Tunus, güvenlik gerekçeleriyle sınır tampon bölge uygulamasını uzattı

Bir dizi terör saldırısının ardından 2013'ten beri yürürlükte olan bir karar

Sınır tampon bölgesinin genişletilmesi kararı güvenlik gerekçeleriyle alındı ​​(AFP)
Sınır tampon bölgesinin genişletilmesi kararı güvenlik gerekçeleriyle alındı ​​(AFP)
TT

Tunus, güvenlik gerekçeleriyle sınır tampon bölge uygulamasını uzattı

Sınır tampon bölgesinin genişletilmesi kararı güvenlik gerekçeleriyle alındı ​​(AFP)
Sınır tampon bölgesinin genişletilmesi kararı güvenlik gerekçeleriyle alındı ​​(AFP)

Tunus, güvenlik gerekçeleriyle 2013 yılından bu yana yürürlükte olan ülkenin güneyindeki tampon bölge uygulamasını bir yıl daha uzattı.

Şarku’l Avsat’ın DPA’dan aktardığı habere göre, uzatma kararını bir yıl süreyle yürürlüğe koyan Cumhurbaşkanlığı kararnamesi, 29 Ağustos’tan itibaren geçerli olmak üzere dün Resmî Gazete’de yayımlandı.

Tampon bölge, ülkenin güneyindeki batı ve doğu sınırları ile en güneydeki çöl bölgelerini kapsıyor. Bölgenin batısında Cezayir, doğusunda ise Libya sınırı bulunuyor.

Bölgeye giriş, yetkili makamlardan önceden izin alınması şartına bağlı.

Tampon bölge kararı ilk kez 2013 yılında, güvenlik ve ordu devriyelerini hedef alan bir dizi terör saldırısı ve suikastın ardından ilan edilmişti. Saldırılarda Tunuslu siyasetçiler Şükrü Belayd ve Muhammed el-Brahmi de öldürülmüştü. Karar, o tarihten beri düzenli olarak uzatılıyor.

Tunus makamları, bölgenin yıllık olarak uzatılmasıyla bölgesel güvenlik tehditleri karşısında devlet kurumlarının denetimini güçlendirmeyi amaçlıyor. Bu kapsamda öncelikli hedefler arasında silah, kaçak mal ve yasaklı maddelerin kaçakçılığıyla mücadele, düzensiz göç ve sınırdan kaçak geçiş yapan şebekelerle mücadele ve terör örgütleri ile aşırılık yanlılarının çöl geçiş güzergâhlarındaki hareketlerinin engellenmesi bulunuyor.

Kararname uyarınca, tampon bölgedeki yetkililer, kurallara uymayan kişileri durdurmak veya arama yapılmasına izin vermelerini sağlamak amacıyla, silah kullanımı da dâhil olmak üzere yasaların izin verdiği bütün araçlara başvurabilecek.

Kararnamenin 10. maddesi, askeri ve güvenlik personeli ile gümrük görevlilerinin sınır kapılarında veya tampon bölge içerisindeki tesislerde meydana gelebilecek izinsiz bulunma ve toplu gösteri vakalarına, kamu düzeninin korunması amacıyla müdahale etmesini öngörüyor.

Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin 11. maddesi ise ihtiyaç duyulması halinde ve cumhurbaşkanının bilgilendirilmesinin ardından askeri makamlara, sınırdaki tampon bölgeye veya bölgenin belirli bir kısmına izin olmaksızın giriş ve geçişleri yasaklama yetkisi veriyor.



İsrail’in Batı Şeria’da yerleşimci saldırılarını kolaylaştırmak için organize ettiği kaos

Batı Şeria’daki Kalendiya Mülteci Kampı’nda düzenlenen askeri operasyon sırasında İsrail askerleri, 5 Ağustos 2026 (AP)
Batı Şeria’daki Kalendiya Mülteci Kampı’nda düzenlenen askeri operasyon sırasında İsrail askerleri, 5 Ağustos 2026 (AP)
TT

İsrail’in Batı Şeria’da yerleşimci saldırılarını kolaylaştırmak için organize ettiği kaos

Batı Şeria’daki Kalendiya Mülteci Kampı’nda düzenlenen askeri operasyon sırasında İsrail askerleri, 5 Ağustos 2026 (AP)
Batı Şeria’daki Kalendiya Mülteci Kampı’nda düzenlenen askeri operasyon sırasında İsrail askerleri, 5 Ağustos 2026 (AP)

ABD ve uluslararası kamuoyundan, Batı Şeria’daki silahlı yerleşimci saldırılarına yönelik yoğun eleştirilerin yükseldiği bir dönemde İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz, işgal güçlerinin güvenlik birimlerinin sorumluluktan kaçmasına ve yerleşimcilerin saldırılarını herhangi bir denetim ve yaptırım olmaksızın sürdürmesine olanak sağlayacak ‘organize kaos’ düzeni olarak nitelendirilebilecek bir çözüm ortaya koydu. Bu yaklaşımın, yerleşimcilerin Batı Şeria üzerinde İsrail egemenliğinin ilan edilmesi yönündeki talebiyle de örtüştüğü belirtildi.

Katz, orduya, yerleşimciler ve yerleşimlerle ilgili sivil nitelikteki davalarda ‘tüm kolluk yetkilerinin’ polise devredilmesini öngören bir plan hazırlanması talimatı verdi. Buna göre polis, bu görev için özel bir birim kuracak ve gerekli yetki ile bütçeye sahip olacak. Katz, polisin Batı Şeria’daki İsraillilere, ‘İsrail devletinin diğer bölgelerinde olduğu gibi’ muamele etmesi gerektiğini söyledi. Katz, bu adımı, 104 yeni yerleşimin kurulmasına ilişkin kararların alınması ve yerleşimci çiftliklerine yasal statü verilmesinin ardından yerleşimci nüfusunda yaşanan ‘memnuniyet verici artış’ ile gerekçelendirdi. Katz ayrıca ordunun görevinin ‘Filistin terörizmiyle mücadele etmek’ ve yerleşimleri korumak olduğunu savundu.

Geçtiğimiz çarşamba günü Batı Şeria’daki Kusra kasabasında yerleşimcilerin taş attığı anları gösteren bir videodan alınan ekran görüntüsü (Reuters)
Geçtiğimiz çarşamba günü Batı Şeria’daki Kusra kasabasında yerleşimcilerin taş attığı anları gösteren bir videodan alınan ekran görüntüsü (Reuters)

Batı Şeria’daki yerleşimcilere yönelik kolluk yetkilerinin ordudan polise devredilmesi meselesinin, ordu ile polis arasında anlaşmazlık konusuna dönüştüğü ortaya çıktı. Bu anlaşmazlığın temel nedenlerinden birinin ise ABD ve uluslararası kamuoyunun tutumu olduğu belirtildi. Her iki tarafın da yerleşimcilerin saldırılarındaki çarpıcı artışın teşvik edilmesi, bunun sonuçları ve savaş suçu niteliğindeki eylemlerin işlenmesiyle ilgili sorumluluğu birbirinin üzerine atmaya çalıştığı ifade edildi. İsrail’in Kanal 12 televizyonunun aktardığına göre Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir, hükümetin siyasi ve güvenlik işlerinden sorumlu kabinesi toplantısında, Batı Şeria’daki ordunun görevlerinin ‘giderek genişlediğini’ söyledi. Zamir, yeni yerleşimlerin kurulmasına yönelik hazırlıklar ve askerlere yüklenen görevlerin artması nedeniyle ordunun üzerindeki yükün arttığını belirterek, “Ordu askerleri, yerleşimlerin itibarını zedeleyen bir avuç kişinin peşine düşemez. Polisle iş birliği içinde çalışıyoruz ancak ordunun artık bu görevlerle meşgul olmaması daha uygun” dedi.

İsrail Ordu Radyosu ise İsraillilere yönelik cezai kolluk yetkilerinin büyük bölümünün zaten polisin elinde bulunduğuna dikkat çekti. Buna göre askerler bir yerleşimciyi gözaltına alarak polise teslim edebiliyor ancak ordu, söz konusu kişi hakkında cezai soruşturma yürütmüyor, yargılama yapmıyor veya İsrail cezaevi sisteminde tutukluluğunu sağlamıyor. Kan 11 televizyonu ise Katz’ın açıklamasını mevcut haliyle ‘pratikte anlamsız’ olarak değerlendirdi. Kan 11, Batı Şeria’nın işgal altındaki bölge olması nedeniyle yasal olarak bölgedeki yetkinin orduda bulunduğunu, ordunun İsrailli yerleşimcilere yönelik kolluk faaliyetlerinde polis ve sınır muhafızlarından yararlandığını belirtti. Bu sistemin değiştirilmesi için yasal düzenlemeler yapılması gerektiğine işaret eden Kan 11, söz konusu adımın Knesset’in tatili sırasında ve seçimlere yaklaşık iki ay kala tamamlanmasının beklenmediğini kaydetti. Kuruluş, Katz’ın açıklamasının büyük olasılıkla, Batı Şeria’daki saldırılar sırasında nadiren de olsa yerleşimcileri tahliye eden ordu güçlerine yönelik yerleşimci öfkesini yatıştırmayı amaçladığı değerlendirmesinde bulundu.

Geçtiğimiz perşembe günü, Batı Şeria’nın Nablus kentinin güneyindeki Kusra köyünün sokaklarından birinde devriye gezen İsrail askerleri (AFP)
Geçtiğimiz perşembe günü, Batı Şeria’nın Nablus kentinin güneyindeki Kusra köyünün sokaklarından birinde devriye gezen İsrail askerleri (AFP)

Kanal 12, Katz’ın açıklamasının ardından İsrail polis teşkilatının üst düzey yöneticilerinden birinin Savunma Bakanı’na yönelik sert eleştirilerini aktardı. İsmini açıklamayan yetkili, “Belki de Savunma Bakanı’na Yahuda ve Samarya’daki (Batı Şeria) yetkilerin neler olduğunu açıklamamız gerekiyor. İşlerin nasıl yürüdüğünü öğrenmesi daha iyi olur; çünkü bunları fazlasıyla birbirine karıştırıyor” dedi.

Meselenin bir diğer boyutunu da yerleşimci karakolları oluşturuyor. Şarku’l Avsat’ın Haaretz gazetesinden aktardığına göre, planlama, inşaat ve altyapıya ilişkin geniş yetkiler 2023’ten bu yana sivil yönetimden, Bezalel Smotrich’in denetimindeki yerleşim yönetimine devredildi. Böylece yerleşimci karakollarının büyük bölümünün tahliye edilmesi için zaten sivil ve siyasi makamların onayı gerekiyor.

Yetki konusundaki temel boşluk ise A ve B olarak sınıflandırılan bölgelerde ortaya çıkıyor. İsrail polisi bu bölgelere bağımsız şekilde fiilen girmiyor. Yerleşimcilerin bir Filistin köyüne baskın düzenlemesi veya burada yaşayanlara saldırması durumunda sahada bulunan ve yerleşimcileri gözaltına alarak polise teslim edebilen tek güç ordu oluyor. İsrail Ordu Radyosu’na göre bu yetkinin askerlerden alınması, polisin çalışma kuralları ve bu bölgelere giriş biçimi değiştirilmediği takdirde, söz konusu bölgelerde yerleşimcileri fiilen gözaltına alabilecek hiçbir makamın kalmaması ihtimalini doğuruyor. Radyo, planın kamuoyuna açıklanan haliyle ya uygulanabilir olmadığını ya da kolluk faaliyetlerinde bir boşluk yaratacağını değerlendirdi. Bu durumun, İsrail hükümetinin meseleleri kasıtlı olarak belirsiz bırakarak planlı bir kaosun önünü açtığı izlenimini verdiği belirtildi.

 İsrail ordusu, 11 Ağustos 2026 tarihinde Batı Şeria’nın Nablus kenti yakınlarındaki Tel köyünde bir Filistinliye ait evi havaya uçurdu. (EPA)
İsrail ordusu, 11 Ağustos 2026 tarihinde Batı Şeria’nın Nablus kenti yakınlarındaki Tel köyünde bir Filistinliye ait evi havaya uçurdu. (EPA)

Dikkat çekici olan ise yerleşimci liderlerinin Katz’ın kararını memnuniyetle karşılaması oldu. Yerleşim Konseyi Başkanı Yisrael Gantz, “Artık Batı Şeria’daki sivil hayatın İsrail devletinin diğer bölgelerinde olduğu gibi yönetilmesinin zamanı geldi” dedi. Gantz, buna göre kolluk faaliyetlerinin polis tarafından yürütülmesi, ordunun ise güvenlik görevlerine odaklanması gerektiğini savundu. Gantz bununla yetinmeyerek ‘bu adımın tamamlanması’ çağrısında bulundu. Oslo Anlaşmaları’nın iptal edilmesini ve Batı Şeria’da ‘tam İsrail egemenliği’ uygulanmasını isteyen Gantz, artık ‘geçici yönetimden İsrail yasalarının tam anlamıyla uygulanmasına’ geçilmesinin zamanının geldiğini söyledi. Böylece yetkilerin devriyle Batı Şeria’nın ilhakına yönelik siyasi süreci ilişkilendirdi.

Filistinlilerin yalnızca yerleşimcilerin saldırılarıyla karşı karşıya olmadığına da dikkat çekmek gerekiyor. İsrail ordusunun gerçekleştirdiği saldırılar çok daha ağır ve şiddetli boyutlara ulaşıyor. Yerleşimcilerin saldırılarına odaklanılması ve yalnızca onların gündeme taşınması ise ordunun hesap verebilirlikten daha fazla kaçmasına yol açıyor.


Zeydan’ın ziyaretinin ardından Irak’taki Suriyeli tutuklular konusu yeniden gündeme geldi

El-Hol Kampı’nın tahliyesi öncesinde kampın girişinde bekleyen Suriye güvenlik güçleri (Arşiv – EPA)
El-Hol Kampı’nın tahliyesi öncesinde kampın girişinde bekleyen Suriye güvenlik güçleri (Arşiv – EPA)
TT

Zeydan’ın ziyaretinin ardından Irak’taki Suriyeli tutuklular konusu yeniden gündeme geldi

El-Hol Kampı’nın tahliyesi öncesinde kampın girişinde bekleyen Suriye güvenlik güçleri (Arşiv – EPA)
El-Hol Kampı’nın tahliyesi öncesinde kampın girişinde bekleyen Suriye güvenlik güçleri (Arşiv – EPA)

Irak’ın el-Hol Kampı’ndan teslim aldığı ve DEAŞ’a üye olmakla suçlanan Suriyeli tutukluların dosyası, Irak Yüksek Yargı Konseyi Başkanı Faik Zeydan’ın geçtiğimiz perşembe günü Şam’a gerçekleştirdiği ziyaretin ardından yeniden gündeme geldi. Zeydan’ın Suriyeli yetkililerle yaptığı görüşmelerde, söz konusu tutukluların dosyasının da ele alındığı belirtildi.

Bazı tutuklu aileleri, çocuklarının ‘terör örgütüyle hiçbir bağlantısının bulunmadığını’ savunarak, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) tarafından yakalanmalarının, başta eski Suriye rejimine muhalif olmaları olmak üzere asılsız suçlamalara dayandığını öne sürdü. Aileler, tutukluların Suriye’ye geri getirilmesi, kendilerine yöneltilen suçlamaların doğruluğunun araştırılması ve suçluluğu kanıtlanmayanların serbest bırakılması yönündeki taleplerini yineledi.

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ve Adalet Bakanı Mazhar el-Veys’in de hazır bulunduğu bir toplantıda, Irak Yüksek Yargı Konseyi Başkanı Faik Zeydan ve beraberindeki heyeti kabul etti. (SANA)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ve Adalet Bakanı Mazhar el-Veys’in de hazır bulunduğu bir toplantıda, Irak Yüksek Yargı Konseyi Başkanı Faik Zeydan ve beraberindeki heyeti kabul etti. (SANA)

Haseke vilayetinin doğusundaki Kamışlı kentinin doğusunda bulunan Zahiriyye köyünden İbrahim Abbas, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, SDG’nin yeğenleri Abdulazim Ahmed el-Abbas ile Alaaddin Hasan el-Abbas’ı 2017 yılında Beşşar Esed rejimine muhalif oldukları gerekçesiyle gözaltına aldığını söyledi.

Arap Zuveyd aşiretine mensup olduğunu belirten İbrahim, “Abdulazim ve Alaaddin’in DEAŞ’la hiçbir bağlantısı yok. Kendilerini Malikiye Hapishanesi’nde düzenli olarak, iki haftada bir veya ayda bir ziyaret ediyorduk. Ancak bir anda Kamışlı Hapishanesi’ne nakledildiler” dedi. İbrahim, uluslararası koalisyonun DEAŞ mensubu mahkûmların Irak’a nakledilmesi amacıyla isimlerini talep ettiği sırada SDG’nin Abdulazim ve Alaaddin’i de bu listelere dahil ettiğini öne sürdü.

Abdulazim ve Alaaddin’in ‘haksız yere gözaltına alındığını’ vurgulayan İbrahim, “İkisi de 20 yaşındaydı, şimdi ise 30 yaşına yaklaştılar” dedi. İbrahim, iki kişinin Suriye’ye geri getirilmesini ve Irak’a nakledilen tüm Suriyeli tutukluların yanı sıra kendileri hakkında da yeniden soruşturma yürütülmesini talep etti. İbrahim, “DEAŞ’a üye olduğu kanıtlananlar yargılansın, suçluluğu kanıtlanmayanlar ise serbest bırakılsın. Biz sadece hakkaniyet ve adalet istiyoruz” ifadelerini kullandı.

Mart 2019’da SDG güçleri tarafından gözaltına alınan ve DEAŞ üyesi olduklarından şüphelenilen tutuklular (Arşiv – AFP)
Mart 2019’da SDG güçleri tarafından gözaltına alınan ve DEAŞ üyesi olduklarından şüphelenilen tutuklular (Arşiv – AFP)

Geçtiğimiz şubat ayının ortasında Irak Adalet Bakanlığı, SDG tarafından yönetilen Suriye’nin kuzeyindeki cezaevlerinden Irak’taki gözaltı merkezlerine nakledilen DEAŞ mensubu tutukluların uyruklarını açıkladı. ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM) öncülük ettiği operasyon kapsamında Irak’a nakledilen Suriyeli tutukluların toplam sayısının 3 bin 543 olduğu belirtildi.

Kuzey Suriye’den aktivist Suheyb el-Yarabi, Suriyeli tutukluların iadesi konusunda Şam ile Bağdat arasındaki koordinasyonun hızla ilerlediğini, ancak ABD ile İsrail’in bir tarafta, İran’ın diğer tarafta yer aldığı bölgesel savaşın patlak vermesinin ardından yaşanan gerilim nedeniyle sürecin durduğunu söyledi.

Yarabi, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, SDG’nin cezaevlerinde tuttuğu bazı kişilerin DEAŞ’la hiçbir bağlantısının bulunmadığını ve asılsız suçlamalar nedeniyle gözaltına alındıklarını belirtti. Yarabi, “SDG’nin elindeki tüm tutuklular hakkında soruşturmayı yalnızca SDG yürüttü. Bu kişileri DEAŞ mensubu olarak değerlendirdiler ve Irak’a naklettiler” dedi.

Yarabi’ye göre Irak hükümeti, söz konusu tutukluların Suriye’ye iade edilerek burada yargılanmasını, Suriye hükümeti de onların geri gönderilmesini istiyor. Ancak sürecin önündeki en önemli engellerden birinin, tutukluların barındırılabileceği gözaltı merkezlerinin bulunmaması olduğu ifade edildi.

Irak Yargı Denetim Kurumu Başkanı Yargıç Leys Cebir ise Zeydan’ın Şam’daki görüşmelerinde, Irak’ın el-Hol Kampı’ndan teslim aldığı Suriyeli tutukluların dosyası ve hukuki statülerinin ele alındığını söyledi. Cebir, söz konusu kişilerin Irak’ta adli soruşturmalardan geçirildiğini ve hukuk çerçevesinde kendilerine gerekli tüm yargısal güvencelerin sağlandığını belirtti.

Ocak 2026’da SDG’nin çekilmesinin ardından Suriye hükümetinin kontrolü ele geçirdiği el-Hol Kampı’nın görünümü (Reuters)
Ocak 2026’da SDG’nin çekilmesinin ardından Suriye hükümetinin kontrolü ele geçirdiği el-Hol Kampı’nın görünümü (Reuters)

Cebir, “Taraflar, yargılanmalarıyla ilgili dosyaları sonuçlandırmak amacıyla sürekli toplantılar düzenleyecek ortak yargı komisyonları kurulması konusunda anlaşmaya vardı” dedi. Konuya yakın kaynaklar ise Irak ile Suriye arasında, Irak tarafında bulunan Suriyeli tutukluların nakil ve yargılanma süreçlerinin düzenlenmesini öngören ortak bir anlaşmanın yakın zamanda imzalanmasının beklendiğini bildirdi.

Yarabi’ye göre söz konusu dosya, Zeydan’ın Şam ziyaretinin ve Suriyeli yetkililerle yaptığı görüşmelerin ardından ele alınacak. Kurulan komisyonun, tutukluların tek seferde değil, gruplar halinde Suriye’ye iadesini denetleyeceğini belirten Yarabi, Suriye hükümetinin daha önce Irak hükümetine, Irak’a nakledilen Suriyeli tutukluların isimlerinin yer aldığı bir liste göndererek iade edilmelerini talep ettiğini söyledi. Yarabi, Şam yönetiminin bu kişilerin DEAŞ’la bağlantısının bulunmadığı yönünde bilgi edinmesinin ardından söz konusu talepte bulunduğunu aktardı.

Uluslararası hukuk uzmanı Mutasım el-Keylani ise “Prensip olarak, bir kişinin SDG tarafından suçlanması veya adının bir güvenlik kaydına geçirilmesi, hukuken DEAŞ’a üye olduğunu kanıtlamak için yeterli değildir” dedi. El-Keylani, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, bu dosya için en uygun çözümün toplu tahliye veya toplu yargılama olmadığını belirterek, “Bunun yerine kişileri açık hukuki kategorilere ayıracak ortak bir Suriye-Irak yargı mekanizması oluşturulmalı” ifadesini kullandı.

Suriyeli yetkililerin kontrolü ele geçirdikten sonra kapattığı el-Hol Kampı (Arşiv – AFP)
Suriyeli yetkililerin kontrolü ele geçirdikten sonra kapattığı el-Hol Kampı (Arşiv – AFP)

Söz konusu hukuki kategoriler ise şöyle sıralanıyor: Birinci kategori, haklarında ciddi adli delil bulunmayan kişilerden oluşuyor. Bu kişilerin serbest bırakılarak Suriye’ye iade edilmesi gerekiyor. İkinci kategoride, hakkında Irak mahkemelerince herhangi bir hüküm verilmemiş tutuklular yer alıyor. Bu durumda Suriye, vatandaşlarının kendi yargı mercilerinde yargılanmak üzere kendisine teslim edilmesini talep edebilir. Üçüncü kategori ise Irak topraklarında veya Irak vatandaşlarına karşı işlenen suçlarla suçlanan kişilerden oluşuyor. Bu kişiler hakkında yargılama yetkisi açısından Irak’ın hukuki dayanağı daha güçlü. Dolayısıyla bu kişilerin iadesi, yargılamaları veya verilen cezanın infazı tamamlanana kadar ertelenebilir.

Dördüncü kategori, haklarında Irak mahkemelerince kesinleşmiş hüküm bulunan kişileri kapsıyor. Bu kişilerin aynı fiil nedeniyle Suriye’de otomatik olarak yeniden yargılanması söz konusu değil. Ancak iki ülke arasında bir anlaşma veya ikili düzenleme bulunması ve her iki tarafın da onay vermesi halinde, kalan cezalarının infaz edilmesi amacıyla Suriye’ye nakledilmeleri mümkün olabilir.

Beşinci kategori ise asılsız suçlamalarla gözaltına alınmış veya işkenceye maruz kalmış olabilecek kişilerden oluşuyor. Bu kişilere ve avukatlarına suçlama dosyasını inceleme, gözaltı ve soruşturmanın hukuka uygunluğuna itiraz etme ve işkence iddialarının soruşturulmasını talep etme hakkı tanınması gerekiyor. Tek delilin zorla alınmış bir itiraf veya incelenmesi mümkün olmayan bir güvenlik istihbaratı olması halinde ise bu delile dayanılarak mahkûmiyet kararı verilmesinin hukuken mümkün olmadığı belirtiliyor.


Mekke Anlaşması, 1990’larda ortaya atılandan farklı yeni bir Ortadoğu

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif arasında Mekke'de Ortak Savunma Anlaşması imzalanırken, 7 Ağustos 2026 (Reuters)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif arasında Mekke'de Ortak Savunma Anlaşması imzalanırken, 7 Ağustos 2026 (Reuters)
TT

Mekke Anlaşması, 1990’larda ortaya atılandan farklı yeni bir Ortadoğu

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif arasında Mekke'de Ortak Savunma Anlaşması imzalanırken, 7 Ağustos 2026 (Reuters)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif arasında Mekke'de Ortak Savunma Anlaşması imzalanırken, 7 Ağustos 2026 (Reuters)

Macid Kiyali 

Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasındaki -ve başta Mısır olmak üzere muhtemelen diğer taraflara da açık olan- ortak savunma antlaşması, Ortadoğu'da yeni bir bölgesel düzenin temelini attı. Mevcut uluslararası ve bölgesel veriler çerçevesinde bu düzenin muhtemelen yalnızca askeri ve güvenlik boyutuyla sınırlı kalmayıp, bilhassa deniz koridorları ve boğazlar üzerindeki mücadelenin büyümesine bağlı olarak siyaseti, ekonomiyi, teknolojiyi ve kara ile deniz yolları başta olmak üzere altyapıyı da kapsaması öngörülüyor.

Yeni Ortadoğu düzeni projesini, 90'ların başlarında ortaya atılan projeden ayıran birkaç husus bulunuyor. Bunların en önemlileri şöyle sıralayabiliriz:

1- Barış süreci (1991 Madrid Konferansı) ışığında önceki projenin öncülüğünü yapan İsrail, bu projenin dışında kalıyor. Hatta İsrail; ister Suudi Arabistan, Türkiye veya Pakistan'dan ayrı ayrı gelsin, isterse hepsinin bir araya gelmesinden doğsun, bu ittifaka potansiyel yeni bir tehdit olarak bakıyor.

2- Bu blok ekonomik, teknolojik, askeri ve mali ağırlığın yanı sıra devasa bir coğrafi ve demografik derinliğe sahip olup, bu durum kendisine uluslararası ve bölgesel denklemlerde siyasi ağırlık kazandırıyor.

3- Bu projenin ortaya çıkışı, ABD yönetiminin; İsrail'in siyasi, güvenlik, ekonomik ve ahlaki açıdan kendisine yük olduğuna ikna olmasının ardından, başta Suriye, Lübnan ve Filistin olmak üzere birçok dosyada İsrail'in bölgedeki müdahalelerini kısıtlamaya çalıştığı bir dönemle eş zamanlı gerçekleşti.

4- Bu düzen, İran'ın Ortadoğu'daki nüfuzunun gerilediği, sınırlandırıldığı ve yeniden kendi sınırlarının ardına itildiği bir bölgesel ortamda şekilleniyor.

5- 1990'ların başlarında İsrail’in eski Başbakanı Şimon Peres tarafından ABD’nin desteğiyle ortaya atılan ‘Yeni Ortadoğu’ projesi, ekonomi, teknoloji, çevre ve altyapı alanlarında İsrail'i Arap ülkeleriyle olan etkileşimlerin merkezine yerleştiren bir barış çözümünün gereksinimleri çerçevesinde şekillenmişken, bu yeni proje, İsrail'in dayatmalarına ters düşmekte veya bunlardan tamamen bağımsız bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

Sonuç olarak, bu projenin sürdürülebilirlik ve gelişim ihtimalini güçlendiren çok sayıda iç ve dış etken bulunuyor. Özellikle de İsrail dahil, pratikte buna itiraz edebilecek hiçbir bölgesel güç bulunmuyor. Zira İsrail; gerek yükselen bölgesel güçlerden oluşan bu blok karşısında, gerekse de İran'ın nüfuzunun kırılmasının ardından -bölgede onu tamamen terk etmemekle birlikte- taşıdığı İsrail yükünü hafifletmeyi kendi çıkarlarına uygun bulacak olan ABD karşısında kendini zorlu bir çıkmazın içinde bulacağına şüphe yok.

Güç dengesi

Peres, Ortadoğu düzeni projesinde bu sistemin İsrail’in aklı, Körfez’in sermayesi ve Mısır’ın işgücünden oluşan üç itici gücünden bahsetmişti. Yani İsrail'i liderlik konumuna yerleştiriyordu. Ancak mevcut üçlü proje, yerleşip kökleşmesi halinde çok daha güçlü bir tablo çiziyor. Zira devasa bir insan kaynağı ve geniş coğrafi alanın yanı sıra mali, ekonomik, teknolojik ve askeri kapasitelere sahip. Bir başka deyişle bu ülkeler, finansmanı (özellikle Suudi Arabistan), sanayiyi (özellikle Türkiye) ve nükleer caydırıcılığı (Pakistan) ellerinde bulunduruyor.

Daha detaylı bakıldığında ise bu blok, en büyük kısmını Suudi Arabistan'ın (2 milyon 148 bin kilometrekare) oluşturduğu 3,8 milyon kilometrekarelik bir alanı kapsıyor ve 379 milyonluk bir nüfusu barındırıyor. Pakistan ise (255 milyon nüfus) en büyük insan gücünü temsil ediyor. Söz konusu bloğun ekonomik gücü de 3,8 trilyon dolarlık bir gayrisafi yurt içi hasıladan oluşuyor. (Suudi Arabistan ve Türkiye ekonomik güç açısından neredeyse başa başken, Pakistan 410 milyar dolarla ekonomik açıdan en zayıf halkayı oluştursa da insan gücü ve nükleer güç gibi iki çok önemli avantajı bulunuyor)

İsrail, anlaşmayı Türkiye'nin kendisine karşı konumunun güçlenmesi olarak değerlendiriyor. Oysa, İran'ın Arap Meşrık'ındaki (Arap Doğusu) hegemonyasının sona ermesini kendisi için mutlak bir kazanım sanmış ve bu sayede Türkiye'yi ekarte edebileceğini düşünmüştü. Ne var ki, şimdi bir anda kendisini hem Türkiye hem de Suudi Arabistan ile aynı anda karşı karşıya bulmuş durumda.

Suudi Arabistan, dünyanın en büyük petrol ihracatçısı olarak petrol ve doğalgaz kaynaklarına dayanan büyük bir mali güce ve akıllı şehirler, dijital altyapı, yapay zekâ (Aİ) ile çeşitli sanayi kollarında yoğunlaştırdığı geniş bir yatırım kapasitesine sahip. Öte yandan Türkiye’nin Asya ile Avrupa arasında stratejik bir coğrafi konumu, sanayi, ticaret, elektronik ve -başta insansız hava araçları (İHA) olmak üzere- savunma sanayisinde geniş bir tabana dayanan çeşitlendirilmiş ve dinamik bir ekonomisi var. Pakistan ise sanayi, tarım, hizmet sektörü, yazılım ve dijital şirketler alanında yükselen bir ülke görünümünde.

Askeri güç bağlamında Türkiye öne çıkan bir konuma sahip. Öyle ki, ABD'den sonra NATO'daki en büyük askeri güce ve kara, hava, deniz kuvvetleri bünyesindeki muhtelif teçhizatla donatılmış güçlü bir ordu Türkiye’nin. Ayrıca Türkiye; İHA, savunma sistemleri, füzeler ve savaş gemileri de dahil olmak üzere kendi silahını üreten bir ülkedir. Pakistan'a gelince, personel sayısı bakımından en büyük orduya sahip olmasının yanı sıra nükleer bir gücü de yani nükleer caydırıcılık kapasitesine sahip bulunuyor. Suudi Arabistan ise hava gücüne dayanan askeri kapasitelere, modern savaş uçaklarına, hava ve füze savunma sistemlerine sahip.

Sonuç itibarıyla, yukarıda aktarılanlar ışığında; siyasi iradenin mevcudiyetiyle birlikte ortak çıkarların bu gidişatı desteklemesi ve buna dayalı stratejik politikaların oluşturulması halinde, söz konusu ülkeler arasında bir tür entegrasyon (tamamlayıcılık) ortaya çıkıyor.

İsrail'in çekinceleri

İsrail'in bakış açısına göre, savunma karakterine rağmen bu bloğun veya ittifakın kurulması; kendisine yönelik bir meydan okuma ve Ortadoğu'da tek başına hegemonya kurma ihtimalini engelleme girişimi niteliğinde. Öyle ki İsrail, İran'ın Arap Meşrik'i ülkelerindeki nüfuzunun gerilemesinin ardından bu hedefe ulaşmak üzere olduğunu düşünüyordu. Üstelik bu ittifak, İsrail'in ABD'nin Ortadoğu stratejisindeki konumunu da zayıflatıyor.

Bütün bunların yanında İsrail bu ittifakı, Suudi Arabistan'a kendisiyle normalleşmesi yönünde kurulan tüm baskıları boşa çıkaran ve -özellikle bağımsız bir Filistin devleti kurulması fikrinin hayata geçirilmesi ile İsrail'in Suriye ve Lübnan'daki askeri müdahaleleri ile saldırılarının durdurulması için ABD'nin İsrail'e baskı yapması gerekliliği hususunda- kendi şartlarını dayatma noktasında Riyad'ın konumunu pekiştiren bir adım olarak görüyor.

İslamabad'da düzenlenen "Pakistan Günü" geçit töreninde "Nasr" füzeleri taşıyan askeri aracın üzerinde duran Pakistan askerleri, 23 Mart 2022 (AFP)
İslamabad'da düzenlenen "Pakistan Günü" geçit töreninde "Nasr" füzeleri taşıyan askeri aracın üzerinde duran Pakistan askerleri, 23 Mart 2022 (AFP)

İsrailli küresel jeopolitik ve terör uzmanı Dr. Anat Hochberg-Marom, geçtiğimiz günlerde Maariv gazetesinde kaleme aldığı makalede İsrail'in tutumunu şöyle özetledi:

“ABD ile Suudi Arabistan arasındaki sivil nükleer iş birliği anlaşması... Ortadoğu'da dramatik bir gelişme ve önemli bir atılım teşkil ediyor ve İsrail'de derin endişe yaratıyor... Suudi Arabistan topraklarında uranyum zenginleştirilmesine yönelik ABD onayı... uluslararası denetim seviyesini düşürüyor... Bu yaklaşıma göre uranyum zenginleştirme meşru bir sivil araç olarak kabul ediliyor. Bu ise başta Türkiye ve Mısır olmak üzere bölgedeki diğer ülkeleri benzer bağımsız kapasiteler talep etmeye itebilir... Trump yönetiminin bakış açısına göre on milyarlarca dolar değerinde olduğu tahmin edilen '123 Anlaşması', ABD’nin koruma şemsiyesi altında Suudi Arabistan'da enerji altyapısını ve ekonomik büyüme motorlarını geliştirmeyi, Çin ile Rusya'nın Körfez bölgesindeki nüfuzunu azaltmayı ve Washington ile Riyad arasındaki stratejik ortaklığı güçlendirmeyi amaçlıyor... İsrail'in bakış açısına göre ise modern savaş uçaklarından hava savunma sistemlerine, oradan da siber ve istihbarat kapasitelerine kadar uzanan gelişmiş silah sistemlerinin satışını içeren yan sözleşmeleri de kapsayan bu anlaşma, İsrail'in ulusal güvenlik konseptindeki temel varsayımları sarsıyor. ABD-Suudi Arabistan nükleer anlaşması tarihi bir sınav anını temsil ediyor... İsrail'i yeni oyunun kurallarını anlayan, daha karmaşık ve tehlikeli bölgesel gerçeklik karşısında yeni bir strateji şekillendirebilecek proaktif, dengeli ve akıllı bir liderliği benimsemeye mecbur bırakıyor.”

Benzer şekilde İsrail, anlaşmayı Türkiye'nin kendisine karşı konumunun güçlenmesi olarak değerlendiriyor. Oysa, İran'ın Arap Meşrik'indaki (Arap Doğusu) hegemonyasının sona ermesini kendisi için mutlak bir kazanım sanmış ve bu sayede Türkiye'yi ekarte edebileceğini düşünmüştü. Ne var ki şimdi bir anda kendisini hem Türkiye hem de Suudi Arabistan ile aynı anda karşı karşıya bulmuş durumda. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre üstelik İsrail'in endişesi, söz konusu iki ülkenin ABD ile olan ilişkilerini ve Suriye, Lübnan, Irak (ve elbette bunların arasındaki Ürdün) ile sahip oldukları özel ilişkileri de kapsar hale gelmiş bulunuyor.

İsrail, güvenlik istikrarını pekiştirebilecek ve bölgedeki boşluğu doldurabilecek bu anlaşmanın, Amerika Birleşik Devletleri'nin sorumluluğunu hafifleteceğinden ve onu İsrail'e baskı yapma konusunda daha serbest kılacağından endişe ediyor.

İsrailli analist Zvi Bar'el, geçtiğimiz haziran ayında İsrail gazetesi Haaretz’de kaleme aldığı makalede, “Türkiye, Ortadoğu'daki Yeni Güvenlik Düzeninin Lideri Olmayı Hedefliyor" gibi oldukça anlamlı başlık taşıyan makalesinde şunları yazmıştı: "Türkiye, NATO'nun en büyük ikinci ordusuna sahip ve güvenlik sanayisi yıllık yaklaşık 20 milyar dolarlık üretim yapıyor... Olayların merkezinde yeniden İsrail değil, Türkiye var” diye yazdı.

ABD bağlamında bile İsrail; güvenlik istikrarını pekiştirebilecek ve bölgedeki boşluğu doldurabilecek bu anlaşmanın, ABD'nin sorumluluğunu hafifleteceğinden endişe duyuyor. Zira bu durumun, -özellikle İran'ın Arap Meşrik'i ülkelerindeki nüfuzunun kırılmasının ardından- Filistinlilere, Suriye'ye ve Lübnan'a yönelik politikalarını rasyonel bir zemine oturtması için İsrail'e baskı yapma konusunda ABD'nin elini daha da rahatlatacağından korkuyor.

İsrail'in bir diğer sorunu da tüm bunların, en azından öngörülebilir gelecekte bir Arap-İsrail normalleşmesi şartına bağlanmadan gerçekleşiyor olmasıdır. Ortadoğu'nun ve bilhassa Arap Meşrik'i bölgesinin artık tamamen kendi oyun alanları haline geldiğini zanneden aşırılık yanlısı hükümeti (Netanyahu, Smotrich, Ben-Gvir) en çok endişelendiren husus da tam olarak budur.

Gemi güvertesinden görev yapmak üzere tasarlanmış Türk silahlı insansız hava aracı (SİHA) Bayraktar, Doğu Akdeniz'de, tam olarak Antalya'da gerçekleştirilen bir tatbikat sırasında 9 Nisan 2026 (AFP)
Gemi güvertesinden görev yapmak üzere tasarlanmış Türk silahlı insansız hava aracı (SİHA) Bayraktar, Doğu Akdeniz'de, tam olarak Antalya'da gerçekleştirilen bir tatbikat sırasında 9 Nisan 2026 (AFP)

ABD’nin tutumunun özeti

Şu hususa dikkat etmeliyiz ki, bu anlaşma iki önemli gelişmenin ikliminde ortaya çıktı. Birincisi, Suudi Arabistan ile ABD arasında (22 Temmuz 2026) imzalanan ve 123 Anlaşması (ABD Atom Enerjisi Yasası uyarınca ABD ile diğer ülkeler arasındaki barışçıl nükleer iş birliğini düzenleyen yasal çerçeve) olarak bilinen barışçıl nükleer iş birliği anlaşmasıdır. Bu anlaşma reaktörlerin inşasını, elektrik üretimini, yüksek katma değerli sanayilerin yerlileştirilmesini, uzman insan kapasitesinin inşasını ve ileri teknolojilerde iş birliğinin güçlendirilmesini içeriyor.

İkincisi ise ABD'nin Türkiye ile F-35 savaş uçakları anlaşmasının hayata geçirilmesi ve Türk hava savunma sanayisinin desteklenmesi hususunda vardığı mutabakattır. Bu gelişme, geçtiğimiz günlerde Türkiye'de düzenlenen NATO Zirvesi ile birlikte Türkiye-ABD ilişkilerinin ve başkanlar Trump ile Erdoğan arasındaki bağların güçlendiği bir atmosferde gerçekleşti.

Akademisyen Dr. Kobi Barda, İsrail gazetesi Yedioth Ahronoth’ta yayımlanan, 30 Temmuz 2026 tarihli makalesinde tüm bunlardan ‘Trump'ın -özellikle de İsrail'de seçimler yaklaşırken- muhtemelen Netanyahu'ya iletmek istediği mesaj... Netanyahu'nun bir sonraki hükümeti kurmakla görevlendirilmesi halinde tamamen farklı bir model sunmak zorunda kalacağı’ sonucu çıkarıyor.

Bu çerçevede buradaki asıl mesele ABD'nin İsrail'den vazgeçmesi, onu sınırlandırmaya çalışması veya ona yönelik desteğini azaltması değil, aksine siyaset, ekonomi, teknoloji, çevre ve güvenlik alanlarındaki uluslararası sınamalar ile diğer kutupların yükselişi gölgesinde bazı ihtiyaçları olması. ABD, öncelikle bu ittifakın, ABD'nin bölgede yaşananlara dair sorumluluğun bir kısmını üstlendiği vizyonu temelinde kurulduğuna inanan bazı görüşlerin aksine, yükü ve sorumluluğu kendisiyle paylaşabilecek bölgesel güçlere, ikinci olarak hem bölgede hem de uluslararası arenada istikrarı yeniden tesis etmek amacıyla, İsrail'in birden fazla yöndeki taşkınlığını sınırlandırmayı da içerecek şekilde savaşlar silsilesine son vermeye ihtiyaç duyuyor.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.