İnsan ve zaman: Siyasi tarihte kişiliğin rolü

Her lider hem zamanının bir ürünü hem de zamanın yapıcısıdır

 Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
TT

İnsan ve zaman: Siyasi tarihte kişiliğin rolü

 Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve ABD Başkanı Donald Trump (AFP)

Remzi İzzettin Remzi

‘İnsan ve zaman’ meselesi, uluslararası siyasette her zaman düşünce odağı olurken, araştırmacıları ve genel kamuoyunu meraklandıran bazı soruları da gündeme getirmiştir.

Kişi ile yaşadığı dönem arasındaki ilişki nedir? İnsan kendi dönemini mi yaratır, yoksa dönem insanı mı yaratır? Tarih, ihtiyaç duyduğumuz liderleri üreten karşı konulamaz bir güç mü, yoksa tek bir kişinin iradesi ve vizyonunun netliği sayesinde tarihi kontrol altına alıp seyrini değiştirebileceği belirleyici anlar var mıdır?

Cevap basit olmamakla birlikte, bir tarafla da sınırlı değil. Daha ziyade ikisi arasında karmaşık, büyüleyici ve genellikle öngörülemez bir etkileşim bulunuyor. Bu, şahısların ve dönemlerin sürekli bir yeniden tanımlama sürecinde birbirlerini etkiledikleri ve şekillendirdikleri dinamik bir ilişkidir.

Cevaba yaklaşmak için bu hassas ilişkiyi kişiliğin siyasi tarihteki rolü açısından incelemeliyiz.

İnkar edilemez karakter gücü

Öncelikle, bireyin yadsınamaz gücünü kabul ederek başlayalım. Tarihin sayfaları, zaman ve mekan sınırlarını aşan, iradeleri, hırsları, vizyonları ve hatta ciddi hatalarıyla olayların gidişatını yeniden şekillendiren şahsiyetlerle dolu.

Eski firavunları ve imparatorları düşünün. Antik Mısır imparatorluğunun sınırlarını genişleten büyük savaşçı 2. Ramses, adını taşa kazıyarak ölümsüz kalan tanrı-kral ve saygıdeğer bir mimar. Geniş topraklara sahip bir imparatorluğu yöneten Büyük Darius.

Kişilik ne zaman belirleyici olur? Bazen belirleyici olsa da diğer zamanlarda kurumlar, sosyal normlar ve daha geniş ekonomik güçler bireyi ezip geçer.

Bir de fatihleri ve ulus kurucuları düşünün. Rubicon Nehri'ni geçen Julius Caesar, kıtalararası bir imparatorluk kuran Cengiz Han, Avrupa haritasını yeniden çizen Napolyon Bonapart, ABD’yi kuran ve koruyan George Washington ve Abraham Lincoln. Rus İmparatorluğu'nu kuran Büyük Petro ve Büyük Catherine.

Peki, ya büyük stratejistler? Diplomatik becerisiyle Almanya'yı birleştiren Otto von Bismarck ve tüm kıta için muhafazakar bir düzen kuran Klemens von Metternich.

Ardından şahsi inançları bütün ulusları özgürleştirmenin aracı haline gelen ahlaki liderler, Gandhi ve Mandela'yı düşünün.

xscdf
Napolyon Bonapart'ın atlı heykelinin önünde kılıçlarını selamlama pozisyonunda tutan Saint-Cyr Askeri Uzmanlık Okulu öğrencileri, 19 Temmuz 2002 (AFP)

Bu kişilerden her biri, sadece kendi ülkelerinde değil, bölgelerinde ve çoğu durumda tüm dünyada silinmez izler bıraktı. Ancak önemli bir nokta olarak onların etkisi mutlak değildi. Tarihteki bir şahsiyetin ağırlığı sabit değil, değişkendir.

Kişiliğin değişken ağırlığı

Kişilik ne zaman belirleyici olur? Bazen belirleyici olsa da diğer zamanlarda kurumlar, sosyal normlar ve daha geniş ekonomik güçler bireyi ezip geçer.

Bugünü anlamak için geçmişe bakmalıyız. Yüzyıllar boyunca uluslararası diplomasi kralların kişisel alanıydı.

Kriz zamanlarında, savaşlar, devrimler ve sistemik çöküşler sırasında, eski düzen çöktüğünde boşluğu doldurmak ve halkı yönlendirmek için güçlü ve kararlı liderler ortaya çıkar. Ancak istikrarlı zamanlarda parlamentolar, mahkemeler ve bürokrasiler gibi kurumlar öne çıkarak sorumluluğu üstlenir. Sistemin düzenini korurlar, esneklik sağlarlar ve bireylerin aşırılıklarını sınırlarlar.

Ancak en ilginç ve belki de en tehlikeli dönemler, bugün yaşadığımız gibi, iki geçiş dönemi arasında kalan dönemlerdir. Bu değişken ve çalkantılı zamanlarda kişilik, çoğu zaman bağlamla orantısız bir şekilde büyük bir önem kazanır.

Dönüşüm çağı olarak 21. Yüzyıl

Bugünün dünyasını bir düşünelim. Eşi benzeri görülmemiş eşzamanlı devrimlerin yaşandığı bir çağda yaşıyoruz. Şaşırtıcı teknolojik dönüşümler ve derin jeopolitik değişimlere tanık oluyoruz. Derinleşen bir güven krizine tanık olmamız ise durumu daha da karmaşık hale getiriyor. Kurumlarımıza hükümetlere, medyaya ve uluslararası kuruluşlara duyulan güven, artan eşitsizlik, dezenformasyon dalgaları ve küresel bir pandeminin yarattığı toplumsal travma nedeniyle zedelendi.

fgth
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Japonya'ya karşı kazanılan zaferin 80. yıldönümü için düzenlenen askeri geçit töreninin ardından Büyük Halk Salonu'nda düzenlenen resepsiyona katıldılar, 3 Eylül 2025 (AFP)

Bu iklim, şahıs odaklı siyasete güçlü dönüş için verimli bir zemin oluşturdu. Küresel sahnede, ulusların kaderi bir kez daha liderlerinin vizyonuna ve karizmasına, bazen de bireysel kaprislerine bağlı hale geldi. Bu durum, ‘Modern, dijital bir "krallar diplomasisi" biçimine dönüşe mi tanık oluyoruz? Daha da önemlisi, iklim değişikliğinden siber güvenliğe ve salgınlara kadar günümüzün varoluşsal zorlukları, yalnızca güçlü kişiliklere güvenerek çözülebilir mi?’ gibi acil yanıt bekleyen bazı soruların gündeme gelmesine neden oldu.

Krallıklardan kurumsallaşmalara geçildikten sonra tekrar geri mi dönüldü?

Bugünü anlamak için geçmişe bakmalıyız. Yüzyıllar boyunca uluslararası diplomasi kralların kişisel alanıydı. XIV. Louis'in “Ben devletim” sözü meşhurdur. Gerçekten de onun kişiliği Fransa'nın dış politikasını şekillendirmişti. Napolyon'dan sonra Avrupa haritasını yeniden çizen 1815 Viyana Kongresi, imparatorlar ve kralların (Çar I. Alexander, İmparator I. Francis ve Kral III. Frederick William) şahsi ilişkilerine ve aile çıkarlarına dayalı anlaşmalar yaptıkları bir toplantıydı. Kısacası devlet hükümdarın kişiliği idi.

Güçlü liderler bürokratik karmaşıklıkları aşabilir ve krizlerde hızlı hareket edebilir. Liderler arasındaki şahsi ilişkiler, kritik zirvelerde görüldüğü gibi, kurumların açamadığı kapıları açabilir.

Yirminci yüzyılda bu modelden kasıtlı ve zorlu bir şekilde uzaklaşıldı. İki dünya savaşı, kontrolsüz kişisel hırsların tehlikelerini ortaya çıkardı. Buna yanıt olarak, diplomasiyi profesyonel, kurumsallaşmış ve kurallara dayalı hale getirmek ve şahısları sisteme tabi kılmak için Birleşmiş Milletler (BM), Bretton Woods Sistemi ve bölgesel örgütler ağı gibi çok taraflı bir yapı ortaya çıktı.

Bugün, bu sistem çökmek üzere gibi görünüyor. Kurumlarımız uyum sağlamakta zorlanıyor, halk güvenini kaybediyor ve bu boşlukta liderler, hizmet etmeleri gereken kurumları yeniden domine etmeye başlıyor. Şarku’l Avsat’ın al Majalla’dan aktardığı analize göre tüm bunlar, geriye doğru bir dönüşe işaret ediyor.

“Güçlü adam” dönemi mi?

Bu eğilim, çeşitli şekillerde küresel olarak tekrarlanıyor. Popülist liderler, karizma ve milliyetçiliği kullanarak, yalnızca kendilerinin ‘halkın iradesini’ temsil ettikleri iddiasıyla kurumsal denetimden kurtuluyor. Sosyal medya, sembol isimleri güçlendirerek, soğukkanlı düşünmeyi bir kenara bırakarak ve siyasi dramayı teşvik ederek güçlü bir etki unsuru olarak işlev görüyor. Çin, Rusya ve ABD gibi büyük güçler arasında jeopolitik rekabetin yeniden canlandığı ve yeni ortaya çıkan orta güçlerin rolünün arttığı bir dönemde, uluslararası sahnede sağlam kararlar alabilen merkezi liderlik tercih ediliyor.

Uluslararası ilişkiler, giderek artan bir şekilde, liderler arasında, zirvelerde, ‘kralların diplomasisi’ formülünün çağdaş bir versiyonu olarak yürütülüyor.

Fırsatlar ve riskler

Ancak siyaset sahnesinde yeniden şahısların öne çıkması, iki ucu keskin bir bıçak. Olumlu tarafı, güçlü liderler bürokratik karmaşıklıkları ortadan kaldırabilir ve krizlerde hızlı hareket edebilirler. Ayrıca liderler arasındaki şahsi ilişkiler, kritik zirvelerde görüldüğü gibi, kurumların açamadığı kapıları açabilir. Ancak benim görüşüme göre bunun riskleri faydalarından daha ağır basıyor. Siyasetin aşırı kişiselleştirilmesi onu öngörülemez hale getirir ve tek bir tweet veya ruh hali değişikliği, yıllarca süren ölçülü politikaları bozabilir. Kurumlar bir kenara bırakılıp şahısların yüceltilmesi, yargıyı, basın özgürlüğünü ve seçim sistemlerini zayıflatarak, tartışmalı seçimlere ve iktidarın tek elde toplanmasına yol açar. Pandemilerden yapay zekanın (AI) yönetilmesine ve iklim değişikliğine kadar sınır ötesi zorluklar, güçlü iradeli bireylerin tek taraflı kararlarıyla değil, sürdürülebilir kolektif iş birliği ile aşılabilir.

Bir model olarak Mısır

Bu teoriyi somut olarak ortaya koymak için Mısır örneğini ele alalım. Modern Mısır, geçtiğimiz yüzyılda temelde birbirinden çok farklı iki önemli isim olan Cemal Abdunnasır ve Enver Sedat tarafından şekillendirildi.

Onların mirası hakkında nihai yargıda bulunmak istemiyorum, zira tarih bunu yapacaktır.

Vurgulamak istediğim, bu düşüncenin ana fikri olan ‘bu adamlar yaşadıkları dönemin etkisiyle şekillenirler, ancak yaptıkları seçimler tarihi yeniden şekillendirir’ düşüncesidir.

Her iki adam da oldukça benzer sosyal ortamlarda büyüdü. İlk olarak devlet okullarında, ardından askeri akademide aynı eğitimi aldılar. Siyasi görüşleri de aynı koşullar altında şekillendi. Aralarında on sekiz yıllık bir farkla iktidara geldiklerinde, her ikisi de büyük bir gücü kendi ellerinde toplamaya çalıştı.

Ancak kişilikleri, sezgileri ve Mısır'a dair vizyonları kökten farklıydı. Nasır'ın vizyonu Arap milliyetçiliğine, sosyalist reformlara ve Batı ile çatışmaya dayanıyordu; belirtmeliyim ki, bu çatışma onun tercihi olmaktan çok, kendisine dayatılan bir çatışmaydı.

Sedat ekonomik açıklık, Mısır dış politikasının yeniden şekillendirilmesi ve İsrail ile barış yapılmasına dayanan bir vizyon benimsedi.

Tarih, insan ve zamanın birbirinden ayrılamaz olduğunu defalarca kez kanıtladı. Her biri hem kendi döneminin bir ürünü hem de onun yapıcısıydı.

Burada aynı koşullardan çıkan aynı ülkenin, liderinin kişiliği nedeniyle tamamen farklı iki yol izlemiş olması dikkati çekiyor.

Bireysel tercihleri, Mısır'ın bölgedeki ve dünyadaki konumunu on yıllar boyunca değiştirdi.

Kişi ve an, birbirinden ayrılamaz bir şekilde bağlantılıydı.

Peki, bundan ne ders çıkardık? Siyasi tarihte bireylerin rolü sabit değil, aksine değişkendir ve zamanın koşullarına göre yükselip alçalır.

Bugün, çalkantılı geçiş dönemimizde, güçlü figürler manşetlere geri dönüyor ve jeopolitik kaderi şekillendiriyor.

sd
Mısır Hür Subaylar Hareketi üyeleri ve Mısır’ın gelecekteki cumhurbaşkanları Cemal Abdunnasır (sağda) ve Enver Sedat (solda), 1952 yılının ağustos ayına ait bu fotoğrafta Kahire'de birlikte yemek yiyorlar (AFP)

Ama asıl zorluk bu isimleri sevmek ya da onlardan korkmak değil, dengeyi yakalamakta yatıyor.

Belirsizlik dönemlerinde güçlü liderlerin getirebileceği enerji ve kararlılığı kullanırken, kurumlarımızın esnekliğini, bilgeliğini ve hesap verebilirliğini şiddetle korumalıyız. Bireysel vizyonu sürdürülebilir kolektif ilerlemeye dönüştürebilecek kadar güçlü sistemler kurmalı ve kişisel kaprislerin hepimizi kolektif bir yıkıma sürüklemesini önlemeliyiz.

Tarih, insan ve zamanın birbirinden ayrılamaz olduğunu defalarca kez kanıtladı. Her biri hem kendi döneminin bir ürünü hem de onun yapıcısıydı. 21. Yüzyıla gelindiğinde, “Pasif gözlemciler olarak, çalkantılı zamanlarımızı sadece kişiliklerin yönlendirmesine mi izin vereceğiz, yoksa aktif mühendisler olarak geleceğimizin sadece büyük erkek ve kadınların hikayesi değil, herkes için istikrarlı, adil ve sürdürülebilir bir dünyanın hikayesi olmasını sağlayacak sistemler mi kuracağız?” sorusuyla karşı karşıya kalıyoruz.

Bu dengeyi sağlamak kadar acil ve önemli bir hedef daha yok.

* Bu analiz Şarku’l Avsat tarfından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Saddam Hafter’in Libya’nın güneyindeki askeri üs hamlesi ve arkasındaki boyutlar

Ulusal Ordu" Komutan Yardımcısı Saddam Hafter, güneydeki el-Vav Askeri Üssü'nde incelemelerde bulunuyor (Ulusal Ordu)
Ulusal Ordu" Komutan Yardımcısı Saddam Hafter, güneydeki el-Vav Askeri Üssü'nde incelemelerde bulunuyor (Ulusal Ordu)
TT

Saddam Hafter’in Libya’nın güneyindeki askeri üs hamlesi ve arkasındaki boyutlar

Ulusal Ordu" Komutan Yardımcısı Saddam Hafter, güneydeki el-Vav Askeri Üssü'nde incelemelerde bulunuyor (Ulusal Ordu)
Ulusal Ordu" Komutan Yardımcısı Saddam Hafter, güneydeki el-Vav Askeri Üssü'nde incelemelerde bulunuyor (Ulusal Ordu)

Libya Ulusal Ordusu Genel Komutan Yardımcısı Korgeneral Saddam Hafter’in ülkenin güneybatısındaki Vav Askerî Üssü’ne gerçekleştirdiği ziyaret, güneydeki Fizan bölgesinin sınır güvenliği alanında karşı karşıya olduğu sorunları yeniden gündeme taşıdı.

Geçen şubat ayından bu yana askerî noktalara yönelik saldırıların tekrarlanması, güvenlik endişelerini artırıyor. Söz konusu saldırıların, Muhammed Verdagu’nun liderlik ettiği silahlı grup tarafından gerçekleştirildiği belirtiliyor. Grubun faaliyetlerinde gerileme yaşanmasına rağmen, yerel basında yer alan son haberlerde Batı Libya’daki ittifaklar aracılığıyla nüfuzunu yeniden tesis etmeye çalıştığı öne sürülüyor.

Saddam Hafter, pazartesi günü gerçekleştirdiği ziyaretin amacını vurgulayarak bunun sınır güvenliğini sağlama ve Libya’nın egemenliğini koruma çalışmalarını yerinde takip etmeye yönelik saha ziyaretleri kapsamında yapıldığını belirtti. Üste görev yapan subay ve askerlerle bir araya gelen Hafter, personelin bölgenin güvenliğini sağlama ve sınır aşan suç örgütleriyle mücadele kapsamında üstlendiği görevler hakkında bilgi aldı.

Hafter, ziyaretin ardından yaptığı açıklamalarda, kaçakçılık ve organize suçlarla mücadelenin sürdürülmesinin önemine de dikkat çekti. Genel Komutanlığın güney bölgesine yönelik vizyonunun yalnızca sınırların korunmasıyla sınırlı olmadığını belirten Hafter, güvenliğin pekiştirilmesi, kalkınmanın desteklenmesi ve ekonomik faaliyetlerin canlandırılmasının da bu yaklaşımın devamı olduğunu ifade etti.

Verdagu’nun Batı Libya’daki temasları gündemde

Genel Komutanlığa yakınlığıyla bilinen askerî araştırmacı Muhammed Terhuni, Muhammed Verdagu ve liderliğini yaptığı, “Güneyi Kurtarma Harekât Odası” olarak bilinen yapının Batı Libya’daki silahlı gruplarla gerçekleştirdiği toplantı ve temaslara ilişkin haberlere dikkat çekti.

Terhuni, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, ismini vermediği bazı tarafların güneydeki dengeleri yeniden değiştirmeye çalıştığını savundu. Terhuni, bu girişimlerin Libya’daki siyasi sürecin ilerletilmesi ve bölünmüşlüğün sona erdirilmesi amacıyla uluslararası düzeyde yakınlaşma işaretlerinin görüldüğü bir eş zamanlı olduğunu belirtti.

Yerel basında daha önce de Verdagu ile Batı Libya’daki Ulusal Birlik Hükümeti arasında bağlantılar bulunduğuna ilişkin haberler yayımlanmıştı. Ancak hükümetten üst düzey bir yetkili, daha önce Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada bu yöndeki iddiaları reddetmişti. İki taraf arasındaki ilişkilerin niteliğini kesinleştirecek bağımsız kanıtlar ise ortaya konmuş değil.

Vav Üssü stratejik konumuyla öne çıkıyor

Libya’nın güneybatısında, Nijer ve Çad sınırlarına yakın çöl bölgesinde bulunan Vav Askerî Üssü, kontrol edilmesi güç geniş bir güvenlik sahasının parçası olması nedeniyle önem taşıyor. Sınır aşan hareketlilik, kaçakçılık faaliyetleri ve silahlı grupların varlığı, bölgedeki güvenlik sorunlarını daha da karmaşık hâle getiriyor.

Geçen şubat ayından itibaren orduya bağlı üs ve stratejik noktalara yönelik saldırılar tekrarlandı. Bu saldırıların bir kısmı, Verdagu’nun liderliğindeki grupla ilişkilendirildi. Nijer sınırındaki Tüm Sınır Kapısı’na düzenlenen saldırı, grubun faaliyetleriyle bağlantılı öne çıkan operasyonlardan biri olarak kayda geçti. Bazı Libya aşiretleri ve belediyeler de daha önce söz konusu gruba atfedilen saldırıları kınamıştı.

Saddam Hafter’in Vav Üssü ziyareti sırasında sınır güvenliği konusu ön plana çıktı. Hafter, bir Türk şirketi ile yürütülmesi kararlaştırılan proje kapsamında sınırların korunması, yönetilmesi ve gözetlenmesine yönelik sistemin geliştirilmesi çalışmalarının sürdürüleceğini belirtti.

Geçen temmuz ayında Libya’nın güney sınırlarında yaşanan istikrarsızlık ve silah ile uyuşturucu kaçakçılığındaki artış, Mareşal Halife Hafter liderliğindeki Libya Ulusal Ordusu Genel Komutanlığını, geniş bir alana yayılan sınır hattında kontrolü güçlendirmek amacıyla Türk şirketiyle iş birliğini genişletmeye yöneltmişti.

Güneydeki Harawa Belediyesi ileri gelenleri, Korgeneral Saddam Hafter'i karşılıyor (Genel Komutanlık)
Güneydeki Harawa Belediyesi ileri gelenleri, Korgeneral Saddam Hafter'i karşılıyor (Genel Komutanlık)

Güvenlik ve kalkınma birlikte ele alınıyor

Saddam Hafter’in açıklamaları yalnızca askerî konularla sınırlı kalmadı. Hafter, altyapı yatırımlarına ilişkin projelere de değindi. Bu kapsamda Sirte-Sukna-Sebha uluslararası kara yolu, Sirte Serbest Bölgesi, güneyde bulunan şehirler arasındaki yolların bakımı ve yıllardır âtıl durumda olan tarım projelerinin yeniden canlandırılması öne çıktı.

Hafter, söz konusu projelerin ülkenin kuzeyi ile güneyi arasındaki bağlantıyı güçlendirmeyi, ayrıca Afrika’daki komşu ülkelerle ticaret ve yatırım imkanlarını geliştirmeyi amaçladığını söyledi.

Fizan bölgesindeki toplumsal kesimlere de övgüde bulunan Hafter, bu kesimlerin güneyin güvenliğini tehlikeye atmaya yönelik girişimleri reddettiğini ifade etti. Bölge halkına desteğin sürdürüleceğini kaydeden Hafter, hizmetlerin iyileştirilmesi ve yaşam koşullarının geliştirilmesi yönündeki çalışmaların devam edeceğini belirtti.

Güvenlik ile kalkınmanın birlikte ele alınması, güney Libya’da istikrarın yalnızca askerî birliklerin konuşlandırılmasıyla değil, altyapının iyileştirilmesi ve ekonomik fırsatların artırılmasıyla da sağlanabileceği yaklaşımını yansıtıyor.

Hafter Hırava’da aşiret temsilcileriyle görüştü

Genel Komutanlık, dün Saddam Hafter’in Hırava Belediyesine gerçekleştirdiği ziyaretin ayrıntılarını da paylaştı. Hafter, bölgede Süleyman, Cemaat ve Amamra aşiretlerinin şeyhleri ve ileri gelenleri tarafından karşılandı.

Genel Komutanlığın açıklamasına göre aşiret temsilcileri, Genel Komutan Yardımcısı’nın ziyaretinden duydukları memnuniyeti dile getirerek, Silahlı Kuvvetler Genel Komutanlığının güvenlik ve istikrarın korunmasındaki rolünü takdir etti. Temsilciler ayrıca ülkenin korunması, egemenliğinin savunulması ve birliğinin sürdürülmesine yönelik çabalara desteklerini bildirdi.

Saddam Hafter ise Süleyman, Cemaat ve Amamra aşiretlerinin “millî rolüne” övgüde bulundu. Aşiretlerin tarih boyunca sergilediği tutumları takdir eden Hafter, “Kerame Muharebesi” sırasında silahlı kuvvetlere verdikleri desteğe, toplumsal bütünlüğün korunmasına ve ulusal uzlaşı çabalarına katkılarına dikkat çekti.


Bağdat’tan “silahların devletin kontrolünde toplanmasına” karşı çıkanlara uyarı

Haziran 2026’nın başlarında Samarra’da Irak devletine entegrasyon sürecinin başlangıç törenine katılan Seraya es-Selam mensupları. (AP)
Haziran 2026’nın başlarında Samarra’da Irak devletine entegrasyon sürecinin başlangıç törenine katılan Seraya es-Selam mensupları. (AP)
TT

Bağdat’tan “silahların devletin kontrolünde toplanmasına” karşı çıkanlara uyarı

Haziran 2026’nın başlarında Samarra’da Irak devletine entegrasyon sürecinin başlangıç törenine katılan Seraya es-Selam mensupları. (AP)
Haziran 2026’nın başlarında Samarra’da Irak devletine entegrasyon sürecinin başlangıç törenine katılan Seraya es-Selam mensupları. (AP)

Irak’ta yürütme ve yasama organları, dün “silahların devletin kontrolünde toplanması” projesine karşı çıkanlara yönelik yaptırım uygulanabileceği uyarısında bulundu. İktidardaki Koordinasyon Çerçevesi İttifakı, silah meselesinin 30 Haziran 2027’ye kadar çözüme kavuşturulmasını öngören anlaşmaya bağlılığını teyit etti.

Irak hükümeti de kurumlarına yasaları uygulama ve “silahların devlet kontrolünde toplanmasına ilişkin devlet kararlarını engelleyen, bu girişimlere katılan veya katkıda bulunan herkes hakkında cezai şikâyet süreçlerini başlatma” talimatı verdiğini açıkladı.

Irak Meclis Başkanı Heybet el-Halbusi de iç barışın korunması, hukukun uygulanması ve silahların devletin kontrolünde toplanması amacıyla hükümetin attığı adımlara destek verdiğini bildirdi.

Ankara’dan Irak ve Suriye açıklaması

Öte yandan Türkiye Savunma Bakanı Yaşar Güler, Türkiye’nin “komşuları Suriye ve Irak ile sınırlarının güvenliği tamamen sağlanana kadar” bu ülkelerdeki askerlerini tutmaya devam edeceğini söyledi.

Güler, “Kuvvet yapımız ve konuşlanmamız; terör tehdidinin gelişimine, sınır güvenliğimize ve sahadaki gelişmelere göre belirleniyor” ifadelerini kullandı.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre Iraklı bazı silahlı grupların, silahların devlet kontrolünde toplanması planına katılmayı kabul etmeleri karşılığında öne sürdükleri şartlardan biri de Türk askerlerinin Irak’tan çekilmesiydi.


Yemen ordusu, Husilere verdirdiği kayıpları ikiye katladı

Güneydeki “Devler Tugayları”, Babülmendeb Boğazı’na hâkim Kahbub Dağları’na yönelik saldırıları püskürttü.
Güneydeki “Devler Tugayları”, Babülmendeb Boğazı’na hâkim Kahbub Dağları’na yönelik saldırıları püskürttü.
TT

Yemen ordusu, Husilere verdirdiği kayıpları ikiye katladı

Güneydeki “Devler Tugayları”, Babülmendeb Boğazı’na hâkim Kahbub Dağları’na yönelik saldırıları püskürttü.
Güneydeki “Devler Tugayları”, Babülmendeb Boğazı’na hâkim Kahbub Dağları’na yönelik saldırıları püskürttü.

Yemen ordusu, son saatlerde birçok cephede Husilere verdirdiği kayıpları artırdı. Yüzlerce hedefin vurulduğunu duyuran ordu, yaklaşık 500 Husi mensubunun etkisiz hale getirildiğini ve onlarca askeri aracın imha edildiğini açıkladı. Gelişmeler, “Yemen Şafağı” operasyonu sürerken Taiz’in güneyinde şiddetli çatışmaların yeniden başlamasıyla eş zamanlı yaşandı.

Taiz’deki hükümet güçleri ve Halk Direnişi, dün Şakab cephesinde Husilerin saldırılarını püskürttü. Cebel Sabır’daki köylerin topçu ateşine tutulduğu bildirildi. Sınemat ve Misrah bölgelerinde de çatışmalar devam etti.

Hava saldırıları ve insansız hava aracı (İHA) operasyonları, Husilerin Marib ve Cevf vilayetlerindeki mevzilerini de hedef aldı. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre güneydeki Devler Tugayları ise Lahic vilayetinin batısında, Babülmendeb Boğazı’na uzanan güzergâhların yakınındaki Kahbub Dağları’nda geniş çaplı bir saldırıyı püskürttü.

El-Alimi: Operasyon hedeflerine ulaşılana kadar sürecek

Siyasi cephede ise Yemen Başkanlık Liderlik Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi, “Yemen Şafağı” operasyonunun hedeflerine ulaşılana kadar devam edeceğini vurguladı.

El-Alimi, Birleşmiş Milletler’den, Husilerin terör örgütü olarak sınıflandırılması, örgüte silah tedarikinin yasaklanması ve finansman kaynaklarının kurutulması amacıyla Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üzerinden girişimde bulunulmasına destek vermesini istedi.

El-Alimi ayrıca Taiz’e uygulanan kuşatmanın kaldırılması ve insani yardım malzemelerinin ulaştırılabilmesi için yolların açılması çağrısında bulundu.