Iraklı eski istihbarat yetkilisi Cumeyli Şarku'l Avsat'a konuştu: Bağdat'tan Londra'ya giden zehirli yüzük önce hedefi sonra taşıyanı öldürdü

Irak’ın ‘Baas’a bağlı’ İstihbarat Servisi’nin eski ABD masası şefi Salim el-Cumeyli, Irak istihbaratının eski defterlerini Şarku’l Avsat için açtı (5)

Iraklı eski istihbarat yetkilisi Cumeyli Şarku'l Avsat'a konuştu: Bağdat'tan Londra'ya giden zehirli yüzük önce hedefi sonra taşıyanı öldürdü
TT

Iraklı eski istihbarat yetkilisi Cumeyli Şarku'l Avsat'a konuştu: Bağdat'tan Londra'ya giden zehirli yüzük önce hedefi sonra taşıyanı öldürdü

Iraklı eski istihbarat yetkilisi Cumeyli Şarku'l Avsat'a konuştu: Bağdat'tan Londra'ya giden zehirli yüzük önce hedefi sonra taşıyanı öldürdü

Irak’ın ‘Baas’a bağlı’ İstihbarat Servisi’nin eski ABD masası şefi Salim el-Cumeyli de dahil, ABD işgaliyle devrilen Irak rejiminin önemli isimlerinin tutulduğu Camp Cropper hapishanesindekiler perişan haldeydi. Birçoğu duyduklarına inanmama eğilimindeydi. Saddam Hüseyin'in elinde patlayıcı bir kemer veya silahında son bir mermi olduğuna ya da ABD askerlerinin eline geçmeden önce korumasına onu öldürmesini emredecek kadar cüretkâr olduğuna inanıyorlardı. Haber doğrulandığında, tutuklular onun cesaretini sorgulamadı. Aralarında, Saddam'ın işgalcileri ve müttefiklerini yargılamak için mahkemedeki duruşundan yararlanmak isteyebileceğine inananlar da vardı.

ABD güçleri daha sonra Saddam’a muhalif liderlerin onu hapishanede görmelerine izin verdi. Saddam’ın önde gelen iki muhalifi bunu yapmaktan kaçındı. Bu isimlerden biri, Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) lideri Mesud Barzani’ydi. Barzani, “boş yere böbürlenmenin erkekliğe sığmayacağını” söyleyerek Saddam rejimini muhalefetin değil, ABD güçlerinin devirdiğini açıkça kabul etti. Diğer isim ise vücudunda Saddam'ın Londra'da üzerine düşürdüğü baltanın izlerini taşıyan (rejimin devrilmesinden sonra başbakan olan) İyad Allavi’ydi. Allavi, Irak Cumhurbaşkanı'nın ABD’liler tarafından tutuklanmasını kabul edemedi. Anılarını bir kitapta toplamak üzere olan Cumeyli ile sohbet gayet heyecan verici ve zengindi. İşte Cumeyli ile sohbetimizin beşinci ve son bölümü.

Ona İran'ı, işgali, hesaplaşmayı sordum, o da anlatmaya başladı…

Salim el-Cumeyli:

“İran ajanları 50'den fazla istihbarat görevlisini öldürdü. İntikam, mezarları açma noktasına kadar geldi.”

Kürt liderler Mesud Barzani ve Celal Talabani (Getty Images)
Kürt liderler Mesud Barzani ve Celal Talabani (Getty Images)

İran, ABD'nin Irak işgalini kolaylaştırdı. Ahmed Çelebi aracılığıyla, elinde bulundurduğu Iraklı muhaliflerin iadesi karşılığında, ABD’lilerle işlerini kolaylaştıracak anlaşmalar yaptı. Tahran, Çelebi aracılığıyla işgali haklı çıkarmak için bir dezenformasyon faaliyeti başlattı ve Irak arşivlerinin bir kısmını onun aracılığıyla ele geçirdi. Anlaşmalara göre İran, ABD uçaklarının sınır şeridini ve Irak'a bitişik hava sahasını askeri amaçlarla kullanmasına izin verdi. ABD istihbaratı Süleymaniye'deki Celal Talabani'ye silah teslim edemedi. Çünkü Türkiye, Suriye veya İran hava sahasından geçmek zorundalardı. Bu yüzden General Kasım Süleymani silahları kendisine bizzat teslim etti.

O zamanlar Süleymani'nin rolü çok belirgin değildi. İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) müdahaleleri zayıftı ve yalnızca güney Lübnan'la sınırlıydı. Suriye veya Yemen'de belirgin bir varlıkları yoktu. DMO’nun bölgedeki yoğun faaliyetleri, Irak rejiminin düşmesinden sonra başladı. Bunu bekliyorduk ve savaşı önlemek için yaptığımız temaslarda ABD’lilere de söyledik. Onlara, “İran'a kapıyı açacaksınız, bölgeye nüfuz edecek” dedik. Konuyla ilgilenmediler ve sonra olan oldu.

İran intikamı

İranlıların Irak İstihbarat Servisi’nden intikamı korkunçtu. Tabii ki infazlar onların temsilcileri aracılığıyla yapıldı. Bir keresinde evlerinde olan 14 görevliyi öldürmeleri de dahil olmak üzere, İstihbarat Servisi’nin en az elli mensubunu öldürdüler. Bunlardan ikisi pilottu. İran-Irak Savaşı sırasında İran'daki hedefleri bombalamışlardı. İranlıların yaptıkları, savaşta şehit olan subayların mezarlarını açmaya kadar gitti.

İran İstihbaratı, Irak'ın işgal edilmesini kolaylaştırdı ama aynı zamanda başka bir tarafa da yöneldi. İşgalden önce istihbarat örgütü, Afganistan'dan ayrıldıktan sonra Irak'ta bulunacak olan Ebu Musab ez-Zerkavi'nin topraklarından geçişini kolaylaştırdı. El Kaide'nin İran'daki liderliğinin varlığı artık kanıt gerektirmiyordu. Çünkü İsrail, oradaki üyelerinden birine suikast düzenledi.

Cumeyli'ye Saddam'ın Irak'taki Kürt liderlerle dikenli ve zorlu olan, çatışmalar, anlaşmalar ve ateşkeslerle noktalanan ilişkilerini sordum. O da bu ilişkileri anlattı…

Saddam ile Talabani arasında müdür rütbesinde bir Irak istihbarat görevlisi tarafından yürütülen iletişim kanalı vardı. 2001 yılında Afganistan’daki El Kaide unsurları İran üzerinden Irak'a sızdığında Talabani, bu unsurların Kürt Ensar el-İslam örgütüyle iş birliğinden endişe duyuyordu. Örgüt, Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) savaşçılarına saldırarak 40 kişiyi öldürdü. Bu yüzden Talabani Bağdat'tan askeri ve mali yardım istedi ve kendisine güvence verildi. Talabani, Saddam'a teşekkür mektubuyla cevap verdi. Mektupta “İnsanların onuru ve sorumluluğuyla size söz veriyorum ki; bu silah, Irak halkına karşı kullanılmayacak ve Irak düşmanlarına karşı bir diken olacak” ifadeleri yer alıyordu.

“Bu işe ne zaman son vereceksin?”

İran, ABD işgalinden önce Talabani'ye askeri destek sağlıyordu. Saddam ona, ‘hain’ ve ‘ajan’ ithamlarında bulunan sert bir mesaj göndererek, “Bu işe ne zaman son vereceksin?” diye sordu. Talabani, “Seni görevden alabilseydim yapardım ama korkarım alternatif senden daha kötü olacak” yanıtını verdi. Talabani, partisinden kimlerin Irak istihbaratında çalıştığını bildiğini söyledi ve isimleri belirterek “sizinle birlikte çalıştıkları bilgim dahilinde” dedi. Talabani istihbarat görevlisine, “Size söylediğimi Cumhurbaşkanı Saddam'a da söyleyin. Sadece yirmi gün sonra ajan Celal Talabani, Irak Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı olacak.”

Bir gün Kürdistan bölgesini bağımsız bir devlet olarak tanıyıp, Türkiye ve İran'la karşı karşıya getirme önerisi ortaya çıktı, ancak orada bulunanların çoğu bu öneriye karşı çıktı. 1999 yılında Saddam'ın bazı liderlerle yaptığı özel bir toplantıda şunları söylediği aktarılmıştı: “Kürt halkını zorla bizimle yaşamaya zorlayamayız. Ayrılmak istiyorlarsa onlara bağımsızlık vermekte bir sakınca yok.”

Buna paralel olarak, Saddam ile Mesud Barzani arasındaki çatışma sert ve uzundu. Ancak Saddam, Barzani'yi yabancı bir ülkeye tabi olmakla suçlamadı. Onun, ‘Kürtlerin haklarını talep ederken Irak'ın çıkarlarını dikkate alacağına söz verdiği takdirde’ sözüne saygı duyulacak bir adam olduğunu gördü. Saddam belki de bu nedenle, Talabani'ye bağlı güçlerin İran'ın açık desteğiyle Erbil'e yönelik başlattığı saldırıya karşılık vermek için güçlerini göndermekten çekinmedi.

Cumeyli, Irak'ın tartışmalı siyasi rolüne de değindi. Kişi artık yanıt verme ve olayı açıklığa kavuşturma imkanına sahip olmadığından ve yasal sebeplerden dolayı ona ‘Falanca’ Bey diyeceğim:

İlk etapta Maliye Bakanlığı kisvesi altında Falanca Bey'e yönelik bir hamle yapıldı. Ardından, Amman'daki iş merkezinde tanıştığı Dış Hizmet Genel Müdürü Kazım Müslim aracılığıyla doğrudan ilişkiye dönüştü. İstihbarat şefi Faruk Hicazi tarafından denetlendi.

Bu kişiye, bazı Iraklı muhalif figürlerin banka hesapları ile Arap cumhurbaşkanlarının kişisel hesapları hakkında bilgi toplamakla ilgili görevler verildi. Asıl görev ise silah tüccarlarının hesaplarını ve İran'a teçhizat ve silah tedarik etmek için gizli askeri sözleşmeleri kapsayan fon hareketini ortaya çıkarmaktı. Bu sayede İstihbarat Servisi muazzam bilgiler elde etti.

Kuveyt'in işgalinden sonra Falanca Bey, İstihbarat Servisi’ne sırtını döndü ve bir muhalefet partisi kurarak Amerikalılar ve İranlılarla iş birliği yaptı. İşgalden sonra aynı adamın ofisi, eski yetkilileri teslim olmaya ikna etmek için çalıştı. Ofisinin bir çalışanı, komşunun oğlunu beni izlemesi için görevlendirdikten sonra, Nisan 2003'te ABD askerlerini beni tutuklamaları için evime yönlendirdi.

“Talabani, istihbarat görevlisine ‘Saddam'a ajanın, Irak Cumhuriyeti'nin cumhurbaşkanı olacağını söyle’ dedi.” Salim el-Cumeyli

Hüseyin Kâmil nükleer sırrı ifşa ediyor

Irak Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin'in bir aile fotoğrafında Hüseyin Kâmil (ayakta sağdan birinci) (Getty Images)
Irak Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin'in bir aile fotoğrafında Hüseyin Kâmil (ayakta sağdan birinci) (Getty Images)

1995 yılında bölge halkı şaşırtıcı bir haberle uyandı: Irak Cumhurbaşkanı’nın damadı Hüseyin Kâmil iltica etmiş, eşi Ragad ve kardeşi Saddam Kâmil ile birlikte Ürdün'e gitmişti. İltica, rejimin maruz kaldığı en ciddi şeydi. Cumeyli olayı hatırlıyor ve şöyle anlatıyor:

Hüseyin Kâmil, rejimin ve devletin tüm sırlarını bilen birkaç kişiden biriydi. Askeri sanayileşme direktörü, Savunma ve Sanayi Bakanlığı gibi hassas görevlerde bulundu ve diğer görevlerinin yanı sıra özel güvenlik servisini yönetti. Saddam, Hüseyin Kâmil’e güvendiği kadar kimseye güvenmiyordu. Bu yüzden onun kaçışı acı verici ve tehlikeliydi. Saddam, damadının hikayesi sona erdikten sonra bunalıma girdi.

Hüseyin Kâmil’in iltica etmesi, rejime ve güvenilirliğine büyük zarar verdi. Amman'a geldikten sonra, müfettişlerin varlığından bahsetmediği, hatta ima bile etmediği için sessiz kaldığımız bir nükleer tesisin varlığını ortaya çıkardı. Tesisin ifşa edilmesi, rejimin güvenilirliğini sarstı ve Irak'a yönelik ablukayı uzattı.

Cumhurbaşkanı, 1994 yılında özel operasyonların, yani suikastların durdurulması emrini vermişti. Ancak rejim, tüm bu bilgilere sahip olan ve Amman'da farklı istihbaratlardan insanlarla buluşan bir adamın varlığına sessiz kalamadı. İstihbarat Servisi, Hüseyin Kâmil’den kurtulma operasyonu için Cumhurbaşkanı’nın onayını aldı. Operasyon için üç infaz memuru ve iki kadının olduğu bir ekip oluşturuldu ve Amman'a doğru yola çıkıldı. Ekip, etrafındaki katı Ürdün prosedürleri nedeniyle Hüseyin Kâmil’e suikast düzenlemek için yaklaşamadı ve iki ay sonra hiçbir sonuç alamadan Irak'a geri dönmek zorunda kaldı.

Irak muhalefeti Hüseyin Kâmil’i hoş karşılamadı. Teftiş heyetleri ondan bilgi aldı ve sonra onu görmezden geldi. Geri dönme arzusunu yansıtan temaslar gerçekleşti ve geri döndü. Cumhurbaşkanı onu devletin kendisine yönelik tedbirlerinden muaf tutmaya hazır olduğunu söyledi. Uday Saddam Hüseyin, dönüşünde iki kız kardeşini kocalarından ayırma görevini üstlendi. Cumhurbaşkanı, Ali Hasan el-Mecid'e devletin hakkından feragat ettiğini ve meselenin artık ailenin elinde olduğunu söyledi. Böylece kuzenler arasında çıkan ve Hüseyin Kâmil’in öldürülmesiyle sonuçlanan savaşa Ali Hasan el-Mecid önderlik etti.

Aslında burada Barzan el-Tikriti'nin yıllar önce Hüseyin Kâmil’in tehlikeli bir adam olduğunu, hırslarının çok büyük olduğunu ve Saddam Hüseyin'in halefi olmak istediğini söylediğini hatırlıyorum. Cumhurbaşkanı, bu sözlerle pek tatmin olmadı. Özellikle de Hüseyin Kâmil'in Ragad ile evliliği, Barzan ve diğer aile bireylerinin öfkesinden sonra bir aile anlaşmazlığına neden olduğu için bunu kıskançlık ya da kişisel nefret olarak algıladı. Aslında, Cumhurbaşkanı’nın Hüseyin Kâmil'i yokluğunda halefi olarak görme eğilimini İstihbarat Servisi’nde görmedik. Bizim düşüncemiz, Cumhurbaşkanı’nın oğlu Kusay'ı özellikle Cumhuriyet Muhafızları Komutanı yapıp ardından Özel Güvenlik Teşkilatı'nın başına geçirdikten sonra böyle bir role hazırladığı yönündeydi. Üstelik onun sokaktaki adı, Uday'ın adı gibi tartışma konusu da değildi.

Hüseyin Kâmil ve Uday Saddam Hüseyin (Getty Images)
Hüseyin Kâmil ve Uday Saddam Hüseyin (Getty Images)

“Hüseyin Kâmil bir nükleer tesisin varlığını ifşa etti ve çalışmalarıyla rejimin güvenilirliğini baltaladı.” Salim el-Cumeyli

Fetih Hareketi- Devrimci Konseyi'nin kurucusu Sabri el-Benna'nın (Ebu Nidal) adı, terörizm ve inanılmaz miktarda suikast ve bombalama ile ilişkilendirildi. Ebu Nidal fenomeni Irak topraklarında doğdu ve rejimden mali, lojistik ve istihbarat desteği aldı. Ağustos 2002'de Ebu Nidal'ın Bağdat'ta intihar ettiği açıklandığında, birçok kişi bunu sorguladı ve onun intihar ettiğine ya da etmediğine inandı. El-Cumeyli, Ebu Nidal'ın aynı sonla biten ziyaretine bir meslektaşıyla birlikte katılan adamla ilgili anlattıklarını aktarıyor.

Ebu Nidal
Ebu Nidal

‘Kötü ruh’

Ebu Nidal, 1974 yılında Irak'taki ofisinin müdürü olduğu Fetih Hareketi’nden, İsrail ile herhangi bir anlaşmaya karşı olduğunu ilan ederek ayrıldı. Irak'ın tutumu anlaşmaya karşıydı ve bu yüzden Ebu Nidal her türlü desteği aldı. Ebu Nidal, Irak istihbaratının da desteğiyle Bağdat'ta İsrail ile normalleşme fikrini reddedenlerin birçoğunu içeren bir eğitim kampı kurdu. Ardından güçleri dünyayı dolaşarak normalleşmeyi destekleyen yüzlerce Filistinli şahsı hedef aldı. Ebu Nidal'ın grubu ayrıca ABD, Avrupa, Arap ve İsrail hedeflerine saldırdı. İran ile savaşın patlak vermesinden sonra istihbarat, Ebu Nidal'den operasyonlarını durdurmasını istedi. Ancak o reddetti ve Suriye'ye gitti.

Irak 1991 yılında, Kuveyt Savaşı'ndan önce ABD hedeflerine yönelik operasyonlar düzenlemeyi planlıyordu. Bu nedenle Ebu Nidal ile yeniden temas kurma ve onu Bağdat'a getirme ihtiyacı doğdu. Ancak Arapların farklılıklarından yararlanarak Kuveyt ve diğer ülkelerle temaslar kurdu ve çok büyük paralar elde ederek Libya'ya gitti.

İçinde bulunduğumuz yüzyılın başında Libya ondan topraklarını terk etmesini istedi ve o da Mısır'a gitti. Mısır istihbarat servisleri onun varlığını öğrenince, topraklarından çıkmasını talep ettiler, bu yüzden Mısır’dan İran'a geçti. Orada da fazla kalmayarak sahte Yemen pasaportuyla Irak topraklarına girdi. Filistin Caddesi'nde küçük bir ev kiraladı ve kısa bir süre sonra dost bir ülkenin istihbaratından Irak'ta olduğu bilgisi geldi. İstihbarat, alışverişe çıkması gerektiğinde fotoğrafını çekmeyi başardı. İstihbarat Servisi, Cumhurbaşkanı'na, yabancı ülke ve istihbarat servisleriyle ilişkilerini bilmek için ev hapsine benzer bir şekilde, onu Irak'ta tutmasını önerdi. Cumhurbaşkanı da bunu kabul etti.

Irak İstihbarat Şefi Korgeneral Tahir Halil el-Habbuş, 21 Ağustos 2002'de Bağdat'ta ‘intihar eden’ Filistinli lider Ebu Nidal'ın kullandığı sahte pasaportu gösteriyor. (Getty Images)
Irak İstihbarat Şefi Korgeneral Tahir Halil el-Habbuş, 21 Ağustos 2002'de Bağdat'ta ‘intihar eden’ Filistinli lider Ebu Nidal'ın kullandığı sahte pasaportu gösteriyor. (Getty Images)

Batılı istihbarat servisleri, Ebu Nidal'ın Irak'taki varlığına dair haberleri sızdırdı. Bu nedenle onu kontrol etmek için harekete geçilmesi gerekiyordu. Teşkilattan iki memur, ona sürpriz bir ziyarette bulunarak kendilerine eşlik etmesini istediler. Yolun sonuna geldiğini anlayan Ebu Nidal, üzerini değişmek için izin verilmesini istedi ve yan odaya geçip kapıyı kapattı. İki görevlinin onun bir şey yapabileceğinden korktuğu sırada bir silah sesi duyuldu. Kapıyı açtılar ve onu ölü bir şekilde buldular. İntihar ettiğini doğrulayabilirim çünkü görevden sorumlu memur benim meslektaşım ve arkadaşımdı. Bana olayı anlattı. Kendisine ‘kötü ruh’ diyen adamın hikayesi böylece sona erdi.

İstifa, ölüm demektir

İstihbarat, mensubu olunan, sırları öğrenilip sonra da rahatça bırakılan bir siyasi parti değildir. Firar eden subay kaçmaya karar verdiğinde, idam kararına fiilen imza atmış olur. İstihbarat, muhalifleri esirgemeyecek ve onların izini sürecektir. Sahte isimleri ve bazen diplomatik pasaportları olan adamlar, eski yoldaşlarının peşine düşerek infazına kadar gideceklerdir. Bazı malumatlar almak için sözü yeniden Cumeyli'ye bırakıyorum.

Barzan İbrahim el-Tikriti, Irak İstihbarat Servisi Şefi görevini yürüttüğü süre zarfında istihbarat çalışmaları için bir cephe olarak Londra'da bir matbaa kurmuştu. Buraya devlet kurumlarından idari ve bankacılık yetenekleri yüksek bir kişiyi atamıştı. Londra'daki ‘o’ kişi, 1986 yılında görevinin sona ermesi üzerine Bağdat'a dönmeyi reddetti ve görevinde kalmakta ısrar etti. İstihbarat Servisi, Londra'ya ikisi adamın tanıdığı olan üç kişilik bir ekip gönderdi. İkisi adamın arkadaşı olduğundan onu ​​tasfiye etmeye gelmelerini beklemiyordu. Toplantının bir Londra restoranında olmasını önerdiler. Onu öldürecek olan zehir, zehri içeceğine dökecek bir ekip üyesinin yüzüğüne yerleştirildi. Ekip Bağdat'a döndü ve hedef adam iki hafta sonra öldü. İstihbarat görevlisi, döktüğü zehirli maddenin eline de değdiğini fark etmemiş ve kısa süre sonra hayatını kaybetmişti. Ekipteki ikinci kişi, Kuveyt'in işgali sırasında ortadan kayboldu ve üçüncü kişiyse 2020 yılında Irak dışında öldü.

Başka bir istihbarat görevlisinin faaliyetleri rahatsız edici görünüyordu. 1978'de İstihbarat Servisi’nden çıkarılmasına karar verildi. Bunu öğrenince sınırdan Suriye'ye kaçtı ve oradaki istihbarat servislerince uzun bir soruşturmaya tabi tutuldu. Bilgi edinme sürecini tamamladıktan sonra onun İsveç'e seyahatini kolaylaştırdılar. O, basına istihbaratın sırlarından bahsetmeye başladı, bunun üzerine Stockholm'deki istasyonumuz onun takibini devraldı ve ondan kurtulmak için bir karar verildi. O, hiç dikkatli değildi.

Stockholm'de ölümcül randevu

İstihbarat Servisi’nde hedef yakalayıcıları vardı. Bunlardan biri hedeflenen adamın yoluna koyuldu. Adam, kendisini şahsen tanıyan operasyon görevlisinin varlığına şaşırmış, bu yüzden bir tuzağa düştüğünü anlamış ve ona “Beni tasfiye etmen için buraya geldin ha” demişti. İstihbarat görevlisi onu infaz etti ve parçalarını şafak vakti bir ormana attı. Daha sonra arkadaşıyla birlikte huzur içinde Stockholm'den ayrıldı.

Türkiye'deki istasyona bir memur gönderildi. Barzan onu güzelliklerin tuzağına düşmemesi konusunda uyardı. 1982 yılında adam aniden ortadan kayboldu ve ardından bir Türk kadınla Almanya'ya gittiği ortaya çıktı. Kaybedilen kişi bir süre sonra Türkiye'ye döndü. Daha sonra özel bir yere çekildiğini ve gizemli bir şekilde tasfiye edildiğini öğrendik. İstihbarat, benzer bir eylemde bulunmak için kendisine yalvaran herkes için caydırıcı bir önlem olarak, bu olayların İstihbarat mensupları arasında yayılmasına izin verdi.

Teşkilattan memurların, Amerikan kuvvetlerine karşı intihar bombacıları tarafından kullanılan bubi tuzaklı arabalar gönderdiği ortaya çıktı. İçlerinden bir subay bu yüzden 15 yıl hapis yattı. İngiltere topraklarında yaptığı bir operasyon nedeniyle daha uzun süre tutuklu kalan subay için Irak'ın tutuklu Observer muhabiri gazeteci Farzad Bazoft'u değiştirmeyi teklif ettiğini, ancak İngiliz yetkililerin teklifi reddettiğini belirtti. Iraklı yetkililer daha sonra Bazoft'u casusluktan mahkûm ettikten sonra idam etti.



Amerikalı Hristiyanlar, Suriye ve Tucker Carlson'ın değişimi

 Suriye'nin eski Halep bölgesindeki yıkımın ortasında kilisenin bir bölüm, 10 Aralık 2016
Suriye'nin eski Halep bölgesindeki yıkımın ortasında kilisenin bir bölüm, 10 Aralık 2016
TT

Amerikalı Hristiyanlar, Suriye ve Tucker Carlson'ın değişimi

 Suriye'nin eski Halep bölgesindeki yıkımın ortasında kilisenin bir bölüm, 10 Aralık 2016
Suriye'nin eski Halep bölgesindeki yıkımın ortasında kilisenin bir bölüm, 10 Aralık 2016

Kemal Allam

Son zamanlarda ABD Başkanı Donald Trump ve “ABD'yi Yeniden Harika Yap” (MAGA) hareketinin yakın çevresinde İsrail'i çevreleyen yoğun tartışma hakkında çok şey söylendi ve yazıldı. Zira şu anda ABD, Trump yönetiminin İsrail'e verdiği sarsılmaz desteğe karşı eşi benzeri görülmemiş bir tepkiye sahne oluyor.

Bu tartışma genellikle olduğu gibi Bernie Sanders destekçileri veya radikal sol tarafından değil, ABD'nin güneyindeki muhafazakar Hristiyan çevrelerin kalbi tarafından yönetiliyor. Bu hareketin büyük bir kısmına, tartışmasız Trump'ın yakın çevresindeki en önemli ve etkili isim olan Tucker Carlson öncülük ediyor.

Suriye'deki savaşın ve özellikle Suriyeli Hristiyanların içinde bulunduğu kötü durumun, Tucker'ın Fox News'deki tavrını değiştirmesine neden olduğunu söylemek abartı olmaz. Buna ilave olarak, Arap Hristiyanları tekrar gündeme getirmek ve Amerikan medyasında seslerini duyurmak için uzun bir yolculuk başladı. Amerikalı Hristiyan gruplar da Suriye'yi yavaş yavaş Hristiyanlığın kalbi olarak görür hale geldiler.

Doğu Hristiyanlığının kalbi Suriye

Suriye, 19. yüzyıldaki Osmanlı dönemine kadar giden uzun bir süre boyunca, Amerikalı Hristiyanlar için her zaman özel bir yere sahip oldu. O zamanlar Suriye Antakyası olarak bilinen ve şimdi Türkiye’nin kontrolünde olan Hatay’a yapılan hac yolculuklarında, Amerikalı hacılar Antakya ve Tarsus'tan Şam'a, ardından güneye doğru ilerleyerek Kudüs'te hac yolculuklarını tamamlarlardı.

Suriyeli rahipler Aramice ve Süryanice öğretiyor ve burada çeşitli Amerikan kolejleri kuruluyordu. Ünlü Amerikan Beyrut Üniversitesi bile 1863 yılında öncelikle Suriye Protestan Koleji adıyla açılmıştı. “Suriye” kelimesi ilk Hristiyanlarla yakından ilişkilendirilmiş ve hatta ders kitaplarında Kudüs, Güney Suriye'nin bir parçası olarak kabul edilmişti. Bu, elbette Filistin'in ve özellikle Kudüs'ün Büyük Suriye'nin bir parçası olarak kabul edildiği klasik Arapçadaki “Biladüş-Şam” terimiyle de örtüşüyor. Buna göre Hristiyanlığın beşiği Antakya'dan Şam'a ve Kudüs'e kadar uzanıyordu.

Tucker, İsrail'e Hristiyan desteğinin önde gelen isimlerinden Ted Cruz'a meydan okumuş, milyonlarca kişi tarafından izlenen bir videoda onu küçük düşürerek, ABD'nin şimdi İsrail'de ne yaptığını ve Arap Hristiyanları neden görmezden geldiğini sormuştu

Suriye'deki savaşın, Irak'tan Filistin'e kadar Doğu Hristiyanlığına yönelik baskıyı tartışmasız bir şekilde ön plana çıkardığını söyleyebiliriz. Tıpkı 19. yüzyılda olduğu gibi, Amerikalılar bir kez daha Suriye'yi Doğu Hristiyanlığının kalbi olarak görmeye başladılar. Bu aynı zamanda Arap Hristiyanların önemine ilişkin algı ve anlatıda bir değişime yol açtı.

Suriye'deki savaş tüm Suriyelilerin hayatlarını derinden etkiledi. Ancak komşu Irak ve Lübnan'da olduğu gibi, Suriye'deki Hristiyanlar da inançları nedeniyle radikal grupların hedefi haline gelerek ağır bir yük taşıdılar. 2016 yılında, Suriye ve Ortadoğu'daki savaşta Hristiyanların öldürülmesi, Rus Ortodoks Kilisesi Patriği ile Papa Francis arasında 1000 yıl aradan sonra ilk görüşmenin gerçekleşmesine yol açtı.

ABD Başkanı Donald Trump (solda), Arizona'daki canlı yayın turu sırasında Amerikalı yorumcu Tucker Carlson’a canlı bir röportaj vereceği yere geliyor, 31 Ekim 2024 (AFP)ABD Başkanı Donald Trump (solda), Arizona'daki canlı yayın turu sırasında Amerikalı yorumcu Tucker Carlson’a canlı röportaj vereceği yere geliyor, 31 Ekim 2024 (AFP)

Suriye, Carlson ve Amerikalıların dikkatini çekiyor

Bu yılın başlarında, muhafazakâr Amerikalı televizyon sunucusu Tucker Carlson, Washington'un İsrail'in Filistinli Hristiyanları öldürmesine ve onlara zulmetmesine verdiği desteği sorgulayarak, İsrail lobisini ve Hristiyan Siyonist ideolojinin savunucularını kızdırmıştı. Carlson, Beytüllahimli bir papaz olan Evanjelik Lüteriyen Kilisesi'nden Rahip Munther Isaac ile röportaj yaptı. Isaac, ABD'de kutsal topraklardaki Hristiyanlara yönelik muamele konusunda süregelen farkındalık eksikliğini gösteren bir kayıt sundu. O dönemde Fox News sunucusu olan Carlson, 2018'de ana akım Amerikan medyasında Suriyeli Hristiyanların geniş çapta öldürülmesiyle ilgili bir tartışma başlattı. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre ABD'nin Ortadoğu'daki Hristiyanları hedef alan örgütlere verdiği desteği sürekli sorguladı. Ardından Tucker, İsrail'e Hristiyan desteğinin önde gelen isimlerinden Ted Cruz'a meydan okudu, milyonlarca kişi tarafından izlenen bir videoda onu küçük düşürdü. Cruz'a İncil'in temelleri hakkında sorular sordu. ABD'nin İsrail'deki mevcut eylemlerinin ve Arap Hristiyanlara karşı duyarsızlığının doğru yol olduğunun bu kitabın neresinde söylendiğini sordu.

Suriye, Arap Hristiyanları dünya haritasına yerleştirmekle kalmadı, aynı zamanda Amerikalı Hristiyanların Ortadoğu'ya bakış açısını da değiştirdi

Carlson, ABD'deki muhafazakârları harekete geçiren ve Suriyeli Hristiyanların önemini vurgulayan bir kampanyaya öncülük etti. Brad Hough ve Zachary Wingard, Suriyeli Hristiyanların çektiği acıları ve bunun Doğu Hristiyanlığı üzerindeki etkisini belgeleyen, bu konunun Amerikalı Hristiyanların dikkatini nasıl çekmeye başladığını ayrıntılarıyla anlatan “Çarmıha Gerilen Suriye” adlı ortak bir kitap yazdılar. Suriye'de görev yapmış bir ABD Deniz Piyadeleri gazisi olan Brad Hough, ABD genelinde bir tura çıkarak okullarda ve kiliselerde Arap Hristiyanlar ve Amerikan Hristiyanlığının Huckabee ve Cruz gibi Evanjeliklerin tek taraflı bakış açısından kurtulmasının önemi hakkında konuşmalar yaptı. Şimdi de eskiden “Madam Maga” olarak bilinen ABD’li Temsilci Marjorie Taylor Greene gibi isimlerin, İsrail'i destekleyen egemen Hristiyan akımdan koptuğunu görüyoruz. Önde gelen muhafazakâr bir talk-show sunucusu olan Megyn Kelly, Hristiyanların Arap Hristiyanlara olanları nasıl görmezden gelebildiğini sorguluyor.

Şam Ermeni Apostolik Kilisesi Piskoposu Armaş Nalbandyan, eski Şam bölgesindeki Bab el-Şarki'de bulunan Aziz Sarkis Kilisesi'nde düzenlenen Noel Ayini'nde su kutsaması sırasında bir güvercin heykelini tutuyor, 6 Ocak 2025 (AFP)Şam Ermeni Apostolik Kilisesi Piskoposu Armaş Nalbandyan, eski Şam bölgesindeki Bab el-Şarki'de bulunan Aziz Sarkis Kilisesi'nde düzenlenen Noel Ayini'nde su kutsaması sırasında bir güvercin heykelini tutuyor, 6 Ocak 2025 (AFP)

Arap Hristiyanlar ön planda

Tucker Carlson'ın Suriye, Gazze ve Batı Şeria'daki Hristiyan din adamlarına bir platform sunma hareketine liderlik etmesiyle birlikte, diğer Arap Hristiyanlar da öne çıkmaya başladı. Hem Trump yönetimi içinde hem de Washington’daki siyasi çevrelerde, önde gelen Arap Hristiyanların siyasete liderlik etmesinde kademeli, ancak önemli bir değişim yaşandı. Trump'ın avukatı ve yakın arkadaşı Alina Habba, Keldani ve Irak kökenli. Eski ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı ve şu anki ABD Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Michael Waltz'un eşi Julia Nesheiwat, Ürdünlü tanınmış bir Hristiyan aileden geliyor. Nesheiwat, Waltz'un eşi olmasının yanı sıra orduda, Beyaz Saray'da ve diğer resmi görevlerde de bulunmuş. Trump'ın kızı da Arap oylarını Trump'a çekmede aktif rol oynayan ve Amerikan siyasetine daha geniş bir Arap Hristiyan tabanı kazandırmaya yardımcı olan tanınmış bir Lübnanlı Hristiyan aileden birisiyle evli. Ayman Abdel Nour, Washington'daki önde gelen Hristiyan seslerden biri ve Capitol Hill'deki Suriye politikasında etkili bir isim. Mısır asıllı Hristiyan Dr. Marty Makary, şu anda Gıda ve İlaç Dairesi Komiseri ve Trump'ın baş tıbbi danışmanı.

Tüm bunların zirve noktası, Hollywood’ın Hz. İsa'yı her zaman sarı saçlı ve mavi gözlü olarak tasvir ederken, şu anda en popüler televizyon dizisi olan The Chosen’un kadrosunda, Hz. İsa'yı canlandıran Mısır-Suriye asıllı Arap-Amerikalı aktör Jonathan Roumi'nin de yer almasıdır.

Suriye, Arap Hristiyanları dünya haritasına yerleştirmekle kalmadı, aynı zamanda Amerikalı Hristiyanların Ortadoğu'ya bakış açısını da değiştirdi.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarfından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


Lübnan ile İsrail arasındaki ateşkes anlaşmasının üzerinden bir yıl geçti... Kırılgan ateşkes ve günlük ihlaller

Lübnan sınırındaki İsrail tankları, 23 Kasım 2025 (EPA)
Lübnan sınırındaki İsrail tankları, 23 Kasım 2025 (EPA)
TT

Lübnan ile İsrail arasındaki ateşkes anlaşmasının üzerinden bir yıl geçti... Kırılgan ateşkes ve günlük ihlaller

Lübnan sınırındaki İsrail tankları, 23 Kasım 2025 (EPA)
Lübnan sınırındaki İsrail tankları, 23 Kasım 2025 (EPA)

İsrail, Lübnan ve dolaylı olarak Hizbullah’ın, örgütün askeri depolarını, komutanlarını ve unsurlarını hedef alan 66 günlük yoğun İsrail operasyonlarını sona erdiren ateşkes anlaşmasını kabul etmesinin üzerinden bir yıl geçmesine rağmen, anlaşma İsrail’in ilk günden bu yana sürdürdüğü ihlaller nedeniyle sarsılıyor. İsrail, her gün yaptığı açıklamalarda operasyonları genişletme tehdidini yineliyor; gerekçe olarak ise Lübnan devletinin silahların devletin elinde toplanması ilkesine uymadığını ve Hizbullah’ın askeri kapasitesini yeniden inşa ettiğini öne sürüyor.

 Lübnan'ın güneyindeki el-Adise kasabasında zeytin hasadı yapan çiftçileri izleyen bir UNIFIL askeri (EPA)Lübnan'ın güneyindeki el-Adise kasabasında zeytin hasadı yapan çiftçileri izleyen bir UNIFIL askeri (EPA)

Anlaşma artık fiili bir ateşkes değil, yalnızca ‘kırılgan bir sakinlik’ sağlamış durumda. Uygulanan maddeler sınırlı kaldı; anlaşmanın büyük bölümü ise günlük ihlallere açık hale gelerek büyük ölçüde anlamını yitirdi. Bu durum, Lübnan dosyasıyla ilgilenen uluslararası aktörleri yeni bir uzlaşı arayışına itti, ancak şu ana kadar tarafları bu yeni çerçeveye ikna etmeyi başaramadılar.

Anlaşmanın hangi maddeleri hayata geçirildi?

Anlaşmadan hayata geçirilen maddeler sınırlı kaldı. En belirgin adım, İsrail ile Hizbullah arasındaki açık savaşın durması ve kapsamlı bir gerilime yol açabilecek büyük çaplı operasyonların gerilemesiydi. Ayrıca Lübnan ordusunun Litani Nehri’nin güneyindeki rolünün yeniden canlandırılması ve bölgede Hizbullah’a ait silahların büyük bölümünün toplanıp dağıtılması da uygulanan maddeler arasında yer aldı. Bu gelişmeler, anlaşma öncesindeki aylara kıyasla bazı sınır bölgelerinde kısmi bir sakinliğin geri dönmesine katkı sağladı.

İsrail'in günlük ihlalleri

Öte yandan İsrail, anlaşmanın ilk gününden itibaren ihlallerini durdurmadı. İnsansız hava araçları (İHA) ve savaş uçaklarıyla gerçekleştirilen binlerce hava ihlali ile Hizbullah’ın komutan ve üyelerine yönelik neredeyse günlük hale gelen suikastlar bu ihlallerin başında geldi. İsrail ayrıca, anlaşmada yer alan Lübnan içindeki askeri noktalardan geri çekilme taahhüdünü yerine getirmedi; sınır ötesi sızmalarını sürdürdü ve esirlerin serbest bırakılmasını reddetti.

Buna karşılık Hizbullah, askeri altyapısını yeniden inşa ederek anlaşmayı ihlal etmekle suçlanıyor. Lübnan devleti ise ülke genelinde silahları devletin elinde toplama yükümlülüğünü yerine getirmediği gerekçesiyle anlaşmayı ihlal ettiği yönünde eleştiriler alıyor.

Önceki ve mevcut yönetim arasında Amerikan tutumu

El-Meşrik Stratejik Araştırmalar Merkezi Direktörü Dr. Sami Nadir, anlaşmanın temelinde yapısal sorunlar bulunduğunu belirtti. Nadir’e göre tarafların hiçbiri anlaşmayı uygulamadı; Hizbullah silahlarını teslim etmediği gibi bu silahların yerlerini de açıklamadı, İsrail ise ilk günden itibaren ihlallerini ve saldırılarını sürdürdü. Nadir, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, anlaşmanın mimarının görev süresi bitmek üzere olan bir Amerikan yönetimi olduğunu, bunun anlaşmanın en önemli zafiyetlerinden biri sayıldığını dile getirdi. Yeni yönetimin anlaşmadan kısmen uzaklaştığını ve ona bağlı kalma gereği duymadığını belirten Nadir, iki yönetimin dış politikada, özellikle de Ortadoğu konusunda çok farklı yaklaşımlara sahip olduğunu vurguladı.

 Lübnan sınırındaki İsrail tankları, 23 Kasım 2025 (EPA)Lübnan sınırındaki İsrail tankları, 23 Kasım 2025 (EPA)

Nadir, mevcut Amerikan yönetiminin masaya yeni unsurlar koyduğunu belirtti. Bunların başında İsrail ile yürütülen görüşmelerin geldiğini söyleyen Nadir, yönetimin üzerinde çalıştığı şeyin aslında değişiklikler içeren bir anlaşma ya da tamamen yeni bir formül olduğunu ifade etti. Ancak Lübnan devletinin silahların devletin elinde toplanması ilkesini uygulamadaki yavaşlığının, İsrail’in ABD’nin örtülü onayıyla yeniden askerî harekete girişmesine zemin hazırladığını vurguladı Nadir’e göre bu durum, ileride yeni bir düzenlemenin gündeme gelmesini kaçınılmaz kılabilir; bu düzenleme bir tampon bölge oluşturulması ya da şu anda tartışılan diğer seçeneklerden biri olabilir.

Kırılgan ateşkes

Lübnanlı Şii muhalif ve Lübnan Demokratları Koalisyonu Başkanı Cad el-Ehavi, uygulanan ateşkes hükümlerinin ‘şeklî’ olduğunu söyledi. El-Ehavi’ye göre özellikle İsrail’den gelen günlük ihlaller, anlaşmayı ‘kâğıt üzerinde bir ateşkes’ ya da ‘kırılgan bir ateşkes’ haline getirdi. Güney Lübnan ise tamamlanmamış bir ateşkes ile yeni bir gerilime sürekli hazırlık hali arasında asılı duruyor.

El-Ehavi, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, siyasi ve diplomatik çevrelerde mevcut anlaşmanın artık yeterli olmadığı konusunda geniş bir mutabakat bulunduğunu belirtti. Son aylarda ortaya çıkan güvenlik tablosunun, ya anlaşmanın değiştirilmesini ya da tamamen yeni bir anlaşmaya gidilmesini gerektirdiğini ifade etti. Bu seçeneğin bazı uluslararası çevrelerde tartışılmaya başlandığını söyleyen el-Ehavi, bunun nedenini eski anlaşmanın kırılganlığının açığa çıkması ve sahadaki askerî davranışı kontrol edememesi olarak açıkladı. Ona göre yeni bir anlaşma; gerçek uluslararası garantilerle desteklenen kapsamlı ve nihai bir ateşkes, yeni sınır güvenlik düzenlemeleri (1701 sayılı kararın öngördüğünden daha geniş kapsamlı olabilir) ve bölgesel-uluslararası taraflar arasında tamamlayıcı siyasi uzlaşıları içerebilir. Amaç ise Güney Lübnan’ın hesaplaşma sahası olarak kullanılmasını engellemek.

El-Ehavi, bu seçeneğin hayata geçmesi için gerekli siyasi koşulların şu an mevcut olmadığını vurguladı. Zira ona göre hem bölgesel düzeyde hem de Lübnan’ın iç siyasetinde durum uygun değil. El-Ehavi, “En önemli koşul, Hizbullah’ın yenildiğini kabul etmesidir; bunun ardından durumu değiştirmek mümkün olabilir” dedi.


Papa Francis, Lübnan'a olağanüstü bir ziyaret yapıyor

Papa XIV. Leo, Beyrut'a gitmeden önce Türkiye'yi ziyaret ediyor (Reuters)
Papa XIV. Leo, Beyrut'a gitmeden önce Türkiye'yi ziyaret ediyor (Reuters)
TT

Papa Francis, Lübnan'a olağanüstü bir ziyaret yapıyor

Papa XIV. Leo, Beyrut'a gitmeden önce Türkiye'yi ziyaret ediyor (Reuters)
Papa XIV. Leo, Beyrut'a gitmeden önce Türkiye'yi ziyaret ediyor (Reuters)

Lübnan, yarın öğleden sonra Beyrut'a gelecek ve 2 Aralık Salı günü ayrılacak olan Papa XIV. Leo'yu ağırlamaya hazırlanıyor. Ziyaret, özellikle Lübnan için olağanüstü bir zamanda gerçekleşmesi ve Vatikan dışına ilk çıkışı olması nedeniyle "tarihi" olarak nitelendiriliyor. Papa, Lübnan yolculuğu öncesinde Türkiye'ye de uğrasa da Türkiye ziyaretinin amacı, Hristiyan doktrinini oluşturan ilk ekümenik konsey olan İznik Konsili'nin 1700. yıldönümünü İstanbul Patriği ile birlikte anmaktı.

Lübnan'ın Cel el Dib kentindeki Psikiyatri Hastanesi'nde Papa XIV. Leo'yu tasvir eden poster (Reuters)Lübnan'ın Cel el Dib kentindeki Psikiyatri Hastanesi'nde Papa XIV. Leo'yu tasvir eden poster (Reuters)

Bu bağlamda, Papalık ziyaretinin resmi kilise koordinatörü Piskopos Mişel Avn, "Papa, Lübnan ve Lübnan halkının büyük acılar çektiğinin farkındadır ve yalnızca Lübnan halkı düzeyinde değil, aynı zamanda ziyaretinin Lübnan'a dünya çapında ışık tutması nedeniyle de bu ülkenin yanında durmayı gerektiren zor durumu anlamaktadır" dedi. Piskopos Avn, Şarku'l Avsat'a yaptığı açıklamada, Papa'nın Beyrut'tan açıklayacağı tutumların "Lübnan'ın mesajını ve bir arada yaşama taahhüdünü vurgulayacağını, böylece bölgesel veya uluslararası olsun, dünyadaki tüm karar vericilerin bunları duyacağını" belirtti. Papa, bizzat Lübnanlılara hitap edecek ve Beyrut'taki liderleri tüm vatandaşlarına layık bir devlet kurmak için birleşmeye çağıracak. Ayrıca tüm dünya için açık bir mesaj olacak"ifadesini kullandı. Avn, bu nedenle "Papa, ziyaretinde, Vatikan'ın Lübnan'ın varlığına, çağrısına ve misyonuna önem verdiğini söylemek için Lübnan'ın yanında yer aldığını" vurguladı.

Büyük Ayin

Piskopos Avn, Papa'nın seyahat programındaki durakların belirlenmesinin nedenlerini anlattı. Ziyaretin en önemli etkinliği olan ve yaklaşık yüz bin Lübnanlının katılması beklenen Büyük Ayin'in yanı sıra gençlerle buluşma da bu kapsamda değerlendirildi. Papa'nın insani yardım odaklı bir yeri ziyaret etme isteği doğrultusunda, Ortadoğu'da türünün tek örneği olan Deyr el-Salib Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi seçildi.

Dini Liderlerle Toplantı

Lübnan, diyalog ve Müslüman-Hristiyan birlikteliğinin ülkesi olarak bilindiği için Beyrut şehir merkezinde düzenlenecek "Ekümenik Toplantı" önemli bir etkinlik olacak. Lübnan'daki dini toplulukların liderleri, 1 Aralık Pazartesi günü saat 16:00'da Papa'nın etrafında toplanacak. Piskopos Avn'a göre resmi bir diyalog olmayacak, bunun yerine dört Müslüman ve dört Hristiyan liderin yapacağı sekiz konuşmanın ardından Papa konuşacak. Papa ayrıca, başta Harissa'daki din adamlarıyla bir toplantı ve Aziz Çarbel türbesinin bulunduğu Annaya'daki Aziz Maron Manastırı olmak üzere çeşitli yerleri ziyaret ederek, dua edecek.

Beyrut Limanı'nda Dua

Bu ziyaretin dikkat çeken bir özelliği de 4 Ağustos 2020'de Lübnan'ı vuran büyük patlamada hayatını kaybedenlerin anısına Beyrut Limanı'nda bir dakikalık saygı duruşunda bulunulacak olmasıdır. Ziyaretin başlayacağı Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nda üç cumhurbaşkanı yetkililerle bir araya gelecek. Üç cumhurbaşkanının, Papa'yı Beyrut Uluslararası Havalimanı'na varışında karşılayacakları da unutulmamalıdır.

Piskopos Avn, bu ziyaretin kilise üzerinde olumlu bir etki yaratmasını umduğunu belirterek, "Duanın amacı sadece ziyaretin herhangi bir güvenlik sorunu yaşanmadan barışçıl bir şekilde geçmesi değil, aynı zamanda Kutsal Hazretleri'nden gelecek önemli mesajları ve sunacağı davetleri almaya hazırlanmaktır" dedi.

Farid Hazen: Ziyaretin Manevi ve Siyasi derinliği var

Papa'nın ziyaretinin dini öneminin ötesinde, siyasi bir boyutu da var. Patrikhane ile uzun süredir devam eden ilişkisinden güç alan Milletvekili Farid Hazen, bu noktayı Şarku'l Avsat'a şöyle anlattı: "Ziyaretin zamanlaması oldukça önemli. Papa'nın ilk ziyaretlerinden biri olmasının yanı sıra, asıl etken Vatikan'ın Lübnan'ı bölgedeki Hristiyanların son kalesi olarak görmesi ve Hristiyan varlığını ve Hristiyanların Lübnan'daki statüsünü korumak istemesidir." Hazen, "Bir diğer nokta da genel bölgesel durum, Güney Lübnan'da yaşananlar ve İsrail ile yaşanan savaş. Tüm bu tehlikeler, Papa'nın gelip 'Medeniyetlerin bir mesajı ve buluşma noktası, bir arada yaşama ve birlik Lübnan'ı olarak Lübnan'a bağlıyız ve Lübnan'da istikrara bağlıyız' demesi için birincil ve ilave bir motivasyon kaynağı" değerlendirmesinde bulundu.

Papa XIV. Leo'nun Beyrut'ta karşılanışı için 21 Kasım'da asılan bir poster, (AP)Papa XIV. Leo'nun Beyrut'ta karşılanışı için 21 Kasım'da asılan bir poster, (AP)

Cumhurbaşkanlığı Sarayı'ndan gelen mesajla ilgili olarak Hazen, "Vatikan Devlet Başkanı olarak vereceği mesajın büyük olasılıkla Lübnan devletinin, kurumlarının, Lübnan'daki barışçıl yolun ve genel olarak barışın onayını içereceğini" belirtiyor.

Güvenlik garantileri

Güvenlik açısından Hazen, ziyaretin iptal edilmesinin söz konusu olmadığını vurguladı. Vatikan ve Kilise'nin ziyaretin planlandığı gibi devam edeceğine dair güvence aldığını belirten Hazen, "Vatikan'ın, güvenlik sağlanacağından emin olmadan Papa Hazretleri'ni getirme riskini göze alacağını sanmıyorum" dedi.

Papa'nın ziyareti, lojistik, güvenlik ve medya düzenlemelerinin yanı sıra, özellikle seyahat edeceği güzergahlar için yol planlarını da içeriyor. İsviçre Muhafızları ve İtalyan Jandarma yetkilileri, Papa'nın gezileri sırasında güvenliğinden sorumlu.

Aktif Vatikan Diplomasisi

El-Hazen, "Lübnan yararına uluslararası toplumla temaslar aracılığıyla dünyada aktif, etkili ve çok etkili bir Vatikan diplomasisi"nden bahsediyor ve ekliyor: "Bu ziyaretin doğrudan etkisinden çok dolaylı bir etkisi var." "(Dolaylı etki) dediğimde, asıl önemli olanın ziyaret değil, Hazretleri'nin ziyaretten sonra yapacağı çalışmalar olduğunu kastediyorum."

El-Hazen, Vatikan'ın tüm mezheplerden uzak durduğunu ve aralarında birlik, iş birliği ve iletişimi teşvik etmeye kararlı olduğunu teyit ettiği için çeşitli dini toplulukların bir araya gelmesinin olağanüstü önem taşıdığını belirtti. El-Hazen, bu çoğulculuk ve çeşitlilik olmadan, Lübnan'ın Vatikan'ın hayal ettiği Lübnan olmayacağına inanıyor.

Papa'nın Lübnan'a Dördüncü Ziyareti

Papa'nın Lübnan'a yaptığı bu ziyaret, bir papanın ilk ziyareti değil. İlk ziyaret, Papa VI. Paul'ün Hindistan'a giderken Beyrut'u ziyaret ettiği ve havaalanında resmi bir karşılama aldığı 1964 yılındaydı.

Olağanüstü önem kazanan ikinci ziyaret, Papa II. Jean Paul'ün 10 ve 11 Mayıs 1997 tarihlerinde, üçüncüsü ise Papa XVI. Benedict'in 14, 15 ve 16 Eylül 2012 tarihlerinde yaptığı ziyaretti.