Rol model olarak Bağdat Ofisi: ABD’nin deneyiminden Şam'a neler aktarılabilir?

Irak deneyiminin doğru anlaşılması

Görsel: Axel Rangel Garcia
Görsel: Axel Rangel Garcia
TT

Rol model olarak Bağdat Ofisi: ABD’nin deneyiminden Şam'a neler aktarılabilir?

Görsel: Axel Rangel Garcia
Görsel: Axel Rangel Garcia

James Jeffrey

Suriye’nin ABD-İsrail ile İran arasında devam eden bölgesel çatışmada gündemden uzak kalmayı başarması, ülkenin ustaca diplomasi becerisinin bir başka göstergesi oldu. Son birkaç haftadır ülkede yaşanan gelişmeler daha fazla istikrar için umut verirken, aynı zamanda ABD'nin ilgisinin azalabileceği endişesini de beraberinde getirdi. Kürtlerin liderliğindeki Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile Şam hükümet arasında yaşanan hızlı güç dengesi değişimi ve sınırlı çatışmalar, şimdiye kadar geçerliliğini koruyan bir uzlaşı anlaşmasına varılmasının önünü açtı. Bu anlaşmanın, iki taraf arasındaki ilişkileri yatıştırması ve diğer azınlıkların entegrasyonu için bir model oluşması gerekiyor.

Ancak, ABD’nin Suriye'deki tüm güçlerini çekme niyetini açıklaması, Kürtleri entegre etmek, DEAŞ’ı kontrol altında tutmayı sürdürmek ve İran ile onun vekillerinin nüfuzunu sınırlamak için gerekli olan genel ABD müdahalesi konusunda endişelere yol açıyor. Bunun yanında Washington, Şam ile doğrudan diplomatik ilişkilerinin yanı sıra Suriye ile ilgili uluslararası toplumla olan daha geniş kapsamlı ilişkiler aracılığıyla ve SDG-Şam mutabakatının 10. maddesi kapsamında geleneksel ABD askeri varlığının ötesine geçen güvenlik iş birliği seçeneklerine sahip. Bu seçeneklerin etkili bir şekilde kullanılması, Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Suriye güçlerinin DEAŞ ve İran'ın olası girişimleriyle mücadele etme kapasitesini güçlendirebilir ve aynı zamanda ABD'nin daha geniş diplomatik varlığını destekleyebilir.

Bölgesel ortama entegre olmuş, DEAŞ üyelerinin ya da İran'ın vekillerinin yeniden dirilişini engelleyebilecek istikrarlı bir Suriye, uzun vadeli bölgesel istikrar için temel önem taşıyor. Bu hedefe ulaşmak için iki temel unsura ihtiyaç var. Bunlardan birincisi dini ve etnik bileşenleri tarafından kabul gören birleşik bir devletin kurulması, ikincisi ise Suriye'nin entegrasyonunu, kalkınmasını ve güvenliğini destekleyen ortak bir uluslararası yaklaşım. Bu iki unsur birbirini karşılıklı olarak güçlendiriyor. Zira iç birliğini güçlendirmeyi ve hoşgörü ortamını tesis etmeyi başaran bir Suriye, uluslararası desteği daha kolay kazanabilir ve 2011-2024 savaşında olduğu gibi dış güçlerin yerel ortaklarını seçici bir şekilde belirleme girişimlerinden kaçınabilir.

Öte yandan Suriye hükümetini destekleyen uluslararası konsensüs, kalkınma yardımı ve diplomatik destekle birleştiğinde, Şam'ın yanı sıra çeşitli azınlık gruplarının da daha sorumlu davranışlar sergilemesini teşvik eder.

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ile SDG lideri Mazlum Abdi arasında 29 Ocak'ta imzalanan mutabakat, azınlıkları yerel yönetim yapılarını ve kültürel haklarını koruyarak entegre etmeye yönelik en önemli girişimdir. Bu anlaşmanın başarısı veya başarısızlığı, diğer azınlıkların entegrasyonunu şekillendireceğine ve nihayetinde Suriye'nin birliği ve istikrarını etkileyeceğine şüphe yok.

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ile SDG lideri Mazlum Abdi arasında 29 Ocak'ta imzalanan mutabakat, azınlıkları yerel yönetim yapılarını ve kültürel haklarını koruyarak entegre etmeye yönelik en önemli girişimdir.

Burada 29 Ocak’taki mutabakata, her iki taraf arasında çatışmaları durdurmak, DEAŞ’ın en tehlikeli tutuklu üyelerinden bir kısmını nakletmek ve taraflar arasında daha önce varılan anlaşmayı iyileştirmek amacıyla ABD'li üst düzey sivil ve askeri yetkililerin her iki tarafla da yoğun istişarelerinin ardından varıldığını hatırlamakta fayda var. 18 Ocak'ta imzalanan anlaşma, Şam'ın lehine ağırlıklıydı ve SDG üyelerinin yalnızca bireysel olarak Suriye ordusuna entegre edileceğini öngörüyordu.

29 Ocak mutabakatının uygulanışı henüz tamamlanmaktan uzak olsa da ateşkesin yürürlüğe girmesinden bu yana şiddet olayları çok az ya da hiç yaşanmadı. Suriye İçişleri Bakanlığı’na bağlı askeri güçler, ocak ayı sonlarında kararlaştırıldığı üzere, SDG ile önemli bir sürtüşme yaşamadan Haseke ilindeki Kürt bölgelerine ve Kobani şehrine girdi. Bu güçlerin komutanları, tugayların Suriye ordusuna entegre edilmesi için gerekli mekanizmaları görüşmek üzere Savunma Bakanlığı yetkilileriyle de toplantılar düzenledi.

Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara, SDG’nin en önde gelen yetkililerinden Nureddin Ahmed İsa'yı Haseke valisi olarak atadı. İçişleri Bakanlığı, 22 Şubat'ta anlaşmanın hükümlerine uygun olarak Suriyeli Kürtlere vatandaşlık verilmesini düzenleyen bir kararname yayınladı. Şam ayrıca, İçişleri Bakanlığı'nın üst düzey yetkililerinden Tuğgeneral Ziyad el-Ayeş’i ocak ayında imzalanan anlaşmanın uygulanmasını takip etmek üzere görevlendirdi.

evfe
ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ve Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara Şam'daki cumhurbaşkanlığı sarayında bir araya geldi, 18 Ocak 2026 (AFP)

Buna paralel olarak SDG lideri Mazlum Abdi, Şam, ABD ve SDG’Nin Irak’taki uzantısıyla çeşitli düzeylerde koordinasyon içinde, Münih Güvenlik Konferansı'na gitti ve burada Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile görüştü.

PKK sorununu çözmeye yoğun bir şekilde odaklanan Türkiye, ocak ayında imzalanan anlaşmayı sessizce destekledi. Çeşitli kaynaklara göre daha önce SDG'nin Suriye ordusuna başlı başına bir birlik olarak entegre edilmesine itiraz etmesine rağmen, bu maddeyi göz ardı etmiş gibi görünen Türkiye, Mazlum Abdi'nin Almanya'yı ziyaretine izin vermiş olabilir.

Buradaki en önemli husus, Şam ile Kürtler arasında bugüne kadar elde edilen başarının, Şam ile Dürziler ve belki de Alevi Araplar arasında gelecekteki iş birliğini teşvik etmek için bir model olarak hizmet edebileceği meselesi. Ancak, ABD güçlerinin Suriye'den çekilmesinin yakın olması hem gerçekte hem de algıda ABD’nin askeri varlığının azalması, DEAŞ ile mücadelede askeri iş birliğinin zayıflaması ve İran'ın vekillerinin varlığı nedeniyle, birlik ve hoşgörü yönündeki ivmeyi yavaşlatabilir.

Suriye'de 2024 yılı sonlarından bu yana tanık olunan yoğun üst düzey ABD diplomasisi bu azalmanın bir kısmını telafi edebilir, ancak bu diplomatik çabaların içinde bir güvenlik veya askeri bileşenin varlığı tüm taraflarca memnuniyetle karşılanıyor.

ffgrbgr
Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke ilinin Kamışlı kenti dışındaki bir otoyolda konvoy halinde seyreden bir Amerikan MRAP (Mayın Dirençli Pusu Korumalı) zırhlı savaş aracı, 23 Şubat 2026 (AFP)

Bu bağlamda Washington, DEAŞ’a karşı yürütülen kampanyada kazanılan deneyime dayanarak, istihbarat paylaşımı ve eğitimden ortak planlama ve operasyonlara ve muhtemelen tek taraflı ABD misyonlarına kadar uzanan çeşitli askeri ve güvenlik iş birliği seçeneklerine sahip. Ayrıca, 2011 yılında ABD askerlerinin Irak'tan çekilmesinin ardından kazanılan deneyim de bu seçenekler arasında yer alıyor.

Çekilme sonrası güvenlik iş birliği

Bu iş birliği, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) tarafından koordine edilen askeri bileşeni ve paralel siyasi çerçevesi ile DEAŞ’ı yenmek için Uluslararası Koalisyonun kurulmasıyla başlıyor. Askeri cephede, Suriye bu koalisyonun üyesi olduğu için, eğitimden keşif, gözetleme ve bilgi toplama gibi çok çeşitli istihbarat paylaşımı ve diğer operasyonel yeteneklere talep üzerine erişebilir. Uluslararası Koalisyon ayrıca terör örgütüne üye kazandırılmasının yanı sıra DEAŞ üyelerinin sınır ötesi hareketlerine, fon toplama ve para transferlerine karşı uluslararası müdahalelerin koordinasyonunda ve dezenformasyon kampanyalarına karşı mücadelede etkili bir rol oynuyor. Tüm bunlar öncelikle DEAŞ’ın Irak ve Suriye'deki kalıntılarıyla mücadeleye hizmet etmek üzere tasarlanmış olsa da koalisyonla iş birliği Suriye'ye daha geniş güvenlik avantajları sağlıyor.

Washington ve Şam istekli olursa, ABD, büyükelçiliğinin yeniden açılmasının ardından, Bağdat'taki ABD büyükelçiliğine bağlı ofise benzer şekilde, askeri ataşe ofisi veya güvenlik iş birliği ofisi bünyesinde çok sayıda askeri personeli Şam'daki büyükelçiliğine gönderebilir. Bu düzenlemenin en önemli avantajlarından biri, askeri personelin dokunulmazlıklarını güvence altına almak için kuvvetler statüsü anlaşmasına ihtiyaç duymaması. Çünkü resmi olarak diplomatik misyon içinde çalışacaklar ve çeşitli şekillerde diplomatik dokunulmazlıktan yararlanacaklar. Bölgede bu tür anlaşmaların müzakere edilmesinin zorluğu göz önüne alındığında, bu düzenleme önemli bir avantaj sağlıyor.

Eğer Washington ve Şam istekli olursa, ABD, Bağdat Büyükelçiliği’ne bağlı ofise benzer şekilde, Şam'daki büyükelçiliğinin yeniden açılmasının ardından buraya çok sayıda askeri personel gönderebilir.

ABD’nin Bağdat Büyükelçiliği’ndeki Güvenlik İşbirliği Ofisi, 2011 yılında kurulduğunda, önemli yeteneklere sahipti. Bir ekip tarafından yönetilen ofis, istihbarat paylaşımı için gelişmiş mekanizmaların yanı sıra Irak güvenlik güçleri sistemine entegre edilmiş diğer koordinasyon işlevlerini de içeriyordu. Ofis, yabancı askeri satış programını yönetmekle kalmayıp Irak hükümeti ile koordineli olarak, ABD program yüklenicilerinin yoğun olarak faaliyet gösterdiği ülke çapındaki çeşitli Irak üslerine askeri personel konuşlandırma rolünü üstleniyordu. Bu askeri personelin görevleri, programla ilgili geleneksel işlevlerle sınırlı kalmayıp, çeşitli program sahalarında komuta ve kontrol rolleri ile güvenlik denetimini de kapsıyor ve raporlar Güvenlik İşbirliği Ofisi başkanı aracılığıyla büyükelçiye sunuluyordu.

Ofisi ilk kurulduğunda, ek olarak yarı operasyonel görevler de üstlendi. Bu görevler arasında, kuvvetler statüsü anlaşması gerektirmeyen uluslararası sulardan Irak açık deniz petrol tesislerine koruma sağlayan ABD Sahil Güvenlik gemilerinin çalışmalarını koordine etmek ve Kürdistan Bölgesi sınırları boyunca konuşlandırılmış Kürt Peşmerge birimleri ile Irak ordusunu sınırlı bir şekilde denetlemek yer alıyordu. Bu da Kürt güçleri ile merkezi hükümet güçleri arasındaki gerilimi azaltmayı amaçlayan ABD güçlerinin Irak'taki ‘Birleşik Ortak Görev Gücü’ operasyonunun kısa süreli bir uzantısıydı.

dfgrt
Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, yıkılmış SDG savaşçısı heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)

Plan, özel kuvvetler ekiplerini periyodik eğitim turları düzenlemek üzere görevlendirmekti, ancak bu girişim hem Washington hem de Bağdat'taki endişeler nedeniyle kısa sürede durduruldu. ABD’nin Bağdat Büyükelçiliği ile Irak hükümetinin en üst düzey yetkilileri arasında Güvenlik İşbirliği Ofisi tarafından yönetilen belirli askeri istihbarat operasyonlarının yürütülmesi konusunda sessiz bir anlaşma da sağlandı. Bu model veya Uluslararası Koalisyon aracılığıyla benzer düzenlemeler, ABD veya diğer üye devletlerin Suriye içinde doğrudan operasyonlar yürütmesine olanak sağlayabilir.

ABD'nin askeri müdahalesinin birinci amacı, ister Uluslararası Koalisyon tarafından gerçekleştirilen operasyonlar kapsamında ister Güvenlik İşbirliği Ofisi aracılığıyla olsun, Suriyeli güvenlik güçlerinin profesyonelliğini artırmak ve DEAŞ üzerinde sürekli baskı uygulamak olsa da ikinci amaç siyasi kazanımlardı.

ABD'nin SDG ile askeri iş birliğini sürdürmesi, yıllardır Washington ile bağlantılı olan Kürt ortakları güvence altına alacak ve Suriye'deki Kürtlerin güvenliğine olan bağlılığını teyit edecektir. Bu varlık, Irak'taki deneyimde olduğu gibi, SDG'nin Suriye ordusuna entegrasyonunu ve iki taraf arasındaki gerginlik düzeyini doğrudan denetleme imkânı da sağlayabilir.

Benzer şekilde, ABD'nin askeri varlığı, Suriye hükümetini zayıflatmak veya Lübnan'daki Hizbullah'a silah temin etmek gibi İran'ın olası gizli hareketlerini daha net bir şekilde ortaya çıkarabilir. Bunun yanında yıllarca sürdürülen kapsamlı ve etkili güvenlik iş birliği, Suriye dahil olmak üzere stratejik öneme sahip ve kırılgan durumdaki ülkelerle Washington'ın ikili ilişkilerinin temel taşı oldu.

Iraklı yetkililer, İran'ın artan etkisi nedeniyle, Irak güçleri ve istihbarat kurumlarının yapısında ABD askeri personelinin yer almasından derin şüphe duyuyorlardı. Bu durum, sömürge benzeri bir varlığın varlığı konusundaki endişeleri daha da güçlendiriyordu.

Bu düzenlemeler, güvenlik iş birliğini sürdürmek ve hem Şam hükümeti hem de SDG ile siyasi bağları güçlendirmek için en gerçekçi seçenek gibi görünse de bazı uyarılar da içeriyor. Irak'taki Güvenlik İşbirliği Ofisi, 2010 yılında resmi olarak muharebe operasyonlarını sona erdiren ve eğitim ve teçhizat sağlama görevine geçen ABD güçlerinin fiili halefi olarak, çeşitli nedenlerle tam potansiyeline ulaşamadı.

Öncelikle ABD Savunma Bakanlığı'nın ülkede görünür bir varlığının olmaması ve belirli bir muharebe misyonunun bulunmaması, Washington'ın ilgi ve taahhüt düzeyinde sık sık düşüşe yol açtı. ABD Sahil Güvenlik gemileri başka görevlere gönderildi ve özel kuvvetler ve diğerlerinin dahil olduğu birkaç girişim, aciliyeti daha az olduğu gerekçesiyle sessizce iptal edildi.

Irak tarafında, özellikle Nuri el-Maliki hükümeti döneminde, ABD'nin askeri varlığına karşı açıkça ikircikli bir tutum sergilendi. Bir yandan, ABD güçleri, acil durumlarda, kesinlikle gerekli olduğunda yardıma çağrılabilecek bir güç olarak görülüyordu, diğer yandan Iraklı yetkililer, İran'ın artan nüfuzu nedeniyle, Amerikan askeri personelinin Irak Silahlı Kuvvetleri ve istihbarat teşkilatlarının yapısına dahil olmasına derin şüpheyle bakıyorlardı. Zira bu durum, sömürge benzeri bir varlığına dair korkularını artırıyordu.

sdgt
Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke ilinin Kamışlı kenti dışındaki bir otoyolda konvoy halinde seyreden bir Amerikan MRAP (Mayın Dirençli Pusu Korumalı) zırhlı savaş aracı ve askeri teçhizat taşıyan bir kamyon, 23 Şubat 2026 (AFP)

Güvenlik İşbirliği Ofisi'nin büyük boyutu, daha önce Bağdat'a bir dereceye kadar güvence sağlayan acil durum savaş yeteneklerini sunmadan bu endişeleri daha da artırdı. Sonuç olarak, Irak hükümeti ofisin boyutunu ve işlevlerini azaltmak için tekrar tekrar baskı uyguladı. Hem ofis hem de büyükelçilik, Irak güçlerinin yapısının, özellikle yetkin liderlik açısından ne kadar zayıfladığını ve eğitim, teçhizat ve bakım alanlarındaki köklü sorunları fark edememiştir. Bu faktörler, 2014 yılında DEAŞ’ın saldırısı karşısında Irak düzenli güçlerinin yaygın çöküşüne katkıda bulundu.

Tüm bu şartlar altında Suriye ile sınırlı bir güvenlik ilişkisi kurulması, eğer iyi yönetilirse, ABD askerlerinin yokluğunun büyük bir kısmını telafi edebilir ve ülkede istikrarın sağlanmasına katkıda bulunabilir.



Netanyahu: İran yönetimini devirmeye kararlıyız

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 19 Ekim 2026’da İsrail’in Ramla kentinde, seçimler öncesinde bir alışveriş merkezinde vatandaşlarla bir araya geldi.(Reuters)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 19 Ekim 2026’da İsrail’in Ramla kentinde, seçimler öncesinde bir alışveriş merkezinde vatandaşlarla bir araya geldi.(Reuters)
TT

Netanyahu: İran yönetimini devirmeye kararlıyız

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 19 Ekim 2026’da İsrail’in Ramla kentinde, seçimler öncesinde bir alışveriş merkezinde vatandaşlarla bir araya geldi.(Reuters)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 19 Ekim 2026’da İsrail’in Ramla kentinde, seçimler öncesinde bir alışveriş merkezinde vatandaşlarla bir araya geldi.(Reuters)

İsrail’de yapılacak parlamento seçimlerine bir hafta kala Başbakan Binyamin Netanyahu, İran yönetimini devirmeye yönelik kararlılığını sürdürdüğünü açıkladı. Netanyahu’nun ofisinden dün akşam yapılan açıklamada, İsrail Başbakanı’nın bu konudaki tutumunu yinelediği belirtildi.

Şarku’l Avsatın DPA’dan aktardığına göre Netanyahu, “İran rejimini ortadan kaldırma sürecini tamamlamaya kararlıyız” dedi. Bunun İsrail açısından en önemli mesele olduğunu vurgulayan Netanyahu, bu konuyu yalnızca pazar günü ABD Başkanı Donald Trump ile yeniden görüştüğünü söyledi.

Netanyahu, İran yönetimi varlığını sürdürdüğü sürece nükleer silah üretmeye çalışacağını öne sürerek, “Bunu engellemenin tek yolu bu rejimi devirmektir” ifadelerini kullandı.

İsrail Başbakanı, İsrail ve ABD’nin 28 Şubat’ta İran’a birlikte saldırdığı dönemde de İran yönetimini devirmeyi hedeflemişti. Saldırılarda çok sayıda İranlı general ve üst düzey siyasetçi hayatını kaybetmiş, ancak İran hükümeti devrilmemişti.

İsrailliler, 27 Ekim’de yeni parlamentoyu seçmek üzere sandık başına gidecek. Seçimlerde Netanyahu ile en önemli rakiplerinden, eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot arasında çekişmeli bir yarış yaşanması bekleniyor.

İsrail basınında yer alan haberlere göre Netanyahu, dün ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth ile sürpriz bir görüşme gerçekleştirdi. ABD merkezli Axios haber sitesi, Hegseth’in İsrail ziyaretini İran’la yaşanan çatışmada yeni bir gerilim yaşanabileceğine ilişkin değerlendirmelerle ilişkilendirdi.

Netanyahu ayrıca, İsrail ordusunun Lübnan’ın güneyinde tek taraflı olarak oluşturulan “güvenlik bölgesi” içinde, İran destekli Hizbullah’a ait bütün terör altyapısını imha ettiğini ileri sürdü.


Husi terörüne son verme zamanı geldi

Suudi Arabistan hükümeti, Husi saldırısını BM Güvenlik Konseyi’ne bildirmeli ve Konsey üyelerine, diğer diplomatik girişimlerinde sunduğu bilgilerin aynısını sağlamalıdır. (Independent Arabia)
Suudi Arabistan hükümeti, Husi saldırısını BM Güvenlik Konseyi’ne bildirmeli ve Konsey üyelerine, diğer diplomatik girişimlerinde sunduğu bilgilerin aynısını sağlamalıdır. (Independent Arabia)
TT

Husi terörüne son verme zamanı geldi

Suudi Arabistan hükümeti, Husi saldırısını BM Güvenlik Konseyi’ne bildirmeli ve Konsey üyelerine, diğer diplomatik girişimlerinde sunduğu bilgilerin aynısını sağlamalıdır. (Independent Arabia)
Suudi Arabistan hükümeti, Husi saldırısını BM Güvenlik Konseyi’ne bildirmeli ve Konsey üyelerine, diğer diplomatik girişimlerinde sunduğu bilgilerin aynısını sağlamalıdır. (Independent Arabia)

John Bolton

Ortadoğu’da barış ve güvenliğe yönelik Husi tehdidinden kimsenin en ufak bir şüphe duymaması gerekir. Nitekim Husilerin cumartesi günü Riyad’daki Kral Halid Uluslararası Havalimanı’na düzenlediği saldırı, açık bir savaş eylemi ve 12 kişinin hayatını kaybetmesine, 309 kişinin ise yaralanmasına yol açan kanlı bir terör saldırısıdır.

Yıllar içinde Husilerin Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve İsrail’deki sivil hedeflere yönelik şiddetinin dozu artarken, bu saldırıların faillerine karşı uluslararası toplum adeta utanç verici bir sessizliğe büründü.

Husilerin bugüne kadarki en kanlı eylemi olan bu son vahşet, aslında bundan on yıl önce yapılması gereken adımların atılması için tam bir gerekçe sunmakta. Yemen’in karmaşık yakın tarihi, uzun vadeli tek çözümün ülkenin yeniden birleşmesi olduğunu gösteriyor. Bu da tüm rakip grupların meşru tek bir hükümetin otoritesini kabul etmesini ve ardından ülkenin geleceğini barışçıl yollarla belirlemesini gerektiriyor. İstikrarlı bir Yemen olmaksızın, Arap Yarımadası’ndaki barış ve güvenlik defalarca tehdit altında kalmaya devam edecektir.

Kuşkusuz İran’ın sağladığı silahlar, mühimmat, finansman ve istihbarat desteği olmasaydı Husiler, komşu ülkeler bir yana, kendi halkı için bile ciddi bir tehdit oluşturamazdı. Tahran bugün dahi Husilerin askeri kapasitesini, Körfez’deki Arap ülkelerini kuşatmanın ve onları doğrudan yanı başlarından tehdit etmenin bir aracı olarak görüyor.

Ayrıca, artık net bir şekilde görüldüğü üzere İran, Husileri uluslararası deniz seyrüseferini engellemek ve seyrüsefer serbestisini ihlal etmek için de kullandı. İran’ın ve bünyesindeki Hamas, Hizbullah ile Iraklı silahlı grupların da yer aldığı terör uzantılarının nüfuz alanı oldukça genişti; ancak hepsinin durumu ciddi şekilde geriledi. İran’ın bir diğer müttefiki olan Suriye’deki Esed rejimi düştü, Hamas ve Hizbullah ağır darbeler alarak zayıflatıldı, İran’ın üst düzey liderliği ile askeri-endüstriyel kompleksi ise büyük bir yıkıma uğradı.

Dolayısıyla Husilerin temsil ettiği askeri ve terörist tehdide nihai bir son vermenin tam zamanı. Başta ABD olmak üzere Suudi Arabistan’ın müttefikleri, bu hedefe ulaşılmasına yardımcı olmak için ellerinden gelen her şeyi yapmalıdır. Avrupa ülkeleri ve diğer devletler; Süveyş Kanalı, Kızıldeniz ve Babu’l Mendeb üzerinden uzanan deniz yolunda hayati çıkarları olduğuna ve bu çıkarların korunması için barış içinde, birleşmiş bir Yemen’in kritik önem taşıdığına ikna edilmelidir.

İlk adım olarak Suudi Arabistan, kendi tutumunu açıkça ortaya koymak adına kapsamlı ve küresel bir diplomatik girişim başlatmalıdır. Bu doğrultuda Arap Birliği, İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) ve Körfez İşbirliği Konseyi’ni (KİK) toplantıya çağırmalıdır. Tüm Suudi büyükelçileri, görev yaptıkları ülkelerde en azından dışişleri bakanı düzeyinde resmi diplomatik girişimlerde bulunmakla görevlendirilmelidir. Her durumda Suudi diplomatlar, yaşananları olabildiğince ayrıntılı bir şekilde anlatmalı; insani kayıpları, maddi hasarı ve Husi saldırılarının diğer tüm sonuçlarını eksiksiz bir biçimde açıklamalıdır.

Suudi Arabistan hükümeti hiç şüphesiz, BM Güvenlik Konseyi’ni Husi saldırısı hakkında bilgilendirmeli ve diğer diplomatik temaslarında sunduğu bilgilerin aynısını Konsey üyelerine de sağlamalıdır. Aynı şekilde Konsey’e hitap ederken, BM Şartı’nın 51. Maddesi’nde düzenlenen ‘bireysel ve toplu meşru müdafaa hakkına’ dayanmalı; Suudi Arabistan’ın Husi tehdidine karşı askeri güç kullanmasının tamamen meşru olacağını kanıtlayan gerekçeleri ortaya koymalıdır. Nitekim 1990 yılında Saddam Hüseyin kuvvetleri ülkeyi işgal edip tüm Arap Yarımadası’nı işgal tehdidi altına soktuğunda Kuveyt de tam olarak bunu yapmıştı.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Suudi Arabistan bu doğrultuda adım atmaya karar verirse; BM Güvenlik Konseyi üyelerinden Konsey’in Husilere ve onlara yardım eden herkese karşı harekete geçmesini talep edebilir. Müttefikler, örneğin 1990’da Kuveyt ve dostlarının 660, 661 ve 665 sayılı kararlarla yaptığı gibi, Husi saldırılarını kınayan, Husilere ve destekçilerine yaptırım uygulayan karar tasarıları sunabilirler.

665 sayılı karar yaptırımların uygulanma mekanizmasını sağlamış; Kuveyt ile iş birliği yapan ve ‘bölgede deniz kuvvetleri bulunduran BM üyelerini, temel yaptırım kararının katı bir şekilde uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri almaya’ çağırmıştı.

Riyad daha da ileri giderek, tıpkı Kuveyt’in yaptığı gibi, BM Güvenlik Konseyi’nden Husi saldırganlığına son vermek adına ‘gerekli tüm yolların kullanılması’ hususunda yetki talep edebilir. Nitekim Konsey, 1990 yılında Kuveyt’e ve onunla iş birliği yapan BM üyesi ülkelere işgalci Irak güçlerini püskürtmek için bu yetkiyi veren 678 sayılı kararı kabul ederek yanıt vermişti.

Şüphesiz mevcut uluslararası konjonktürde benzer bir girişimin başarıya ulaşacağının garantisi yok. Husiler fiilen İran’ın bir vekili konumunda olduğundan Tahran, Moskova ve Pekin’deki müttefiklerinden ‘gerekli tüm yolların kullanılmasına’ izin veren bir karar tasarısını veto etmelerini isteyebilir. Rusya veya Çin’in ‘veto’ hakkını kullanması halinde ise bu durum, her iki ülkenin Ortadoğu’da barış ve güvenlik konusundaki duruşunu ve kimleri gerçek dost olarak gördüğünü açıkça gözler önüne serecektir.

Diplomatik kulvar bir yana, nihai hedef Yemen devletinin meşru tek bir hükümetin otoritesi altında yeniden birleştirilmesi olmaya devam etmektedir. Husilerin askeri kapasitesinin ortadan kaldırılması, Yemen içinde kalıcı bir barış ve istikrarın sağlanmasının ön şartı, uluslararası düzeyde ise barış ve güvenliğin temelidir. Vakit kaybetmeye tahammülümüz yok; Kral Halid Uluslararası Havalimanı’nda yaşananların hafızalardan silinmesine izin vermeden hemen harekete geçmeliyiz.


ABD'nin eski Ankara Büyükelçisi, Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey Independent Türkçe Genel Yayın Yönetmeni Nevzat Çiçek'e konuştu: Ortadoğu'da kalıyoruz

ABD'li emekli Büyükelçi James Jeffrey, Sultanahmet'teki sohbette Nevzat Çiçek'in Ortadoğu'daki güvenlik mimarisine ilişkin soruları yanıtladı
ABD'li emekli Büyükelçi James Jeffrey, Sultanahmet'teki sohbette Nevzat Çiçek'in Ortadoğu'daki güvenlik mimarisine ilişkin soruları yanıtladı
TT

ABD'nin eski Ankara Büyükelçisi, Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey Independent Türkçe Genel Yayın Yönetmeni Nevzat Çiçek'e konuştu: Ortadoğu'da kalıyoruz

ABD'li emekli Büyükelçi James Jeffrey, Sultanahmet'teki sohbette Nevzat Çiçek'in Ortadoğu'daki güvenlik mimarisine ilişkin soruları yanıtladı
ABD'li emekli Büyükelçi James Jeffrey, Sultanahmet'teki sohbette Nevzat Çiçek'in Ortadoğu'daki güvenlik mimarisine ilişkin soruları yanıtladı

ABD'nin eski Ankara Büyükelçisi, Suriye Özel Temsilcisi ve IŞİD'le Mücadele Temsilciliği görevlerinde bulunan James Jeffrey'le İstanbul Sultanahmet'te sohbet etme imkânım oldu.

Trans-Atlantik Stratejik Programlar Derneğinin (TASP) İstanbul'da The Wilson Center iş birliği ile, Seven Hills ve Pasifik Teknoloji sponsorluğunda düzenlediği etkinlikte diplomatlar, savunma uzmanları ve savunma sektörü temsilcileri bir araya geldi. ABD'li emekli büyükelçiler James Jeffrey, Philip Reeker, Matthew Bryza ve Prof. Federico Donelli gibi isimlerin yanı sıra Türkiye'den de üst düzey Dışişleri Bakanlığı, Millî Savunma Bakanlığı ve Savunma Sanayii Başkanlığı gibi resmî kurumlardan katılım oldu.
 

scdfrg
İstanbul'daki "Transatlantic Security" panelinin ardından James Jeffrey ve Nevzat Çiçek

James Jeffrey'le bu toplantı vesilesiyle görüştüm ve merak ettiklerimi kendisine yöneltme şansım oldu.

Jeffrey, çok açık şekilde Ortadoğu'dan çekilmediklerini belirterek "Bu bölgede kalıyoruz" dedi.

Mekke İttifakı'nı desteklediklerini ifade eden Jeffrey, yeni bir güvenlik konseptine ihtiyaç duyulduğunu belirtti.

NATO'nun geleceği ne olacak?

15-20 yıl önce Amerika-Türkiye ilişkileri bugünkü duruma kıyasla iyi değildi maalesef. Şimdi Başkan Trump ve Başkan Erdoğan arasındaki ilişki o kadar yüksek, o kadar iyi ve o kadar romantik ki bu yöndeki problemler ve çözümleri görebileceksiniz.

NATO açısından Ukrayna'daki durum büyük sorun. Hiç kimse bilmiyor; en önemli aktör olan Putin'in ne yapacağını bilmiyoruz.

Türkiye ve Amerika NATO çerçevesinde bir pozisyon tutabilecek ve Rusya karşısında bir aksiyonda bulunurken er geç bir diplomatik çözüm bulabileceğiz.
 

gthy
Trans-Atlantik Stratejik Programlar Derneği'nin etkinliğine katılan Jeffrey, Türkiye-ABD ilişkilerinin geleceğine dair iyimser mesajlar verdi

Türkiye Amerika'ya diplomatik çözümde mi yardım edecek?

Evet, bu savaş başladıktan sonra Türkiye İstanbul ve Antalya'da bir çözüme yakındı fakat birkaç dışarıdan gelen kişi problemler oluşturdu ama bir çözüm sağlanamadı. Aslında Rusya o zaman çözüme yakındı.

Sizce bu savaş ne kadar sürer?

Bence diplomatik yol bulmamız lazım. Hangi bölge Rusya'ya kalacak, hangi bölge Ukrayna'ya kalacak, ondan sonra ateşkes ortaya çıkabilecek. En önemlisi, hem Türkiye'de hem Rusya'da hem Avrupa'da hem de Amerika'da yeni güvenlik sistemi meselesi gündeme gelecek. 1991'de yeni bir güvenlik sistemi bulabildik. Başkan Gorbaçov ve Başkan Bush, Thatcher, Alman Başbakanı Helmut Kohl, Fransa Başkanı Mitterrand ve Turgut Özal'la. Fakat birkaç sene sonra her şey değişti ve yeni bir durum ortaya çıktı. Gürcistan, Kırım, Suriye'de durum.
 

xsdrfvgh
James Jeffrey ve Nevzat Çiçek, İstanbul Sultanahmet'te gerçekleşen röportajın ardından bir arada

Erdoğan ve Trump arasında yakın bir iş birliğinden söz ediyorsunuz; bunu görüyoruz. Fakat Türkiye kamuoyunun beklediği CAATSA yaptırımları ve F-35 meselesi başta olmak üzere atılması gereken adımların atılmadığını görüyoruz…

Bu yeni bir durum değil. Her zaman Amerikan Kongresi ve Türk kamuoyunda bu pürüzler vardı ve var ve liderler çözüm bulabilirler.

Mekke Anlaşması'na yaklaşımınız nasıl?

Bu iyi bir fikir ve bekliyoruz ki bu adım birkaç iyi şeyi ortaya çıkarsın. Amerika'nın hem Çin hem de İran ile çok işi var. Siz işimizden biraz anlıyorsunuz.

Bu ittifak genişleyebilir mi?

Ben iyimserim ve her şey mümkün.

İran'la ilgili öngörünüz nedir?

Amerikan seçimlerinden sonra bir sonuç çıkacak ya diplomatik çözüm ya da tekrar savaş.

Böyle bir savaş olursa yayılma ihtimali olur mu?

Hayır, ne o kadar kötümserim ne de o kadar iyimserim. Bu savaş Amerika ile İran arasındaki savaş devam edecek. İran, İsrail'in katılmasını istemiyor, ama Araplar bize destek veriyor fakat savaşta yer almak istemiyorlar.

Amerika Ortadoğu'dan çekildi mi?

Amerika bu bölgede kalacak. Bu demek değil ki Bahreyn'de, Irak'ta ya da Güney Suriye'de kalacağız. Bu bölgede kalacağız.