7 Ekim sonrası öfke ve denge arasında Ürdün

İsrail sınırındaki Karama kasabasında Filistinlilerle dayanışma gösterisi, 21 Mayıs 2021 (AFP)
İsrail sınırındaki Karama kasabasında Filistinlilerle dayanışma gösterisi, 21 Mayıs 2021 (AFP)
TT

7 Ekim sonrası öfke ve denge arasında Ürdün

İsrail sınırındaki Karama kasabasında Filistinlilerle dayanışma gösterisi, 21 Mayıs 2021 (AFP)
İsrail sınırındaki Karama kasabasında Filistinlilerle dayanışma gösterisi, 21 Mayıs 2021 (AFP)

Malik el-Asamne

Ürdün'deki manzara 7 Ekim 2023'ten bu yana önemli ölçüde değişti. Hamas'ın İsrail'e düzenlediği sürpriz saldırı ve ardından Gazze Şeridi'nde yaşanan şiddetli savaşın Amman'da yansımaları oldu ve birçok düzeyde karışıklığa yol açtı. Kamuoyunda artan öfke ve eşi benzeri görülmemiş diplomatik değişikliklerden, güvenlik ve ekonomik etkilerle ilgili endişelere kadar her düzeyde farklı tepkiler ortaya çıktı. Etkileri, halkın öfkesinin artmasından daha önce eşi benzeri görülmemiş diplomatik değişikliklere, güvenlik ve ekonomik etkilerle ilgili endişelere kadar her düzeyde farklılık gösterdi. Ürdün, sokakların nabzı ile devletin gereklilikleri arasında hassas bir denge kurulmasını gerektiren krıtik bir döneme girdi.

İçeride sokaklar kaynarken baskı artıyor

Filistin topraklarındaki olaylar, tüm sembolizmiyle, Ürdün'de günlük bir arada yaşamanın altında uzun süredir uykuda olan kolektif duyguları harekete geçirdi. İsrail’in Amman Büyükelçiliği çevresinde başlayan ve birçok şehre yayılan büyük çaplı gösterilerde, direnişi destekleyen ve İsrail ile diplomatik ve ekonomik ilişkileri reddeden sloganlar atıldı. İsrail ile imzalanan Barış Antlaşması’nın yanı sıra doğal gaz ve su anlaşmalarının iptalini talep eden sloganlar, sadece dindar ve muhalefet kanatlarından değil, ideolojik ayrımların ötesinde geniş bir kesim tarafından yüksek sesle atıldı.

Hükümet, kendisinin karşı karşıya kaldığı kaynayan sokaklara karşı güvenlik önlemleri alırken, siyasi mesajlar verdi. Yüzlerce gösterici tutuklandı. Bazı bölgelerde toplanma yasağı getirildi. Ancak aynı zamanda, iç gerilimleri kontrol altına almak amacıyla İsrail'e yönelik resmi söylemlerin tonunda belirgin bir katılaşma ve Gazze'ye yönelik bombardıman hakkında sert eleştirilerde bulunuldu.

Amman, iletişim kanallarını asgari düzeyde tutmaya özen gösterirken, sahada tam bir kopuşa veya gerginliğin tırmanmasına yol açabilecek adımlar atmaktan kaçındı. Barış antlaşması pratik olarak yürürlükte kaldı.

İç gerginlik sadece sahada kalmadı, siyasi partiler, sendikalar ve kamuoyunda önde gelen tanınmış kişiler, ihtiyatlı davranma eğiliminde olan çevrelerde bile halkın hoşnutsuzluğunun boyutunu yansıtan açıklamalar ve tutumlar sergilediler. Filistinlilere açıkça sempati duyuluyor ve perde arkasında önerilebilecek herhangi bir yeni yerinden edilme senaryosu kategorik olarak reddediliyordu.

Dışarıda ise öfke ve ihtiyat arasında diplomasi yürütülüyor

Ürdün, dış politika cephesinde önceki krizlere kıyasla daha katı bir tutum sergiledi. Ürdün’ün Tel Aviv Büyükelçisi geri çağrıldı ve karşılığında İsrail’in Amman’daki meslektaşından da başkenti terk etmesi istendi. Ürdün'ün yaşadığı ciddi su krizi nedeniyle ülke için çok önemli olan su ve enerji anlaşması da dahil olmak üzere ortak projeler askıya alındı. On yıllardır süren stratejik ilişkilerin gözden geçirilmesi de önerildi.

sdfgt
Amman'daki İsrail büyükelçiliği önünde protesto düzenleyen Ürdünlüler, 28 Mart 2024 (AFP)

Ancak tüm bu gerginliklere rağmen Amman, Tel Aviv ile asgari düzeyde iletişim kanallarını sürdürmeye özen gösterdi ve tam bir kopuşa veya sahada gerginliğin tırmanmasına yol açabilecek adımlar atmaktan kaçındı. Barış Antlaşması pratik olarak yürürlükte kalmaya devam etti. Güvenlik koordinasyonu, özellikle sınır, enerji ve su konularında arka kanallardan devam etti. Bu bir geri çekilme değil, kritik bir anda Ürdün liderliği tarafından seçilen ‘dengeli öfke’ stratejisinin parçasıydı. Bu güçlü diplomasi, Ürdünlü elitler arasında da yankı buldu. Zira bazıları bunu destekleyerek gerilimin daha fazla artırılmaması çağrısında bulunurken, bazıları bunun Ürdün’e tüm düzeylerde, hatta bir süre sonra olsa bile, yansımaları olacağından korkarak buna karşı çıktı ve aşırı ihtiyatlı davrandı.

Şarm eş-Şeyh’te düzenlenen zirvenin en dikkat çekici anı, Kral 2. Abdullah’ın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'ya güvenmediğini, onun barış istemediğini ve iki devletli çözümü reddettiğini açıklamasıydı.

Stratejik analist Dr. Amir es-Sebayle, Ürdün diplomasisinin öfkesi ile siyasi gerginliğin maliyetinden kaçınmak için yeterli özeni göstermediğini düşünüyor. Dr. Sebayle’ye göre Ürdün’ün diplomatik gerginliğinin sonucu olarak gerçekte olan şey, işsizlik, yoksulluk ve aşırılıkçılık gibi iç sorunlar pahasına bölgesel krizin Ürdün'e aktarılmasıydı. Şarku’l Avsat’ın al Majalla’dan aktardığı analize göre hatanın daha acil iç sorunlar pahasına özellikle Gazze ile ilgili bölgesel meseleye öncelik verilmesinde olduğunu düşünen Dr. Sebayle, Ürdün diplomasisinin gerginliği artırmasının, Ürdün içindeki Müslüman Kardeşler (İhvan-ı Müslimin) söyleminin işine yaradığını, resmi açıklamalarla Hamas’ın konumunu güçlendirdiğini ve ona güçlü bir destek verdiğini söyledi. Bunun sonucunda İhvan’ın ‘Hamas yanlısı’ kanadının parlamento seçimlerinde zafer kazandığını ifade eden Dr. Sebayle’ye göre bu politika, Ürdün'ün Gazze'deki çatışmanın bir parçası olduğu izlenimini yarattı, oysa gerçekte öyle değildi.

Ürdünlü siyasi analist ve akademisyen Dr. Nadya Saadeddin, Dr. Sebayle’nin görüşünün aksine, siyasi ve güvenlik sorunlarının Ürdün'ün seçeneklerini sınırladığını düşünüyor. Dr. Saadeddin’e göre Ürdün'ün iç istikrarı güçlendirme, ulusal güvenliği koruma ve Filistinlilerin haklarını destekleyen ilkeli tutumunu sürdürme çabaları ile İsrail'in düşmanca ve radikal davranışlarına karşı koyma girişimleri arasında denge kurma gayretlerinin kolay çabalar olmadığını söylüyor.

Siyasi çevrelerden gelen, yüksek maliyeti nedeniyle resmi tutumu yumuşatma çağrılarının durumun ciddiyetini ve ağırlığını yansıtmadığını düşünen Dr. Saadeddin’e göre bu çağrılar, işgalci İsrail’in suçlarına karşı halkın öfkesini ve daha güçlü bir tepki verilmesini talep eden sesleri de yansıtmıyor. İşgalin Gazze'de bu planı uygulamaya koyma çabaları ışığında, Filistinlilerin zorla yerinden edilmesine yönelik planın yeniden gündeme gelmesinin, Ürdün için kırmızı çizgi olan Batı Şeria'da yaşananların tekrarlanmasının önünü açarak, daha istikrarlı bir resmi tutumu pekiştirdiğini belirtiyor. Dr. Saadeddin, bunun yanında işgalci varlığın yetkilileri, Ürdün ve komşu Arap ülkelerini de kapsayan ‘Büyük İsrail’ gibi radikal planları benimsediklerine dikkati çekerek, bunun Ürdün için varoluşsal bir tehdit oluşturduğunu, Filistin davasını ortadan kaldırdığını ve bölgedeki Siyonist yayılmacı emelleri yeniden canlandırdığını vurguluyor.

Kral 2. Abdullah ve Netanyahu arasında biriken güvensizlik

Ancak, Şarm eş-Şeyh’te düzenlenen zirvenin en dikkat çekici anı, Kral 2. Abdullah’ın ABD Başkanı Donald Trump'ın katıldığı ve ‘tartışmalı bir konuşma’ yaptığı zirve öncesi İngiliz Yayın Kurumu'na (BBC) verdiği röportajda, açıkça İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'ya güvenmediğini, onun barış istemediğini ve iki devletli çözümü reddettiğini açıklamasıydı. İki devletli çözümün gerçek barışa giden tek yol olduğunu vurgulayan Ürdün Kralı, alternatiflerin devam eden şiddet ve herkes için ciddi sonuçlar olacağı uyarısında bulundu. Kral 2. Abdullah’ın açıklamalarında bir kez daha altını çizdiği Ürdün’ün bu tutumu, Trump'ın belirsiz planına karşı ihtiyatlılığı yansıtsa da Ürdün mevcut aşamada, Gazze'de acil ateşkes sağlayacak her türlü girişimi memnuniyetle karşıladı.

Ekonomi de şok dalgalarından etkilendi. Koronavirüs (Kovid-19) pandemisinin ardından yavaş yavaş toparlanmaya başlayan turizm sektörü, rezervasyonlardaki düşüş ve gerginliğin Ürdün’e sıçrayabileceği endişesiyle ağır darbe aldı.

Netanyahu’ya karşı bu tutum aslında yeni değil. Kral 2. Abdullah daha önce kaleme aldığı ‘Son Şans’ adlı kitabında İsrail’in eski başbakanlarından Ehud Barak'ın Netanyahu hakkında, “Netanyahu hiçbir çukuru boş bırakmadı. En büyük sorun, bu çukura tek başına düşmeyip tüm ülkeyi de beraberinde sürüklemesi” dediğini aktarmıştı.

On üç yıl sonra Netanyahu'nun kendisinin düşmeye hazırlandığı çukur, yeni ayaklanmalara ve sonsuz savaşlara tahammül edemeyen bir dünyada, tüm bölgeyi içine alabilecek kadar büyük.

Netanyahu'nun yıllarca yavaş yavaş oluşturduğu aşırılıkçı politikaların birikimiyle ortaya çıkan ve aslında kaçınılmaz bir Filistin öfke patlaması olan bu son savaşın başlamasından sonra, Ortadoğu'nun modern siyasi tarihinde bu sorunlu ve rahatsız edici şahsı anlamaya çalışıyorum.

frgt
ABD Başkanı Donald Trump ve Kral 2. Abdullah, Şarm eş-Şeyh’teki Gazze konulu zirvede bir araya geldi, 13 Ekim 2025 (AFP)

Netanyahu, 1997 yılında, sakinliği ve barışa olan sarsılmaz inancıyla tanınan merhum Kral Hüseyin bin Talal gibi bir insanı, kendisine karşı sert bir mektup yazmaya iten bir karakter. Merhum kral mektupta şöyle diyordu:

“Eğer amacınız Filistinli kardeşlerimizi kaçınılmaz bir silahlı direnişe kışkırtmak ise o zaman tek yapmanız gereken, Filistinlilerin ve Arapların duygularını, öfkelerini ve çaresizliklerini hiçe sayarak, Filistin şehirlerini kuşatan ve suçlar işleyen güçlü ordunuzla durumu iyileştirmeden buldozerlerinizi önerilen yerleşim bölgelerine göndermek olacaktır. Bu da ezilen Filistinlilerin ülkelerinden ve atalarının ülkelerinden yeni bir göç dalgasına yol açabilir ve böylece barış süreci sonsuza dek sona erebilir... Neden barışta Filistinli ortaklarınız olarak adlandırdığınız kişilere sürekli ve kasıtlı olarak aşağılama uyguluyorsunuz?”

Kral Hüseyin bin Talal'ın biyografisinde, merhum Kralın adamlarına her zaman ‘Netanyahu'ya asla güvenmeyin’ dediğinden bahsediliyor. Birkaç gün önce Kral Abdullah’dan da aynısını duyduk. Bu bilgelik görüldüğü üzere köklü ve babadan oğula kalan bir miras.

Ekonomi ve toplum

Ekonomi de şok dalgalarından etkilendi. Koronavirüs (Kovid-19) pandemisinin ardından yavaş yavaş toparlanmaya başlayan turizm sektörü, rezervasyonlardaki düşüş ve gerginliğin Ürdün’e sıçrayabileceği endişesiyle ağır darbe aldı. Otel doluluk oranları düştü ve turizm gelirleri önemli ölçüde azaldı, bu da kamu gelirlerine ve bu hayati sektördeki binlerce çalışanın gelirlerine yansıdı.

Yatırımcıların temkinli yaklaşımı ve piyasa güvenindeki göreceli düşüşün etkisiyle, yavaşlama bölgesel istikrarla bağlantılı diğer sektörleri de vurdu.

7 Ekim krizi, Ürdün'ün Filistin'in felaketlerine karşı sadece sessiz bir komşu olmadığını, aksine tarihinden, coğrafyasından ve demografik yapısından ayrılamayacak dikkatli hesaplarla etkilenen ve tepki veren bir aktör olduğunu ortaya koydu.

Halk düzeyinde, bu olay ulusal birlik duygusunu derinleştirdi, ancak aynı zamanda yerinden edilme senaryoları, dış baskılar ve boşuna çatışmalara sürüklenme olasılığı konusunda kronik endişeleri yeniden uyandırdı.

Ürdün toplumu savaşa sadece gösterilerle değil, popüler mahalleler ve topluluk grupları tarafından başlatılan bağış ve yardım kampanyalarıyla da güçlü bir tepki gösterdi. Bunun yanında Ürdün’ü kaldırabileceğinden daha ağır durumlara sürükleyebilecek aşırı duygusallığa karşı uyarıda bulunan sesler de yükseldi.

İmkansız zamanlarda sağlanabilecek denge

7 Ekim krizi, Ürdün'ün Filistin'in felaketlerine karşı sadece sessiz bir komşu olmadığını, aksine tarihinden, coğrafyasından ve demografik yapısından ayrılamayacak dikkatli hesaplarla etkilenen ve tepki veren bir aktör olduğunu ortaya koydu.

İç politikada devlet, istikrarı korumak ile halkın beklentilerine cevap vermek arasında karmaşık bir sınavla karşı karşıya kalırken dış politikada, siyasi olarak intihar etmeden öfke diplomasisi uygulayarak, kaynayan bölgede rasyonel bir arabulucu konumunu korudu.

Hareketlilik henüz sona ermedi, ancak 7 Ekim'den sonra işler eskisi gibi olmayacak. Ürdün daha uyanık, çevresinde olup bitenlere daha duyarlı hale geldi. Hareket alanının daraldığının, dengenin artık bir lüks değil, taviz verilemeyecek bir hayat-memat meselesi olduğunun daha çok farkına vardı.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarfından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir



Meşal: Hamas silahlarını bırakmayacak ve Gazze’de yabancı yönetimi kabul etmeyecek

Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
TT

Meşal: Hamas silahlarını bırakmayacak ve Gazze’de yabancı yönetimi kabul etmeyecek

Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)

Hamas liderlerinden Halid Meşal bugün yaptığı açıklamada, Hamas’ın silahlarını bırakmayacağını ve Gazze Şeridi’nde ‘yabancı bir yönetimi’ kabul etmeyeceğini söyledi. Açıklama, ateşkes anlaşmasının, Hamas’ın silahsızlandırılmasını ve Gazze Şeridi’nin yönetimi için uluslararası bir komite kurulmasını öngören ikinci aşamasının başlamasının ardından geldi.

Hamas’ın yurt dışı sorumlusu ve eski Siyasi Büro Başkanı Meşal, 17. El Cezire Forumu’nda yaptığı konuşmada, “Direnişi, direnişin silahını ve direnişi gerçekleştirenleri suç saymak kabul edilemez” dedi.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Meşal, “İşgal olduğu sürece direniş vardır. Direniş, işgal altındaki halkların bir hakkıdır; uluslararası hukukun, semavi dinlerin ve milletlerin hafızasının bir parçasıdır ve onunla gurur duyulur” ifadelerini kullandı.

İsrail ile Hamas arasında varılan ateşkes anlaşması, yıkıcı bir savaşın ardından, 10 Ekim’de yürürlüğe girdi. Anlaşma, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi tarafından da desteklenen bir ABD planına dayanıyor.

Anlaşmanın ilk aşaması, 7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze Şeridi’nde tutulan rehineler ile İsrail hapishanelerindeki Filistinli mahkûmların takasını, çatışmaların durdurulmasını, İsrail’in Filistin topraklarındaki yerleşim alanlarından çekilmesini ve Gazze Şeridi’ne insani yardımların girişini öngörüyordu.

İkinci aşama ise 26 Ocak’ta Gazze Şeridi’nde son İsrailli rehinenin cansız bedeninin bulunmasının ardından başladı. Bu aşama, Hamas’ın silahsızlandırılmasını, Gazze Şeridi’nin yaklaşık yarısını kontrol eden İsrail ordusunun kademeli olarak çekilmesini ve Gazze’nin güvenliğinin sağlanmasına ve Filistinli polis birimlerinin eğitilmesine yardımcı olmayı amaçlayan uluslararası bir istikrar gücünün konuşlandırılmasını içeriyor.

Plan kapsamında, Gazze Şeridi’nin yönetimini denetlemek üzere ABD Başkanı Donald Trump’ın başkanlığında, çeşitli ülkelerden isimlerin yer aldığı Barış Konseyi oluşturuldu. Ayrıca, Gazze Şeridi’nin günlük işlerini yürütmek üzere Filistinli teknokratlardan oluşan bir komitenin kurulması öngörüldü.

Meşal, Barış Konseyi’ne Gazze Şeridi’nin yeniden inşasını ve yaklaşık 2 milyon 200 bin nüfuslu bölgeye insani yardımların akışını mümkün kılacak ‘dengeli bir yaklaşım’ benimseme çağrısında bulundu. Meşal, aynı zamanda Hamas’ın Filistin topraklarında herhangi bir yabancı yönetimi kabul etmeyeceğini yineledi.

Meşal sözlerini şöyle sürdürdü: “Ulusal sabitelerimize bağlıyız; vesayet mantığını, dış müdahaleyi ve manda yönetimini kabul etmiyoruz… Filistinlileri Filistinliler yönetir. Gazze, Gazze halkınındır; Filistin, Filistinlilerindir. Yabancı bir yönetimi kabul etmeyeceğiz.”

Meşal’e göre bu sorumluluk yalnızca Hamas’a değil, ‘tüm canlı unsurlarıyla Filistin halkının liderliğine’ aittir.

İsrail ve ABD, Hamas’ın silahsızlandırılması ve Gazze Şeridi’nin askerden arındırılmış bir bölge haline getirilmesi talebini sürdürüyor. Hamas ise silahlarını gelecekte kurulabilecek bir Filistin yönetimine devretme ihtimalinden söz ediyor.

İsrailli yetkililer, Hamas’ın Gazze Şeridi’nde yaklaşık 20 bin savaşçıya sahip olduğunu ve hareketin elinde yaklaşık 60 bin kalaşnikof tüfek bulunduğunu öne sürüyor.

Ateşkes anlaşmasında öngörülen uluslararası gücü hangi ülkelerin oluşturacağı ise henüz netlik kazanmış değil.


Libya’da Yüksek Yargı Konseyi, Anayasa Mahkemesi kararlarına karşı muhalefetini artırıyor

BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)
BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)
TT

Libya’da Yüksek Yargı Konseyi, Anayasa Mahkemesi kararlarına karşı muhalefetini artırıyor

BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)
BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)

Libya Yüksek Yargı Konseyi, Trablus'taki Yüksek Mahkeme Anayasa Dairesi'nin kararlarına karşı tavrını katılaştırarak, ‘yargıyı siyasallaştırma girişimlerine’ karşı sert bir uyarıda bulundu. Konsey, ‘bu hassas aşamada yargıya müdahale etme’ konusunda sert bir uyarıda bulundu. Ülke, yargıya da neredeyse ulaşan kronik siyasi ve askeri bölünmelerden mustarip durumda.

Yüksek Yargı Konseyi’nin bu tutumu, Anayasa Mahkemesi'nin Temsilciler Meclisi tarafından çıkarılan ve Yargı Sistemi Kanunu'nda değişiklikler içeren iki kanunu geçersiz kılma kararının ardından daha da belirginleşti. Bu durum, mevcut Yargı Yüksek Konseyi’nin kurulduğu anayasal dayanağın ortadan kalktığı ve bu kanundan kaynaklanan statüsünü kaybettiği anlamına geliyor. Dolayısıyla, önceki hükümlere uygun olarak yeniden oluşturulması gerekiyor.

Yüksek Yargı Konseyi tarafından cuma akşamı yapılan açıklamada ‘anayasal çevreden’ doğrudan bahsedilmeden yargı alanında yaşananlara, özellikle de bazılarının, kurumu zararlı bir kurum ile değiştirmek için anayasal olarak ilgili olduğunu düşündükleri araçları kullanarak yargının birliğini ve bağımsızlığını zayıflatma girişimlerine ilişkin duyulan üzüntü ifade edildi.

Konsey, bu kişilerin amacının, diğer tüm yetkileri elinden almak suretiyle, yalnızca siyasi ve dar bir kişisel çıkar olarak nitelendirilebilecek hedefleri gerçekleştirmek olduğunu değerlendirdi.

Yargının birliğini korumak, sorumlu davranmak ve ülkenin yararına hizmet etmek için, sonuçsuz kalacak bir fiili durum dayatmaya çalışanların devam eden uzlaşmaz tavırları karşısında bir süre en yüksek disiplin seviyesini uyguladığını da ekleyen Konsey, ülkenin tarihinde hassas ve tehlikeli bir dönemde, birliğin her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulduğu bir zamanda yargıya müdahale etme girişimlerine işaret etti.

fdbfb
Libya Temsilciler Meclisi'nin önceki bir oturumundan bir kare (Libya Temsilciler Meclisi)

Bu gerginlik, Temsilciler Meclisi ile (yargı otoritesini oluşturan üç sütundan biri olan) Devlet Konseyi arasındaki hukuki ve siyasi çatışmanın bir parçası olarak görülüyor. Bu çatışma, siyaset koridorlarından yargının kalbine taşınırken Temsilciler Meclisi, bazı yasal değişikliklerle Yüksek Yargı Konseyi'ni yeniden yapılandırarak yargı üzerinde daha fazla etki sahibi olmaya çalışıyor. Devlet Konseyi bu hamleyi yargının ‘siyasileştirilmesi’ olarak değerlendirdi.

Bu turda, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri'nin Libya Özel Temsilcisi ve Libya'daki BM Destek Misyonu (UNSMIL) Başkanı Hanna Serwaa Tetteh, bu diyaloğun yeni bir hükümet seçmek için bir organ olmaktan ziyade, Libyalıların kendi ülkelerinin geleceği için kendileri tarafından formüle edilen pratik çözümler geliştirmek amacıyla yürütülen bir ‘Libyalılar arası’ süreç olduğunu teyit etti.

Seçim çerçevesine ilişkin görüşmeler de “6+6” komitesinin kuralları ve danışma komitesinin tavsiyeleri temelinde, mevcut farklılıkların altında yatan garantileri ve siyasi endişeleri anlamaya odaklanarak yürütüldü.

Katılımcı üyeler ise, görüşmelerin genel ilkelerden usul ayrıntılarına doğru ilerlediğini belirttiler. Komisyon Yönetim Kurulu'ndaki boş koltuk krizinin çözülmesinin, gelecekteki seçimlere olan güveni güçlendirmek ve seçimlerin itiraz edilmesini veya kesintiye uğramasını önlemek için temel bir unsur olduğunu vurguladılar.

ert6y
Önceki belediye seçim kampanyasından (Komisyon Yönetim Kurulu)

Turun sonunda üyeler, Berlin Süreci Siyasi Çalışma Grubu'nun büyükelçilerine ve temsilcilerine ana önerilerini sundular. Büyükelçiler ve temsilciler, sürecin mart ayında yeniden başlaması ve uzun vadeli istikrarı sağlayacak ulusal bir vizyon etrafında uzlaşma sağlanmaya devam edilmesi koşuluyla, UNSMIL tarafından kolaylaştırılan yol haritasına destek verdiklerini teyit ettiler.

Yapılandırılmış diyalogun yeni hükümetin seçimi konusunda kararlar alan bir organ olmadığını yineleyen USNMIL, devlet kurumlarını güçlendirmek amacıyla, seçimlere elverişli bir ortam yaratmak ve yönetişim, ekonomi ve güvenlik alanlarındaki en acil sorunları ele almak için pratik önerileri incelemekle ilgilendiğini belirtti. UNSMIL, bunun uzun vadeli çatışmanın nedenlerini ele almak için politika ve yasama önerilerini inceleyerek ve geliştirerek başarılacağının altını çizdi. Ayrıca, yapılandırılmış diyalogun istikrarın önünü açacak ulusal bir vizyon üzerinde uzlaşma sağlamayı amaçlayacağına da dikkati çekti.

Bu gelişme, cumartesi günü Tacura, Sayad ve el-Hashan belediyelerinde ve Tobruk'taki bir oy verme merkezinde, düzenli ve sakin bir atmosferde belediye meclisi seçimleri için oy kullanma işleminin başlamasıyla eş zamanlı gerçekleşti. Komisyon Yönetim Kurulu’nun ana operasyon odası, oy verme sürecinin disiplinli ve organize bir ortamda, önemli bir engel olmadan plana göre ilerlediğini belirtti.

Komisyon, 93 sandık merkezinden oluşan 43 merkezin tamamının açık olduğunu doğruladı. Bu tur, şeffaflığı artırmak ve her türlü sahtekarlık girişimini önlemek amacıyla Tacura belediyesinde elektronik doğrulama teknolojisi (parmak izi) kullanıldı.

u78ı9o
Huri, cumartesi günü belediye seçimlerinde bir oy verme merkezini ziyaret ederken (UNSMIL)

Öte yandan UNSMIL, sorumlu yerel yönetimin kurulmasına katkıda bulunmak için tüm kayıtlı seçmenleri oy kullanmaya çağırırken, misyonun başkan yardımcısı Stephanie Huri, Tacura'daki oy verme merkezlerini ziyaret ederek oy verme sürecini ve elektronik seçmen doğrulama sisteminin kullanımını yerinde gözlemledi.

Bu seçimler, oy vermeyi geciktiren bazı teknik ve hukuki engellerin aşılmasının ardından, Komisyonun ülke çapında belediye meclislerini seçme planını çerçevesinde gerçekleşirken söz konusu plan, son iki yılda uygulanan ve nihai sonuçların kabul edilmesi ve seçilmiş meclislerin oluşturulmasıyla sonuçlanan önceki aşamaların başarısının bir uzantısı olarak değerlendiriliyor.


Kasım, Hizbullah üzerindeki kontrolünü sıkılaştırıyor

Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)
Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)
TT

Kasım, Hizbullah üzerindeki kontrolünü sıkılaştırıyor

Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)
Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)

Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, örgütün idari kurumları üzerindeki kontrolünü sıkılaştırmaya çalışıyor. Bu yüzden söz konusu kurumlara, eski Genel Sekreter Hasan Nasrallah'ın liderliği döneminde marjinalleştirilen yakın arkadaşları ve din adamı olmayan politikacıları getirdi.

Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklara göre yapılan en önemli değişiklikler arasında, eski bakan ve milletvekili Muhammed Fneyş’in Hizbullah’ın ‘hükümeti’ olarak kabul edilen yürütme organının başına geçmesi, milletvekili ve parlamento grubu başkanı Muhammed Raad'ın ise genel sekreter yardımcılığına atanmasının bekleniyor.

Kaynaklar, Kasım'ın, daha önce partinin yürütme organının sorumluluğunda olan ayrıntılara girmeden liderliği elinde tutan genel sekreterlik ile örgütün tüm kurumlarını birbirine bağlayarak Hizbullah’ı kontrol etmeye çalıştığına işaret etti.

Öte yandan, Başbakan Nevaf Selam, çok sayıda kişinin İsrail'in tekrarlanan saldırılarının ardından halen yeniden inşa edilmesini beklediği güney bölgesine tarihi bir ziyaret başlattı. Başbakan Selam'ın, Hizbullah tarafından kendisine karşı başlatılan ihanet kampanyasına rağmen tüm köylerde sıcak bir şekilde karşılanması dikkati çekti.