İki kuşatma arasında kalan Hürmüz Boğazı... Trump’ın ekonomik savaşı mı yoksa İran’ın uçurumun eşiğine dönüşü mü?

İran’ın Keşm Adası açıklarında bir kargo gemisinin yakınından geçen sürat teknesi, 18 Nisan 2026 (AP)
İran’ın Keşm Adası açıklarında bir kargo gemisinin yakınından geçen sürat teknesi, 18 Nisan 2026 (AP)
TT

İki kuşatma arasında kalan Hürmüz Boğazı... Trump’ın ekonomik savaşı mı yoksa İran’ın uçurumun eşiğine dönüşü mü?

İran’ın Keşm Adası açıklarında bir kargo gemisinin yakınından geçen sürat teknesi, 18 Nisan 2026 (AP)
İran’ın Keşm Adası açıklarında bir kargo gemisinin yakınından geçen sürat teknesi, 18 Nisan 2026 (AP)

Son saatlerde Hürmüz Boğazı çevresinde yeniden artan gerilimle birlikte, sahadaki tabloya göre durum askıda kalmış bir ateşkesi andırıyor. Gözlemcilere göre, bir gün içinde söylem tamamen değişti. Başlangıçta boğazın açılması ve geçişlerin yeniden başlamasından söz edilirken, daha sonra İran tarafından yapılan yeni açıklamada Hürmüz Boğazı’nın ‘eski durumuna döndüğü’ ve İran Silahlı Kuvvetleri’nin ‘sıkı yönetim ve kontrolü altında’ olduğu ifade edildi. Buna karşılık Donald Trump, İran limanlarına yönelik deniz ablukasının kapsamlı bir anlaşmaya varılana kadar ‘tamamen yürürlükte kalacağını’ vurguladı.

Bu çelişkili açıklamalar, yalnızca Washington ile Tahran arasında bir anlatı savaşına işaret etmiyor; aynı zamanda her iki tarafın da maksimum baskı üzerinden müzakere yürüttüğünü, ancak doğrudan bir çatışmaya dönüşebilecek tam ölçekli bir savaşı göze almak istemediğini ortaya koyuyor. Gözlemciler, mevcut sürecin merkezinde artık “Hürmüz’ü kim kontrol ediyor?” sorusundan ziyade, ekonomik ve siyasi açıdan zaman karşısında hangi tarafın daha uzun süre dayanabileceği sorusunun bulunduğunu belirtiyor.

Çelişkili açıklamalar

Hürmüz Boğazı çevresinde İran’ın fiilen yeniden kısıtlama getirmesiyle birlikte Washington ile Tahran arasındaki medya gerilimi de yeniden tırmandı. Donald Trump, İran’ın boğazı artık ‘bir silah olarak kullanmama’ konusunda uzlaştığını ve yakın zamanda yeni bir müzakere turunun yapılabileceğini öne sürdü. Ancak Tahran, bu iddiaları hızla reddederek herhangi bir ‘yeni anlaşma’ olmadığını açıkladı ve ABD’nin söylemini ‘yalan’ olarak nitelendirdi.

Öte yandan Reuters, ABD güçlerinin İran’a doğru ilerleyen 23 gemiyi geri çevirdiğini bildirdi. Bu adım, Washington’un durumu bir normalleşme süreci olarak değil, deniz üzerindeki baskıyı artırma fırsatı olarak gördüğüne işaret ediyor.

Bu karşılıklı açıklamalar arasındaki uçurum, boğazın teknik olarak açık görünmesine rağmen fiilen ciddi sınırlamalar altında olduğunu gösteriyor. Sınırlı geçişler, İran’ın uyguladığı kontrol mekanizmaları, mayın ve küçük bot tehdidi gibi riskler ile birlikte, deniz taşımacılığı ve sigorta şirketlerinin bölgeyi hâlâ yüksek riskli kabul etmesine yol açıyor.

Kim baskıya daha fazla dayanabilir?

Gözlemciler, Trump’ın stratejisinin net olduğunu belirtiyor: Askerî savaş İran’ı Hürmüz Boğazı’nı açmaya ve hızlı bir geri adım atmaya zorlamadıysa, ‘deniz ablukası üzerinden yürütülen ekonomik savaş’ bu sonucu doğurabilir.

Ancak uzmanlara göre bu hesap garanti değil. Çünkü bu yaklaşım bir yandan İran’ın en önemli dış gelir kaynağı olan petrol ihracatını hedef alıyor ve sanayi ile yeniden inşa için gerekli ithalatı baskılıyor. Öte yandan İran’ın uzun süredir yaptırımlara uyum sağlama tecrübesi, gelişmiş kaçakçılık ağları ve paralel piyasalara sahip olması, ayrıca ana alıcısı olan Çin sayesinde kriz koşullarında ayakta kalma kapasitesini artırıyor.

Bu nedenle “İlk kim geri adım atacak?” oyununun giderek daha karmaşık hale geldiği değerlendiriliyor. Washington zamanın İran aleyhine işlediğini düşünürken, Tahran ise hem rakiplerinin hem de küresel piyasaların ve Körfez ülkelerinin uzun sürecek bir ekonomik sıkışmadan önce yorulacağına oynuyor.

sdfvb
ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, Genelkurmay Başkanı Dan Caine ve CENTCOM Komutanı Amiral Brad Cooper, Pentagon’da düzenlenen bir basın toplantısında (Reuters)

Diplomatlar, etkilerin artık sembolik olmaktan çıktığını belirtiyor. The New York Times verilerine göre petrol, İran’ın ihracat gelirlerinin yüzde 40’ından fazlasını oluşturuyor. Çin’in 2024’te İran petrolünün yüzde 90’ını satın aldığı, 2025’te ise bu alımların yaklaşık 31,5 milyar dolara ulaştığı ve bunun İran bütçesinin yaklaşık yüzde 45’ine denk geldiği ifade ediliyor.

Bu rakamlar doğruysa, deniz taşımacılığındaki uzun süreli aksaklıkların İran için geçici bir dar boğazdan ziyade ciddi bir likidite ve bütçe açığı sorununa dönüşebileceği, özellikle de Rusya’nın Çin’e İran petrolü eksikliğini telafi etme yönündeki olası teklifleri sonrasında daha da belirginleşebileceği belirtiliyor.

Buna rağmen, oluşan baskının Washington’un varsaydığı kadar belirleyici olmadığı değerlendiriliyor. Çünkü İran açısından hedef, savaş koşullarında geliri maksimize etmek değil, ekonominin tamamen çökmesini engelleyecek asgari düzeyi koruyarak sistemin ‘topallayarak da olsa’ devam etmesini sağlamak olarak görülüyor.

Deniz ablukasının etkisi

ABD kaynaklı raporlara göre, mevcut deniz ablukasının İran ekonomisini üç ayrı katmanda etkilediği belirtiliyor.

İlk katman, doğrudan petrol gelirleriyle ilgili. The Wall Street Journal tarafından aktarılan analizlere göre, İran iki ila üç hafta içinde ‘depolarının dolması’ olarak tanımlanan bir aşamaya ulaşabilir. Bu durum, kara depolama kapasitesinin tükenmesi anlamına geliyor ve ülkeyi üretimi azaltmaya ya da petrol kuyularını kapatmaya zorlayabilir. Uzmanlara göre bu tür bir adım, bazı petrol sahalarında uzun vadeli hasarlara yol açabiliyor.

Aynı haberde, ablukaya bağlı ekonomik kaybın günlük yaklaşık 435 milyon dolara ulaşabileceği, bunun 276 milyon dolarlık kısmının ise ihracat kaybından -özellikle petrol ve petrokimya ürünlerinden- kaynaklandığı ifade ediliyor. Bu seviyedeki bir ekonomik erozyonun aylık bazda milyarlarca dolara ulaşabileceği ve savaş nedeniyle zaten yıpranmış bir ekonomi üzerinde ağır baskı oluşturacağı belirtiliyor.

dffrbfbrgb
İran’ın Keşm Adası yakınlarında demirlemiş bir petrol tankeri (AP)

İkinci katman ise sanayi üretimi ve tedarik zincirleri. ABD ve İsrail saldırılarının bazı fabrikalara, ulaşım ağlarına, elektrik altyapısına, petrokimya tesislerine ve çelik üretim merkezlerine zarar verdiği aktarılıyor. Bu durum, ablukayı sadece ihracatı durduran bir araç olmaktan çıkararak, ekonomik sistemin iç işleyişini de sekteye uğratan bir baskı mekanizmasına dönüştürüyor. Böylece saldırılardan doğrudan etkilenmeyen sektörlerin bile ithalat yapılamaması nedeniyle işlevsiz kalabileceği değerlendiriliyor.

Üçüncü katman ise toplam ve zincirleme maliyetler. Yeniden inşa giderleri, iş kayıpları, internet kesintileri ve ekonomik güven erozyonu bu başlık altında toplanıyor. İran medyasında yer alan ilk tahminlere göre yeniden inşa maliyeti yaklaşık 270 milyar dolar seviyesinde olabilirken, 12 milyona kadar istihdamın risk altında olduğu, ayrıca 48 günlük internet kesintilerinin yaklaşık 1,8 milyar dolarlık kayba yol açtığı belirtiliyor.

Bu verilerin bir kısmının tahmini, bir kısmının ise resmî olmayan kaynaklara dayandığı ifade ediliyor. Ancak tüm bu göstergeler birlikte değerlendirildiğinde, ekonominin tek bir darbe yerine; savaş, ablukayla gelen lojistik tıkanma ve dijital altyapı çöküşü gibi birden fazla şokun aynı anda yaşandığı bir baskı altında olduğu ortaya konuyor.

Abluka ve snapback mekanizması

ABD’nin İran’a deniz ablukası uygulaması, uluslararası hukuka uygunluk açısından yeni bir tartışmayı da beraberinde getirdi. Tartışmanın merkezinde, bu adımın Birleşmiş Milletler’in (BM) snapback mekanizması kapsamında yeniden devreye sokulan yaptırımlarla ne ölçüde örtüştüğü sorusu yer alıyor.

Siyasi açıdan Washington, bu mekanizmanın İran ticaretini daha geniş bir çerçevede takip etmesine olanak sağladığı mesajını veriyor. Ancak hukuki açıdan bakıldığında, BM yaptırımlarının yeniden yürürlüğe girmesi ile BM Güvenlik Konseyi’nden açık yetki alınarak kapsamlı bir deniz ablukası uygulanması ve gemilerin durdurulması arasında önemli bir ayrım bulunduğu vurgulanıyor.

vfedbfd
İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Said Hatibzade, Antalya Diplomasi Forumu’nun oturum aralarında gazetecilerin sorularını yanıtladı. (Reuters)

ABD Hazine Bakanlığı, 1 Ekim 2025’te yaptığı açıklamada, daha önce kaldırılan BM yaptırımlarının 27 Eylül 2025 itibarıyla yeniden yürürlüğe girdiğini belirtmişti. Bu durum, yaptırımların resmî başlangıç tarihinin 27 Eylül olduğunu ortaya koyarken, ABD’nin uygulama adımlarının ekim ayı boyunca devam ettiği ifade ediliyor.

Buna rağmen, uluslararası hukuk açısından yaptırımların yeniden devreye girmesi, herhangi bir devletin tek başına BM Güvenlik Konseyi yetkisi olmaksızın kapsamlı bir deniz ablukası uygulayabileceği anlamına gelmiyor.

Uluslararası Kızılhaç Komitesi’nin (ICRC) sunduğu hukuk doktrinlerine göre, Soğuk Savaş sonrası dönemde denizden müdahale ve gemi durdurma uygulamaları genellikle açık BM Güvenlik Konseyi kararlarına dayanıyordu. Buna karşılık deniz ablukası hukuku, hâlâ büyük ölçüde yazılı bir uluslararası sözleşmeyle tam olarak kodifiye edilmemiş, karmaşık ve büyük oranda teamül hukukuna dayanan bir alan olarak değerlendiriliyor.

Buna karşılık, deniz hukuku sözleşmeleri, uluslararası seyrüsefer için kullanılan boğazlarda gemi ve uçakların ‘zararsız geçiş’ ve ‘transit geçiş’ hakkına sahip olduğunu öngörüyor. Bu ilke, bir deniz geçişinin tek taraflı olarak kesilmesi ya da bir kıyı devleti veya bağımsız bir deniz gücü tarafından uluslararası bir dayanak olmaksızın kontrol altına alınması fikriyle uyum sağlamakta zorlanıyor. Bu nedenle uzmanlara göre snapback mekanizması, İran üzerindeki yaptırım ortamını güçlendirse de, ABD’nin açıkladığı ölçekte geniş bir deniz ablukasının hukuki meşruiyetini tek başına belirlemiyor. Aynı şekilde bu durum, İran’a da Hürmüz Boğazı üzerindeki geçişi mutlak bir egemenlik aracı olarak kısıtlama hakkı vermiyor.

Genel tabloya bakıldığında, iki tarafın da karşılıklı bir yıpratma denklemine sıkıştığı değerlendiriliyor. ABD yönetimi, yüksek maliyetli bir savaşa dönmeden İran’dan nükleer ve denizcilik alanında taviz koparmayı hedeflerken, İran ise müzakereli bir süreç görüntüsü altında ekonomik teslimiyet olarak görülen bir sonucu engellemeye çalışıyor.

Son gelişmeler, iki tarafın da kendi anlatısını tam olarak kabul ettiremediğini gösteriyor. Washington, Hürmüz Boğazı’nda istikrarlı ve engelsiz bir akış sağlayamadı; Tahran ise ne ablukayı tamamen kırabildi ne de geçiş koşullarını fiilen kontrol ettiği yönünde uluslararası bir kabul oluşturabildi.

Bu tabloda piyasalar ve deniz taşımacılığı şirketleri için ortak gerçek, ne topyekûn bir savaşın ne de fiili bir barışın bulunmaması. Analistlere göre bu durum, her iki tarafın da maliyetlerden kaçınmak için mevcut ateşkesi sürdürmesini mümkün kılıyor; ancak bu, aynı zamanda kırılgan bir uzatma anlamına geliyor. Çünkü tarafların her biri, aynı anda hem baskı aracı hem de sınırlı bir müzakere alanı içinde hareket ediyor.



Filistin seçimlerinin sürprizleri: Abbas'a karşı Dahlan - Hamas Cephesi

Batı Şeria'da daha önce yapılan seçimlerde oy kullanan Filistinli bir genç (AFP)
Batı Şeria'da daha önce yapılan seçimlerde oy kullanan Filistinli bir genç (AFP)
TT

Filistin seçimlerinin sürprizleri: Abbas'a karşı Dahlan - Hamas Cephesi

Batı Şeria'da daha önce yapılan seçimlerde oy kullanan Filistinli bir genç (AFP)
Batı Şeria'da daha önce yapılan seçimlerde oy kullanan Filistinli bir genç (AFP)

Halil Musa

Eski Fetih Hareketi (El Fetih) yöneticisi Nasır el-Kudva, yaklaşan seçimlere katılmak üzere ‘geniş kapsamlı bir ulusal seçim listesi’ oluşturulması yönünde istişarelerin yürütüldüğünü kabul etmekle birlikte, bu girişimlerin listede yer alacak nihai katılımcılar kesinleşmeksizin halen devam ettiğini vurguladı.

Söz konusu liste, Hamas ve İslami Cihad hareketlerinin, Muhammed Dahlan liderliğindeki Demokratik Reform Akımı'nın ve Nasır el-Kudva liderliğindeki Ulusal Demokratik Forum'un katılımıyla Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas'ın politikalarına ‘tepkili olan kesimleri’ bir araya getirirken, diğer siyasi yelpazelerin katılımına da kapıyı açık bırakıyor.

“Hamas Hareketi geçtiğimiz pazartesi günü, Siyasi Büro Başkanı Halil el-Hayye'nin Kahire'de Muhammed Dahlan liderliğindeki Fetih Hareketi bünyesindeki Demokratik Ulusal Akım heyetiyle bir araya geldiğini açıkladı. Açıklamada, Gazze'deki ateşkes anlaşmasının ikinci aşamasının uygulanmasına dair yol haritasının kabul edilmesiyle sonuçlanan müzakerelerdeki gelişmelerin ele alındığı kaydedildi.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre Nasır el-Kudva,  yaptığı açıklamada, seçim listesine katılmaları konusunda Mervan el-Bergusi akımından, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi'nden ve Demokratik Cephe'den yanıt beklediklerini söylese de bunun ‘siyasi bir ittifak değil, bir seçim listesi’ olduğunun altını çizdi.

Bu listenin hedefinin ‘Filistin siyasi sistemini değiştirmek’ olduğunu açıkça belirten Kudva, listenin oluşturulması çabalarının Fetih Hareketi içindeki uzlaşı arayışlarının çıkmaza girmesinin ardından geldiğine dikkati çekti.

Listenin ‘herkesin katılımıyla geniş kapsamlı, herhangi bir kota olmaksızın, ulusal şahsiyetleri barındıran ve herkesin katılımına kapıyı açık tutan’ bir yapıda olacağını vurguladı.

Kudva, geniş tabanlı bu listenin kurulmasının, önümüzdeki 28 Kasım'da yapılması planlanan seçimlerin ertelenmesine veya iptal edilmesine yol açabileceği ihtimalini de dışlamadı.

Hamas Hareketi ise geçtiğimiz pazartesi günü, Siyasi Büro Başkanı Halil el-Hayye'nin Kahire'de Muhammed Dahlan liderliğindeki Fetih Hareketi bünyesindeki Demokratik Ulusal Akım heyetiyle bir araya geldiğini ve Gazze'deki ateşkes anlaşmasının ikinci aşamasının uygulanmasına yönelik yol haritasının onaylanmasıyla sonuçlanan müzakerelerdeki gelişmelerin ele alındığını bildirmişti.

cdfvghyju
Gözlemciler, Kahire'de birleşik ulusal bir liste oluşturulmasına ilişkin konuşmaları ‘yalnızca bir deneme balonu’ olarak değerlendiriyor (Hamas Hareketi)

Hamas Hareketi’ne göre her iki taraf, Filistin iç düzenini ortaklık ve demokrasi temelleri üzerinde yeniden tanzim etme, ulusal kararlardaki tek adam/tekelleşme durumunu sona erdirme ve mevcut sınamalarla yüzleşip ulusal davayı ileriye taşımak adına kapsamlı bir ulusal strateji oluşturma yollarını ele aldı.

Hamas Siyasi Büro üyesi Husam Bedran, hareketin seçimlere ‘mümkün olan en geniş ulusal koalisyon çatısı altında’ katılacağını vurgulayarak, seçimlerin ‘ulusal kararlardaki yirmi yıldır süregelen tekelleşme durumunu sona erdirmek için tarihi bir fırsat’ olduğuna işaret etti.

Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) Yürütme Kurulu üyesi Ahmed Mecdelani ise bu listenin ortak paydasının ‘Fetih Hareketi’nin ve Devlet Başkanı Mahmud Abbas'ın Filistin siyasi sistemi üzerindeki hegemonyasını sona erdirmek’ olduğunu söyledi.

Mecdelani'ye göre güç dengelerini değiştirmek amacıyla gerek siyasi gerekse mali destekleriyle bölgesel tarafların himayesinde Filistin siyasi sistemini yeniden dizayn etmeye yönelik bölgesel bir karar bulunuyor. Mecdelani ayrıca listenin oluşturulmasının, Filistin siyasi sistemini önümüzdeki bölgesel gelişmelere ve değişkenlere uyumlu olacak şekilde yeniden şekillendirmeye yönelik bölgesel rolden bağımsız olmadığını sözlerine ekledi.

Sözlerini şöyle sürdüren Mecdelani, “Dahlan meşruiyet kazanmak istiyor. Hamas ise siyasi bir partiye dönüşmek üzere silahını teslim etme konusunda Washington ile uzlaştıktan sonra siyasi sisteme dahil olmayı hedefliyor” ifadelerini kullandı.

Seçimlerin ertelenme ihtimaline ilişkin olarak Mecdelani, seçim sürecinden kaçmanın ulusal duruşu güçlendirmeyeceğini, aksine krizini daha da derinleştirebileceğini vurguladı. Genişletilmiş listenin karşısında durmanın, ancak Filistin ulusal hareketi içindeki ulusal demokratik akımın imkanlarını güçlendirmek, farklı toplumsal kesimlere daha fazla açılmak ve Filistin halkının cezalandırıcı oy verme eğilimini hesaba katmakla mümkün olacağını belirtti.

Mecdelani'ye göre Gazze Şeridi'ndeki Filistinli seçmen 7 Ekim 2023'ten bu yana yaşananlar nedeniyle Hamas'ı, Batı Şeria'daki seçmen ise kendisi ile Filistin Yönetimi arasındaki ayrımı netleştirememesi sebebiyle Fetih Hareketini cezalandıracak.

Mecdelani son olarak, Hamas ile Demokratik Reform Akımı arasındaki ittifakın, Hamas’ın Gazze'deki kaybını telafi edeceğini ve buna karşılık olarak Dahlan'ın Batı Şeria'daki yokluğunu dengeleyeceğini sözlerine ekledi.

Ancak FKÖ Yürütme Kurulu'nun Demokratik Cephe üyesi Remzi Rabah, Demokratik Cephe'ye genişletilmiş listeye katılması yönünde bir teklif sunulduğunu yalanladı. Rabah, “Kahire’de ve Ramallah'ta tüm gruplar arasında yürütülen görüşmeler ve diyaloglar var” dedi. Yaşananların istişarelerden ibaret olduğunu, Fetih Hareketi’nin bile ulusal bir liste oluşturmak istediğini ifade ettiğini vurguladı.

Kahire'de birleşik ulusal bir liste oluşturulmasına dair söylemleri ‘sadece birer deneme balonu’ olarak nitelendiren Rabah, yaklaşan seçimlerin herkesin katılımıyla gerçekleşmesini, ortak bir şekilde yönetilmesi üzerinde uzlaşılmasını ve seçilecek kurumlarda daha sonra kurulacak koalisyonlar için uygun bir iklim ve zemin inşa edilmesini talep etti.

Rabah ayrıca, ulusal projemizi ve ulusal kurumlarımızı korumak, Filistin topraklarını savunmak, Filistin halkının ve kurumlarının birliğini sağlamak adına ortak bir siyasi yönelim üzerinde uzlaşıya varma çağrısında bulundu.

Öte yandan Tekaddum (İlerleme) Politikaları Merkezi Müdürü Muhammed Meşarika, Filistin Yönetimi'nin mevcut duruma ulusal çıkış yolları bulmaya yönelik ciddi bir katkı sunmaktan geri durmasının ve diğerlerini dışlamasının, bölgesel aktörleri bile alternatifler aramaya ittiğini değerlendirdi.

Meşarika'ya göre Washington, Hamas ile uzlaşmanın gerekliliği sonucuna vardı, onunla masaya oturdu, çözümler üretilmesine katkıda bulundu ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'yu köşeye sıkıştırdı. Meşarika ayrıca, bu gelişmelerin Gazze ve Hamas dosyasının ABD-İran müzakere masasından çıkarılmasına yol açtığını, bunun da en büyük başarı olduğunu ve Hamas'ın hanesine yazılacağını ifade etti.

Meşarika'ya göre Dahlan'ın oynadığı rol, Hamas ile Washington arasında bir çözüm üretilmesine ve Demokratik Akım'ın masada etkin ve karar alıcı bir aktöre dönüşmesine katkı sağladı.

Yine Meşarika'ya göre Fetih Hareketi'nin sekizinci kongresinin ardından Muhammed Dahlan liderliğindeki Demokratik Reform Akımı'nda Fetih ile uzlaşı arayışını sonlandırmayı, yalnızca harekete değil, tüm Filistin tablosuna ve siyasi sistemin geneline odaklanmayı içeren bir dönüşüm yaşandı. Meşarika, Demokratik Reform Akımı’nın Hamas'ın müttefikleri de dahil olmak üzere geniş Arap ve uluslararası ilişkileri sayesinde, genişletilmiş listeye liderlik etmenin tüm unsurlarına ve imkanlarına sahip olduğunu ifade etti.

Mervan el-Bargusi'nin genişletilmiş listedeki rolüne de değinen Meşarika, ulusal sembolizmi sebebiyle kendisine sunulan formülün ‘başkanlık seçimlerinde adaylığının desteklenmesi karşılığında onun bu listeyi desteklemesi’ olduğuna işaret etti. Meşarika ayrıca, Fetih Hareketi Merkez Komitesi'ndeki bazı tarafların dahi Demokratik Reform Akımı ile iletişim kanalları açtığını ve Merkez Komite çerçevesi dışında birleşik bir ulusal listeye dahil olmaya hazır olduklarını belirttiklerini sözlerine ekledi.

Seçimlerin zamanında yapılma ihtimaline ilişkin olarak Meşarika, bu ihtimalin yüzde 50'ye yüzde 50 olduğunu belirterek seçimlerin yapılabilmesinin ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin İsrail'i özellikle Gazze Şeridi'nde seçimlerin yapılmasına izin vermeye zorlamasını gerektirdiğini ifade etti.

Siyasi araştırmacı Cihad Harb ise, ‘Dahlan’ın Demokratik Reform Akımı ile Hamas Hareketi arasındaki zorunluluk ittifakı’ olarak nitelendirdiği birlikteliğin Hamas'a Gazze Şeridi içindeki üyeleri ve lider kadrosu için dokunulmazlık sağlayacağını ve -merkezi figürler olmasa dahi- siyasi sisteme dahil olmasına imkan tanıyacağını değerlendirdi. Harb, Dahlan'ın özellikle Trump yönetimi ve Gazze Barış Konseyi ile iletişim kurabilen, dolayısıyla harekete bu dokunulmazlığı sağlama kabiliyetine sahip kişi olduğunu ifade etti.

Harb'a göre genişletilmiş listenin oluşturulması Filistin Devlet Başkanı Abbas'ı rahatsız edecek. Çünkü Fetih Hareketi içindeki çözülmeyle birlikte tüm rakipleri onun karşısında birleşmiş durumda. Aynı zamanda, bu durumun seçimlerin önümüzdeki aylara ertelenmesine yol açabileceğine de işaret eden Harb, “Seçim tarihinin İsrail seçimlerinin yapılmasından bir ay sonrasına belirlenmesi, oylamanın gerçekleştirilmesine ilişkin nesnel koşulları gözetmedi. Çünkü o tarihte İsrail'de henüz istikrarlı bir hükümet bulunmayacak, dolayısıyla hiç kimse ona baskı uygulayamayacak” ifadelerini kullandı.

Harb sözlerini, seçimlerin yapılmasına dair kararnamenin Gazze Şeridi'nde oylamanın gerçekleştirilememesi sebebiyle Merkezi Seçim Komisyonu'nun teknik tavsiyesi doğrultusunda Filistin Devlet Başkanı'na seçimleri erteleme imkânı tanıdığını belirterek sonlandırdı.


Türkiye ya bir İsrail uçağını düşürürse?

İsrail tarafından dün gerçekleştirilen saldırıların ardından Ebu Zuhur Askeri Hava Üssü (Reuters)
İsrail tarafından dün gerçekleştirilen saldırıların ardından Ebu Zuhur Askeri Hava Üssü (Reuters)
TT

Türkiye ya bir İsrail uçağını düşürürse?

İsrail tarafından dün gerçekleştirilen saldırıların ardından Ebu Zuhur Askeri Hava Üssü (Reuters)
İsrail tarafından dün gerçekleştirilen saldırıların ardından Ebu Zuhur Askeri Hava Üssü (Reuters)

İbrahim Hamidi

Bu soru Suriye semalarına yabancı değil. 2015'in sonunda bir Türk savaş uçağı bir Rus bombardıman uçağını düşürmüştü. Üç yıl sonra, Suriye hava savunması Akdeniz üzerinde yanlışlıkla bir Rus uçağını düşürmüştü

İsrail'in Suriye'nin kuzeyindeki Ebu Zuhur hava üssüne düzenlediği son hava saldırıları pistleri imha etti, ancak çok daha büyük bir şeye, ABD'nin müttefikleri olan İsrail ve Türkiye arasında doğrudan bir çatışmaya neden olmasına da ramak kalmıştı.

Hikaye, hava saldırılarından günler önce, İsraillilerin Amerikalılara Türkiye'nin Ebu Zuhur'a askeri varlık konuşlandırmaya hazırlandığına dair istihbarat bilgileri olduğunu bildirmesiyle başladı. Washington konuyu araştırdı ve elindeki bilgilerin Tel Aviv'in anlatımını doğrulamadığını iletti. Daha sonra ABD, İsrail'in endişelerini gidermek ve gerilimin yükselmesini önlemek için Mossad, Şam ve Ankara arasında temaslara arabuluculuk etti. İki gün sonra, Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybani İstanbul'da ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack ile görüştü ve krizin, daha önce Suriye'nin merkezindeki Palmira yakınlarındaki bir üssün bombalanmasından önce olduğu gibi, kontrol altına alınma yolunda olduğu değerlendirildi. Hatta yıl başından beri durmuş olan Suriye-İsrail müzakerelerinin yeniden başlayabileceğine ve Amman'da kurulan ve ortak tehditlerle ilgili istihbarat alışverişini amaçlayan “Koordinasyon Birimi”nin geliştirilmesi çalışmalarına yeniden başlanabileceğine dair bir kanaat bile oluştu.

Ertesi gün, İsrail savaş uçaklarının havalanıp Ebu Zuhur Havaalanının pistlerini bombalaması ve ardından Barrack ve Netanyahu'nun saldırıyı duyurması herkesi şaşırttı. Ankara bu görevden habersizdi ve uçakların kuzeye doğru ilerlediğini gördüğünde nereye gittiklerini veya neyi bombalayacaklarını bilmiyordu. Bu en tehlikeli andı, çünkü Ankara ve Tel Aviv'in karar verdiği bir savaşın değil, her iki tarafın da istemediği bir çatışmanın patlak vermesi endişesi var.

Peki ya o anda Türk savaş uçakları İsrail uçaklarını engellemek için havalansaydı? Ya bu uçaklar uyarıları görmezden gelseydi? Ya Türk pilot onları bir tehdit olarak görüp birini düşürecek füzeyi ateşleseydi?

Bu soru Suriye semalarına yabancı değil. 2015'in sonunda, bir Türk savaş uçağı Suriye sınırına yakın bir yerde bir Rus bombardıman uçağını düşürmüştü. Ankara, bombardıman uçağının hava sahasını ihlal ettiğini ve uyarıları görmezden geldiğini söyledi. Putin olayı “sırtından bıçaklama” olarak nitelendirdi ve Moskova, Ankara ile askeri iletişim kanallarını keserek misilleme yaptı. Ancak iki taraf çatışmaya girmeden durdu ve daha sonra angajman kuralları üzerinde anlaştı.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’an aktardığı analize göre Üç yıl sonra, Suriye hava savunması, Hmeymim ve Tartus hava üsleri yakınlarındaki İsrail hava saldırıları sırasında Akdeniz üzerinde yanlışlıkla bir Rus uçağını düşürdü. Füze Suriye'ye aitti, ancak Moskova, düşürülmesine yol açan koşullardan İsrail'i sorumlu tuttu. İsrail'in özür dilemesi ve Tel Aviv'e Suriye'deki İran hedeflerini takip etme konusunda daha fazla özgürlük tanıyan angajman kuralları konusunda bir anlaşmaya varılmasıyla kriz sona erdirilmeden önce ilişkiler gerginleşti.

Şimdi, bir başka “sırtından bıçaklama” tehdidi oluşturan üçüncü bir olay yaşandı, ancak bu sefer düşürülebilecek uçak İsrail'e ve onu düşürebilecek füze de Türkiye’ye aitti. Bir İsrail savaş uçağı Türk hava sahasına girerse, Ankara 2015'te kullandığı aynı gerekçeyi kullanabilir; egemenliği ve sınırları korumak. Ancak uçak Suriye toprakları üzerindeyse, mesele daha karmaşık hale gelir.

Recep Tayyip Erdoğan bir İsrail uçağını düşürürse Trump Netanyahu'ya ne derdi ve İsrail Türk kuvvetlerini bombalayarak misilleme yaparsa Erdoğan'a ne derdi?

Netanyahu yıllardır, güçlerinin İsrail sınırlarının kuzeyinde ortaya çıkacak tehditleri önlemek ve İran hava sahasına erişmek konusunda askeri olarak hareket özgürlüğüne sahip olduğunu varsayıyor. Bu arada Türkiye, kuzey Suriye'yi ulusal güvenliğinin önemli bir parçası olarak görüyor ve bölgede askerleri, üsleri, çıkarları ve müttefikleri bulunuyor. Şam ise hava sahasının ve topraklarının Suriye'ye ait olduğunu ısrarla savunuyor. Üç güvenlik algısı tek bir hava sahasında kesişiyor ve Washington bunları uzlaştırmaya çalışıyor.

Ankara bir İsrail uçağını düşürürse, bir sonraki soru şu olacak: Tel Aviv nasıl tepki verecek? Seçim döneminin ortasında Netanyahu'nun bir savaş uçağının düşürülmesini rutin bir olay olarak ele almasını hayal etmek zor. Bu, misilleme ve karşı misillemeye kapı açabilir ve Suriye'yi Türk-İsrail rekabetinin arenasından aralarındaki bir savaş sahasına dönüştürebilir.

 Burada Washington, bölgedeki iki müttefiki arasında olağanüstü bir krizle karşı karşıya kalacaktır. İsrail stratejik müttefiki, Türkiye ise NATO üyesi ve ABD askeri varlığına ev sahipliği yapıyor. Recep Tayyip Erdoğan bir İsrail uçağını düşürürse Trump, Netanyahu'ya ne diyecek? Peki İsrail, Türk güçlerini bombalayarak misilleme yaparsa Erdoğan'a ne diyecek? İsrail'in yanında mı, yoksa NATO’lu müttefikinin yanında mı duracak, yoksa her iki tarafa da baskı yapıp darbeleri yutmalarını ve gerilimi azaltmalarını mı isteyecek?

Savaşlar her zaman liderlerin istemesiyle başlamaz. Bazen bir uçağın yanlış bölgeye girmesi, bir radarın bunu tespit etmesi ve pilotun karar vermek için sadece birkaç saniyesi olmasıyla başlar

Ayrıca, potansiyel bir çatışmanın hem kazanımlar hem de kayıplar sunduğu Şam da var. Kazanç, İsrail'in yıllar sonra ilk kez Suriye hava sahasındaki hareket özgürlüğünün sınırsız olmadığını ve Türkiye'nin kuzeydeki varlığının, İsrail uçaklarının hesaba almadan geçemeyeceği yeni bir sınır çizdiğini keşfetmesi olacaktır. Kayıp ise, Suriye'nin savaş alanı haline gelmesi ve Şam'ın müttefiki Ankara ile Tel Aviv’le müzakereleri ve tüm toprakları ve hava sahası üzerindeki egemenliğini yeniden kazanma arzusu arasında sıkışıp kalması olacaktır. İşte “yeni Suriye”nin paradoksu burada yatıyor. Ülke, başkalarının savaşlarından kurtulmak istiyor, ancak coğrafi konumu bu savaşları kendine çekmeye devam ediyor.

Amerikalılar şimdi sürtüşmeyi önlemek için bir mekanizma kurmaya çalışıyor, Suriyeliler müzakerelere geri dönmek istiyor, Türkler İsrail ile savaş istemiyor ve İsrailliler “7 Ekim dünyasında” yaşıyor.

Tehlike şu ki, savaşlar her zaman liderlerin istemesiyle başlamaz. Bazen bir uçağın yanlış bölgeye girmesi, radarın bunu tespit etmesi ve pilotun karar vermek için sadece birkaç saniyesi olmasıyla başlar. Dahası, Netanyahu'nun yaklaşan seçimlerle ilgili hesapları ve Erdoğan'ın seçimlerle ilgili yaklaşan kararı, daha fazla sınavın habercisi ve Suriye bu sınavların arenalarından biri.


İran, ekonomik savaşı bekliyor... ABD yaptırımlarını destekleyen ülkelere tehdit

İran, ekonomik savaşı bekliyor... ABD yaptırımlarını destekleyen ülkelere tehdit
TT

İran, ekonomik savaşı bekliyor... ABD yaptırımlarını destekleyen ülkelere tehdit

İran, ekonomik savaşı bekliyor... ABD yaptırımlarını destekleyen ülkelere tehdit

İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri Muhsin Rızai, “İran’a yönelik ekonomik kısıtlamaların uygulanmasına katılan her ülkenin düşman olarak kabul edileceğini” söyledi. Rızai’nin açıklaması, Washington’ın Tahran üzerindeki baskıyı artırmayı amaçlayan ekonomik yaptırımları sıkılaştıracağını açıklamasının ardından geldi.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik saldırılarıyla fitili ateşlenen savaşın başlamasının üzerinden yaklaşık altı ay geçmesinin ardından, Washington’ın Tahran’a yönelik baskıyı artırmak için dayandığı mekanizmaya ilişkin pazartesi günü basın toplantısı düzenleyecek.

Rızai, devlet televizyonuna yaptığı açıklamada, tüm dünya ülkelerine “ABD’nin yürüttüğü ekonomik savaşa” katılmama çağrısında bulundu.

Rızai, “Henüz hiçbir Amerikan ekonomik çıkarına saldırmadık. Şimdiye kadar yalnızca askeri üsleri hedef aldık. Ancak bize ekonomik yaptırımlar uygulamak isterlerse ABD’nin İran’ın çevresinde ve başka yerlerde petrol ve ekonomi şirketleri bulunuyor. Onları vuracağız” dedi.

İranlı yetkili, ABD Başkanı Donald Trump’ın “bize karşı herhangi bir adım atması” halinde, İran’ın vereceği karşılığın “deprem gibi” olacağını vurguladı.

Trump ise cuma günü, İran’a “herhangi bir can simidi” sağlayan ülkelere ekonomik sonuçlarla karşı karşıya kalacakları uyarısında bulunarak, Washington’ın çatışmada “ne olacağını” izlediğini söyledi.

Trump, İran hakkında ise “Bir anlaşma yapmak için büyük bir istek duyuyorlar ancak bana göre doğru anlaşmayı yapmaya hazır değiller” ifadelerini kullandı.