Alex Vatanka
İran, bu hafta 48 saatlik süre zarfında savaşın yıprattığı askeri ve güvenlik kurumlarının zirvesini yeniden şekillendiren ve en önemli altı komuta kademesini kapsayan atamalar gerçekleştirdi. Genelkurmay Başkanlığı'na Tümgeneral Ali Abdullahi getirilirken, yardımcısı olarak Tuğgeneral Kiyumers Haydari atandı. Şubat ayında savaşın patlak vermesinden bu yana İran Devrim Muhafızları Ordusu’nu (DMO) fiili olarak yöneten Tümgeneral Ahmed Vahidi DMO Genel Komutanlığı görevini, Tümgeneral Mustafa İzedi ise yardımcılığını üstlendi. Aynı kararname paketi, temmuz ayı başlarından bu yana DMO Deniz Kuvvetleri’ne komuta eden Tuğamiral Ali Ozmayi’yi de kapsarken Hüseyin Taib, on yedi yıl aradan sonra paramiliter Besic güçlerinin komutanlığına geri döndü. Bundan bir gün önce ise 1981 ile 1997 yılları arasında görev yaparak DMO’nun en uzun süre görevde kalan eski komutanı olan Muhsin Rızai, Milli Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri olarak karar alma mekanizmasının merkezine geri döndü.
Bütün bu atama kararları, Ali Hamaney'in 28 Şubat'ta savaşın ilk saldırılarında öldürülmesinin ardından mart ayında babasının yerine Dini Lider olarak geçen Mücteba Hamaney adına yayımlandı. Mücteba Hamaney, göreve gelmesinin üzerinden aylar geçmesine rağmen, büyük ölçüde gizemini koruyan bir figür olmaya devam ediyor. İran resmi basını, onun adına yapılan toplantıların ve yayımlanan kararnamelerin haberlerini geçiyor, ancak bağımsız olarak doğrulanabilecek herhangi bir şekilde kamuoyunun karşısına çıkmaması, İran'ın yönelimlerini onun kişisel görüşleri üzerinden okumayı oldukça riskli bir iş haline getiriyor. Ancak atamaların kendisi, durumu analiz etmek için çok daha sağlam bir zemin sunuyor. Bu atamalara, makam sahiplerinin kariyer geçmişleri ve kendilerine verilen görevler çerçevesinden bakıldığında, müzakere seçeneğinden vazgeçtiğine dair herhangi bir kanıt sunmaksızın, art arda yaşanan savaşlardan dersler çıkaran ve uzun süreli güvensizlik dönemine hazırlanan bir sistemin hatları netleşiyor.
DMO eski liderleri
Yeni kadroda en çok göze çarpan nokta, isimlerin çoğunun DMO kadrolarından oluşması. Rejim, yeni bir nesli ön plana çıkarmak yerine İran İslam Cumhuriyeti'nin eski emektarlarına geri döndü. Rızai, İran-Irak savaşının büyük bir bölümünde DMO’ya komuta etmişti. Vahidi ise daha sonra Savunma ve İçişleri bakanlıkları görevlerini üstlenmeden önce DMO’nun yurtdışı kolu Kudüs Gücü’nün ilk komutanlarından biriydi. Abdullahi’ye gelince, DMO’nun kara ve hava kuvvetleri komuta kademelerinde görev yapmış, Semnan ve Gilan valiliklerini yürütmüş, İçişleri Bakanlığı'nda güvenlik alanında görev üstlenmiş, ardından da Hatemu'l-Enbiya Karargahı'nın ortak komutanlığına geçmişti. Taib ise devrimin ilk yıllarında güvenlik teşkilatına girdikten sonra, on üç yıl boyunca DMO istihbaratını yönetmişti. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu hamlenin, yönetici seçkinleri yenileme arzusunu yansıtmaktan ziyade, kurumsal hafızaya dayanan acil bir yeniden inşa süreci olduğu ortada.
Bu tercihin elbette haklı gerekçeleri var. Zira İslam Cumhuriyeti, bir yıldan kısa süre içinde üst düzey yetkililerinden olağanüstü sayıda ismi kaybetti. Öyle ki, 2025 yılında 12 gün süren savaşta DMO Genel Komutanı Hüseyin Selami, Silahlı Kuvvetler Genelkurmay Başkanı Muhammed Bakıri ve DMO’nun çok sayıda üst düzey komutanı öldürüldü. Ardından geçtiğimiz şubat ayında başlayan savaş, aralarında bizzat Dini Lider Ali Hamaney'in de bulunduğu bir başka komuta kadrosunu daha alıp götürdü. Bu nedenle mevcut atamalar, sadece birilerinin yerine başkalarını getirme meselesinin ötesine geçerek, ülke hala ağır askeri ve ekonomik baskılar altında ezilirken, komuta yapılarını yeniden inşa etmeye yönelik daha geniş kapsamlı bir çabanın bağlamında gerçekleşiyor.
Abdullahi'ye verilen görev bunun en net örneğini teşkil ediyor. Zira kendisi, silahlı kuvvetlerde planlama ve koordinasyondan sorumlu Genelkurmay Başkanlığı ile savaş zamanı harekât merkezi olan Hatemu'l-Enbiya Karargahı'nın entegrasyonunu sağlamakla görevlendirildi. İran'da yapılan değerlendirmeler bu birleşmeyi, komuta yapısının İran-Irak savaşından sonra tanık olduğu en önemli dönüşümlerden biri olarak nitelendirdi. Son atamasından önce Hatemu'l-Enbiya Karargahı'nın komutanlığını yürüten Abdullah, bu sayede şu anda birleştirmekle görevlendirildiği her iki kurum hakkında doğrudan bilgi sahibi olma avantajını elinde bulunduruyor.
Öyle görünüyor ki Tahran'ın çıkardığı ders; silah ve personel sayısının ötesine geçerek son derece önemli başka bir unsura uzanıyor, o da hız. Zira defalarca kez lider kadrosunu hedef alan saldırılara maruz kalan bir komuta sisteminin, üst düzey subayları aniden ortadan kaybolduğunda dahi işlevini (operasyonel kabiliyetini) sürdürebilmesi gerekiyor.
Tahran’ın savaştan çıkardığı derslerin içeriye de uzandığını ortaya koyuyor. Bu derslerden biri de Taib'in geri dönüşü. Zira kendisi, tartışmalı 2009 seçimlerini takip eden on üç yıl boyunca DMO istihbaratını yönetmişti.
Vahidi'ye verilen görevler de benzer bir sonucu gözler önüne seriyor. Kendisinden DMO’yu ‘güçlü saldırı operasyonları’ yürütmeye hazırlamasının yanı sıra ‘en yüksek düzeyde caydırıcılık’ sağlamaya çalışması, komuta becerileri ile modern yetenekleri geliştirmesi ve gücün farklı birliklerindeki ideolojik bütünlüğü güçlendirmesi istendi. Buradaki amaç, DMO’nun kayıplarını telafi etmenin ve gücünü yeniden inşa etmenin ötesine geçerek, inisiyatif alma konusundaki hazır bulunuşluğunu artırmayı da kapsıyor.

Vahidi'nin kariyer geçmişi de bu tür bir güvenlik ortamına oldukça uygun görünüyor. Geçmişte Kudüs Gücü komutanlığı yapmış, Savunma ve İçişleri bakanlıkları görevlerini üstlenmişti. İçişleri Bakanlığı yaptığı dönemde, devletin 2022 yılındaki protestolara verdiği tepkinin merkezinde yer alıyordu. Bu tecrübe, iç ve dış tehditler arasındaki sınırların giderek belirsizleştiği bir güvenlik gerçekliğiyle de örtüşüyor.
Azimayi'nin DMO Deniz Kuvvetleri komutanlığına getirilmesi de aynı doğrultuda yer alıyor. Zira Hürmüz Boğazı'nın aynı anda hem bir çatışma sahası hem de müzakere kozu haline gelmesi; denizlerdeki operasyonel hazırlığı İran'ın askeri stratejisinin, ekonomik dayanıklılık kapasitesinin ve diplomatik hesaplarının kesişim noktasına yerleştiriyor.
Katı muhafazakarların arasındaki pragmatist
Rızai'nin dönüşü, Tahran'ın sorunlarının askeri komutanlığın ötesine uzandığını düşündüğünü gösteriyor. Öyle ki Milli Güvenlik Yüksek Konseyi'ndeki selefi Muhammed Bakır Zulkadir, bu görevde yalnızca birkaç ay kalabilmiş; vefatından önce Pezeşkiyan, hükümetin çözmeye çalıştığı ‘anlaşmazlıkların’ varlığını kamuoyu önünde kabul etmişti. Son değişikliklerin yansıttığı atmosferin aksine, Rızai'yi tek bir kalıba sığdırmak oldukça zor. Rızai, İran İslam Cumhuriyeti'nin bekasına son derece bağlı olmakla birlikte, önceki dönemlerde kayda değer düzeyde taktiksel esneklik de sergilemişti. Örneğin, eski Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad'ın bazı politikalarını eleştirmiş ve bir dönem, katı görüşlülerin kabul etmeye yanaşacağının çok ötesine geçen nükleer düzenlemeleri değerlendirmeye hazır görünmüştü. Ne var ki, Hürmüz Boğazı konusundaki söylemleri mevcut savaş sırasında dikkat çekici bir şekilde sertleşti.
Hükümetin, Dışişleri Bakanlığı’nın ve güvenlik birimlerinin her zaman tek ses olarak konuşmadığı bir dönemde Rızai, Milli Güvenlik Yüksek Konseyi'ne farklı kurumların (kanatların) geneline uzanan bir ağırlık ve nüfuz taşıyarak geri dönüyor. Ayrıca, 1994 yılında Arjantin'de yaşanan AMIA merkezi bombalaması nedeniyle Interpol tarafından arandığını da hatırlatmak gerekir. Bu durum, onun bu göreve atanmasının İran dışında nasıl okunacağını etkileyecek bir meseledir.
Bu nokta özellikle önem taşıyor. Zira son değişiklikler, Tahran'ın diplomasiden vazgeçerek savaştan yana karar kıldığı anlamına gelmiyor. Nitekim ateşkes konusundaki önceki müzakerelere ilişkin raporlar, Milli Güvenlik Yüksek Konseyi içindeki ezici çoğunluğun, üst düzey askeri yetkililer de dahil olmak üzere, Washington ile bir anlaşmaya varılmasını desteklediğini ortaya koymuştu. Asıl anlaşmazlık, müzakerelerin neyi başarması gerektiği ve buna ne kadarlık bir askeri baskının eşlik etmesi gerektiği etrafında dönüyor. Pezeşkiyan ve Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf, güç ve diplomasiyi birbirini tamamlayan iki unsur olarak ele aldılar. Bunlardan ilki baskı. Baskı, güç kozları yaratır. İkincisi ise müzakere. Müzakere de bunları kazanımlara dönüştürür. Rızai, bu iki süreci tek ve tutarlı bir politika çerçevesinde birleştirme konusunda selefinden daha yetenekli olabilir.
Mahalli gözetim
Taib'in dönüşü, Tahran'ın savaştan çıkardığı derslerin içeriye de uzandığını ortaya koyuyor. Zira kendisi, tartışmalı 2009 seçimlerini takip eden on üç yıl boyunca DMO’nun istihbarat teşkilatını yönetmiş ve bu süre zarfında teşkilatı İran'ın en güçlü iç güvenlik kurumlarından biri haline getirmek için çalışmıştı. DMO istihbaratı, aralarında Washington Post gazetesi muhabiri Jason Rezaian, Nazanin Zaghari-Ratcliffe, Nizar Zaka ile Siyamek ve Bakır Namazi'nin de bulunduğu aktivistlerin, gazetecilerin ve çifte vatandaşların peşine düşmüştü. Taib, İsrail'in sızdığına dair cevapsız kalan soruların gölgesinde ve bir dizi suikast ve sabotaj eyleminin ardından 2022 yılında görevinden ayrılmıştı.
Yerini Muhammed Kazımi'ye bırakan Taib, sonraki dört yılı sistemin dışına çıkmadan DMO Genel Komutanı'nın üst düzey danışmanı olarak geçirdi. Onun bugün geri dönmesi, 2022'deki uzaklaştırılma kararından geri adım atıldığı anlamına gelmiyor. Zira kendisi karşı casusluk teşkilatına değil, Hamaney'in DMO istihbaratının yetki alanını genişletmek üzere kendisini görevlendirmeden önce 2009 yılına kadar komuta ettiği Besic Gücü’nün başına geri döndü. Görünen o ki, bugün onun tecrübesine farklı bir amaç için ihtiyaç duyuluyor. Mücteba Hamaney ile olan ilişkisi ise resmi makamların ötesine geçiyor. Çünkü ikili, İran-Irak savaşı sırasında ‘Habib Taburu’nda birlikte görev yapmışlardı. Yeni görevi, Besic'e bağlı Halk İstihbarat Ağı’nı inşa etmeyi, bu ağın mahallelerde, üniversitelerde ve iş yerlerindeki varlığını genişletmeyi ve bu alanlarda ‘direniş’ kültürünü derinleştirmeyi kapsıyor.
Besic, resmi istihbarat teşkilatlarının ulaşamadığı alanlara erişim sağlayabiliyor. Sahip olduğu bu gayri resmi ağın güçlendirilmesi, yönetimin hem dış sızmalardan hem de iç karışıklıklardan aynı anda endişe duyduğu bir dönemde, güvenlik devletine daha fazla göz ve kulak kazandıracaktır.
Muhalefet bunu, olası bir sonraki ayaklanmayı bastırmaya yönelik hazırlık olarak görüyor. Zira Taib'in sicili de bu ihtimali uzak kılmıyor. Ancak bu görevlendirme, rejimin zihniyetindeki daha geniş bir yönelimle de örtüşüyor. Zira resmi söylem, dış saldırıları, iç karışıklıkları, sızma ve sabotaj eylemlerini giderek artan bir şekilde tek bir tehdit ortamı içindeki birbirine bağlı unsurlar olarak ele alıyor. Bu bakış açısı, İsrail istihbaratının İran'ın içlerine defalarca sızma kabiliyetini kanıtladığı yılların pekiştirdiği bir vizyondur. Belki de buradaki hesaplardan biri, Besic'in resmi istihbarat teşkilatlarının ulaşamadığı alanlara erişim sağlayabilmesidir. Sahip olduğu bu gayri resmi ağın güçlendirilmesi; yönetimin hem dış sızmalardan hem de iç karışıklıklardan aynı anda endişe duyduğu bir dönemde, güvenlik devletine daha fazla göz ve kulak kazandıracaktır.
Ancak bu durum, yönetim kurumunun kendi içindeki tüm katı eğilimleri serbest bıraktığı anlamına da gelmiyor. Çünkü Hamaney ailesine evlilik yoluyla akraba olan din adamı Muhammed Bakır Harrazi bu ay yaptığı bir açıklamada, Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan'ın yirmi sekiz kez istifa etme tehdidinde bulunduğunu ve Mücteba Hamaney'in onu bir sonraki istifasının kabul edileceği yönünde uyardığını iddia etti. Ancak Rehberlik (Dini Liderlik) Ofisi bu iddiayı yalanlayarak, söylenenleri ‘tamamen asılsız’ olarak nitelendirdi.
Bir başka olayda Harrazi, İran İslam Cumhuriyeti'nin daha katı bir ‘dinci hükümet’ ile değiştirilmesi çağrısında bulunması ve hükümet binalarını kuşatmak amacıyla 250 bin kişilik bir ağı harekete geçirme planlarını ifşa etmesi üzerine Din Adamları Özel Mahkemesi'ne ifade vermeye çağrıldı. Bu iki olay, katı görüşlü çevrelerde dahi eleştirilere yol açtı. Bu durum, yönetim kurumlarının bir yandan farklı alanlarda baskıcı araçlarını güçlendirirken, diğer yandan savaş zamanında kendi bütünlüğünü tehdit edebilecek radikal unsurları kontrol altında tutmaya çalıştığının göstergesidir.

Sonuç olarak, bu atamaların bütünü iktidarın zirvesinde ideolojik bir dönüşüm olarak değerlendirilemez. Ayrıca, Mücteba Hamaney'in varlığı ve rolü hakkında bağımsız olarak doğrulanabilecek bilgilerin az olduğu göz önüne alındığında, bu atamalar onun kişisel vizyonu hakkında fazla bir bilgi ortaya koymuyor. Bununla birlikte bu tablo, İran İslam Cumhuriyeti'nin bu aşamada ihtiyaç duyduğunu düşündüğü kadroların net bir haritasını çiziyor. Bu tabloda, Milli Güvenlik Yüksek Konseyi içinde daha sıkı koordinasyon, daha hızlı bir askeri komuta zinciri, hem saldırı hem de caydırıcılık kabiliyetine sahip bir DMO Hürmüz Boğazı çevresinde daha yüksek bir donanma (deniz) hazırlığı ve İran toplumu içinde daha derin istihbarat nüfuzuna sahip bir Besic yer alıyor. Bu görevler için derhal işe koyulabilecek isimler tercih edildi. Çünkü bu durum, söz konusu isimlerin birçoğunun aslında rejimin dışına hiç çıkmamış olmasını da açıklıyor.
Bu tercihlerin işaret ettiği gidişat, yalnızca savaş ve barış ikilemine indirgenemez. Zira İran bir yandan Washington ile dolaylı görüşmeleri sürdürürken diğer yandan yeni bir çatışma turuna hazırlanıyor. İçeride baskı araçlarını güçlendirirken, yetkilileri ise dışarıda müzakere seçeneğini savunmaya devam ediyor. Kendi adına yayımlanan kararnamelerin arkasında Mücteba Hamaney'in oynadığı kişisel rol ne olursa olsun, kurumsal tercihin; savaşların ortaya çıkardığı zafiyetlerin gölgesinde eski sistemi yeniden inşa etmek ve bu görevi, hâlâ ayakta olan en tecrübeli emektarlara emanet etmek olduğu yeterince net bir şekilde anlaşılıyor.
*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.