Salim er-Reyyis
Muhammed Gabun (12), Gazze şehrinin merkezinin güneyindeki Rimmal semtinde ailesine ait evin enkazının önünde dururken artık bir mucize beklemiyor. Tek istediği Sivil Savunma ekiplerinin, o dönemde Hamas ile İsrail arasında ateşkesin ilan edileceği haberlerin geldiği geçtiğimiz yılın ekim ayında eve düşen bombanın altında kalan anne-babasının, kardeşlerinin ve yakınlarının cesetlerinin bulunması. Muhammed o gün evden sağ çıkan tek kişi olurken ailesinden yaklaşık kırk kişi halen enkaz altında. Kurtarılmaları ve defnedilmeleri için çıkarılmalarını sağlanmasını bekleniyor.
Muhammed artık hayatta kalan biri olup olmadığı arayışında değil; uzun bir bekleyişin ardından onları sadece yasını tutubilmeyi istiyor. Sivil Savunma ekipleri kısıtlı imkânlarla enkaz kaldırma çalışmalarını sürdürürken çocuk sessizce durup ailesini yutan yığınları seyrediyor. Sivil Savunma Sözcüsü Mahmud Bassal binlerce ailenin aynı tabloyu yaşadığını belirterek Sivil Savunma’nın tahminlerine göre İsrail ordusunun yıktığı evlerin enkazı altında yaklaşık 8 bin 500 vatandaşın bulunduğunu, bunlar arasında çok sayıda çocuğun yer aldığını aktardı.
Ne yazık ki Muhammed'in hikayesi bir istisna değil. Yaklaşık üç yıllık soykırım savaşının ardından Gazze Şeridi'ndeki toplumda yaşanan derin dönüşümü yansıtan binlerce hikâyeden yalnızca biri. Uluslararası kuruluşların yayımladığı rakamlar felaketin boyutunu ortaya koyuyor. Ancak bireysel hikâyeler istatistiklerin gösteremeyeceği bir gerçeği, çocukluğun nasıl değiştiğini, ailenin nasıl parçalandığını ve hayatta kalmanın başlı başına günlük bir çabaya dönüştüğünü açığa çıkarıyor.
Birleşmiş Milletler (BM) Filistin Toprakları ve İsrail'e İlişkin Bağımsız Uluslararası Soruşturma Komisyonu tarafından geçtiğimiz haziran ayında yayımlanan raporda, İsrailli yetkililerin sivillere yönelik ağır ihlaller işlemeyi sürdürdüğü sonucuna vardı. Çocukların sistematik bir hedef hâline getirildiğini ve yaşananların tüm Filistin toplumunun geleceğini tehdit ettiğini değerlendirdi. İsrail ise hem raporu hem de bulgularını reddetti. Ancak hukuki ve siyasi tartışmanın gölgesinde Gazze'deki gündelik yaşam ‘savaşının üçüncü yılına giren bir toplumda neler yaşanıyor?’ şeklindeki başka bir soruyu gündeme getiriyor.
Okuldan iş hayatına sürüklenen bir çocukluk
Savaştan önce Muhammed Aşur (14) okula gidiyor, yaz tatilini mahallede arkadaşlarıyla ya da ailesiyle Akdeniz kıyısında geçiriyordu. Savaş onun hem okulunu hem de eğitimini elinden aldı. Babasının işini ve gelir kaynağını yitirmesinin ardından artık omzuna bir kahve ibriği asıp müşteri arayarak Gazze sokaklarında dolaşıyor.
Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı habere göre Aşur, “Ailem için para kazanmak amacıyla kahve satıyorum. Eskiden güneş beni deniz kenarında yakardı; şimdi ise sokakta müşterilere kahve satarken yakıyor” ifadelerini kullandı.
Gazze'nin başka bir sokağında Vasim Alivve (15) yayalara çikolata parçaları satıyordu. Alivve, Al Majalla’ya “Sokakta arkadaşlarımla top oynamak istiyorum ama bizi kim geçindirsin? Ailem tüm günlük harcamalarını sattıklarıma ve günde 15 ile 20 Şekel arasını geçmeyen çok az kazandığıma bağlı” dedi.
Bu tablolar artık birer istisnai olmaktan çıkmış durumda. Evlerin reislerinin büyük çoğunluğunun geçim kaynaklarını yitirdiği Gazze Şeridi’nin günlük ekonomisinin bir parçası hâline geldi. Okul çantasını taşıyan çocuk artık kahve ibriği ya da şeker kutusu taşıyor. Bunu da harçlık ya da lüks bir talep için değil, temel ihtiyaçların karşılanması için ailesinin geçimine katkı sağlamak amacıyla yapıyor.
Gazze Sağlık Bakanlığı'nın yayımladığı raporlara göre savaş 85 binden fazla çocuğu yetim bıraktı. Bunların 27 bini her iki ebeveynini de yitirdi. Bu tablo, binlerce çocuğun soykırım savaşı sonucunda geçimini sağlayacak ve koruyacak bir aile ağından yoksun biçimde yaşamak zorunda kaldığı yeni bir toplumsal gerçeklik yarattı.
Uluslararası kuruluşların yayınladığı rakamlar felaketin boyutlarını ortaya koysa da bireysel hikâyeler istatistiklerin ötesindekileri gözler önüne seriyor.
Evin direği olan çocuk
Gazze Şeridi’nin ortasındaki Deyr el-Belah'taki bir çadırda yaşayan İyad Cerbua (12) sabahları çalar saate ihtiyaç duymuyor. Belin aşağısı felçli babasının yanı başında uyuyor ve geceleri babasının ihtiyaç duyduğu her an uyanıyor. Sabahın ilk ışıklarıyla başlayan uzun gün, babasına tuvalet ihtiyacını gidermesinde yardım etmekle başlıyor. Ardından daha önce her iki bacağını da kaybeden annesine bakıyor. Ablası Rehef de (14) çadır içinde annesinin özel bakımını üstleniyor.
İyad sabahın erken saatlerinde su bidonlarını doldurmaya gidiyor ve, ardından ücretsiz yemek dağıtılan ‘tekye’ kuyruklarında bekliyor. Çadıra döndüğünde de ablasıyla birlikte anne-babasına bakmayı sürdürüyor. Al Majalla’ya konuşan Cerbua, “Annem ve babama yardım etmek için çocukluğumu, arkadaşlarımı ve eğitimimi feda ettim” ifadelerini kullandı.
Savaşta evlerini yitiren aile bir çadıra yerleşti; Sosyal Kalkınma Bakanlığı'nın mali yardımlarının kesilmesiyle birlikte artık hiçbir gelir kaynağı kalmadı. İyad artık gününü anne-babasına bakarak, ücretsiz su ve yiyecek arayarak geçiriyor. Eğitime ve bir şeyler okumaya vakit yok, tüm zaman aileye ve onların ihtiyaçlarına ayrılmış durumda. Zaman zaman çadırlarının çevresindeki yaşıtlarıyla oturup sohbet etme ya da oynama fırsatı bulabiliyor yalnızca.

İyad'ın hikayesi savaşın Filistinli ailelerin üzerindeki etkisini yalnızca kayıp açısından değil, Gazzeli ailelerin içindeki rollerin nasıl yeniden dağıldığı açısından da gözler önüne seriyor. Çocuklar evin geçimini üstlenenlere, ergenler bakım verenlerle dönüştü. Kadınlar ve yaşlılar soykırımdan önce hayatlarının hiç olmadığı sorumlulukları omuzlamak zorunda kaldı. Artık çocukluk yaşla değil, üstlenilen sorumluluğun ağırlığıyla ölçülüyor.
Bitmeyen bir yokluk: Kayıplar
Olağan koşullarda ölüm ardında bir mezar bırakır. Sevdiklerinin ve dostlarının ziyaret edebileceği, nerede yattığına dair bir kesinlik sunan bir yer olur. Ancak kimliği belirsiz kayıp, ‘öldü mü, yoksa hayatta mı? Cesedi nerede? Defnedildi mi yoksa toprağa mı karıştı, yoksa köpekler mi yedi kuşlara mı yem oldu?’ gibi yanıtsız bir soruya yol açar.
Ahmet Ebu Avvad (15), geçtiğimiz yılın ağustos ayında Gazze Şeridi’nin güneyinde Han Yunus'un güneydoğusundaki Muraç Ekseni'ndeki yardım dağıtım bölgesine ailesi için yiyecek aramak üzere çıktı ve bir daha geri dönmedi.
Annesi bugüne kadar oğlunun hayatta mı, esir mi, yoksa ölü mü olduğunu bilmiyor. Onun tarif ettiği gibi ‘ince yapılı bedenine’ ne olduğundan habersiz. Al Majalla’ya konuşan Ebu Avvad, “Bazen sadece bu bekleyişin sona ermesi için şehit olduğu haberini almak istiyorum. Beklemek insanı öldürüyor. Ona ne olduğuna dair hiçbir bilgi yok” ifadelerini kullandı.
Vefa Belur'un (21) hikayesi de pek farklı değil. 14 yaşındaki kardeşi Eşref 2023'teki soykırım savaşının ilk aylarında çıkıp bir daha geri dönmedi. Ardından büyük kardeşi Adnan (23) kaybolan kardeşini aramak için yola çıktı ve o da yok oldu.
Vefa, savaşın başında İsrail ordusunun Gazze Şeridi'ndeki geniş kamp ve şehir bölgeleri için tahliye emirleri verdiğini, yoğun hava ve topçu bombardımanı altında ilk kardeşini yitirdiğini ve hakkında hiçbir bilgiye ulaşamadığını anlatıyor. Bir yılı aşkın süre sonra bir arkadaşlarının onu Gazze’nin güneyinde gördüğünü bildirmesiyle büyük kardeşleri onu aramaya gitti ve o da bir daha dönmedi. Her ikisinin de İsrail ordusu tarafından esir alınıp alınmadığını, öldürülüp öldürülmediğini ya da cesetlerinin kimsesiz cenazeler arasında ya da başıboş köpeklere yahut kuşlara yem olarak bırakılıp bırakılmadığını bilmiyor.
Gazze Sosyal Kalkınma Bakanlığı'nın verilerine göre enkaz altında olmadığı düşünülen ancak akıbeti hâlâ bilinmeyen çocukların adı kayıplar listesinde yer alıyor. Aileleri ise yıllarca süren beklemeyi sona erdirecek her türlü bilginin peşinde. Çünkü savaşlarda acı yalnızca ölümle sınırlı değil. Kesinliğini yitiren ve izini takip etmenin artık imkânsız olduğu yoklukla devam eder.
Savaşlarda acı sadece ölümle sınırlı kalmaz, kesin bir sonuç bırakmayan yoklukla da devam eder.
Çadır vatana dönüşünce
Savaşın ilk aylarında Gazeliler yerinden edilmenin geçici olduğuna inansa da üç yılın ardından çadır binlerce aile için kalıcı bir ev hâline geldi. Barınma merkezlerinde dünyaya gelen çocuklar var. Çadırlarda doğup ilk günlerinden bu yana bir evin nasıl bir yer olduğunu hiç bilmeyenler de. Aileler tüm yaşamlarını birkaç metrekarelik bir alana sığdırmak zorunda kaldı. Yine de çadırların içinde hayat her şeye rağmen akıyor. Çocuklar dünyaya geliyor, mütevazı düğünler yapılıyor, aileler çocuklarına en azından geçici de olsa bir istikrar hissi yaşatacak günlük rutinler oluşturmaya çalışıyor.

Üç yıllık soykırım sürecinde anne babalarının ya da kardeşlerinin anlattıklarından ev ve mahalle kavramını öğrenen tam bir nesil büyüdü. Yitirilen yalnızca barınak değildi. Yatak odası, pencereler, kapılar, oyuncaklar ve karyolalarla kuşatılmış küçük güvenli köşeler de kayboldu. Bunların yerini bir çadır, kum, birkaç örtü ve yatak aldı.
Yezin Ebu Abid, 2024 yılının mart ayında bir sahra hastanesindeki çadırda dünyaya geldi. Ertesi gün annesi Nura ile birlikte Han Yunus'un batısındaki el-Mevasi bölgesindeki yerinden edilmiş ailesinin çadırına taşındı. Aile, kentin doğusundaki Zanna bölgesindeki evini tahliye emirlerinin ardından terk etmek zorunda kalmıştı. Bölge ardından gelen yoğun bombalamalarla tamamen yerle bir edildi. Yezin kum, kumaş parçaları ve ‘banyo’ olarak adlandırılan köşesiyle çadırın tüm ayrıntıları içinde büyüdü. Mutfak ise çadırın yanına yerleştirilmiş bulaşık yıkamak için kullanılan bir kap ile yanı başındaki yemek pişirmek için ateş yakılan bir ocaktan ibaret.
Al Majalla’ya konuşan annesi şunları söyledi:
“Yezin yalnızca çadırı ve açlığı biliyor. Yakın zamanda meyvelerin girişine izin verildiğinde ürktü ve yanına yaklaşmak istemedi; çünkü çocukluğundan bu yana onlara alışkın değil. Söz ettiğimiz pek çok şeyi garip karşılıyor. Büyüyünce, eğer hâlâ çadırlarda yaşıyorsak, nasıl uyum sağlayacağını bilmiyorum.”
Gazze Hükümeti Medya Ofisi'nin haziran ayında yayımladığı açıklamaya göre soykırım ve tahribat sonucunda Gazze Şeridi'ndeki zarar gören konut birimlerinin sayısı yaklaşık 510 bine ulaştı. 335 bin bina ve konut birimi tamamen yıkılırken 75 bin bina ve konut birimi oturulamaz hale getirecek düzeyde hasar gördü. Veriler ayrıca 350 binden fazla Filistinli ailenin barınmaya ihtiyaç duyduğuna, binlerce Gazzeli aile için ise çadırların tek seçenek hâline geldiğine işaret ediyor.
Soykırım ve tahribatın sonucunda Gazze Şeridi'ndeki zarar gören konut birimlerinin sayısı yaklaşık 510 bine ulaştı. 335 bin bina ve konut birimi tamamen yıkılırken 75 bin bina ve konut birimi oturulamaz hale getirecek düzeyde hasar gördü.
Eğitim: Okulların çok ötesindeki kayıp
İnsanın hayatındaki kayıpların belki de en ağırı gözle görülemeyendir. Kısmen ya da tamamen tahrip edilen okullar, yıllar alsa da yeniden inşa edilebilir. Ancak öğrencilerin hayatından silinen eğitim yılları bir daha geri getirilemez.

Sara Sa'da (15), savaş nedeniyle kapanan okulun yerine resmi koyduğunu anlatıyor. Yerinden edilmiş oldukları çadırda kendine küçük bir resim köşesi ayırdı ve tablolarını yaşadıklarını ve yaşamaya devam ettiklerini belgelemek için bir araca dönüştürdü. Yıkılmış evleri, su kuyruklarını, yerinden edilmiş insanları ve birkaç ay önce bir yardım dağıtım noktasında üzerine sıcak yemek dökülerek yanan çocuğu resimlerine taşıdı.
Al Majalla’ya konuşan Sara, “Halkımın sesini dünyaya ulaştırmaya çalışıyorum” dedi. Sara için resim artık bir hobi değil. Eğitimden ve istikrardan yoksun bırakılmış bir neslin belleğini koruma ve deneyimini aktarma yoluna dönüştü.
Bağımsız Uluslararası Soruşturma Komisyonu'nun raporu, yalnızca savaş sürecindeki ihlalleri tanımlamakla yetinmeyip çocuklar, aileler ve toplumsal yapı üzerindeki uzun vadeli etkilere dikkati çektiği için ayrı bir önem taşıyor.
Birkaç ay önce çadırlar içinde gençlerden oluşan bir grubun yürüttüğü eğitim girişimine katılmayı başardı. Burada kaçırdığı eğitim yıllarını telafi etmek ve uzaktan eğitim sistemine dahil olmak için ders görüyor, fakat “Mesele kolay değil, internete ve elektriğe ihtiyacımız var, bunlar her zaman mevcut değil, ama çabalıyoruz" diyor.
Yaklaşık on ay önce ateşkes ilan edilmesine karşın savaşın sürmesiyle birlikte sonuçları artık yalnızca bedensel değil, ruhsal sağlığı da derinden etkiliyor. Saha raporları Gazze Şeridi'nde psikolojik destek hizmetlerine başvuruların giderek arttığına işaret ederken çocuklar arasında kabuslar, ani seslerden ürküntü, konsantrasyon güçlükleri ve idrar kaçırma gibi belirtilerin yaygınlaştığı görülüyor.
Uzmanlar söz konusu raporlarda bu artışı travmaların birikmesinin doğal bir sonucu olarak tanımladı. Psikolojik sağlık hizmetlerine duyulan ihtiyacın bu alanda çalışan kurumların karşılayabileceğinin çok üstüne çıktığını vurguladı. BM’nin geçtiğimiz mayıs ayında bir raporunda Gazze'deki çocukların süregelen yerinden edilme, eğitimin çöküşü ve temel hizmetlerin azalması karşısında dünyanın en ağır insani ve psikolojik krizlerinden biriyle yüzleştiği uyarısında bulundu. Savaşın psikolojik izlerinin çatışma dursa bile yıllarca sürebileceğinin de altını çizdi.
Savaştan önce ve sonra
Savaşlar çoğunlukla kayıp sayısıyla ya da yıkılan binaların büyüklüğüyle ölçülür. Ancak üç yıldır süregelen İsrail soykırımı göz önüne alındığında kayıp bunun çok daha ötesinde bir derinlik taşıyor. Çünkü iş hayatına erken sürüklenen Mahmud ve Vasim çocukluklarının yıllarını kolay kolay geri kazanamayacak. Anne-babalarına bakan İyad ile Rehef sanki hiçbir şey olmamış gibi okul sıralarına dönemeyecek. Ahmet'in annesi ve kayıplarından haber bekleyen tüm anneler, dünyanın geri kalanından farklı bir zamanda yaşıyor. Yokluğun başladığı an üzerinde donup kalmış bir zamanda. Bu nedenle beklenen yeniden yapılanma yalnızca enkaz kaldırma ve ev inşa etme süreci değil, insani dokusunun emsalsiz bir baskıya maruz kaldığı bir toplumu yeniden kurma girişimi olarak değerlendirilebilir.

Bu noktada Bağımsız Uluslararası Soruşturma Komisyonu'nun raporu, yalnızca savaş sürecindeki ihlalleri tanımlamakla kalmayıp çocuklar, aileler ve toplumsal yapı üzerindeki uzun vadeli etkilere dikkat çektiği için ayrı bir önem kazanıyor. Ancak Gazze'deki günlük hikayeler rapor ve kuru istatistiklerin çok ötesine geçen bir gerçeği gözler önüne seriyor: Savaşın artık hayatın kendisinin içinde inşa edildiği bir çerçeveye dönüştüğünü, sorumlulukların, hayallerin ve aile ilişkilerinin kayıp ile yerinden edilmenin ağırlığı altında nasıl köklü bir dönüşüm geçirdiğini ortaya koyuyor.
Muhammed Gabun ve enkaz altındaki aile bireylerinin bulunmasını bekleyen tüm insanlar için geriye kalan kemikler yarın, haftalar sonra ya da belki aylarca sonra ortaya çıkabilir. Ancak bu, savaş öncesi ve sonrası olarak hayatlarının ikiye bölündüğü zamanı geri getirmeyecek. İki zaman diliminin arasında değişen yalnızca mekânın şekli ve dokusu değil, insanın kendisi de değişti.









