Iraklı eski istihbarat yetkilisi Cumeyli Şarku'l Avsat'a konuştu: Kaddafi ve Esed’in cezalandırılması… Chirac’a gönderilen para çantaları ve Danielle Mitterrand’a suikast girişimi

Irak’ın ‘Baas’a bağlı’ İstihbarat Servisi’nin eski ABD masası şefi Salim el-Cumeyli, Irak istihbaratının eski defterlerini Şarku’l Avsat için açtı (4)

(O zamanki Cumhurbaşkanı Yardımcısı) Saddam Hüseyin ve Fransa Başbakanı Jacques Chirac, 6 Eylül 1975’te Irak Temmuz (Osirak) reaktöründe (Getty Images)
(O zamanki Cumhurbaşkanı Yardımcısı) Saddam Hüseyin ve Fransa Başbakanı Jacques Chirac, 6 Eylül 1975’te Irak Temmuz (Osirak) reaktöründe (Getty Images)
TT

Iraklı eski istihbarat yetkilisi Cumeyli Şarku'l Avsat'a konuştu: Kaddafi ve Esed’in cezalandırılması… Chirac’a gönderilen para çantaları ve Danielle Mitterrand’a suikast girişimi

(O zamanki Cumhurbaşkanı Yardımcısı) Saddam Hüseyin ve Fransa Başbakanı Jacques Chirac, 6 Eylül 1975’te Irak Temmuz (Osirak) reaktöründe (Getty Images)
(O zamanki Cumhurbaşkanı Yardımcısı) Saddam Hüseyin ve Fransa Başbakanı Jacques Chirac, 6 Eylül 1975’te Irak Temmuz (Osirak) reaktöründe (Getty Images)

Her ikisinin de tabiatından kaynaklanan sebeplerle Saddam Hüseyin ile Muammer Kaddafi arasında dostluk yoktu. Kaddafi, Arap dünyası liderliğinin kendisine verilmesi gerektiği yönünde bir yanılgıya sahipti. Libya’nın, İran-Irak savaşında İran’ın yanında durması da aradaki gerginliği artırdı. Saddam Hüseyin ile Hafız Esed arasında var olan ve Baasçı iki ülke ve iki başkent arasındaki şiddetli rekabetin yanı sıra Şam’ın Tahran’ın yanında yer almasından da kaynaklanan anlaşmazlık barizdi. İran’la savaşın sona ermesinden sonra Saddam, bu iki adamdan da intikam almaya çalışacaktı.

Öte yanda Saddam, eski Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ile dostane ilişkiler kurdu ve bu dostluk, Chirac’ın seçim kampanyalarının finanse edilmesine kadar uzandı. Aynı şey, merhum Pakistan Başbakanı Benazir Butto ile olan ilişkisinde de yaşandı. Ancak eski Cumhurbaşkanı François Mitterrand’ın eşi Danielle Mitterrand’ın oynadığı rol, Irak makamlarını kızdırdı ve bu yüzden teşkilatın bombalarından birine hedef oldu ancak tesadüf eseri kurtuldu.

Irak İstihbaratı ABD Birimi Başkanı Salim el-Cumeyli, hafızasında uyuyan pek çok konu başlığını uyandırıp anlatıyor. 1970’li yıllarda Saddam Hüseyin, Irak’ı ziyaret eden Fransa Başbakanı Jacques Chirac ile samimi bir ilişki kurdu. Chirac, Saddam’ın kişiliğine hayran kalmış ve Arapların vaziyetini anlıyor, Ortadoğu’nun meseleleriyle de olumlu bir şekilde başa çıkabiliyor görüntüsü çizmişti. Bir kısmı hassas olmak üzere birçok alanda işbirliği yapıldı.

Bu ilişki çerçevesinde Cumhurbaşkanı istihbarat teşkilatına, Fransa seçimlerinde Chirac’ı desteklemesi için talimat verdi; teşkilat da 1980’li yıllardaki iki seçim kampanyasında ona mali destek sağladı. Konunun hassasiyetinden dolayı para transferi için bankaları kullanmak mümkün değildi tabi. Teşkilatın parayı bir çanta içerisinde göndermesi ve güvenlik servislerinin çantayı fark etmelerini önlemek için de teslim yerinin Paris metrosu olması gerekiyordu. Chirac’ın ekibi, şifreyi bilen birini metro istasyonuna gönderir ve çanta teslim alınırdı.

Bu dostluk ilişkisinin paralelinde Danielle Mitterrand, Irak’ı rahatsız eden faaliyetler içerisindeydi. İnsan hakları, sivil özgürlükler, etnik ve dinî azınlıkların durumu alanlarında aktivist olan Danielle Mitterrand, Kürt lider Celal Talabani ile güçlü bir ilişkiye sahipti ve bu yüzden Kürt meselesine geniş ilgi gösterdi. Kürdistan bölgesinin 1991’de “ayrılmasından” sonra Danielle’in Süleymaniye’ye yaptığı ziyaretler arttı ve rahatsızlık verici medya ve siyaset faaliyetleri yürütmeye başladı. Fransa’nın, BM Güvenlik Konseyi’nin uçuşa yasak bölgeler getirilmesine ilişkin 688 sayılı karar tasarısına verdiği destek de söz konusu faaliyetler kapsamındaydı. Halepçe meselesi ile Irak’ın kimyasal silah kullanımını çokça gündeme getirdi ve bu yüzden davranışlarına bir sınır konmasına karar verildi.

Temmuz 1992’de Süleymaniye bölgesine gerçekleştirdiği ziyaret esnasında Halepçe Şehitleri Anıtı’nı ziyaret etmeye niyetlendi ve yoluna bomba yerleştirildi. Ancak olaydan mucizevi bir şekilde kurtuldu, çünkü tesadüf eseri bomba ile arasından bir kamyon geçerek, ölmesini engelledi. Bu olay üzerine bir daha dönmemek üzere Süleymaniye’den ayrıldı.

Benazir Butto ile bir üniversite arkadaşı üzerinden bağlantı kurma girişimi başladı. Sözü edilen arkadaş, eski bir Iraklı bakanın oğluydu ve 1970’li yıllarda Britanya’da Butto ile aynı üniversitede eğitim almıştı. Daha sonra bu ilişki, doğrudan ilişkiye dönüştü ve teşkilat ona, iki seçim turunu kazanmasına imkân sağlayacak şekilde büyük bir mali destek sundu.

Eritre Devlet Başkanı Isaias Afewerki ile ilişki, Eritre Halk Kurtuluş Cephesi’nin genel sekreteri olduğu günlerde başladı ve ona da destek sunuldu. Aslında Bereke Tefric adlı bir Cezayirli savaşçı aracılığıyla başlayan bu ilişki, Eritre bağımsızlığını kazanıp Afewerki devlet başkanı olana kadar devam etti.

İran, Bağdat’ı patlatabilecek füzeler arayışındaydı. Suriyeli yetkililer, bu rolü oynamak istemedi ve İranlılara, Libyalı yetkililerle iletişime geçmelerini tavsiye etti. Muammer Kaddafi, buna çok hevesli değildi, ancak “ikinci adam” Abdüsselam Callud’un ısrarı onu onaylamaya sevk etti. Kaddafi’nin pek çok nedenden ötürü İran’la ilişkileri sıkılaştırmak istediğini düşünenler var. Onlara göre bu sebeplerden biri, İmam Musa Sadr’ı saklamakla itham edildiği sayfayı çevirmektir. Hikâyeyi anlatması için sözü Cumeyli’ye bırakıyorum.

Kaddafi’den intikam alma hedefine matuf bir hava köprüsü

Bağdat 1985 yılında, İran-Irak savaşındaki askerî operasyonların doruk noktasında ilk İran füzesinin düşmesiyle dehşete uğradı. Bağdat’ın merkezine düşen bu füze, Merkez Bankası binasını hedef almıştı. İran, savaşın başladığı andan beri Bağdat’ı füzelerle bombalayamamıştı. Uzmanlar, füze parçalarını inceleyince bunun Rus yapımı bir Scud füzesi olduğu ve İran ordusunun silah listesinde yer almadığı ortaya çıktı. Meselenin peşine düşüldükten sonra Libya’nın İran’a bu türden füzeler tedarik ettiği anlaşıldı. Doğrusu, İran’ın bu tür füzelere sahip olması, o zamanlar “şehirler savaşı” olarak adlandırılan mücadelenin tırmanmasına katkı sağladı.

Bu pervasız hareketin, Kaddafi’nin Irak Cumhurbaşkanı’na duyduğu nefretin bir ifadesi olduğu açıktı. Saddam Hüseyin, Libya sınırlarında istihbari ve askerî varlık gösterilmesi için emir verdi. Libya-Çad sınırında Libya muhalefeti vardı. Irak, Çad Devlet Başkanı Hüseyin Habri’yi destekliyor ve onunla güçlü bir ilişki kuruyorken, Kaddafi’nin güçleri de Habri’ye muhalif silahlı hareketlere destek veriyordu.

Libya-Çad sınırında Libya muhalefetine ait bir kamp kuruldu ve Bağdat ve Çad’da bulunan Libyalı muhalif unsurlar askerî eğitim için oraya nakledildi. Irak’ın desteği ciddiydi. Bağdat’taki Reşid askerî üssünden Çad’ın başkenti Encemine’deki (N’Djaména) havalimanına bir hava köprüsü kuruldu. Hafif ve orta silahlar, havan topları ve tanksavarları içeren nakliye operasyonları, istihbarat görevlileri tarafından denetleniyordu. Siyasi yönden de dosyanın sorumlusu Tarık Aziz’di.

Libya muhalefeti, eğitimini tamamladığında Kaddafi’nin güçlerine beklenmedik bir saldırıda bulundu ve onları ağır hasarlara uğratarak savaştan geri çekilmelerine sebep oldu. Birkaç gün sonra Albay Kaddafi, yakını Ahmed Kaddaf ed-Dem’i Bağdat’a gönderdi. Ahmed Kaddaf ed-Dem’i, İstihbarat Teşkilatı Başkanı Dr. Fazıl el-Berrak ile Korgeneral Hüseyin Kamil karşıladı. Ziyaretin düzenlemelerini denetleyen kişi de bendim. İki taraf, Libya’nın İran’a desteğini kesmesi karşılığında Irak’ın Libya muhalefetine desteğini sonlandırması üzerine anlaştı.

Lübnan’da bir savaş

Irak-İran savaşının bitişi, Lübnan’ın geneline yayılan kargaşayla aynı zamana denk geldi. Kargaşa, eski Lübnan Devlet Başkanı Emin el-Cemayel’in Ordu Komutanı Mişel Avn’ı başbakan olarak atamasından sonra cumhurbaşkanı pozisyonunda doğan anayasal boşluktan kaynaklanıyordu. Mişel Avn, Mart 1989’da Suriye varlığına karşı “Kurtuluş Savaşı” adıyla savaş başlatan kişiydi. Avn, Lübnan’da Suriye askerî varlığına izin verilmesini öngören Taif Anlaşması’na itiraz etti ve seçildikten 16 gün sonra öldürülen Devlet Başkanı Röne Muavvad’ı ve onun halefi İlyas el-Heravi’yi tanımadı. İstihbarat teşkilatı, General Avn’la ve Samir Ca’ca ile Kerim Bakraduni’nin ekibinden olup Avn’ın yanında duran taraflarla sıkı ilişki içerisindeydi. Lübnan dosyası, Dış Hizmet Genel Müdürü Faruk Hicazi ve Birinci Uluslararası Müdürü Cabbar ez-Zübeydi tarafından yürütülüyordu.

O esnada İran’la savaşı biten Irak’ın, Hafız Esed’den intikam alması gerekiyordu. Bu yüzden Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin, istihbarat teşkilatına Lübnan’a tüm gücüyle müdahale edip, Suriye varlığına karşı savaşında General Mişel Avn’ı maddi ve askeri olarak destekleme emri verdi. İstihbarat teşkilatının, Cumhurbaşkanı’nın emrini gecikmeden yerine getirmek için planlar hazırlaması gerekiyordu. Teşkilatın önemli kaynakları arasında, deniz taşımacılığı operasyonları, silah ve patlayıcı kaçakçılığı alanlarında uzman ve son derece yetenekli Filistinli R. H. R. de vardı; silahların Akabe limanı üzerinden ulaştırılması görevi ona verildi ve plan, onunla anlaşma sağlanarak yapıldı. Yetkili istihbarat görevlisi H. R. Z., Ulaştırma ve Haberleşme Bakanlığı ile işbirliği yaparak Bakanlıktan “ez-Zevra” adını taşıyan sivil bir gemi kiraladı. Gemi, “Scorpion” adıyla tâbiiyetini Kıbrıs olacak şekilde değiştirmek üzere Yunanistan’a doğru yola çıktı.  

Askerî Hükümet Başkanı Mişel Avn, Eki 1989’da Lübnan Başkanlık Sarayı’nda… Saddam, Suriye ordusunu Lübnan’dan çıkarmak için bir savaş başlatan General’in kuvvetlerine askerî destek sağladı (Getty Images)
Askerî Hükümet Başkanı Mişel Avn, Eki 1989’da Lübnan Başkanlık Sarayı’nda… Saddam, Suriye ordusunu Lübnan’dan çıkarmak için bir savaş başlatan General’in kuvvetlerine askerî destek sağladı (Getty Images)

Irak Savunma Bakanlığı, Ürdün siyasi ve askerî yetkilileriyle koordineli olarak ekipman ve silahları Akabe limanına nakletti. Sevkiyat konvoyları, Akabe limanına yöneldi ve kamuflaj için silah kamyonlarının üzerine çimento konularak Kıbrıs gemisi Scorpion’a yüklendi.

Teşkilat, İsrail’in sevkiyatı denizde durduracağından endişe ediyordu. Bundan dolayı gemiye, özel harekât biriminden intihar bombacıları yerleştirildi. Bunların görevi, İsrail’in karşı çıkması halinde gemiyi savunmak ya da içindekiler de dahil olmak üzere gemiyi patlatmaktı. Aynı zamanda Yemen’in Hudeyde limanı üzerinden Lübnan’a başka sevkiyatlar da yapıldı ve silahların kendi topraklarından veya sularından geçmesi gereken ülkelerin onayı alındı. Lübnan’a büyük miktarlarda silah, başarıyla aktarıldı ve Avn’a ve Samir Ca’ca gibi onunla ittifak halinde olan ekibe teslim edildi.

Mali desteğe gelince… Irak, Avn’a 11 milyon dolar nakit desteği sağladı. Bu destek, Lübnan’daki Suriye askerî varlığının baltalanması ve ağır kayıplara uğratılmasına katkıda bulundu. Bununla birlikte Irak’ın Kuveyt’i işgal edip siyasi, ekonomik ve askerî olarak kuşatılmasından sonra güç dengeleri bir anda değişti, mali ve askerî destek durduruldu, Suriye güçleri General Avn’ın güçlerini yenip onu kuşatmayı başardı. Bunun üzerine General Avn, Fransa Büyükelçiliğine sığındı ve sonra Fransa’daki sürgün yerine gitmek üzere ülkeden ayrıldı. 2002 yılında Beyrut’taki büyükelçiliğimizde bulunan irtibat görevlisi A. S., Paris’e gönderildi ve General Avn ile kendi konutunda bir araya geldi. Görevli, Avn’a liderliğin selamlarını iletti ve Irak’ın kendisine verdiği desteği gözden geçirdi. General, Lübnan’ın bağımsızlığı konusundaki tutumlarından dolayı Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin’e minnettarlığını ve şükranlarını ifade etti.

Hizbullah’la ilişki

Lübnan Hizbullah’ı, İran ve Suriye’nin desteğiyle 1982’de kurulduğundan beri Lübnan’daki Irak varlığıyla bir düşmanlık halindeydi. Bu durum, Hizbullah’ın İsrail ordusunu tüketen bir gerilla savaşı başlatmasından sonra İsrail güçlerinin Lübnan’ın güneyinden tahliye edildiği 2000 yılına kadar böyle devam etti. Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin, Hizbullah savaşçılarının kahramanlığından etkilenmişti. Basit silahlarla topraklarını kurtaran bir grup Lübnanlı gencin yetenekleri ile İsrail’in Arap topraklarını işgali karşısında hiçbir şey yapamamış Arap rejimlerinin orduları arasında kıyaslama yapıyordu.

Salim el-Cumeyli (Şarku’l-Avsat)
Salim el-Cumeyli (Şarku’l-Avsat)

2000 yılında Irak’ın Tahran ve Şam ile ilişkisi düzelmiş ve her şey geçmişte kalmıştı. Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin, istihbarat teşkilatından, Hizbullah’la iletişime geçilip ihtiyaçlarının öğrenilmesini istedi. Lübnan’a iki kez bir üst düzey dış hizmet yetkilisi  gönderdi ve bu yetkili, Hizbullah’ın el-Emin ailesinden bir temsilcisiyle görüştü. Hizbullah, mali destek talebinde bulundu. Irak’ın petrol kuponları dışında para desteği sağlayacak mali gücü yoktu ve muhtemelen bu kuponlar da fayda sağlamadı, çünkü değeri rekor seviyelere düşmüştü. Hizbullah’ın bir temsilcisi, 2001 ve 2002 yıllarında olmak üzere Irak’ı iki kez ziyaret etti. Hizbullah, bir grup savaşçısını da gönderdi. Bunlar, Hizbullah adına faaliyet göstermiyordu; işgalden önce Irak’a giren ve Arap mücahitlerin yanında savaşa katılan Suriyeli savaşçılarla birlikteydi. Amerikan güçleri, grubun daha önce İmad Mugniye ile çalışmış olan lideri el-Hac M. Abdullah’ı tutuklamıştı.

Saddam ve Esed arasında yaz ve kış

Iraklı ve Suriyeli Baasçılar arasındaki ilişkilerde temel kaide, gerilim hattıydı. Her iki taraf da diğer tarafın muhaliflerine ev sahipliği yaptı. Suriye’nin Irak’la olan savaşında İran’ın yanında durması, birkaç ateşkesle giderilemeyen şüpheler bıraktı. Cumeyli’den bazı durakları hatırlamasını istedim; o da bu duraklara geri döndü.

1991 yılı sonlarında Suriye’nin Madrid’de İsrail’le barış müzakerelerine katıldığı esnada, Suriye içinde özellikle İhvan-ı Müslimin (Müslüman Kardeşler) tarafından bir gerginlik meydana geldi. Müslüman Kardeşler, halkın Suriye’nin Irak’a karşı savaşa katılması ve Amerika’nın gözetiminde İsrail’le ikili müzakerelere dahil olmasından duyduğu hoşnutsuzluktan yararlanarak, Esed rejimine karşı ikinci bir silahlı devrim yapma kararı aldı.

Hafız el-Esed (Getty Images)
Hafız el-Esed (Getty Images)

Müslüman Kardeşler, er-Remadi şehri yakınlarındaki bir kampta eğitim alan yaklaşık 300 savaşçıya sahipti. Başta Ali Sadreddin el-Beyanuni olmak üzere liderleri, bu savaşçıların silahlandırılmasını ve Türkiye’ye sızıp oradan da silahlı isyan ilan etmek üzere Suriye’ye girmeleri için izin verilmesini talep etti. Onlarla bu maceradan doğacak tehlikeleri tartıştık ve en az 30 bin Suriyelinin öldürülmesine yol açan 1982 İhvan Devrimi senaryosunun tekrarlanmasından korktuğumuzu dile getirdik. Ancak Müslüman Kardeşler liderliği, koşulların farklı olduğunu ve geçmişte olanların tekrarlanmayacağını vurguladı. Bunun üzerine Cumhurbaşkanlığına, Müslüman Kardeşler’in planını bildirdik ve taleplerinin onaylanmasını tavsiye ettik ama Cumhurbaşkanı’nın cevabı farklı oldu: “Onaylamıyorum… Koşullar uygun değil… Suriye rejimi, İsrail’le müzakerelere girdi ve varlığını tehdit eden bir iç tehlike karşısında zayıflık hissederse, Amerika ile Batı’dan himaye talep edecek ve İsrail lehine şu an vermek istemediği tavizler verecek.”

Talib es-Süheyl’in katillerinin serbest bırakılması

1996’da bir büyükelçi ve istihbarat yetkilisinin de bulunduğu küçük bir Iraklı heyet, Şam’ı ziyaret ederek Esed’e Saddam’dan sözlü bir mesaj iletti. Mesajın ilk noktası şuydu: Suriye ve Irak, Amerika’nın hedef aldığı ülkeler listesinde yer alıyor; ilişkileri yeniden tesis etmek ve sınırları açmak için çalışmak, Arap ulusal güvenliğinin çıkarınadır. İkinci olarak ise Esed’den, Şeyh Talib es-Süheyl’e suikast suçundan hüküm giyen iki istihbarat subayı M. C. ve H. H.’nin serbest bırakılması için Lübnanlı yetkililere müdahale etmesi istendi. İkinci talep, Esed’in ne kadar ciddi olduğunu test etme mahiyetindeydi. Esed, kabul etti; Lübnanlı yetkililer o iki mahkûmu serbest bıraktı ve Suriye istihbaratı onları güzel ağırladı.

Saddam Hüseyin (Getty Images)
Saddam Hüseyin (Getty Images)

Esed, siyasi ilişkiler hakkında, “Ebu Uday, sevdi mi tam sever, nefret etti mi tümden nefret eder.” dedi ve ilişkilerin yeniden kurulmasının daha fazla zaman gerektirdiğini, Suriye’nin halihazırda baskılara maruz kaldığını belirtti. Esed, “İki ülkede büyükelçilik açsak bile Irak istihbarat yetkililerini gönderecek, Suriye de aynısını yapacak ve dolayısıyla ilişki depreşecek.” ifadelerini dile getirdikten sonra önceliğin, iki ülke liderliği arasındaki güveni artırmak olduğuna işaret etti. Bizce Esed, Körfez ülkelerinden elde ettiği mali kazanımları olabildiğince korumak istiyordu.

Türkiye, Şam’ın Abdullah Öcalan’ı sınır dışı etmemesi halinde Suriye topraklarını işgal etmekle tehdit ettiğinde Saddam, Esed’e sözlü bir mesaj gönderdi. Bu mesajda Irak’ın, Suriye’yi işgal etmeleri halinde Türk güçleriyle savaşmak üzere tüm Cumhuriyet Muhafızlarını Esed’in emrine vermeye hazır olduğu belirtiliyordu. Buna karşılık Suriye istihbaratı yetkilisi Muhammed Mansura da şu mesajı iletti: “Cumhurbaşkanı Hafız Esed, tutumundan dolayı Irak liderliğine müteşekkirdir. Ancak Suriye, topraklarımızın bir kısmını işgal etse bile Türkiye’yle bir savaşa girmeye hazır değil. Böyle bir şey gerçekleşirse de Suriye, BM’ye şikayette bulunacak.”

Daha sonra Suriye, Öcalan’dan Suriye topraklarından ayrılmasını istedi. Öcalan, Yunanistan’a gitti ve Suriye istihbaratı, onun gittiği yer ve kullandığı pasaport hakkında Türkiye istihbaratına bilgi verdi.

Öcalan, Yunanistan’dan ayrılıp Kıbrıs pasaportuyla Kenya’ya gitti; orada ABD, Türkiye ve Kenya istihbaratları arasında gerçekleşen işbirliği ile tutuklandı ve Türk yetkililere teslim edildi.

Irak istihbaratı, Suriyeli birkaç güvenlik yetkilisiyle ilişki kurmak istedi ve ara sıra onların akrabaları ya da yakınlarına Irak’ta ticari faaliyetler için yardım etmekten geri durmadı. Suriye’yi, Amerikan işgalinden sonra teşkilatın hiç de azımsanmayacak sayıda subayını ağırlamaya sevk eden şey bu olabilir. Bununla birlikte Suriye, teşkilatın Dış Gizli Servis Genel Müdürü Faruk Hicazi (Usame bin Ladin ile Hartum’da görüşen adam), Askerî Sanayi Bakanı Abdüttevvab Molla Huveyş, eski İstihbarat Teşkilatı Başkanı Sebaavi İbrahim el-Hasan, Ticaret Bakanı Dr. Muhammed Mehdi Salih, Kurmay Korgeneral Kemal Mustafa, Teşkilat Güvenliği Müdürü Halid Necm ve Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin’in damadı Cemal Mustafa gibi aranan birçok üst düzey ismi Amerikalılara teslim etti.



Lübnan’ın güneyi Hizbullah'ın silahlarının ötesinde ejderhanın ağzında

Lübnan'ın güneyindeki Nebatiye kentine dönerken, yıkılmış binaların önünde arabalarıyla geçen yerinden edilmiş kişiler, 18 Nisan 2026 (AFP)
Lübnan'ın güneyindeki Nebatiye kentine dönerken, yıkılmış binaların önünde arabalarıyla geçen yerinden edilmiş kişiler, 18 Nisan 2026 (AFP)
TT

Lübnan’ın güneyi Hizbullah'ın silahlarının ötesinde ejderhanın ağzında

Lübnan'ın güneyindeki Nebatiye kentine dönerken, yıkılmış binaların önünde arabalarıyla geçen yerinden edilmiş kişiler, 18 Nisan 2026 (AFP)
Lübnan'ın güneyindeki Nebatiye kentine dönerken, yıkılmış binaların önünde arabalarıyla geçen yerinden edilmiş kişiler, 18 Nisan 2026 (AFP)

Elie el-Kuseyfi

Lübnan, pazartesi günü Hizbullah ile İsrail arasında ilan edilen muğlak ateşkesle ABD Başkanı Donald Trump'ın doğrudan ilgi alanına girmiş oldu. Bu gelişmenin başta güney halkı olmak üzere yurtlarından edilmiş Lübnanlıları iyimserliğe mi, karamsarlığa mı, yoksa belirsizliğe mi sürükleyeceği sorusu halen cevap bekliyor. Ancak Trump'ın Lübnan'a ilişkin sosyal medya paylaşımını okuduğumuzda akla önce “Lübnan dosyasına eğilmesi, tıpkı İran dosyasına dair attığı her tweette yaşandığı gibi, şifrelerini çözmek için ekstra çaba mı gerektirecek?” sorusu geliyor. Bu sürecin ipuçları zaten pazartesi günü, Lübnan paylaşımını yayımlar yayımlamaz geri almasıyla kendini gösterdi. Bununla birlikte ihtimaller arasında en ağır basanı, Lübnan'a duyduğu ilgi, İran’a duyduğunun gölgesinde kalacak ve zamanla o dosyadan da uzaklaşarak Latin Amerika, Batı ya da Doğu Avrupa ya da Güney Çin Denizi gibi dünyanın başka köşesindeki yeni bir gündem maddesine yönelecek olması bulunuyor.

Tarihi bir ironi olarak Trump'ın Lübnan ateşkesine ilişkin paylaşımının, ABD merkezli haber sitesi Axios'un pazartesi günü Lübnan'daki İsrail geriliminin arka planında gerçekleşen Trump-Netanyahu telefon görüşmesinin ayrıntılarını yayımlamasıyla, medya ve siyaset gündeminde geri plana düştüğünü belirtmek gerekiyor. Trump bu görüşmede Netanyahu için ‘tam bir deli’ ifadesini kullandı.

Bu durum, Ağustos 1982'de İsrail'in Batı Beyrut'u yoğun bombardıman altına aldığı günlerde yaşanan bir telefon görüşmesini hatırlattı. Dönemin ABD Başkanı Ronald Reagan, dönemin İsrail Başbakanı Menahem Begin'i arayarak, “Menahem, bu bir soykırım” demişti. Begin ise alaycı bir tonla ‘Holokost’ sözcüğünün anlamını iyi bildiğini belirtmiş, ancak kısa süre sonra bombardımanı durdurma emrini vermişti.

Hizbullah'ın ya da İran'ın zafer ya da zafer vaadi gibi sunmaya çalıştığı denklemler, bu felaketin boyutlarının çok gerisinde kalan kırılgan hesaplardır

Bu çerçevede, Lübnan'daki ateşkesle ilgili temel soru, ateşkesin sağlanmasında hangi tarafların ne ölçüde rol oynadığı; bu rollerin Lübnan, Arap ülkeleri, İran ve ABD arasında ya da Cumhurbaşkanı Joseph Avn ile Meclis Başkanı Nebih Berri arasında nasıl paylaştırılacağı değildir. Asıl soru, ateşkesin Güney Lübnan'ı da kapsayıp kapsamayacağıdır. Bir diğer ifadeyle, ateşkes yalnızca Beyrut ve güney banliyölerini hedef alan saldırıların durdurulmasına mı dayanacak, yani "güney banliyöler karşılığında kuzey yerleşimleri" denklemine mi geri dönülecek? Bu durum, Hizbullah'ın eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah'ın ortaya koyduğu ve "Beyrut'a karşılık Tel Aviv" şeklinde özetlenen denklemden dramatik bir geri adım anlamına gelecektir.

Ancak bugün, savaşın yol açtığı yıkımın büyüklüğü karşısında bu tartışma artık eski ya da anlamını yitirmiş görünebilir. Çünkü savaşın Güney Lübnan'ın tamamında her gün, her saat ve her dakika sebep olduğu yıkım, can kayıpları ve zorunlu göç, felaketin boyutlarını sürekli artırmaktadır.

Böylesine büyük bir insani ve maddi yıkım karşısında, Hizbullah'ın veya İran'ın zafer ya da zafer vaadi olarak sunmaya çalıştığı denklemler, felaketin büyüklüğü yanında son derece kırılgan ve yetersiz kalmaktadır.

eergthy
İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Sur kenti yakınlarında düzenlediği hava saldırısının ardından yükselen dumanlar, 27 Mayıs 2026 (AFP)

Gerçek şu ki, Lübnan’ın güneyi bu yeni-eski denklemin dışında kaldığı sürece Lübnan'da gerçek bir ateşkesten söz etmek mümkün değil. Bu denklem, İran'ın Hatemu'l-Enbiya Karargâhı aracılığıyla pazartesi günü pekiştirdiği bir formül. Söz konusu yapı, güney banliyösüne yönelik herhangi bir saldırı halinde İsrail'in kuzeyini hedef alacağı tehdidinde bulundu. Ancak bu denklem Beyrut'u çatışmanın dışında tutsa da güneyi İsrail'in öldürme makinesi karşısında çok daha savunmasız kılıyor. Öte yandan Lübnan'ı kapsayan bir ABD anlaşması olmaz formülünü yeniden üretmeye çalışan İran'ın tutumunu da gözler önüne seriyor. Bununla birlikte bu formülün geçtiğimiz nisan ayı başlarında İran ile yapılan ateşkesle birlikte gündeme geldiği andan bu yana İsrail, Güney Lübnan'da onlarca kilometre ilerleyerek 68 kent ve köyü yerle bir etti, binlerce Lübnanlıyı öldürdü ve yaraladı. İsrail şimdi de güneye yönelik bombardımanını sürdürürken, İsrail Ordu Sözcüsü Avichay Adraee, Nebatiye halkına kenti terk etmeleri uyarısında bulundu.

ABD Başkanı, gerçek bir ateşkesi sağlayabilecek ve İsrail'i buna uymaya zorlayabilecek tek kişi

Hizbullah'ı savaşın tüm dehşetinden tek başına sorumlu tutmak elbette mümkün değil. Sanki İsrail, İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney suikastının intikamını almak için fırlattığı altı rokete orantılı ve sınırlı bir karşılık vermekle yetinmiş gibi davranamayız. Öte yandan güney felaketi, Hizbullah'ın silahının ve kendi tarzındaki direniş anlayışının ne işe yaradığı sorusunun önünü ardına kadar açtı. Üstelik güney tarihinde, 1982 istilası döneminde bile görülmemiş bu emsalsiz felaketin boyutları karşısında hiç kapanmayacak. Hizbullah'ın milletvekilleri ya da politikacılarından herhangi birini dinlemek yeterli; Lübnan'ın alışıldık tartışmalarına ve dil oyunlarına alışmış bu isimler felaket karşısında ne denli yetersiz kaldıklarını ne denli eski bir dile ve söyleme hapsolduklarını ortaya koyuyor. Bu, argümanın çözülmeye başladığının işaretidir. Nebatiye ve Sur sakinlerinin iki ayrı bildirgede Lübnan ordusunun bölgeye girmesini ve Hizbullah militanlarının çekilmesini talep ederek, kentlerinin çatışmadan muaf tutulması çağrısında bulunması da tam bunu açıklıyor. Bu, güney Lübnanlıların Hizbullah'la ilişkisinde belirleyici bir kırılmaydı ve Hizbullah'ın bunu görmezden gelmesi mümkün değil. Lübnan’daki diğer siyasi güçler ise bu felaketteki sorumluluğu daha sınırlı olsa da söylemleri yine de durumun gerisinde kaldı. Bu durum, Lübnan'ın siyasi ve ulusal krizinin gerçek yüzünü gözler önüne seriyor.

vbth
Lübnan'ın güneyindeki Nebatiye kentine dönerken, yerinden edilmiş kişiler araçlarıyla Hizbullah liderlerinin resminin bulunduğu duvarın önünden geçiyor, 18 Nisan 2026 (AFP)

Meclis Başkanı Nebih Berri, tüm bu ağır felaketin yanıtının özünü dile getirerek, gerçek bir ateşkesi sağlayabilecek ve İsrail'i buna bağlayabilecek tek ismin ABD Başkanı olduğunu söyledi.

Mevcut ihtiyacın bir ateşkes sağlamak olduğunu, bunun İran'la bağlantılı ya da ayrı bir anlaşma olup olmadığından bağımsız olarak geçerli olduğunu vurgulayan Berri, Tel Aviv'in bombalamayı sürdürürken müzakere etmek istediğini, bu durumun Lübnan'a ağır bir bedel ödettirdiğini kaydetti. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre Berri'nin açıklamaları, üstü kapalı olarak bir felaket itirafı niteliği taşımasından dolayı büyük önem taşıyor. Trump'a çağrıda bulunmak zorunda kalması ve daha da önemlisi anlaşmanın İran'la ilişkili olup olmadığının artık önem taşımadığını, asıl olanın savaşı durdurmak olduğunu söylemesi de her türlü siyasi hesabı bir kenara bıraktığını gösteriyor.

Keşke savaşın kalıcı olarak durması mümkün olsaydı. Oysa şu an için ulaşılabilir hedef, savaşın derinleşmemesi ve yoğunlaşmamasıdır; Beyrut ve Dahiye'yi vuracak boyuta gelmemesidir. Ne var ki 8 Nisan’da İsrail, yalnızca on dakika içinde 100 hedefi bombaladı. Bu saldırıda yüzlerce kişi hayatını kaybetti ya da yaralandı. Bu, açık bir savaş suçuydu.

Berri'nin konuşmasındaki kilit nokta, Lübnan'ın savaş nedeniyle ödediği ağır bedel oldu. Bu da Hizbullah'ın güney felaketi ortasında oluşturmaya çalıştığı denklemlerin kırılganlığının dolaylı bir kabulü niteliği taşıyor.

İsrail ordusu kayıp verse de yıpratma savaşından çekinse de İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu önümüzdeki Ekim'de en zorlu siyasi sınavlarına hazırlanıyor olsa da bunların hiçbiri Lübnan güneyinin ödediği ağır bedele denk düşmez. Nebatiye ve Sur'dan yükselen ses de bunu açıkça ortaya koydu: Lübnan'ın uğradığı kayıpları göz ardı eden bu tür denklemleri üretmek artık kabul edilemez.

İsrail'in Lübnan güneyini yeniden işgal etmesi -ve bunun muhtemelen 2000 öncesini de aşan bir boyuta ulaşması- Hizbullah'ın, İsrail'in Lübnan topraklarındaki herhangi bir askeri ilerlemeyi caydırma ve durdurma kapasitesine ilişkin soruyu fiilen yanıtlamış oldu.

Ancak şunu da belirtmek gerekir: Yaşanan gelişmeler bizzat Hizbullah'ın öngördüklerini de aştı. Örgütün kendisi de İsrail'in bu denli ileri gideceğini hesaplamamıştı; sanki daha sınırlı bir sızma için hazırlanmış, daha küçük çaplı bir senaryoya göre konumlanmıştı. İsrail'in ilerleyişi bu ‘sınırları’ aşıp Şakif Kalesi'ni (Beaufort Kalesi) yeniden işgal ettiği anda Hizbullah, hem kendi öz algısında hem de tabanına ve kamuoyuna sunduğu imgede, silahının ve direniş kimliğinin meşruiyet zeminini tümüyle yitirdi. Her halükârda İsrail'in ilerlediği boyut, şu soruyu yeniden gündeme taşıyor. “Hizbullah geçtiğimiz yıl mart ayı başlarında o roketleri fırlatmasaydı ve 2024 Kasım’ında ateşkes anlaşmasının öngördüğü biçimde -ki Hizbullah bu anlaşmayı kendisi kabul etmişti- silahlarını Lübnan devletine teslim etmiş olsaydı, İsrail yine de Lübnan güneyine saldırır mıydı?” sorusunun kesin bir yanıtı yok. Özellikle İsrail’in Lübnan’daki askeri operasyonunun Suriye, Gazze ve Batı Şeria'daki operasyonlarla eş zamanlı yürütüldüğü düşünüldüğünde Tel Aviv'in öne sürdüğü güvenlik gerekçelerini genişlemeci emellerinden ayırt etmek giderek güçleşiyor.

jı78k
İsrail’in Lübnan'ın güneyindeki Sur kentine düzenlediği hava saldırısı sonrasında bir binadan yükselen devasa alev, 28 Mayıs 2026 (AFP)

Ancak bu soruya yeterli bir yanıt bulunamasa bile, artık bu sorunun sorulması gerekiyor. Daha da önemlisi, Hizbullah bu sorunun sorulmasını artık engelleyecek konumda değil. Ne var ki Hizbullah'ın İsrail meselesindeki tekeline son vermek, bu dosyanın tüm Lübnan'a ait bir meseleye dönüştürülmesini gerektiriyor. Yalnızca güneyin ya da Şiilerin sorunu olmaktan çıkıp ulusal bir mesele hâline gelmesi şart. Zira Lübnan'ın olumlu, ilerici değerler taşıyan bir siyasi gelecek inşa etmesini düşünmek; her sokakta, her üniversitede yankı bulan, dünya genelinde değer skalasını yeniden biçimlendiren İsrail meselesini Lübnan'ın ulusal gündemine taşımadan nasıl mümkün olabilir? Üstelik Lübnan güneyi İsrail işgali altındayken ve ülke, şiddeti yücelten, neredeyse bunu bir amaç olarak ilan eden aşırı sağa doğru korkunç bir kayış yaşayan İsrail ile doğrudan komşuyken... Tüm bunlar, bilhassa bu sürecin, Lübnan'ın iç siyasi dinamikleriyle eş zamanlı yürütüldüğü ve hem devlet hem toplum düzeyinde Lübnan'ın siyasi ve ulusal krizini derinleştirdiği göz önüne alındığında, Hizbullah'ın İsrail karşısında inşa ettiği bütün sürecin yeniden sorgulanması gerektiği gerçeğini ortadan kaldırmıyor.

Hizbullah'ın tüm sürecinin yeniden değerlendirilmesi, belki de İsrail'in 2000 yılında güneyden çekildiği andan başlamalıdır. O çekilme gerçekleştiğinde Hizbullah, bunu yalnızca İsrail ordusunun aldığı ağır darbeler ve güneyde tutunamaz hâle gelmesi sonucunda yaşanmış bir geri çekilme olarak sundu. Oysa İsrail'in iç siyasi dinamikleri bu çekilme tercihini güçlendiren asıl etkenlerdi. Bu durum Şam'ı öfkelendirdi ve şaşkına çevirdi. Çünkü İsrail, Suriye'nin elindeki önemli pazarlık kozu olan kartı almış oluyordu. Bunun üzerine Suriye, Hizbullah'ın silahına meşruiyet zemini sağlamak ve Lübnan güneyini bölgesel nüfuz mücadelesinin alanı olarak canlı tutmak amacıyla Şeba Çiftlikleri bahanesini devreye soktu.

Bugün ise İsrail'in Lübnan güneyini yeniden işgal etmesi -ve bunun muhtemelen 2000 öncesini de aşan bir boyuta ulaşması- Hizbullah'ın İsrail'in Lübnan topraklarındaki herhangi bir askeri ilerlemeyi caydırma ve durdurma kapasitesine dair soruyu fiilen yanıtlamış oldu. Bu aynı zamanda Hizbullah'ın geçmişteki zafer iddialarının geniş çaplı bir değerlendirmeye tabi tutulmasını zorunlu kılıyor. Bu iddialar gerçek bir stratejik başarıyı mı yansıtıyordu, yoksa kesin askeri sonuçlardan ziyade güvenlik vesayeti altında şekillenmiş siyasi söylem hâkimiyetinin bir ürünü müydü? Bunun ötesinde, güney halkının ödediği bedeller pahasına zafer denklemleri kurmanın artık mümkün olmaması gerekiyor.

İsrail'in Lübnan güneyindeki ilerleyişini, Suriye'nin güneyindeki harekâtından ya da Gazze savaşından bağımsız değerlendirmek, tabloyu eksik okumaya yol açar.

Olayların Hizbullah'ı da aştığı meselesine dönecek olursak: İsrail ordusunun Şakif Kalesi'ni işgal etmesinin, taşıdığı sembolik ve askeri-stratejik ağırlıkla birlikte, Hizbullah ile İsrail arasındaki savaşta ‘belirleyici bir dönüm noktası’ oluşturduğu doğruysa -ki Netanyahu bunu böyle tanımladı- şunu da belirtmek gerekiyor. Bu ‘belirleyici dönüm noktası’ yalnızca İsrail'in güneydeki işgalini genişletme kapasitesiyle değil, bu işgale verilen tepkilerle de ölçülmeli.

Bu bağlamda Tel Aviv'in Lübnan’ın güneyindeki işgalini genişletmesine karşı Arap dünyası ve uluslararası toplumdan toplu kınama açıklamaları gelmesi dikkati çekti. Bu noktada Suudi Arabistan’ın savaşın başından bu yana bir ilk olma özelliği taşıyan tutumu öne çıktı. Bu gelişme, Lübnan'daki savaşın bölgesel bir meseleye dönüştüğüne ve İsrail'in bölgesel yayılmacı politikalarıyla doğrudan bağlantılı olduğuna işaret ediyor.

Netanyahu'nun Suriye, Lübnan ve Gazze cephelerinde eş zamanlı operasyon yürüttüklerinden söz ettiği son konuşması, İsrail'in bu sahaları tek bir bölgesel savaşın parçası olarak gördüğü stratejik bir vizyonu yansıtıyor. Hizbullah'ı zayıflatmak ya da askeri kapasitesini tasfiye etmek İsrail'in birincil hedefi olmakla birlikte, bu hedef İsrail’in; birincisi, İran'ın bölgesel nüfuzunu kısmak, ikincisi, bölgedeki nüfuz alanlarını yeniden biçimlendirerek İsrail'e yeni bölgesel düzende ağırlıklı bir konum kazandırmak olmak üzere iki temel eksen üzerine kurulu daha büyük bir stratejisinin parçası.

Dolayısıyla İsrail'in Lübnan güneyindeki ilerleyişini, Suriye'nin güneyindeki harekâtından ya da Gazze savaşından bağımsız değerlendirmek tabloyu eksik okumaya yol açar. Bu süreçte İsrail, başta Suudi Arabistan ve Mısır olmak üzere önde gelen Arap ülkeleri ve Türkiye için İran kadar önemli bir bölgesel soruna dönüşüyor. Dahası, İsrail meselesi İran meselesini gölgede bırakmaya başladı. İran şu an nasıl bir özalgı içinde olursa olsun, görece de olsa bir çevreleme sürecine girmiş durumda. İsrail meselesi ise yayılmacılığının zirvesinde.

Lübnan ve özellikle güneyi, bu iki kutup arasında ejderin ağzına düşmüş hâlde. Büyük sorun yalnızca insan ve maddi kayıplardan ibaret değil. Güneyin yaşadığı emsalsiz yerinden edilmenin Lübnan'ın demografik yapısına siyasi ve ekonomik boyutlarıyla yansımalarında gizli. İsrail'in imha dinamikleri geniş çaplı nüfus göçünü de kapsıyor. Gazze'de de tam olarak bu yaşanıyor. Netanyahu'nun Gazze'nin yüzde yetmişini işgal tehdidinin, bölge halkını sürgüne zorlamayı amaçladığına dair tahminler mevcut. Daha dar ölçekte, Suriye’nin güneyinde de benzer bir tablo söz konusu. Demografik ve coğrafi kartların yeniden karılması, yaklaşan dönemin işaretlerini taşıyor.

 *Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


Sudanlı taraflar Uluslararası Beşli'nin himayesinde Addis Ababa'da bir araya geliyor

Sudan krizini görüşmek üzere geçtiğimiz nisan ayı ortalarında düzenlenen Berlin Konferansı'na katılan Uluslararası Beşli Mekanizma üyeleri (X)
Sudan krizini görüşmek üzere geçtiğimiz nisan ayı ortalarında düzenlenen Berlin Konferansı'na katılan Uluslararası Beşli Mekanizma üyeleri (X)
TT

Sudanlı taraflar Uluslararası Beşli'nin himayesinde Addis Ababa'da bir araya geliyor

Sudan krizini görüşmek üzere geçtiğimiz nisan ayı ortalarında düzenlenen Berlin Konferansı'na katılan Uluslararası Beşli Mekanizma üyeleri (X)
Sudan krizini görüşmek üzere geçtiğimiz nisan ayı ortalarında düzenlenen Berlin Konferansı'na katılan Uluslararası Beşli Mekanizma üyeleri (X)

Sudanlı taraflar bugün, Etiyopya'nın başkenti Addis Ababa’da Afrika Birliği (AfB), Arap Birliği (AL), Avrupa Birliği (AB), Birleşmiş Milletler (BM) ve Hükümetlerarası Kalkınma Otoritesi'nden (IGAD) oluşan Uluslararası Beşli mekanizmasının himayesinde bir araya getiliyor. İlk keşif niteliği taşıyan bu toplantıya orduyla ittifak halindeki siyasi ve sivil güçlerin yanı sıra Hızlı Destek Kuvvetleri'ni (HDK) destekleyen gruplar da katılıyor.

İki gün sürecek toplantı, savaşı durdurmaya yönelik çabalara katkı sağlayacak birleşik bir Sudan mekanizması oluşturulup oluşturulamayacağını araştırmayı ve Sudanlılar arasında kapsamlı bir siyasi diyalog başlatılmasının zeminini hazırlamak amacıyla geçiş düzenlemelerini müzakere etmeyi hedefliyor.

Görüşmelere eski Başbakan Abdullah Hamduk liderliğindeki Sumud İttifakı, orduya yakınlığıyla bilinen Demokratik Blok, HDK’yı destekleyen Sudan Kurucu İttifakı (Tesis) ve sivil toplum temsilcileri katılıyor.

Toplantı, katılımcı listesi konusundaki anlaşmazlıkları aşmak için yürütülen yoğun istişarelerin ardından gerçekleşiyor. Görüşmelerin taraflar arasındaki yaklaşımları birbirine yaklaştırması ve ülkede devam eden savaşı sona erdirmek için yeni bir siyasi süreç açması umut ediliyor.


Lübnan ve İsrail arasındaki müzakereler savaşla birlikte yürütülüyor

Dün Washington'daki ABD Dışişleri Bakanlığı binasında düzenlenen Lübnan ile İsrail arasındaki dördüncü müzakere turundan bir kare (AFP)
Dün Washington'daki ABD Dışişleri Bakanlığı binasında düzenlenen Lübnan ile İsrail arasındaki dördüncü müzakere turundan bir kare (AFP)
TT

Lübnan ve İsrail arasındaki müzakereler savaşla birlikte yürütülüyor

Dün Washington'daki ABD Dışişleri Bakanlığı binasında düzenlenen Lübnan ile İsrail arasındaki dördüncü müzakere turundan bir kare (AFP)
Dün Washington'daki ABD Dışişleri Bakanlığı binasında düzenlenen Lübnan ile İsrail arasındaki dördüncü müzakere turundan bir kare (AFP)

Washington'da süren Lübnan-İsrail müzakereleri, ateşkese ilişkin süregelen görüşmelere rağmen Lübnan'ın güneyinde savaş sürerken eş zamanlı ilerlemeye devam ediyor.

Lübnan, İsrail ve ABD heyetlerinin katılımıyla ABD’nin himayesinde dördüncü tur müzakereler başladı. Müzakereler, ateşkesi kalıcı hale getirmek ve durumun daha geniş çaplı bir çatışmaya dönüşmesini önlemek amacıyla yürütülen yoğun çabalar eşliğinde gerçekleşiyor.

Lübnanlı heyet, ateşkesin kalıcı hale getirilmesini diğer dosyaların görüşülmesinden önce ele alınacak bir öncelik olarak benimsetmeye çalışıyor. Heyet, herhangi bir ilerlemenin İsrail güçlerinin çekilmesi ve Lübnan hükümetinin silahın yalnızca resmî kurumların elinde bulundurulmasını öngören kararının uygulanmasıyla eş zamanlı yürütülmesi gerektiğini savunuyor. İsrail ise her türlü çekilmeyi Hizbullah'ın silahsızlandırılması sürecinin başlatılmasına bağlamakta ısrar ederken güvenlik düzenlemeleri ve doğrudan koordinasyon mekanizmaları için de baskı uyguluyor.

Müzakerelerle paralel biçimde İsrail, Başkan Donald Trump'ın karşılıklı saldırı durdurma konusunda bir mutabakata varıldığını açıklamasına karşın güneydeki hava saldırıları ve askeri operasyonlarını sürdürdü.

Her iki taraf da anlaşmaya olan bağlılığını resmi olarak dile getirmedi. Ancak sahadaki gelişmeler, Hizbullah'ın operasyonlarını Lübnan topraklarıyla sınırlı tutma yükümlülüğüne uyduğuna işaret ediyor.

Hizbullah Siyasi Konseyi Başkan Yardımcısı Mahmud Kumati, partinin gerçek ve kapsamlı bir ateşkesi kabul ettiğini teyit etti. Kumati, Güney Beyrut banliyölerinin hedef alınmasının durdurulmasını İsrail yerleşim birimlerine yönelik saldırıların sonlandırılmasına bağlayan her türlü formülü reddederek herhangi bir yeni saldırıya karşılık verileceği uyarısında bulundu.