Pakistan Libya'nın doğusu ile batısı arasında “ABD'nin bilgisi dahilinde” arabuluculuğa başladı
Libya Ulusal Ordusu Başkomutanı Halife Haftar, geçtiğimiz şubat ayında Pakistan’a ziyareti sırasında (LUO Genel Komutanlığı)
Pakistanlı iki kaynak, İslamabad'ın Libya’da 2014 yılından bu yana süren siyasi ve askeri bölünmeyi sona erdirmek amacıyla ülkenin doğusu ile batısı arasında arabuluculuğa başladığını açıkladı. Bu adım, ‘ABD’nin krizi çözmeye yönelik girişimiyle’ eş zamanlı yürütülüyor.
Kaynaklardan biri Reuters'a yaptığı açıklamada, ABD’nin bu çabaların ‘tamamen farkında olduğunu’ ve arabuluculuk girişimlerinin geçen yılın sonunda başladığını söyledi.
Libya Ulusal Birlik Hükümeti'ne (UBH) yakın bir kaynak, Şarku’l Avsat'a yaptığı açıklamada Pakistan Ordu Komutanı Mareşal Asım Münir'in Ulusal Birlik Hükümeti Başkanı Abdulhamid Dibeybe ile iletişime geçmeye erken bir aşamada başladığını, ancak Dibeybe’nin ofisinin bu görüşmeleri ancak bu haftanın başında kamuoyuyla paylaştığını belirtti.
İslamabad'ın bu çabalarını bölgedeki diğer ilgili taraflarla ne ölçüde koordine ettiği henüz netlik kazanmadı.
Bu girişimler, geçtiğimiz hafta Washington'da Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Libya Ulusal Ordu (LUO) Başkomutan Yardımcısı Saddam Hafter ve ABD Başkanı Donalt Trump’ın danışmanı Massad Boulos'un bir araya geldiği toplantı aracılığıyla ABD’nin Libya'da çözüm girişiminin hayata geçirilmesiyle eş zamanlı yürütülüyor.
Hürmüz'de gerilim tırmanırken İran, ABD'nin tehditlerini müzakerelerin önünde engel olarak nitelendiriyorhttps://turkish.aawsat.com/5293126-h%C3%BCrm%C3%BCzde-gerilim-t%C4%B1rman%C4%B1rken-i%CC%87ran-abdnin-tehditlerini-m%C3%BCzakerelerin-%C3%B6n%C3%BCnde-engel-olarak
Hürmüz'de gerilim tırmanırken İran, ABD'nin tehditlerini müzakerelerin önünde engel olarak nitelendiriyor
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, ABD Başkanı Donald Trump'ın anlaşma sağlanamaması halinde "işi bitirecekleri" yönündeki tehdidinin ardından, Washington ile Tahran arasında nihai bir anlaşmaya yönelik müzakerelerin, ABD'nin tehditlerini sürdürmesi halinde başlamayacağını söyledi.
Arakçi, salı günü X platformunda yaptığı paylaşımda, "Tehditler sürdüğü sürece nihai anlaşmaya yönelik müzakereler başlamayacak. Attığınız imzaya sadık kalın." ifadelerini kullandı.
Arakçi'nin paylaşımı, İran ile ABD arasında geçen ay imzalanan ve her iki tarafın da birbirine karşı güç kullanma veya güç kullanma tehdidinde bulunmaktan kaçınmasını öngören geçici anlaşmaya atıfta bulundu.
ABD'li yetkililer, Axios haber sitesine yaptıkları açıklamada, İran Devrim Muhafızları'nın pazartesi akşamı Hürmüz Boğazı'ndan geçen ticari gemilere doğru en az iki füze fırlattığını bildirdi. Yetkililer, iki ticari geminin ağır hasar aldığını ancak olayda can kaybı yaşanmadığını belirtti.
Birleşik Krallık Deniz Ticareti Operasyonları Kurumu (UKMTO) da salı günü erken saatlerde yaptığı açıklamada, Umman Sultanlığı'nda Lima'nın yaklaşık 15 kilometre doğusunda güneye doğru seyreden bir tankerin, iskele tarafından kimliği belirsiz bir mühimmatla vurulmasının ardından yangın çıktığını duyurdu.
Öte yandan, eski İran dini lideri Ali Hamaney için düzenlenen cenaze törenlerinin üçüncü gününde milyonlarca İranlı pazartesi günü Tahran sokaklarına döküldü. Yetkililerin güç ve birlik gösterisine dönüştürmek istediği tören kapsamında cenaze korteji başkent sokaklarında ilerledi.
Korteje katılanlar, ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'yu hedef alan ve Hamaney'in öldürülmesinin intikamını isteyen sloganlar attı ve pankartlar taşıdı. Hamaney'in oğlu Mücteba Hamaney cenaze namazına katılmazken, eski Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad savaşın ardından ilk kez kamuoyu önüne çıkarak cenaze kortejine iştirak etti. Ahmedinejad'ın katılımı, son haftalarda durumu ve nerede bulunduğuna ilişkin çelişkili haber ve söylentilerin ardından gerçekleşen ilk kamuoyu görünümü oldu.
Avrupa ve NATO'nun savaşa hazır olması için yapması gerekenlerhttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5293121-avrupa-ve-natonun-sava%C5%9Fa-haz%C4%B1r-olmas%C4%B1-i%C3%A7in-yapmas%C4%B1-gerekenler
Avrupa ve NATO'nun savaşa hazır olması için yapması gerekenler
Fotoğraf: Al-Majalla/AFP
Ursula von der Leyen & Mark Rutte
İkimiz de Soğuk Savaş döneminde büyüdük. Avrupa o yıllarda korunaklı, uyanık ve barışa bağlıydı. Kuşağımızın sloganı ‘bir daha asla’ idi. Yüzyıllarca süren çatışmaların ardından Avrupa, ekonomik iş birliğinin kalıcı barışın vazgeçilmez koşulu olduğu inancıyla şekillendi.
Komünizmin çöküşüyle bölünmüş kıtanın yarattığı tablo dağılınca savaş korkusu da eridi, savunma bütçeleri küçüldü, silahlı kuvvetlerimiz zayıfladı. Bunlara ihtiyaç duyan savunma sanayii tesislerinin büyük bölümü kapandı ve Avrupa, güvenliği tehlikeye girdiğinde ihtiyaç duyacağı kapasiteler için NATO çatısı altında ABD'ye çok daha bağımlı hale geldi.
Zamanla Avrupa'da pek çok kişi bu düzene, yani kıtanın savunma ve güvenlik kapasitesinin önemli bir bölümünü dışarıya havale etme alışkanlığına ısındı. Ancak bugünkü dünyanın sert gerçekleri ve riskleri bu alışkanlığa son verdi.
Avrupa'nın savunmasının büyük bir bölümünü dış güçlere emanet ettiği dönem kapandı. NATO'daki Avrupalı müttefikler ve Avrupa Birliği (AB) üye ülkeleri, savaşı önlemek istiyorsak ona hazırlıklı olmamız gerektiği gerçeğini yeniden öğreniyorlar. Dolayısıyla vatandaşlarımızı, özgürlüğümüzü ve güvenliğimizi koruyabilmemiz için yeniden silahlanıyor ve savunma sanayi tabanına yeni bir enerji pompalıyorlar. Savunma harcamaları ve üretim bir arada artıyor. Yeni fabrikalar kapılarını açıyor, mevcut fabrikalar ise vardiyalar ve üretim hatları ekliyor.
AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Londra'da düzenlenen Ukrayna zirvesi sırasında NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ile görüşürken, 2 Mart 2025 (Reuters)
Üretim artışı geleneksel savunma şirketleriyle sınırlı kalmıyor. Sektörde giderek daha büyük çaplı yenilikler de yaşanıyor. Yeni şirketler modern savaşın gerektirdiği araç ve teknolojileri geliştiriyor. İnsansız hava araçları, insansız kara araçları ve elektronik harp sistemleri, silahlı kuvvetlerimizin caydırma, koruma ve savunma görevleri için vazgeçilmez unsurlar haline geldi. Zihniyette köklü bir dönüşüm yaşandı. Sivil otomobil üreticileri bile hava savunma sistemleri ve uzun menzilli insansız hava araçları (İHA) dahil savunma sektörüne yönelik bileşenler üretmek üzere fabrikalarını yeniden yapılandırıyor.
Avrupa’nın savunmasının büyük bir bölümünü dış güçlere emanet ettiği dönem artık sona erdi
Bu zihinsel dönüşümün savunma ekosistemi üzerindeki yansımasını üretim hızının artmasında somut olarak görüyoruz. Yeni ve yenilikçi yöntemler sayesinde daha fazlasını, daha hızlı ve daha düşük maliyetle üretebiliyoruz.
Bu pragmatizm ve aciliyet duygusu düşüncelerimizin ön sıralarında yer alıyor. Ancak önümüzde hâlâ uzun bir yol var. Savunma kapasitelerinde hâlâ açıklar mevcut. NATO müttefikleri ve AB üyesi ülkeler daha fazla savaş uçağına, hava ikmal tankerlerine, savaş gemilerine, denizaltılara, hava ve füze savunma sistemlerine, İHA’lara ve anti-İHA sistemlerine ihtiyaç duyuyor. Ukrayna'ya gönderdiğimiz destek ve Orta Doğu'daki çatışma, önleme füzeleri ve anti-İHA kapasiteleri dahil askeri stoklar üzerindeki baskıyı artırdı. Mevcut üretim kapasitemiz talebi karşılayamıyor.
Avrupa savunma sorumluluğunu giderek daha fazla üstlenirken Rusya, Çin, Kuzey Kore ve İran iş birliklerini güçlendirip savunma sanayi kapasitelerini genişletmeye devam ediyor. Rusya ekonomisini, kısaca söylemek gerekirse savaşa göre yeniden düzenledi. Moskova devlet bütçesinin yüzde 40'ından fazlasını savunmaya ayırıyor, Ukrayna'ya karşı yürüttüğü vahşi savaş için gece gündüz askeri teçhizat üretiyor. Bu savaş makinesinin barışa kavuşulan günün ertesinde yavaşlayacağını düşünmek saflık olur.
İran, 2022 yılından bu yana Rusya'ya İHA ve teknoloji tedarik ediyor. İran'ın füze kapasiteleri ve olası nükleer kapasitelerinin oluşturduğu tehdit, AB ve NATO için uzun süredir kayda değer bir kaygı kaynağı olmayı sürdürüyor. Uzak Doğu'ya bakıldığında Çin savunma sanayii güçlü biçimde büyüyor. Şarku’l Avsat’ın The Economist’ten aktardığı habere göre Dünyanın en büyük on beş savunma bağlantılı şirketinin yedisi devlet mülkiyetindeki Çin devlet kuruluşu. Pekin'in nükleer cephaneliği de büyümeye devam ediyor.
Norveç'in Evenes Hava Üssü'nde düzenlenen NATO'nun Cold Response Tatbikatı sırasında askerler, yaralı bir kişinin tahliyesini simüle ederken, 11 Mart 2026 (AFP)
Daha tehlikeli bir dünyada, büyük ölçekte ve hızla üretim yapabilecek güçlü bir Avrupa savunma sanayii, güvenilir caydırıcılık için kritik önem taşıyor. Buna ulaşmanın tek yolu ise iş birliği yapması ve ülkelerin, sanayilerin, müttefiklerin ve ortakların güçlerini birleştirmesidir.
Moskova bütçesinin yüzde 40'ından fazlasını savunmaya ayırıyor ve Pekin'in nükleer cephaneliği büyümeye devam ediyor.
Bu durum, Antlantik Okyanusu’nun her iki yakasında sürdürülen gerçek bir çaba. Savunmalarımız, Kaliforniya'dan Kyiv'e, Kopenhag'dan Varşova'ya, Oslo'dan Ankara'ya uzanan kaynak, uzmanlık ve yenilik kapasitelerini bir araya getirdiğimizde eşsiz bir boyuta ulaşıyor. Hint-Pasifik bölgesinden ortaklarımız da dahil olmak üzere ortak ağımız bu çabaya katkı sağlayabilir ve hatta sağlamalı. Sanayilerimiz, birlikte, temel kapasite ve teknolojilerde inovasyonu güçlendirebilir ve üretimi hızlandırabilir.
Polonya'da gerçekleştirilen askeri tatbikatlar sırasında Amerikan yapımı bir İHA savunma sistemini kullanan Polonyalı bir asker, 18 Kasım 2025 (AFP)
Öne sürdüğümüz yaklaşım iddialı, ancak aynı zamanda ulaşılabilir. NATO ve AB, birlikte, başarmak için ihtiyaç duyduğumuz her şeye sahip. Ekonomik güç, en yaratıcı ve yenilikçi zihinler, gelişmiş bir finansal sektör ile ileri düzey savunma ve teknoloji sanayileri. Ortak önceliğimiz, Avrupa ve Kuzey Amerika genelindeki sanayi tabanının daha fazlasını, daha kaliteli ve daha hızlı üretmesini sağlamak. Çünkü güvenliğimizi güvence altına almanın yolu da buradan geçiyor.
*Bu makale Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ve NATO Genel Sekreteri Mark Rutte tarafından The Economist dergisi için kaleme alındı.
Netanyahu, Lübnan köylerini ilhak etmek için neden ‘Hristiyan talebi’ diye bir şey uydurdu?https://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5293097-netanyahu-l%C3%BCbnan-k%C3%B6ylerini-ilhak-etmek-i%C3%A7in-neden-%E2%80%98hristiyan-talebi%E2%80%99-diye-bir-%C5%9Fey
Netanyahu, Lübnan köylerini ilhak etmek için neden ‘Hristiyan talebi’ diye bir şey uydurdu?
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Nisan 2026’da Güney Lübnan’daki ordu birliklerini teftiş ederken (DPA)
İsrail’in Filistinli ve Lübnanlı Hristiyanlara yönelik baskı ve kötü muameleleri, rahipler, rahibeler, kutsal mekânlar ve Hristiyan sembollerine yönelik saldırıları sürerken, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu bir kez daha ‘Hristiyanlar İsrail’i istiyor’ iddiasını gündeme taşıdı.
Netanyahu, pazar akşamı ABD’nin Fox News kanalına verdiği röportajda, “Güney Lübnan’daki bazı Hristiyan köyleri, kendilerini aşırılık yanlılarından koruduğumuz için İsrail’e bağlanmayı talep etti” dedi.
Ancak Netanyahu, iddialarını destekleyecek herhangi bir köyün adını vermediği gibi, bu söylemi doğrulayacak herhangi bir kanıt da sunmadı. Açıklamaların ardından Lübnanlı Hristiyan çevrelerden peş peşe yalanlamalar gelirken, kimliği açıklanmayan bir Lübnan vatandaşının Netanyahu’ya yakınlığıyla bilinen aşırı sağcı İsrail televizyonu Kanal 14’e konuşarak, “İran işgali yerine İsrail işgalini tercih ederim” dediği ortaya çıktı.
Kimliği bilinmeyen kişi
Söz konusu kişi, ismini ve adresini açıklamayı reddederken, yüzünü de kameralara göstermedi. Buna karşın Kanal 14, konuşmanın yapıldığı köyün İsrail işgali altında bulunduğunu belirtti.
Kanal 14, Güney Lübnan’da yaklaşık 20 bin Hristiyanın yaşadığı Hristiyan köylerinin İsrail hükümetine bağlanma talebinde bulunduğunu öne sürdü. Haberde, İsrail yönetiminin bu talebi, geçen ay Washington’da İsrail ve Lübnan hükümetleri arasında imzalanan mutabakatın hükümleriyle çeliştiği gerekçesiyle reddettiği iddia edildi.
1 Ekim 2024 tarihinde Ain Ebel köyünden ayrılan Lübnanlılar, Rmeiş kasabasındaki bir manastırın yakınında bir ordu devriyesinin önünde toplanıyor. (Reuters)
Habere göre İsrail hükümeti, buna karşılık söz konusu köylere ‘İran destekli güçlerin saldırılarına karşı koruma sağlayacağı’ güvencesini verdi.
Kanal ayrıca, ABD’de İsrail askerlerine yönelik ‘antisemitik bir kampanya’ yürütüldüğünü savunarak, İsrail ordusunun Güney Lübnan’daki Hristiyan sembollerine zarar verdiği yönündeki suçlamaların ‘asılsız ve iftira’ niteliğinde olduğunu ileri sürdü.
Buna karşın İsrail askerlerinin Hristiyan sembollerine zarar verdiği yönündeki iddialar çeşitli görüntülerle belgelenmiş durumda. Bazı İsrail askerleri, bu eylemleri gerçekleştirdikleri anlara ait fotoğrafları sosyal medyada paylaşırken, İsrail saldırılarında Güney Lübnan’daki çok sayıda Hristiyan evi de yıkıldı. Mart ayında ise Güney Lübnan’ın Mercayun ilçesine bağlı Kalia beldesindeki kilisesi bir tank saldırısında yıkılan Marunî rahip Pierre er-Rai hayatını kaybetmişti. Tüm bu gelişmelere rağmen Netanyahu, söz konusu iddiaları reddederek İsrail’in Hristiyanları koruduğunu savunmayı tercih etti.
Özgün bir alay
Netanyahu’nun söz konusu iddiaları, özellikle Filistinliler arasında alayla karşılanıyor. Zira Filistinliler, onlarca yıldır benzer söylemlerin hedefi olduklarını belirtiyor.
Lübnan’ın güneyindeki Rmeiş kasabasının girişi (Lübnan Ulusal Haber Ajansı)
İsrail hükümetleri uzun yıllardır Hristiyanları koruduklarını öne sürse de, 1948’deki Nekbe sırasında çok sayıda Filistinli Hristiyan yerleşimi boşaltıldı ve yıkıldı. Aradan geçen 78 yıla rağmen bu köylerin büyük bölümünün sakinlerinin geri dönmesine izin verilmedi. Bunlar arasında, İsrail Yüksek Mahkemesi’nin sakinlerinin dönüşü yönünde karar vermesine rağmen kararın hâlâ uygulanmadığı Kefr Bir’im ve İkrit köyleri de bulunuyor. Kudüs’te rahip ve rahibelerin her gün yerleşimcilerin saldırı ve hakaretlerine maruz kaldığı belirtilirken, iki kilisenin kundaklanması ve Hristiyan mezarlıklarına yönelik saldırılar da bu olaylar arasında gösteriliyor. Hz. İsa’nın doğum yeri olarak kabul edilen Beytüllahim’in yaklaşık 20 askeri kontrol noktasıyla çevrili olduğu, Kudüs’teki Hristiyan dini bayramlarına yönelik kutlamaların ise İsrail’in keyfi kararlarıyla sık sık kısıtlandığı ifade ediliyor. Ayrıca Hristiyanlara ait arazi ve mülklere el konulmasının da sistematik şekilde sürdüğü belirtiliyor.
Hıristiyanlara karşı nefret
Filistin’de Hristiyanlar, Nekbe öncesinde nüfusun yaklaşık yüzde 12,5’ini oluştururken, İsrail’in 78 yıldır süren işgali sonrasında bu oran yüzde 1,2’ye kadar geriledi. Böylece Filistinli Hristiyan nüfusu on kattan fazla azalmış oldu.
İtalyan yazar Giovanni Legorano da geçtiğimiz nisan ayı sonunda Kudüs’te Yahudi bir yerleşimcinin Fransız bir rahibeye yönelik şiddetli saldırısını değerlendirirken, “Bu münferit bir olay değil; İsrail’de Hristiyan karşıtlığının endişe verici şekilde yükseldiğinin göstergesi. Bu durum, aşırı milliyetçi ve dini eğilimlerin güçlenmesi ile bölgedeki kutuplaşmanın derinleşmesiyle bağlantılı” ifadelerini kullandı.
Legorano, geçtiğimiz cuma günü Foreign Policy dergisinde yayımlanan analizinde, sosyal medyada geniş yankı uyandıran bir videoda İsrailli bir yerleşimcinin bir rahibeye saldırarak onu sert şekilde sokağa ittiğini ve yere düştükten sonra tekmelediğini hatırlattı. Yazıda, bu saldırının münferit olmadığı, Hristiyanlara yönelik sözlü ve fiziksel tacizlerin, Hristiyan dini sembolleri ile ibadet mekânlarının hedef alınmasının giderek yaygınlaştığı, eleştirmenlere göre ise bu tür olayların çoğu zaman yeterli hukuki yaptırımla karşılaşmadığı belirtildi.
Buna göre, Netanyahu’nun Hristiyanlarla ilgili iddialarının, hükümetinin sahadaki uygulamalarını gölgelemeyi amaçladığı savunuluyor. Yazıda, İsrail yönetiminin Müslümanlar, Hristiyanlar ve Dürziler arasında ayrım yapmaksızın Yahudi olmayanlara yönelik üstünlükçü bir yaklaşım benimsediği, bunun da İsrail askerleri veya tanklarının bulunduğu bölgelerde ırkçı saldırılar şeklinde kendini gösterdiği ileri sürülüyor.
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة