletleri Ligi (AL) üyeliğine geri döndü.

Suudi başkenti Riyad'ın havadan bir görünümü (SPA)
Suudi başkenti Riyad'ın havadan bir görünümü (SPA)

Öte yandan Libya’da durum büyük ölçüde kontrol altına alınmış olsa da istikrarsızlık hali sürüyor.

Yemen’de ateşkes yaklaşık iki yıldır devam ederken Riyad ile Tahran arasındaki yakınlaşma çerçevesinde Yemen krizinde çözüme ulaşma umutları arttı.

Fas ile Cezayir arasındaki Batı Sahra anlaşmazlığı sürerken, Tunus’taki siyasi ve ekonomik kaos devam ediyor. Mısır ise onlarca yıldır yaşadığı ekonomik krizden kurtulmasını sağlayacak reformları uygulamakta isteksiz görünüyor.

Şu an Arap dünyasında sadece Körfez ülkeleri iyi durumda gibi görünüyor. Bu ülkeler, devasa mali kaynakları sayesinde yalnızca halklarının ekonomik taleplerini karşılamakla kalmıyor, aynı zamanda Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri'nde (BAE) olduğu gibi geleceğe yönelik iddialı bir vizyon da sunabiliyorlar.

Arap ülkelerinin gelişmekte olan piyasa endekslerinde etkisi şu an yüzde 7 seviyesinde seyrederken önümüzdeki yıllarda bu oranın yüzde 10'a çıkması bekleniyor.

Radikal dönüşüm

7 Ekim 2023 günü Gazze’de savaş patlak verene kadar durum böyleydi. 7 Ekim günün Ortadoğu'da çok önemli (dönüştürücü) bir olay olabilir. Aynı zamanda Arap dünyası ile dünyanın geri kalanı arasındaki ilişkilerin geleceği üzerinde de doğrudan etkisi olabilir. Buna karşın 1973 Arap-İsrail Savaşı’nda olduğu gibi kaçırılmış bir fırsat da olabilir. Birçok konu, Arap ülkelerinin Gazze'deki krizin yarattığı fırsatı nasıl değerlendirip nüfuzlarını ve uluslararası arenadaki konumlarını nasıl değerlendireceklerine ve Gazze’deki ve Batı Şeria'daki krizi nasıl yönettiklerine bağlı.

1973 Arap-İsrail Savaşı Arap ülkelerini benzeri görülmemiş bir şekilde bir araya getirdi. Arap ülkeleri, 1950’li ve 1960’lı yıllarda birbirlerinden uzaklaşmalarına neden olan sorunları bir kenara bırakılıp ortak hareket etmeye başladılar. Bununla birlikte Arap ülkeleri o dönem Sovyetler Birliği’ne yakın olan ve ABD’yi destekleyen cumhuriyetler ve monarşilerdi. Uluslararası toplumu, en azından tarihin kısa bir döneminde, Arapların temel şikayetlerinden birine, yani İsrail'in Mısır, Suriye ve hepsinden de önemlisi Filistin toprakları üzerindeki işgaline odaklanmaya zorladı.

Arap ülkeleri 1973'te uluslararası ekonomiye yalnızca marjinal düzeyde entegre olmuşlardı. Elbette bu durum o dönemde küresel pazarlara enerji sağlayan önemli bir kaynak oldukları gerçeğinin dışındaydı. O dönemde Türkiye ve İran, Arap ülkelerinin çıkarlarına doğrudan bir tehdit oluşturmuyordu ve Arap ülkelerinin başlıca rakipleri olan İsrail ile barış yapmak konusunda ortak bir niyetleri yoktu.

Mısır, Irak, Suriye ve Suudi Arabistan, o dönem Arap dünyasının temel yapı taşlarıydı. Bu yüzden bahsi geçen ülkeler, Arap ülkelerinin iç siyasetinin şekillenmesinde ve Arap dünyasının dış dünyayla ilişkilerini etkilemede çok önemli bir rol oynadılar.

Haşdi Şabi’nin öldürülen iki üyesinin 4 Ocak'ta Bağdat'ta düzenlenen cenaze törenine katılan Haşdi Şabi üyeleri (DPA)
Haşdi Şabi’nin öldürülen iki üyesinin 4 Ocak'ta Bağdat'ta düzenlenen cenaze törenine katılan Haşdi Şabi üyeleri (DPA)

Tüm bunlara rağmen Mısır, Irak ve Suriye gibi çekirdek ülkeler, içeride karşılaştıkları ciddi zorluklar nedeniyle savunmasız, Körfez ülkeleri ise siyasi ve askeri destek bakımından büyük ölçüde ABD'ye bağımlı hale geldiler. Tunus, Cezayir ve Fas gibi Mağrip ülkelerinin Levant bölgesindeki (Türkiye, Suriye, Lübnan, İsrail, Ürdün, Filistin ve Mısır'ı içine alan bölge) meselelere katılımı marjinal kaldı. En nihayetinde Arap ülkelerinin uluslararası sahnedeki kolektif etkisi nispeten zayıf oldu.

Fakat bugün Arap ülkeleri için durum tamamen farklı. Arap ülkelerinin ABD’ye olan bağımlılığı önemli ölçüde azalırken, Çin ile ilişkileri hızla gelişiyor ve Rusya ile özellikle enerji ve silah satışı alanlarında büyük iş birlikleri yapıyorlar.

Üstelik ham petrol ihracatının yüzde 46'sını ve doğal gaz ihracatının yüzde 30'unun yanı sıra uluslararası ticaretin yüzde 30'u ve hava taşımacılığının yüzde 16'sını gerçekleştiren Arap dünyası, küresel ekonomide giderek daha hayati bir rol oymaya başladı. Bu rakamlar giderek artıyor. Devasa varlıklara sahip egemen servet fonlarıyla öne çıkan Arap ülkelerinin ekonomilerine doğrudan yabancı yatırım akışı 2019 ile 2022 arasında ikiye katlanarak yüzde 3'ten yüzde 6'ya yükseldi. Arap ülkelerinin gelişmekte olan piyasa endekslerinde etkisi şu an yüzde 7 seviyesinde seyrederken önümüzdeki yıllarda bu oranın yüzde 10'a çıkması bekleniyor. Bu olumlu gidişat önemli ölçüde Körfez ülkelerinin performansından kaynaklanıyor.

Başta Suudi Arabistan'ın G20 üyeliği ve Mısır, BAE ve Suudi Arabistan’ın Ocak 2024'ten itibaren BRICS grubuna üyelik için davet edilmesi olmak üzere Arap ülkelerinin birçoğunun, uluslararası ekonomide büyük etkiye sahip olan ekonomik bloklara üye ya da üyelik sürecinde olması, Arap ülkelerinin uluslararası arenada artan ağırlıklarının bir yansımasıdır.

Arap ülkeleri artık sadece Ortadoğu'nun geleceğini şekillendirmek için değil, gelişen uluslararası düzenin şekillendirilmesine de önemli katkıda bulunacak daha uygun konumdalar.

Barış stratejik bir hedeftir

Arap ülkeleri, artık 2002 yılında açıklanan Arap Barış Girişimi’nde öngörüldüğü üzere stratejik bir hedef olarak İsrail ile barışı tesis etmeye kararlılar.

Dolayısıyla Arap ülkeleri artık sadece Ortadoğu'nun geleceğini şekillendirmek için değil, gelişen uluslararası düzenin şekillendirilmesine de önemli katkıda bulunacak daha uygun konumdalar.

Ancak Arap ülkelerinin bunu yapabilmeleri için Ortadoğu'da kapsamlı ve kalıcı barış vizyonunu dile getirmeleri gerekiyor. Bu da sadece İsrail, İran ve Türkiye ile olan ilişkileri yönetmekle sınırlı olmayıp, başta ABD, Çin, Rusya gibi büyük güçler olmak üzere tüm dünyayla ilişkilerin yönetilmesi anlamına geliyor.

Arap ülkelerinin bölgesel ve uluslararası sistemleri etkilemeleri için yalnızca yeşil enerjiye geçiş, çevresel sürdürülebilirlik ve bağlantısallık gibi ulusötesi zorluklarla mücadelede faaliyetlerini yoğunlaştırmaları da yeterli değil. Bu faaliyetlerle birlikte bölgedeki mevcut sorunların daha fazlasını etkili ve sürdürülebilir bir şekilde ele almaları gerekiyor. Bununla birlikte Ortadoğu'nun geleceği için ortak bir vizyon da ortaya koyulması gerekiyor. Aksi takdirde Arap ülkeleri bölgede yaşanan şiddetli çatışmalar nedeniyle gerilemeye devam edip belirledikleri iddialı hedeflere ulaşamazlar.

Öncelikle Arap dünyasının uzun zamandır başına bela olan çatışmaların çözümü için kararlı adımlar atılmalı. 7 Ekim, uluslararası toplumun dikkatinin Filistin sorununun çözülmesinin gerektiği konusuna çekilmesine katkıda bulundu. Ancak odaklanılması gereken tek çatışma Filistin çatışması değil. Filistin’le birlikte Suriye, Lübnan, Libya, Sudan, Yemen, Batı Sahra krizlerine de odaklanılmalı. Belki 2024 yılında hiçbiri tamamen çözülmeyecek, ama en azından bölgede barış ve istikrar üzerinde etkisi olan ülkeler tarafından bu krizlerin çözümü için çaba gösterilmesi gerekiyor.

ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’ın 7 Ekim 2023 tarihinden bu yana bölgeye yaptığı dördüncü ziyaretin ilk durağı olarak 5 Ocak'ta İstanbul'a gelişi sırasında (AFP)
ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’ın 7 Ekim 2023 tarihinden bu yana bölgeye yaptığı dördüncü ziyaretin ilk durağı olarak 5 Ocak'ta İstanbul'a gelişi sırasında (AFP)

Arap ülkelerinin bu sorunları çözmek için dış güçlere güvenemeyeceği ve güvenmemesi gerektiği unutulmamalı, ancak bu sorunların hiçbirinin dış güçlerle birlikte çalışmadan çözülemeyeceği de bir gerçek. Bununla birlikte tarih, Arap ülkeleri inisiyatif almadıkça, dış güçlerin, Gazze örneğinde olduğu gibi, bu tür çatışmalar patlak verene kadar durumu yönetmekten ve kontrol altına tutmaktan memnun olduğunu da gösterdi.

Öte yandan sadece bu çatışmaları ele almak da kalıcı barış ve istikrar için yeterli değil. Bu çatışmalar, bölgesel güvenlik mimarisinin oluşturulmasıyla birlikte ele alınırsa kalıcı barış ve istikrar sağlanabilir. Bundan dolayı Arap ülkelerinin böyle bir bölgesel güvenlik mimarisinin oluşturulmasına yönelik ortak bir vizyon oluşturması gerekiyor. Bu yapı, herhangi bir bölgesel partiye yönelik siyasi-askeri düzenleme olarak tasarlanmış bir sistem değil, kapsamlı ve eksiksiz bir bölgesel güvenlik sistemi olmalı. Bu aynı zamanda yaşanabilir bir Filistin devleti yaratmak için somut adımlar atılmadan İsrail'in bölgeye entegrasyonunun olmayacağı anlamına da geliyor.

Karmaşık tahmin ve sabit faktörler

Birçok değişken göz önüne alındığında, 2024 yılında Ortadoğu’da neler olacağını tahmin etmek oldukça güç. Bu güçlüğü farklı gelecek senaryolarından bahsederek aşmak daha doğru olacaktır. Bu senaryoların çoğunu hayal edebiliyorum, ama tüm olasılıkları parantez içine almak amacıyla burada kendimi en uç senaryolarla sınırlayacağım.

Ancak 2024 yılında değişkenleri belirlemeden önce sabit kalması muhtemel faktörleri belirlemek gerekiyor.

Bu faktörleri şöyle özetlenebiliriz:

*ABD Başkanı Joe Biden’ın başkanlık seçimlerinin yapılacağı mevcut yılda manevra alanının kısıtlanmasıyla ABD’nin etkisinin göreceli olarak gerilemesi.

*Çin'in askeri alanda olmasa da ekonomik ve siyasi alanda nüfuzunun artması.

*Rusya'nın Ukrayna'daki krizle meşgul olması nedeniyle bölgedeki nüfuzunun azalması.

*Avrupa Birliği'nin (AB) nüfuzunun marjinalleşmeyi sürdürmesi.

*Arap ülkeleri ile İran ve Türkiye arasındaki ilişkilerin gelişmeye devam etmesi.

*Başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez ülkelerinin nüfuzunun artması.

*İsrail'in Arap ülkeleriyle ilişkilerini normalleştirme sürecinin durması.

*Son olarak da Gazze'deki kriz nedeniyle, uluslararası toplumun Filistin-İsrail çatışmasına kalıcı bir çözüm bulma konusuna daha fazla ilgi göstermesi.

Temel değişkenleri ise şu şekilde özetleyebiliriz:

*Arap ülkelerinin Gazze'deki krizi nüfuzlarını ve uluslararası tutumlarını güçlendirecek şekilde nasıl yönetecekleri.

*ABD’deki başkanlık seçimlerinin sonuçları.

*İsrail’deki yapılması planlanan genel seçimlerin sonuçları.

ABD’deki başkanlık seçimleri 2024 yılında Ortadoğu'nun önünü açmada belirleyici bir role sahip olsa da en nihayetinde bölgenin geleceğini Arap ülkelerinin politikaları belirleyecektir.

Birinci senaryo, Arap ülkelerinin Ortadoğu'da barış ve istikrarı desteklemek amacıyla Gazze’deki krizin yönetiminde etkili bir şekilde iş birliği yapacağı iyimser bir görüş ortaya koyuyor. Bu senaryoya göre kapsamlı barışa doğru atılacak kararlı bir adım olarak, başkenti Doğu Kudüs olan, 4 Haziran 1967 sınırlarında yaşayabilir, bağımsız bir Filistin devletinin kurulması önerisinde ilerleme kaydedilmesi için Arap ülkelerinin nüfuzlarından faydalanılması gerekiyor. Ayrıca önde gelen Arap ülkelerindeki iç zorlukların, özellikle de ekonomik meselelerin ele alınmasının yanı sıra Libya, Suriye, Sudan ve Yemen'deki krizlerin çözümünde inisiyatif alınmasını öngörüyor. Bununla birlikte senaryoda, İsrail’de kapsamlı bir barış için uzlaşmaya varmayı gerçekten isteyecek ılımlı bir hükümetin seçildiğini ve Başkan Biden'ın olası bir Filistin-İsrail çözümüne anlamlı bir katkıda bulunduğunu varsayıyor. Böyle bir durumda, ABD yönetiminin mevcut İsrail hükümetinin işgalci hedeflerine ulaşmasını engellemek için İsrail'e karşı benzeri görülmemiş önlemler alması gerekiyor. ABD’de başkanlık seçimlerinin yapılacağı bir yılda bunun olması pek gerçekçi görünmese de Michigan'daki eyalet seçimlerinde Arap kökenli ABD’li seçmenlerin belirleyici hale geldikleri gerçeğinin ortaya çıkmasıyla birlikte Başkan Biden'ın yeniden seçilmesi açısından daha önemli hale gelen gençlerin çoğunluğunun Filistinliler lehine tavır almaları ve Biden'ın seçilmesinde belirleyici bir rol oynamaları nedeniyle ABD yönetimi bu önü kestirilemeyen alana girmek için kendisini baskı altında hissedebilir.

ABD Başkanı Joe Biden, Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy ile 12 Aralık 2023'te Beyaz Saray'da düzenlediği ortak basın toplantısında (AP)
ABD Başkanı Joe Biden, Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy ile 12 Aralık 2023'te Beyaz Saray'da düzenlediği ortak basın toplantısında (AP)

İkinci senaryo ise karamsar bir görüşe sahip. Bu senaryoya göre Arap ülkeleri Gazze krizinin oluşturduğu fırsatı değerlendiremezse ve İsrail’de yapılması planlanan genel seçimlerden daha aşırı sağcı bir hükümet çıkarsa ya da en azından kapsamlı barış için uzlaşıya varma niyetinde olmayan bir hükümetle sonuçlanırsa ve başkanlık yarışına giren Biden, seçim döngüsünün iniş-çıkışlarından kurtulamazsa, Filistin-İsrail çatışmasına iki devletli çözüm getirilmesi yönündeki vaatlerini yerine getiremeyecek, bu durumda da Ortadoğu bir krizden diğerine savrulacak, böylece istikrarsızlık devam edecektir. Sonuç olarak Arap ülkeleri, Ortadoğu bölgesinde kalıcı barış ve istikrarın sağlanmasına katkıda bulunma fırsatını bir kez daha kaçırmış olacak. Arap dünyasındaki çatlakların daha da derinleşmesi ise en büyük tehlike haline gelecek. O zaman başta Mısır olmak üzere ekonomik ve siyasi açıdan büyük sıkıntılar yaşayan ülkeler çıkmaza girecekler. Öte yandan Suudi Arabistan'ın başını çektiği Körfez ülkeleri, kendilerini bölgede kötüleşen mevcut şartlardan sıyıramayacak ve dolayısıyla hedeflerine ulaşamayacaklar.

Bu iki birbirine zıt uç senaryo arasında daha pek çok olası senaryo olsa da ne yazık ki bunların hiçbiri bölgede kalıcı barış ve istikrarı sağlamayacak.

ABD’deki başkanlık seçimleri 2024 yılında Ortadoğu'nun önünü açmada belirleyici bir role sahip olsa da en nihayetinde bölgenin geleceğini Arap ülkelerinin bugünden itibaren benimseyecekleri tutumları ve izleyecekleri politikaları belirleyecek. Özellikle Gazze'deki kriz, Arap ülkelerine ortak çıkarlarını gerçekleştirmek üzere birlikte çalışmaları için eşsiz bir fırsat sunuyor.

Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



İsrail ordusu, Gazze'de kendi adına çalışan 5 milis gücüne sahip olmakla övünüyor

 Gazze'nin güneyindeki Refah'ta, Hamas'ın silahlı kanadı olan İzzeddin el-Kassam Tugayları mensupları (Arşiv- Reuters)
Gazze'nin güneyindeki Refah'ta, Hamas'ın silahlı kanadı olan İzzeddin el-Kassam Tugayları mensupları (Arşiv- Reuters)
TT

İsrail ordusu, Gazze'de kendi adına çalışan 5 milis gücüne sahip olmakla övünüyor

 Gazze'nin güneyindeki Refah'ta, Hamas'ın silahlı kanadı olan İzzeddin el-Kassam Tugayları mensupları (Arşiv- Reuters)
Gazze'nin güneyindeki Refah'ta, Hamas'ın silahlı kanadı olan İzzeddin el-Kassam Tugayları mensupları (Arşiv- Reuters)

İsrail ordusu, Gazze Şeridi’nde Hamas’a karşı faaliyet gösteren 5 Filistinli milis grubun oluşturulmasıyla övünürken, iktidardaki sağ çevreler bu grupların rolü konusunda uyarılarda bulunuyor. Sağcı çevreler, bu tür yapılanmaların en iyi ihtimalle para hırsıyla hareket ettiğini, daha fazla ödeme yapan bir taraf bulmaları hâlinde İsrail’e karşı da dönebilecekleri görüşünü dile getiriyor.

Ordu bu eleştirilere verdiği yanıtta, söz konusu güçlerin yakından izlendiğini ve dikkatli davranıldığını vurguladı. Açıklamada, bu milislerin bugün “sarı hat” olarak adlandırılan bölgede Hamas hücrelerine karşı görevler yürüttüğü, bu görevlerin İsrail ordusu tarafından yapılması hâlinde askerlerin hayatının ciddi risk altına gireceği ifade edildi.

Ordu, bu grupların Hamas’a yönelik suikastlar gerçekleştirdiğini ve onları kamuoyu önünde küçük düşürdüğünü ileri sürdü.

Ancak sağ kanat bu değerlendirmelere temkinli yaklaşıyor. Bu milislerin kişisel çıkarlara, aşiretler arası çatışmalara ve suç çeteleri arasındaki rekabete dayandığını savunan sağcılar, bu yapılarla güvenli ilişkiler kurulamayacağını belirtiyor.

Gazze’de silahlı bir milis gruba liderlik eden ve yakın zamanda öldürülen Yasir Ebu Şebab (Yediot Aharonot)

Gazze’de silahlı bir milis gruba liderlik eden ve yakın zamanda öldürülen Yasir Ebu Şebab (Yediot Aharonot)

İsrailli kaynaklara göre Gazze’de hâlihazırda faaliyet gösteren 5 silahlı milis grubu bulunuyor: İlki kuzeyde Beyt Lahiya bölgesinde ve Eşref el-Mansi tarafından yönetiliyor. İkincisi Gazze kentinin kuzeyindeki Şucaiyye Mahallesi yakınlarında, lideri Rami Adnan Halis. Üçüncüsü orta kesimde Deyr el-Belah civarında ve Şevki Ebu Nasira tarafından yönetiliyor. Dördüncüsü Han Yunus’ta, lideri Husam el-Esdal. Beşinci milis ise Refah’ta faaliyet gösteriyordu ve Yasir Ebu Şebab tarafından yönetiliyordu; Şebab’ın öldürülmesinin ardından yerini Gassan ed-Dehini aldı. Gazze’de son dönemde ed-Dehini’nin bir suikast girişiminde yaralandığına dair söylentiler yayıldı.

Yediot Aharonot gazetesine konuşan güvenlik kaynakları, kuzey ve güneyde faaliyet gösteren milislerin aşiretlere dayandığını ve suç geçmişi olan kişiler tarafından kontrol edildiğini belirtirken, orta kesimdeki iki grubun liderlerinin geçmişte Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ile bağlantılı isimler olduğunu belirtti. Bu nedenle söz konusu iki grubun ulusal saiklerle hareket ediyor olabileceği ve İsrail ordusunun aslında Filistin çıkarları doğrultusunda kullanılıyor olabileceği ihtimali dile getirildi.

Gazete, İsrail çevrelerinde bu silahların kontrolden çıkabileceği ve ister milis liderlerinin elinden çıksın isterse bölgedeki diğer tarafların eline geçsinler, işgal ordusuna karşı kullanılmaları olasılığı konusunda endişeler olduğunu belirtti.

Han Yunus’ta İsrail yanlısı bir milis grubuna liderlik eden Husam el-Esdal (Filistin Basın Ağı sayfası)Han Yunus’ta İsrail yanlısı bir milis grubuna liderlik eden Husam el-Esdal (Filistin Basın Ağı sayfası)

Gazete ayrıca, işgal ile iş birliği yapan Gassan ed-Dehini’nin yayımladığı ve Hamas ile direniş güçlerini tehdit ettiği videoya da değindi. Videoda ed-Dehini’nin, Refah’ta İsrail hava desteği altında esir alınan Kassam Tugayları saha komutanı Edhem el-Aker’e hakaret ettiği görülüyor. Videoda ed-Dehini’nin, Gazze’de daha önce bulunmayan kamuflajlı askeri üniforma ve kurşun geçirmez yelek giydiği, nadir ve pahalı bir sigara içtiği, arka planda ise modern “pick-up” araçların ve yakın mesafede İsrail askeri mevzisi olduğu tahmin edilen bir binanın yer aldığı ifade edildi.

Öte yandan, CNN ve Wall Street Journal, İsrail kaynaklarına atıfta bulunarak, İsrail’in bu milisleri çok sayıda tüfek ve mühimmatla silahlandırdığını yazdı. Bu durum, Oslo Anlaşmaları döneminde İsrail’in Filistin Yönetimi’ne silah edinme izni vermesini ve sağ kesimin o dönemde dile getirdiği “Onlara silah vermeyin” sloganını hatırlattı.

Wall Street Journal, yedek subaylara dayandırdığı haberinde, İsrail’in Hamas’a karşı faaliyet gösteren bu milislere yaptığı yatırımları artırdığını, askeri teçhizat sağladığını, üyelerini İsrail’deki hastanelerde tedavi ettirdiğini ve ailelerine destek verdiğini belirtti. Gazete, bu kişilerin bazılarının Filistin Yönetimi ile bağlantılı olduğunu, özellikle Refah’taki bazı unsurların ise suç kayıtlarının bulunduğunu yazdı.

Gazze’deki Cibaliye Mülteci Kampı’nda Hamas’a bağlı Kassam Tugayları mensuplarının önünde duran Filistinli bir çocuk (Arşiv – EPA)Gazze’deki Cibaliye Mülteci Kampı’nda Hamas’a bağlı Kassam Tugayları mensuplarının önünde duran Filistinli bir çocuk (Arşiv – EPA)

Haberde, İsrail’in bu gruplara yakıt, gıda, araç, hatta sigara sağladığı; onları İsrail askerlerine yakın “sarı hat” bölgesinde konuşlandırmaya yardımcı olduğu ve bu desteğin maliyetinin İsrail güvenlik bütçesinden on milyonlarca şekele ulaşabileceği ifade edildi.

Şarku’l Avsat’ın Yediot Aharonot'tan aktardığına göre İsrail güvenlik kurumları içinde bu milislerin desteklenmesi konusunda görüş ayrılığı bulunuyor. Destekleyenler, bu yaklaşımın Hamas’a karşı taktiksel fayda sağladığını ve askerler üzerindeki riski azalttığını savunurken; karşı çıkanlar, silahların başka ellere geçmesi ya da bazı unsurların Filistin toplumuna yeniden entegre olabilmek için İsrail’e karşı dönmesi ihtimaline dikkat çekiyorlar.

Gazete, bu milislerin Hamas ve askeri kanadıyla baş edebilecek birleşik örgütsel yapıya sahip olmadığını, fiilen sadece İsrail ordusu ve Şin Bet’in denetimi altında hareket ettiklerini vurguladı.

Sonuç bölümünde Yediot Aharonot, bu grupların kısa vadeli taktik çözüm sunabileceğini, özellikle geniş çaplı yıkım operasyonları öncesinde Hamas mensuplarını tünellerde veya enkaz altında aramak için kullanılabileceğini belirtti. Ancak, örgütsel çatıdan yoksun bu yapıların Hamas’ın yerine geçme şansının bulunmadığını, Hamas’ın ateşkes sürecinde gücünü yeniden toparladığını ve kontrolünü pekiştirdiğini kaydetti.

Gazeteye konuşan sağcı bir siyasi kaynak, bu milislerin İsrail’e Lübnan Savaşı’nı hatırlattığını belirtti. O dönemde İsrail’in Filistin Kurtuluş Örgütü’ne ve daha sonra Hizbullah’a karşı Lübnanlı milisleri devreye soktuğunu hatırlatan kaynak, bu milislerin Sabra ve Şatilla mülteci kamplarında katliamlar gerçekleştirdiğini ve bunun sorumluluğunun İsrail’e yüklendiğini belirtti. Bu nedenle aşırıya kaçılmaması ve bu tür gruplara bel bağlanmaması gerektiğini vurguladı.


Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı: Silahlarını bırakıp barış yolunu seçen herkesi memnuniyetle karşılıyoruz

Sudan'ın el Gedarif eyaletindeki Ebu el-Nece kampında bulunan yerinden edilmiş Sudanlılar (AFP)
Sudan'ın el Gedarif eyaletindeki Ebu el-Nece kampında bulunan yerinden edilmiş Sudanlılar (AFP)
TT

Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı: Silahlarını bırakıp barış yolunu seçen herkesi memnuniyetle karşılıyoruz

Sudan'ın el Gedarif eyaletindeki Ebu el-Nece kampında bulunan yerinden edilmiş Sudanlılar (AFP)
Sudan'ın el Gedarif eyaletindeki Ebu el-Nece kampında bulunan yerinden edilmiş Sudanlılar (AFP)

Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan yaptığı açıklamada, devletin barışı veya ateşkesi reddetmediğini, ancak ateşkesin "düşmanı yeniden güçlendirmek için bir fırsat" olmaması gerektiğini söyleyerek, Hızlı Destek Kuvvetleri'ne (HDK) atıfta bulundu.

Egemenlik Konseyi tarafından dün yayınlanan açıklamada belirtildiği üzere, Burhan Cezire Eyaleti'ne yaptığı ziyarette, "silahlarını bırakıp barış yolunu benimseyen herkesi memnuniyetle karşıladığını" ifade etti. Ayrıca, "ülkeye ve orduya karşı kışkırtıcılık yapanların hesap vereceğini" vurguladı.

ABD Başkanı Donald Trump perşembe günü yaptığı açıklamada, ülkesinin Sudan'daki savaşı sona erdirmek için yoğun çaba sarf ettiğini ve buna çok yaklaştığını söyledi.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre Sudan ordusu ile HDK arasındaki savaş, sivil yönetime geçiş için seçimlere yol açması beklenen geçiş döneminde yaşanan iktidar mücadelesinin ardından 2023 Nisan ayının ortalarında patlak verdi.


Sudanlı doktorlar, Kuzey Kordofan'da HDK saldırısında 24 kişinin öldüğünü bildirdi

Hartum'da hasar görmüş bir binanın önünde insanlar mallarını satıyor (DPA)
Hartum'da hasar görmüş bir binanın önünde insanlar mallarını satıyor (DPA)
TT

Sudanlı doktorlar, Kuzey Kordofan'da HDK saldırısında 24 kişinin öldüğünü bildirdi

Hartum'da hasar görmüş bir binanın önünde insanlar mallarını satıyor (DPA)
Hartum'da hasar görmüş bir binanın önünde insanlar mallarını satıyor (DPA)

Sudan Doktorlar Ağı'na göre Hızlı Destek Kuvvetlerinin (HDK yerinden edilmiş insanları taşıyan bir araca saldırısı sonucu, aralarında sekiz 8 çocuğun ve birkaç kadının da bulunduğu 24 kişi hayatını kaybetti.

Ağ, aracın Güney Kurdufan eyaletinden kaçan yerinden edilmiş insanları taşıdığını ve el-Rahad şehrine geldiğinde hedef alındığını, bunun sonucunda ikisi bebek olmak üzere 24 kişinin öldüğünü ve çok sayıda kişinin de tedavi için şehrin hastanelerine kaldırıldığını belirtti.

Doktorlar Ağı, bölgenin ciddi tıbbi kaynak sıkıntısı çektiği, bu durumun yaralı ve yerinden edilmiş kişilerin acılarını daha da artırdığı son derece karmaşık sağlık ve insani koşullar altında saldırının gerçekleştiğini ifade etti.