Trump'ın Gazze’deki savaşı sona erdirme planı ve zorlu bir barışa giden karmaşık yollar

Planın etkileri Gazze'deki savaşın ‘ertesi günü’ ile sınırlı kalmayıp, tüm bölgeyi kapsıyor

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Beyaz Saray'ın Devlet Yemek Salonu'nda düzenlenen ortak basın toplantısında tokalaşırken, gazeteciler soru sormak için ellerini kaldırıyor,29 Eylül 2025 (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Beyaz Saray'ın Devlet Yemek Salonu'nda düzenlenen ortak basın toplantısında tokalaşırken, gazeteciler soru sormak için ellerini kaldırıyor,29 Eylül 2025 (Reuters)
TT

Trump'ın Gazze’deki savaşı sona erdirme planı ve zorlu bir barışa giden karmaşık yollar

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Beyaz Saray'ın Devlet Yemek Salonu'nda düzenlenen ortak basın toplantısında tokalaşırken, gazeteciler soru sormak için ellerini kaldırıyor,29 Eylül 2025 (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Beyaz Saray'ın Devlet Yemek Salonu'nda düzenlenen ortak basın toplantısında tokalaşırken, gazeteciler soru sormak için ellerini kaldırıyor,29 Eylül 2025 (Reuters)

Elie el-Kuseyfi

Arap, uluslararası ve Müslüman tarafların çoğu, ABD Başkanı Donald Trump'ın Gazze'deki savaşı sona erdirme planına dahil oldu. Bu da bizi, bu plana kimlerin karşı çıkabileceğini düşünmeye itti. Doğal olarak, akla ilk önce İran'ın bu planı kabul etmeyeceği ve onaylamayacağı geliyor. Çünkü İran önceki müzakere sürecine dahil olmamıştı. Planın şartlarında da İran'ın taleplerinden hiçbiri yer almıyor. Ancak İran, Birleşmiş Milletler (BM) tarafından ‘snapback mekanizması’ olarak bilinen yaptırımların yeniden yürürlüğe girmesiyle önemli bir baskı altında ve İsrail'den sızan bilgilere göre İran, muhtemelen üç ay içinde İsrail'in kendisine yeni bir saldırı düzenleyeceğini öngörüyor. Üç yıl önce Madrid Konferansı'na paralel bir yol oluşturmak için güvenlik, askeri ve siyasi araçlarını kullandığı gibi, müzakerelerden ve 20 maddelik plandan ‘dışlanmasına’ yanıt vermek için çok fazla seçeneği yok. Özellikle Oslo Anlaşmaları'nın imzalanmasından sonra Hamas, İslami Cihad ve Lübnan'daki Hizbullah'ı destekleyerek paralel bir yol oluşturdu.

Bu, İran'ın bölgesel yükselişinin erken bir işaretiydi, hatta ABD’nin İran'ın Bağdat'tan Şam, Beyrut ve Sana'ya kadar bölgede genişlemesinin önünü açan Irak'ı işgalinden önce bile, İran gücünün zirvesindeyken bu dört Arap başkentini kontrol ettiğini iddia ediyordu. Ancak şükürler olsun ki koşulları değişti. ‘Aksa Tufanı Operasyonu’ İran'ın bölgedeki nüfuzunun tersine dönmesinin başlangıcı oldu. Sanki büyücüye kimsenin hayal edemeyeceği bir şekilde büyü geri tepmiş gibiydi. Gerçek şu ki, her ne kadar Hamas'ın Beşşar Esed rejimine karşı tutumu nedeniyle iki taraf arasındaki ilişkilerde bazı dalgalanmalar yaşansa da İran'ın otuz yılı aşkın süredir Hamas'a olan bağımlılığı ve ona verdiği kesintisiz destek, Tahran'a hem Filistin'de hem de bölgede savaşın ertesi günü müzakerelerinde doğrudan yer alma garantisi vermedi. Ancak bir kez daha, İran'ın Trump'ın planına nasıl tepki vereceğini sormamız gerekiyor. İslami Cihad’ın olumsuz tutumu, Tahran'ın plana karşı çıkma ve onu sabote etme kararlılığının bir göstergesi olabilir mi?

Bölgedeki vekillerinin zayıflaması ve rejiminin tarihinde bir dönüm noktası olan İsrail ve ABD’nin ortak saldırısının ardından İran’ın elinde hangi araçlar kaldı?

Trump’ın Gazze’deki savaşı sona erdirme planını uygulamakla Abraham (İbrahim) Anlaşmaları’nın kapsamını genişletmek arasında kurduğu bağlantı. Bu, söz konusu planın özünü ortaya koyuyor.

Arap ve İslam dünyasının Trump’ın 20 maddelik planına geniş çaplı destek vermesinin, planın başarısını öngörmeyi imkansız kılacak kadar büyük bir ivme kazandırdığına şüphe yok. Bundan dolayı Hamas'ın bu planı reddedebileceğini düşünmek zor, aksi takdirde kendisini Arap dünyasından ve Müslüman ülkelerden tamamen izole edilmiş, sadece İran'ın desteğine sahip bir durumda bulabilir. Ancak, İran'ın Arap ve İslam dünyasıyla ilişkilerini geliştirmeye ve sağlamlaştırmaya çalıştığı bir dönemde, özellikle de tekrarlanması muhtemel olan İsrail ve ABD’nin ortak saldırısının ardından, İran bile Trump'ın planına vereceği yanıtı dikkatli bir şekilde hesaplamak zorunda.

Bu yüzden Katar'ın İran'a tutumunu açıkça belirtmiş olması nedeniyle, İran'ın 20 maddelik planla ilgili müzakerelere katılma olasılığı da yadsınamaz. Bu bağlamda, Trump'ın bu planı açıklarken İran'ın Abraham Anlaşmaları’na katılması harika olur demesi dikkati çekti. Bu da ABD yönetiminin Tahran ile müzakerelerin kapısını kapatmadığı, ancak plana katılmanın faydalarını göstererek İran'ı ikna etmeye çalıştığı anlamına geliyor.

frgty
Trump, New York'ta Arap ve Müslüman ülke liderleriyle yaptığı toplantıda, 23 Eylül 2025 (Reuters)

İran'ın Trump'ın planını onaylaması kolay olmayacak ve eğer onaylanırsa, İran rejimi, kırk yıllık tarihinde ‘zehirli kadehi’ ikinci kez yudumlamış olacak. Ancak Irak ile savaştan sonra yuttuğu “zehirli kadeh” sınırlı etkiler yarattı ve bölgede ciddi bir yankı uyandırmadı. Öte yandan plan, Hamas ve İslami Cihad'ın temsil ettiği Filistin kartını elinden aldığı için İran'a karşı kıyaslanamayacak kadar sert olacak. Plan, İsrail ordusunun Gazze Şeridi'nden kademeli olarak çekilmesi ve Gazzelilerin yerlerinden edilememesi ve İsrail'in Batı Şeria'yı ilhak etmemesi karşılığında, Hamas'ın tamamen silahsızlandırılmasına dayanıyor ve bu iki nokta Arapça harflerle yazıldı.

Aslında, Trump’ın Gazze’deki savaşı sona erdirme planını uygulamakla Abraham Anlaşmaları’nın kapsamını genişletmek arasında kurduğu bağlantı, bu planın temel özünü ortaya koyuyor. Zira planın etkileri Gazze ve Filistin topraklarındaki ertesi gün ile sınırlı kalmayıp, tüm bölgeye yayılıyor. Bu yol, İsrail'in Gazze Şeridi'ne karşı savaşının başlamasından itibaren şekillenmeye başlamıştı, zira bu savaşın süresi, hedefleri ve coğrafi kapsamı açısından öncekilerden farklı olduğu, özellikle de Binyamin Netanyahu’nun Ortadoğu’yu değiştirme planının bir parçası olarak Lübnan, Suriye, Yemen ve son olarak İran'ı da kapsayacak şekilde genişlediği kısa sürede anlaşılmıştı. Bu konsept, nihayetinde Donald Trump tarafından kendi planı ve kendi yöntemiyle benimsenip uygulandı, ancak Netanyahu’nun Trump’ı ‘İsrail’in Beyaz Saray’daki en iyi dostu’ olarak tanımlamasına rağmen, Gazzelileri yerlerinden etmek isteyen İsrail aşırı sağını tam olarak tatmin etmedi.

Filistinlilerin taleplerini dile getirme imkanı şimdikinden daha güçlüydü ve İsrail aşırı sağının kendi koşullarını dayatma gücü şimdikinden daha zayıftı.

Dolayısıyla planının açıklanmasını ‘yüzlerce ve binlerce yıldır’ süren bir trajediye son verdiği için medeniyet tarihinin en önemli günlerinden biri olarak gören Trump, Filistinliler ve İsrailliler arasındaki çatışmaya ilişkin kendi tanımına göre ‘Ortadoğu barışı için tarihi bir gün’ olmasını istiyorsa, aşırı sağcı İsraillilerle başa çıkma sınavıyla karşı karşıya kalacak. Tıpkı eski İsrail Başbakanı Yitzhak Rabin'in Oslo Anlaşmaları’nın imzalanmasından sonra İsrail aşırı sağıyla başa çıkma sınavıyla karşı karşıya kalması gibi. Ancak Rabin, feci bir şekilde başarısız olup bunu hayatıyla ödedi. Elbette Madrid Konferansı, Oslo Anlaşmaları ve Trump'ın planını açıklaması arasında, Filistinlilerin taleplerini formüle etme kabiliyetinin şu anda olduğundan daha güçlü olması ve aşırı sağcı İsrail'in koşullarını dayatma kabiliyetinin şu anda olduğundan daha zayıf olması olmak üzere, iki farklı tarihi bağlam bulunuyor.

fgthy
İsrail tarafından Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus’a düzenlenen hava saldırısı sonrasında yükselen dumanlar, 29 Eylül 2025 (AFP)

Bu yüzden İsrail'in Gazze Şeridi ve tüm bölgeye karşı yürüttüğü savaşın sonuçlarının dayattığı tamamen yeni bir gerçeklikle karşı karşıyayız. Trump'ın planı, İsrail lehine olan güç dengesizliğini ölçülemez bir şekilde sürdürüyor. Bu plana onay veren tarafların, Filistin’in mevcut durumuna bakıldığında, bu plana baskı uygulayabilecek araçların Filistinlilere değil, Araplara ve Müslümanlara ait olduğu ve özellikle de yerinden edilmeye ve ilhaka ‘hayır’ dedikleri dikkati çekiyor. Ancak İsrail’in dini ve milliyetçi aşırı sağının yerleşim faaliyetlerini hızlandırması ve Netanyahu'nun Filistin Yönetimi'nin Gazze Şeridi'ni yönetmesinde herhangi bir rol üstlenmesine karşı olmasının yanında Filistin devletinin kurulmasını reddetmesi nedeniyle bu iki ‘hayır’ da ciddi zorluklarla karşı karşıya. Bu yüzden İsrail’in dini ve milliyetçi aşırı sağa doğru güçlü bir kayma eğilimi göz önüne alındığında, Trump'ın planında özetlendiği gibi bu devletin kurulmasına giden güvenilir bir yolun nasıl inşa edilebileceğini hayal etmek çok zor. Bu aynı zamanda geçmişten beri Filistinliler ve İsrailliler arasında uzlaşıya varılması olasılığı ve bunun hangi koşullarda gerçekleşebileceği konusunda ciddi soru işaretlerine yol açan bir ikilem olmaya devam ediyor. Dahası İsrail'in iki yıldır Gazze Şeridi'nde işlediği katliamların hiçbir hesap sorulmadan göz ardı edilebileceğini düşünmek mümkün değil. Bu konu, uluslararası alanda büyük yankı uyandırdı ve burada sonlanması beklenemez.

Ancak stratejik açıdan bakıldığında, ABD'nin desteğiyle İsrail'in bölgesel gücünde dikkate değer bir artış olduğu görülüyor. Bu durum, 20 maddelik planın genel içeriğinde, özellikle İsrail'in Gazze Şeridi ve Batı Şeria üzerindeki güvenlik kontrolünü elinde tutması ve bunun da İsrail'in bölgenin hava sahasında, en azından Lübnan ve Suriye gibi ‘halka devletlerin’ hava sahasında hareket özgürlüğü anlamına gelmesi şeklinde yansıtılıyor. Bu hareket özgürlüğü ise Gazze, Lübnan veya güney Suriye’de olsun, İsrail için bir tehdit oluşturabilecek silahsızlanma sorununa yol açıyor. Şarku’l Avsat’ın al Majalla’dan aktardığı analize göre bu öncelikle İran’ı, ardından özellikle Gazze ve Lübnan'ı ilgilendiren bölgesel etkileri olan bir sorun. Trump'ın planına ilişkin herhangi bir anlaşma, Hamas'ın silahsızlandırılmasına razı olmak anlamına geliyor. Tıpkı geçtiğimiz kasım ayında Lübnan ile İsrail arasında imzalanan ateşkes anlaşmasının, Hizbullah'ın bu koşulu kabul etmemiş gibi davranmasına rağmen, Hizbullah'ın silahsızlandırılmasına razı olmak anlamına gelmesi gibi. Ancak ne olursa olsun tüm bu olaylarda en önemli husus, ABD’nin desteğiyle İsrail için savaşı sona erdirmenin şartının, Hizbullah için olduğu gibi Hamas'ın tamamen silahsızlandırılması olması.

Trump'ın planı bu çatışmayı çözmeye yönelik ve bu yüzden adil ve kapsamlı bir barış sağlama planı değil. Bu kavram artık geçmişte kaldı. Daha ziyade plan temel olarak, İsrail'in savaşının sonuçlarını siyasi ve fiili olarak uygulamaya koymayı ve buna karşılık gelen koşulları kısmen dayatabilmeyi amaçlıyor.

Bu da bizi, son on yıllarda bölgedeki, özellikle İran ve İsrail arasındaki karmaşık ve çok yönlü, ancak esasen nüfuz ve kontrol mücadelesi temelinde olan çatışmanın özüne geri götürüyor. Trump'ın planı bu çatışmayı çözmeye yönelik ve bu yüzden adil ve kapsamlı bir barış sağlama planı değil. Bu kavram artık geçmişte kaldı. Daha ziyade plan temel olarak, İsrail'in savaşının sonuçlarını siyasi ve fiili olarak uygulamaya koymayı ve buna karşılık gelen koşulları kısmen dayatabilmeyi amaçlıyor. Planın, özellikle Filistinliler ve İsrailliler arasında bir anlaşma olasılığı açısından ne kadar uygulanabilir olduğunu zaman gösterecek. Bu anlaşma, Abraham Anlaşmaları'na başka ülkelerin de katılması potansiyelini belirleyecek. Yalnız, bu iki nokta arasındaki yol uzun, karmaşık ve tuzaklarla dolu. Ancak bu, zamanı geriye sarmanın mümkün olduğu, yani ‘direniş ekseni güçlerinin’ her ne pahasına olursa olsun ve herhangi bir amaçla yeniden yapılanabileceği ya da Aksa Tufanı Operasyonu’nun İsrail ile bölgesel normalleşmenin kapısını kapattığı anlamına gelmiyor. Ben de direniş ekseninin artık geçerliliğini yitirdiğini düşünüyorum. Tüm bunlar, sadece Hamas'ın deneyimlerini, özellikle de başka bir orduya karşı koymak için bir ordu kurma girişimini değerlendirmek açısından değil, aynı zamanda Filistin davasıyla ilgili yeni bölgesel ve uluslararası durumu göz önünde bulundurarak da Filistin'in mevcut durumunu değerlendirirken göz ardı edilemez. Dünya ülkelerinin yaklaşık yüzde 80'i Filistin devletini tanıdıktan sonra, Filistin halkının ve Filistin ulusal projesinin varlığını inkâr eden tarihi Siyonist teoriyi temelden ve kesin olarak çürüten bu durum, araçların ve seçeneklerin yeniden gözden geçirilmesini gerektiriyor.

Ancak, Filistin devletinin tanınması, Hamas'ın eski araçlarını, yani silahlarını terk etmesine bağlı. Filistinliler bunu teslim olmak olarak görmemeli, aksine uluslararası arenadaki değişimler, özellikle de dünyanın İsrail'e bakışındaki değişiklik çerçevesinde, Filistin davasını yeniden kavramlaştırma fırsatı olarak görmeli. Çünkü bu, savaşın sona ermesiyle bitecek uzun bir mücadele ve özellikle de İsrail aşırı sağı Batı sokaklarıyla doğrudan, açık ve uzun süreli bir çatışmaya girmiş olduğundan, marjinal bir kazanç değilse de Filistin davasının bölgesel çatışmalardan izole edilmesini ve uluslararası hukukun ölçütü olarak uluslararası meseleler listesinin en üstüne yerleştirilmesini sağlar. Trump'ın planı, bu çatışmayı yeniden başlatmak ve yoğunlaştırmak için bir basamak olmaktan öteye gitmese de tam tersi olduğunu da söyleyemeyiz.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Suudi Arabistan, SDG’nin Suriye askeri kurumlarına entegrasyonunu memnuniyetle karşıladı

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara, Başkanlık Sarayı'nda Mazlum Abdi ile görüşmesi sırasında (AP).
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara, Başkanlık Sarayı'nda Mazlum Abdi ile görüşmesi sırasında (AP).
TT

Suudi Arabistan, SDG’nin Suriye askeri kurumlarına entegrasyonunu memnuniyetle karşıladı

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara, Başkanlık Sarayı'nda Mazlum Abdi ile görüşmesi sırasında (AP).
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara, Başkanlık Sarayı'nda Mazlum Abdi ile görüşmesi sırasında (AP).

Suudi Arabistan, Suriye Demokratik Güçleri'nin (SDG) Suriye Arap Cumhuriyeti'nin askeri kurumlarına entegre edilmesini memnuniyetle karşıladığını ve bu adımın Suriye'de güvenlik ve istikrarın sağlanmasına katkıda bulunacağını açıkladı.

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı tarafından bügün(Çarşamba) yapılan açıklamada, Krallığın, "Suriye hükümetinin Suriye halkının birlik ve kalkınma yolculuğunu sürdürme yönündeki beklentilerini gerçekleştirmek amacıyla attığı adımlara desteğini yinelediği" belirtildi. Açıklamada ayrıca Suriye ve halkı için güvenlik, barış ve refah temennisinde bulunuldu.

SDG lideri Mazlum Abdi, salı günü yaptığı açıklamada, SDG ile Kürtlerin öncülüğündeki Özerk Yönetim ve buna bağlı askeri ve sivil oluşumların feshedildiğini ve Suriye devletinin kurumlarına entegre edileceğini duyurmuştu. Abdi'nin açıklaması, Şam'da Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ile gerçekleştirdiği görüşmenin ardından gelmişti.

Söz konusu açıklama, Suriye makamları ile Kürtler arasında aylar süren müzakerelerin ardından geldi. Müzakerelerin yanı sıra taraflar arasında askeri çatışmalar da yaşanmıştı. Daha sonra varılan anlaşmayla, Özerk Yönetim'in kurumları ile SDG güçlerinin kademeli olarak Suriye devletinin kurumlarına entegre edilmesi kararlaştırılmıştı.

 


Suriye'nin eski Devlet Başkanı Haddam: Suriye'nin 12 milyar dolarlık rezervi Hafız Esad'ın adına kayıtlıydı

Hafız Esad, 1999'da Moskova ziyareti sırasında (AFP)
Hafız Esad, 1999'da Moskova ziyareti sırasında (AFP)
TT

Suriye'nin eski Devlet Başkanı Haddam: Suriye'nin 12 milyar dolarlık rezervi Hafız Esad'ın adına kayıtlıydı

Hafız Esad, 1999'da Moskova ziyareti sırasında (AFP)
Hafız Esad, 1999'da Moskova ziyareti sırasında (AFP)

Suriye'nin eski Devlet Başkan Yardımcısı Abdülhalim Haddam'ın anılarında para ve iktidar ilişkilerine ilişkin en dikkat çekici anlatımlardan biri, dönemin Suriye devlet rezervinin, kitapta yer alan bilgilere göre 12 milyar dolar tutarında olmasına rağmen devlet kurumlarının adına değil, eski Devlet Başkanı Hafız Esad'ın şahsi adına kayıtlı olduğu yönünde.

Haddam'ın kaleme aldığı, Al Majalla (Mecelle) Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Hamidi tarafından yayına hazırlanan ve Suudi Araştırma ve Medya Grubu'na (SRMG) bağlı Raf Yayınevi tarafından eylül ayı başında yayımlanacak anılarında şu ifadeler yer alıyor:

“Hiç kimsenin, bu büyüklükteki bir meblağın devlet başkanının şahsi adına yatırılmasını düşünmesi mümkün değildi. Bu, onun değil, Suriye devletinin parasıydı.”

Haddam'ın anlatımına göre mesele bununla sınırlı kalmadı ve yurtdışında Esad'ın adına açılmış hesaptan bir miktar paranın çekildiğini bildiren belgenin cumhurbaşkanına ulaşmasıyla bir iç krize dönüştü.

grthyju
Kitabın kapağı

Hafız Esad duruma şaşırarak bankadan para transfer talimatının kendisine gönderilmesini istedi. Birkaç gün sonra talimatın bir kopyası ulaştı. İmzanın incelenmesi üzerine belgenin sahte olduğu ortaya çıktı. Bankaya, 65 milyon doların hangi hesaba aktarıldığı sorulduğunda, paranın dönemin Başbakanı Mahmud Zubi'ye ait bir hesaba gönderildiği belirlendi.

Haddam, Hafız Esad'ın öfkelendiğini ve güvenlik teşkilatlarından birinin başkanından Zubi'yi çağırmasını ve parayı geri vermemesi halinde idam edileceği konusunda kendisini uyarmasını istediğini anlatıyor. Para da bunun üzerine bankaya geri yatırıldı.

Anılarda bu olay, Zubi'nin siyasi kariyeri ve görev süresiyle bağlantılı olarak ele alınıyor. Zubi, Kasım 1987'den Mart 2000'e kadar başbakanlık görevinde kalmış ve 1918'de kurulan Suriye devletinden bu yana en uzun süre görev yapan başbakan olmuştu.

cs
Hafız Esad ve yanında merhum Başbakan Mahmud Zubi (AFP)

Haddam, Zubi hakkında sert bir portre çizerek onun sadece yolsuzluğun kolaylaştırılmasına değil, bizzat uygulanmasına da sürüklendiğini belirtiyor. Zubi'nin, güven ilişkilerini Basil Esad ve Muhammed Mahluf'un çevresine kadar genişlettiğini anlatan Haddam, kendisinin ise 1989'dan itibaren Hafız Esad'ın önünde yolsuzluk dosyalarını gündeme getirdiğini söylüyor. Ancak Esad'ın buna, “Bu bilgileri nereden getiriyorsun? Gerçek, söylediğinden farklı” şeklinde yanıt verdiğini aktarıyor.

Haddam, Zubi'nin sonunu da içeriden anlatıyor. Mayıs 2000'in ortalarında, ölüm belirtilerinin belirginleştiği Hafız Esad, iktidardaki Baas Partisi liderliğinin bazı üyelerini evine çağırdı ve onlara, “Mahmud Zubi bana ihanet etti. Onu soruşturun ve hesap sorun” dedi. Ancak suçlamanın ne olduğunu açıklamadı.

Zubi partiden ihraç edildi ve hakkında soruşturma açılmasına karar verildi. Karar kendisine bildirildiğinde, “Ben ne yaptım?” diye tekrarlamaya başladı. Ardından Haddam'a, “Beni soruşturmaya çağırırlarsa intihar ederim” dedi.

24 Mayıs 2000'de Şam Emniyet Müdürü, iki subayla birlikte Zubi'yi soruşturmaya götürmek üzere evine geldi. Zubi, evinin ikinci katına çıktı ve başına ateş ederek intihar etti.

Haddam, sahtecilik olayı ve devlet rezervine ilişkin bilgiyi intiharın ardından “kısa süre içinde” öğrendiğini yazıyor.

Anılarda Zubi dönemine ilişkin başka dosyalara da yer veriliyor. Bunların başında, 1990'ların başında Airbus uçaklarının satın alınmasına ilişkin sözleşme geliyor.

Haddam'ın aktardığına göre başbakanın başkanlığında bir komite kuruldu. Ancak Ulaştırma Bakanı, Fransız şirketiyle komisyon almak amacıyla temasa geçmesinin ardından komiteden çıkarıldı. Hükümet, belgelenmiş itirazlara rağmen sözleşmeyi onayladı. Bunun, Zubi'nin hükümet üyelerine cumhurbaşkanının sözleşmeye onay verdiği izlenimini vermesinin ardından gerçekleştiği belirtiliyor.

dbrfgb
Hafız Esad ve solunda Abdülhalim Haddam, 1999 (Getty)

Haddam, Zubi'nin intiharından birkaç gün sonra Başbakan Yardımcısı Selim Yasin ile Ulaştırma Bakanı Müfid Abdülkerim'in gözaltına alınmasını ise dikkat çekici bir çelişki olarak kaydediyor. Söz konusu iki isim, Airbus sözleşmesine itiraz etmişti. Haddam'a göre, haksız yere gözaltına alınan Yasin ve Abdülkerim, 15'er yıl hapis cezasına ve uçakların değerini aşan bir para cezasına çarptırıldı.

Haddam aynı bağlamda, dönemin Lübnan Başbakanı Refik Hariri'nin, cumhurbaşkanının onayıyla görevlendirdiği uzmanların hazırladığı bir ekonomik reform çalışmasından da söz ediyor. Üç milyon dolara mal olan çalışmayı, hükümet ve parti liderliği üyeleri arasında “kendisinden başka hiç kimsenin okumadığını” belirtiyor.

Söz konusu banka belgelerinin bağımsız olarak doğrulanması mümkün olmadı. Dolayısıyla olayla ilgili anlatım, sahibinin sorumluluğunda bulunuyor. Olayın ayrıntıları, Zubi'nin başbakanlığı dönemindeki gelişmeler ve bu döneme eşlik eden yolsuzluk dosyaları, kitabın “Mahmud Zubi'nin intiharı” başlıklı bölümünde yer alıyor.


Kaddafi yandaşlarının Fatih Devrimi kutlamalarının öncesinde silahlı tehditler

(foto altı) Libya’nın Beni Velid kentinde Eylül 2025’te düzenlenen Fatih Devrimi kutlamalarından (Sosyal medyadaki güvenilir sayfalar)
(foto altı) Libya’nın Beni Velid kentinde Eylül 2025’te düzenlenen Fatih Devrimi kutlamalarından (Sosyal medyadaki güvenilir sayfalar)
TT

Kaddafi yandaşlarının Fatih Devrimi kutlamalarının öncesinde silahlı tehditler

(foto altı) Libya’nın Beni Velid kentinde Eylül 2025’te düzenlenen Fatih Devrimi kutlamalarından (Sosyal medyadaki güvenilir sayfalar)
(foto altı) Libya’nın Beni Velid kentinde Eylül 2025’te düzenlenen Fatih Devrimi kutlamalarından (Sosyal medyadaki güvenilir sayfalar)

Merhum lider Muammer Kaddafi’nin ülkeyi 40 yılı aşkın süre yönetmesini sağlayan 1 Eylül Fatih Devrimi’nin (1969) 57’nci yıl dönümü yaklaşırken, ülkede endişe ve bekleyiş hâkim. Bu süreçte ‘tehdit ve uyarı, hazırlık seviyesinin yükseltilmesi ve olağanüstü hâl ilanı’ söylemleri öne çıkıyor.

Alışılmadık bir şekilde Libya Devrimcileri Operasyon Odası, ‘Nafusa Dağları, sahil bölgesi ve orta kesimdeki tüm devrimci taburları ve birlikleri’ olağanüstü hâl ilan ederek tam teyakkuz durumuna geçmeye çağırdı. Operasyon Odası, bu uygulamanın 24 Ağustos Pazartesi gününden başlayarak gelecek 10 Kasım’a kadar sürmesini istedi.

defrgthy
Muammer Kaddafi (EPA)

Operasyon Odası, bu yığınağın gerekçesini ‘ülkenin istikrarını hedef alan şüpheli hareketlilik ve güvenlik tehditlerinin tespit edilmesi, sivillerin korunması ve ülke güvenliğinin muhafaza edilmesi’ olarak açıkladı.

Oda tarafından pazartesi akşamı yayımlanan açıklamada, ‘başkentte sabotaj eylemleri, kaos çıkarma girişimleri ve kamu düzenini bozma çabaları yoluyla güvenliği istikrarsızlaştırmaya çalışan dış kaynaklı bir gündem ve eski rejim kalıntılarının bulunduğuna dair kesin bilgiler’ elde edildiği belirtildi.

17 Şubat Devrimi’ne yakın sayfalar tarafından yayımlanan açıklamada Oda, kendisine bağlı ‘tüm saha birliklerine en üst düzeyde teyakkuz seviyesine geçmeleri, tabur ve birlikler arasında derhal koordinasyon sağlamaları, kritik noktalar ile sınır kapıları ve stratejik yolların güvenliğini sağlamaları’ çağrısında bulundu.

Libya’da her yıl 1 Eylül’de, çeşitli kentlerde Kaddafi yanlıları tarafından Fatih Devrimi’nin yıl dönümü dolayısıyla kutlamalar düzenleniyor. 2011’de Kaddafi rejimini deviren ve Cemahiriye olarak bilinen yönetim dönemine son veren 17 Şubat Devrimi yanlılarıyla Kaddafi destekçileri arasında bu kutlamalar sırasında alışılmadık sözlü atışmalar ve tartışmalar yaşanabiliyor.

Oda ayrıca, ‘şüpheli unsurların kontrol altına alınması için gerekli önlemlerin alınması, güvenlik devriyelerinin yoğunlaştırılması ve kamu kurumları ile kritik tesislerin tavizsiz şekilde korunması’ talimatını verdi. Eski rejim yanlıları ise bu adımı, beklenen Fatih Devrimi yıl dönümü kutlamalarını engellemeye yönelik ‘güvenlik tehdidi’ olarak değerlendirdi.

Operasyon Odası, açıklamasının sonunda tüm birliklerinden ‘bu talimata derhal uymalarını ve bağlı kalmalarını, durum sona erip istikrar yeniden sağlanana kadar ulusal sorumluluk bilinciyle hareket etmelerini’ istedi.

fgrthyju
Libya’da Eylül 2025’te Fatih Devrimi’nin yıldönümü vesilesiyle düzenlenen kutlamalardan (Sosyal medyadaki güvenilir sayfalar)

Libyalı siyaset araştırmacısı ve yazar Mustafa el-Fituri, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, söz konusu güvenlik biriminin attığı adımın ‘eski rejim yanlısı olarak sınıflandırılan muhalifleri korkutma girişiminden’ ibaret olduğunu savundu. Fituri, Libyalıların ‘kendilerini devrimci olarak tanımlayanların her konuda başarısız olduklarını gördüğünü ve bu kişilerin vatandaşları korkutmak istediğini’ söyledi.

Eski rejim yanlısı olan Fituri, kendilerini ‘devrimci’ olarak adlandıranların bu yıl kutlamaların daha büyük, daha kapsamlı ve katılım açısından daha geniş olacağı yönünde bir kanaate sahip olduklarını belirterek, “Bu nedenle vatandaşları korkutmak istiyorlar. Yaklaşık iki haftadır bu tehditlere zemin hazırlıyorlardı” dedi.

Fituri, “Halkın ezici çoğunluğu ekonomik, siyasi, sosyal ve psikolojik açıdan son derece kötü durumda. Bunun nedeni yaşadıkları krizler ve özellikle ekmek başta olmak üzere hayat pahalılığının artması. Elektrik krizi de dahil olmak üzere çeşitli sorunlarla karşı karşıyalar” ifadelerini kullandı.

Libya Devrimcileri Operasyon Odası, 17 Şubat Devrimi’nin ardından 2013 yılında Trablus’ta kurulan silahlı bir yapılanma. Yapılanma, dönemin Genel Ulusal Kongre Başkanı Nuri Ebu Sehmeyn’in kararıyla, başkentin ve giriş-çıkışlarının güvenliğini sağlamak amacıyla oluşturuldu. Kararda, operasyon odasının resmen ordunun başkomutanına bağlı bir güç olması ve Batı Libya’daki Savunma ve İçişleri bakanlıkları ile Genelkurmay Başkanlığıyla koordinasyon içinde çalışması öngörülüyordu.

cdfvrgthyj
Libya’nın Beni Velid kentinde Eylül 2025’te düzenlenen Fatih Devrimi kutlamalarından 

‘Büyük Libya Arap Sosyalist Halk Cemahiriyesi’ başlığıyla yayımlanan bir açıklamada eski rejim yanlıları, ‘güvenlik ve istikrarı sarsabilecek, ülkeyi kaos ve iç çatışmaya sürükleyebilecek her türlü hareket, silahlı operasyon veya medya üzerinden kışkırtma girişimine karşı’ sert biçimde uyarıda bulundu. Açıklamada, ‘güvenliğin ve vatandaşların korunmasının kimsenin tekelinde olmadığı, bunun yalnızca meşru devlet kurumlarının, başta silahlı kuvvetler, polis ve düzenli güvenlik birimleri olmak üzere, sorumluluğunda bulunduğu’ vurgulandı.

Cemahiriye adına yayımlanan ve eski rejim yanlısı medya kuruluşları ile platformlar tarafından dolaşıma sokulan açıklamada, Libya Devrimcileri Operasyon Odası tarafından yayımlanan ve ‘tehditler, askeri hazırlık seviyesinin yükseltilmesi ve olağanüstü hâl ilanını’ içeren bildiri şaşkınlıkla karşılandı ve reddedildi. Açıklamada, söz konusu adımın ‘ülkenin ve vatandaşların güvenliğine yönelik doğrudan tehdit oluşturan, tehlikeli ve kabul edilemez bir girişim olduğu ve meşruiyet ile hukuk çerçevesinin dışında zor kullanarak yeni bir fiili durum yaratma çabası’ niteliği taşıdığı belirtildi.

Cemahiriye açıklamasında, devletin dışında tehdit, seferberlik veya olağanüstü hal ilanı içeren her türlü çağrı ve bildirinin kesinlikle reddedildiği vurgulanarak, bunların ‘toplumsal barışı ve ülkenin birliğini tehdit eden, kabul edilemez ve kınanması gereken eylemler’ olduğu belirtildi. Açıklamada ayrıca, ‘bu kışkırtıcı bildirilerin arkasında bulunan tarafların derhal ortaya çıkarılması ve ülkenin güvenliğini tehdit ettiği veya fitne çıkarmaya teşvik ettiği kanıtlanan herkesin hesap vermesi’ talep edildi.

Eski rejim yanlıları, ‘tüm Libya’daki vatanseverleri dayanışma göstermeye ve meşru devlet kurumları etrafında kenetlenmeye, kaos çıkarma ve istikrarı bozma girişimlerini reddetmeye, Libya’yı bölmeyi veya yeniden çatışma sarmalına sürüklemeyi amaçlayan her türlü projeye karşı koymaya’ çağırdı. Açıklamada, “Libya odalar ve bildirilerle değil, hukuk, seçilmiş ve meşru kurumlar ile özgür Libya halkının iradesiyle yönetilecektir” ifadesine yer verildi.

Libya’daki eski rejim yanlıları, başta ‘Cemahiriye rejimi yanlıları’ ve ‘Yeşiller’ olmak üzere çeşitli isimlerle anılıyor. Bu kesim, Libya içinde ve dışında Muammer Kaddafi’ye bağlı veya onun yönetimine sempati duyanların yanı sıra oğlu Seyfülislam Kaddafi’yi destekleyenlerden oluşuyor. Söz konusu hareket, tek bir çatı altında birleşmiş yapılardan oluşmuyor; eski rejimin mirasına ve siyasi anlayışına farklı düzeylerde destek veren siyasi ve sosyal aktörlerin yanı sıra askeri geçmişe sahip kişi ve grupları da bünyesinde barındırıyor. Bu çevrelerin benimsediği görüşler arasında Yeşil Kitap’ta ortaya konulan fikirler ve Cemahiriye sistemi de bulunuyor.

Söz konusu yıl dönümünde, 2011’de Kaddafi’yi deviren 17 Şubat Devrimi yanlıları ile onu onlarca yıl önce iktidara taşıyan 1 Eylül Fatih Devrimi’nin destekçileri arasında genellikle sözlü atışmalar ve sosyal medya üzerinden sert eleştiri kampanyaları yaşanıyor.

57 yıl önce Libya, Kral Muhammed İdris es-Senusi’nin yönetimi altındaydı. Kaddafi ise Libya ordusundaki Hür Subaylar Hareketi’ne öncülük ederek Eylül 1969’un başından itibaren yaklaşık 42 yıl boyunca ülkeyi yönetti.