Iraklı eski istihbarat yetkilisi Cumeyli Şarku'l Avsat'a konuştu: Kaddafi ve Esed’in cezalandırılması… Chirac’a gönderilen para çantaları ve Danielle Mitterrand’a suikast girişimi

Irak’ın ‘Baas’a bağlı’ İstihbarat Servisi’nin eski ABD masası şefi Salim el-Cumeyli, Irak istihbaratının eski defterlerini Şarku’l Avsat için açtı (4)

(O zamanki Cumhurbaşkanı Yardımcısı) Saddam Hüseyin ve Fransa Başbakanı Jacques Chirac, 6 Eylül 1975’te Irak Temmuz (Osirak) reaktöründe (Getty Images)
(O zamanki Cumhurbaşkanı Yardımcısı) Saddam Hüseyin ve Fransa Başbakanı Jacques Chirac, 6 Eylül 1975’te Irak Temmuz (Osirak) reaktöründe (Getty Images)
TT

Iraklı eski istihbarat yetkilisi Cumeyli Şarku'l Avsat'a konuştu: Kaddafi ve Esed’in cezalandırılması… Chirac’a gönderilen para çantaları ve Danielle Mitterrand’a suikast girişimi

(O zamanki Cumhurbaşkanı Yardımcısı) Saddam Hüseyin ve Fransa Başbakanı Jacques Chirac, 6 Eylül 1975’te Irak Temmuz (Osirak) reaktöründe (Getty Images)
(O zamanki Cumhurbaşkanı Yardımcısı) Saddam Hüseyin ve Fransa Başbakanı Jacques Chirac, 6 Eylül 1975’te Irak Temmuz (Osirak) reaktöründe (Getty Images)

Her ikisinin de tabiatından kaynaklanan sebeplerle Saddam Hüseyin ile Muammer Kaddafi arasında dostluk yoktu. Kaddafi, Arap dünyası liderliğinin kendisine verilmesi gerektiği yönünde bir yanılgıya sahipti. Libya’nın, İran-Irak savaşında İran’ın yanında durması da aradaki gerginliği artırdı. Saddam Hüseyin ile Hafız Esed arasında var olan ve Baasçı iki ülke ve iki başkent arasındaki şiddetli rekabetin yanı sıra Şam’ın Tahran’ın yanında yer almasından da kaynaklanan anlaşmazlık barizdi. İran’la savaşın sona ermesinden sonra Saddam, bu iki adamdan da intikam almaya çalışacaktı.

Öte yanda Saddam, eski Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ile dostane ilişkiler kurdu ve bu dostluk, Chirac’ın seçim kampanyalarının finanse edilmesine kadar uzandı. Aynı şey, merhum Pakistan Başbakanı Benazir Butto ile olan ilişkisinde de yaşandı. Ancak eski Cumhurbaşkanı François Mitterrand’ın eşi Danielle Mitterrand’ın oynadığı rol, Irak makamlarını kızdırdı ve bu yüzden teşkilatın bombalarından birine hedef oldu ancak tesadüf eseri kurtuldu.

Irak İstihbaratı ABD Birimi Başkanı Salim el-Cumeyli, hafızasında uyuyan pek çok konu başlığını uyandırıp anlatıyor. 1970’li yıllarda Saddam Hüseyin, Irak’ı ziyaret eden Fransa Başbakanı Jacques Chirac ile samimi bir ilişki kurdu. Chirac, Saddam’ın kişiliğine hayran kalmış ve Arapların vaziyetini anlıyor, Ortadoğu’nun meseleleriyle de olumlu bir şekilde başa çıkabiliyor görüntüsü çizmişti. Bir kısmı hassas olmak üzere birçok alanda işbirliği yapıldı.

Bu ilişki çerçevesinde Cumhurbaşkanı istihbarat teşkilatına, Fransa seçimlerinde Chirac’ı desteklemesi için talimat verdi; teşkilat da 1980’li yıllardaki iki seçim kampanyasında ona mali destek sağladı. Konunun hassasiyetinden dolayı para transferi için bankaları kullanmak mümkün değildi tabi. Teşkilatın parayı bir çanta içerisinde göndermesi ve güvenlik servislerinin çantayı fark etmelerini önlemek için de teslim yerinin Paris metrosu olması gerekiyordu. Chirac’ın ekibi, şifreyi bilen birini metro istasyonuna gönderir ve çanta teslim alınırdı.

Bu dostluk ilişkisinin paralelinde Danielle Mitterrand, Irak’ı rahatsız eden faaliyetler içerisindeydi. İnsan hakları, sivil özgürlükler, etnik ve dinî azınlıkların durumu alanlarında aktivist olan Danielle Mitterrand, Kürt lider Celal Talabani ile güçlü bir ilişkiye sahipti ve bu yüzden Kürt meselesine geniş ilgi gösterdi. Kürdistan bölgesinin 1991’de “ayrılmasından” sonra Danielle’in Süleymaniye’ye yaptığı ziyaretler arttı ve rahatsızlık verici medya ve siyaset faaliyetleri yürütmeye başladı. Fransa’nın, BM Güvenlik Konseyi’nin uçuşa yasak bölgeler getirilmesine ilişkin 688 sayılı karar tasarısına verdiği destek de söz konusu faaliyetler kapsamındaydı. Halepçe meselesi ile Irak’ın kimyasal silah kullanımını çokça gündeme getirdi ve bu yüzden davranışlarına bir sınır konmasına karar verildi.

Temmuz 1992’de Süleymaniye bölgesine gerçekleştirdiği ziyaret esnasında Halepçe Şehitleri Anıtı’nı ziyaret etmeye niyetlendi ve yoluna bomba yerleştirildi. Ancak olaydan mucizevi bir şekilde kurtuldu, çünkü tesadüf eseri bomba ile arasından bir kamyon geçerek, ölmesini engelledi. Bu olay üzerine bir daha dönmemek üzere Süleymaniye’den ayrıldı.

Benazir Butto ile bir üniversite arkadaşı üzerinden bağlantı kurma girişimi başladı. Sözü edilen arkadaş, eski bir Iraklı bakanın oğluydu ve 1970’li yıllarda Britanya’da Butto ile aynı üniversitede eğitim almıştı. Daha sonra bu ilişki, doğrudan ilişkiye dönüştü ve teşkilat ona, iki seçim turunu kazanmasına imkân sağlayacak şekilde büyük bir mali destek sundu.

Eritre Devlet Başkanı Isaias Afewerki ile ilişki, Eritre Halk Kurtuluş Cephesi’nin genel sekreteri olduğu günlerde başladı ve ona da destek sunuldu. Aslında Bereke Tefric adlı bir Cezayirli savaşçı aracılığıyla başlayan bu ilişki, Eritre bağımsızlığını kazanıp Afewerki devlet başkanı olana kadar devam etti.

İran, Bağdat’ı patlatabilecek füzeler arayışındaydı. Suriyeli yetkililer, bu rolü oynamak istemedi ve İranlılara, Libyalı yetkililerle iletişime geçmelerini tavsiye etti. Muammer Kaddafi, buna çok hevesli değildi, ancak “ikinci adam” Abdüsselam Callud’un ısrarı onu onaylamaya sevk etti. Kaddafi’nin pek çok nedenden ötürü İran’la ilişkileri sıkılaştırmak istediğini düşünenler var. Onlara göre bu sebeplerden biri, İmam Musa Sadr’ı saklamakla itham edildiği sayfayı çevirmektir. Hikâyeyi anlatması için sözü Cumeyli’ye bırakıyorum.

Kaddafi’den intikam alma hedefine matuf bir hava köprüsü

Bağdat 1985 yılında, İran-Irak savaşındaki askerî operasyonların doruk noktasında ilk İran füzesinin düşmesiyle dehşete uğradı. Bağdat’ın merkezine düşen bu füze, Merkez Bankası binasını hedef almıştı. İran, savaşın başladığı andan beri Bağdat’ı füzelerle bombalayamamıştı. Uzmanlar, füze parçalarını inceleyince bunun Rus yapımı bir Scud füzesi olduğu ve İran ordusunun silah listesinde yer almadığı ortaya çıktı. Meselenin peşine düşüldükten sonra Libya’nın İran’a bu türden füzeler tedarik ettiği anlaşıldı. Doğrusu, İran’ın bu tür füzelere sahip olması, o zamanlar “şehirler savaşı” olarak adlandırılan mücadelenin tırmanmasına katkı sağladı.

Bu pervasız hareketin, Kaddafi’nin Irak Cumhurbaşkanı’na duyduğu nefretin bir ifadesi olduğu açıktı. Saddam Hüseyin, Libya sınırlarında istihbari ve askerî varlık gösterilmesi için emir verdi. Libya-Çad sınırında Libya muhalefeti vardı. Irak, Çad Devlet Başkanı Hüseyin Habri’yi destekliyor ve onunla güçlü bir ilişki kuruyorken, Kaddafi’nin güçleri de Habri’ye muhalif silahlı hareketlere destek veriyordu.

Libya-Çad sınırında Libya muhalefetine ait bir kamp kuruldu ve Bağdat ve Çad’da bulunan Libyalı muhalif unsurlar askerî eğitim için oraya nakledildi. Irak’ın desteği ciddiydi. Bağdat’taki Reşid askerî üssünden Çad’ın başkenti Encemine’deki (N’Djaména) havalimanına bir hava köprüsü kuruldu. Hafif ve orta silahlar, havan topları ve tanksavarları içeren nakliye operasyonları, istihbarat görevlileri tarafından denetleniyordu. Siyasi yönden de dosyanın sorumlusu Tarık Aziz’di.

Libya muhalefeti, eğitimini tamamladığında Kaddafi’nin güçlerine beklenmedik bir saldırıda bulundu ve onları ağır hasarlara uğratarak savaştan geri çekilmelerine sebep oldu. Birkaç gün sonra Albay Kaddafi, yakını Ahmed Kaddaf ed-Dem’i Bağdat’a gönderdi. Ahmed Kaddaf ed-Dem’i, İstihbarat Teşkilatı Başkanı Dr. Fazıl el-Berrak ile Korgeneral Hüseyin Kamil karşıladı. Ziyaretin düzenlemelerini denetleyen kişi de bendim. İki taraf, Libya’nın İran’a desteğini kesmesi karşılığında Irak’ın Libya muhalefetine desteğini sonlandırması üzerine anlaştı.

Lübnan’da bir savaş

Irak-İran savaşının bitişi, Lübnan’ın geneline yayılan kargaşayla aynı zamana denk geldi. Kargaşa, eski Lübnan Devlet Başkanı Emin el-Cemayel’in Ordu Komutanı Mişel Avn’ı başbakan olarak atamasından sonra cumhurbaşkanı pozisyonunda doğan anayasal boşluktan kaynaklanıyordu. Mişel Avn, Mart 1989’da Suriye varlığına karşı “Kurtuluş Savaşı” adıyla savaş başlatan kişiydi. Avn, Lübnan’da Suriye askerî varlığına izin verilmesini öngören Taif Anlaşması’na itiraz etti ve seçildikten 16 gün sonra öldürülen Devlet Başkanı Röne Muavvad’ı ve onun halefi İlyas el-Heravi’yi tanımadı. İstihbarat teşkilatı, General Avn’la ve Samir Ca’ca ile Kerim Bakraduni’nin ekibinden olup Avn’ın yanında duran taraflarla sıkı ilişki içerisindeydi. Lübnan dosyası, Dış Hizmet Genel Müdürü Faruk Hicazi ve Birinci Uluslararası Müdürü Cabbar ez-Zübeydi tarafından yürütülüyordu.

O esnada İran’la savaşı biten Irak’ın, Hafız Esed’den intikam alması gerekiyordu. Bu yüzden Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin, istihbarat teşkilatına Lübnan’a tüm gücüyle müdahale edip, Suriye varlığına karşı savaşında General Mişel Avn’ı maddi ve askeri olarak destekleme emri verdi. İstihbarat teşkilatının, Cumhurbaşkanı’nın emrini gecikmeden yerine getirmek için planlar hazırlaması gerekiyordu. Teşkilatın önemli kaynakları arasında, deniz taşımacılığı operasyonları, silah ve patlayıcı kaçakçılığı alanlarında uzman ve son derece yetenekli Filistinli R. H. R. de vardı; silahların Akabe limanı üzerinden ulaştırılması görevi ona verildi ve plan, onunla anlaşma sağlanarak yapıldı. Yetkili istihbarat görevlisi H. R. Z., Ulaştırma ve Haberleşme Bakanlığı ile işbirliği yaparak Bakanlıktan “ez-Zevra” adını taşıyan sivil bir gemi kiraladı. Gemi, “Scorpion” adıyla tâbiiyetini Kıbrıs olacak şekilde değiştirmek üzere Yunanistan’a doğru yola çıktı.  

Askerî Hükümet Başkanı Mişel Avn, Eki 1989’da Lübnan Başkanlık Sarayı’nda… Saddam, Suriye ordusunu Lübnan’dan çıkarmak için bir savaş başlatan General’in kuvvetlerine askerî destek sağladı (Getty Images)
Askerî Hükümet Başkanı Mişel Avn, Eki 1989’da Lübnan Başkanlık Sarayı’nda… Saddam, Suriye ordusunu Lübnan’dan çıkarmak için bir savaş başlatan General’in kuvvetlerine askerî destek sağladı (Getty Images)

Irak Savunma Bakanlığı, Ürdün siyasi ve askerî yetkilileriyle koordineli olarak ekipman ve silahları Akabe limanına nakletti. Sevkiyat konvoyları, Akabe limanına yöneldi ve kamuflaj için silah kamyonlarının üzerine çimento konularak Kıbrıs gemisi Scorpion’a yüklendi.

Teşkilat, İsrail’in sevkiyatı denizde durduracağından endişe ediyordu. Bundan dolayı gemiye, özel harekât biriminden intihar bombacıları yerleştirildi. Bunların görevi, İsrail’in karşı çıkması halinde gemiyi savunmak ya da içindekiler de dahil olmak üzere gemiyi patlatmaktı. Aynı zamanda Yemen’in Hudeyde limanı üzerinden Lübnan’a başka sevkiyatlar da yapıldı ve silahların kendi topraklarından veya sularından geçmesi gereken ülkelerin onayı alındı. Lübnan’a büyük miktarlarda silah, başarıyla aktarıldı ve Avn’a ve Samir Ca’ca gibi onunla ittifak halinde olan ekibe teslim edildi.

Mali desteğe gelince… Irak, Avn’a 11 milyon dolar nakit desteği sağladı. Bu destek, Lübnan’daki Suriye askerî varlığının baltalanması ve ağır kayıplara uğratılmasına katkıda bulundu. Bununla birlikte Irak’ın Kuveyt’i işgal edip siyasi, ekonomik ve askerî olarak kuşatılmasından sonra güç dengeleri bir anda değişti, mali ve askerî destek durduruldu, Suriye güçleri General Avn’ın güçlerini yenip onu kuşatmayı başardı. Bunun üzerine General Avn, Fransa Büyükelçiliğine sığındı ve sonra Fransa’daki sürgün yerine gitmek üzere ülkeden ayrıldı. 2002 yılında Beyrut’taki büyükelçiliğimizde bulunan irtibat görevlisi A. S., Paris’e gönderildi ve General Avn ile kendi konutunda bir araya geldi. Görevli, Avn’a liderliğin selamlarını iletti ve Irak’ın kendisine verdiği desteği gözden geçirdi. General, Lübnan’ın bağımsızlığı konusundaki tutumlarından dolayı Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin’e minnettarlığını ve şükranlarını ifade etti.

Hizbullah’la ilişki

Lübnan Hizbullah’ı, İran ve Suriye’nin desteğiyle 1982’de kurulduğundan beri Lübnan’daki Irak varlığıyla bir düşmanlık halindeydi. Bu durum, Hizbullah’ın İsrail ordusunu tüketen bir gerilla savaşı başlatmasından sonra İsrail güçlerinin Lübnan’ın güneyinden tahliye edildiği 2000 yılına kadar böyle devam etti. Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin, Hizbullah savaşçılarının kahramanlığından etkilenmişti. Basit silahlarla topraklarını kurtaran bir grup Lübnanlı gencin yetenekleri ile İsrail’in Arap topraklarını işgali karşısında hiçbir şey yapamamış Arap rejimlerinin orduları arasında kıyaslama yapıyordu.

Salim el-Cumeyli (Şarku’l-Avsat)
Salim el-Cumeyli (Şarku’l-Avsat)

2000 yılında Irak’ın Tahran ve Şam ile ilişkisi düzelmiş ve her şey geçmişte kalmıştı. Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin, istihbarat teşkilatından, Hizbullah’la iletişime geçilip ihtiyaçlarının öğrenilmesini istedi. Lübnan’a iki kez bir üst düzey dış hizmet yetkilisi  gönderdi ve bu yetkili, Hizbullah’ın el-Emin ailesinden bir temsilcisiyle görüştü. Hizbullah, mali destek talebinde bulundu. Irak’ın petrol kuponları dışında para desteği sağlayacak mali gücü yoktu ve muhtemelen bu kuponlar da fayda sağlamadı, çünkü değeri rekor seviyelere düşmüştü. Hizbullah’ın bir temsilcisi, 2001 ve 2002 yıllarında olmak üzere Irak’ı iki kez ziyaret etti. Hizbullah, bir grup savaşçısını da gönderdi. Bunlar, Hizbullah adına faaliyet göstermiyordu; işgalden önce Irak’a giren ve Arap mücahitlerin yanında savaşa katılan Suriyeli savaşçılarla birlikteydi. Amerikan güçleri, grubun daha önce İmad Mugniye ile çalışmış olan lideri el-Hac M. Abdullah’ı tutuklamıştı.

Saddam ve Esed arasında yaz ve kış

Iraklı ve Suriyeli Baasçılar arasındaki ilişkilerde temel kaide, gerilim hattıydı. Her iki taraf da diğer tarafın muhaliflerine ev sahipliği yaptı. Suriye’nin Irak’la olan savaşında İran’ın yanında durması, birkaç ateşkesle giderilemeyen şüpheler bıraktı. Cumeyli’den bazı durakları hatırlamasını istedim; o da bu duraklara geri döndü.

1991 yılı sonlarında Suriye’nin Madrid’de İsrail’le barış müzakerelerine katıldığı esnada, Suriye içinde özellikle İhvan-ı Müslimin (Müslüman Kardeşler) tarafından bir gerginlik meydana geldi. Müslüman Kardeşler, halkın Suriye’nin Irak’a karşı savaşa katılması ve Amerika’nın gözetiminde İsrail’le ikili müzakerelere dahil olmasından duyduğu hoşnutsuzluktan yararlanarak, Esed rejimine karşı ikinci bir silahlı devrim yapma kararı aldı.

Hafız el-Esed (Getty Images)
Hafız el-Esed (Getty Images)

Müslüman Kardeşler, er-Remadi şehri yakınlarındaki bir kampta eğitim alan yaklaşık 300 savaşçıya sahipti. Başta Ali Sadreddin el-Beyanuni olmak üzere liderleri, bu savaşçıların silahlandırılmasını ve Türkiye’ye sızıp oradan da silahlı isyan ilan etmek üzere Suriye’ye girmeleri için izin verilmesini talep etti. Onlarla bu maceradan doğacak tehlikeleri tartıştık ve en az 30 bin Suriyelinin öldürülmesine yol açan 1982 İhvan Devrimi senaryosunun tekrarlanmasından korktuğumuzu dile getirdik. Ancak Müslüman Kardeşler liderliği, koşulların farklı olduğunu ve geçmişte olanların tekrarlanmayacağını vurguladı. Bunun üzerine Cumhurbaşkanlığına, Müslüman Kardeşler’in planını bildirdik ve taleplerinin onaylanmasını tavsiye ettik ama Cumhurbaşkanı’nın cevabı farklı oldu: “Onaylamıyorum… Koşullar uygun değil… Suriye rejimi, İsrail’le müzakerelere girdi ve varlığını tehdit eden bir iç tehlike karşısında zayıflık hissederse, Amerika ile Batı’dan himaye talep edecek ve İsrail lehine şu an vermek istemediği tavizler verecek.”

Talib es-Süheyl’in katillerinin serbest bırakılması

1996’da bir büyükelçi ve istihbarat yetkilisinin de bulunduğu küçük bir Iraklı heyet, Şam’ı ziyaret ederek Esed’e Saddam’dan sözlü bir mesaj iletti. Mesajın ilk noktası şuydu: Suriye ve Irak, Amerika’nın hedef aldığı ülkeler listesinde yer alıyor; ilişkileri yeniden tesis etmek ve sınırları açmak için çalışmak, Arap ulusal güvenliğinin çıkarınadır. İkinci olarak ise Esed’den, Şeyh Talib es-Süheyl’e suikast suçundan hüküm giyen iki istihbarat subayı M. C. ve H. H.’nin serbest bırakılması için Lübnanlı yetkililere müdahale etmesi istendi. İkinci talep, Esed’in ne kadar ciddi olduğunu test etme mahiyetindeydi. Esed, kabul etti; Lübnanlı yetkililer o iki mahkûmu serbest bıraktı ve Suriye istihbaratı onları güzel ağırladı.

Saddam Hüseyin (Getty Images)
Saddam Hüseyin (Getty Images)

Esed, siyasi ilişkiler hakkında, “Ebu Uday, sevdi mi tam sever, nefret etti mi tümden nefret eder.” dedi ve ilişkilerin yeniden kurulmasının daha fazla zaman gerektirdiğini, Suriye’nin halihazırda baskılara maruz kaldığını belirtti. Esed, “İki ülkede büyükelçilik açsak bile Irak istihbarat yetkililerini gönderecek, Suriye de aynısını yapacak ve dolayısıyla ilişki depreşecek.” ifadelerini dile getirdikten sonra önceliğin, iki ülke liderliği arasındaki güveni artırmak olduğuna işaret etti. Bizce Esed, Körfez ülkelerinden elde ettiği mali kazanımları olabildiğince korumak istiyordu.

Türkiye, Şam’ın Abdullah Öcalan’ı sınır dışı etmemesi halinde Suriye topraklarını işgal etmekle tehdit ettiğinde Saddam, Esed’e sözlü bir mesaj gönderdi. Bu mesajda Irak’ın, Suriye’yi işgal etmeleri halinde Türk güçleriyle savaşmak üzere tüm Cumhuriyet Muhafızlarını Esed’in emrine vermeye hazır olduğu belirtiliyordu. Buna karşılık Suriye istihbaratı yetkilisi Muhammed Mansura da şu mesajı iletti: “Cumhurbaşkanı Hafız Esed, tutumundan dolayı Irak liderliğine müteşekkirdir. Ancak Suriye, topraklarımızın bir kısmını işgal etse bile Türkiye’yle bir savaşa girmeye hazır değil. Böyle bir şey gerçekleşirse de Suriye, BM’ye şikayette bulunacak.”

Daha sonra Suriye, Öcalan’dan Suriye topraklarından ayrılmasını istedi. Öcalan, Yunanistan’a gitti ve Suriye istihbaratı, onun gittiği yer ve kullandığı pasaport hakkında Türkiye istihbaratına bilgi verdi.

Öcalan, Yunanistan’dan ayrılıp Kıbrıs pasaportuyla Kenya’ya gitti; orada ABD, Türkiye ve Kenya istihbaratları arasında gerçekleşen işbirliği ile tutuklandı ve Türk yetkililere teslim edildi.

Irak istihbaratı, Suriyeli birkaç güvenlik yetkilisiyle ilişki kurmak istedi ve ara sıra onların akrabaları ya da yakınlarına Irak’ta ticari faaliyetler için yardım etmekten geri durmadı. Suriye’yi, Amerikan işgalinden sonra teşkilatın hiç de azımsanmayacak sayıda subayını ağırlamaya sevk eden şey bu olabilir. Bununla birlikte Suriye, teşkilatın Dış Gizli Servis Genel Müdürü Faruk Hicazi (Usame bin Ladin ile Hartum’da görüşen adam), Askerî Sanayi Bakanı Abdüttevvab Molla Huveyş, eski İstihbarat Teşkilatı Başkanı Sebaavi İbrahim el-Hasan, Ticaret Bakanı Dr. Muhammed Mehdi Salih, Kurmay Korgeneral Kemal Mustafa, Teşkilat Güvenliği Müdürü Halid Necm ve Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin’in damadı Cemal Mustafa gibi aranan birçok üst düzey ismi Amerikalılara teslim etti.



ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
TT

ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)

Ömer Önhon (Türkiye'nin Suriye eski büyükelçisi)

2026 Münih Güvenlik Konferansı, “Trump dönemi” olarak adlandırılan dönemde kurallara dayalı uluslararası düzenin yeniden çizildiği, tarihi açıdan çok önemli bir anda toplandı. Münih salonlarında, Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun yanı sıra diğer üst düzey yetkililer tarafından, hızlı dönüşümlere ilişkin analizlerini ve bir sonraki aşamanın gidişatına dair öngörülerini sunan son derece önemli konuşmalar yapıldı.

Bu bağlamda, Suriye Kürt sorunu özel bir ilgi gördü. Konferansa Suriye'den katılanlar arasında Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Lideri Mazlum Abdi ve Dış İlişkiler Dairesi Eşbaşkanı İlham Ahmed yer aldı. Toplantıya Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Neçirvan Barzani de katıldı.

Suriye iç savaşı yıllarında Kürtler, Amerikan desteğinden yararlanarak ve DEAŞ'a karşı savaşta Washington ve müttefikleriyle iş birliği yaparak askeri ve siyasi olarak yeniden örgütlendiler. Birkaç yıl içinde SDG, Deyrizor ve Rakka gibi Arap nüfusun ağırlıklı olduğu bölgeler de dahil olmak üzere Suriye topraklarının neredeyse üçte birini kontrol altına aldı. Buna stratejik petrol sahaları, sınır kapıları, barajlar ve su yolları ile geniş tarım arazileri de dahildi.

Fakat bu durum, Suriye ordusunun geçen ocak ayında SDG'yi geri çekilmeye zorlayan ve ülkedeki siyasi ve askeri dengeyi yeniden kuran büyük ölçekli saldırı başlatmasıyla dramatik bir şekilde değişti. Bunun sonucunda SDG kontrol ettiği toprakların en az yüzde 80'ini, petrol sahalarından oluşan ana gelir kaynağını ve saflarındaki Arap aşiret unsurlarının desteğini kaybetti, ayrıca uzun süredir sahip olduğu koşulsuz Amerikan desteğinde de bir gerileme yaşandı.

Washington'da, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, ABD savunma kurumlarında halen eski müttefiklerine güvenen önemli bir nüfuza sahip

 Bu atılım, esasında Başkan Donald Trump'ın Şam, SDG ve Türkiye'ye yönelik politikasındaki değişimin sonucuydu; birçok gözlemci bunu Washington'un yeni bir Kürtleri terk etme bölümü olarak görüyor. Diplomatik çevrelerde dolaşan anlatılara göre ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, 30 Ocak anlaşmasıyla sonuçlanan Erbil görüşmeleri sırasında SDG Lideri Mazlum Abdi'ye, ABD'nin onlar adına askeri müdahalede bulunmayacağını ve SDG'nin yeni gerçekliğe uyum sağlaması gerektiğini bildirdi.

Bununla birlikte, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, Washington'da hâlâ önemli bir nüfuza sahip. ABD savunma kurumları içindeki eski müttefiklerine, Senatör Lindsey Graham da dahil olmak üzere kendilerine sempati duyan Kongre üyelerine ve İsrail yanlısı lobi gruplarına güveniyorlar. Bu taraflar, yönetimin yaklaşımını yeniden şekillendirmeye çalışarak, endişelerini önce Başkan Yardımcısı J.D. Vance'e, ardından da Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yakın bir çalışma ilişkisi bulunan Başkan Trump'a iletmeyi başardılar.

10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)

Bu adımlar, Suriye meselelerini takip edenlerin uzlaşma olarak nitelendirdiği bir çözümün formüle edilmesine katkıda bulundu. 30 Ocak tarihli anlaşma, SDG'ye 4 Ocak tarihli taslakta yer alanlardan daha az, ancak 18 Ocak tarihli teklifte sunulanlardan daha fazla taviz verdi.

Münih'te, SDG temsilcileri, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Senatör Lindsey Graham ve Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul da dahil olmak üzere etkili isimlerle bir dizi üst düzey görüşme gerçekleştirdi. Cumhurbaşkanı Macron, Mazlum Abdi ve güçlerini “özgürlük savaşçıları” olarak nitelendirdi ve onlara sürekli destek çağrısında bulundu. Macron'un sözleri, Suriyeli Kürtlerin sivil ve eğitim haklarının korunması ve tam olarak tanınmasına yönelik desteğini yeniden teyit eden Avrupa Parlamentosu'nun 12 Şubat tarihli kararında da yankı buldu. Buna ek olarak Fransa, ABD ile birlikte, diplomatik sürecin önemli bir kolaylaştırıcısı olarak konumlanarak, Kürt haklarını garanti altına alırken, aynı zamanda devlet yapılarına entegrasyon ile sonuçlanacak düzenlemelerin formüle edilmesine katkıda bulundu.

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu. Görüşmelerin içeriğine ilişkin gizliliğe rağmen, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack X platformundan yaptığı paylaşımda, toplantının önemini vurgulayarak, bunu “bir resim bin kelimeye bedeldir... yeni bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

SDG yetkilisi İlham Ahmed ve Mazlum Abdi'nin, birleşik bir Suriye heyetinin parçası olarak değil de bağımsız olarak orada bulunmaları da dikkat çekti. Buna rağmen, Rubio, Senato üyeleri ve Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan ile ortak toplantılara katıldılar. Abdi, uluslararası topluma kendisini pragmatik ve sorumlu bir ortak olarak sunmaya çalışarak, mutedil ve uzlaşmacı bir tavır sergiledi.

Ankara resmi bir yanıt vermese de Türk medyası Abdi'nin Münih'e gitmesine ve konferansa katılmasına izin verilmesi kararını sert bir şekilde hedef aldı. Zira Türkiye, kendisi ile devam eden temaslara rağmen, SDG'yi terör örgütü ve Kürdistan İşçi Partisi'nin (PKK) bir uzantısı olarak sınıflandırmaya devam ediyor. MİT Başkanı İbrahim Kalın'ın Münih'te bulunması da Abdi ile olası bir özel görüşme hakkında spekülasyonlara neden oldu; ancak somut kanıtların yokluğunda bu haberleri doğrulamak zor.

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor. Ancak yakından bakıldığında daha karmaşık bir tablo ortaya çıkıyor. Kürtler, siyasi ve askeri bir güç olarak resmi olarak tanındı ve “Kürt bölgeleri” kavramı resmi çerçevelere dahil edildi. Haseke şu anda Kürt bir yetkili tarafından yönetiliyor ve bu da Kürt bölgesi statüsünü pekiştiriyor. Suriye Ordusu içinde, komuta yapılarını ve silahlarını koruyan eski SDG savaşçılarından dört tugay oluşturuldu ve Derik, Kamışlı, Haseke ve Kobani dahil olmak üzere ağırlıklı olarak Kürt bölgelerinde konuşlandırıldı.

Kurumsal düzeyde, Kürtçe ulusal dil olarak tanındı ve Kürt toplumu eğitim alanında ayrıcalıklar elde etti. Bu düzenleme, etnik bütünlük ve birleşik ve coğrafi olarak bitişik bir Kürt bölgesinin yokluğu açısından Suriye'nin koşullarındaki temel farklılıkla birlikte Irak'taki modele benziyor.

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bir bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor

Suriye çatışmasında kilit bir oyuncu olan Türkiye, savaş sırasında Suriye'deki uzun süreli güç boşluğunun sonuçlarını deneyimledikten sonra, sınırlarını ve topraklarını terör örgütlerinden ve yetkisiz yabancı aktörlerden koruyabilecek merkezi bir hükümete dayalı istikrarlı ve güvenli bir Suriye devleti istiyor.

Gerçekten de Türkiye'nin Şam üzerindeki etkisi olmasaydı, SDG nihayetinde üzerinde anlaşılanlardan çok daha elverişli şartlar elde ederdi. Ankara, başından beri bu güçlerin tamamen dağıtılması ve silahsızlandırılması konusunda ısrar etti ve Türk yetkililer, saflarındaki Suriyeli olmayan savaşçıların ayrılmalarını talep etti. SDG üyelerinin Suriye ordusuna entegre edilmesi ilkesini, bunun birleşik askeri birlikler şeklinde değil, bireysel olması şartıyla kabul etti.

 Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP) Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP)

Bu koşullar arasında, yaklaşık 1000 Suriyeli olmayan savaşçının Suriye topraklarından Kuzey Irak'a çekilmesi, şimdiye kadar uygulanan tek somut adım olarak öne çıkıyor. Buna rağmen Ankara, bu aşamada bu konu ile ilgili açıkça gerilimi artırmaktan veya önemli bir baskı uygulamaktan kaçındı. Zira Türk yönetimi, Türkiye içindeki Kürt taraflarla devam eden barış süreci ışığında, Suriye'deki politikalarını, özellikle SDG ve genel olarak Kürt meselesini ele alma şeklinin iç siyasi sonuçlarıyla dengelemeye çalışıyor.

Buna binaen, Suriye dosyası, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve özellikle 2027 seçimlerinin yaklaşmasıyla birlikte iç politikada önemli bir faktör haline geldi. Zira iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), barış sürecinde ilerleme kaydederek Kürt seçmen tabanını genişletmeyi hedefliyor.

Sonraki adımlar büyük ölçüde Şam ile SDG arasındaki anlaşmaların nasıl uygulanacağına bağlı olacak; ancak anlaşmaların şartlarına dair yorumlarda devam eden farklılıklar var ve SDG Lideri Mazlum Abdi bu farklılıkları, özde değil, terminolojide bir anlaşmazlık olarak nitelendirdi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre cevap bulmamış bir diğer soru ise bu düzenlemelerin beklenen Suriye anayasasına dahil edilip edilemeyeceği ve eğer edilecekse hangi biçimde olacağıdır. Mazlum Abdi ve İlham Ahmed, Kürtlerin eğitim ve kültür haklarıyla ilgili 13 sayılı kararnamenin anayasaya dahil edilmesi çağrısında bulundular. Abdi ayrıca özerk yönetimin Suriye devlet kurumlarına entegre edilmesi gerektiğini vurguladı.

Suriye sorunu, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve iç politikasında önemli bir faktör haline geldi

 Ancak Abdi'nin son zamanlarda Suriye, Türkiye, Irak ve İran’daki “Kürdistan'ın dört parçası” ifadesine yaptığı atıflar ve Kürtlerin ortak bir siyasi otorite altında birleşmesi çağrısı, Ankara'da ve başka yerlerde mevcut endişeleri derinleştiriyor.

Suriye içinde, Sünni Arap çoğunluğun ve diğer grupların -Dürziler, Aleviler, Türkmenler ve Hristiyanlar- Kürtlere verilen ayrıcalıklara verdiği tepki, potansiyel gerilimlere işaret ediyor. Güneyde, geniş çaplı çatışmaların yerini kırılgan bir sakinliğin aldığı Dürziler arasında temkinli bir huzursuzluk hakimken, liderleri Şam'ın Kürt meselesini nasıl ele alacağını yakından takip ediyor. Kuzey ve güney Suriye arasında komşu ülkelerin pozisyonlarında temel bir farklılık bulunuyor. Kuzeyde Türkiye, Şam'ı SDG’ye karşı desteklerken, güneyde İsrail, Şam'a karşı olan Dürzi gruplara destek verdi.

Şam'ın karşı karşıya olduğu en büyük meydan okuma, savaşın harap ettiği bir ülkenin yeniden inşası ve zor durumdaki bir ekonominin canlandırılmasıdır; ne var ki azınlıkların şikayetleri ele alınmadan ve çözülmemiş siyasi anlaşmazlıklar giderilmeden bu yolda ilerlenemez. Bu hassas denklem, Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara için önemli bir sınav teşkil edecek; zira kendisi iç güçler, azınlıklarla ilişkiler ve dış güçlerin çatışan çıkarları arasında dengeyi aynı anda yönetme göreviyle karşı karşıyadır.


Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
TT

Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, İsrail'in dün gece karadan ve denizden Sayda (Sidon) bölgesini ve Bekaa Vadisi'ndeki kasabaları hedef alan saldırılarını şiddetle kınayarak, "Bu saldırıların devam etmesi, Lübnan'ın başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere dost ülkelerle istikrarı sağlamak ve İsrail'in Lübnan'a yönelik düşmanlıklarını durdurmak için yürüttüğü diplomatik çabaları ve girişimleri engellemeyi amaçlayan açık bir saldırganlık eylemidir" dedi.

Ulusal Haber Ajansı, Avn'un şu sözlerini aktardı: "Bu baskınlar, Lübnan'ın egemenliğinin yeni bir ihlalini ve uluslararası yükümlülüklerin açık bir şekilde çiğnenmesini temsil ediyor ve uluslararası toplumun iradesine, özellikle de Birleşmiş Milletler'in 1701 sayılı Kararına tam uyulmasını ve tüm hükümlerinin uygulanmasını öngören kararlarına karşı bir saygısızlığı yansıtıyor."

Bölgede istikrarı destekleyen ülkelere, "Lübnan'ın egemenliğini, güvenliğini ve toprak bütünlüğünü korumak ve bölgeyi daha fazla gerilim ve gerginlikten kurtarmak için saldırıları derhal durdurma ve uluslararası kararlara saygı gösterilmesi yönündeki sorumluluklarını üstlenmeleri" çağrısını yineledi.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre İsrail ordusunun Lübnan'ın doğusundaki Hizbullah komuta merkezlerini hedef aldığını söylediği baskınlarda en az 6 kişi öldü ve 25 kişi de yaralandı.


"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
TT

"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)

Washington, önceki gün Barış Konseyi'nin resmi açılışına tanık oldu. Bu hamleyi ABD Başkanı Donald Trump, kendisini bir barış başkanı olarak tanıtarak ve mesajını öncelikle Amerikan kamuoyuna yönelterek siyasi söyleminin merkezine yerleştirdi. Amerika Birleşik Devletleri artık dış politika dosyalarının iç mücadelenin bir parçası haline geldiği ve her diplomatik hamlenin seçmenler önünde Amerikan rolünün imajının yeni bir sınavı olduğu bir seçim yılına giriyor.

İran ile gerginliğin artmasıyla birlikte bölgedeki büyük askeri yığılma göz önüne alındığında şu soru gündeme geliyor: "İran'a önümüzdeki iki hafta içinde askeri bir saldırı düzenlenmesi durumunda Gazze ile ilgili müzakere edilen iyimser planlar nasıl gerçekçi olabilir?"

Öte yandan, "Gazze Şeridi Yönetimi Ulusal Komitesi"nin geçen akşam Geçici Polis Gücü'nde iş başvurularının alınmaya başlanacağını duyurmasının hemen ardından, Gazze'deki gençler başvurularını yapmak için yarışa girdiler.