Amerikan politikasında Filistin: İsrail’in kendini savunma hakkının ötesinde

ABD siyasetinde ve seçimlerinde İsrail çıkarlarının nüfuzunu açıkça tartışan Amerikalıların sayısı artıyor

Görsel: Noelia de Alda
Görsel: Noelia de Alda
TT

Amerikan politikasında Filistin: İsrail’in kendini savunma hakkının ötesinde

Görsel: Noelia de Alda
Görsel: Noelia de Alda

Asel Rad

Amerikan iç ve dış politikasının ve Filistin'in özgürlük davasının son yirmi yılı aşkın bir süre boyunca yakından takip edildiğinde, yalnızca ‘‘ABD'nin İsrail'e karşı sarsılmaz ve koşulsuz bağlılığı’ mesajı açık ve net olarak kaldı. Dünyada iki taraf arasında bu kadar köklü bir mutabakata sahne olan meseleler çok azdır. Çünkü İsrail'e verilen destek Amerikan siyasi bilincinde o kadar derinden kök salmıştı ki, onlarca yıldır neredeyse sorgulanamaz görünüyordu. Bu destekteki herhangi bir tereddüt, başlı başına Amerikalı bir siyasetçi için siyasi bir yüke dönüşmeye yeterliydi.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre ister Cumhuriyetçi ister Demokrat olsun ABD’de iktidara gelen yönetimler, diplomatik koruma ve maddi yardımlarla sözlü ve fiili olarak İsrail'e olan katı desteklerini teyit etmeye her zaman özen gösterdiler. Bu yüzden Filistin'in nihayet Amerikan ana akım siyasi söyleminin merkezine girmesi ve İsrail'i eleştirmenin pek çok yarışta seçmen nezdinde bir siyasi kazanca dönüşmesi, kamuoyunda meydana gelen değişimin büyüklüğünü yansıtmakta ve aynı zamanda İsrail'in Gazze'de işlediği soykırımın vahametini gözler önüne seriyor.

Çünkü Filistin topraklarının yasadışı İsrail işgali, Gazze ablukası, apartheid politikaları ve Filistinlilere yönelik günlük ihlallerin hepsi köklü gerçeklerdir. Ancak Amerikan kamuoyu, keskin değişimine ancak İsrail bugüne kadarki en şiddetli Gazze saldırısını başlattıktan sonra başladı.

Bu değişimin böylesine benzeri görülmemiş büyüklükte toplu katliamları ve yıkımı beraberinde getirmemesi gerekirdi. Ne var ki Gazze'nin dehşet verici manzaralarının kesintisiz akışı, uzun süredir ‘İsrail'in kendini savunma hakkı’ anlatısını kurumsallaştıran devasa bir propaganda makinesini ve medya sistemini nihayet delmeyi başardı. Bu sırada söz konusu yapılar, işgal ve baskı altında yaşayan bir Filistin halkının direnişinin neredeyse tüm biçimlerini fiilen kınıyordu.

Amerikalılar kendilerini neredeyse katlanılması imkânsız görüntüler karşısında buldular. Bu görüntülerde çocuklarının parçalanmış bedenlerini plastik poşetlerde taşıyan babalar, anestezisiz ameliyat edilen ve uzuvları kesilen çocuklar, yerle bir edilen mahalleler ve sayısız yıkım ile felaket manzaraları... Aynı zamanda, Batılı hükümetlerin ve medya kuruluşlarının tutumlarındaki bariz çelişkiye doğrudan tanık oluyorlardı. Çünkü kendilerine sunulan resmi anlatılar, gözleriyle gördükleriyle keskin bir tezat oluşturuyordu.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'dan Biden yönetimi yetkililerine ve Hillary Clinton gibi önde gelen siyasi figürlere kadar İsrailli ve Amerikalı yetkililer ise İsrail'e yöneltilen suçlamaları reddederek, eleştirileri asılsız antisemitizm suçlamalarıyla savuşturarak ve artan halk öfkesini gençlerin saf dilliliğine veya sosyal medyanın etkisine bağlayarak karşılık verdiler.

2024 seçimleri sırasında ve Amerikan üniversitelerindeki protestoların yayılmasıyla birlikte, Başkan Joe Biden protestocuların taleplerinin özünü büyük ölçüde görmezden geldi ve yalnızca ‘düzen’ çağrısı yapmakla yetindi. İsrail'in işlediği soykırıma verilen ABD desteğinin sonlandırılmasını talep eden göstericiler tarafından seçim etkinlikleri boykot edilmeye başlandığında, başkan adayı Kamala Harris onlara mesafeli yaklaştı, seslerini bastırdı ve daha sonra Biden'ın yaptıklarından farklı bir şey yapmayacağını açıkladı. 2024 seçimlerindeki yenilgiyi inceleyen ‘seçim yenilgisi otopsisi’ raporunun sahibi de geniş çapta bilinen bir gerçeği doğruladı ve Gazze, siyasi olarak Harris'e zarar vermişti.

Amerikalıların çoğu bugün savaşın ABD'nin çıkarlarına hizmet etmediğini düşünüyor. Ekonomik maliyetinin günlük hayata yansımasıyla birlikte, Başkan Trump'ın en sadık destekçilerinden bazıları bile bu savaşa karşı çıkan Amerikalıların çoğunluğuna katılmaya başladı.

2025 yılı boyunca İsrail'e yönelik halk eleştirilerinin tırmanışı, Filistin ve Filistinlilere yönelik tutumlardaki değişimle paralel olarak devam etti. O yılın baharına gelindiğinde, siyasi yelpazenin genelinde İsrail'e yönelik olumlu bakış açısı geriledi ve bu gerileme Demokratlar arasında daha belirgindi. Chicago Küresel İlişkiler Konseyi'nin yaptığı bir anket, ilk kez ‘Demokratların İsrail'e yönelik değerlendirmesinin, Konseyin yaklaşık beş on yıldır yaptığı anketlerde 50 puanın altına düştüğünü’ kaydetti. İki ay sonra Brookings Enstitüsü'nün yaptığı bir anket, benzer bir eğilimi ortaya koydu. Seçmenlerin daha büyük bir kısmı İsrail'in saldırılarının devam etmesini haksız bulurken, yüzde 84'ü derhal ateşkes ilan edilmesini destekledi.

2025 New York Belediye Başkanlığı seçimleri de ABD’nin İsrail ve Filistin'e yönelik tutumları açısından bir başka önemli test haline geldi. Yerel bir seçim olmasına rağmen İsrail, adayların münazaralarında öne çıkan bir yer tuttu ve Zohran Mamdani, İsrail politikalarına yönelttiği açık eleştirileriyle temayüz etti. Antisemitizmle yaftalama girişimlerine rağmen Mamdani, 2025 New York Belediye Başkanlığı seçimlerini kazandı ve şehir sakinleri arasında yüzde 69'luk bir destek oranına sahip olmaya devam etti.

fgthyju
New York Belediye Başkanı Zahran Mamdani, New York’un Brooklyn semtindeki Brooklyn Paramount Tiyatrosu’nda düzenlenen bir seçim etkinliği sırasında, 4 Kasım 2025 (AFP)

Mamdani'nin bu yılın haziran ayında New York'taki Demokrat ön seçimlerde elde ettiği yetkinin gücü, desteğini açıkladığı tüm adayların kazanmasıyla tescillendi. Mamdani, Belediye başkanlığını devraldığından bu yana, İsrail uygulamalarına yönelik eleştirilerini hafifletme konusunda hiçbir eğilim göstermedi. Öyle ki geçtiğimiz temmuz ayında yayımladığı resmi bir videolu açıklamada, İsrail Başbakanı Netanyahu'yu bir savaş suçlusu ve ‘Filistin halkına karşı işlenen korkunç bir soykırımın mimarı’ olarak nitelendirdi. Netanyahu ise Mamdani'yi Yahudileri ‘güvende hissettirmemekle’ suçlayarak karşılık verdi. Ancak kamuoyu yoklamaları, Mamdani'nin Amerikan Yahudileri arasında Netanyahu'dan daha popüler olduğunu gösteriyor.

Filistinlilere duyulan sempati ile paralel olarak ABD'nin İsrail'e yönelik tutumlarındaki gerileme 2025'in sonlarında da devam etti ve bu seyir 2026'ya uzandı. Pew Araştırma Merkezi'nin geçtiğimiz yılın ekim ayında yaptığı bir anket, Amerikalıların İsraillilere yönelik olumlu bakış açısında üç yıl boyunca büyük bir düşüş yaşandığını ve İsrail hükümetine yönelik olumsuz bakış açısının tırmandığını ortaya koydu. Bu yılın şubat ayına gelindiğinde anketler benzeri görülmemiş bir değişimi kaydetti. Amerikalılar İsraillilerden ziyade Filistinlilere daha fazla sempati duymaya başladı. İki on yılı aşkın süreyi kapsayan bir dizi anket çerçevesinde bu durum, Gazze'deki soykırımın üç yılı boyunca Amerikan kamuoyunda derin bir dönüşümü temsil etti.

Ayrıca ABD'nin İsrail politikası, parti aidiyetleri ne olursa olsun genç seçmenler arasında artan bir incelemenin konusu haline geldi. 18-49 yaş arası Cumhuriyetçiler arasında yüzde 57'si artık İsrail'e karşı olumsuz bir bakış açısına sahip bulunuyor. Bu değişim Cumhuriyetçi kamp içindeki öne çıkan isimler arasında da kendini gösterdi. Nitekim aralarında Tucker Carlson, Megyn Kelly, Candace Owens ve Marjorie Taylor Greene'in de bulunduğu, daha önce Başkan Donald Trump'ı güçlü bir şekilde desteklemiş olan bir dizi tanınmış isim, ABD'nin İsrail politikalarının bazı yönlerini eleştirmekte daha açık sözlü hale geldi.

Bu gelişmeler bir bütün olarak Amerikan siyasetinde derin dönüşümleri ve ana akım siyasi söylemin sınırlarının yeniden çizildiğini gözler önüne seriyor.

kuı
Gazze şehrinde savaş sırasında yıkılan konut binalarının enkazları arasında yürüyen Filistinliler, 15 Ağustos 2026 (Reuters)

İsrail'in Gazze'deki Filistinli erkeklere, kadınlara ve özellikle de çocuklara karşı işlediği ahlaksız ve savunulamaz toplu katliamlar üzerine düşünmek, daha geniş bir eleştiri ve hesap verebilirlik alanının kapısını araladı. Zira bugün sorulan sorular, soykırımı ve Filistin'in süregelen işgalini aşarak, birçok Amerikalının içeride artan ekonomik ve geçim sıkıntıları altında ezildiği bir dönemde, Amerikan vergi mükelleflerinin paralarının bu vahşetleri finanse etmek için nasıl kullanıldığına uzanıyor.

Aynı zamanda, Amerikan siyasetinde ve seçimlerinde İsrail çıkarlarının nüfuzunu açıkça tartışan Amerikalıların sayısı artıyor. Amerikan İsrail Kamu İşleri Komitesi (AIPAC) gibi İsrail yanlısı grupların, İsrail eleştirmenlerini mağlup etmek için rekor meblağlar harcamasıyla birlikte, daha fazla Amerikalı siyasetçi ABD içinde İsrail'e ve onu destekleyen baskı ağlarına karşı seslerini yükseltmeye başladı. Örneğin Cumhuriyetçi Temsilci Thomas Massie, AIPAC'in paralarının kendi partisine zarar verdiğini söyledi. Ayrıca, bu değişimin partilerüstü bir nitelik kazandığının bir göstergesi olarak, Demokrat Temsilci Ro Khanna'nın ortak sponsorluğunda ABD'nin İsrail'e yaptığı yardımları azaltmaya yönelik bir değişiklik önergesi sundu. Massie, “Amerikan vergi mükelleflerinin paralarının soykırımı finanse etmek için kullanılmasına karşı oy kullanacağım" dedi.

Filistin meselesinin kapsamı dışında, İsrail ile bağlantılı dış politika dosyaları da Amerikalı seçmenler ve siyasetçiler arasında giderek artan bir endişe uyandırdı. Trump yönetiminin Şubat 2026'da İran'a karşı başlattığı ve yazarın yasadışı olarak nitelendirdiği savaş, ABD'nin yeni bir savaşa girmesine yönelik tarihin en düşük halk desteği seviyesi ortasında başladı ve Amerikalıların çoğu başından beri buna karşı çıktı. Ardından, Amerikan istihbarat teşkilatlarının savaş öncesinde İran'ın bir tehdit oluşturmadığı ve nükleer silah geliştirmeye çalışmadığı yönünde sonuca vardığını bildiren raporların gelmesiyle -net bir hedef veya belirli bir strateji de yokken- halkın hoşnutsuzluğu daha da arttı. ABD Dışişleri Bakanlığına göre İsrail savaşı başlatmış, ABD ise ‘İsrailli müttefikinin talebi üzerine ve onun ortak savunması çerçevesinde’ savaşa dahil olmuştu.

Amerikalıların çoğu bugün savaşın ABD'nin çıkarlarına hizmet etmediğini düşünüyor. Savaşın ekonomik maliyetinin günlük hayata yansımasıyla birlikte, Başkan Trump'ın en sadık destekçilerinden bazıları bile savaşa karşı çıkan Amerikalıların çoğunluğuna katılmaya başladı. Aynı şekilde, Amerikalı siyasetçiler de başkanın savaşı, İran'ın nükleer silah sahibi olmasını engellemek için gerekli olduğu şeklindeki gerekçesine açıkça itiraz ettiler. Temsilci Thomas Massie, “Açık konuşalım, İsrail uğruna galon başına dört dolar ödüyorsunuz” diye yazarken Eski Temsilci Marjorie Taylor Greene ise, “Şahit olduğumuz yabancı nüfuz İsrail'den ve onun finansörlerinden geliyor... Amerika'yı, Amerikan halkının desteklemediği İran'la saçma bir savaşa sürüklediler” ifadelerini kullandı.

İsrail'e yönelik halk desteğinin gerilemeye devam etmesiyle birlikte, İsrail'i açıkça eleştiren ve Filistin'i Amerikan siyasi tartışmalarının merkezine koyan Amerikalı siyasetçilerin ve kamu görevine aday olanların sayısı artıyor.

Gazze'deki soykırım sırasında Amerikan siyasi manzarası öyle bir değişti ki, geçmişte adaylar için bir güç kaynağı olan ve ülke genelinde partilerüstü destek çekebilen AIPAC, giderek siyasi bir yüke dönüşmüştür. Buna karşılık, ‘Track AIPAC’ gibi gruplar, kuruluşa bağlı paralar alan siyasetçileri izlemeyi ve İsrail lobisinin tamamının ABD üzerindeki ‘anti-demokratik etkisi’ olarak nitelendirdikleri şeyi ifşa etmeyi görev edinen geniş platformlar kurdular.

Michigan'daki ABD Senatosu ön seçimlerindeki son yarış, bu değişimin boyutuna çarpıcı bir örnek teşkil ediyor. Temsilci Haley Stevens, İsrail'in en önde gelen eleştirmenlerinden biri olan Abdul es-Sayed'i mağlup etme girişimiyle, büyük kısmı AIPAC ile bağlantılı 62 milyon dolarlık devasa bir harcamadan yararlanmıştı. Ancak ön seçimleri Abdul es-Sayed kazandı.

cvfghyju
ABD'nin New York kentindeki "Gazze İçin Ayağa Kalkın" gösterisine katılan Filistin yanlısı göstericiler, 8 Ağustos 2025 (Reuters)

Bu olguların münferit durumlar olduğu söylenemez. Bununla birlikte İsrail'e yönelik halk desteğindeki düşüş devam ederken, onu açıkça eleştiren ve Filistin'i Amerikan siyasi tartışmalarının merkezine koyan Amerikalı siyasetçilerin ve kamu görevine aday olanların sayısı artıyor. Ülke genelindeki adaylar -aralarında Florida eyaletinden kongre adayı olan Oliver Larkin de dâhil olmak üzere- çok daha büyük bir özgüven ve netlikle konuşuyor.

Larkin, geçtiğimiz temmuz ayında Fox News kanalında yayımlanan bir röportajda, makalenin atıfta bulunduğu bir kamuoyu yoklamasına göre Amerikalıların yarısının desteklediği bir tutumla, Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) tarafından çıkarılan tutuklama emri uyarınca İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun tutuklanması çağrısında bulundu. Ayrıca, bugün İsrail etrafında birleşen eleştiri hatlarının çokluğuna işaret ederek ‘İran'a karşı yürütülen yasadışı savaş’ olarak nitelendirdiği durumu eleştirdi. Haftalar sonra, yerel bir kanaldaki programına katıldığı ve sunucunun İsrail'in soykırım işlediğini kabul etmeyi reddettiği anların yer aldığı bir kesit geniş çapta yayıldı. Geri adım atmayan Larkin, “İster Fox News ister yerel bir kanal olsun, gerçeği söylemekten asla tereddüt etmeyeceğim: İsrail bir soykırım işliyor” dedi.

Birkaç yıl önce bu tür açıklamaları ve siyasi sonuçları hayal etmek bile imkansızdı. Gazze, tartışmanın doğasını ve bununla birlikte Amerikan siyasetinin çehresini değiştirdi. Pew Araştırma Merkezi'nin son yaptığı anket, Amerikalı yetişkinlerin yüzde 60'ının bugün İsrail'e karşı olumsuz bir bakış açısına sahip olduğunu gösterdi. İsrail bölgedeki saldırgan tutumunu ve Filistinlilere yönelik soykırımını sürdürdüğü sürece bu rakamların iyileşmesi olası görünmüyor. Baraj yıkıldı, çocukların parçalanmış bedenlerinin ve Gazze'nin enkazı altında tüm fertleriyle birlikte defnedilen ailelerin görüntüleri kamu oyunun hafızasından öyle kolay kolay da silinmeyecek.



ABD Dışişleri Bakanı Rubio'nun Hindistan ziyareti: Beyaz Saray alternatif enerji kaynakları arıyor

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Mumbai'de mevkidaşı Subrahmanyam Jaishankar'la görüştü (Reuters)
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Mumbai'de mevkidaşı Subrahmanyam Jaishankar'la görüştü (Reuters)
TT

ABD Dışişleri Bakanı Rubio'nun Hindistan ziyareti: Beyaz Saray alternatif enerji kaynakları arıyor

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Mumbai'de mevkidaşı Subrahmanyam Jaishankar'la görüştü (Reuters)
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Mumbai'de mevkidaşı Subrahmanyam Jaishankar'la görüştü (Reuters)

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun Hindistan ziyareti, ABD'deki ara seçimler öncesinde Donald Trump yönetiminin enerji ihtiyaçlarını karşılama çabası doğrultusunda şekillendi.

BBC'nin analizinde, Rubio'nun 20-21 Ekim'deki Hindistan ziyaretinde başkent Yeni Delhi yerine devasa petrol rafinerilerinin yer aldığı Jamnagar'a gittiğine dikkat çekiliyor. Trump yönetiminin, İran savaşının küresel enerji arzını sekteye uğratmasından ötürü alternatif kaynaklara yöneldiği yazılıyor.

Günlük yaklaşık 1,4 milyon varil ham petrol işleme kapasitesine sahip Jamnagar rafinerisi, küresel rafinaj kapasitesinin yaklaşık yüzde 1,5'ini oluşturuyor. Dizel ve diğer petrol ürünlerinin önemli ihracatçıları arasında yer alan tesis, ABD'nin enerji piyasalarındaki baskıyı hafifletme çabalarında öne çıkıyor.

ABD merkezli düşünce kuruluşu Atlantik Konseyi'nden Michael Kugelman'a göre Rubio'nun ziyaretinin üç temel amacı vardı: Hindistan'ın Rus petrolüne bağımlılığını azaltmak, Venezuela ve ABD petrolünün daha fazla alınmasını teşvik etmek ve enerji işbirliğini iki ülke arasındaki ticaret anlaşmasının bir parçası haline getirmek.

2022'de başlayan Ukrayna savaşının ardından Moskova'nın en büyük petrol alıcılarından biri haline gelen Hindistan, Aralık 2022-Temmuz 2026 döneminde Rus ham petrol ihracatının yüzde 37'sini oluşturdu. Rus petrolünü işleyen firmalardan biri de Reliance'dı.

BBC'nin aktardığına göre Rubio, Mumbai'de Hindistan Dışişleri Bakanı Subrahmanyam Jaishankar'la görüştü. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Dışişleri Bakanı Şeyh Abdullah bin Zayid Al Nahyan'ın da katıldığı toplantıda enerji güvenliği, ticaret, yatırım ve bölgesel gelişmeler ele alındı.

Ertesi gün 21 Ekim'de Rubio, Jamnagar'a giderek rafineriyi ziyaret edip Ambani'yle bir araya geldi.

Trump yönetimi, Teksas'ın Brownsville Limanı'nda yeni bir petrol rafinerisi kurmayı planlıyor. Kugelman'a göre Rubio, bu proje için Reliance'ın da desteğini istiyor.

Hindistan Dışişleri Bakanı Subrahmanyam Jaishankar, ABD'yle ticaret görüşmelerindeki ilerlemeden memnuniyet duyduğunu ve her iki tarafın da süreci tamamlamaya yakın olduğunu geçen hafta söylemişti. Trump da Hindistan'la ticaret anlaşmasının yakında tamamlanabileceğini bildirmişti.

Buna karşın uzmanlar, enerji alanındaki yakınlaşmanın ticaret anlaşmasının kısa sürede imzalanacağı anlamına gelmediğini savunuyor. Hindistan'ın eski ABD Büyükelçisi Meera Shankar, Hindistan'ın ABD'nin gümrük tarifelerine ilişkin tutumunu netleştirmesini istediğini ve ticaret anlaşmasının detaylarının tamamlanmasını beklediğini söylüyor.

Independent Türkçe, BBC, The Diplomat 


Kuzey Kore, Çin ve Rusya arasındaki dengeleri nasıl kullanıyor?

Çin'le Kuzey Kore sınırında 12 yıl sonra hizmete açılan köprünün, iki ülke arasındaki ticaret hacimini daha da artırması bekleniyor (Reuters)
Çin'le Kuzey Kore sınırında 12 yıl sonra hizmete açılan köprünün, iki ülke arasındaki ticaret hacimini daha da artırması bekleniyor (Reuters)
TT

Kuzey Kore, Çin ve Rusya arasındaki dengeleri nasıl kullanıyor?

Çin'le Kuzey Kore sınırında 12 yıl sonra hizmete açılan köprünün, iki ülke arasındaki ticaret hacimini daha da artırması bekleniyor (Reuters)
Çin'le Kuzey Kore sınırında 12 yıl sonra hizmete açılan köprünün, iki ülke arasındaki ticaret hacimini daha da artırması bekleniyor (Reuters)

Kuzey Kore yönetimi, Rusya ve Çin'le bağlarını geliştirirken Pekin'le Moskova, Pyongyang üzerindeki nüfuzunu artırmak istiyor.

Çin'le Kuzey Kore sınırında, Yalu Nehri üzerinde kurulan otoyol köprüsü 15 Ekim'de hizmete açılmıştı.

Çin'in Dandong ve Kuzey Kore'nin Sinuiju şehirlerini birbirine bağlayan 3 kilometre uzunluğundaki köprünün yapımı 2014'te tamamlanmıştı. Fakat Kuzey Kore tarafındaki inşaatlar tamamlanmadığından hizmete açılamamıştı.

Kuzey Kore lideri Kim Jong-un, bugün köprüden geçerek Dandong'a gitti. AP'nin aktardığına göre Kim, Çin Komünist Partisi'nin üst düzey isimlerinden Wang Huning'le bir araya geldi.

Xinhua'nın aktardığına göre Kim, şehirde bir araba fabrikasını ziyaret ettikten sonra yaptığı açıklamada, "Çin'le birlikte çalışmaya hazır olduklarını, bunun tarihsel dostluklarını ilerletip pratik işbirliğini genişleterek her iki ülkenin halklarına somut faydalar getireceğini" söyledi.

Kim'in ziyaretinin, Çin'in 1950-1953'teki Kore Savaşı'na katılmasının yıldönümünden bir gün önce gerçekleşmesi dikkat çekti.

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, haziranda Pyongyang'a giderek Kim'le görüşmüştü. Zirve, Kuzey Kore'nin Çin'den nispeten uzaklaşarak Rusya'ya yakınlaşmasının ardından düzenlenmişti.

Batılı kaynakların rakamlarına göre en az 2 bin 300 Kuzey Kore askeri Rusya adına Ukrayna cephesinde savaşırken öldürüldü.

Diğer yandan Yalu Nehri Köprüsü'nün açılışından yaklaşık bir ay önce Kuzey Kore'yle Rusya arasındaki ilk karayolu köprüsü de hizmete alınmıştı.

Guardian'ın analizine göre son gelişmeler, Pekin ve Moskova'nın Pyongyang üzerindeki nüfuzunu artırma konusunda rekabete giriştiğini gösteriyor.

Pyongyang son üç yılda özellikle Ukrayna savaşı nedeniyle Kremlin'le daha yakın bağlar kursa bile Kuzey Kore ekonomisi büyük ölçüde Çin'e bağımlı.

Seul'deki Ewha Kadın Üniversitesi'nden Leif-Eric Easley, bu açıdan Rusya'nın ekonomik olarak Çin'in konumunu dolduramayacağını vurguluyor.

Kore Üniversitesi'nden Kuzey Kore uzmanı Fyodor Tertitski ise Pekin ya da Moskova'nın Pyongyang üzerinde diledikleri gibi bir nüfuza sahip olamayacağını savunuyor:

Her iki ülke de Kim Jong-un'un boyun eğmektense ilişkilerin tamamen kopmasını tercih edeceğini biliyor. Bu yüzden bunun basit bir nüfuz mücadelesi olduğunu sanmıyorum. Kim, iki ülkeyi de birbirine düşürmeye çalışıyor ancak Çin ve Rusya, 1970'lerde olduğu gibi Sovyetler Birliği'yle Çin arasındakine benzer bir rekabet içinde değil.

Independent Türkçe, Guardian, Xinhua, AP 


Fransa patlamanın eşiğinde... Borçlar devleti kuşatmış durumda

Fransa’nın batısındaki Rennes kentinde, çevik kuvvet polisi protesto gösterisi düzenleyen öğrencileri dağıtmak için tazyikli su kullandı. (AP)
Fransa’nın batısındaki Rennes kentinde, çevik kuvvet polisi protesto gösterisi düzenleyen öğrencileri dağıtmak için tazyikli su kullandı. (AP)
TT

Fransa patlamanın eşiğinde... Borçlar devleti kuşatmış durumda

Fransa’nın batısındaki Rennes kentinde, çevik kuvvet polisi protesto gösterisi düzenleyen öğrencileri dağıtmak için tazyikli su kullandı. (AP)
Fransa’nın batısındaki Rennes kentinde, çevik kuvvet polisi protesto gösterisi düzenleyen öğrencileri dağıtmak için tazyikli su kullandı. (AP)

Antoine el-Hac 

Fransa’daki kriz artık geçici bir protesto dalgası veya acil önlemlerle kontrol altına alınabilecek ekonomik bir aksaklık olmaktan çıkmış durumda. Birbiri ardına yaşanan gelişmeler; kamu maliyesindeki zayıflığın, artan toplumsal öfkenin, siyasi kurumların kilitlenmesinin ve devletin taahhütlerini yerine getirme kapasitesine olan güvenin azalmasının kesiştiği çok boyutlu bir krizi gözler önüne seriyor. Fransa, 2027 ilkbaharında yapılacak kritik cumhurbaşkanlığı seçimlerine hazırlanırken, biriken bu faktörlerin Beşinci Cumhuriyet’in istikrarı ile ülkenin Avrupa Birliği (AB) ve dünyadaki konumuna yönelik ciddi bir tehdide dönüşmesinden endişe ediliyor.

Protestocuların kapattığı Louvre Müzesi’nin önünde bekleyen ziyaretçiler (EPA)
Protestocuların kapattığı Louvre Müzesi’nin önünde bekleyen ziyaretçiler (EPA)

Birçok şehir ve kasabanın sokaklarında huzursuzluğun farklı yansımaları görülüyor. Ülkede devlet okullarının durumunun kötüleşmesi ve öğretmen yetersizliği protesto edilirken, kamu sektörü çalışanları da maaşların dondurulmasına tepki göstererek eylemlere katıldı. Öncesinde ise balıkçılar, motorin fiyatlarındaki artışı protesto etmek amacıyla limanları ve akaryakıt istasyonlarını kapattı. Gelişmeler yalnızca gösterilerle sınırlı kalmadı; bazı Fransız şehirlerinde büyük maddi hasara, yüzlerce yaralanmaya ve gözaltına yol açan şiddet ve yağma olayları yaşandı. Bu tablo, toplumun çeşitli kesimleri ile devlet kurumları arasındaki derinleşen kopukluğu yansıtıyor.

Emmanuel Macron’un ilk dönemini sekteye uğratan, yıllardır nerede oldukları ve liderlerinin kimler olduğu bilinmeyen Sarı Yelekliler’in yıllar süren bir aranın ardından sahneye geri dönmesiyle tablo tamamlandı. Sokaktaki bu iktidar karşıtı ittifakın mücadeleyi sürdürmeye hazır olduğu görülüyor.

Paris’teki Cumhuriyet Meydanı’nda (Place de la République) yanan bisikletlerin yanında duran maskeli protestocular (Reuters)
Paris’teki Cumhuriyet Meydanı’nda (Place de la République) yanan bisikletlerin yanında duran maskeli protestocular (Reuters)

Çeşitli taleplerin oluşturduğu bu mozaiğin merkezinde; alım gücünün düşmesi, kamu hizmetlerine olan güvenin sarsılması ve Fransız sosyal modelinin onlarca yıldır sunduğu vaatleri artık karşılayamadığı hissiyle bağlantılı daha derin bir kriz yer alıyor. Vatandaşlarının geniş bir sosyal koruma ağından yararlanmaya alışkın olduğu devlet, bugün zor bir soruyla karşı karşıya: Finansman maliyetlerinin arttığı ve borç yükünün ağırlaştığı bir dönemde bu kazanımlar nasıl korunabilir?

Borç manevra alanını daraltıyor

Maliye politikasının krizde merkezi bir konumda olduğu su götürmez bir gerçek. Fransa’nın kamu borcu (4 trilyon dolar) gayri safi yurt içi hasılanın (3,55 trilyon dolar) yüzde 119’una yaklaşırken, ekonomi 2026 yılı için yüzde 0,4 ila 0,5 civarında büyüme oranlarına geriledi. Aynı zamanda genel bütçe açığının gayri safi yurt içi hasılanın yüzde 5’ini aşması beklenmekte olup bu durum, hükümetin kamu hesaplarını yeniden dengeye kavuşturma çabalarını zorlaştırıyor.

Faiz oranlarının yükselmesiyle birlikte sorun daha da vahim bir hal alıyor. Borç maliyeti artarken devlet, kaynaklarını yatırım ve hizmetlere yönlendirmek yerine yükümlülüklerini ödemek için giderek daha fazla kaynak ayırmak zorunda. Gelen tahminler, Fransa’nın önümüzdeki yıl orta ve uzun vadeli 340 milyar euro değerinde tahvil ihraç etmesi gerekeceğini, bu esnada mali ve siyasi riskler nedeniyle yatırımcıların bu tahvillere olan talebinin azaldığını gösteriyor.

Göstericiler tarafından bir kısmı ateşe verilen Limoges belediye binası (AFP)
Göstericiler tarafından bir kısmı ateşe verilen Limoges belediye binası (AFP)

Ancak bu durum, Fransa’nın mutlaka 2009-2010 yıllarında Yunanistan’ın yaşadığına benzer bir krizle veya piyasa güveninde ani bir çökmeyle karşı karşıya olduğu anlamına gelmiyor. Fransız ekonomisinin büyüklüğü ve AB içerisindeki konumu Paris’e farklı bir ağırlık kazandırıyor. Antoine el Hac'ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre bu ağırlığın kendisi de krizi daha önemli kılıyor; çünkü Paris’in ağır borcunu yönetme kapasitesinde yaşanabilecek keskin bir kötüleşme, tüm Avrupa’nın mali istikrarına yansıyabilir.

Kırk yıllık erteleme

Mevcut durumun tek bir hükümet kararıyla açıklanamayacağı veya sorumluluğun tamamen tek bir cumhurbaşkanına yüklenemeyeceği bir gerçek. Mali dengesizlikler onlarca yıl boyunca birikti, sağ ve sol hükümetler borcun yapısal artışını durdurmayı başaramadan birbirini izledi. Önemli kırılma noktalarından biri, sosyal politikaların ve kamu harcamalarının genişlediği 1980’li yıllardaki Sosyalist Cumhurbaşkanı François Mitterrand dönemine dayanıyor. Emeklilik yaşının 60’a indirilmesi, çalışma saatlerinin azaltılması ve devletin ekonomideki rolünün güçlendirilmesi gibi reformlar, kamu maliyesi üzerindeki yükün artmasına yol açtı.

Ancak krizi yalnızca o dönemde yaşananlara indirgemek yanıltıcı bir basitleştirme olacaktır. Jacques Chirac’tan Nicolas Sarkozy, François Hollande ve Emmanuel Macron dönemlerine kadar sonraki hükümetler de borcun gidişatını tersine çevirmeyi başaramadı. Bu durum, temel olarak halkın refah payından feragat etmeye yönelik tepkisinden duyulan endişeden kaynaklanıyor. 2008 küresel mali krizi, Kovid-19 salgını ve ardından gelen enflasyon dalgası da kamu bütçeleri üzerindeki baskıların artmasında rol oynadı.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron (AFP)
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron (AFP)

Esasen Fransa’nın ‘kapsamlı’ sosyal modeli, tekrarlayan siyasi çatışmaların odak noktası haline geldi. Emeklilik, işsizlik sigortası veya kamu harcamalarını reforme etmeye yönelik her girişim sert bir toplumsal dirençle karşılaşırken, reformların ertelenmesi gelecekteki seçeneklerin daralmasına neden oluyor. Böylece devlet, harcamaları kontrol altına alma ihtiyacı ile yeni protestoları tetikleme korkusu arasında sıkışıp kalıyor.

Siyasi felç ve aşırı sağın yükselişi

Ekonomik çıkmazın ortasında siyasi arenada kara bulutların toplanması şaşırtıcı olmadı. Ulusal Meclis’in 2024 yılında feshedilmesinden bu yana parlamenter tablo istikrarlı bir çoğunluk üretemedi, güçler kalıcı uzlaşılara varmakta zorlanan üç büyük karşıt blok arasında bölündü. Bütçe tasarısının meclisten geçirilmesi hükümetin ayakta kalma kapasitesi için tekrarlayan bir sınava dönüşürken, vatandaşların kurumların etkinliğine olan güveni azaldı.

Marine Le Pen ve Ulusal Birlik partisi liderliğindeki aşırı sağın bu iklimden faydalanması da şaşırtıcı değil. Aşırı sağın söylemi; ekonomik koşulların kötüleşmesini, güvenlik kontrolünün kaybedilmesini ve göç yükünü birbiriyle ilişkilendirmekte, kendisini sisteme yeniden düzen getirebilecek bir alternatif olarak sunmakta. Buna karşılık, Jean-Luc Melenchon liderliğindeki radikal sol Boyun Eğmeyen Fransa hareketi, ekonomik ve sosyal politikalara öfkeli kesimlerin bir kısmını kendisine çekmekte. Bu iki kutup arasında, Macron’un siyasi ve toplumsal tabanını oluşturan merkezin gücü zayıflarken, ılımlı oyların bölünmesinin daha radikal rakiplerin şansını artırmasından endişe ediliyor.

Siyasi güçler arasındaki bu çatışmanın devam etmesinin gerekli reformları engelleyebileceğine, yatırımları, tüketimi ve piyasa güvenini etkileyen belirsizlik sürecini uzatabileceğine dikkat edilmesi gerekiyor. Ayrıca, huzursuzlukların yalnızca göçle ilişkilendirilmesi ve güvenlik önlemlerinin sıkılaştırılmasıyla yetinilmesi, toplumsal öfkeyi besleyen temel ekonomik ve sosyal nedenleri çözmeye yetmiyor.

 Paris’te protestocular polisle çatıştı. (AP)
Paris’te protestocular polisle çatıştı. (AP)

Zorlu seçim sınavı

Fransa bugün oldukça karmaşık bir denklemle karşı karşıya bulunuyor: Öfkenin nedenlerini göz ardı etmeden düzeni yeniden sağlamak, kamu hizmetlerine zarar vermeden borcu kontrol altına almak ve önümüzdeki seçimler radikal bir şekilde karşıt güçler arasında ‘intihar niteliğinde’ bir çatışmaya dönüşmeden önce siyasi güveni yeniden inşa etmek.

Reform yükünü adil bir şekilde dağıtan, harcama önceliklerini belirleyen ve en hassas kesimleri koruyan net bir planı, siyasi kurumlar bünyesinde karar alma yeteneğini yeniden kazandırarak sunmayı kim başarabilecek?

Macron, 2017 yılında iktidara geldiğinde, kendini yenileme ve uluslararası konumunu geri kazanma kapasitesine sahip iyimser bir Fransa tablosu vaat etmişti. Ancak popülaritesinin düşmesi ve gerileme hissinin yaygınlaşması, bu vaat ile gerçeklik arasındaki uçurumun derinliğini ortaya koyuyor. Buna rağmen Fransızların çoğunluğu kendisine olan güvenini tazeleyerek 2022 yılında onu yeniden seçti.

2027 seçimleri yaklaşırken mücadele, yalnızca bir sonraki cumhurbaşkanının kim olacağını belirlemekle sınırlı kalmayacak; Fransa’nın kamu maliyesini reforme edip sosyal sözleşmesini yenileyip yenileyemeyeceğini ya da biriken krizlerin ülkenin siyasi kimliğini yeniden tanımlamasına izin verip vermeyeceğini belirleme noktasına taşınacak.

Ulusal Meclis’te düzenlenen oturumda Başbakan Sebastien Lecornu protestolar hakkında konuştu. (EPA)
Ulusal Meclis’te düzenlenen oturumda Başbakan Sebastien Lecornu protestolar hakkında konuştu. (EPA)

Fransa’nın yalnızca borç sorunuyla karşı karşıya olan büyük bir ekonomi değil, aynı zamanda Avrupa projesinin temel sütunlarından biri olduğu unutulmamalı. Ülkedeki krizin kontrol altına alınmasında yaşanacak herhangi bir başarısızlığın, sınırları aşan yansımaları olacak. Fransa’nın başarısı ise reformun bedeli toplumun ve devletin taşıyabileceği kapasiteyi aşmadan önce, erteleme ve bölünme döngüsünün kırılmasıyla mümkün kılınabilecek.

Aydınlanmanın, düşüncenin ve ilerlemenin Fransa’sı hantallaştığını hissediyor; Fransızlar siyasi ve sosyal sistemlerinin artık gelişmeye ve modern hayata ayak uydurmaya elverişli olmadığını fark ediyor. Daha da vahimi, özellikle başka ülkelerdeki ‘varlığın’ sona ermesi ya da bitme noktasına gelmesiyle birlikte, ekonominin eski günleri ihya etmeye yetecek miktarda servet üretemez hale gelmiş olması…

Zaman değişiyor!