İsrail'in Gazze'deki iki saldırısında aynı aileden 60 kişi öldürüldü

İsrail bombardımanı sonucu yıkılan binaların enkazında yiyecek arayan Filistinli bir çocuk (AFP)
İsrail bombardımanı sonucu yıkılan binaların enkazında yiyecek arayan Filistinli bir çocuk (AFP)
TT

İsrail'in Gazze'deki iki saldırısında aynı aileden 60 kişi öldürüldü

İsrail bombardımanı sonucu yıkılan binaların enkazında yiyecek arayan Filistinli bir çocuk (AFP)
İsrail bombardımanı sonucu yıkılan binaların enkazında yiyecek arayan Filistinli bir çocuk (AFP)

Gazze'deki et-Tabatibi ailesi, İsrail'in sığındıkları binalara düzenlediği saldırılarda 60'tan fazla ferdinin ölmesinin ardından bir aydan kısa bir süre içinde ikinci kez yas tutuyor.

AFP'ye konuşan bir akrabaları, Cuma sabahı (dün) erken saatlerde Gazze'nin yoğun nüfuslu ed-Derac mahallesine düzenlenen son saldırıda et-Tabatibi ailesinin en az 25 üyesinin öldüğünü söyledi.

Dar bir sokakta, et-Tabatibi ailesinin sığındığı altı katlı bina cuma sabahı ayaktaydı. Ancak şimdi geriye sarkan balkonlar ve moloz yığınlarıyla dolu kömürleşmiş bir zemin kat kaldı.

Hayatta kalan aile üyelerinden Halid et-Tabatibi AFP'ye şunları söyledi: “Uyuyorduk. Füze ya da herhangi bir şey duymadık. Aşağı indik, kız kardeşlerimi, oğullarını ve kızlarını bulduk. Hepsi şehit olmuştu, hepsi paramparçaydı. Evi neden hedef aldıklarını bilmiyoruz. Bu bir katliam.”

 İsrail bombardımanına maruz kalan et-Tabatibi ailesinin Gazze'deki ed-Derac mahallesinde bulunan evini inceleyen İki Filistinli. (AFP)

Saldırıda kardeşi yaralanan ailenin komşusu Ziyad Derdas AFP'ye, “Tek gördüğümüz patlayan bir füzeydi ve komşularımızın evi alev aldı. Bu delilik, bizim liderlerimiz ve İsrail'in liderleri için suçun zirvesi. Filistin Yönetimi ve Hamas liderlerine sesleniyorum: Bu yeterli değil mi?” dedi.

Ölü ve yaralılar, İsrail'in son askeri operasyonu sırasında büyük bölümü yıkılan Gazze şehrindeki Şifa Tıp Kompleksi’ne götürüldü.

Kan gölü

İsrail bombardımanı nedeniyle birkaç kez yerinden edilen et-Tabatibi ailesi zaten yas tutuyordu.15 Mart'ta aile iftar için Gazze'nin merkezinde bir araya gelmiş ve bu birliktelik kısa sürede kan gölüne dönmüştü.

Görgü tanıkları AFP'ye, kadınların sahur yemeği hazırladıkları sırada bulundukları binaya bir hava saldırısı düzenlendiğini ve 36 aile üyesinin öldüğünü söyledi.

Hayatta kalanlar ve aynı ölü sayısını veren Hamas hareketine bağlı Gazze Şeridi'ndeki Sağlık Bakanlığı da saldırıdan İsrail'i sorumlu tuttu.

İsrail ordusu saldırıyla ilgili bir soruya verdiği yanıtta, en-Nuseyrat Mülteci Kampı’ndaki ‘teröristlere’ yönelik gece boyunca süren bir saldırı düzenlediğini söyledi, ancak ayrıntı vermedi.

İsrail bombardımanı sonucu yıkılan binaların enkazında yiyecek arayan Filistinli bir çocuk (AFP)

Muhammed et-Tabatibi, yakınlardaki Deyr el-Balah'ta bulunan Aksa Şehitleri Hastanesi'nde, akrabalarının cenazeleri defnedilmek üzere götürülmeden önce, “Bu benim annem, bu benim babam, bu benim teyzem ve bunlar da benim kardeşlerim. Biz içindeyken evi bombaladılar. Annem ve teyzem sahur yemeği hazırlıyorlardı. Hepsi şehit oldu. Neden evi bombalayıp katliam yaptıklarını bilmiyorum” dedi.

Gazze Şeridi’nde devam eden savaş, 7 Ekim'de Hamas'ın İsrail'in güneyine eşi benzeri görülmemiş bir saldırı başlatmasıyla patlak verdi. AFP'nin İsrail resmi rakamlarından elde ettiği verilere göre söz konusu saldırıda bin 170 kişi öldü.

Hamas’ı ‘ortadan kaldırma’ sözü veren İsrail'in başlattığı bombardıman ve ardından gelen kara harekâtı sonucunda, Şarku'l Avsat'ın Gazze’deki Sağlık Bakanlığı'nın cuma günü açıkladığı verilerden elde ettiği bilgiye göre Gazze Şeridi'nde çoğu sivil 33 bin 634 kişi hayatını kaybetti.



Netanyahu savaşın devam etmesini istiyor... Trump savaşı durdurursa buna karşı çıkmayacak

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül 2025 tarihinde Beyaz Saray’da düzenlenen ortak basın toplantısında (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül 2025 tarihinde Beyaz Saray’da düzenlenen ortak basın toplantısında (AFP)
TT

Netanyahu savaşın devam etmesini istiyor... Trump savaşı durdurursa buna karşı çıkmayacak

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül 2025 tarihinde Beyaz Saray’da düzenlenen ortak basın toplantısında (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül 2025 tarihinde Beyaz Saray’da düzenlenen ortak basın toplantısında (AFP)

İsrail yönetimi, savaşın durdurulması ihtimalini ciddiye aldığını ve böyle bir durumda ateşkese bağlı kalacağını vurgularken, ülkede normal hayata dönüş hazırlıkları da başladı. Bu kapsamda önümüzdeki pazar günü okulların yeniden açılması ve cumartesi günü futbol karşılaşmalarının başlatılması planlanıyor. Ancak İsrail tarafı, İran’ın mevcut aşamada savaşı sona erdirmeyi planlamadığı görüşünü sürdürüyor. Bu nedenle Tel Aviv yönetimi, ABD Başkanı Donald Trump’ın Tahran’a tanıdığı sürenin sona ermesiyle birlikte büyük bir askeri tırmanışa hazırlık yapıyor. Ayrıca, İran Dini Lideri Ali Hamaney’e yönelik suikastın kırkıncı gününde ciddi bir gerilim yaşanabileceği değerlendiriliyor.

Öte yandan İsrailli yetkililer, Trump’ın aksi yönde bir karar alarak savaşın anlaşmayla ya da anlaşma olmaksızın sona erdirilmesine yönelebileceğini de göz ardı etmiyor. Böyle bir senaryoda İsrail’in, savaşı sona erdirmeyi kabul etmesi karşılığında bazı ‘telafi edici’ adımlar talep etmesi bekleniyor. Bu talepler arasında Lübnan’daki askeri operasyonların sürdürülmesi, Gazze Şeridi’ne ilişkin anlaşmanın İsrail lehine yeniden düzenlenmesi ve Batı Şeria’da ilhak yönünde ilerleyen yerleşim projelerine onay verilmesi yer alıyor. Bu çerçevede İsrail’in, Lübnan, Gazze Şeridi ve Batı Şeria’nın İran ile yapılabilecek herhangi bir anlaşmanın dışında tutulmasını isteyebileceği ifade ediliyor.

Trump’ın tehditlerine boyun eğmemek

İsrail Kan 11 televizyonu, İran ile yakın ilişkilere sahip bir ülkenin yabancı bir diplomatına dayandırdığı haberinde, “İranlılar, Trump’ın aşağılayıcı ültimatomuna boyun eğmeyecek” değerlendirmesine yer verdi. Haaretz ve Yedioth Ahronoth gazeteleri de bu görüşe katılarak, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun, müzakerelerin başarısız olması halinde İran’daki enerji tesisleri ve sivil altyapıya yönelik saldırılar için ABD Başkanı Donald Trump’tan onay almaya hazırlandığını yazdı.

İsrailli yetkililer, İran ile ABD arasındaki müzakerelerin kaçınılmaz olarak başarısız olacağını savunuyor. Buna gerekçe olarak tarafların uzlaşmaz tutumları gösterilirken, Tahran’ın 15 maddelik plan kapsamında kabul etmeye hazır olduğu azami seviyenin, Washington’un belirlediği asgari şartları karşılamadığı ifade ediliyor. Bu çerçevede İsrail’in, Tel Aviv’in ‘kirli operasyonlar’ yürütmekle görevlendirileceği yeni bir gerilim sürecine hazırlandığı belirtiliyor.

Almanya Başbakanı Friedrich Merz’in, Haziran 2025’teki savaş sırasında aynı ifadeyi kullandığı ve bu sözlerin İsrail tarafından bir iltifat olarak kabul edildiği hatırlatılıyor. Bu nedenle söz konusu ifadenin bugün de itirazla karşılanmadığı, aksine benimsendiği kaydediliyor. Haberde ayrıca, İran’da üst düzey rejim yetkililerine yönelik suikastların İsrail tarafından gerçekleştirildiği, ABD’nin ise uluslararası kamuoyundaki tartışmalar nedeniyle bu tür operasyonlara doğrudan dahil olmak istemediği belirtiliyor. Bunun yanı sıra Washington’un, İran halkına zarar verebilecek altyapı yıkımlarını da doğrudan üstlenmeyerek bu tür adımları İsrail’e bıraktığı ifade ediliyor.

Gazze’ye bağlılık

Gazze Şeridi’nin orta kesiminde yer alan el-Bureyc Mülteci Kampı’ndaki bir çöp sahasında geri dönüştürülebilir malzeme arayan çocuklar (AFP)Gazze Şeridi’nin orta kesiminde yer alan el-Bureyc Mülteci Kampı’ndaki bir çöp sahasında geri dönüştürülebilir malzeme arayan çocuklar (AFP)

İsrail’in bu alanda İran’a yönelik planının, daha önce ‘Dahiye doktrini’ olarak bilinen ve bu savaşla birlikte ‘Gazze modeli’ şeklinde anılan stratejiye dayandığı belirtiliyor. Bu yaklaşım, Beyrut’un güney banliyölerinde önceki operasyonlarda görüldüğü gibi, geniş çaplı ve yıkıcı bir imha politikasını ifade ediyor.

Ynet’in stratejik işler editörü Ron Ben-Yishai’ye göre, İsrail ordusu ile ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), İran’ın ulusal altyapısına kademeli zarar verecek hava saldırıları düzenlenmesi konusunda mutabakata vardı. Artarak derinleşmesi öngörülen bu hasarın, İran yönetimini vatandaşlarına elektrik, ulaşım ve ticaret gibi temel hizmetleri sağlayamaz hale getirebileceği ve bunun da rejimin varlığını ciddi şekilde tehdit edebileceği değerlendiriliyor.

Ben-Yishai, bu stratejinin temel sorununun zaman alması olduğunu belirtti. Bu sürecin, İran yönetimine ve halkına duruma uyum sağlama ve geçici çözümler üretme imkânı tanıyabileceğini ifade eden Ben-Yishai, aynı zamanda petrol ve gaz krizinin derinleşmeye devam edeceğini, İsrail’de hayatın aksayacağını ve ABD güçlerinin yıpranacağını kaydetti. Bu nedenle daha kısa sürede sonuç verecek alternatif bir stratejiye ihtiyaç duyulduğunu vurguladı.

Dahiye doktrini

Beyrut’un güney banliyösünde Hizbullah mensuplarının yoğun olduğu iddia edilen bir bölgeden yükselen dumanlar (DPA)Beyrut’un güney banliyösünde Hizbullah mensuplarının yoğun olduğu iddia edilen bir bölgeden yükselen dumanlar (DPA)

Çatışmaları daha hızlı ve Washington ile Tel Aviv açısından kabul edilebilir koşullarda sona erdirebilecek seçeneklerden birinin, İsrail’de ‘Dahiye doktrini’ olarak bilinen yaklaşımın uygulanması olduğu belirtiliyor. Şarku'l Avsat'ın aldığı bilgiye göre bu ilke, başkentteki belirli mahalle ve bölgelerden, tercihen rejime yakın olduğu düşünülen yüz binlerce sivilin, tüm medya kanallarından yapılan ön uyarılarla toplu şekilde tahliye edilmesini öngörüyor.

Sivillerin tahliyesinin ardından ise söz konusu mahalle ya da bölgenin yoğun hava bombardımanıyla tamamen yok edilmesi hedefleniyor. Bu yöntemin, İkinci Lübnan Savaşı sırasında Beyrut’un güney banliyölerinde uygulanarak Hizbullah’ı ateşkese zorladığı, 2024 yılında Kuzeyin Okları Operasyonu kapsamında da geliştirilmiş bir versiyonuyla yeniden devreye sokulduğu ifade ediliyor.

Bu değerlendirmelerin, hassas istihbarat analizlerine dayandığı belirtilirken, çoğu askeri kökenli olan uzmanların, mevcut rejimin ne kadar süre ayakta kalacağı ve savaş sonunda belirlenecek uzlaşma şartlarının ne olacağı netleşmeden, İran’ın çevresi için oluşturduğu varoluşsal tehdidi ne zaman kaybedeceğini öngörmenin mümkün olmadığı görüşünde olduğu aktarılıyor.


Filistin devletinin daha fazla ülke tarafından tanınması, Filistinliler ve İsrailliler için ne anlama geliyor?

BM’nin New York'taki genel merkez binası (EPA)
BM’nin New York'taki genel merkez binası (EPA)
TT

Filistin devletinin daha fazla ülke tarafından tanınması, Filistinliler ve İsrailliler için ne anlama geliyor?

BM’nin New York'taki genel merkez binası (EPA)
BM’nin New York'taki genel merkez binası (EPA)

İngiltere, Kanada ve Avustralya dün Filistin devletini tanıdı. Şarku'l Avsat'ın Reuters'tan aktardığı habere göre diğer ülkelerin de bu hafta New York'taki Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurul oturumlarında aynı yolu izlemesi bekleniyor.

Peki bu, Filistin devletinin kurulması açısından ne anlama geliyor?

Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) 1988 yılında Filistin devletinin bağımsızlığını ilan etti. Bu bağımsızlık, Küresel Güney'deki çoğu ülke tarafından hızla tanındı. Bugün, BM’nin 193 üye devletinden yaklaşık 150'si Filistin devletini tanıyor.

İsrail'in baş müttefiki olan ABD, Filistin devletini nihayetinde tanıyacağını defalarca kez dile getirmiş, ancak bunu Filistinliler ile İsrailler arasında ‘iki devletli çözüm’ konusunda anlaşmaya varıldıktan sonra yapacağını belirtmişti. Avrupa'nın büyük güçleri de birkaç hafta öncesine kadar aynı tutumu sergiliyordu.

Ancak İsrailliler ile Filistinliler arasında 2014 yılından bu yana bu konuda herhangi bir müzakere yapılmadı. Bunun yanında İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Filistin devletinin asla kurulmayacağını söylemeye devam ediyor.

Filistin devletini temsil eden bir heyet, BM’de resmi olarak daimî gözlemci statüsüne sahip olsa da oy hakkı bulunmuyor. Filistin devletini tanıyan ülke sayısına bakılmaksızın BM’ye tam üye olmak için Washington'ın veto hakkına sahip olduğu BM Güvenlik Konseyi'nin (BMGK) onayı gerekiyor.

Dünya geneline yayılan Filistin diplomatik misyonları, Filistin halkını temsil eden ve uluslararası alanda tanınan Filistin Yönetimi'ne bağlı olarak faaliyet gösteriyor.

Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas liderliğindeki Filistin Yönetimi, İsrail ile yapılan anlaşmalar kapsamında işgal altındaki Batı Şeria'nın bazı bölgelerinde sınırlı özerklik hakkını kullanıyor. Filistin pasaportlarını düzenliyor ve Filistin sağlık ve eğitim sistemlerini yönetiyor.

Hamas, Gazze Şeridi’nde 2007 yılında iki taraf arasında kısa süreli bir çatışmanın ardından Abbas liderliğindeki Fetih Hareketi’ni sınır dışı ederek bölgenin kontrolünü ele geçirdi.

Dünya güçlerinin çoğunun diplomatik misyonları Tel Aviv'de bulunuyor. Çünkü Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanımıyor. ABD’nin Donald Trump'ın ilk başkanlığı döneminde büyükelçiliğini Kudüs'e taşıması ise bu konuda bir istisna oluşturuyor.

Ancak, yaklaşık 40 ülke Batı Şeria’nın Ramallah kentinde veya İsrail'in ilhak edeceğini açıkladığı ve Filistinlilerin başkent olarak istedikleri Doğu Kudüs'te konsolosluk ofisleri bulunuyor.

Bu ülkeler arasında Çin, Rusya, Japonya, Almanya, Kanada, Danimarka, Mısır, Ürdün, Tunus ve Güney Afrika yer alıyor.

Filistin devletini tanımayı planlayan ülkeler, bunun diplomatik temsilcilikleri üzerinde yaratacağı etkiyi açıklamadı.

Filistin devletini tanımaktaki amaç ne?

İngiltere, Kanada ve Avustralya, bu ay yapılacak BM Genel Kurulu toplantısı öncesinde Filistin devletini tanıdı. Fransa ve Belçika dahil diğer ülkeler de aynı yolu izleyeceklerini açıkladı.

İngiltere gibi ülkeler, bu adımın İsrail’e Gazze'deki savaşı sona erdirmesi, işgal altındaki Batı Şeria'da yeni Yahudi yerleşimlerinin inşasını durdurması ve Filistinlilerle barış sürecine yeniden bağlılık göstermesi için baskı yapmak amacıyla atıldığını söylüyor.

Filistin devletinin tanınmasını destekleyen ilk Batılı büyük bir ülkenin lideri olan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, bu adımın Filistin Yönetimi'nin, yönetişim ve idari kapasitesini iyileştirecek ve savaş sonrası Gazze'yi yönetmek için daha güvenilir bir ortak haline getirecek reformları hayata geçirme taahhüdüyle birleştirileceğini söyledi.

Tanınma pratikte ne anlama geliyor?

Tanınmayı büyük ölçüde sembolik olarak görenler, Çin, Hindistan, Rusya ve birçok Arap devleti gibi, onlarca yıl önce Filistin devletini tanıyan ülkelerin sınırlı nüfuzuna dikkati çektiler.

BM’de tam üye statüsü veya sınırları üzerinde kontrolü olmayan Filistin Yönetimi, ikili ilişkileri yönetme konusunda sınırlı bir kapasiteye sahip.

İsrail ticaret, yatırım ve eğitim veya kültür alışverişlerini kısıtlamıyor. Filistin'de havaalanı bulunmuyor ve karayla çevrili bir bölge olan Batı Şeria'ya yalnızca İsrail üzerinden veya İsrail'in kontrolündeki Ürdün sınırından ulaşılabiliyor. İsrail şu anda Gazze Şeridi'ne tüm erişim noktalarını kontrol ediyor.

Ancak, Filistin devletini tanımayı planlayan ülkeler ve Filistin Yönetimi, bunun boş bir jestten daha fazlası olacağını söylüyorlar.

Filistin'in İngiltere'deki Misyonunun Başkanı Büyükelçi Hüsam Zomlot, tanınmanın eşit şartlarda kurumlar arası ortaklıklara yol açabileceği değerlendirmesinde bulundu.

İngiltere’nin eski Kudüs Başkonsolosu Vincent Finn, Filistin devletini tanıyan ülkelerin İsrail ile ilişkilerinin bazı yönlerini gözden geçirmeleri gerekebileceğini söyledi.

İngiltere'nin durumunda bunun, işgal altındaki Filistin topraklarındaki İsrail yerleşimlerinden gelen ürünlerin yasaklanması gibi tedbirlerin alınmasına yol açabileceğini belirten Finn, ancak bunun İsrail ekonomisi üzerindeki pratik etkisinin minimum düzeyde olacağını da sözlerine ekledi.

İsrail ve ABD nasıl tepkisi verdi?

İsrail, Gazze Şeridi’nde yürüttüğü savaştaki davranışları nedeniyle yaygın şekilde kınamalarla karşı karşıya kalırken bu tanımanın, Gazze Şeridi’ndeki savaşı tetikleyen 7 Ekim 2023 saldırıları için Hamas'ı ödüllendireceğini öne sürüyor.

İsrail Başbakanı Netanyahu, yaptığı bir açıklamada “Ürdün Nehri'nin batısında Filistin devleti kurulmayacak” ifadelerini kullandı.

Öte yandan ABD, Avrupalı müttefiklerinin bağımsız bir Filistin devletini tanıma yönündeki her türlü girişimine şiddetle karşı çıkıyor. ABD’nin Filistinli yetkililere yaptırımlar uygulayarak, ABD’ye giriş vizelerini reddetme ve iptal etme gibi adımlar atması, Filistin Devlet Başkanı Abbas ve diğer Filistin Yönetimi yetkililerinin New York'ta düzenlenen BM Genel Kurulu'na katılmalarını engel oldu.


Çin, Trump ve Ortadoğu

Trump, Beyaz Saray'ın Devlet Yemek Salonu'nda Cumhuriyetçi senatörler için düzenlenen bir akşam yemeğinde konuşuyor, 18 Temmuz 2025 (AFP)
Trump, Beyaz Saray'ın Devlet Yemek Salonu'nda Cumhuriyetçi senatörler için düzenlenen bir akşam yemeğinde konuşuyor, 18 Temmuz 2025 (AFP)
TT

Çin, Trump ve Ortadoğu

Trump, Beyaz Saray'ın Devlet Yemek Salonu'nda Cumhuriyetçi senatörler için düzenlenen bir akşam yemeğinde konuşuyor, 18 Temmuz 2025 (AFP)
Trump, Beyaz Saray'ın Devlet Yemek Salonu'nda Cumhuriyetçi senatörler için düzenlenen bir akşam yemeğinde konuşuyor, 18 Temmuz 2025 (AFP)

Nebil Fehmi

Bir hafta önce, Changhua Üniversitesi ve Çin Halk Cumhuriyeti Dışişleri Merkezi tarafından düzenlenen, Kral Faysal İslam Araştırmaları Merkezi’nin şekillendirilmesine ortak olduğu uluslararası bir konferansa katıldım. Konferansa, Çin Komünist Partisi Başkan Yardımcısı başta olmak üzere üst düzey Çin katılımının yanı sıra, eski başbakanlar ve dışişleri bakanları da dahil olmak üzere 15'ten fazla uluslararası yetkili katıldı. Konferans, birçok uluslararası siyasi, ekonomik, sosyal, güvenlik ve teknolojik konuyu sistematik ve ilgi çekici bir şekilde ele aldı.

Çin'i anlamak, başkalarının seslerine kulak vermek ve bazı oturumlarda tartışmalara Arap sesini  ve anlatısını katmak açısından zengin ve faydalı bir deneyimdi. Konferanstan daha fazla ayrıntı ve müzakere gerektiren birkaç gözlemle ayrıldım. Bunların başında, daha sofistike bir sunum ve bağımsız bir yazı gerektiren ayrıntılara girmeden, kaydedilmesinin ve vurgulanmasının önemli olduğuna inandığım bir dizi gözlem geliyor.

İlk gözlemim, Donald Trump'ın şahsen var olmasa da çoğu oturum ve sunumlarda var olduğuydu. İkisi birbirinden ayrılamaz olsa da Amerikan politikalarından önceki kişiliğine bile güçlü bir vurgu vardı. Amerika Birleşik Devletleri'nin ağırlığı ve etkisi, Trump'a yönelik uluslararası ilginin başlıca caydırıcısı ve teşvik edicisidir. Amerikan Başkanının, daha önce müzakere tarzıyla ilgili kitabında övündüğü bir metodolojiye dayanarak, kişiliğini ve bununla ilişkili soruları ve dalgalanmaları uluslararası hesaplara dayatmayı başardığına inanıyorum. Böylelikle temel özellikleri kendisine olan benzersiz kişisel sadakatleri olan yetkililer atamadan önce, genellikle bağımsız ve nesnel pozisyonlara sahip olduğu varsayılan Amerikan kurumlarının pozisyonlarının ötesinde, ülkelerin hesaplarına önemli bir kişisel unsur kattı. Konferansta Amerikalı katılımcıların sayısının dikkat çekici biçimde çok sınırlı olmasına rağmen, Trumpizm'e yönelik hem olumlu hem de olumsuz ilgi oldukça dikkat çekiciydi.

Konferansa dair ikinci önemli gözlem, Çin'in Trump, ABD ve dünyayla ilişkilerinde artan kendine güvenidir. Çinlilerin en önemli gözlemleri, Trump'ın ilk döneminde ve Biden’ın başkanlığı sırasında iki Amerikan partisinin Çin'e yönelik tutumunun olumsuz bir yönelime sahip olduğuydu. Çin, Amerikan çıkarları için en önemli stratejik meydan okuma ve ulusal güvenliği için bir tehdit olarak görülüyordu. Bunlar, uzlaşmaya varılması zor alanlardır. Ancak Trump'ın yeni döneminde, Başkan, daha geniş anlaşma fırsatı sunan ticaret ve ekonomi konularına odaklanıyor. Çinli yetkililer, bu denkleme iyi hazırlandıklarını, bu nedenle gümrük ve vergi savaşından önemli ölçüde zarar görmeyeceklerini vurguladılar.

Çinli yetkililer, ikinci Trump yönetiminin uygulamalarının siyasi çekişmeler, ticari tehditler ve gümrük tarifeleri ile başladığını, ardından Cenevre ve Londra'da Amerikalı ve Çinli yetkililer arasında yapılan görüşmelerde ekonomik ve ticari konularda diyalog aşamasına geçtiğini de belirttiler. Şimdi Trump'ın Çin Devlet Başkanı Şi Cinping'in daveti üzerine Pekin'de gerçekleştirmeyi arzuladığı zirve için hazırlıklar sürüyor.

Genel olarak Çin'de ekonomik görüşmelerin zorlu olduğu hissi var, ancak yine de görüşmeler olumlu bir şekilde gelişiyor. Çinliler iki ülkenin ulusal güvenlik uzmanlarının yeni dönemde henüz bir araya gelmediklerine ve bunun ilişkilerde önemli bir boşluk bıraktığına dikkat çekiyorlar. Trump'tan ziyareti sırasında “Tek Çin” politikasına desteğini vurgulaması, Çin'in toprak birliğinin barışçıl yollarla tamamlanmasını kabul etmesini istiyorlar. Ayrıca Çin'in ABD’nin en büyük ticaret ortağı ilan edilmesini talep ediyorlar. Bunlar, Çin'in ABD ile ilişkilerinde kendisine ne kadar güvendiğini yansıtan iddialı talepler. Bunu başarmak için de Çin'in önerileri arasında iki ülkenin ulusal güvenlik kurumları arasındaki iletişimin etkinleştirilmesinin yanı sıra araştırma merkezleri, STK'lar, üniversiteler ve öğrenciler de dahil olmak üzere kültürel temasların ve ilişkilerin genişletilmesi de yer alıyor.

Arap dünyasının özel ilgi göstermesi gereken üçüncü önemli gözleme gelince, Çinli katılımcılar ve resmi olarak Arap-İsrail barışını destekleyenler, Filistin-İsrail anlaşmazlığının derinliğinin ve genel olarak İsrail'in, özellikle de mevcut hükümetinin yaklaşımlarının tehlikesinin yeterince farkında değiller. Hem de Çin'in kapsamlı Arap-İsrail barışını, yani işgalin sona erdirilmesini ve Filistinlilerin bağımsız bir devlet ile kaderlerini tayin etmelerine izin verilmesini destekleyen tutumuna rağmen.

Bazı Çinli akademisyenlerin ASEAN grubunun ve üye devletlerinin çatışmaları barışçıl yöntemler ve diyalog yoluyla çözme konusundaki deneyimlerine ve diyaloglarına defalarca atıfta bulunmaları dikkatimi çekti. Bu durum beni, Arap dünyasının yıllar içinde, çoğu Mısır ve Suudi Arabistan'ın başını çektiği, birçok barış girişimi sunduğunu belirtmeye yöneltti. Buna karşılık İsrail'in tek bir girişimde bile bulunmadığını ve hatta ilk barış anlaşmasından veya 2002 Beyrut Arap Zirvesi kararlarından bu yana hiçbir Arap girişimine olumlu yanıt vermediğini açık ve net bir şekilde ifade ettim.

Arap dünyasının, 1990'ların başında Madrid Barış Konferansı'nın sonuçlarından biri olan çok taraflı müzakerelerden bu yana bölgesel güvenlik konusundaki birçok görüşmeye olumlu yanıt verdiğini belirttim. Yıllar içinde Ortadoğu'da bölgesel bir güvenlik örgütü kurmanın kavramları ve gereklilikleri üzerine çok sayıda yazı ve öneriye kişisel olarak katkıda bulunduğumu, dolayısıyla, bu konuda çok sayıda ve çeşitli Arap deneyimleri ve fikirleri bulunduğunu anlattım.

Aynı zamanda Ortadoğu'da İsrailliler ve Filistinliler arasında ASEAN deneyiminin uygulanmasını talep edenlerin hayalperest olduklarını ve İsrail'in tutumunun ciddiyetini kavrayamadıklarını da son derece açık bir şekilde belirttim. Bunun nedeni, ASEAN ülkelerinin bir arada yaşamanın gerekliliğini ve önemini kabul etmesi, mevcut sağcı İsrail hükümetinin ise Filistin kimliğini tamamen reddetmesidir. İsrailli yetkililer, Filistinlilerin önündeki seçeneklerin, Gazze'de tanık olduğumuz gibi zorla göç ettirilmek ve bir kasırgayla yüzleşmek veya siyasi hakları olmayan vatandaşlar olarak İsrail egemenliği altında yaşamaya devam etmek olduğunu açıkça belirttiler. Bu tutumlar, İsrail-Filistin çatışmasının bölgesel bir güvenlik sistemi tartışmasını anlamsız ve son derece tehlikeli kılan, varoluşsal ve sıfır toplamlı bir çatışma olduğu anlamına geliyor

Bunu teyit eden ve yinelenen göstergeler arasında, Batı Şeria'nın Ürdün Nehri'ne ilhak edilmesi yönündeki bazı çağrılar, Batı Şeria ve Gazze Şeridi'nin büyük bir kısmına İsrail egemenliğini dayatma planları geliştirildiğine dair söylentiler ve Filistinlilerin çıkarları ile Arap ulusal güvenliği pahasına İsrail perspektifinde bir Ortadoğu güvenlik sisteminin formüle edilmesi yer alıyor. Bütün bunlar, güçlü bir Arap duruşu, açık ve kesin bir itiraz gerektiriyor.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independet Arabia’dan çevrilmiştir.