"Mevsimsel depresyon" bilimsel bir gerçek mi, yoksa yaygın bir abartı mı?

Mevsimsel değişikliklerle ilişkilendirilen psikolojik bir bozukluk. Uzmanlar bu hastalığın yaygınlığı ve kışla bağlantısı konusunda farklı fikirlerde

Kış depresyonu, mevsimsel değişikliklere eşlik eden psikolojik bozukluklardan biri olarak kabul ediliyor / (AFP)
Kış depresyonu, mevsimsel değişikliklere eşlik eden psikolojik bozukluklardan biri olarak kabul ediliyor / (AFP)
TT

"Mevsimsel depresyon" bilimsel bir gerçek mi, yoksa yaygın bir abartı mı?

Kış depresyonu, mevsimsel değişikliklere eşlik eden psikolojik bozukluklardan biri olarak kabul ediliyor / (AFP)
Kış depresyonu, mevsimsel değişikliklere eşlik eden psikolojik bozukluklardan biri olarak kabul ediliyor / (AFP)

Necd er-Ruki 

"Kış depresyonu"nun, havaların soğumasıyla birlikte pek çok kişinin yaşayabileceği gerçek bir psikolojik olgu olarak kazandığı şöhrete rağmen, halen tıp derslerinde tartışılıyor ve dünyanın farklı bölgelerinde bu konuyla ilgili çalışmalar yapılıyor.

Kış depresyonu, mevsimsel değişimlere eşlik eden psikolojik rahatsızlıklardan biri.

Bu rahatsızlık, kışın başlaması ve gündüz saatlerinin kısalması ile birlikte görülme sıklığı periyodik olarak artan, baharın gelişiyle birlikte giderek kaybolmaya başlayan bir grup psikolojik semptom.

Bu tür depresyon, mevsimsel değişiklikler, azalan ışık seviyelerinin psikolojik etkisi, kısa gün ışığı saatleri ve beyin ve vücuttaki hormonal değişiklikler nedeniyle ortaya çıkar.

Semptomlar sürekli üzüntü, konsantrasyon güçlüğü ve zevk alamama gibi farklı şekillerde görülür.

Hakkında söylenenlere rağmen bu depresyonun yayılımının boyutu konusunda soru işaretleri var;

Bu bilimsel bir gerçek mi, yoksa abartılı açıklamalar mı?

Mayo Clinic Tıp Merkezi, mevsimsel duygusal bozukluğu, mevsimsel değişikliklerin neden olduğu bir tür depresyon olarak tanımlıyor.

Her yıl yaklaşık olarak aynı zamanlarda başlar ve aynı zamanlarda biter. Belirtileri sonbaharda ortaya çıkar ve kış aylarına kadar devam eder.

Bu depresyonun semptomları; zayıf hissetme, canlılığın azalması, ruh hali değişimleri, aşırı uyku, iştahta değişiklikler ve kilo alma olarak sayılabilir.

Başka bir ölçekte Mayo Clinic Tıp Merkezi, yaz ve ilkbahar mevsimlerinin başlangıcıyla ilişkili semptomlar da dahil olmak üzere mevsimsel değişikliklerle ilişkili başka psikolojik bozuklukların da bulunduğunu belirtiyor.

Depresyon veya bipolar bozukluğu olanlarda mevsimsel duygudurum bozukluğunun şiddeti de artmakta.
30 yıllık çalışmalar

Mevsimsel bozukluk, mevsimlere göre ruh sağlığı ve ruh hali üzerindeki etkisini anlamak için 30 yıldan fazla bir süredir kültürel ve ilmi anlamda dikkat çekmekte.

Dört mevsimle ilişkilendirilen psikolojik bozukluklar hâlâ psikologlar arasında çalışma ve tartışma alanı.

Sonuçlar bölgeye, kışın soğuk hava oranlarına ve gündüz saatlerinin ne kadar kısaldığına bağlı olarak bir çalışmadan diğerine farklılık gösteriyor.

2019 yılında Cambridge Üniversitesi, mevsimsel depresyonla ilgili 41 çalışmadan elde edilen verileri analiz eden "Mevsimsellik ve Depresyon Belirtileri: Literatürün Sistematik Bir İncelemesi" adlı bilimsel bir makale yayımladı.

Araştırma ekibi yalnızca 13 çalışmanın sonuçlarının kış aylarında depresyon oranlarında artışa işaret ettiğini ortaya koydu.

Geriye kalan çalışmaların sonuçları ise genel olarak kışla ya da değişen mevsimlerle ilgili değildi.

Ekip, araştırma sonuçlarında, "Mutluluk oranlarının hangi aylarda azaldığı ve risklerin arttığı mevsimin nasıl belirleneceği net değil. Mevsimselliğin nüfus düzeyinde depresif belirtiler üzerindeki etkisine dair ikna edici kanıtlar bulamadık" dedi.

Auburn Üniversitesi'nden araştırmacı Steve Lobello, 2016 yılında ekibiyle birlikte, ABD’nin çeşitli eyaletlerinde depresyondan mustarip insanlardan elde edilen verileri kullanarak dört mevsime göre depresyon oranlarındaki farkı ortaya çıkarmak için bir çalışma yayımladı.

Buna göre özellikle kış mevsiminde depresyon görülme sıklığı daha da artıyor.

Araştırmanın sonucunda ne genel örneklemde ne de depresyon puanları yüksek bireylerden oluşan örneklemde depresyonun mevsimsel değişikliklerle bağlantılı olduğuna dair bir gösterge olmadığı sonucuna varıldı.

Araştırmacı, araştırmasının sonuçlarında şunları söyledi:

İnsanların kışın depresyona girmediğini söylemiyorum ama depresyonun mevsimsel değişikliklerle ortaya çıktığı ya da kışın kötüleştiği fikri yerleşmiş popüler bir teori.

Farklı görüşler

Mevsimsel psikolojik bozukluklarla ilgili bu görüş farklılığı, diğer ülkelere kıyasla kışın makul iklim koşulları göz önüne alındığında Arap bölgesinde yaygın olmayabilir.

Psikoterapist Maha el Racihi, Independent Arabia ile yaptığı röportajda şunları söyledi:

Psikiyatrik tanının temelini oluşturan Ruhsal Hastalıkların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı, mevsimsel depresyonun majör depresif bozukluk veya bipolar bozukluktan bağımsız olmayan ek bir psikiyatrik bozukluk olduğunu belirtmekte. Bu tür psikiyatrik bozukluk belirli bir mevsimde, genellikle sonbahar ve kış aylarında, belirli bir tipik sıklıkta, özel değerlendirme kriterleri ve depresif belirtiler gerektirir.

Maha el Racihi açıklamalarına şöyle devam etti:

İster tıbbi terapötik müdahaleler ister bilişsel-davranışsal veya etkileşimli terapi veya ışık almak, D vitamini almak gibi diğer terapötik müdahaleler ve öneriler gibi farmakolojik olmayan psikolojik seanslar olsun, her vaka için uygun terapötik müdahalelerle ilgilenecek bir doktor veya psikolojik uzmandan doğru bir teşhis alınması gerekiyor.

Maha el Racihi, "Psikolojik tedavide mevsimsel depresyon belirtilerinin sert iklim koşullarına sahip ülkelerde daha yaygın olduğunu, örneğin Kanada, iklim koşulları ve coğrafi konumu nedeniyle nispeten yüksek oranda mevsimsel depresyona tanık olduğunu" belirtti.

El Racihi açıklamalarına şöyle devam etti:

Araştırmalar ayrıca ailesinde depresyon veya bipolar bozukluk öyküsü olan kadınların ve gençlerin bu hastalığa yakalanma riskinin daha yüksek olduğunu gösteriyor.

El Racihi Kanada'da çalışan bir psikoterapist olarak kişisel deneyimine dayanarak şunları söyledi: 

Suudi Arabistan veya komşu Arap ülkelerindeki iklim koşulları, güneşin uzun saatler veya günler boyunca yokluğuna tanık olan diğer ülkelerle karşılaştırıldığında çok da sert değil. Tam tersine bireylerimiz yol gezisi, yürüyüş, bisiklete binme gibi çeşitli sosyal aktiviteler gerçekleştirerek soğuk kış güneşine yaz aylarına göre daha fazla maruz kalıyorlar. Öte yandan diğer ülkelerdeki zorlu iklim koşullarına sahip bölgelerde topluluk ve hareket faaliyetleri daha az oluyor.

"Mevsimsel depresyonun şart olmadığını ve genellikle depresyon veya bipolar bozuklukla ilgili tıbbi geçmişi olan kişilerde ortaya çıktığını, bunun gerçekten mevsimsel bir depresyon olduğunu kanıtlamak için sonbahar ve kış gibi belirli mevsimlerde ve periyodik olarak tekrarlanması gerektiğini" belirten El Racihi, şunları söyledi:

Mevsimsel depresyon denilen şeyde abartı var ve bu, uzmanlar ve halk arasında moda haline geldi. Ancak ülkemizdeki yaygınlığını bilmek için istatistiksel göstergelerin yer aldığı yerel çalışmaların olması gerekiyor.

Bu görüşe katılmadığını söykeyen Klinik psikolog Abdullah el Darba, "Bu çalışmayla çelişen başka çalışmalar da var ve depresyon buna eşlik eden bir semptom. Mesela mevsimsel depresyon geçiren bir kişi var ve başlangıçta depresyon ya da bipolar bozukluğu vardı ve durumu daha da ağırlaşıyor. Mevsimsel depresyonun nedenleri genellikle kışın karanlık günlerine kadar uzanır ve kişinin bundan mustarip olması normal" dedi.

El Darba, "Mevsimsel depresyon olmasaydı, Ruhsal Hastalıkların Tanısal ve İstatiksel El Kitabı'nda bunun için bir sınıflandırma olmazdı" diye ekledi.

Ayrıca bu rahatsızlığın, intihara değil, depresyona, şiddetli kaygıya ve şeker ya da tatlı dahil olmak üzere yeme bozukluklarının ortaya çıkmasına yol açtığını açıkladı.

Araştırma yarışı

Mevsimsel duygudurum bozukluğuna ilişkin ilk çalışmalar, 1984 yılında, Ulusal Ruh Sağlığı Enstitüleri'nden tıbbi araştırmacı Norman Rosenthal ve meslektaşlarının yazdığı etkili bir makaleyle psikiyatri araştırma literatüründe yer almaya başladı.

1987'de Ruhsal Hastalıkların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı, majör depresyon veya bipolar tanısı için bir "mevsimsel model" oranı içeriyordu.

Tıbbi istatistiklere göre mevsimsel duygudurum bozukluğu dünya genelindeki bireylerin yüzde 0,5 ila üçünü etkiliyor.

Bunun yanında depresyonlu kişilerin yüzde 10 ila 20'sini ve bipolar bozukluğu olan kişilerin yaklaşık yüzde 25'ini etkiliyor.

Mayo Clinic Tıp Merkezi, mevsimsel duygusal bozukluğu önlemenin bilinen bir yolu olmadığını ancak erken tedavinin semptomları kontrol altına alabileceğini belirtiyor.

Independent Arabia - Independent Türkçe



Kanser tedavisinde yeni umut: Otoantikor proteinler

Fotoğraf: Unsplash
Fotoğraf: Unsplash
TT

Kanser tedavisinde yeni umut: Otoantikor proteinler

Fotoğraf: Unsplash
Fotoğraf: Unsplash

Bilim insanları, bağışıklık sistemindeki bir protein sınıfının, ömür boyu risklere maruz kalmalarına rağmen bazı kişileri kanserden korumada rol oynayabileceğini söylüyor.

İnsan vücudunda, bakteri, virüs, mantar, toksin veya alerjenlerde bulunan moleküllere bağlanmak üzere bağışıklık sistemi tarafından rastgele üretilen milyarlarca farklı antikor proteini bulunuyor.

Antikorlar, patojenleri bağışıklık hücreleri tarafından yok edilmek üzere işaretleyerek veya doğrudan nötralize ederek vücudun enfeksiyonlarla savaşmasını sağlıyor.

Ancak bazı kişilerde antikorlar yanlışlıkla kendi vücutlarındaki normal moleküllere bağlanabiliyor ve bağışıklık sistemlerinin sağlıklı hücrelere ve dokulara saldırmasına neden olabiliyor.

Önceki araştırmalar, bu "otoantikorların" veya oto-Ab'lerin bağışıklık sisteminin bulaşıcı hastalıklarla savaşmak için kullandığı molekülleri hedefleyebildiğini gösterdi.

Bu tür oto-Ab'ler ayrıca bulaşıcı hastalıklar ve iltihaplı rahatsızlıklarla da ilişkilendirildi.

Artık bilim insanları kanserde otoantikorları kontrol etme yolları geliştirmenin hastaların hastalık şiddetini azaltmalarını sağlayabileceğini düşünüyor.

UT Southwestern'daki Çocuk Tıp Merkezi Araştırma Enstitüsü'nden (CRI) Profesör Laurent Casanova, "Bağışıklık sisteminin kanserde önemli rol oynadığına dair bol miktarda kanıt var" dedi.

Dr. Casanova, "Görevimiz, kansere karşı koruma sağlayabilecek veya kanser sonuçlarını etkileyebilecek otoantikorların varlığını belirlemek olacak" dedi.

Bilim insanları şimdiye kadar, sitokin adı verilen ve bağışıklık sisteminde rol oynayan yaklaşık 50 molekülden bir düzinesine bağlanan oto-Ab'ler keşfetti.

Bu keşifler günümüzde popüler olan kontrol noktası inhibitörü ilaçları ve kimerik antijen reseptörü (CAR)-T hücreleri de dahil immünoterapiler adı verilen tedavi yöntemlerine yol açtı.

Bu tedaviler, otoantikorların kanserin gelişimini ve ilerlemesini etkileyebileceği teorisini güçlendirirken bazı kişilerin ömür boyu risk altında olmalarına rağmen neden kansere yakalanmadığı sorusuna da ışık tuttu.

Bilim insanları, "İmmün yolları hedefleyen otoantikorlar da dahil antikor repertuarları, kanser immün gözetimini şekillendirebilir" diye yazdı.

Araştırmacılar daha sonraki çalışmalarda, geniş ve çeşitli bir gönüllü grubunda otoantikorları kataloglamayı ve incelemeyi umuyor.

Katılımcılar arasında çok sigara içenler, 100 yaşını aşanlar ve kanser riskini artırdığı bilinen genetik sendromlara sahip kişiler yer alacak.

Bilim insanları, bu kişilerde oto-Ab'leri inceleyerek, hastaların kanser riskini azaltmalarına veya mevcut hastalığı daha etkili tedavi etmelerine yardımcı olacak yeni yollar geliştirmeyi umuyor.

Cell adlı akademik dergide yayımlanan makalelerinde, "Kansersiz, risk altındaki ve kanserden etkilenmiş bireylerde antikor profillerinin haritalandırılması, kanser duyarlılığı ve hastalık sonucu üzerindeki rollerini açıklığa kavuşturabilir" diye yazdılar.

Araştırmacılar ayrıca, mutasyona uğradıklarında vücudun grip ve Kovid-19 gibi enfeksiyonlarla savaşma yeteneğini bozan ve doğuştan bağışıklık sistemi kusurlarıyla ilişkili 80'den fazla gen tespit etti.

Bu mutasyonları daha ayrıntılı inceleyerek kanser gelişimi üzerindeki etkilerini anlamayı umuyorlar.

Independent Türkçe


Araştırma: Egzersizi azaltmak kanser riskini artırıyor

İngiltere Ulusal Sağlık Servisi (NHS), yetişkinlere haftada en az iki gün kas güçlendirme egzersizleri yapmalarını öneriyor. (AFP)
İngiltere Ulusal Sağlık Servisi (NHS), yetişkinlere haftada en az iki gün kas güçlendirme egzersizleri yapmalarını öneriyor. (AFP)
TT

Araştırma: Egzersizi azaltmak kanser riskini artırıyor

İngiltere Ulusal Sağlık Servisi (NHS), yetişkinlere haftada en az iki gün kas güçlendirme egzersizleri yapmalarını öneriyor. (AFP)
İngiltere Ulusal Sağlık Servisi (NHS), yetişkinlere haftada en az iki gün kas güçlendirme egzersizleri yapmalarını öneriyor. (AFP)

Araştırmalar, günlük egzersiz süresinin yalnızca birkaç dakika azaltılmasının bile kanser riskini artırabileceğine işaret ediyor.

Uzmanlar, aktif hareketin yerine televizyon izlemek veya masa başında oturmak gibi hareketsiz davranışların konulmasının kansere yakalanma olasılığını artırdığını belirtiyor.

BMC Medicine dergisinde yayımlanan bir araştırmada, yaşamları boyunca aktif olan kişilerin egzersiz yapmayı sürdürmek için ellerinden geleni yapmaları gerektiği belirtildi. Araştırmaya göre fiziksel aktivitedeki küçük bir düşüş dahi sağlık üzerinde olumsuz etki yaratabilir. Hareketsizlikle geçirilen yalnızca 15 dakikanın hareketle değiştirilmesi, kanser riskinde yüzde 2'lik düşüşle ilişkilendirildi.

Daha önce yapılan araştırmalar da fiziksel aktivitenin artırılmasının mesane, meme, bağırsak, böbrek ve mide kanseri dahil olmak üzere birçok kanser türüne yakalanma riskinin azalmasıyla güçlü biçimde bağlantılı olduğunu ortaya koymuştu.

Araştırmada yaklaşık 60 bin kişinin verileri incelendi

Araştırmacılar, tıbbi araştırmalara katılan yaklaşık yarım milyon gönüllünün verilerini içeren İngiltere Biyobankası'ndan 59 bin 218 kişinin verilerini analiz etti. Matematiksel modeller kullanılarak fiziksel aktivite ile kanser riski arasındaki ilişki incelendi.

Şarku’l Avsat’ın İngiliz The Times gazetesinden aktardığı habere göre analizde yer alan grubun yüzde 55'ini kadınlar oluşturdu ve katılımcıların ortalama yaşı 61,7 olarak kaydedildi. Sekiz yıl süren takip döneminde bu grupta 2 bin 385 kanser vakası tespit edildi.

Araştırmacılar uyku süresi, televizyon izlemek ve oturmak gibi hareketsiz davranışların yanı sıra yapılan hareketlerin türü ve yoğunluğu gibi faktörleri de inceledi. Bulgular, hareket düzeyindeki artışın kanser riskini azalttığını gösterdi.

Araştırmada, uyku veya hareketsiz geçirilen sürenin 15 dakikasının 15 dakikalık fiziksel aktiviteyle değiştirilmesinin kanser riskinde yüzde 2'lik düşüşle ilişkili olduğu belirlendi.

Hareketsizlik kanser riskini artırabilir

Uzmanlar, insanların yaşlandıkça fiziksel aktivite düzeylerini korumalarını tavsiye ediyor. Araştırmaya göre 30 dakikalık fiziksel aktivitenin 30 dakikalık hareketsizlikle değiştirilmesi kanser riskini yüzde 8 artırırken, aynı sürenin uykuyla değiştirilmesi riskte yüzde 7'lik artışla ilişkilendirildi.

Araştırmanın başyazarı ve University College London'dan (UCL) Dr. John Mitchell, konuya ilişkin değerlendirmesinde, uzun süre oturarak vakit geçiren kişilerde kanser riskinin arttığını belirtti.

Mitchell, "Araştırmamız, uzun süre oturarak vakit geçiren kişilerde kanser riskinin arttığını gösterdi. Ayrıca aktif bir yaşam süren insanların fiziksel aktivite düzeylerini azaltmaları halinde ne olacağını da inceledik ve onların da daha yüksek kanser riskiyle karşı karşıya kaldığını gördük" dedi.

Mitchell, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Çalışmamız, otobüse yetişmek için koşmak gibi yoğun fiziksel aktivitelerde günlük yalnızca 2-3 dakikalık bir kaybın bile oturma, uyuma veya hafif fiziksel aktiviteyle değiştirilmesi halinde kanser riskini artırdığını gösterdi."

İngiltere Ulusal Sağlık Servisi'nin (NHS) yönergeleri, yetişkinlerin haftada en az 150 dakika orta yoğunlukta fiziksel aktivite veya 75 dakika yüksek yoğunlukta fiziksel aktivite yapmasını tavsiye ediyor.

Haftada 150 dakika fiziksel aktivite öneriliyor

NHS yönergelerine göre yetişkinlerin haftada en az 150 dakika orta yoğunlukta fiziksel aktivite yapmayı hedeflemesi gerekiyor. Ayrıca tüm ana kas gruplarını çalıştıran kas güçlendirme egzersizlerinin haftada en az iki gün yapılması öneriliyor.

Mitchell, yoğun fiziksel aktiviteye örnek olarak kalp atış hızını artıran ve terlemeye yol açan her türlü faaliyetin yanı sıra spor yapmayı, merdivenleri hızlı şekilde çıkmayı ve ağır market poşetlerini eve taşımayı gösterdi.

Araştırmanın temel sonucu, halihazırda fiziksel olarak aktif bir yaşam süren kişilerin yaşlandıkça bu aktivite düzeyini korumalarının büyük önem taşıdığı yönünde.

Orta yoğunlukta fiziksel aktiviteye saatte 4 mil (yaklaşık 6,4 kilometre) veya daha hızlı tempoda yürümek, saatte 10-12 mil (yaklaşık 16-19 kilometre) hızla bisiklete binmek ve badminton oynamak örnek gösteriliyor.

Yoğun fiziksel aktiviteler arasında ise uzun mesafeli yürüyüş, saatte 6 mil (yaklaşık 9,7 kilometre) veya daha hızlı tempoda koşmak, hızlı bisiklet sürmek, basketbol ve tenis yer alıyor.


Kanser hastalarına umut veren yeni tedavi… Bunu ilk alan kişi bir İngiliz kadın

(foto altı) Yeni tedavi, kanserle mücadelede etkili olan iki mekanizmayı birleştirmeye dayanıyor. (Reuters)
(foto altı) Yeni tedavi, kanserle mücadelede etkili olan iki mekanizmayı birleştirmeye dayanıyor. (Reuters)
TT

Kanser hastalarına umut veren yeni tedavi… Bunu ilk alan kişi bir İngiliz kadın

(foto altı) Yeni tedavi, kanserle mücadelede etkili olan iki mekanizmayı birleştirmeye dayanıyor. (Reuters)
(foto altı) Yeni tedavi, kanserle mücadelede etkili olan iki mekanizmayı birleştirmeye dayanıyor. (Reuters)

Kanser tedavisinin geleceğinde önemli bir dönüm noktası olabileceği belirtilen bir adımla, İngiliz bir kadın hastaya dünyada ilk kez deneysel bir hücresel tedavi uygulandı. Araştırmacılar, tedavinin mevcut seçenekleri sınırlı olan ileri evre kanserler için yeni umutlar sunmasını hedefliyor. Şarku’l Avsat’ın The Independent’tan aktardığına göre söz konusu tedavi, güvenilirlik ve etkinliğin değerlendirilmesi amacıyla yürütülen bir klinik araştırmanın parçası olarak gerçekleştirildi.

İngiltere’nin Manchester kentindeki Ulusal Sağlık Servisine (NHS) bağlı Christie Hastanesi’nde uygulanan ZI-MA4-1 kodlu deneysel tedaviyi alan ilk hasta, 58 yaşındaki Tracy Tomlinson oldu. Klinik çalışma; yumurtalık, akciğer, baş-boyun kanserleri ile sarkom gibi çeşitli kanser türleri üzerindeki etkisini değerlendirmeyi amaçlıyor.

Mevcut tedavi seçeneklerini tüketmiş hastalar için yeni bir umut kaynağı olarak görülen araştırma, Christie NHS Foundation Trust öncülüğünde ve Londra’daki Royal Marsden Hastanesi’nin katılımıyla yürütülüyor.

2020 yılında yumurtalık kanseri teşhisi konulmasından bu yana bir ameliyat ve çok sayıda kemoterapi seansı geçiren Tomlinson’ın, hastalık sürecinde tüm beklentileri aşarak mücadeleye devam ettiği bildirildi.

Yeni tedavi nasıl işliyor?

Yeni tedavi, bağışıklık sisteminin kanser hücrelerini tanıma ve yok etme kapasitesini artırmayı hedefleyen iki etkili mekanizmanın bir araya getirilmesine dayanıyor.

Sürecin ilk aşamasında, kanser hücrelerine doğal olarak saldırma ve onları yok etme yeteneğine sahip özelleşmiş bağışıklık hücreleri olan doğal öldürücü (NK) hücrelerden yararlanılıyor. İkinci aşamada ise genetik mühendisliği teknikleri kullanılarak bu hücrelerin yüzeyindeki T-hücre reseptörleri (TCR) değiştiriliyor. Böylece hücrelerin, Mage-A4 adlı protein aracılığıyla tümörleri tanıyıp hedef alması sağlanıyor.

Çeşitli kanser türlerinde bulunan Mage-A4 proteininin, sağlıklı hücrelere zarar vermeden bağışıklık sistemini doğrudan kanserli hücrelere yönlendirmek için ideal bir hedef olduğu değerlendiriliyor.

Kişiye özel hazırlanan bazı hücresel tedavilerin aksine, ZI-MA4-1 tedavisinin donörlerden alınan bağışıklık hücreleriyle geliştirilerek kullanıma hazır bir formda üretildiği belirtildi. Tedavinin her bir hasta için ayrı ayrı üretilmek yerine donör hücreleriyle önceden hazırlanması, tek bir üretim serisinden yüzlerce doz elde edilmesine olanak tanıyor.

Uzmanlar, bu mekanizma sayesinde gelişmiş hücresel tedavilerin daha geniş hasta kitlelerine ulaşabileceğini, bekleme sürelerinin kısalacağını ve üretim ile tedavi maliyetlerinin düşeceğini öngörüyor.

ZI-MA4-1 ilacını geliştiren Norveç merkezli Zelluna şirketinin CEO’su Namir Hassan, Tomlinson’a ilk dozun uygulanmasını ‘dönüm noktası’ olarak nitelendirdi. Hassan, “Bu gelişme, yıllar süren laboratuvar araştırmalarının kliniğe taşındığı ve kısıtlı tedavi seçeneği bulunan ileri evre kanser hastaları için potansiyel yeni bir seçeneğin sunulduğu anı temsil ediyor” ifadesini kullandı.

Yumurtalık kanseri teşhisi konulan kadınların yalnızca yaklaşık yüzde 15’inin teşhisten sonra beş yıl veya daha uzun süre yaşayabildiği belirtilirken, bu durum söz konusu kanser türü için daha etkili tedavi seçeneklerinin geliştirilmesindeki aciliyete dikkat çekiyor.