7 Ekim sonrası öfke ve denge arasında Ürdün

İsrail sınırındaki Karama kasabasında Filistinlilerle dayanışma gösterisi, 21 Mayıs 2021 (AFP)
İsrail sınırındaki Karama kasabasında Filistinlilerle dayanışma gösterisi, 21 Mayıs 2021 (AFP)
TT

7 Ekim sonrası öfke ve denge arasında Ürdün

İsrail sınırındaki Karama kasabasında Filistinlilerle dayanışma gösterisi, 21 Mayıs 2021 (AFP)
İsrail sınırındaki Karama kasabasında Filistinlilerle dayanışma gösterisi, 21 Mayıs 2021 (AFP)

Malik el-Asamne

Ürdün'deki manzara 7 Ekim 2023'ten bu yana önemli ölçüde değişti. Hamas'ın İsrail'e düzenlediği sürpriz saldırı ve ardından Gazze Şeridi'nde yaşanan şiddetli savaşın Amman'da yansımaları oldu ve birçok düzeyde karışıklığa yol açtı. Kamuoyunda artan öfke ve eşi benzeri görülmemiş diplomatik değişikliklerden, güvenlik ve ekonomik etkilerle ilgili endişelere kadar her düzeyde farklı tepkiler ortaya çıktı. Etkileri, halkın öfkesinin artmasından daha önce eşi benzeri görülmemiş diplomatik değişikliklere, güvenlik ve ekonomik etkilerle ilgili endişelere kadar her düzeyde farklılık gösterdi. Ürdün, sokakların nabzı ile devletin gereklilikleri arasında hassas bir denge kurulmasını gerektiren krıtik bir döneme girdi.

İçeride sokaklar kaynarken baskı artıyor

Filistin topraklarındaki olaylar, tüm sembolizmiyle, Ürdün'de günlük bir arada yaşamanın altında uzun süredir uykuda olan kolektif duyguları harekete geçirdi. İsrail’in Amman Büyükelçiliği çevresinde başlayan ve birçok şehre yayılan büyük çaplı gösterilerde, direnişi destekleyen ve İsrail ile diplomatik ve ekonomik ilişkileri reddeden sloganlar atıldı. İsrail ile imzalanan Barış Antlaşması’nın yanı sıra doğal gaz ve su anlaşmalarının iptalini talep eden sloganlar, sadece dindar ve muhalefet kanatlarından değil, ideolojik ayrımların ötesinde geniş bir kesim tarafından yüksek sesle atıldı.

Hükümet, kendisinin karşı karşıya kaldığı kaynayan sokaklara karşı güvenlik önlemleri alırken, siyasi mesajlar verdi. Yüzlerce gösterici tutuklandı. Bazı bölgelerde toplanma yasağı getirildi. Ancak aynı zamanda, iç gerilimleri kontrol altına almak amacıyla İsrail'e yönelik resmi söylemlerin tonunda belirgin bir katılaşma ve Gazze'ye yönelik bombardıman hakkında sert eleştirilerde bulunuldu.

Amman, iletişim kanallarını asgari düzeyde tutmaya özen gösterirken, sahada tam bir kopuşa veya gerginliğin tırmanmasına yol açabilecek adımlar atmaktan kaçındı. Barış antlaşması pratik olarak yürürlükte kaldı.

İç gerginlik sadece sahada kalmadı, siyasi partiler, sendikalar ve kamuoyunda önde gelen tanınmış kişiler, ihtiyatlı davranma eğiliminde olan çevrelerde bile halkın hoşnutsuzluğunun boyutunu yansıtan açıklamalar ve tutumlar sergilediler. Filistinlilere açıkça sempati duyuluyor ve perde arkasında önerilebilecek herhangi bir yeni yerinden edilme senaryosu kategorik olarak reddediliyordu.

Dışarıda ise öfke ve ihtiyat arasında diplomasi yürütülüyor

Ürdün, dış politika cephesinde önceki krizlere kıyasla daha katı bir tutum sergiledi. Ürdün’ün Tel Aviv Büyükelçisi geri çağrıldı ve karşılığında İsrail’in Amman’daki meslektaşından da başkenti terk etmesi istendi. Ürdün'ün yaşadığı ciddi su krizi nedeniyle ülke için çok önemli olan su ve enerji anlaşması da dahil olmak üzere ortak projeler askıya alındı. On yıllardır süren stratejik ilişkilerin gözden geçirilmesi de önerildi.

sdfgt
Amman'daki İsrail büyükelçiliği önünde protesto düzenleyen Ürdünlüler, 28 Mart 2024 (AFP)

Ancak tüm bu gerginliklere rağmen Amman, Tel Aviv ile asgari düzeyde iletişim kanallarını sürdürmeye özen gösterdi ve tam bir kopuşa veya sahada gerginliğin tırmanmasına yol açabilecek adımlar atmaktan kaçındı. Barış Antlaşması pratik olarak yürürlükte kalmaya devam etti. Güvenlik koordinasyonu, özellikle sınır, enerji ve su konularında arka kanallardan devam etti. Bu bir geri çekilme değil, kritik bir anda Ürdün liderliği tarafından seçilen ‘dengeli öfke’ stratejisinin parçasıydı. Bu güçlü diplomasi, Ürdünlü elitler arasında da yankı buldu. Zira bazıları bunu destekleyerek gerilimin daha fazla artırılmaması çağrısında bulunurken, bazıları bunun Ürdün’e tüm düzeylerde, hatta bir süre sonra olsa bile, yansımaları olacağından korkarak buna karşı çıktı ve aşırı ihtiyatlı davrandı.

Şarm eş-Şeyh’te düzenlenen zirvenin en dikkat çekici anı, Kral 2. Abdullah’ın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'ya güvenmediğini, onun barış istemediğini ve iki devletli çözümü reddettiğini açıklamasıydı.

Stratejik analist Dr. Amir es-Sebayle, Ürdün diplomasisinin öfkesi ile siyasi gerginliğin maliyetinden kaçınmak için yeterli özeni göstermediğini düşünüyor. Dr. Sebayle’ye göre Ürdün’ün diplomatik gerginliğinin sonucu olarak gerçekte olan şey, işsizlik, yoksulluk ve aşırılıkçılık gibi iç sorunlar pahasına bölgesel krizin Ürdün'e aktarılmasıydı. Şarku’l Avsat’ın al Majalla’dan aktardığı analize göre hatanın daha acil iç sorunlar pahasına özellikle Gazze ile ilgili bölgesel meseleye öncelik verilmesinde olduğunu düşünen Dr. Sebayle, Ürdün diplomasisinin gerginliği artırmasının, Ürdün içindeki Müslüman Kardeşler (İhvan-ı Müslimin) söyleminin işine yaradığını, resmi açıklamalarla Hamas’ın konumunu güçlendirdiğini ve ona güçlü bir destek verdiğini söyledi. Bunun sonucunda İhvan’ın ‘Hamas yanlısı’ kanadının parlamento seçimlerinde zafer kazandığını ifade eden Dr. Sebayle’ye göre bu politika, Ürdün'ün Gazze'deki çatışmanın bir parçası olduğu izlenimini yarattı, oysa gerçekte öyle değildi.

Ürdünlü siyasi analist ve akademisyen Dr. Nadya Saadeddin, Dr. Sebayle’nin görüşünün aksine, siyasi ve güvenlik sorunlarının Ürdün'ün seçeneklerini sınırladığını düşünüyor. Dr. Saadeddin’e göre Ürdün'ün iç istikrarı güçlendirme, ulusal güvenliği koruma ve Filistinlilerin haklarını destekleyen ilkeli tutumunu sürdürme çabaları ile İsrail'in düşmanca ve radikal davranışlarına karşı koyma girişimleri arasında denge kurma gayretlerinin kolay çabalar olmadığını söylüyor.

Siyasi çevrelerden gelen, yüksek maliyeti nedeniyle resmi tutumu yumuşatma çağrılarının durumun ciddiyetini ve ağırlığını yansıtmadığını düşünen Dr. Saadeddin’e göre bu çağrılar, işgalci İsrail’in suçlarına karşı halkın öfkesini ve daha güçlü bir tepki verilmesini talep eden sesleri de yansıtmıyor. İşgalin Gazze'de bu planı uygulamaya koyma çabaları ışığında, Filistinlilerin zorla yerinden edilmesine yönelik planın yeniden gündeme gelmesinin, Ürdün için kırmızı çizgi olan Batı Şeria'da yaşananların tekrarlanmasının önünü açarak, daha istikrarlı bir resmi tutumu pekiştirdiğini belirtiyor. Dr. Saadeddin, bunun yanında işgalci varlığın yetkilileri, Ürdün ve komşu Arap ülkelerini de kapsayan ‘Büyük İsrail’ gibi radikal planları benimsediklerine dikkati çekerek, bunun Ürdün için varoluşsal bir tehdit oluşturduğunu, Filistin davasını ortadan kaldırdığını ve bölgedeki Siyonist yayılmacı emelleri yeniden canlandırdığını vurguluyor.

Kral 2. Abdullah ve Netanyahu arasında biriken güvensizlik

Ancak, Şarm eş-Şeyh’te düzenlenen zirvenin en dikkat çekici anı, Kral 2. Abdullah’ın ABD Başkanı Donald Trump'ın katıldığı ve ‘tartışmalı bir konuşma’ yaptığı zirve öncesi İngiliz Yayın Kurumu'na (BBC) verdiği röportajda, açıkça İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'ya güvenmediğini, onun barış istemediğini ve iki devletli çözümü reddettiğini açıklamasıydı. İki devletli çözümün gerçek barışa giden tek yol olduğunu vurgulayan Ürdün Kralı, alternatiflerin devam eden şiddet ve herkes için ciddi sonuçlar olacağı uyarısında bulundu. Kral 2. Abdullah’ın açıklamalarında bir kez daha altını çizdiği Ürdün’ün bu tutumu, Trump'ın belirsiz planına karşı ihtiyatlılığı yansıtsa da Ürdün mevcut aşamada, Gazze'de acil ateşkes sağlayacak her türlü girişimi memnuniyetle karşıladı.

Ekonomi de şok dalgalarından etkilendi. Koronavirüs (Kovid-19) pandemisinin ardından yavaş yavaş toparlanmaya başlayan turizm sektörü, rezervasyonlardaki düşüş ve gerginliğin Ürdün’e sıçrayabileceği endişesiyle ağır darbe aldı.

Netanyahu’ya karşı bu tutum aslında yeni değil. Kral 2. Abdullah daha önce kaleme aldığı ‘Son Şans’ adlı kitabında İsrail’in eski başbakanlarından Ehud Barak'ın Netanyahu hakkında, “Netanyahu hiçbir çukuru boş bırakmadı. En büyük sorun, bu çukura tek başına düşmeyip tüm ülkeyi de beraberinde sürüklemesi” dediğini aktarmıştı.

On üç yıl sonra Netanyahu'nun kendisinin düşmeye hazırlandığı çukur, yeni ayaklanmalara ve sonsuz savaşlara tahammül edemeyen bir dünyada, tüm bölgeyi içine alabilecek kadar büyük.

Netanyahu'nun yıllarca yavaş yavaş oluşturduğu aşırılıkçı politikaların birikimiyle ortaya çıkan ve aslında kaçınılmaz bir Filistin öfke patlaması olan bu son savaşın başlamasından sonra, Ortadoğu'nun modern siyasi tarihinde bu sorunlu ve rahatsız edici şahsı anlamaya çalışıyorum.

frgt
ABD Başkanı Donald Trump ve Kral 2. Abdullah, Şarm eş-Şeyh’teki Gazze konulu zirvede bir araya geldi, 13 Ekim 2025 (AFP)

Netanyahu, 1997 yılında, sakinliği ve barışa olan sarsılmaz inancıyla tanınan merhum Kral Hüseyin bin Talal gibi bir insanı, kendisine karşı sert bir mektup yazmaya iten bir karakter. Merhum kral mektupta şöyle diyordu:

“Eğer amacınız Filistinli kardeşlerimizi kaçınılmaz bir silahlı direnişe kışkırtmak ise o zaman tek yapmanız gereken, Filistinlilerin ve Arapların duygularını, öfkelerini ve çaresizliklerini hiçe sayarak, Filistin şehirlerini kuşatan ve suçlar işleyen güçlü ordunuzla durumu iyileştirmeden buldozerlerinizi önerilen yerleşim bölgelerine göndermek olacaktır. Bu da ezilen Filistinlilerin ülkelerinden ve atalarının ülkelerinden yeni bir göç dalgasına yol açabilir ve böylece barış süreci sonsuza dek sona erebilir... Neden barışta Filistinli ortaklarınız olarak adlandırdığınız kişilere sürekli ve kasıtlı olarak aşağılama uyguluyorsunuz?”

Kral Hüseyin bin Talal'ın biyografisinde, merhum Kralın adamlarına her zaman ‘Netanyahu'ya asla güvenmeyin’ dediğinden bahsediliyor. Birkaç gün önce Kral Abdullah’dan da aynısını duyduk. Bu bilgelik görüldüğü üzere köklü ve babadan oğula kalan bir miras.

Ekonomi ve toplum

Ekonomi de şok dalgalarından etkilendi. Koronavirüs (Kovid-19) pandemisinin ardından yavaş yavaş toparlanmaya başlayan turizm sektörü, rezervasyonlardaki düşüş ve gerginliğin Ürdün’e sıçrayabileceği endişesiyle ağır darbe aldı. Otel doluluk oranları düştü ve turizm gelirleri önemli ölçüde azaldı, bu da kamu gelirlerine ve bu hayati sektördeki binlerce çalışanın gelirlerine yansıdı.

Yatırımcıların temkinli yaklaşımı ve piyasa güvenindeki göreceli düşüşün etkisiyle, yavaşlama bölgesel istikrarla bağlantılı diğer sektörleri de vurdu.

7 Ekim krizi, Ürdün'ün Filistin'in felaketlerine karşı sadece sessiz bir komşu olmadığını, aksine tarihinden, coğrafyasından ve demografik yapısından ayrılamayacak dikkatli hesaplarla etkilenen ve tepki veren bir aktör olduğunu ortaya koydu.

Halk düzeyinde, bu olay ulusal birlik duygusunu derinleştirdi, ancak aynı zamanda yerinden edilme senaryoları, dış baskılar ve boşuna çatışmalara sürüklenme olasılığı konusunda kronik endişeleri yeniden uyandırdı.

Ürdün toplumu savaşa sadece gösterilerle değil, popüler mahalleler ve topluluk grupları tarafından başlatılan bağış ve yardım kampanyalarıyla da güçlü bir tepki gösterdi. Bunun yanında Ürdün’ü kaldırabileceğinden daha ağır durumlara sürükleyebilecek aşırı duygusallığa karşı uyarıda bulunan sesler de yükseldi.

İmkansız zamanlarda sağlanabilecek denge

7 Ekim krizi, Ürdün'ün Filistin'in felaketlerine karşı sadece sessiz bir komşu olmadığını, aksine tarihinden, coğrafyasından ve demografik yapısından ayrılamayacak dikkatli hesaplarla etkilenen ve tepki veren bir aktör olduğunu ortaya koydu.

İç politikada devlet, istikrarı korumak ile halkın beklentilerine cevap vermek arasında karmaşık bir sınavla karşı karşıya kalırken dış politikada, siyasi olarak intihar etmeden öfke diplomasisi uygulayarak, kaynayan bölgede rasyonel bir arabulucu konumunu korudu.

Hareketlilik henüz sona ermedi, ancak 7 Ekim'den sonra işler eskisi gibi olmayacak. Ürdün daha uyanık, çevresinde olup bitenlere daha duyarlı hale geldi. Hareket alanının daraldığının, dengenin artık bir lüks değil, taviz verilemeyecek bir hayat-memat meselesi olduğunun daha çok farkına vardı.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarfından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir



Suudi Arabistan, SDG’nin Suriye askeri kurumlarına entegrasyonunu memnuniyetle karşıladı

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara, Başkanlık Sarayı'nda Mazlum Abdi ile görüşmesi sırasında (AP).
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara, Başkanlık Sarayı'nda Mazlum Abdi ile görüşmesi sırasında (AP).
TT

Suudi Arabistan, SDG’nin Suriye askeri kurumlarına entegrasyonunu memnuniyetle karşıladı

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara, Başkanlık Sarayı'nda Mazlum Abdi ile görüşmesi sırasında (AP).
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara, Başkanlık Sarayı'nda Mazlum Abdi ile görüşmesi sırasında (AP).

Suudi Arabistan, Suriye Demokratik Güçleri'nin (SDG) Suriye Arap Cumhuriyeti'nin askeri kurumlarına entegre edilmesini memnuniyetle karşıladığını ve bu adımın Suriye'de güvenlik ve istikrarın sağlanmasına katkıda bulunacağını açıkladı.

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı tarafından bügün(Çarşamba) yapılan açıklamada, Krallığın, "Suriye hükümetinin Suriye halkının birlik ve kalkınma yolculuğunu sürdürme yönündeki beklentilerini gerçekleştirmek amacıyla attığı adımlara desteğini yinelediği" belirtildi. Açıklamada ayrıca Suriye ve halkı için güvenlik, barış ve refah temennisinde bulunuldu.

SDG lideri Mazlum Abdi, salı günü yaptığı açıklamada, SDG ile Kürtlerin öncülüğündeki Özerk Yönetim ve buna bağlı askeri ve sivil oluşumların feshedildiğini ve Suriye devletinin kurumlarına entegre edileceğini duyurmuştu. Abdi'nin açıklaması, Şam'da Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ile gerçekleştirdiği görüşmenin ardından gelmişti.

Söz konusu açıklama, Suriye makamları ile Kürtler arasında aylar süren müzakerelerin ardından geldi. Müzakerelerin yanı sıra taraflar arasında askeri çatışmalar da yaşanmıştı. Daha sonra varılan anlaşmayla, Özerk Yönetim'in kurumları ile SDG güçlerinin kademeli olarak Suriye devletinin kurumlarına entegre edilmesi kararlaştırılmıştı.

 


Suriye'nin eski Devlet Başkanı Haddam: Suriye'nin 12 milyar dolarlık rezervi Hafız Esad'ın adına kayıtlıydı

Hafız Esad, 1999'da Moskova ziyareti sırasında (AFP)
Hafız Esad, 1999'da Moskova ziyareti sırasında (AFP)
TT

Suriye'nin eski Devlet Başkanı Haddam: Suriye'nin 12 milyar dolarlık rezervi Hafız Esad'ın adına kayıtlıydı

Hafız Esad, 1999'da Moskova ziyareti sırasında (AFP)
Hafız Esad, 1999'da Moskova ziyareti sırasında (AFP)

Suriye'nin eski Devlet Başkan Yardımcısı Abdülhalim Haddam'ın anılarında para ve iktidar ilişkilerine ilişkin en dikkat çekici anlatımlardan biri, dönemin Suriye devlet rezervinin, kitapta yer alan bilgilere göre 12 milyar dolar tutarında olmasına rağmen devlet kurumlarının adına değil, eski Devlet Başkanı Hafız Esad'ın şahsi adına kayıtlı olduğu yönünde.

Haddam'ın kaleme aldığı, Al Majalla (Mecelle) Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Hamidi tarafından yayına hazırlanan ve Suudi Araştırma ve Medya Grubu'na (SRMG) bağlı Raf Yayınevi tarafından eylül ayı başında yayımlanacak anılarında şu ifadeler yer alıyor:

“Hiç kimsenin, bu büyüklükteki bir meblağın devlet başkanının şahsi adına yatırılmasını düşünmesi mümkün değildi. Bu, onun değil, Suriye devletinin parasıydı.”

Haddam'ın anlatımına göre mesele bununla sınırlı kalmadı ve yurtdışında Esad'ın adına açılmış hesaptan bir miktar paranın çekildiğini bildiren belgenin cumhurbaşkanına ulaşmasıyla bir iç krize dönüştü.

grthyju
Kitabın kapağı

Hafız Esad duruma şaşırarak bankadan para transfer talimatının kendisine gönderilmesini istedi. Birkaç gün sonra talimatın bir kopyası ulaştı. İmzanın incelenmesi üzerine belgenin sahte olduğu ortaya çıktı. Bankaya, 65 milyon doların hangi hesaba aktarıldığı sorulduğunda, paranın dönemin Başbakanı Mahmud Zubi'ye ait bir hesaba gönderildiği belirlendi.

Haddam, Hafız Esad'ın öfkelendiğini ve güvenlik teşkilatlarından birinin başkanından Zubi'yi çağırmasını ve parayı geri vermemesi halinde idam edileceği konusunda kendisini uyarmasını istediğini anlatıyor. Para da bunun üzerine bankaya geri yatırıldı.

Anılarda bu olay, Zubi'nin siyasi kariyeri ve görev süresiyle bağlantılı olarak ele alınıyor. Zubi, Kasım 1987'den Mart 2000'e kadar başbakanlık görevinde kalmış ve 1918'de kurulan Suriye devletinden bu yana en uzun süre görev yapan başbakan olmuştu.

cs
Hafız Esad ve yanında merhum Başbakan Mahmud Zubi (AFP)

Haddam, Zubi hakkında sert bir portre çizerek onun sadece yolsuzluğun kolaylaştırılmasına değil, bizzat uygulanmasına da sürüklendiğini belirtiyor. Zubi'nin, güven ilişkilerini Basil Esad ve Muhammed Mahluf'un çevresine kadar genişlettiğini anlatan Haddam, kendisinin ise 1989'dan itibaren Hafız Esad'ın önünde yolsuzluk dosyalarını gündeme getirdiğini söylüyor. Ancak Esad'ın buna, “Bu bilgileri nereden getiriyorsun? Gerçek, söylediğinden farklı” şeklinde yanıt verdiğini aktarıyor.

Haddam, Zubi'nin sonunu da içeriden anlatıyor. Mayıs 2000'in ortalarında, ölüm belirtilerinin belirginleştiği Hafız Esad, iktidardaki Baas Partisi liderliğinin bazı üyelerini evine çağırdı ve onlara, “Mahmud Zubi bana ihanet etti. Onu soruşturun ve hesap sorun” dedi. Ancak suçlamanın ne olduğunu açıklamadı.

Zubi partiden ihraç edildi ve hakkında soruşturma açılmasına karar verildi. Karar kendisine bildirildiğinde, “Ben ne yaptım?” diye tekrarlamaya başladı. Ardından Haddam'a, “Beni soruşturmaya çağırırlarsa intihar ederim” dedi.

24 Mayıs 2000'de Şam Emniyet Müdürü, iki subayla birlikte Zubi'yi soruşturmaya götürmek üzere evine geldi. Zubi, evinin ikinci katına çıktı ve başına ateş ederek intihar etti.

Haddam, sahtecilik olayı ve devlet rezervine ilişkin bilgiyi intiharın ardından “kısa süre içinde” öğrendiğini yazıyor.

Anılarda Zubi dönemine ilişkin başka dosyalara da yer veriliyor. Bunların başında, 1990'ların başında Airbus uçaklarının satın alınmasına ilişkin sözleşme geliyor.

Haddam'ın aktardığına göre başbakanın başkanlığında bir komite kuruldu. Ancak Ulaştırma Bakanı, Fransız şirketiyle komisyon almak amacıyla temasa geçmesinin ardından komiteden çıkarıldı. Hükümet, belgelenmiş itirazlara rağmen sözleşmeyi onayladı. Bunun, Zubi'nin hükümet üyelerine cumhurbaşkanının sözleşmeye onay verdiği izlenimini vermesinin ardından gerçekleştiği belirtiliyor.

dbrfgb
Hafız Esad ve solunda Abdülhalim Haddam, 1999 (Getty)

Haddam, Zubi'nin intiharından birkaç gün sonra Başbakan Yardımcısı Selim Yasin ile Ulaştırma Bakanı Müfid Abdülkerim'in gözaltına alınmasını ise dikkat çekici bir çelişki olarak kaydediyor. Söz konusu iki isim, Airbus sözleşmesine itiraz etmişti. Haddam'a göre, haksız yere gözaltına alınan Yasin ve Abdülkerim, 15'er yıl hapis cezasına ve uçakların değerini aşan bir para cezasına çarptırıldı.

Haddam aynı bağlamda, dönemin Lübnan Başbakanı Refik Hariri'nin, cumhurbaşkanının onayıyla görevlendirdiği uzmanların hazırladığı bir ekonomik reform çalışmasından da söz ediyor. Üç milyon dolara mal olan çalışmayı, hükümet ve parti liderliği üyeleri arasında “kendisinden başka hiç kimsenin okumadığını” belirtiyor.

Söz konusu banka belgelerinin bağımsız olarak doğrulanması mümkün olmadı. Dolayısıyla olayla ilgili anlatım, sahibinin sorumluluğunda bulunuyor. Olayın ayrıntıları, Zubi'nin başbakanlığı dönemindeki gelişmeler ve bu döneme eşlik eden yolsuzluk dosyaları, kitabın “Mahmud Zubi'nin intiharı” başlıklı bölümünde yer alıyor.


Kaddafi yandaşlarının Fatih Devrimi kutlamalarının öncesinde silahlı tehditler

(foto altı) Libya’nın Beni Velid kentinde Eylül 2025’te düzenlenen Fatih Devrimi kutlamalarından (Sosyal medyadaki güvenilir sayfalar)
(foto altı) Libya’nın Beni Velid kentinde Eylül 2025’te düzenlenen Fatih Devrimi kutlamalarından (Sosyal medyadaki güvenilir sayfalar)
TT

Kaddafi yandaşlarının Fatih Devrimi kutlamalarının öncesinde silahlı tehditler

(foto altı) Libya’nın Beni Velid kentinde Eylül 2025’te düzenlenen Fatih Devrimi kutlamalarından (Sosyal medyadaki güvenilir sayfalar)
(foto altı) Libya’nın Beni Velid kentinde Eylül 2025’te düzenlenen Fatih Devrimi kutlamalarından (Sosyal medyadaki güvenilir sayfalar)

Merhum lider Muammer Kaddafi’nin ülkeyi 40 yılı aşkın süre yönetmesini sağlayan 1 Eylül Fatih Devrimi’nin (1969) 57’nci yıl dönümü yaklaşırken, ülkede endişe ve bekleyiş hâkim. Bu süreçte ‘tehdit ve uyarı, hazırlık seviyesinin yükseltilmesi ve olağanüstü hâl ilanı’ söylemleri öne çıkıyor.

Alışılmadık bir şekilde Libya Devrimcileri Operasyon Odası, ‘Nafusa Dağları, sahil bölgesi ve orta kesimdeki tüm devrimci taburları ve birlikleri’ olağanüstü hâl ilan ederek tam teyakkuz durumuna geçmeye çağırdı. Operasyon Odası, bu uygulamanın 24 Ağustos Pazartesi gününden başlayarak gelecek 10 Kasım’a kadar sürmesini istedi.

defrgthy
Muammer Kaddafi (EPA)

Operasyon Odası, bu yığınağın gerekçesini ‘ülkenin istikrarını hedef alan şüpheli hareketlilik ve güvenlik tehditlerinin tespit edilmesi, sivillerin korunması ve ülke güvenliğinin muhafaza edilmesi’ olarak açıkladı.

Oda tarafından pazartesi akşamı yayımlanan açıklamada, ‘başkentte sabotaj eylemleri, kaos çıkarma girişimleri ve kamu düzenini bozma çabaları yoluyla güvenliği istikrarsızlaştırmaya çalışan dış kaynaklı bir gündem ve eski rejim kalıntılarının bulunduğuna dair kesin bilgiler’ elde edildiği belirtildi.

17 Şubat Devrimi’ne yakın sayfalar tarafından yayımlanan açıklamada Oda, kendisine bağlı ‘tüm saha birliklerine en üst düzeyde teyakkuz seviyesine geçmeleri, tabur ve birlikler arasında derhal koordinasyon sağlamaları, kritik noktalar ile sınır kapıları ve stratejik yolların güvenliğini sağlamaları’ çağrısında bulundu.

Libya’da her yıl 1 Eylül’de, çeşitli kentlerde Kaddafi yanlıları tarafından Fatih Devrimi’nin yıl dönümü dolayısıyla kutlamalar düzenleniyor. 2011’de Kaddafi rejimini deviren ve Cemahiriye olarak bilinen yönetim dönemine son veren 17 Şubat Devrimi yanlılarıyla Kaddafi destekçileri arasında bu kutlamalar sırasında alışılmadık sözlü atışmalar ve tartışmalar yaşanabiliyor.

Oda ayrıca, ‘şüpheli unsurların kontrol altına alınması için gerekli önlemlerin alınması, güvenlik devriyelerinin yoğunlaştırılması ve kamu kurumları ile kritik tesislerin tavizsiz şekilde korunması’ talimatını verdi. Eski rejim yanlıları ise bu adımı, beklenen Fatih Devrimi yıl dönümü kutlamalarını engellemeye yönelik ‘güvenlik tehdidi’ olarak değerlendirdi.

Operasyon Odası, açıklamasının sonunda tüm birliklerinden ‘bu talimata derhal uymalarını ve bağlı kalmalarını, durum sona erip istikrar yeniden sağlanana kadar ulusal sorumluluk bilinciyle hareket etmelerini’ istedi.

fgrthyju
Libya’da Eylül 2025’te Fatih Devrimi’nin yıldönümü vesilesiyle düzenlenen kutlamalardan (Sosyal medyadaki güvenilir sayfalar)

Libyalı siyaset araştırmacısı ve yazar Mustafa el-Fituri, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, söz konusu güvenlik biriminin attığı adımın ‘eski rejim yanlısı olarak sınıflandırılan muhalifleri korkutma girişiminden’ ibaret olduğunu savundu. Fituri, Libyalıların ‘kendilerini devrimci olarak tanımlayanların her konuda başarısız olduklarını gördüğünü ve bu kişilerin vatandaşları korkutmak istediğini’ söyledi.

Eski rejim yanlısı olan Fituri, kendilerini ‘devrimci’ olarak adlandıranların bu yıl kutlamaların daha büyük, daha kapsamlı ve katılım açısından daha geniş olacağı yönünde bir kanaate sahip olduklarını belirterek, “Bu nedenle vatandaşları korkutmak istiyorlar. Yaklaşık iki haftadır bu tehditlere zemin hazırlıyorlardı” dedi.

Fituri, “Halkın ezici çoğunluğu ekonomik, siyasi, sosyal ve psikolojik açıdan son derece kötü durumda. Bunun nedeni yaşadıkları krizler ve özellikle ekmek başta olmak üzere hayat pahalılığının artması. Elektrik krizi de dahil olmak üzere çeşitli sorunlarla karşı karşıyalar” ifadelerini kullandı.

Libya Devrimcileri Operasyon Odası, 17 Şubat Devrimi’nin ardından 2013 yılında Trablus’ta kurulan silahlı bir yapılanma. Yapılanma, dönemin Genel Ulusal Kongre Başkanı Nuri Ebu Sehmeyn’in kararıyla, başkentin ve giriş-çıkışlarının güvenliğini sağlamak amacıyla oluşturuldu. Kararda, operasyon odasının resmen ordunun başkomutanına bağlı bir güç olması ve Batı Libya’daki Savunma ve İçişleri bakanlıkları ile Genelkurmay Başkanlığıyla koordinasyon içinde çalışması öngörülüyordu.

cdfvrgthyj
Libya’nın Beni Velid kentinde Eylül 2025’te düzenlenen Fatih Devrimi kutlamalarından 

‘Büyük Libya Arap Sosyalist Halk Cemahiriyesi’ başlığıyla yayımlanan bir açıklamada eski rejim yanlıları, ‘güvenlik ve istikrarı sarsabilecek, ülkeyi kaos ve iç çatışmaya sürükleyebilecek her türlü hareket, silahlı operasyon veya medya üzerinden kışkırtma girişimine karşı’ sert biçimde uyarıda bulundu. Açıklamada, ‘güvenliğin ve vatandaşların korunmasının kimsenin tekelinde olmadığı, bunun yalnızca meşru devlet kurumlarının, başta silahlı kuvvetler, polis ve düzenli güvenlik birimleri olmak üzere, sorumluluğunda bulunduğu’ vurgulandı.

Cemahiriye adına yayımlanan ve eski rejim yanlısı medya kuruluşları ile platformlar tarafından dolaşıma sokulan açıklamada, Libya Devrimcileri Operasyon Odası tarafından yayımlanan ve ‘tehditler, askeri hazırlık seviyesinin yükseltilmesi ve olağanüstü hâl ilanını’ içeren bildiri şaşkınlıkla karşılandı ve reddedildi. Açıklamada, söz konusu adımın ‘ülkenin ve vatandaşların güvenliğine yönelik doğrudan tehdit oluşturan, tehlikeli ve kabul edilemez bir girişim olduğu ve meşruiyet ile hukuk çerçevesinin dışında zor kullanarak yeni bir fiili durum yaratma çabası’ niteliği taşıdığı belirtildi.

Cemahiriye açıklamasında, devletin dışında tehdit, seferberlik veya olağanüstü hal ilanı içeren her türlü çağrı ve bildirinin kesinlikle reddedildiği vurgulanarak, bunların ‘toplumsal barışı ve ülkenin birliğini tehdit eden, kabul edilemez ve kınanması gereken eylemler’ olduğu belirtildi. Açıklamada ayrıca, ‘bu kışkırtıcı bildirilerin arkasında bulunan tarafların derhal ortaya çıkarılması ve ülkenin güvenliğini tehdit ettiği veya fitne çıkarmaya teşvik ettiği kanıtlanan herkesin hesap vermesi’ talep edildi.

Eski rejim yanlıları, ‘tüm Libya’daki vatanseverleri dayanışma göstermeye ve meşru devlet kurumları etrafında kenetlenmeye, kaos çıkarma ve istikrarı bozma girişimlerini reddetmeye, Libya’yı bölmeyi veya yeniden çatışma sarmalına sürüklemeyi amaçlayan her türlü projeye karşı koymaya’ çağırdı. Açıklamada, “Libya odalar ve bildirilerle değil, hukuk, seçilmiş ve meşru kurumlar ile özgür Libya halkının iradesiyle yönetilecektir” ifadesine yer verildi.

Libya’daki eski rejim yanlıları, başta ‘Cemahiriye rejimi yanlıları’ ve ‘Yeşiller’ olmak üzere çeşitli isimlerle anılıyor. Bu kesim, Libya içinde ve dışında Muammer Kaddafi’ye bağlı veya onun yönetimine sempati duyanların yanı sıra oğlu Seyfülislam Kaddafi’yi destekleyenlerden oluşuyor. Söz konusu hareket, tek bir çatı altında birleşmiş yapılardan oluşmuyor; eski rejimin mirasına ve siyasi anlayışına farklı düzeylerde destek veren siyasi ve sosyal aktörlerin yanı sıra askeri geçmişe sahip kişi ve grupları da bünyesinde barındırıyor. Bu çevrelerin benimsediği görüşler arasında Yeşil Kitap’ta ortaya konulan fikirler ve Cemahiriye sistemi de bulunuyor.

Söz konusu yıl dönümünde, 2011’de Kaddafi’yi deviren 17 Şubat Devrimi yanlıları ile onu onlarca yıl önce iktidara taşıyan 1 Eylül Fatih Devrimi’nin destekçileri arasında genellikle sözlü atışmalar ve sosyal medya üzerinden sert eleştiri kampanyaları yaşanıyor.

57 yıl önce Libya, Kral Muhammed İdris es-Senusi’nin yönetimi altındaydı. Kaddafi ise Libya ordusundaki Hür Subaylar Hareketi’ne öncülük ederek Eylül 1969’un başından itibaren yaklaşık 42 yıl boyunca ülkeyi yönetti.