Dalia Muhammed
Amerikalı aktör Vincent Pastore'den üç gün boyunca kimse haber alamadı. "The Sopranos" dizisinde milyonların “Big Pussy” rolüyle tanıdığı Pastore, bu ayın başlarında Bronx'taki dairesinde yapayalnız hayata veda etmişti. Pastore, hiç kimsenin tanımadığı bir şehirde kaybolup gitmiş meçhul biri değil, milyonlarca izleyicinin aşina olduğu bir yüz ve adı dünyanın en ünlü televizyon dizilerinden biriyle anılan bir aktördü. Buna rağmen ölümü, ancak komşularının onun neden ortalarda görünmediğini merak etmeye başlamasıyla fark edildi. Milyonların tanıdığı bu adam, yanında hiç kimse olmadan, bir başına bu dünyadan göçüp gitmişti.
Pastore'nin hikayesi acı verici bir istisna gibi görünebilir, ama aslında daha geniş ve çok daha acımasız bir gerçeğe; yalnız yaşayıp yalnız ölen ve yoklukları, ancak o sessizlik artık göz ardı edilemeyecek kadar uzadığında fark edilen insanlar gerçeğine kapıyı aralıyor.
“Yalnız ölmek, kişinin ille de yalnız yaşadığı anlamına gelmez. Çünkü yalnızlık, etrafımızdaki insanların sayısından çok daha karmaşık bir durumdur. Tek başına yaşayıp bu tercihinden memnun olanlar olduğu gibi, bir ailesi veya yakın bir sosyal ağı olmadan yaşayanlar da var. Öte yandan çocukları, eşi ve akrabaları olup da onlardan duygusal anlamda uzak yaşayan ve aralarında gerçekten konuşabileceği ya da sessizliğindeki ve yokluğundaki ufak bir değişimi dahi fark edebilecek kimseyi bulamayanlar da mevcut.
Dünyanın tanıdığı yüzler ve kimsenin bilmediği hayatlar
Fotoğrafları ekranları ve dergileri dolduran Marilyn Monroe'nun hayatı, çalkantılı ilişkilerin ve derin bir yalnızlık duygusunun ortasında kendi evinde son buldu. Onun bu vedası, Hollywood tarihindeki en yapayalnız ve en çok soru işareti barındıran sonlardan biri olarak hafızalara kazındı.
Öte yandan Nikola Tesla, dehasını yücelten dünyadan giderek daha fazla uzaklaştığı son yıllarını New York'taki bir otel odasında geçirdi ve nihayetinde orada bir başına ölü bulundu.

Vincent van Gogh'un yalnızlığı ise çok daha karmaşıktı. Onun hayatı psikolojik ve sosyal zorluklarla, çalkantılı ilişkilerle örülüydü. Ancak hikayesini sadece ‘yalnız ve deli sanatçı’ imajına indirgemek, bu yaygın tablodan çok daha karmaşık olan koca bir hayata haksızlık olur.
Bir de son yıllarını şöhretin ışıltısından uzakta geçiren ve ölümü ancak belli bir süre geçtikten sonra fark edilebilen, Hollywood'un büyük yıldızlarından William Holden var.
Şarku'l Avsat'ın Independent Arabia'dan aktardığı habere göre İngiltere'nin en ünlü komedyenlerinden biri olan Benny Hill de son yıllarında spot ışıklarından uzak, son derece mahrem bir yaşam sürmeyi seçmiş ve nihayetinde evinde ölü bulunmuştu.
Bir de ilk bakışta hikayesi farklı görünen Diego Maradona var. Son günlerinde etrafı doktorlar, asistanlar ve onca insanla çevrili olmasına rağmen ölümü, ‘Yalnız olmamamız için etrafımızda insanların bulunması yeterli mi?’ şeklindeki çok daha karmaşık bir soruyu akıllara getiriyor.
Bu hikayelerin hepsini mutlaka tek bir yalnızlık türü birleştirmiyor ve bu kişilerin tamamını aynı kefeye koymak da mümkün değil. Zira içlerinde sosyal izolasyon yaşayanlar, ilişkilerinde çalkantılarla karşılaşanlar, kendi isteğiyle toplum hayatından uzaklaşanlar ve etrafı insanlarla çevrili kalsa da belki de yokluğunu gerçekten fark edecek o insandan mahrum kalanlar var. Ancak tüm bu hikayelerin ortak noktası çarpıcı bir çelişkiyi gözler önüne seriyor. Buna göre
bir hayat dışarıdan bakıldığında son derece dolu görünebilir, oysa içinde kimsenin göremediği boş bir yer kalmaya devam edebilir.
Yalnızlık tek bir şey değildir
Yalnız ölmek, kişinin ille de yalnız yaşadığı anlamına gelmez. Çünkü yalnızlık, etrafımızdaki insanların sayısından çok daha karmaşık bir durumdur. Tek başına yaşayıp bu tercihinden memnun olanlar olduğu gibi, bir ailesi veya yakın bir sosyal ağı olmadan yaşayanlar da var. Öte yandan çocukları, eşi ve akrabaları olup da onlardan duygusal anlamda uzak yaşayan ve aralarında gerçekten konuşabileceği ya da sessizliğindeki ve yokluğundaki ufak bir değişimi dahi fark edebilecek kimseyi bulamayanlar da mevcut. Bir insanın etrafı tüm gün meslektaşları, arkadaşları ve tanıdıklarıyla çevrili olabilir, ancak içinde anlaşıldığını, sevildiğini veya değerli olduğunu hissettiği tek bir ilişkiye dahi sahip olmayabilir.

Buna karşın her yalnızlık trajik değildir. Bazı insanlar sosyal hayattan uzaklaşmayı seçer ve yalnızlıkta kendilerine sakinlik, mahremiyet, çalışma ve tefekkür için bir alan bulurlar. Ancak insanın kendi seçmediği, başka türden bir yalnızlık da var. Yaşlılık, hastalık, hayat arkadaşını kaybetme, aileden kopma, göç ya da ona bir ilişkiler ağı sağlayan koşulların değişmesiyle dayatılan yalnızlık. Bazen bir kişi, yüzü dünyanın gözü önünden hiç eksilmeyecek kadar ünlü olabilir, oysa özel hayatı istikrarlı insani ilişkilerden tamamen yoksun kalmaya devam edebilir.
İşte bu yüzden asıl soru yalnızca ‘Bu insan yalnız mı yaşıyor?’ değil, ‘Yokluğunu fark edecek biri var mı?’ sorusudur.
Yalnız yaşayan bir insan ölebilir ve her sabah onu arayan biri olduğu için ölümü sadece birkaç saat sonra fark edilebilir. Bir başkası ise kalabalık bir evde ölebilir ve günlerce kimse onun yokluğunu fark etmeyebilir. Dolayısıyla yalnız ölen herkes yalnız yaşamadığı gibi, etrafı insanlarla çevrili olan herkes de yalnızlıktan uzak değildir.
Şöhret yalnızlığı artırır mı yoksa gizler mi?
Şöhret, yalnızlığın tam zıttı gibi görünebilir. Öyle ki bir ünlünün etrafı hayranlarıyla çevrilidir, mesajların ardı arkası kesilmez ve hayatında hiç karşılaşmadığı insanlar tarafından tanınır. Ancak etraftaki yüzlerin çokluğu, ille de gerçek ilişkilerin de çok olduğu anlamına gelmez. Hatta bazı durumlarda şöhret, doğal insani ilişkileri çok daha zorlaştıran bir nedene dönüşebilir. Ünlü bir kişi, kendisine yaklaşan birinin imajı, nüfuzu ya da şöhretinin sağlayabileceği imkanlar için değil de gerçekten kendi dostluğunu istediğini nasıl bilebilir? Böylece insan devasa bir kitle edinebilir, ancak spot ışıklarından uzak, onu gerçekten tanıyan küçük bir dost meclisini kaybedebilir veya bunu kurmayı başaramayabilir. Ünlü bir kişi tek bir günde binlerce mesaj alabilir, fakat buna rağmen, her akşam onu arayıp basitçe "Nasılsın?" diye soracak tek bir kişi dahi bulamayabilir.
Depresyon ve ruhsal hastalık: Yalnızlaşma bir neden mi yoksa aonuç mu?
Bir insan bir başına öldüğünde hazır bir psikolojik açıklama aramak kolaydır: Belki depresyondaydı, kendini başkalarından soyutlamıştı veya artık iletişim kurmak istemiyordu. Ancak bilim, bu konuya çok daha temkinli yaklaşmaktadır. Zira yalnızlık ile depresyon arasındaki ilişki tek yönlü bir yol değildir. Öyle ki Affective Disorders (Duygudurum Bozuklukları) Dergisi tarafından yapılan ve 37 araştırmayı kapsayan bir analiz, yalnızlık ve depresyon belirtilerinin zaman içinde birbirinin habercisi olabileceğini ortaya koyarak, birinin diğerinin basit bir nedeni olmasından ziyade karşılıklı bir ilişkiye işaret etmiştir. Ayrıca Elder Abuse & Neglect (Yaşlı İstismarı ve İhmali) Dergisi tarafından yayımlanan ve ileri yaştaki binlerce kişiyi kapsayan uzun vadeli bir araştırmada da bu ilişki her iki yönde kendini göstermiş, depresyonun bazen, daha sonradan yalnızlık hissini artıran bir başlangıç noktası olabileceğine dair kanıtlar sunulmuştur.
Bu durum, döngünün nasıl başladığını açıklayabilir. İnsan iletişim kurma motivasyonunu kaybeder, evden daha az çıkmaya başlar, ilişkileri giderek zayıflar ve belki de diğer bedensel veya ruhsal sağlık sorunları daha da kötüleşir. Böylece sosyal dünyası gittikçe küçülür. Ancak bu, sosyal hayattan kopan herkesin ruhsal bir hastalıktan mustarip olduğu veya yalnız ölen herkesin depresyonda olduğu anlamına gelmez. Zira yaşlılık, hayat arkadaşının kaybı, kronik hastalıklar, ilişki ağının daralması ve yaşam koşullarının değişmesi gibi faktörlerin tümü de yalnızlık riskini artırabilir.
Ne var ki yaşlılar üzerinde yapılan uzun süreli çalışmaların sistematik bir incelemesi, hayat arkadaşının kaybının, daralan sosyal ağların, yetersiz sosyal aktivitenin, sağlığın bozulmasının ve depresyonun veya depresif ruh halinin farklı derecelerde yalnızlıkla ilişkili olduğuna işaret etmektedir. Bu yüzden bir kişinin cansız bedeninin günler sonra bulunması, bize tek başına onun ölümünden önceki ruhsal durumu hakkında bilgi vermez. Sadece son anlarında başkalarından uzak kaldığını biliriz. Bunun arkasında yatan neden ise çok daha karmaşık olabilir.
Yokluklarını neden kimse fark etmiyor?
Yalnız halde ölenlerin hikayelerindeki en rahatsız edici soru belki de ‘Bu kişi neden bir başına öldü?’ değil, ‘Nasıl oldu da bir veya iki gün, hatta belki daha fazla bir zaman, kimse onun yokluğunu fark etmeden geçip gitti?’ sorusudur.
Geniş aile ağlarının kimi zaman zayıfladığı, insanların akrabalarından uzak yaşadığı ve komşuların birbirini yalnızca ismen tanıdığı toplumlarda bir insan; etrafındaki hiçbir şey sekteye uğramadan, başkalarının günlük hayatından sessizce silinip gidebilir. İlişkilerin kısmen sanallaşmasıyla veya iş ve günlük yaşamın, kişinin yokluğunu fark ettirecek düzenli bir mevcudiyet gerektirmemesiyle aradaki bu mesafe daha da açılır.
Ancak yalnızlık her zaman sosyal bir başarısızlık değildir; asıl sorun insanın yalnız yaşamasından ziyade, yokluğunun fark edilmez hale gelmesidir. Geniş çaplı araştırmaların sosyal izolasyonu ve yalnızlığı artan sağlık riskleri ve erken ölümlerle ilişkilendirmesi -her ne kadar bu bulgular izolasyonun her vakada doğrudan bir neden olduğu anlamına gelmese de- meseleye çok daha büyük bir önem kazandırıyor.
Yalnız ölmek ille de mutsuz bir ölüm demek değildir
Bir insanın tek başına ölmesi, onun ille de mutsuz veya yapayalnız bir hayat yaşadığı anlamına gelmez. The Gerontologist dergisinde yayımlanan bilimsel bir incelemeye göre tek başına yaşamak, sosyal izolasyon ve yalnızlık hissi arasında farklar vardır. Bunlar birbiriyle iç içe geçebilen, ancak kesinlikle aynı olmayan durumlardır. Bu nedenle bir kişi tek başına yaşayıp hayatından ve ilişkilerinden gayet memnun olabilirken, bir başkası etrafında onca insan olmasına rağmen kendini yalnız hissedebilir. Bir insan evinde, başucunda hiç kimse olmadan hayata veda edebilir, ancak bu onun ömrü boyunca yalnız olduğu anlamına gelmez. Bir başkası ise yıllardır kimsenin kendisini anlamadığını hissederken, etrafı ailesiyle çevrili bir halde ölebilir.

Belki de işte bu yüzden ünlü birinin yalnız ölmesi bize çok daha şok edici gelir. Zira şöhret, milyonlarca insanın tanıdığı birinin asla yalnız olamayacağı yanılsamasını yaratır. Biz onun fotoğraflarını görür, eserlerini bilir ve kimi zaman onu şahsen tanıdığımızı hissederiz. Ancak bu tamamen tek taraflı bir ilişkidir. Kitleler ünlüyü tanır, ama ünlü kişi kendi kitlesini tanımaz.
Yokluğumuzu kim fark edecek?
Nihayetinde, belki de en önemli soru ‘Maradona, Tesla veya Benny Hill nasıl öldü?’ değil, hatta ‘Son anlarında yalnızlar mıydı?’ sorusu bile değil. Çünkü ölüm geldiğinde, göçüp giden kişi için etrafında birinin olup olmaması artık önemini yitirir. Çünkü insanın yalnızlığında hissedebileceği acı da onunla birlikte son bulur. Ölümün kendisi yalnızlığı bilmez. Son nefeste kişi, başucunda kimin oturduğunu da bilmez. Ancak asıl üzerinde durulması gereken şey o andan öncesidir. İnsanın yavaş yavaş başkalarından uzaklaşarak geçirebileceği, ta ki yokluğunun hiçbir soru işareti uyandırmadığı o duruma gelene kadar geçen günler ve yıllar...
Belki de bu yüzden mesele sadece ünlülerle sınırlı değil de başkalarıyla kurduğumuz bağın derinliğini zaman zaman gözler önüne seren o basit soruda ‘Yokluğumuzu kim fark edecek? Kapıyı açmadığımızı, telefona cevap vermediğimizi ve her zaman bulunduğumuz o yerde görünmediğimizi kim anlayacak?’ sorusunda düğümlenir. Bir insanın kitlelere, onlarca arkadaşa, hatta hareketli bir sosyal hayata ihtiyacı olmayabilir. Belki de insanın sadece, bir şeylerin yolunda gitmediğini fark edecek kadar kendisini iyi tanıyan ve basitçe ‘Neredesin?’ diye soracak tek bir kişiye ihtiyacı vardır.
