Humeyni'ye karşı çıkan din adamlarının kaderi: Sürgün, cinayet ve kaybolma

İran'da rehber görevini üstlenmeden önce ona destekçileri tarafından "İmam" unvanı ve son yüzyıllarda tüm Şii din adamlarından daha üstün bir statü verilmişti.

Humeyni, 1 Şubat 1979'da kendisini Tahran'a götüren Air France uçağında (AFP)
Humeyni, 1 Şubat 1979'da kendisini Tahran'a götüren Air France uçağında (AFP)
TT

Humeyni'ye karşı çıkan din adamlarının kaderi: Sürgün, cinayet ve kaybolma

Humeyni, 1 Şubat 1979'da kendisini Tahran'a götüren Air France uçağında (AFP)
Humeyni, 1 Şubat 1979'da kendisini Tahran'a götüren Air France uçağında (AFP)

Ruhullah Humeyni'nin takipçileri tarafından yayılan propagandanın aksine Humeyni, İran'daki İslam Devrimi'nin zaferinden önce ve sonra dini ve fıkhî hareketler arasında ne popüler ne de kabul edilebilirdi.

Ruhullah Humeyni'ye, İran'da rehber görevi üstlenmeden önce destekçileri tarafından ‘İmam’ unvanı verilmiş ve geçtiğimiz asırlar boyunca tüm Şii din adamlarından daha üstün bir statü verilmişti. Ancak, Humeyni'nin muhalifleri ve eleştirenleri, onun Şii fıkıh anlayışının ve İslam Cumhuriyeti rejiminin rehberi olarak davranışının, İranlıların dini inançlarına büyük zarar verdiğine inanıyorlar.

Humeyni'nin Havza'daki derslerine başladığı zaman, bazı din adamları öğrencilere onun derslerine katılmamalarını tavsiye ettiler, çünkü onun fikirlerine ve düşüncelerine karşı çıkıyorlardı. Bu kişiler, ‘İslam Cumhuriyeti'nin ilk İmamı’nın din adına siyasi meselelere müdahale etme isteğine karşı çıktılar.

İslam Cumhuriyeti'nin kurulduğu dönem ve Humeyni'nin iktidara yükseldiği zamanda, Şii fıkıhçılar ve alimlerden oluşan iki akım Humeyni'ye karşı çıktı. İlk grup, başlangıçtan itibaren onun ‘velayet-i fakih’ teorisini ve kendisinin ‘İmam’ olma iddiasını kabul etmedi. İkinci grup ise toplumun yönetim biçimi ve Velayet-i Fakih’e verilen yetkiler nedeniyle ‘büyük lider’ ve taraftarlarından uzak durmayı tercih etti.

Humeyni'nin destekçileri açısından bakıldığında ise onun alimler arasındaki başlıca muhalifleri üç gruba ayrılıyordu: İngiltere'ye sadık laik din adamları, Pehlevi Şah rejimine sadık din adamları, Amerika'ya ve Halkın Mücahitleri Örgütü’ne bağlı ama aldatılmış din adamları.

İslam Cumhuriyeti'nin İmamı’na muhalefet edenlerin çemberi zamanla genişledi ve Pehlevi rejimine karşı mücadele döneminde onun en yakın öğrencilerini ve taraftarlarını da içine aldı. Bu muhaliflerden bazıları fiziksel olarak hapsedildi, bazıları gizemli koşullarda öldürüldü ve bir kısmı da ev hapsine alındı.

Rejimin Humeyni'ye muhalefeti, bazılarının yüksek bir konuma sahip olduğu, sadece Şii fıkıh hiyerarşisiyle sınırlı değil, aynı zamanda İran'daki dini bilimler eğitiminin modern tarihindeki karanlık noktalardan biri olarak da ortaya çıktı.

İslam Cumhuriyeti'nin görüşlerine karşı çıkan ve eleştiren dini otoritelerin yanı sıra, rejimin itiraz edenleri cezalandırmak için itibarlarını zedelemek için çalıştığı kişileri de hatırlamalıyız. Hatta bazılarını Humeyni'ye karşı çıkanlar olarak tanımak ve kabul etmekten kaçındılar.

Muhammed Hüseyin Tabatabai, Havza öğrencileri tarafından ‘allame’ olarak tanımlanan tanınmış bir din adamıdır. Rejim, onun Humeyni ile fikir ayrılıklarını inkâr etmeyi tercih etti ve onu dışlamak yerine kişiliğine zarar verdi.

Toplumun rehberlik pozisyonunu ve yönetimini üstlenen Humeyni ve yönetimdeki arkadaşları, herhangi bir muhalefete hoşgörü göstermediler. Siyasal Şiiliği güçlendirirken, tanınmış dini otoritelerle bile karşı karşıya geldiler.

Humeyni'ye karşı çıkan birçok dini figürün tarihsel kayıtlarına geçmeden önce, gençlik yıllarında izlediği entelektüel ufuklara bir göz atmak faydalı olabilir. Bu, sonradan Kum Havzası’ndaki din adamları arasındaki anlaşmazlıkların artmasının temelini oluşturan birçok konuyu ortaya koyar.

Humeyni'nin Molla Sadra'nın felsefi teorisine olan hayranlığı (aşkın bilgelik) ve meşrutiyet döneminin siyasi din adamlarıyla olan ilişkisi (karşılıklılık), onu Havza öğrencisi veya öğretmenden ziyade siyasi bir figür yapan iki özel özellikti.

Humeyni'nin Şii fıkhına ilişkin anlayışının bir kısmı, takip eden on yıllarda kendisini eleştirenlerle siyasi ve teorik bir yüzleşmeye dönüştü ve aynı zamanda teokrasinin ve Velayet-i Fakih teorisinin de öncüsü oldu.

Bazıları, Humeyni'nin siyasi görüşlerindeki ısrarının bir kısmının, siyasete ve iktidara müdahaleyi kabul etmeyen, o dönemde Havzaları yöneten dini rejimle yüzleşmesinden kaynaklandığını ileri sürüyor.

Humeyni'nin ilk öğrencilerine göre çatışma, özellikle Ayetullah Burucerdi'nin Kum Havzası'na gelişinden sonra çok ileri bir aşamaya ulaşmıştı. Burucedi, hedeflerinden şüphe etti ve onları açıkça eleştirdi; bu da Humeyni ve ona yakın olanların Burucedi'ye olan öfkesini kışkırttı.

Humeyni ile özellikle rejimin rehberi olduğu dönemdeki bazı anlaşmazlıklar, Burucerdi'nin ölümünden sonra Kum kentindeki Havzanın ele geçirilmesi ve kontrol edilmesi konusunda çeşitli entelektüel akımların ortak hareket etmesinden kaynaklandı.

Bu rekabet, Humeyni ve fikirleri etrafında odaklanan bir grup ile Kazım Şeriatmedari etrafında toplanan diğer grup arasında, Havza içinde gerginliğe yol açtı. Humeyni'nin Necef'te bulunması, Necef Havza öğrencileri ile Kum Havzası öğrencileri arasındaki bu anlaşmazlığın temelini oluşturdu.

Bu teorik ve hukuki ihtilaf, 1950'li ve 1970'li yıllarda, özellikle İran'da İslam Cumhuriyeti rejiminin iktidara gelmesiyle birlikte siyasi ve güvenlik boyutuna bürünmüş ve Humeyni’ye muhalefet eden dini otoritelerin tasfiyesine zemin hazırlamıştır.

İlk kurbanlar din adamlarıydı; onlar Pehlevi rejimine karşı muhalefet akımına katılmayı reddettiler ve Humeyni'yi yalnız bıraktılar. Humeyni, onları Pehlevi'ye sadık olarak nitelendirerek, iktidara gelmeden önce başlarında taşıdıkları sarıkları çıkarmalarını istedi.

Humeyni 1969'daki konuşmalarında gençlerden açıkça, Şah rejimine karşı çıkan harekete katılmadıkları için yozlaşmış olarak tanımladığı din adamlarıyla yüzleşmelerini istedi.

Humeyni'nin muhalif din adamlarına yönelik öfkeli bakış açısı, kendisine karşı çıkanları Havza’dan dışlamak amacıyla din adamları için özel mahkeme kuran bir kararname yayınlamasına yol açtı.

1980'den beri dini otoritelerin mahkemeleri, Humeyni 'ye karşı çıkan din adamlarına karşı hükümler vermek için uygun bir yer haline geldi. Ancak bu mahkemenin kurulmasından önce, Humeyni'nin desteğiyle, Sadık Halhali bazı din adamlarını idam ettirdi.

Hükümetin Havzalarda çalışan akademisyenler ve fakihler de dahil olmak üzere rejim taraftarlarına verilen desteğin azalması korkusu, onları idam yerine itibarını zedelemek ve sarıklarını çıkarmak gibi başka yöntemlere yöneltti.

Humeyni'nin giymeyi uygun görmediği din adamlarının üniformalarının kaldırılması meselesi, Humeyni'nin o dönemde muhaliflerini dışlamak için bu yöntemi nasıl kullandığını açıkça gösteriyor.

Gulam Hüseyin Daneşi

İran Ulusal Meclisi üyesi Gulam Hüseyin Daneşi, 1979'da İslami Cumhuriyetçi Parti'nin iktidara gelmesinden sonra idam edilen ilk din adamlarından biri olarak kabul ediliyor.

Ruhullah Humeyni, devrimcilerle iş birliği içinde İran Ulusal Meclisi'nin kapatılması çağrısında bulunduğunda Ayetullah Daneşi ona hitaben, "Bu saçmalıklara ve sokaktaki sabotaj eylemlerine karşılık vereceğiz" dedi.

Ayetullah Gulam Hüseyin Daneşi'nin 28 Ocak 1979'daki suikast girişiminin başarısız olduğu doğru, ancak İslam Cumhuriyeti'nin iktidara gelmesinden sonra Sadık Halhali tarafından 13 Mart 1979'da idam edildi.

Kazım Şeriatmedari

Kazım Şeriatmedari, Şii otoritelerden biriydi. 1960’lı ve 70’li yıllarda kendisi ve öğrencileri ile Humeyni arasındaki fikri tartışmalar Kum Havzası'nda gerilimin başlangıcını oluşturdu.

Şeriatmedari, 1 Şubat 1979'da İran'a döndükten sonra her ne kadar Humeyni'yi ziyaret etmiş olsa da bu eski anlaşmazlığın o kadar da kolay unutulmayacağı açıktır. Şeriatmedari, Şii içtihatlarında hâkim olan geleneklerin aksine, dini otoriteden doğan yetkileri ve Humeyni'nin yayınladığı bir karara göre ev hapsine alınan ilk din adamı olarak kabul ediliyor. Bilindiği gibi Şeriatmedari, ilk dönemlerde İslam Cumhuriyeti'nin iktidara gelmesini desteklemiş, ancak ‘Mutlak Velayet-i Fakih teorisine’ ve veliyy-i fakihlere tanınan sınır ve yetkilere karşı çıkmıştı.

Anayasa'nın 110. maddesine karşı yapılan oylama ve ‘velayet-i fakih’ teorisinin eleştirilmesi, Şeriatmedari'nin ‘dini bid'at’ olarak nitelendirdiği, Humeyni'nin öfkesini uyandırdı ve onun Nojeh darbe girişiminde isyancılarla iş birliği yapmakla suçlanmasına yol açtı.

Şeriatmedari'nin yönettiği kurumun elinden alınması ve bu Şii otoriteye uygulanan ev hapsinin, bir yandan önemli bir din adamı hareketi ile diğer yandan Humeyni'nin düşüncesi arasındaki çatışmaların başlangıcı olduğu söylenebilir.

Ayetullah Kazım Şeriatmedari, 1981'de Humeyni'nin devrimden sonraki yıllarda Şii otorite olma çabasını alaycı şekilde eleştirdiği bir mektup yazdı. Şeriatmedari, ev hapsi yıllarında başına gelenleri anlatarak şöyle dedi: “Bıçak kemiğe dayandı ve eğer amaç itibarın zedelenmesi ise bu fazlasıyla gerçekleşti, eğer amaç dini otoriteyi elinden almaksa, bu hedef de gerçekleşti.”

Şeriatmadari'nin 1986 yılında hastalık nedeniyle ölmesi, rejimin bu Şii otoriteye olan nefretini azaltmadı; cenaze törenine katılanların bir kısmı tutuklandı.

Abdorreza Hicazi ve Rıza Sadr

Abdorreza Hicazi (Abdorreza Hejazi), 1960'lı yıllarda Humeyni'nin destekçisiydi ancak Şii otorite Kazem Şeriatmadari'nin başına gelenler nedeniyle Hicazi, Humeyni'nin eleştirmeni oldu. 1979'da bir mektubunda ‘büyük liderin (Humeyni) etrafındaki komünist varlığının tehlikesi’ konusunda uyarıda bulundu. Şeriatmedari'ye yakınlaşması ve fikirlerine yönelik uyarılarının ardından, 1982'de 'Nojeh' darbe girişiminde iş birliği yaptığı suçlaması Hicazi'nin tutuklanmasıyla sonuçlandı. Humeyni'yi eleştirenlerden biri olan Hicazi'nin akıbeti o zaman belirsizdi. Bazıları, onun 'Nojeh' darbesi davasından dolayı idam edildiğini düşünüyor; örneğin, Muhammed Rıza Şehri, bunu hatıratlarında yazdı.

Hicazi, Humeyni'nin Kazım Şeriatmedari'yi dışlaması ve itibarını zedelemesi kararının tek kurbanı değildi; başka bir önemli dini figür daha vardı, o da İmam Musa es-Sadr'ın büyük kardeşi olan Rıza Sadr'dı. Humeyni, Şeriatmedari'nin yanında durması nedeniyle Rıza Sadr'a da öfkeliydi.

Kazım Şeriatmedari'nin cenaze töreni ve gecenin bir vakti Kum'da defnedilmesi sırasında, Havza öğrencileri arasında bazı önde gelen din adamlarının ve Rıza Sadr gibi kişilerin bulunması, Humeyni'yi öfkelendirdi. Bu durum, Şeriatmedari'nin vasiyeti üzerine cenaze namazını kılanların tutuklanmasıyla sonuçlandı.

1994 yılında vefat eden Rıza Sadr, Humeyni'yi eleştiren ve İslam ile cumhuriyet kavramlarını bir arada kullanmayı reddeden biriydi. Ayrıca İslami başörtüsü ve hükümetin yürütme politikaları gibi yürürlüğe konulan yasaların İslam dinine zarar verdiğini düşünüyordu.

Şeyh Bahaeddin Mahallati

Şeyh Bahaeddin Mahallati, Şiraz şehrinin önde gelen din adamlarından biri olarak kabul edilir ve İran milliyetçi hareketinin aktif üyesiydi. Devrimin zaferinden sonra kısa bir süre için Humeyni'nin yanında yer aldı. Ancak 1980'de, İslam adına halka yönelik haksızlıklara karşı çıkarak rejimi eleştirenlerin safına katıldı.

Mahallati, muhaliflere yönelik infaz ve işkence operasyonlarını ve Kültürel Devrim adı altındaki üniversitelerin saldırılarını, "Hz. Ali hükümeti adına baskı ve özgürlük iddiası" olarak nitelendirdi ve Humeyni'ye olan desteğinden dolayı pişmanlık duyduğunu ifade etti.

Mahallati’nin Şiraz'daki taraftarları ve dini toplum içindeki konumu, rejimin onu hapsetme veya idam etmesini engelledi. Ancak onun izole edilmesi ve 1981'deki ölümü, rejim için işleri kolaylaştırdı.

Morteza ve Mehdi Haeri Yazdi

Kum'daki ilahiyat okulunun kurucusunun oğulları Morteza ve Mehdi, Kum'daki ilahiyat okulunda öğretmenlik görevini üstlenen Humeyni'nin destekçileri arasındaydı. Ancak, İslam Devrimi'nin zaferinden ve İran'da İslami Cumhuriyet Partisi'nin iktidara gelmesinden sonra, Haeri Yazdi'nin oğulları, Humeyni ile olan aile bağlarına rağmen onun düşünce tarzını reddettiler.

Morteza Haeri Yazdi'nin aktardığı anlatımlara göre İslam Cumhuriyeti iktidara gelmeden önce, Humeyni ve destekçilerinin düşünceleri hakkında şüpheleri vardı ve bu, damadı Humeyni'nin oğlu Mustafa tarafından fark edildi.

Mohsen Kadivar gibi bazıları, Haeri'nin anayasaya ve velayet-i fakih prensibine karşı olduğunu iddia ediyor. Ancak Haeri'nin İslam Cumhuriyeti rejiminin başlangıcında Yüksek Anayasa Konseyi'nde bulunması, bu iddiayı çürütüyor gibi görünüyor. Ayrıca, Haeri'nin, rejimin eleştirmenlerini ve muhaliflerini yargılamak için mahkemeler kurmasını ve din adamlarının iktidara ulaşma şeklini eleştirdiğini vurgulayanlar da var.

Mehdi, Morteza Haeri Yazdi'nin kardeşi ve Kum Havzası’nın kurucularından biri olan diğer oğul, İran İslam Cumhuriyeti'nin kuruluşundan itibaren velayet-i fakih teorisini reddeden kişiliklerden biridir. ABD'den dönüşünden sonra ev hapsine alınmasına rağmen, 1983 yılında İran'ı terk etti.

Morteza ve Mehdi Haeri Yazdi'nin Humeyni'ye karşı muhalefetinin önemi, onların Humeyni'nin Kum'daki Havzalarda ders verme hakkını savunan en önemli kişilerden biri olmalarından gelmektedir. Hatta Ayetullah Burucerdi'nin ölümünden sonra bile Humeyni'yi destekleyenler arasındaydılar.

Evet, doğru. İslam Cumhuriyeti'nin başlangıcında velayet-i fakih doktrinine karşı çıkan din adamlarının listesi oldukça uzundur. Bu isimler arasında Hasan Tabatabai Kumi, Ebu'l-Fazl ve Rıza Musavi, Müctehid Zencani, Muhammed Musavi Zencani'nin oğulları gibi tanınmış Şii alimler bulunmaktadır. Ayrıca, Humeyni'nin siyasi düşüncesine karşı çıkan birçok kişi de vardı.

Muhammed Hüseyin Tabatabaî

Muhammed Hüseyin Tabatabai, ‘Ayetullah Tabatabai’ olarak da bilinen, çağdaş Şii fıkıh alimleri arasında güvenilir bir figürdü. Gerçekten de fıkhi açıdan Humeyni'ye yakın olmasına, felsefi ve tasavvufi eğilimlere sahip olmasına rağmen, Humeyni'nin çağırdığı siyasi rotaya katılmadı. İslam Cumhuriyeti'nin kurulmasından sonra, Humeyni'nin Şii fıkhı üzerine sunduğu siyasi yorumlara şüpheyle yaklaşmaktan çekinmedi.

Kum Havzası'nda çalışan bazı kişiler, Tabatabai'nin takipçilerinin ve onun felsefeye saygısızlık eden destekçilerinin Humeyni'nin takipçilerinden çok daha fazla olduğuna işaret ediyor.

Muhammed Hasan Tabatabai, ‘İslam Cumhuriyeti referandumuna’ katılmayan, Havzanın önemli isimlerinden biriydi. Bu, Tabatabai'nin, Humeyni'nin arzuladığı siyasal İslam konusunda benimsediği tutumu gösteriyor.

Mohsen Kadivar, Tabatabai'nin ölümünden birkaç ay önce şöyle dediğini aktardı: "Bu devrimin bir şehidi var, o da İslam."

Rejim, Tabatabai ile Humeyni'nin ‘Şii din adamlarının hükümeti’ olarak adlandırdığı hükümet arasındaki açık farkı göstermedi. Humeyni'nin görüşünü savunanlar ayrıca Tabatabai'nin ‘İslam Cumhuriyeti referandumuna’ katılmama nedeninin siyasi olmayan yaşamı olduğunu söyledi.

Aslında Humeyni'ye karşı çıkan din adamları, velayet-i fakih teorisini eleştirenlerle sınırlı değil. Humeyni'nin 11 yıl süren şiddetli liderliği, bazı önde gelen öğrencilerinin ve destekçilerinin muhaliflerine yönelmesine yol açtı.

Mahmud Taleghani

Mahmud Taleghani, Humeyni'nin iktidara gelmesinden sonra duruşunu değiştiren din adamlarından biri olarak kabul edilir. Yeni rejimi desteklemekten, Humeyni yönetimine eleştirel bir pozisyona geçmiştir. Taleghani, İslam Cumhuriyeti rejiminde farklı siyasi akımlarla uyumlu pozisyonda olması ve köklü bir geçmişi nedeniyle siyasi gruplar arasında geniş kabul gördü.

Taleghani, İslam Cumhuriyeti döneminde Tahran'da Cuma namazının ilk vaizlerinden biriydi. Humeyni'nin desteğine rağmen, Humeyni'nin taraftarlarının politikalarını eleştiren önemli figürlerden biriydi. Bazıları, gizemli bir şekilde ölmemiş olsaydı, Taleghani'nin kaderinin rejim tarafından dışlanan diğer isimler gibi olabileceğini düşünüyor.

Mahmud Taleghani'nin ölümünden yıllar sonra oğulları ve yakınları, son günlerinde yaşadığı olaylar göz önüne alındığında, rejim tarafından zehirlendiği teorisinin güçlü şekilde geçerli olduğunu düşünüyorlar.

Ali Moradkhani Arangeh (Tehrani)

Ali Tehrani, İslam Cumhuriyeti'nin kurulmasından sonra çeşitli görevlerde bulundu, bunlar arasında Meşhed ve Ahvaz'daki Devrim Mahkemesi Başkanlığı da bulunuyor.

Tehrani, İran'daki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Ebu'l Hasan Beni Sadr’ı destekledi ve Abbas Emir-İntizam'ın casusluk suçlamasıyla yargılanmasını açıkça eleştirdi. Bu durum, o zamanlar İran'ın mevcut lideri Ali Hamaney'in kayınbiraderini rejimin muhaliflerinden biri haline getirdi.

Ev hapsine alındıktan sonra 1984'te Irak'a kaçtı, 1995'te İran'a döndü. Din adamları mahkemesi tarafından 20 yıl hapis cezasına çarptırıldı ve 2022'de öldü.

Hüseyin Ali Montazeri

Humeyni, Hasan Ali Montazeri'yi hayatının meyvesi olarak gördü. 1950'ler ve 1960'larda, Hasan Ali Montazeri'nin, Kum Havzası'ndaki dini liderler arasında o kadar önemli bir konuma sahip olması, bazı alimler ve dini figürlerin şüphelerine rağmen, Humeyni'nin Şii referansını meşrulaştırmasına yardımcı oldu.

Hasan Ali Montazeri, ‘Velayet-i Fakih Teorisi2 kitabının yazarı olarak, İslam Cumhuriyeti'nin politikası ve fıkhı ilkeleri üzerine İslam'ın siyasi yorumunu açıklamak ve anlatmak için önemli bir figürdü. Onun çalışmaları, İslam Cumhuriyeti'nin politik ve fıkhı temellerini anlamak için önemli bir kaynak oldu.

Devrimciler arasında kazandığı bu hukuki ve siyasi ağırlık ve Humeyni tarafından kabul görmesi, onu ilk rehber Humeyni'nin halefi olarak seçmeye yetti.

Son yıllarda, özellikle de Humeyni'nin hayatının son dönemlerinde, olayların seyri ve bazı dini ve siyasi figürlerin davranışları, Hasan Ali Montazeri'nin, özellikle 1988'deki siyasi idamların eleştirel bir şekilde incelenmesi ve kınanması gibi, “Humeyni'nin hayatının meyvesi” algısını değiştirdi. Şarku’l Avsat'ın Independent Arabia’dan aktardığına göre Montazeri, Humeyni'nin oğlu Ahmed ve diğer bazı liderlerle açık bir şekilde karşı karşıya gelerek, Humeyni'nin son döneminde, onun eleştirmenlerinden biri haline geldi.

Hasan Ali Montazeri'nin yakın çevresinden olan Mehdi Haşimi ve din adamı ve Milletvekili Mir Seyyed Ali Naqi Khavari Langarudi'nin 1987 ve 1988 yıllarında idam edilmesi, Montazeri'nin öğretmeni olan Humeyni'ye karşı sabrının sona erdiğini gösterdi. Bu olaylar, Montazeri'nin liderin yerine geçmesi planlarının sona ermesine ve sonuç olarak İslam Cumhuriyeti'nin geleceğinde önemli bir değişikliğe yol açtı. Ayrıca, Montazeri'nin, Ali Hamaney'in fıkhi konumuna karşı çıkanlar arasında olduğunu belirten birçok tarihçi de bulunuyor.

Humeyni'nin hükümet döneminde muhaliflerin ve eleştirmenlerin susturulması ve dışlanması, özellikle Humeyni'nin vefatından sonra Ali Hamaney'in iktidara gelmesiyle artarak devam etti. Bu süreç, 1980'lerde İran'da var olan infazlar ve insan hakları ihlalleri gibi baskıcı uygulamaların devam ettiğini gösteriyor. Bu, İran'da o dönemde yaşanan siyasi baskının ve zulmün bir devamı olarak görülebilir.

Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



Mavi Vatan: Türk Deniz Yetki Yasası enerji çekişmesini yeniden alevlendiriyor

Reuters
Reuters
TT

Mavi Vatan: Türk Deniz Yetki Yasası enerji çekişmesini yeniden alevlendiriyor

Reuters
Reuters

Amr İmam

Türkiye, “Mavi Vatan” doktrini çerçevesinde yeni bir deniz yetki yasa tasarısı üzerinde çalışıyor. Bu yasa tasarısı, Doğu Akdeniz ve Ege Denizi'nde sondaj, madencilik ve balıkçılık hakları konusunda rekabeti yeniden alevlendirebilir ve başta Yunanistan ve GKRY olmak üzere bölge ülkeleri ile arasında yeni bir gerilim dönemine kapı açabilir.

12 Mayıs'ta Ankara Üniversitesi Deniz Hukuku Ulusal Araştırma Merkezi (DEHUKAM) tarafından düzenlenen basın toplantısında ayrıntılı olarak açıklanan yasa tasarısı, Türk denizcilik politikasında stratejik bir değişimi temsil ediyor. Yeni mevzuat, kıta sahanlığı, münhasır ekonomik bölge (MEB), bitişik bölge ve deniz kaynaklarının korunmasıyla ilgili farklı yasal yapıları tek bir yasal çerçevede birleştirerek 1982 tarihli 2674 sayılı Karasuları Kanunu'nun yerini almayı amaçlıyor.

İktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) tarafından hazırlanan yasa tasarısı, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a Türk kıyılarından 200 deniz miline kadar uzanan münhasır ekonomik bölge ilan etme yetkisi veriyor.

Bu yasa tasarısıyla Ankara, büyük doğalgaz anlaşmalarından dışlanmayı veya bölgesel enerji çekişmelerinde ikinci plana itilmeyi kabul etmeyeceğine dair açık bir mesaj veriyor

Türkiye, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi'ne taraf olmadığı için bu yasa uluslararası hukukun yazılı olmayan hükümlerini iç hukuk sistemine entegre ederek, Ankara'nın uluslararası müzakerelerdeki konumunu güçlendirecektir.

Yeni yasa tasarısı, İstanbul ve Çanakkale Boğazları ile Marmara Denizi üzerindeki Türk egemenliğini güvence altına alıyor ve Montreux Sözleşmesi ile Boğazlar Rejimi için iç hukuk zemini sağlıyor. Yasa tasarısı ayrıca enerji ve doğal kaynak yönetimiyle ilgili yeni hükümler de içererek, Türkiye'nin uluslararası deniz anlaşmazlıkları ve müzakerelerindeki konumunu daha da güçlendiriyor.

İstanbul Tersanesi Komutanlığı'nda düzenlenen “TEKNOFEST Mavi Vatan” etkinliği sırasında bir savaş gemisinde bulunan Türk denizciler, 28 Ağustos 2025 (Reuters)İstanbul Tersanesi Komutanlığı'nda düzenlenen “TEKNOFEST Mavi Vatan” etkinliği sırasında bir savaş gemisinde bulunan Türk denizciler, 28 Ağustos 2025 (Reuters)

“Türkiye Today's” gazetesi, yasa tasarısının Türkiye'ye deniz tabanında, toprak altında ve su kolonunda (sütununda) bulunan canlı ve cansız kaynaklar, madenler ve hidrokarbonlar, ayrıca Türkiye’nin Münhasır Ekonomik Bölgesi'ni (MEB) oluşturan alanlar içinde okyanus akıntıları, gelgitler, rüzgâr ve güneş enerjisi gibi enerji kaynakları üzerinde münhasır egemenlik hakları tanıdığını açıklıyor. Enerji bağımsızlığının artan önemiyle birlikte, bu maddenin stratejik boyutu giderek daha belirgin hale geliyor. Gazete, Türkiye'nin bu kaynaklar üzerindeki egemenlik haklarını net bir yasal çerçeveyle sağlamlaştırmak için çalıştığını belirtiyor.

Yeni yasa ayrıca cumhurbaşkanına, MEB ilan edilmemiş alanlarda bile balıkçılık, deniz çevresini koruma ve diğer amaçlar için özel statülü deniz bölgeleri belirleme yetkisi veriyor.

Ankara, Türk sularındaki konumunu ve yetkisini ortaya koyuyor

Türkiye Savunma Bakanlığı'na göre yeni yasa tasarısı Türkiye'nin deniz yetki alanını düzenlemeyi, Türk sularındaki yetki ve sorumlulukları tanımlamayı ve iç mevzuattaki boşlukları kapatmayı amaçlarken, Ankara'nın denizlerdeki hak ve çıkarlarını koruma kararlılığını da yeniden teyit ediyor.

Yasa tasarısı ayrıca, son yıllarda Doğu Akdeniz ülkeleri arasında imzalanan deniz sınır anlaşmalarına (2010'da GKRY-İsrail, 2020'de Mısır-Yunanistan, 2011-2020'de Yunanistan-İtalya, 2022'de Lübnan-İsrail ve 2025'te Lübnan-GKRY) karşı bir Türk protestosu olarak da yorumlanabilir.

Ankara bu yolla Lübnan ve İtalya hariç, siyasi ilişkilerinin gergin olduğu bu ülkelere; bölge genelinde müzakere edilen büyük doğalgaz anlaşmalarından dışlanmayı kabul etmeyeceğine, bölgesel enerji çekişmelerinde ikinci plana itilmeye izin vermeyeceğine ve Akdeniz'de etki alanları çizilirken sessiz kalmayacağına dair net bir mesaj göndermek istiyor.

Ankara, yıllardır bu itirazını dile getiriyor; önce bölgesel ülkeler tarafından imzalanan deniz sınır belirleme anlaşmalarını, haklarını göz ardı ettikleri gerekçesiyle kınadı. Ardından, 2019'da Batı Libya hükümetiyle deniz yetki alanı konusunda bir mutabakat zaptı imzalayarak kendi etki alanını oluşturmaya çalıştı; bu mutabakat zaptı Mısır, Yunanistan ve GKRY tarafından tanınmadı.

Mısır, İsrail, GKRY, İtalya, Filistin Otoritesi, Ürdün, Fransa, Amerika Birleşik Devletleri ve Yunanistan'dan heyetler, Kahire'de düzenlenen “Doğu Akdeniz Gaz Forumu” toplantısına katıldı, 16 Ocak 2020 (AFP)Mısır, İsrail, GKRY, İtalya, Filistin Otoritesi, Ürdün, Fransa, Amerika Birleşik Devletleri ve Yunanistan'dan heyetler, Kahire'de düzenlenen “Doğu Akdeniz Gaz Forumu” toplantısına katıldı, 16 Ocak 2020 (AFP)

Türkiye ayrıca, Suriye'deki yeni makamlar ile de benzer bir anlaşma imzalamayı planlıyor ve bölgedeki sondaj, madencilik ve balıkçılık haklarına ilişkin münhasır haklarını koruma kararlılığını vurguluyor.

Avrupalı komşularla ufukta beliren gerilimler

Yasa tasarısı nihai hale getirilip Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden (TBMM) geçerse, Türkiye ile Yunanistan ve GKRY arasında büyük ihtimalle gerilim artacaktır. Bunun nedeni, Ankara'nın egemenliği veya deniz etki alanı içinde resmi olarak sınırlarını çizmek istediği Doğu Akdeniz ve Ege Denizi bölgelerinde üç ülkenin iddialarının iç içe girmiş olmasıdır.

Türkiye Today's gazetesine göre bilhassa Ege ve Doğu Akdeniz ile ilgili olarak yasa tasarısının bölgesel yankıları, hukuki yönlerinden daha karmaşık boyutlara sahip. Zira yasa tasarısı Ege Denizi'nde 6 mil sınırını koruyarak, Karadeniz ve Akdeniz'de ise 12 mil sınırını uygulayarak karasuları konusunda mevcut statükoyu koruyor. Bu, Ankara'nın müzakere marjını korurken, Yunanistan ile gerilimi artırmaktan kaçınma arzusunu yansıtıyor.

Tasarı ayrıca, Ege Denizi'nde “gri bölgeler” olarak bilinen ihtilaflı adaların, adacıkların ve kayalıkların yasal statüsünü, uluslararası deniz hukuku ilkelerine dayalı bir yasal çerçeveye dahil ederek ele alıyor. Atina'ya yönelik doğrudan bir provokasyon olarak yorumlanmasından kaçınmak için dikkatlice seçilmiş diplomatik bir dil kullanıyor. Bu arada Ankara, son yıllarda Yunanistan ile yaptığı istikşafi görüşmelere paralel olarak, Ege Denizi'ndeki anlaşmazlıkların çözümü için diyaloğa olan bağlılığını vurguluyor.

Karadeniz'de ise Rusya-Ukrayna savaşı ve bunun sonucunda ortaya çıkan yeni güvenlik düzenlemeleri ışığında yasa tasarısının önemi artıyor; Türkiye, boğazlar üzerindeki yasal kontrolünü güçlendirmek ve bölgesel arabulucu rolünü sağlamlaştırmak istiyor.

Tasarının Türk-Mısır ilişkilerine tahmin edilen etkisi nedir?

Mısır, Türk kıyılarından yüzlerce deniz mili uzakta olmasına rağmen, hazırlanan Türk yasa tasarısıyla ilgili gelişmeleri büyük olasılıkla yakından takip edecektir.

Geçmiş yıllarda Türk sondaj gemilerinin faaliyetleri Kahire'de rahatsızlık uyandırmıştı. Bu faaliyetler, ülkenin denizlerdeki çıkarlarını koruma gücünü pekiştirmek amacıyla Mısır Donanması'nın yeniden yapılandırılmasına neden olan faktörlerden biriydi.

Akdeniz’e açılacak Türk sondaj gemisi Yavuz, Türkiye'nin Dilovası Limanı açıklarında İzmit Körfezi'nde seyrediyor, 20 Haziran 2019 (Reuters)Akdeniz’e açılacak Türk sondaj gemisi Yavuz, Türkiye'nin Dilovası Limanı açıklarında İzmit Körfezi'nde seyrediyor, 20 Haziran 2019 (Reuters)

O dönemde, iki taraf arasındaki altta yatan siyasi ve ideolojik gerilimler Mısır'ın endişelerini körüklüyordu. On yıldan fazla bir süredir, Doğu Akdeniz'deki hidrokarbon kaynaklarına yönelik yarış kızıştı. ABD Jeolojik Araştırmalar Kurumu (USGS), bölgenin yaklaşık 286,2 trilyon kübik feet keşfedilmemiş konvansiyonel doğal gaz ve 879 milyon varil teknik olarak geri kazanılabilir konvansiyonel petrol içerdiğini tahmin ediyor.

Bu tahmini zenginlik, Mısır, GKRY ve Yunanistan arasındaki anlaşmalar da dahil olmak üzere, Türkiye'yi kızdıran ve Ankara'nın tanımayı reddettiği bir dizi deniz sınır anlaşmasının imzalanmasına neden oldu.

Doğu Akdeniz'deki hidrokarbon kaynaklarına yönelik yarış kızıştı; bölge yaklaşık 286,2 trilyon kübik feet keşfedilmemiş konvansiyonel doğal gaz ve 879 milyon varil teknik olarak geri kazanılabilir konvansiyonel petrol içeriyor

Bugünse Mısır ve Türkiye arasındaki ilişkiler, ortak çıkarların çatışma eğiliminin önüne geçtiği dikkat çekici bir dönüşüm geçiriyor. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu çıkarlar, özellikle her iki ülkedeki politika yapıcılar siyasi ve ideolojik anlaşmazlıklarının üstesinden gelebilirlerse büyük projeler için fırsat olarak gördükleri önemli ekonomik yönleri de kapsıyor.

Mısır ve Türkiye arasında 2005 yılında imzalanan serbest ticaret anlaşması, gergin siyasi ilişkiler dönemlerinde bile ekonomik bağlarını korumalarına yardımcı oldu.

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan geçen şubat ayında Mısır'ı ziyaretinde, Mısır'ın Türkiye'nin Afrika'daki en büyük ticaret ortağı olduğunu ve ikili ticaretin 8 milyar doları aştığını teyit etti. Erdoğan, “Türkiye, Mısır ihracatının üçüncü destinasyonu olup yüzde 7,4'lük bir paya sahip. Mısır'ın ithalat ortakları arasında ise yedinci sırada yer alıyor ve yüzde 3,4'lük bir paya sahip” dedi. “Bu rakamlar bizi cesaretlendiriyor ve motive ediyor, ancak 15 milyar dolarlık ticaret hacmine ulaşma hedefimizin hâlâ altındayız" diye ifade etti.

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan (sağda) ve Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi (solda), Ankara'daki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde düzenlenen ortak basın toplantısında, 4 Eylül 2024 (AFP)Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan (sağda) ve Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi (solda), Ankara'daki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde düzenlenen ortak basın toplantısında, 4 Eylül 2024 (AFP)

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ise Mısır-Türkiye İş Forumu'nun iki ülke arasındaki ekonomik ortaklığın önemini yansıttığını vurgulayarak, “Mısır ve Türkiye arasındaki ekonomik ilişkiler sağlam ve pratik temellere dayanmaktadır. Güçlü ekonomik entegrasyon, coğrafi ve kültürel yakınlık ile siyasi ve ticari irade, ticaret ve yatırım iş birliğinde benzeri görülmemiş düzeylere ulaşılmasına katkıda bulunmuştur.

Mısır, Türkiye'nin Afrika'daki en önemli ticaret ortağıdır; Türkiye ise Mısır ihracatının önemli bir destinasyonudur. Türkiye'nin Mısır'daki yatırımları 4 milyar doları aştı. İki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin yüzüncü yılını kutlarken, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile bugün, iş birliğimizin tam potansiyeline henüz ulaşmadığı konusunda mutabık kaldık” ifadelerini kullandı.

Cumhurbaşkanı Sisi, hazır giyim ve tekstil sektöründe faaliyet gösteren Türk yatırımcılarının Mısır'daki başarılı deneyimlerinden övgüyle bahsederek, “Bu yatırımlar, Mısır'ın bu sektördeki ihracatına önemli ve etkili bir şekilde katkıda bulunmaktadır. Kimya ve sağlık sektörleri gibi diğer sektörlerdeki Türk yatırımlarının genişlemesini de memnuniyetle karşılıyoruz. Bu yatırımlar gerçek katma değer sağlamakta, istihdam yaratmakta ve endüstriyel ve teknolojik alanlarda bilgi ve uzmanlık transferine katkıda bulunmaktadır” dedi.

Sivil sektörlerin ötesinde, iki ülke askeri üretimde de iş birliği yapıyor ve insansız hava araçları da dahil olmak üzere, geniş bir yelpazede ortak askeri teçhizat üretimine yönelik bir plan üzerinde çalışıyor.

Mısır “dengeleyici güç” rolünü oynar mı?

Türkiye Doğu Akdeniz'deki haklarını savunmaya çalışırken ve özellikle de TBMM’nin yasa tasarısını onaylaması ve Ankara'nın bu hakları sağlamlaştırmak için pratik adımlar atması durumunda, iş birliği fırsatlarının çatışma potansiyeline ağır basıp basmayacağı önümüzdeki aşamada belli olacaktır.

Bölgedeki diğer ülkeler gibi Mısır da Doğu Akdeniz'deki hak ve çıkarlarından taviz vermiyor.

Bu yoğun nüfuslu ülkenin bu hakları koruma konusundaki kararlılığının merkezinde, önümüzdeki dönemde uluslararası enerji piyasasında önemli bir rol oynama arzusu yatıyor.

Mısır, 2015 yılında keşfedilen devasa Zohr sahasını başarıyla devreye aldıktan sonra net ihracatçı olmadan önce, başlangıçta net bir doğal gaz ithalatçısıydı. Akdeniz’deki Mısır kıyılarında birbirini takip eden keşifler bu konumunu güçlendirdi. Ancak, azalan üretim ve artan tüketim daha sonra Mısır'ı tekrar ithalatçı konumuna geri döndürdü.

Bununla birlikte Kahire, bölgesel bir enerji merkezi ve uluslararası pazara enerji ihracatı için bir platform haline gelme planını uygulamaya devam ediyor.

Mısır, bölgedeki kuyulardan çıkarılan gazı, Akdeniz yakınlarındaki devasa tesislerinde sıvılaştırıp uluslararası pazara yeniden ihraç etmeyi hedefliyor.

Mısır ve Türkiye arasındaki ticaret hacmi 8 milyar doları aşmış durumda ve 2028 yılına kadar yıllık 15 milyar dolara çıkarılması hedefleniyor

Bu hedefler, Mısır'ın son zamanlarda bölgedeki gaz üreticileriyle, özellikle İsrail ve GKRY ile imzaladığı milyarlarca dolarlık ithalat anlaşmalarına dayanıyor.

Mısır ayrıca, bölgesel gaz piyasasının düzenlenmesini destekleme ve kendisini bölgesel bir enerji merkezi haline dönüştürme çabalarının bir parçası olarak, Doğu Akdeniz'deki gaz üreticileri, tüketicileri ve transit ülkeleri arasında iş birliği ve koordinasyon için bölgesel bir çerçeve olan Doğu Akdeniz Gaz Forumu'nun kurulmasına da yardımcı oldu. Forum, Mısır'ın katılımıyla 2019 yılında Kahire'de çalışmalarına başladı. Yunanistan, GKRY, İsrail, Ürdün, İtalya ve Filistin Ulusal Otoritesi, forumun 2020 yılında hükümetler arası bir örgüt haline gelmesinden önce ilk üyeleri arasındaydı.

Türkiye, Doğu Akdeniz'deki hidrokarbon zenginliğinin ortaya çıkmasıyla hızla değişen bölgesel sahnenin dışında kalmayı tercih ederek foruma katılmadı.

Türkiye'nin kurmayı planladığı “münhasır ekonomik bölgeye” resmiyet kazandırabilecek yasa tasarısının mevcut bölgesel gerilimleri daha da körüklemesi olasılığı devam ediyor.

Yunan Donanma gemileri, Doğu Akdeniz'deki askeri tatbikatlar sırasında, 25 Ağustos 2020 (AFP)Yunan Donanma gemileri, Doğu Akdeniz'deki askeri tatbikatlar sırasında, 25 Ağustos 2020 (AFP)

Bununla birlikte Mısır, bu potansiyel gerilimleri kontrol altına almada rol oynayabilir; zira bu rol için gerekli niteliklere sahip. Bu nitelikler, Kahire'nin son yıllarda yakın stratejik iş birliği geliştirdiği Yunanistan ve GKRY de dahil olmak üzere tüm bölgesel taraflarla olan iyi ilişkilerine dayanıyor. Kahire, şu anda Ankara ile de ilişkilerini onarmak için çalışıyor ve bu çaba, iki ülkenin bağları koparmayı seçmeleri durumunda yaşayabilecekleri kayıplara karşılık, iş birliği yoluyla elde edebilecekleri kazanımlara dayanıyor.

Tüm bunlara rağmen, bölgedeki bütün ülkelerin münhasır haklarının hiçbirini dışlamadan koruyan pratik bir formüle acil ihtiyaç var. Bu önümüzdeki yıllarda, bu ülkelerin gerekli iradeye sahip olmaları koşuluyla, hidrografik uzmanlara ve bölge ülkelerindeki su yollarının haritalandırılması konusunda uzman kişilere düşen bir görevdir. Ancak bölge ülkeleri, zorla ve hukuk dışı fiili durumlar dayatmanın istikrar sağlamadığını, aksine kalıcı bir gerilim durumuna kapı açtığını anlamadıkları sürece bu irade eyleme dönüşmeyecektir.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


ABD ile İran anlaşmaya vardı, ancak Trump’ın nihai onayı gerekiyor

ABD ile İran anlaşmaya vardı, ancak Trump’ın nihai onayı gerekiyor
TT

ABD ile İran anlaşmaya vardı, ancak Trump’ın nihai onayı gerekiyor

ABD ile İran anlaşmaya vardı, ancak Trump’ın nihai onayı gerekiyor

ABD merkezli haber sitesi Axios, perşembe günü yetkililere dayandırdığı haberinde, Amerika Birleşik Devletleri ile İran’ın bir anlaşmaya vardığını, ancak anlaşmanın ABD Başkanı Donald Trump’ın nihai onayını beklediğini bildirdi.

Şarku’l Avsat’ın Axios’tan aktardığı habere göre anlaşma, müzakerelerin ilk 60 gününde öncelikli gündem maddesinin nükleer dosya olmasını öngörüyor. Ayrıca anlaşmanın uygulanma süreci boyunca İran’a yönelik deniz ablukasının kaldırılması da maddeler arasında yer alıyor.

Bir ABD’li yetkili, Axios’a yaptığı açıklamada, anlaşmanın İran’ın nükleer silah edinmeye çalışmama taahhüdünü içerdiğini söyledi. Yetkili ayrıca İran’ın, Hürmüz Boğazı’ndaki tüm mayınları 30 gün içinde temizlemeyi kabul ettiğini belirtti.

Aynı yetkili, Trump’ın arabuluculara anlaşmanın ayrıntılarını değerlendirmek için birkaç güne daha ihtiyaç duyduğunu ilettiğini aktardı.

Axios ayrıca ABD ile İran arasında anlaşma şartlarının salı günü üzerinde uzlaşıldığını, ancak iki ülke liderliklerinin henüz resmi onay vermediğini yazdı.

Öte yandan ABD ile İran, perşembe günü karşılıklı olarak ateşkesi ihlal etmekle suçladı. Bu gelişme, iki taraf arasında ilan edilen ateşkesten üç ay sonra, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan Ortadoğu savaşının ardından yaşandı.

ABD ordusu, çarşambayı perşembeye bağlayan gece İran’a ait insansız hava araçlarını düşürdüğünü ve İran’ın güneyindeki bir üsse saldırılar düzenlediğini açıkladı. Tahran ise buna karşılık bir Amerikan üssünü hedef aldığını duyurdu. Yaşananlar, 8 Nisan’da yürürlüğe giren ateşkesten bu yana en tehlikeli çatışmalar olarak değerlendiriliyor.

Son gerilim, savaşın sona erdirilmesine yönelik müzakere çabalarını da zora sokuyor. ABD’nin müttefiklerinden Kuveyt ise füze ve İHA saldırılarını engellediğini açıklayarak yaşananları “tehlikeli bir tırmanış” olarak nitelendirdi.

28 Şubat’ta başlayan ve perşembe günü dördüncü ayına giren savaşta, büyük bölümü İran ve Lübnan’da olmak üzere binlerce kişi hayatını kaybetti. Çatışmalar ayrıca küresel enerji piyasalarında da ciddi dalgalanmalara yol açarken, piyasalar barış görüşmelerinden çıkabilecek olası sonuçları yakından takip ediyor.

ABD Başkanı Donald Trump ise çarşamba günü savaş tehdidini yeniden gündeme getirdi. Kabine toplantısının ardından konuşan Trump, “İranlılar anlaşma yapmak için büyük bir istek duyuyor. Ancak şu ana kadar bunu başaramadılar. Sunulan önerilerden memnun değiliz” dedi.

Trump, nihayetinde ABD’yi tatmin edecek yeni tekliflerin geleceğine inandığını ifade ederek, “Ya bu gerçekleşecek ya da meseleyi bizim çözmemiz gerekecek” sözleriyle savaş seçeneğine yeniden işaret etti.


Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nde şiddet, Ebola'yı kontrol altına alma çabalarını zorlaştırıyor

27 Mayıs 2026'da Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nin Kuzey Kivu bölgesinde sağlık çalışanları rastgele kontroller yapıyor (EPA)
27 Mayıs 2026'da Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nin Kuzey Kivu bölgesinde sağlık çalışanları rastgele kontroller yapıyor (EPA)
TT

Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nde şiddet, Ebola'yı kontrol altına alma çabalarını zorlaştırıyor

27 Mayıs 2026'da Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nin Kuzey Kivu bölgesinde sağlık çalışanları rastgele kontroller yapıyor (EPA)
27 Mayıs 2026'da Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nin Kuzey Kivu bölgesinde sağlık çalışanları rastgele kontroller yapıyor (EPA)

Dünya Sağlık Örgütü (WHO)Genel Direktörü dün, Doğu Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde devam eden savaşın, ölümcül Ebola salgınını kontrol altına alma çabalarını ciddi biçimde zorlaştırdığı konusunda uyarıda bulundu ve derhal ateşkes çağrısı yaptı.

Tedros Adhanom Ghebreyesus, WHO adına yaptığı açıklamada, ülkenin doğusunun “hastalık ve çatışmanın çarpıştığı bir felaket” ile karşı karşıya olduğunu ve özellikle Ituri eyaletindeki Ebola salgınının müdahale kapasitesini aştığını ifade etti.

ABD’li yetkililer ise Trump yönetiminin Kenya’da bir karantina tesisi kurmayı ve Ebola virüsü taşıyan ABD vatandaşlarını tedavi ve gözetim için buraya transfer etmeyi planladığını açıkladı.

Öte yandan Uganda, salgının yayılma riskinin artması nedeniyle Demokratik Kongo Cumhuriyeti ile olan sınırını geçici olarak kapattı.

Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, Kongo’daki salgında Mayıs ortasından bu yana 10 doğrulanmış ölüm, 220 şüpheli ölüm ve yaklaşık 900 vaka kaydedildi.