Araplar için kim daha tehlikeli: İran mı yoksa Müslüman Kardeşler mi?

Arap başkentleri, tarihsel düzeyde iki tehdidi paralel olarak görüyor; çünkü her iki taraf da, birbiri ile savaşsa bile, tek hedefe yönelik uzun vadeli bir stratejiyi gizliyor

Her iki akım birbirine karşı olsa da, Arap ve İslam dünyasında ulus-devlete inanan, modernite ilkesini savunan Arap Müslümanlar ile karşı karşıya geldikten sonra dayanışmaya başladılar (Sosyal paylaşım siteleri)
Her iki akım birbirine karşı olsa da, Arap ve İslam dünyasında ulus-devlete inanan, modernite ilkesini savunan Arap Müslümanlar ile karşı karşıya geldikten sonra dayanışmaya başladılar (Sosyal paylaşım siteleri)
TT

Araplar için kim daha tehlikeli: İran mı yoksa Müslüman Kardeşler mi?

Her iki akım birbirine karşı olsa da, Arap ve İslam dünyasında ulus-devlete inanan, modernite ilkesini savunan Arap Müslümanlar ile karşı karşıya geldikten sonra dayanışmaya başladılar (Sosyal paylaşım siteleri)
Her iki akım birbirine karşı olsa da, Arap ve İslam dünyasında ulus-devlete inanan, modernite ilkesini savunan Arap Müslümanlar ile karşı karşıya geldikten sonra dayanışmaya başladılar (Sosyal paylaşım siteleri)

Velid Fares

Genel olarak Ortadoğu ve özel olarak Arap dünyası, Arap ülkelerini yutan iki akımla boğuşurken, gözlemciler henüz medyada yer almayan ancak geleceği bilmeye yönelik raporları, analizleri ve incelemeleri dolduran merkezi bir analiz sorusuna odaklanıyor. Bu soruyu tek bir cümleyle özetlemek mümkün: “Arap dünyası ve özellikle Arap koalisyonu etrafında toplanan ılımlılar için en tehlikeli olan nedir?  İslam Cumhuriyeti hâlâ en büyük tehlike mi, yoksa Heyet Tahrir el-Şam Hareketi ve Müslüman Kardeşler (İhvan) kökenli hareketlerden onu destekleyen güçlerin ilerleyişi mi daha tehlikeli?

Bu gerçekten büyük bir soru ve cevabı kolay değil, çünkü İslamcılar ve diğerleri ve hatta kendileri arasındaki denklemlerin içinde yer alan her taraf, bir yandan hangi gücün bölgesel istikrarı tehdit edeceği, diğer yandan İslami hareketin kendi içinde kimin istikrar sağlayıcı bir güce dönüşmesi gerektiği konusunda farklı görüşlere sahipler.

İran ile Müslüman Kardeşler arasındaki bölgesel düzeydeki fark ile ilgili ilk ve temel soru, bu İslami güçlerin genel olarak nereye doğru ilerlediğidir. İdeolojik düzeyde mezhepçi görünüyorlar, yani İhvan ve Tekfirciler “cihatçı” olarak tanımlanan İslami hareketlerden geliyorlar ve nihayetinde yeniden halifeliği deklare etmeye çalıştıklarını iddia ediyorlar. Humeyni rejimi ile Arap dünyasında ona bağlı milisler arasındaki eksen de -ki hakkında çok şey yazdık- Sünni İslami hareketlerle paralel veya dengeli bir çağrıda bulunuyor. Bu iki akımı tanımlayanlar sanki ilk görünür ölçüye, yani bu kişilerin Şii ve Sünni çevrelere mensup olmalarına dayanmışlar. Gerçekte ise bunlar arasındaki fark mezhepsel farklılıklardan daha derin. Humeyniciler sadece karşı taraf ile mücadelede dini bir doktrin benimseme çağrısında bulunmuyorlar, aynı zamanda sahada uygulama yöntemi açısından da onlardan ayrışıyorlar. Onlar İslami projeyi İmamcı vizyona bağlı Humeynici yönü ile tesis etme yolunu benimsiyorlar. Sünni hilafet projesiyse İhvancı veya Tekfirci derinliğe odaklanır.

İki akım her ne kadar birbirine karşı olsa da, Arap ve İslam dünyasında ulus-devlete inanan, modernite ilkesini savunan Arap Müslümanlar ile karşı karşıya geldikten sonra dayanışmaya başladılar. İran ile Müslüman Kardeşler arasındaki bakış açısı ve geleceğe dair vizyondaki bu farklılık, pratikte bundan sonraki aşamaları anlamak için kullanılan ölçüdür. İki taraf da uzun süre mücadele edebilir, zira her iki akım da diğerinden ayrı olarak kendi imparatorluğunu kurmak istiyor - ki  meselenin can alıcı noktası da bu - ancak çabalarını birleştirmenin en iyi yol olduğuna karar verdiklerini ve değerlendirdiklerini anlamak gerekir.

Bu çatışma bölgedeki Arap İslam ülkelerini en zor ve karmaşık seçeneklerle, yani iki bloktan hangisinin ılımlılığa diğerinden önce tehdit oluşturacağını bilmeye çalışmakla karşı karşıya bırakıyor. Burada belli bir bakış açısına sahip olabiliriz, ancak bundan önce şunu belirtmeliyiz ki, ılımlılık kampı genel olarak iki akımı da kışkırtmama yöntemini benimsiyor. Bu nedenle, çatışmalara rağmen bölgede bu ülkelerin doğrudan ya da dolaylı olarak İran bloğuyla ya da Müslüman Kardeşler bloğuyla ilişkilerin iyi ve normal olduğunu deklare etmeleri siyasi bir gelenek oldu.

Denklemin derinliklerinde, Arap başkentleri, otorite merkezleri ve araştırma merkezleri, özellikle Batı dünyası İslamcıların hırslarıyla yüzleşmede yer almadığında, her zaman sorunları çözme, radikal güçlerle çatışmaya sürüklenmelerini engellemek için Filistin davası gibi davaların arkasında birleşme isteklerini beyan ettiler. Çünkü çatışma patlak verirse Arap dünyasına sadece felaketler ve krizler getirir, hayaller yıkılır. Bu nedenle doğrudan bir çatışma olmadığı sürece Arap başkentlerinde İslami hareketlere ilişkin algılar duymuyoruz. Buradaki soru; Arap ülkeleri için İran-Humeyni ekseni mi daha tehlikelidir yoksa Arap toplumları için bir kardeş tehlikesi olsa bile Maşrık’tan Kuzey Afrika'ya kadar en uzak ve en derin tehlike İhvancı milisler midir?

Arap başkentleri tarihsel düzeyde bu iki tehdidi paralel olarak görüyor. Birbiri ile savaşsa da her iki kampın da hedefi, tek hedefe yönelik uzun vadeli bir stratejiyi gizliyor; Arap rejimleri dedikleri ılımlı hükümetleri zayıflatmak ve mağlup etmek. Yani Humeyniciler ile İhvancılar arasında çok büyük bir fark yok çünkü her birinin uzun vadeli bir hedefi var; o da içinde modern Arap devletlerine yer olmayan bir devlet, bir rejim, bir emirlik, bir hilafet veya bir imamlık kurmak. Bu, Sovyetler Birliği'nin çöküşünden bu yana bölgedeki çatışmaların omurgasını oluşturdu. Ancak ılımlı ülkelerin jeopolitik konumlarını ve önceliklerini incelediğimizde ortak tehdide ilişkin pozisyonlar arasında basit veya değişken de olsa farklılıklar olduğunu görüyoruz.

Örneğin İslam dünyasının önde gelen ülkesi Suudi Arabistan Krallığı için, 1979'da Tahran'da İslam Cumhuriyeti'nin kuruluşunun başlı başına Şii İslamcı tehdidin yükselişinin başlangıcı olarak değerlendiren tarihsel yansımaları var. Bu tehdit açığa çıktığından beri sadece Krallığın politikalarını değil varlığını da hedef aldı. Bu cumhuriyet Hicaz'a ulaşana kadar rahat etmeyecek ve liderleri de bunu söylüyor, her iki ülkeden yorumcular da bunun etrafında tartışıyor ve karşı karşıya geliyorlar.

Suudi Arabistan devletinin, siyasi ilişkilerin küreselliği ve Riyad’ın istikrar isteyen geniş bir ülkeler bloğunun derinliklerinde yer alması temelinde, bu ilişkilerini nasıl yöneteceğini tam olarak bilen, rasyonel ve mantıklı bir fikir devleti olduğu doğru.  Krallık geleceğe bakarken, İslam Cumhuriyeti geriye gitmek istiyor. Humeyni liderliğinin Husiler, Hizbullah, Irak ve Suriye'deki sözde Şii milisler aracılığıyla Krallığa karşı yürüttüğü tüm savaşlar ile birlikte İran'ın Suudi Arabistan içini etkileme girişimi, bütün bunlar gösteriyor ki, sonunda İran'da reformlar gerçekleşmezse Krallığı hedef alan asıl tehlike Mollalar ve rejimleridir. Bu, Riyad'ın liderlik merkezlerinin gerektiğinde bununla yüzleşmesine, gerçeğe dönüştüğünde de Tahran ile barış yapmasına ve kendi çıkarları için en iyi olanı seçmesine engel olmadı.

Komşusu ve müttefiki Birleşik Arap Emirlikleri'ne (BAE) gelince, özel koşulları, jeopolitik konumuna rağmen kendisi için en büyük tehlikenin genel olarak İslami hareketlerden, özel olarak da Müslüman Kardeşler'den geldiğini düşünüyor. BAE ve Suudi Arabistan, terörizm ile mücadelelerini koordine eden yakın kardeşler olmalarına rağmen, İslami tehlikelere ilişkin analitik görüşleri önceliklere göre farklılık gösteriyor. Riyad, İran'ı bir tehdit olarak görürken BAE, Müslüman Kardeşler ile milislerini tehdit olarak görüyor. Onların ardından gelen Mısır, tarihi ve tecrübesi nedeniyle kısa bir süreliğine iktidarı ele geçiren Müslüman Kardeşleri kendi ülkesi için en tehlikeli hareket olarak görüyor. Nitekim Mısır halkının bizzat kendisi Haziran 2013 devrimi ile iktidardaki Müslüman Kardeşler rejimini devirmek için harekete geçmişti.

Mısır'ın stratejik mantığı, İhvan’ın ulusal güvenliğe yönelik tehdidinin en yüksek seviyede olduğunu düşünüyor. İran açısından ise Kahire, terörle mücadele çabalarında Arap ülkeleriyle dayanışma içinde ve odak noktası, devlet gücünü ele geçirmeye çalışan İhvan tehdidiyle mücadele etmek olmayı sürdürüyor. Diğer Arap ülkelerine gelince, onların da tehlikeyle yüzleşmeye yönelik bakış açıları farklılık gösteriyor. Ürdün Haşimi Krallığı'nda Kral Hüseyin ve ardından Kral Abdullah döneminde Amman'ın etrafını saracak bir “Şii Hilali” korkusu vardı. Dolayısıyla Ürdün için tehlike özellikle 1979'dan sonra İran’dı. Ancak siyasal İslam gruplarının içerideki bazı faaliyetleri de Ürdün'ün iki tehlikeden hangisinin daha önemli olduğu konusundaki görüşünü biraz değiştirdi. Şimdi Suriye'nin büyük bir kısmının Heyet Tahrir el-Şam'ın eline geçmesinin ardından politikalarında ılımlı olan Ürdün Krallığı’nın ulusal güvenliğinin İhvan ve İran’ı kendisi için zorlayıcı bir durum varsaydığı düşünülebilir. İki tehlikeden birinin etkisi arttığında, Ürdün'de alarm zili çalıyor.

Libya'ya gidersek Trablus'ta konuşlanmış, Katar ve Türkiye'ye bağlı İslamcı milisler ile ılımlı Arap ülkelerinin destek verdiği Mareşal Halife Hafter liderliğindeki Libya Ulusal Ordusu arasındaki çatışma, her iki taraf için de adeta bir tehdit değerlendirme haritası çizmiş oldu. Ordu, sadece İhvancı milisler ile değil, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın seçilmiş parlamentonun etkisine karşı koymak için gönderdiği askeri güçlere karşı da savaştı. Libya'da durum ortada; Libya ordusunun destekçileri ve milletvekilleri, Müslüman Kardeşler'i en büyük tehlike olarak görüyorlar. Bu da, sivil toplumun, özellikle de Libyalı vatanseverlerin, ağırlıklı olarak doğuda yerleşik olan İranlı milislerden ziyade İhvancı milisler ile ilgili endişe duyduğunu gösteriyor.

Arap toplumlarının durumu böyle dönüşümlü olarak değişiyor. Bazen onları Tahran'ı kendi ulusal güvenliklerine yönelik tehdidin temeli olarak görmeye bazen de Müslüman Kardeşler tehdidini en önemli ve öncelikli tehdit olarak görmeye itiyor. Bütün bu ülke ve gruplar arasında iki tehlikenin paralel olduğunu ve bir tehlikenin diğerinden daha küçük ya da büyük sayılamayacağını düşünenler de var. Meseleyi daha da zorlaştıran da bu, zira her Arap ülkesi aşırıcılığın yalnızca ulusal güvenliğini değil aynı zamanda kalkınma projelerini de tehdit ettiğini düşünüyor, ancak her ülkenin, kendi iç bölgelerine ve toplumlarının imkanlarına yönelik tehdidin gelişimini değerlendirme konusunda kendi kıstası bulunuyor.

Özetlersek, Arap koalisyonu ve sivil toplumlar, bir tarafta el-Kaide, DEAŞ ve Müslüman Kardeşler, diğer tarafta Hizbullah, Husiler ve Haşdi Şabi Güçleri gibi İslami hareketleri büyük tehlike olarak değerlendiriyorlar. Bunlar kendi aralarında bazı politikalar konusunda fikir ayrılıkları yaşasalar da, ideolojik farklılığa rağmen bölgesel düzeyde onları birleştiren şey daha güçlü. Bu nedenle bu bölümü ortaokul ve liselerde okutacak olsak, konuyu çok bilinen ve popüler bir atasözü üzerinden özetleyebiliriz: “Kardeşim ve ben amcaoğluma karşı, amcaoğlum ve ben de yabancıya karşı birlikteyiz.” Her Arap ülkesinin tarihsel düzeyde bir görüşü var, ancak sonuçta, Arap başkanlarının bize söylediği gibi, bu, kültürde ve okul sınıflarında verilen birleşik bir savaştır. Çözüm, tüm Arap ülkelerinin derin bir eğitim reformundan geçmesidir; çünkü geleceğin güvenliğini tehdit eden husus, aşırılığın okullarda ve üniversitelerde derinleşmesi ve kök salmasıdır.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



Meşal: Hamas silahlarını bırakmayacak ve Gazze’de yabancı yönetimi kabul etmeyecek

Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
TT

Meşal: Hamas silahlarını bırakmayacak ve Gazze’de yabancı yönetimi kabul etmeyecek

Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)

Hamas liderlerinden Halid Meşal bugün yaptığı açıklamada, Hamas’ın silahlarını bırakmayacağını ve Gazze Şeridi’nde ‘yabancı bir yönetimi’ kabul etmeyeceğini söyledi. Açıklama, ateşkes anlaşmasının, Hamas’ın silahsızlandırılmasını ve Gazze Şeridi’nin yönetimi için uluslararası bir komite kurulmasını öngören ikinci aşamasının başlamasının ardından geldi.

Hamas’ın yurt dışı sorumlusu ve eski Siyasi Büro Başkanı Meşal, 17. El Cezire Forumu’nda yaptığı konuşmada, “Direnişi, direnişin silahını ve direnişi gerçekleştirenleri suç saymak kabul edilemez” dedi.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Meşal, “İşgal olduğu sürece direniş vardır. Direniş, işgal altındaki halkların bir hakkıdır; uluslararası hukukun, semavi dinlerin ve milletlerin hafızasının bir parçasıdır ve onunla gurur duyulur” ifadelerini kullandı.

İsrail ile Hamas arasında varılan ateşkes anlaşması, yıkıcı bir savaşın ardından, 10 Ekim’de yürürlüğe girdi. Anlaşma, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi tarafından da desteklenen bir ABD planına dayanıyor.

Anlaşmanın ilk aşaması, 7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze Şeridi’nde tutulan rehineler ile İsrail hapishanelerindeki Filistinli mahkûmların takasını, çatışmaların durdurulmasını, İsrail’in Filistin topraklarındaki yerleşim alanlarından çekilmesini ve Gazze Şeridi’ne insani yardımların girişini öngörüyordu.

İkinci aşama ise 26 Ocak’ta Gazze Şeridi’nde son İsrailli rehinenin cansız bedeninin bulunmasının ardından başladı. Bu aşama, Hamas’ın silahsızlandırılmasını, Gazze Şeridi’nin yaklaşık yarısını kontrol eden İsrail ordusunun kademeli olarak çekilmesini ve Gazze’nin güvenliğinin sağlanmasına ve Filistinli polis birimlerinin eğitilmesine yardımcı olmayı amaçlayan uluslararası bir istikrar gücünün konuşlandırılmasını içeriyor.

Plan kapsamında, Gazze Şeridi’nin yönetimini denetlemek üzere ABD Başkanı Donald Trump’ın başkanlığında, çeşitli ülkelerden isimlerin yer aldığı Barış Konseyi oluşturuldu. Ayrıca, Gazze Şeridi’nin günlük işlerini yürütmek üzere Filistinli teknokratlardan oluşan bir komitenin kurulması öngörüldü.

Meşal, Barış Konseyi’ne Gazze Şeridi’nin yeniden inşasını ve yaklaşık 2 milyon 200 bin nüfuslu bölgeye insani yardımların akışını mümkün kılacak ‘dengeli bir yaklaşım’ benimseme çağrısında bulundu. Meşal, aynı zamanda Hamas’ın Filistin topraklarında herhangi bir yabancı yönetimi kabul etmeyeceğini yineledi.

Meşal sözlerini şöyle sürdürdü: “Ulusal sabitelerimize bağlıyız; vesayet mantığını, dış müdahaleyi ve manda yönetimini kabul etmiyoruz… Filistinlileri Filistinliler yönetir. Gazze, Gazze halkınındır; Filistin, Filistinlilerindir. Yabancı bir yönetimi kabul etmeyeceğiz.”

Meşal’e göre bu sorumluluk yalnızca Hamas’a değil, ‘tüm canlı unsurlarıyla Filistin halkının liderliğine’ aittir.

İsrail ve ABD, Hamas’ın silahsızlandırılması ve Gazze Şeridi’nin askerden arındırılmış bir bölge haline getirilmesi talebini sürdürüyor. Hamas ise silahlarını gelecekte kurulabilecek bir Filistin yönetimine devretme ihtimalinden söz ediyor.

İsrailli yetkililer, Hamas’ın Gazze Şeridi’nde yaklaşık 20 bin savaşçıya sahip olduğunu ve hareketin elinde yaklaşık 60 bin kalaşnikof tüfek bulunduğunu öne sürüyor.

Ateşkes anlaşmasında öngörülen uluslararası gücü hangi ülkelerin oluşturacağı ise henüz netlik kazanmış değil.


Libya’da Yüksek Yargı Konseyi, Anayasa Mahkemesi kararlarına karşı muhalefetini artırıyor

BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)
BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)
TT

Libya’da Yüksek Yargı Konseyi, Anayasa Mahkemesi kararlarına karşı muhalefetini artırıyor

BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)
BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)

Libya Yüksek Yargı Konseyi, Trablus'taki Yüksek Mahkeme Anayasa Dairesi'nin kararlarına karşı tavrını katılaştırarak, ‘yargıyı siyasallaştırma girişimlerine’ karşı sert bir uyarıda bulundu. Konsey, ‘bu hassas aşamada yargıya müdahale etme’ konusunda sert bir uyarıda bulundu. Ülke, yargıya da neredeyse ulaşan kronik siyasi ve askeri bölünmelerden mustarip durumda.

Yüksek Yargı Konseyi’nin bu tutumu, Anayasa Mahkemesi'nin Temsilciler Meclisi tarafından çıkarılan ve Yargı Sistemi Kanunu'nda değişiklikler içeren iki kanunu geçersiz kılma kararının ardından daha da belirginleşti. Bu durum, mevcut Yargı Yüksek Konseyi’nin kurulduğu anayasal dayanağın ortadan kalktığı ve bu kanundan kaynaklanan statüsünü kaybettiği anlamına geliyor. Dolayısıyla, önceki hükümlere uygun olarak yeniden oluşturulması gerekiyor.

Yüksek Yargı Konseyi tarafından cuma akşamı yapılan açıklamada ‘anayasal çevreden’ doğrudan bahsedilmeden yargı alanında yaşananlara, özellikle de bazılarının, kurumu zararlı bir kurum ile değiştirmek için anayasal olarak ilgili olduğunu düşündükleri araçları kullanarak yargının birliğini ve bağımsızlığını zayıflatma girişimlerine ilişkin duyulan üzüntü ifade edildi.

Konsey, bu kişilerin amacının, diğer tüm yetkileri elinden almak suretiyle, yalnızca siyasi ve dar bir kişisel çıkar olarak nitelendirilebilecek hedefleri gerçekleştirmek olduğunu değerlendirdi.

Yargının birliğini korumak, sorumlu davranmak ve ülkenin yararına hizmet etmek için, sonuçsuz kalacak bir fiili durum dayatmaya çalışanların devam eden uzlaşmaz tavırları karşısında bir süre en yüksek disiplin seviyesini uyguladığını da ekleyen Konsey, ülkenin tarihinde hassas ve tehlikeli bir dönemde, birliğin her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulduğu bir zamanda yargıya müdahale etme girişimlerine işaret etti.

fdbfb
Libya Temsilciler Meclisi'nin önceki bir oturumundan bir kare (Libya Temsilciler Meclisi)

Bu gerginlik, Temsilciler Meclisi ile (yargı otoritesini oluşturan üç sütundan biri olan) Devlet Konseyi arasındaki hukuki ve siyasi çatışmanın bir parçası olarak görülüyor. Bu çatışma, siyaset koridorlarından yargının kalbine taşınırken Temsilciler Meclisi, bazı yasal değişikliklerle Yüksek Yargı Konseyi'ni yeniden yapılandırarak yargı üzerinde daha fazla etki sahibi olmaya çalışıyor. Devlet Konseyi bu hamleyi yargının ‘siyasileştirilmesi’ olarak değerlendirdi.

Bu turda, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri'nin Libya Özel Temsilcisi ve Libya'daki BM Destek Misyonu (UNSMIL) Başkanı Hanna Serwaa Tetteh, bu diyaloğun yeni bir hükümet seçmek için bir organ olmaktan ziyade, Libyalıların kendi ülkelerinin geleceği için kendileri tarafından formüle edilen pratik çözümler geliştirmek amacıyla yürütülen bir ‘Libyalılar arası’ süreç olduğunu teyit etti.

Seçim çerçevesine ilişkin görüşmeler de “6+6” komitesinin kuralları ve danışma komitesinin tavsiyeleri temelinde, mevcut farklılıkların altında yatan garantileri ve siyasi endişeleri anlamaya odaklanarak yürütüldü.

Katılımcı üyeler ise, görüşmelerin genel ilkelerden usul ayrıntılarına doğru ilerlediğini belirttiler. Komisyon Yönetim Kurulu'ndaki boş koltuk krizinin çözülmesinin, gelecekteki seçimlere olan güveni güçlendirmek ve seçimlerin itiraz edilmesini veya kesintiye uğramasını önlemek için temel bir unsur olduğunu vurguladılar.

ert6y
Önceki belediye seçim kampanyasından (Komisyon Yönetim Kurulu)

Turun sonunda üyeler, Berlin Süreci Siyasi Çalışma Grubu'nun büyükelçilerine ve temsilcilerine ana önerilerini sundular. Büyükelçiler ve temsilciler, sürecin mart ayında yeniden başlaması ve uzun vadeli istikrarı sağlayacak ulusal bir vizyon etrafında uzlaşma sağlanmaya devam edilmesi koşuluyla, UNSMIL tarafından kolaylaştırılan yol haritasına destek verdiklerini teyit ettiler.

Yapılandırılmış diyalogun yeni hükümetin seçimi konusunda kararlar alan bir organ olmadığını yineleyen USNMIL, devlet kurumlarını güçlendirmek amacıyla, seçimlere elverişli bir ortam yaratmak ve yönetişim, ekonomi ve güvenlik alanlarındaki en acil sorunları ele almak için pratik önerileri incelemekle ilgilendiğini belirtti. UNSMIL, bunun uzun vadeli çatışmanın nedenlerini ele almak için politika ve yasama önerilerini inceleyerek ve geliştirerek başarılacağının altını çizdi. Ayrıca, yapılandırılmış diyalogun istikrarın önünü açacak ulusal bir vizyon üzerinde uzlaşma sağlamayı amaçlayacağına da dikkati çekti.

Bu gelişme, cumartesi günü Tacura, Sayad ve el-Hashan belediyelerinde ve Tobruk'taki bir oy verme merkezinde, düzenli ve sakin bir atmosferde belediye meclisi seçimleri için oy kullanma işleminin başlamasıyla eş zamanlı gerçekleşti. Komisyon Yönetim Kurulu’nun ana operasyon odası, oy verme sürecinin disiplinli ve organize bir ortamda, önemli bir engel olmadan plana göre ilerlediğini belirtti.

Komisyon, 93 sandık merkezinden oluşan 43 merkezin tamamının açık olduğunu doğruladı. Bu tur, şeffaflığı artırmak ve her türlü sahtekarlık girişimini önlemek amacıyla Tacura belediyesinde elektronik doğrulama teknolojisi (parmak izi) kullanıldı.

u78ı9o
Huri, cumartesi günü belediye seçimlerinde bir oy verme merkezini ziyaret ederken (UNSMIL)

Öte yandan UNSMIL, sorumlu yerel yönetimin kurulmasına katkıda bulunmak için tüm kayıtlı seçmenleri oy kullanmaya çağırırken, misyonun başkan yardımcısı Stephanie Huri, Tacura'daki oy verme merkezlerini ziyaret ederek oy verme sürecini ve elektronik seçmen doğrulama sisteminin kullanımını yerinde gözlemledi.

Bu seçimler, oy vermeyi geciktiren bazı teknik ve hukuki engellerin aşılmasının ardından, Komisyonun ülke çapında belediye meclislerini seçme planını çerçevesinde gerçekleşirken söz konusu plan, son iki yılda uygulanan ve nihai sonuçların kabul edilmesi ve seçilmiş meclislerin oluşturulmasıyla sonuçlanan önceki aşamaların başarısının bir uzantısı olarak değerlendiriliyor.


Kasım, Hizbullah üzerindeki kontrolünü sıkılaştırıyor

Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)
Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)
TT

Kasım, Hizbullah üzerindeki kontrolünü sıkılaştırıyor

Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)
Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)

Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, örgütün idari kurumları üzerindeki kontrolünü sıkılaştırmaya çalışıyor. Bu yüzden söz konusu kurumlara, eski Genel Sekreter Hasan Nasrallah'ın liderliği döneminde marjinalleştirilen yakın arkadaşları ve din adamı olmayan politikacıları getirdi.

Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklara göre yapılan en önemli değişiklikler arasında, eski bakan ve milletvekili Muhammed Fneyş’in Hizbullah’ın ‘hükümeti’ olarak kabul edilen yürütme organının başına geçmesi, milletvekili ve parlamento grubu başkanı Muhammed Raad'ın ise genel sekreter yardımcılığına atanmasının bekleniyor.

Kaynaklar, Kasım'ın, daha önce partinin yürütme organının sorumluluğunda olan ayrıntılara girmeden liderliği elinde tutan genel sekreterlik ile örgütün tüm kurumlarını birbirine bağlayarak Hizbullah’ı kontrol etmeye çalıştığına işaret etti.

Öte yandan, Başbakan Nevaf Selam, çok sayıda kişinin İsrail'in tekrarlanan saldırılarının ardından halen yeniden inşa edilmesini beklediği güney bölgesine tarihi bir ziyaret başlattı. Başbakan Selam'ın, Hizbullah tarafından kendisine karşı başlatılan ihanet kampanyasına rağmen tüm köylerde sıcak bir şekilde karşılanması dikkati çekti.