Çin lideri Şi Jinping ordusuna güvenmiyor mu?

Çin lideri, askeri kurum içinde sürekli şüphe ve güvensizlik üzerine kurulu bir yönetim sistemi inşa etti

Fotoğraf: Xinhua
Fotoğraf: Xinhua
TT

Çin lideri Şi Jinping ordusuna güvenmiyor mu?

Fotoğraf: Xinhua
Fotoğraf: Xinhua

Deng Yuwen

Ocak ayı sonlarında iki üst düzey general Zhang Youxia ve Liu Zhenli'nin görevden alınmasının ardından, Merkez Askeri Komisyonu'nda sadece Şi Jinping ve bir yardımcısı Zhang Shengmin kaldı. Son iki yılda, çok sayıda üst düzey Halk Kurtuluş Ordusu (PLA) subayı uzun soruşturmalara tabi tutuldu. Eksik istatistikler, görevde olan bir düzineden fazla üst düzey generalin rütbesinin düşürüldüğüne işaret ediyor.

Şi Jinping, generallerine karşı sivil yetkililerine kıyasla daha acımasız ve sert davrandı. Bu sertlik, PLA'nın en yüksek komuta organı olan Merkez Askeri Komisyonu'ndaki sistematik tasfiye operasyonu ile açıkça görülüyor.

İktidar koridorlarında yolsuzluk şüphesiyle lekelenmiş bir figüre nadiren rastlanır, ancak asıl soru, liderliğin bu şüpheye karşı harekete geçmeyi seçip seçmeyeceğidir. Şi Jinping'in selefleri, bu iradeye sahip olmadıkları için yolsuzlukla mücadeleden kaçınmadılar; aksine, en önemli fark, iktidarın yapısının kendisinde yatıyordu. Şi, yalnızca Mao Zedong'unkine benzer bir tek adam yönetimi sistemi kurdu, ancak bu makale bunun nasıl ortaya çıktığına dair ayrıntılı bir inceleme yapmayacaktır.

fdv
Çin lideri Şi Jinping, Pekin'deki Tiananmen Meydanı'nda, Ulusal Gün'den bir gün önce düzenlenen Şehitler Günü’nü anma törenine katılıyor, 30 Eylül 2025 (Reuters)

Şi Jinping'in muhalifleri, yönetimini totaliter olarak nitelendirme eğilimindeler; bu, ahlaki bir kınamanın geçerli bir ifadesi olabilir, ancak daha analitik bir bakış açısından, mevcut sistemin doğasını doğru bir şekilde yansıtmamaktadır. Şi Jinping rejimi, Mao Zedong'un veya Sovyet lideri Joseph Stalin'in yönetiminin totalitarizmine ulaşmadı. Buradaki fark, totalitarizmin düzeyinde değil, kısmen türündedir.

Şi, sivil yetkililere kıyasla generallerine karşı daha sert ve acımasız davrandı. Bu gayret, özellikle ordunun üst düzey liderliğine yönelik sistematik “tasfiyede” açıkça görülüyor

Klasik totalitarizm üç temel özelliğe dayanır. Birincisi, genellikle kitlesel seferberlik yoluyla tezahür eden, toplumu ve insan doğasını yeniden şekillendirmeye yönelik geniş çaplı bir proje olmasıdır. İkincisi, siyaseti mutlak yönetim konumuna yerleştirmesidir ki bu da özel hayatın tamamen siyasallaşmasına neden olur. Üçüncüsü, gizli polisi merkezi araç haline getiren, muhaliflerin keyfi olarak tutuklanmasını, cezalandırılmasını veya ortadan kaldırılmasını sağlayan, gözdağı ve korkutma temelli bir yönetim olmasıdır. Komünist totalitarizm, bu özelliklere ekonomik bir boyut daha yani özel mülkiyetin kaldırılması ve tam bir kamu mülkiyetinin dayatılmasını ekler.

Şi Jinping rejimi bazı yönlerden bu modele benzese de, toplumu yeniden şekillendirmeyi amaçlayan kitlesel hareketler yoluyla sürdürülen seferberlikten büyük ölçüde yoksundur. Ayrıca, örgütsel ve psikolojik olarak Mao Zedong dönemini karakterize eden, liderliğin istediği zaman siyasi baskıyı ülke çapında kitlesel bir ivmeye dönüştürme kudretinde de yoksundur. Bu nedenle, onun hakkındaki daha doğru tanımlama, güçlendirilmiş bir otoriterlik, yani dijital çağda teknolojik ve örgütsel olarak güçlendirilmiş bir geleneksel otoriter yönetim olabilir.

Bu, daha ayrıntılı sosyal denetim, bürokratik aygıta uygulanan daha sıkı disiplin ve politikalar ile propagandanın daha merkezi koordinasyonu şeklinde kendini gösterir. Şüphesiz ki, siyasi baskı uygular ve düşünce ile ifade özgürlüğünü bastırır, ancak özünde insan doğasını yeniden şekillendirmek değil, Çin Komünist Partisi'ni yeniden şekillendirmek ve temizlemek amacını taşır.

dfv
Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinin 80. yıldönümünü anma kapsamında düzenlenen askeri geçit töreninde Halk Silahlı Polis birlikleri, 3 Eylül 2025 (Reuters)

Bu süreç, Şi Jinping'in güvenliği koruma bahanesiyle gücü daha bireyselci ve otoriter bir şekilde yeniden yapılandırdığı Halk Kurtuluş Ordusu'nda en belirgin şekliyle görülmektedir. Bu yeniden yapılanma, daha önce daha bağımsız ve gizliliğe eğilimli olan orduda totalitarizme daha yakındır. Bahsedilen otoriterlik Şi'nin 2014 yılında tanıttığı, liderin tüm askeri meseleler üzerindeki tam kontrolünü güvence altına alan bir çerçeve olan Merkez Askeri Komisyonu başkanının sorumlulukları sistemi ile somutlaşmıştır.

Şi rejimi, toplumu yeniden şekillendirmeyi amaçlayan kitlesel seferberlikten ve Mao döneminin siyasi baskıyı kitlesel eyleme dönüştürme kudretinden de yoksundur

Şi Jinping bu sistemi ordudaki en yüksek siyasi kurum konumuna yükselterek, onu en üstün siyasi norm ve sıkı kontrol aracı haline getirdi. İdeoloji, örgütlenme, kurallar, prosedürler ve hesap sorma mekanizmaları aracılığıyla bu düzenleme, Çin Halk Kurtuluş Ordusu'nun tüm kılcal damarlarına nüfuz ederek Çin Komünist Partisi'nin silahlı kuvvetler üzerindeki mutlak liderliğini pekiştiriyor. Böylece sadakat sadece bir partiye değil, lidere yöneliyor ve itaat kolektif kararlara değil, bireysel yönetime bağlı oluyor.

Şi Jinping'in tasarımı sağlam görünüyor, ancak orduda mutlak liderliğin uygulanması kaçınılmaz olarak yapısal bir çelişki ile çarpışıyor. Zira başkanlık sistemi, prensipte, liderlik ve yönetimin yalnızca başkanın elinde toplanmasını gerektirir, ancak gerçekte, lider tüm bu sorumlulukları bizzat üstlenirse bu yoğunlaşma imkansız hale gelir.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Şi Jinping, en ince ayrıntıları denetleyecek zaman ve kudrete sahip değil, ayrıca operasyonlar, eğitim, teçhizat, hazırlık ve bakım gibi son derece teknik alanları günlük olarak yönetme deneyimine de sahip değil. Bu nedenle, rolü nihai karar verici ve son otorite olmakla sınırlı olmaya devam ediyor. Buna göre, ordunun günlük yönetimini güvendiği yardımcılarına devrediyor ve Merkez Askeri Komisyonu başkan yardımcıları bu yapıda çok önemli bir konumda yer alıyor. Uygulamada, Şi, aktif görevdeki generaller ve general rütbesindeki siyasi komiserlerden oluşan bu yardımcıları aracılığıyla hareket ediyor. Teorik olarak ise, Şi genel yönü belirliyor ve nihai kararları veriyor, yardımcıları ise fiili uygulamayı üstleniyor.

vfdvfd
Çin Merkez Askeri Komisyonu üyesi Liu Zhenli, Pekin'deki Xiangshan Forumu'na katılıyor, 30 Ekim 2023 (Reuters)

İşte ikilem burada yatıyor. Şi Jinping, başkan yardımcılarının yalnızca uygulamaya odaklanmasını, yetkin generaller olarak kalmalarını, otoritesine meydan okumamalarını veya bağımsız güç merkezleri oluşturmamalarını istiyor. Ancak ne insanlar ne de kurumlar bu kadar basit bir şekilde işliyor. Pozisyonları gereği, temsilciler özel bir tür otorite kazanıyor ve mesleki deneyimleri onlara takdirde bulunma ve yorum yapma payı veriyor. Emirleri seçici bir şekilde uygulayarak veya dışarıdan bağlı kalırken sessizce onların etrafından dolanarak özel bir nüfuz elde ediyorlar. Bu, Şi'nin otoritesine doğrudan karşı çıkmak veya onu zayıflatmak anlamına gelmez; çoğu zaman, asıl amacından biraz uzaklaşsa bile, uygulamayı daha pratik hale getirmeyi amaçlayan mesleki bir görüşün ifadesi olabilir. Sonuçta, generaller ordunun ne yapabileceğini ve ne yapamayacağını devlet başkanından daha kesin olarak bilirler.

Şi'nin günlük komuta ve idari görevleri bizzat yerine getirmek için zamanı, enerjisi, operasyonel, eğitim ve hazırlık deneyimi yok; bu nedenle rolü, karar verici ve nihai otorite rolüne daha yakın görünüyor

Ancak bu yol da başka bir ikileme götürüyor. Temsilcilerin rolü ne kadar büyük olursa, etraflarında o kadar büyük özel bir sadakat çemberi oluşur. Üst düzey subayların atanmasında son söz lider Şi Jinping'e ait olsa da, yardımcıları, pozisyonları gereği, özellikle kendi yetki alanlarındaki konularda, atamalarda ve itirazlarda belirleyici bir etkiye sahiptir. Bu çemberler sağlamlaştıkça, liderin yardımcısının etrafında, onun bir tehdit olarak algıladığı ikincil bir güç merkezi oluşur.

Burada, askeri otorite artık lider ile silahlı kuvvetler arasında doğrudan bir iletişim hattı olmaktan çıkar. Bunun yerine, aralarında bilginin lidere ancak filtrelendikten sonra ulaştığı bir aracı katmanı oluşur. Emirler mesleki olarak yorumlandıktan sonra yerine getirilir ve zamanla, kadroların sadakati, liderin kendisinden ziyade, kurum içinde kendilerine koruma ve destek sağlayanlara kayabilir. Bu gidişat, Şi Jinping'in amaçladığı mutlak liderlik mantığıyla çelişmektedir.

İşte bu yüzden Şi Jinping'in yolsuzlukla mücadele hamlesi ordunun en üst kademelerine kadar uzandı. İtici güç genellikle hırsızlığın büyüklüğü değil, Şi'nin komuta zincirinin temsilcilerin etkisi altına girdiğini, aldığı bilgilerin artık güvenilir olmadığını ve emirlerinin amaçlandığı gibi yerine getirilmediğini fark etmesidir. Bu durumda “yolsuzlukla mücadele” bayrağı altında yapılan hamle, kontrolü yeniden ele geçirmek için mevcut tek seçenek haline gelir. Bu, özünde Zhang Youxia, Liu Zhenli ve diğerlerinin ikilemiydi. Zira Şi Jinping tarafından kurulan sistem içindeki rolleri, konumları gereği, onları kendisi için bir sorun haline getirmişti.

sd
Çin Halk Kurtuluş Ordusu Donanması üyeleri, Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinin 80. yıldönümünü anma kapsamında düzenlenecek askeri geçit töreni öncesi prova yapıyor, 3 Eylül 2025 (Reuters)

Bu aynı zamanda, sivil alandaki kurumlara kıyasla askeri kurumun içini hedef alan hamlenin daha sert olmasının nedenini de açıklıyor. Halk Kurtuluş Ordusu'nu kişisel sadakate dayalı olarak örgütlemek, başkan yardımcıları gibi aracı kişilere bağımlılığı zorunlu kılar ve onlara daha büyük bir nüfuz alanı kazandırır.

Ordu kişisel sadakat sistemine ne kadar çok bağlı hale gelirse, başkan yardımcıları gibi aracı kişilere o kadar çok bağımlı olur ve farkında olmadan sahip oldukları güç büyür

Şi Jinping örneğinde, merkezileşmenin güçlenmesi, bu temsilcilere olan bağımlılığı derinleştirirken, bu bağımlılığa artan bir endişe eşlik ediyor. Bu endişe arttıkça, tasfiyeler daha sık hale geliyor, ancak bunların ölçeği, hem mesleki yetkinliğe sahip hem de sorumluluk almaya hazır, aynı zamanda siyasi istikrar faktörü olan temsilciler bulmayı giderek zorlaştırıyor. Bu gidişat, yüzeysel olarak askeri ve siyasi güvenliği artırıyor gibi görünse de, azalan güvenilir istihbarat ve azalan gerçek yetenekler nedeniyle giderek daha büyük bir kırılganlık ile sonuçlanabilir.



Çin’in İran’a silah sevkiyatları yıllar içinde nasıl gelişti?

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, ordu birliklerini teftiş ediyor. (Reuters)
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, ordu birliklerini teftiş ediyor. (Reuters)
TT

Çin’in İran’a silah sevkiyatları yıllar içinde nasıl gelişti?

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, ordu birliklerini teftiş ediyor. (Reuters)
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, ordu birliklerini teftiş ediyor. (Reuters)

Son yirmi yılda Çin, İran ile askeri ilişkilerinde doğrudan silah satışları yerine çoğu zaman dolaylı destek sağlamayı tercih ederek hassas bir denge politikası izledi.

Bu yaklaşım, son haftalarda Çin’in İran’a omuzdan atılan füzeler gönderip göndermediğine dair ABD istihbaratının değerlendirmeleriyle yeniden gündeme geldi. Donald Trump, söz konusu iddiaların doğrulanması halinde Çin mallarına yüzde 50 ek gümrük vergisi uygulayacağını açıkladı. Pekin yönetimi ise bu iddiaları ‘asılsız’ olarak nitelendirerek reddetti ve böyle bir adım atılması durumunda ‘kararlılıkla karşılık vereceğini’ duyurdu.

ABD’li yetkililer, istihbarat verilerinin kesin olmadığını belirtirken, iddiaların doğrulanması durumunda bunun Çin’in Ortadoğu’daki önemli stratejik ortaklarından biri olan İran’a verdiği desteğin niteliğinde kayda değer bir taktik değişim anlamına gelebileceği ifade ediliyor.

Çin’in İran’a silah satışları 1980’li yıllarda önemli bir artış göstermiş, ancak Birleşmiş Milletler (BM) yaptırımları ve ABD’nin uyguladığı kısıtlamalar nedeniyle son on yılda neredeyse tamamen durma noktasına gelmişti. Son yıllarda ise bu destek, sivil kullanımın yanı sıra füze ve insansız hava aracı (İHA) teknolojilerinde de değerlendirilebilecek bileşenlerin tedariki şeklinde devam etti.

Çin’in İran krizinde önemli çıkarları bulunurken, ülkenin ham petrol ithalatının yaklaşık üçte biri Körfez bölgesinden sağlanıyor.

Aşağıda, Çin’in İran’a yönelik askeri desteğinin yıllar içindeki gelişimi özetleniyor:

1980’ler: Hızlı büyüme yılları

1980 yılında patlak veren İran-Irak Savaşı, Çin’de aynı dönemde yürütülen kapsamlı ekonomik reformlarla örtüştü. Dönemin lideri Deng Şiaoping, devlet şirketlerine hükümet desteği yerine ticari kârlılığa dayalı bir model benimsemeleri talimatını verdi.

Bu süreçte Çin’e ait savunma sanayi şirketleri için ihracat fırsatları doğdu. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü verilerine göre, 1982’den itibaren İran’a yönelik füze, savaş uçağı, tank, zırhlı araç ve hafif silah sevkiyatları hızla arttı ve 1987’de zirveye ulaştı.

fdvfvde
Çin Halk Kurtuluş Ordusu’na mensup askerler, Pekin’deki Tiananmen Meydanı’nda düzenlenen askerî geçit töreninde (Reuters)

Aynı dönemde Çin’in Irak’a da silah satması, savaşan iki tarafın benzer Çin yapımı silahlarla karşı karşıya gelmesine yol açtı.

Dönemin ABD Başkanı Ronald Reagan yönetimi, özellikle İran’ın 1987’de Kuveyt açıklarında ABD bağlantılı petrol tankerlerine yönelik saldırılarda kullandığı Silkworm gemisavar füzeleri nedeniyle bu satışlara karşı çıktı.

Washington yönetimi buna karşılık Çin’e yönelik bazı yüksek teknoloji ürünlerinin ihracatını kısıtladı. Pekin ise İran’a doğrudan silah sattığı iddialarını reddederken, askeri ürünlerinin aracı ülkeler üzerinden Tahran’a ulaşmasını engellemek için önlem alacağını açıkladı.

1990’lar: Teknoloji transferi

Savaşın ardından İran, askeri sanayi altyapısını geliştirmek için Çin’in desteğine yöneldi. Bu iş birliğinin öne çıkan örneklerinden biri, Çin yapımı C-802 füzelerinin tersine mühendislik yöntemiyle geliştirilen Nur gemisavar füzesi oldu.

Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi bünyesindeki China Power projesinde araştırmacı olan Brian Hart, Çin’in onlarca yıl boyunca İran’ın askeri kapasitesinin modernizasyonunda, özellikle füze teknolojilerinin geliştirilmesinde önemli rol oynadığını belirtti.

Ayrıca İran’ın, füze üretim tesislerinin kurulması ve Tahran’ın doğusunda bir füze test sahasının inşası konusunda da Çin’den destek aldığı ifade ediliyor. Bu değerlendirme, Middle East Review of International Affairs (MERIA) dergisinde yazan Çin uzmanı Bates Gill tarafından dile getirildi.

ABD’nin özellikle füze satışlarını sınırlamaya yönelik baskıları arttıkça, Çin’in İran’a yönelik desteğinin niteliği değişti. Bu kapsamda Pekin, doğrudan silah satışları yerine hem sivil hem de askeri amaçlarla kullanılabilecek makine ve bileşenlerin ihracatını artırmaya yöneldi.

Milenyumdan günümüze: Çift kullanımlı teknolojiler

2006 yılında BM, İran’ın nükleer ve füze programlarına yönelik yaptırımlar uyguladı. Çin ise bu karara destek vererek Tahran ile yeni resmi silah anlaşmaları yapmaktan büyük ölçüde uzak durdu.

Söz konusu değişimin yalnızca uluslararası hukukla değil, aynı zamanda bölgesel stratejiyle de bağlantılı olduğu belirtiliyor. 2010’ların ortalarından itibaren Çin, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Katar dahil olmak üzere Körfez ülkeleriyle stratejik ilişkilerini önemli ölçüde güçlendirdi.

vsdvfvf
3 Eylül 2025’te İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin 80. yıldönümü münasebetiyle Pekin’de düzenlenen askeri geçit töreninden (Reuters)

Buna rağmen Çin, İran’a çift kullanımlı teknoloji ve malzeme tedarik etmeyi sürdürdü. Bu destek, İran’ın füze ve İHA envanterini geliştirmesine yardımcı olan kimyasal maddelerden, balistik füze yakıtı üretiminde kullanılan bileşenlere; radyo frekansı bağlantı elemanları ve türbin kanatları gibi İHA parçalarına kadar uzanıyor.

Brian Hart, bu desteğin İran’ın bölgedeki ABD ve İsrail güçlerine yönelik saldırılarında ve diğer bölgesel operasyonlarında füze ve İHA’lara yoğun şekilde dayanması nedeniyle ‘kritik’ bir rol oynadığını belirtiyor.

ABD Hazine Bakanlığı, İran’ın füze ve İHA programlarına parça ve bileşen sağlamak amacıyla kurulduğu belirtilen Çin ve Hong Kong merkezli bazı şirketlere yaptırım uyguladı.

Ayrıca İran’ın, ABD’nin GPS sistemine alternatif olan Çin’in uydu navigasyon sistemi BeiDou Navigasyon Uydu Sistemi’ni askeri amaçlarla kullanıp kullanmadığına dair şüpheler de artıyor. Geçtiğimiz ay ABD Kongresi’ne bağlı bir kurum, bu sistemin Ortadoğu genelinde İran’a ait İHA ve füze saldırılarının yönlendirilmesinde kullanılmış olabileceğini bildirdi.


ABD ordusu, İran'a uyguladığı ablukayı kaçak mal sevkiyatlarını da kapsayacak şekilde genişletti

 İran'la savaş sırasında 3 Mart 2026'da ABD uçak gemisi "Abraham Lincoln"ün güvertesinden kalkış yapan uçaklar (Reuters)
İran'la savaş sırasında 3 Mart 2026'da ABD uçak gemisi "Abraham Lincoln"ün güvertesinden kalkış yapan uçaklar (Reuters)
TT

ABD ordusu, İran'a uyguladığı ablukayı kaçak mal sevkiyatlarını da kapsayacak şekilde genişletti

 İran'la savaş sırasında 3 Mart 2026'da ABD uçak gemisi "Abraham Lincoln"ün güvertesinden kalkış yapan uçaklar (Reuters)
İran'la savaş sırasında 3 Mart 2026'da ABD uçak gemisi "Abraham Lincoln"ün güvertesinden kalkış yapan uçaklar (Reuters)

ABD Donanması bugün yaptığı açıklamada, İran'a uygulanan deniz ablukasını kaçak olarak nitelendirilen sevkiyatları da kapsayacak şekilde genişlettiğini belirtti. Ordu, İran topraklarına ulaşmaya çalıştığından şüphelenilen herhangi bir geminin kontrol ve aramaya tabi tutulacağını kaydetti.

Şarku'l Avsat'ın Reuters'ten aktardığına göre Donanma, ablukanın uygulanmasının ardından pazartesi günü yaptığı güncellenmiş açıklamasında, "Bu gemiler, bulundukları yere bakılmaksızın, denetime, gemiye binmeye ve kargolarına el koymaya tabi tutulacaktır" ifadelerini kullandı.

Kaçak mallar arasında silahlar, silah sistemleri, mühimmat, nükleer maddeler, ham petrol ve rafine ürünler ile demir, çelik ve alüminyum yer almaktadır.

Diplomatik girişimler yoğunlaşırken, ABD-İran müzakerelerinin gidişatı konusunda işaretler çelişkili. Nükleer dosya, yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyumla ilgili hassas konular ve İran'ın nükleer programına getirilen kısıtlamaların süresi konusunda anlaşmazlıklar sürerken, ikinci tur görüşmelerin tarihi henüz belirlenmedi.


Washington ve Tahran, her iki taraf için de ‘zafer’ niteliğinde bir anlaşma imzalayabilecek mi?

Washington ile Tahran arasında ikinci tur görüşmelerin başarı şansı, her iki taraf üzerindeki siyasi baskıların artmasıyla birlikte yükseliyor.(Reuters)
Washington ile Tahran arasında ikinci tur görüşmelerin başarı şansı, her iki taraf üzerindeki siyasi baskıların artmasıyla birlikte yükseliyor.(Reuters)
TT

Washington ve Tahran, her iki taraf için de ‘zafer’ niteliğinde bir anlaşma imzalayabilecek mi?

Washington ile Tahran arasında ikinci tur görüşmelerin başarı şansı, her iki taraf üzerindeki siyasi baskıların artmasıyla birlikte yükseliyor.(Reuters)
Washington ile Tahran arasında ikinci tur görüşmelerin başarı şansı, her iki taraf üzerindeki siyasi baskıların artmasıyla birlikte yükseliyor.(Reuters)

ABD ile İran’ın anlaşmaya varmaktan başka seçeneği olmadığı değerlendiriliyor. CNN tarafından yapılan bir analize göre, savaşın başlangıcından bu yana açıkça dile getirilmeyen bu durum, son günlerde yürürlükte olan ateşkes sürecinde daha belirgin hale geldi.

Analize göre Washington açısından, İslamabad’da gerçekleştirilen ilk tur görüşmeler, ABD’nin müzakere gücünü artırmaya yönelik planlı bir hamle olarak değerlendirildi. İran limanlarına yönelik ablukanın hızlı şekilde devreye alınması da bu tırmanışın önceden tasarlandığına işaret ediyor.

Söz konusu değerlendirmede, ekonomik ablukanın etkilerinin tam olarak ortaya çıkmasının zaman alacağı belirtilse de, hedeflerin yaklaşık yüzde 60’ına ulaşılmasının dahi İran ekonomisine ve ülkenin petrolüne bağımlı Çin gibi ülkelere ek zarar verebileceği ifade ediliyor.

Siyasi baskılar anlaşmaya doğru itiyor

Şarku’l Avsat’ın CNN’den aktardığına göre, ikinci tur müzakerelerin başarı şansının artmasında her iki taraf üzerindeki siyasi baskının yükselmesi etkili oluyor. Analizde, ABD Başkanı Donald Trump’ın açık şekilde bir anlaşma istediğini ifade ettiği ve İran’ın da benzer bir irade gösterdiğini vurguladığı belirtiliyor.

Bununla birlikte, enflasyonun ve yakıt fiyatlarının yükselmesi ile kendi siyasi tabanındaki protestolar nedeniyle Trump’ın bir anlaşmaya varma konusunda giderek daha fazla baskı altında olduğu ifade ediliyor.

Öte yandan, Trump’ın değişken tutumunun ne ölçüde alışılmadık bir müzakere stratejisinden ne ölçüde belirsizlikten kaynaklandığının net olmadığı belirtiliyor. Analiz, karşı tarafı belirsizlik içinde bırakma stratejisinin belirli bir sınırı olduğunu, bunun zamanla düzensizlik ya da çaresizlik algısı yaratabileceğini ve bu durumun da bir anlaşmaya duyulan ihtiyacın büyüklüğünü yansıttığını ortaya koyuyor.

İran: Görünür direniş

İran, güçlü söylemine ve meydan okuma kapasitesini göstermesine rağmen, analize göre bir anlaşma arayışı açısından daha acil bir konumda bulunuyor. Değerlendirmede, propagandanın gerçek durumu yansıtmadığı ve 13 binden fazla hedefi vuran saldırıların ülkenin kapasitesi üzerinde önemli etkiler bıraktığı ifade ediliyor.

39 gün süren bombardımanın yol açtığı hasarın belirgin olduğu belirtilirken, ülkenin askeri ve güvenlik kurumlarının da ciddi kayıplar verdiği vurgulanıyor. Sertleşen siyasi söyleme rağmen, İran’ın devlet yönetimini sürdürme ve kapasitesini yeniden inşa etme konusunda önemli zorluklarla karşı karşıya olduğu kaydediliyor.

Eşi görülmemiş bölgesel zayıflık

Analize göre İran’ın dışarıya yansıttığı gücün bir kısmı, kesin bir askerî zaferden ziyade dayanıklılık kapasitesinden kaynaklanıyor. Ancak ülkenin, bölgedeki birden fazla komşusuyla yaşadığı gerilimler nedeniyle eşi görülmemiş bir bölgesel zayıflık döneminden geçtiği ifade ediliyor. Değerlendirmede ayrıca, çevre ülkelerin İran’a yönelik tutumlarının temkinli ya da bölünmüş olduğu, bunun da bölgesel ortamı İran açısından daha az kabul edici hale getirdiği belirtiliyor.

Anlaşma mümkün... ancak ayrıntılar konusunda anlaşmazlık var

Bu veriler ışığında yapılan analiz, tarafların kapsamlı bir çatışmaya geri dönmesinin, müzakere yoluyla bir uzlaşmaya varma ihtimalinden daha düşük olduğunu değerlendiriyor. Özellikle Pakistan’da gerçekleştirilen ve 16 saat süren görüşme turunun ardından tarafların pozisyonlarının birbirine daha da yaklaştığı belirtiliyor.

Tarafların, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması konusunda da ortak bir zemine yaklaştığı ifade ediliyor. Analize göre, İran’ın ABD yaptırımları ve baskıları nedeniyle bu stratejik geçiş noktasını bir baskı aracı olarak kullanma kapasitesinin zayıfladığı değerlendiriliyor.

Ayrıca anlaşmazlığın artık temel ilkelerden ziyade teknik ayrıntılar üzerinde yoğunlaştığı, bu durumun da kapsamlı bir anlaşmaya varılma ihtimalini artırdığı belirtiliyor.

Nükleer dosya: Düzeltilebilir rakamlar

CNN’ne göre taraflar uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin durdurulması konusunda genel bir uzlaşıya sahip. Ancak anlaşmazlık, bu askıya almanın süresinde yoğunlaşıyor. Buna göre İran beş yıllık bir durdurma süresi talep ederken, ABD 20 yıllık bir süreyi savunuyor. Analizde, bu farkın uzlaşma yoluyla kapatılabilecek bir mesafe olduğu değerlendiriliyor.

Öte yandan, saldırıların İran’ın nükleer kapasitesini zayıflattığı belirtilirken, zenginleştirilmiş uranyum stoklarının ise egemenlik meselesi olarak görüldüğü ve uluslararası denetim mekanizmaları aracılığıyla yönetilebileceği ifade ediliyor.

Washington ve Tahran, herhangi bir anlaşmayı her iki taraf için de bir ‘zafer’ olarak nasıl pazarlayabilir?

CNN tarafından yapılan analize göre, ABD ile İran arasında kalan son anlaşmazlık noktaları büyük ve çözülemez engellerden ziyade, daha çok tarafların ‘gurur’ ve siyasi konumlanmalarıyla ilgili ayrıntılardan ibaret görülüyor. Değerlendirmede, hiçbir tarafın kendisini ‘zafer’ olarak sunamayacağı bir anlaşmayı kabul etmeyeceği ifade ediliyor.

Analize göre İran, caydırıcı askeri kapasitesinin hâlâ geçerli olduğuna inanıyor ve yeterli güç gösterdiğini, yeni bir saldırıyı daha az olası hale getirdiğini düşünüyor.

Öte yandan, Donald Trump’ın son iki ayda Papa 14. Leo’dan İsrail’e kadar geniş bir kesimi rahatsız ettiği ve seçtiği ilk büyük savaş sürecinden, destekçilerine ‘daha iyi bir dünya’ olarak sunabilecek bir anlaşmayla çıkmaya ihtiyaç duyduğu belirtiliyor. Ayrıca küresel ekonominin durgunluğa yaklaşması ve enerji piyasalarındaki zararlar da bu baskıyı artırıyor.

Analizde, Trump’ın önünde iki temel sorunun bulunduğu ifade ediliyor: İran ile yapılacak kapsamlı bir anlaşma, eski ABD Başkanı Barack Obama’nın 2015’te imzaladığı ve Trump’ın ilk döneminde iptal ettiği anlaşmadan daha iyi mi görünecek?

Değerlendirmeye göre bu sorunun yanıtı net değil; ancak İran’ın nükleer altyapısının büyük ölçüde zarar gördüğü ve Trump’ın İran’ın zenginleştirilmiş materyal üretim kapasitesinden tamamen uzak kalmasını hedeflediği, bunun da ulaşılabilir bir hedef olarak değerlendirildiği belirtiliyor.

İkinci soru ise İran’ın bu savaştan nasıl bir ülke olarak çıkacağıyla ilgili. Analize göre İran, çok daha zayıflamış, ciddi hasar görmüş ve altyapısının toparlanmasının bir nesil sürebileceği bir tabloyla karşı karşıya kalabilir. Bununla birlikte dayanıklılık kapasitesinin hâlâ açık biçimde görüldüğü belirtiliyor. Ayrıca savaşın, son bir yılda İran’ın güçlü savunma araçlarına ihtiyaç duymadığını savunan ılımlı sesleri de büyük ölçüde ortadan kaldırmış olabileceği ifade ediliyor.

Analiz, Donald Trump’ın İran’ın nükleer silah geliştirme kapasitesini sınırlayan bir anlaşmaya varmasının mümkün olduğunu öngörüyor. Ancak seçtiği bu ilk büyük savaşın beklenmeyen sonuçlarının şimdiden ortaya çıkmaya başladığı da vurgulanıyor. Bu sonuçların başında ise İran’daki sertlik yanlılarının, nükleer silaha her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduklarını düşünmeye başlaması geliyor.