Yemen Başkanlık Konseyi Başkanı Alimi ABD Büyükelçisi Fagin ile görüştü

Yemen Başkanlık Konseyi Başkanı ve BM Sana Büyükelçisi, siyasi sürecin canlanması ve Husilerin uzlaşmazlığını ele aldı

Yemen Başkanlık Konseyi Başkanı Alimi ABD Büyükelçisi Fagin ile görüştü
TT

Yemen Başkanlık Konseyi Başkanı Alimi ABD Büyükelçisi Fagin ile görüştü

Yemen Başkanlık Konseyi Başkanı Alimi ABD Büyükelçisi Fagin ile görüştü

Yemen Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi, Riyad’da ABD’nin Sana Büyükelçisi Stephen Fagin ile yaptığı görüşmede Birleşmiş Milletler'deki (BM) gelişmeleri, Yemen siyasi sürecini canlandırmaya yönelik uluslararası çabalar ve ateşkesin yenilenmesi çabalarını ele aldı.

Alimi ve Fagin’in görüşmesi, Kuzey ve Güney Yemen'in birleşmesinin 33. yıl dönümü arifesinde, siyasi ve aşiret güçleri arasındaki saf birliğini güçlendirme, devleti yeniden kurma ve Husi darbesine son verme hedefine ulaşma çağrılarıyla aynı zamana denk geldi.

Şarku’l Avsat’ın Yemen resmi haber ajansı SABA’dan aktardığı habere göre Alimi ile ABD büyükelçisi arasındaki görüşmede, kamu hizmetleri ve yaşam koşullarını iyileştirmeye, ekonomik ve parasal istikrarı korumaya ve bu reformları teşvik etmek için gereken desteğe değinildi.

SABA, görüşmede, İran rejimi tarafından desteklenen Husi milislerin uzlaşmazlığı ışığında, ateşkesin yenilenmesi ve siyasi sürecin yeniden canlandırılması için bölgesel ve uluslararası çabalardaki gelişmelere değinildiğini bildirdi.

Yemen Başkanlık Konseyi Başkanı, başta 2216 sayılı Karar olmak üzere uluslararası referanslar ve kararlara uygun olarak, barış ve istikrara yol açan Yemen'e desteğini teyit eden Cidde'deki 32. Arap Birliği Liderler Zirvesi’ne katıldı.

Alimi, Suudi Arabistan Veliaht Prens Muhammed bin Selman ile Cidde’de (EPA)
Alimi, Suudi Arabistan Veliaht Prens Muhammed bin Selman ile Cidde’de (EPA)

Yemen hükümeti Husileri barış konusunda ciddi olmamakla suçlarken, BM'nin Yemen Özel Temsilcisi Hans Grundberg, Güvenlik Konseyi'ndeki en son brifinglerinde, Taiz, Marib ve Saada gibi bazı cephelerdeki şiddet olaylarına atıfta bulunarak, ülkedeki tansiyonun düşürülmesine rağmen Yemen'deki mevcut durumun kırılganlığı konusunda uyardı.

Resmi bir ateşkesin gerekliliğine vurgu yapan Grundberg, "kapsayıcı siyasi sürecin bir an önce başlaması gerektiğini" söyledi.

Yemenli partilerin güven inşa etmek için "olumlu adımlar" atmasının ardından "ihtiyatlı iyimserliği" dile getiren Grundberg, kısmi çözümlerin zorlukları aşamayacağını bildirdi.

Birleşme çağrıları

Yemen'deki Siyasi Partiler Ulusal İttifakı, Yemen Başkanlık Konseyi’ni destekleyerek, ulusal safları resmi düzeyde birleştirme çabalarını iki katına çıkarma ihtiyacına değindi.

Ulusal İttifak Kuzey ve Güney Yemen'in birleşmesinin 33. yıl dönümü münasebetiyle yaptığı açıklamada, kapsamlı ulusal diyalog belgesinde yer alan güney meselesinin adil bir şekilde ele alınmasına atıfta bulunularak, "bunun zenginleştirilmesi ve geliştirilmesi gerektiğini" aktardı.

Açıklamada, 1994 yaz savaşından sonra işlerinden ihraç edilen hem askeri hem de sivil on binlerce güneylinin durumunu ele alan cumhurbaşkanlığı kararına övgüde bulunulurken, ülkenin kuzey ve güney tüm vilayetlerinde, daha önceki çatışmalar nedeniyle kamu görevinden ihraç edilen askeri ve sivil herkesin koşullarının ele alınması gerektiği vurgulandı.

İran destekli Husi milislerin darbesi ile vatanın birliği, devletin varlığı ve cumhuriyet rejimini tehdit eden bazı mezhepsel ve bölgesel eğilimlerin ortaya çıkmasına kapı araladığı vurgulanan açıklamada, ülkenin geldiği noktanın önemli bir nedeninin de bu durum olduğu kaydedildi.

Açıklamada ayrıca, birlik yürüyüşüne, ulusal saflarda çatlaklara yol açan ciddi hataların yanı sıra Husi darbesiyle devletin düşmesine götüren siyasi ortaklık dengesizliği ve hükümet çarkının çalkantısında eşlik ettiği itiraf edildi.

Yemen’deki Siyasi Partiler Ulusal İttifakı adı altında örgütlenen taraflar, hataların giderilmesinin ancak “devletin yeniden inşasına yönelik tarafsız bir milli mücadeleden” geçebileceğini vurgulayarak, ulusal uzlaşma, şeffaf süreç, adalet, birlik devleti ve siyasi sistemi yeniden formüle etmenin kapsamlı bir ulusal diyalog ile mümkün olduğunu bildirdi.



Husilerin ABD-İran anlaşması sonrası “yeni stratejisi”

Yemen'in Sanaa kentinde İran'la dayanışma gösterisi düzenleyen Husilerin destekçileri, 10 Nisan 2026 (Reuters)
Yemen'in Sanaa kentinde İran'la dayanışma gösterisi düzenleyen Husilerin destekçileri, 10 Nisan 2026 (Reuters)
TT

Husilerin ABD-İran anlaşması sonrası “yeni stratejisi”

Yemen'in Sanaa kentinde İran'la dayanışma gösterisi düzenleyen Husilerin destekçileri, 10 Nisan 2026 (Reuters)
Yemen'in Sanaa kentinde İran'la dayanışma gösterisi düzenleyen Husilerin destekçileri, 10 Nisan 2026 (Reuters)

Enver el-İsa

İran ile ABD arasında varılan mutabakatın ardından yalnızca birkaç gün içinde İran’ın müttefiki Husilerin lideri Abdulmelik el-Husi, bir televizyon konuşmasıyla grubunun yeni stratejisini ilan etti. Stratejinin öne çıkan başlıkları arasında ‘tam egemenliğin yeniden tesisi’, ‘abluka ve bağımlılığın yanı sıra ABD’nin saldırganlığı ve ablukasına’ son verilmesi yer aldı. Abdulmelik el-Husi ayrıca ‘Sanaa güçlerinin’ İsrail’in Somaliland’daki askeri varlığını da hedef alacağını açıkladı.

Husiler, bu konuşmanın hemen ardından ‘Genel Seferberlik Kuvvetleri’ adını verdiği yeni bir askeri ve güvenlik yapılanmasını devreye soktu. Söz konusu yapılanma, Husi liderin talimatlarını yerine getirmek amacıyla tam hazır olduğunu ilan ederek savaşçıları cephelere sevk edeceğini ve ‘saldırganlık güçleriyle yüzleşmek, işgalcileri sürmek ve ablukaya son vermek’ sloganı altında askeri hazırlıkları güçlendireceğini duyurdu. Husiler, ‘son yıllarda hazırlanıp silahlandırılan yüz binlerce unsur ve yüzlerce tugay’ aracılığıyla bu hedefleri gerçekleştireceğini ve Husilerin de yer aldığı ‘silahlı kuvvetlerle’ her düzeyde tam koordinasyon içinde hareket edileceğini açıkladı.

Gerginliğin arka planı

Bu adım, uzman ve analistlerin büyük bölümüne göre bölgesel ve küresel ölçekte herhangi bir askeri değer taşımıyor ve İran-ABD mutabakatının uygulanmasına yönelik süregelen düzenlemeler ile İsrail-Lübnan hükümeti çerçeve anlaşması bağlamında önem arz etmiyor. Bununla birlikte pek çok isim ‘Husilerin yeni stratejisinde’ dikkati çeken birkaç husus tespit etti.

Bunların başında bu ilanın Husilerin yeni bir siyasi doktrini olmadığı, daha çok derin bir siyasi, güvenlik ve ekonomik açmazda gören ve kartları yeniden karıştırmayı hedefleyen bir girişim olduğu geliyor. Husiler, Tahran ile Washington arasındaki mutabakatın ardından kendisini olumsuz yönde etkileyebilecek olası yansımalara ilişkin endişeleri gidermeye yetecek herhangi bir bağlam ya da düzenlemenin dışında kalmış görünüyor. Özellikle Husilerin İran'ın ‘direniş ekseni’ üzerine büyük bir bahis oynadığı ve ‘destek meydanlarında’ ‘Gazze ile dayanışma’ ve ‘Hizbullah'a sempati’ adı altında elindeki tüm İran füzelerini harcadığı göz önüne alındığında bu endişe çok daha somut bir anlam kazanıyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Tahran'ın Washington ile mutabakat muhtırasını imzalamasının ardından Husiler için siyaset dünyasında hiçbir şey sabit kalamaz ve İran her şeyden önce kendi çıkarlarını gözetirken daha önce kurduğu -ister Husilerle ister ideolojik ve siyasi açıdan kendisine çok daha yakın olan Hizbullah'la olsun- tüm ittifaklardan, mezhepsel bağlılık ilişkilerinden ve siyasi-askeri ortaklıklardan sırt çevirebileceği gerçeği artık tartışmasız biçimde netleşmiş olmalı.

Yemen'deki Husiler ile Lübnan'daki Hizbullah, Tahran-Washington mutabakat muhtırasını onaylamak ile Sanaa ve Beyrut'un güney banliyösündeki kendi konumlarını ilgilendiren ilkelerini reddetmek arasındaki aynı ikilemde kalmış durumda.

Öte yandan bir kesim, Husiler'in İran'ın yörüngesindeki rollerinin sona erdiği ve Tahran'ın askeri çevresindeki hareketlerinin Hizbullah için çizilen duraklama noktasıyla, belki de geçici ya da kalıcı olarak askeri ve güvenlik sahnesinden çekilmeyle son bulması gerektiği sonucuna ulaşan bir siyasi zekaya sahip olmaları halinde kalıpların dışında düşünme haklarının bulunduğunu düşünüyor. Ancak burada ‘Husiler bu durumdan nasıl çıkacak?’ sorusu gündeme geliyor.

Husiler, İran’ın bölgedeki vekil güçlerinin durumunun yeniden düzenlenmesine yönelik herhangi bir sürecin içinde ya da dışında olsun, Washington'ın gözetiminde varılan Lübnan-İsrail anlaşmasıyla Hizbullah'ın silahsızlandırılmasının gündeme gelmesinin ardından sıranın kaçınılmaz biçimde kendilerine geldiğini hissediyorlar. Bu durum, Abdulmelik el-Husi’nin uluslararası alanda tanınmayan ayrılıkçı Somaliland bölgesindeki İsrail’in askeri varlığını hedef alma imasını açıklayabilir. Zira İsrail de Hargeysa'daki bölge yönetimiyle askeri ve güvenlik iş birliğini geliştirme ve genişletme isteğini defalarca kez dile getirmişti.

dfvbfr
Yemen'in Aden kentinde, Güney Geçiş Konseyi (GGK) genel merkezi önünde nöbet tutan bir asker, 8 Ocak 2026 (Reuters)

Ancak bir kesime göre İran'ın Husilerden vazgeçme ihtimalini düşük. Bunun temel nedeni Tahran'ın İran Dini Lideri’nin (Rehber) ofisindeki ve Hatemu'l-Enbiya Merkez Karargâhı’ndaki şahinlerin çekincesiyle birlikte Washington ile imzalanan mutabakat muhtırasının hükümlerini yerine getirme kapasitesinin sorgulanır olması. Bu durumda mutabakatın başarısızlıkla sonuçlanması ve İran ile ABD arasında çatışmanın yeniden alevlenmesi son derece muhtemel görünüyor. Bu yüzden Tahran'ın vekil güçleri ve uzantılarıyla, başta Babu’l-Mendeb Boğazı'nın hemen yanı başında konuşlanan ve Hürmüz Boğazı ile Süveyş Kanalı arasındaki deniz ulaşımını tehdit edebilecek konumdaki Husiler olmak üzere, ittifaklarını sürdürmeye her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyuyor olabileceği değerlendiriliyor.

İki durum arasında bir fark yok

Yemen'deki Husiler ile Lübnan'daki Hizbullah, Tahran-Washington mutabakat muhtırasını onaylamak ile Sanaa ve Beyrut'un güney banliyösündeki kendi konumlarını ilgilendiren ilkeleri reddetmek arasında aynı ikilemde kalmış durumda. Husiler, Tahran'ın Washington'a yönelik müzakerelerinde kabul ettiği tüm acı tavizler karşısında siyasi körlük ya da bilinçli bir görmezden gelme sergileyerek artık kendi destekçileri nezdinde bile can sıkıcı bir hal alan ‘direniş’ yanılsaması ile ‘abluka ve saldırganlık’ söylemine gömülü kalmayı sürdürüyor.

Husilerin bölgede ve dünyada -ABD, İsrail, komşu ülkeler Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri dahil- yeni bir askeri macerayı göze almaktan çekinmediği görülüyor. Bu tutum Hizbullah'tan pek farklı değil. Hizbullah bir yandan Pezişkiyan-Trump mutabakatının Tahran açısından kazanımlarını abartılı bir övgüyle ve adeta hayal satarak pazarlarken öte yandan Lübnan hükümeti ile İsrail arasında varılan çerçeve anlaşmayı sert biçimde eleştiriyor. Sanki İran'daki sistemin bir parçasıymış ve ‘Lübnan'ın yarısını’ temsil ettiğini iddia ettiği gibi değilmiş gibi davranıyor. Açıklamalarından ‘Tahran'ın kendi çıkarlarını korumak adına yaptığı her şey meşru, oysa Lübnan'ın toprak, varlık, tarih, gelecek, devlet ve toplum olarak geriye kalan özünü muhafaza etmesi haram’ görüşü ortaya çıkıyor:

Aktivistler, sosyal medya platformlarında, milislerin büyük bir bölümünün maaşlarının ödenmemesi nedeniyle cephelerden kaçtığını ve siperlerine geri dönmeyi reddettiğini, hatta bazı milis komutanlarının meşru hükümetin kontrolündeki bölgelere sığındığını aktaran haberleri paylaştı.

Husiler'deki son tırmanmanın ardındaki ikinci etken ise hareketin on iki yılı aşkın süre önce devleti devirip Sanaa'yı ele geçirmesinin ardından kontrolündeki bölgelerdeki yüz binlerce sivil memura maaş ödeyemediği ve ödemek istemediği yönündeki yaygın kanaattir. Aktivistler, sosyal medya platformlarında, milislerin büyük bir bölümünün maaşlarının ödenmemesi nedeniyle cephelerden kaçtığını ve siperlerine geri dönmeyi reddettiğini, hatta bazı milis komutanlarının meşru hükümetin kontrolündeki bölgelere sığındığını aktaran haberleri paylaştı. Husiler her zamanki gibi maaş ödememe sorununu ‘düşman ülkelerin Yemen halkına uyguladığı ablukaya’ bağlarken haklarını talep edenlere siperlerine dönmelerini ve ‘ülkenin yağmalanan zenginliklerini’ ABD ile bazı komşu ülkelerin elinden geri almalarını tavsiye ediyor.

Bu bağlamda siyaset araştırmacısı Abdusselam Muhammed, Husiler'in ‘yönetim bölgelerindeki kontrollerini tehdit eden mali bir krizden’ geçtiğini vurguluyor. Bu sorunu çözebilmek için önlerinde iki seçenek bulunduğunu belirtiyor. Buna göre ya ‘petrol ve doğalgaz satışlarından kendilerine pay garantileyecek bir anlaşma’ imzalamak ya da ‘Maarib'teki Safir sahası ile Şebve’deki Belha petrol limanı gibi petrol bölgelerinde yeni bir fiili durum oluşturmalarına imkân tanıyacak hızlı bir zafer kazanmak’. Bununla birlikte Muhammed’e göre Husiler rakipleriyle uzun soluklu bir yıpratma savaşına girmek istemiyor ve aynı zamanda yönetim bölgelerinde bir halk ayaklanması patlamasından da çekiniyor.

Öte yandan Husilerle ilgili konularda uzmanlaşmış siyasi ve askeri araştırmacı Adnan el-Cibrini ise ‘Husiler'in kaynakların kurumasından kaynaklanan bir mali krizle değil, Abdulmelik el-Husi'nin büyük kaynakları askeri birimlere ve bölgelere muhtemel savaşa hazırlık amacıyla aktarma, askeri üretim temposunu artırma ve kaçakçılığı ile olası savaş sırasında ve sonrasında telafi kapasitesini güvence altına almak için malzeme alımını sürdürme kararından doğan bir krizle’ karşı karşıya olduğuna inanıyor. Husilerin kaynaklarının değişmediğini, değişenin yalnızca ‘bugün de yarın da yirmi yıl sonra da sadece savaş gören ve görecek olan Abdulmelik el-Husi'nin öncelikleri’ olduğunu vurgulayan Cibrin, halkın durumunun ise ‘bu Husi'nin ve Husilerin gözünde gerilimi tırmandırmak için ihtiyaç duyduklarında işe yarayan altın bir söylem unsuru olduğunu ifade etti.

Husilerin yaşanan gelişmeler karşısında derin bir hayal kırıklığı yaşadığına şüphe yok. Dolayısıyla pek çok şahininin de arzuladığı üzere ABD ile İran arasındaki mutabakatın başarısızlıkla sonuçlanması üzerine bahis oynuyor.

Husiler'in son ‘genel seferberlik’ ilanının, büyük olasılıkla Tahran ile Washington arasında yaşananlar ve tüm bunların gelecekte kendileri için ne anlam ifade edebileceği konusundaki şaşkınlık ve belirsizliği dile getirmekten öteye geçen bir anlamı bulunmuyor. Özellikle Suudi Arabistan’ın desteğiyle ve BM aracılığıyla vardıkları ve ‘büyük mali teşvikler’ elde etmelerini öngören ‘yol haritasına’ dönüş umutlarının söndüğü göz önüne alındığında bu tablo daha da belirginleşiyor. Söz konusu yol haritası, 7 Ekim 2023 olayları ve İsrail'in Gazze'ye yönelik savaşının ardından mutabık kalınan çerçeve ve esaslar dahilinde ilerleme imkânı kalmayınca askıya alındı. Husiler bu savaşa Tahran'ın yönlendirmesiyle kayda değer bir etkinlik sergilemeksizin dahil olmuştu.

erv
Yemen’in Sanaa şehrinde ABD-İsrail-İran çatışmasının devam ettiği bir ortamda, İran'ı destekleyen bir gösteriye katılan Husilerin destekçilerinden biri, 6 Nisan 2026 (Reuters)

Husiler bu konuda Hizbullah'la aynı durumda. İşlerin başladığı yere dönmesi halinde en kolay seçenekleri, İsrail’in Somaliland'daki askeri varlığını hedef almak olacak. İsrail, buna karşılık olarak Savunma Bakanı Yisrael Katz'ın ağzından ‘Husilerin liderinin nerede olduğunu, saklandığı tünellerin yerini bildiğini ve hedef alınabilir konumdaysa öleceğini ve bunu yapmaktan çekinmeyeceklerini’ açıklamıştı.

Ancak Katz, Abdulmelik el-Husi’nin şu an ‘hedef listesinde yer almadığını’ belirtti. Bu açıklama, Tel Aviv'in gözünde el-Husi’yi tasfiye etmenin mevcut durumda öncelikli bir hedef olmadığına dair alaycı bir gönderme olarak okundu. İsrailli uzman ve analistlerin büyük bölümüne göre Abdulmelik el-Husi, ‘uzaktan iş görüyor ve İsrail'in şu an yürüttüğü faaliyetleri etkilemiyor, dolayısıyla onu öldürmenin tüm bu zahmete ve İsrail halkının parasına değmeyeceği’ kanaati hâkim. Öte yandan başka bir kesim, Husilerin füzelerine karşı korunmanın İsrail'e yüz binlerce dolara mal olduğuna dikkati çekiyor.


Schneider, Şarku’l Avsat’a konuştu: Marib, Yemen’de uluslararası iş birliği için ideal bir model sunuyor

Almanya’nın Yemen Büyükelçisi Thomas Schneider, Marib’teki Belkıs Otel’de verdiği röportajda (Şarku’l Avsat)
Almanya’nın Yemen Büyükelçisi Thomas Schneider, Marib’teki Belkıs Otel’de verdiği röportajda (Şarku’l Avsat)
TT

Schneider, Şarku’l Avsat’a konuştu: Marib, Yemen’de uluslararası iş birliği için ideal bir model sunuyor

Almanya’nın Yemen Büyükelçisi Thomas Schneider, Marib’teki Belkıs Otel’de verdiği röportajda (Şarku’l Avsat)
Almanya’nın Yemen Büyükelçisi Thomas Schneider, Marib’teki Belkıs Otel’de verdiği röportajda (Şarku’l Avsat)

Almanya’nın Yemen Büyükelçisi Thomas Schneider, Marib’ten ayrılmasına saatler kala, ilk kez ziyaret ettiği kentte geçirdiği birkaç güne ilişkin izlenimlerini anlattı. Yerinden edilmiş kişilerin kamplarını, insani yardım projelerini, yerel yetkililer ve aşiret liderleriyle gerçekleştirdiği görüşmeleri anlatan Schneider, ziyaretinin her aşamasında kendisine eşlik eden ortak unsurun ‘gülümseme’ olduğunu söyledi.

Alman diplomat, milyonlarca yerinden edilmiş kişiye ev sahipliği yapan ve yıllar boyunca savaşın ön cephesinde yer alan Marib’te çatışmalar ve insani krizlere ilişkin manşetlerin çizdiği tablodan farklı bir manzarayla karşılaştığını ifade etti. Schneider, kentte zorlu koşulların, iyimserlik ve hayata tutunma iradesiyle iç içe geçtiğini gözlemlediğini belirtti.

1980’li yıllarda Marib kent merkezinde Sebe mimarisiyle inşa edilen Belkıs Otel’de Şarku’l Avsat’a konuşan Schneider, görünürde insani yardım ve kalkınma odaklı olan ziyaretin, aynı zamanda Yemen’in geleceği açısından önemli gördüğü siyasi ve toplumsal boyutları da ortaya koyduğunu dile getirdi.

Schneider, ziyaretinin amacının, ülkenin içinde bulunduğu zorlu koşullar karşısında Marib halkı ve genel olarak Yemenlilerle dayanışma mesajı vermek olduğunu söyledi. Alman heyetinin, halkın ihtiyaçlarını yerinde gözlemlemek ve Almanya ile uluslararası ortaklarının desteklediği programların etkisini değerlendirmek amacıyla çeşitli insani yardım projelerini, yerinden edilmiş kişilerin kamplarını ve mülteci yerleşimlerini ziyaret ettiğini kaydetti.

Schneider’in ziyaret sırasında dikkatini en fazla çeken unsur ise Marib’te yerel yönetimler ile uluslararası kuruluşlar ve Birleşmiş Milletler (BM) ajansları arasında kurulan iş birliği olmuş.

Alman büyükelçi, “Yemen hükümeti ile bağışçı ülkeler arasında olumlu bir iş birliği modeli gördük. Daha da önemlisi, vilayetteki yerel yönetimlerle BM’ye bağlı kurumlar ve uluslararası kuruluşlar arasında yakın bir koordinasyonun bulunduğuna tanık olduk” dedi.

Schneider, söz konusu deneyimin öneminin yalnızca hayata geçirilen projelerin büyüklüğünden kaynaklanmadığını, aynı zamanda sahada faaliyet gösteren farklı taraflar arasında gerçek bir ortaklık oluşturabilme kapasitesinden ileri geldiğini vurguladı. Bu yönüyle Marib’in, diğer bölgelerde de yararlanılabilecek bir model sunduğunu ifade etti.

“Bu ortaklık son derece önemli bir unsur” diyen Schneider, “Marib deneyiminin, insani yardım ve kalkınma alanında faaliyet gösteren tüm taraflar için örnek alınabilecek başarılı bir model oluşturduğunu gözlemledik” ifadesini kullandı.

dsvdf
Almanya’nın Yemen Büyükelçisi Thomas Schneider, Marib vilayetindeki tarihi Baran Tapınağı’nı ziyaret ederken (Almanya’nın Yemen Büyükelçiliği)

Yıllar süren savaş boyunca Marib, Yemen’de yerinden edilmiş kişilerin kabul edildiği en büyük merkez haline geldi. Çatışma bölgelerinden kaçan ailelerin ardı ardına gelen göç dalgalarına ev sahipliği yapan kentin bu süreçte sergilediği tutumun, Yemen’in savaş yıllarındaki en önemli başarı hikâyelerinden biri olduğunu değerlendiren Schneider, yerel halkın yaklaşımına övgüde bulundu.

“Marib, Yemen’in farklı bölgelerinden gelen çok sayıda yerinden edilmiş kişiyi kabul etti. Ayrıca başka ülkelerden gelen mültecilere de kapılarını açtı. Bu durum, kent halkının cömertliğini ve insani değerlerini yansıtıyor. Bu zorluklarla nasıl başa çıkıldığına dair son derece olumlu örnekler gördük” diyen Schneider, bölgedeki dayanışma ruhuna dikkat çekti.

Ziyaret kapsamında Alman heyeti, çok sayıda yerinden edilmiş kişiyle görüşerek onların hikâyelerini ve ihtiyaçlarını dinledi. Heyet ayrıca BM temsilcileri ve yerel yetkililerle de bir araya geldi. Bu temasların, karmaşık insani sorunlarla mücadelede koordinasyon ve sürekli iletişimin en önemli unsur olduğu yönündeki kanaatini güçlendirdiğini belirten Schneider, farklı taraflar arasındaki iş birliğinin kritik önem taşıdığını vurguladı.

Ziyaretin en dikkat çekici duraklarından biri ise Marib’teki aşiret liderleriyle gerçekleştirilen görüşmeler oldu. Yemen’de aşiret yapılarının çoğu zaman güvenlik veya geleneksel toplumsal yapı çerçevesinde değerlendirildiğini belirten Schneider, bu görüşmeler sonucunda farklı bir izlenim edindiğini söyledi. Alman diplomat, Yemen aşiretlerini yalnızca yerel gelenekleri temsil eden yapılar olarak değil, aynı zamanda toplumsal dayanışmayı ve istikrarı destekleyen, ülkenin geleceğinde önemli rol oynayan geniş bir sosyal ağ olarak gördüğünü ifade etti.

Schneider, aşiret liderleriyle gerçekleştirdiği görüşmenin ziyaretin en önemli deneyimlerinden biri olduğunu belirterek, “Aşiret şeyhleriyle bir araya gelmek son derece önemliydi. Onların yalnızca toplumsal bir rol üstlenmediklerini, aynı zamanda Yemen’in karşı karşıya bulunduğu sorunlara ilişkin güçlü bir siyasi farkındalığa sahip olduklarını gördüm” dedi.

Görüşmeler sırasında yapılan değerlendirmelerin ülkenin geleceğine ilişkin önemli fikir ve perspektifler ortaya koyduğunu ifade eden Schneider, aşiretlerin barışın tesisine yönelik her ciddi siyasi sürecin temel aktörlerinden biri olacağına inandığını söyledi.

“Yemen'de barışa giden herhangi bir süreçte aşiretlerin merkezi bir rol oynayacağını düşünüyorum” diyen Schneider, “Bu ziyaretin ardından, aşiretlerin gerçek bir ulusal değer ve istikrarın güçlendirilmesi için üzerine inşa edilebilecek önemli bir unsur olduğu yönündeki kanaatim daha da pekişti” ifadesini kullandı.

Siyasi ve insani mesajların öne çıktığı ziyaret boyunca Alman büyükelçi üzerinde en güçlü etkiyi bırakan unsur ise Marib halkının tutumu oldu. Yıllardır süren savaşın, ekonomik sıkıntıların ve yerinden edilmenin getirdiği ağır yükümlülüklere rağmen kentte umut ve iyimserliğin hâkim olduğunu belirten Schneider, halkın geleceğe olumlu baktığını gözlemlediğini söyledi.

“Marib’te bulunduğum her yerde, insanların içinde yaşadığı zorlu koşullara rağmen gülümsemelerine tanık oldum” diyen Schneider, “Bu iyimser ruh ve sıcak misafirperverlik, ziyaretimi benim için son derece anlamlı ve değerli bir deneyime dönüştürdü” değerlendirmesinde bulundu.

Schneider, Marib’te edindiği izlenimleri çocuklarına, ailesine, Berlin’deki bakanlığına ve Avrupa Birliği (AB) ile uluslararası kuruluşlardaki ortaklarına da aktaracağını belirterek, kentte gördüklerinin zorluklar karşısında ayakta kalabilme ve krizleri aşabilme konusunda önemli dersler içerdiğini söyledi.

Röportajın sonunda, büyükelçiden Marib’i yalnızca üç kelimeyle tanımlaması istendi. Kısa bir duraksamanın ardından gülümseyen Schneider, yanıtını şu sözlerle verdi: “Gülümseme... kahve... misafirperverlik.”

Bu üç kelime, savaşın gölgesinde yaşamını sürdüren ancak misafirlerini gülümseyerek karşılamaktan, kahve ikram etmekten ve Yemen’in geleceğinin daha iyi olabileceğine inanmaktan vazgeçmeyen Marib’in hikâyesini özetleyen bir tablo ortaya koydu.


Husilerin Tel Aviv'e yönelik saldırıları hangi boyutta ve ne anlama geliyor?

Husilerin destekçileri, Yemen'in başkenti Sana'da İran'la dayanışma gösterisi düzenledi, 10 Nisan 2026 (Reuters)
Husilerin destekçileri, Yemen'in başkenti Sana'da İran'la dayanışma gösterisi düzenledi, 10 Nisan 2026 (Reuters)
TT

Husilerin Tel Aviv'e yönelik saldırıları hangi boyutta ve ne anlama geliyor?

Husilerin destekçileri, Yemen'in başkenti Sana'da İran'la dayanışma gösterisi düzenledi, 10 Nisan 2026 (Reuters)
Husilerin destekçileri, Yemen'in başkenti Sana'da İran'la dayanışma gösterisi düzenledi, 10 Nisan 2026 (Reuters)

Enver el-Ansi

İran'ın Tel Aviv'e yönelik füze saldırılarını sona erdirdiğini açıklamasına karşın İsrail ile İran arasındaki çatışmanın yeniden alevlenmeyeceğinin hiçbir garantisi yok. Çünkü İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) ‘tüm ihtimallere ve tüm cephelerde geniş çaplı operasyonlara hazır olduklarını’ açıkladı ve ‘çok daha güçlü’ bir karşılığı olacağını vurguladı.

Bu yüzden ABD ile kapsamlı bir barış anlaşması müzakerelerinin sürdüğü -İran'a uygulanan deniz ablukasının kaldırılması, Hürmüz Boğazı'nın açılması ve dondurulmuş İran varlıklarının serbest bırakılmasını kapsayan görüşmelerin devam ettiği- bir ortamda İran'ın güçlü kollarından biri olan Husilerin Yemen topraklarından ‘Yafa bölgesindeki hassas İsrail mevzilerini’ hedef aldığını açıkladığı balistik füze salvosunun işaret ettiği anlama dikkat etmek gerekiyor.

Husi kaynaklı bu yeni gerilim, Kızıldeniz'de İsrail gemilerine yönelik ‘topyekûn ve eksiksiz’ bir seyrüsefer yasağı ilan edilmesini de içeriyordu. Husiler ayrıca İsrail'in bütün hareketlerini silahlı güçleri için askeri hedef saydığını duyurdu. İsrail ise Yemen'den kendi topraklarına yönelik fırlatılan yalnızca bir füzeyi engellediğini açıkladı.

Bu gelişme, İran'ın İsrail’e füzeli saldırıları ile eş zamanlı yaşandı. İsrail, karşılık vermekte gecikmedi ve İsrail ordusu, Hava Kuvvetleri’nin dün sabah İran'ın orta ve batı kesimlerindeki askeri hedefleri bombaladığını açıkladı.

İran'ın füzeli saldırıları, İsrail'in Beyrut'un güney banliyösüne yönelik şiddetli ve tekrarlayan saldırıları gölgesinde gerçekleşti. Tahran bu hamlesiyle askeri ve siyasi baskının çok çeşitli biçimlerde silahlarını teslim etmeye ve askeri yapılarını tasfiye etmeye zorlandığı Hizbullah’a destek vermek amacıyla harekete geçti.

Bununla birlikte Ortadoğu'da ve dünyada pek çok kesim, İran ile İsrail arasındaki çatışmanın yeniden alevlenmesi ve karşılıklı saldırıların sürmesinin ABD-İran müzakerelerini çıkmaza sokabileceğinden ve savaşın yeniden başlamasına, İran vekillerinin -başta Husiler olmak üzere- çatışmaya yeniden dahil olmasına zemin hazırlayabileceğinden kaygı duyuyor.

Husiler, son yıllarda ABD ve İsrail'den ağır darbeler yemiş olsa da İran'ın elinde kalan en güçlü vekil güç olarak görülmeye devam ediyor. Husilerin İsrail'e füzeler ve insansız hava araçları (İHA) ile düzenlediği saldırılarla Kızıldeniz, Aden Körfezi ve Umman (Arap) Denizi'ndeki ticari gemi ve petrol tankerlerine yönelik harekâtları bu değerlendirmenin temel gerekçesini oluşturuyor. Husiler ayrıca Kızıldeniz'de bazıları ‘Siyonist varlıkla’ bağlantılı oldukları şüphesiyle üç ticari gemiyi alıkoyduklarını duyurdu. Husilerin üst düzey bir yöneticisi ise İsrail ile bağlantısı kanıtlanamayan gemilerin serbest bırakılacağını taahhüt etti.

Husilerin saldırıları ne anlama geliyor?

Askeri uzman ve analistlere göre Husilerin İsrail'e fırlattığı füze, sembolik bir mesajın ötesine geçmiyor. Bu hamlenin birkaç hedefi bulunuyor. Bunlardan birincisi, Yemen içinde ve dışındaki destekçiler nezdinde grubun itibarını yeniden tesis etmek, ikincisi, ABD-İsrail'in İran'a karşı yürüttüğü savaşta grubun Tahran'ın yanında yer almamasından doğan prestij kaybını telafi etmek, üçüncüsü, İran'ı memnun ederek, Tel Aviv ve Washington karşısındaki mücadelede yalnız olmadığını hissettirmek, dördüncüsü ise ‘direniş ekseninin’ ve cephe birliğinin, başta İran içinde olmak üzere Lübnan, Irak, Suriye ve Yemen'deki kollarına yönelen ağır darbeler karşısında varlığını sürdürdüğünü teyit etmek.

gthy7
İşgal altındaki Batı Şeria'nın orta kesimlerinde İran'ın gerçekleştirdiği saldırıların ardından bir füzenin parçasının yanında duran İsrailli yerleşimciler, 8 Haziran 2026 (Reuters)

Bu bağlamda en kritik nokta, İsrail'in engellediğini açıkladığı Husilerin füzeli saldırısının, önceki füzeler gibi herhangi bir askeri değer taşımayacak ve Tahran ile Tel Aviv arasındaki çatışmanın seyrini ya da denklemini değiştirmeye, Lübnan Hizbullahı üzerindeki baskıyı hafifletmeye yetmeyecek olması. Husilerin kullandığı füzelerin adı ve türü ne olursa olsun, Hizbullah’ın İsrail'in kuzeyine -Lübnan’ın güneyiyle doğrudan temas halindeki bölgeye- fırlattığı füzelerin ve kullandığı İHA’ların yarattığı etkiyi yaratmaları mümkün değil. Zira Husilerin fırlatma mevzilerinin coğrafi uzaklığı, füzelerin hedefe yöneltilme hassasiyetini olumsuz etkiliyor. Bu uzaklık aynı zamanda füzelerin erken tespit edilmesini ve İsrail'e ulaşmak için kat etmeleri gereken 2 bin kilometrenin çok üzerindeki mesafenin ortasında engellenmelerini kolaylaştırıyor.

Askeri uzman ve analistlere göre Husilerin dün sabah İsrail'e düzenlediği füzeli saldırının sembolik bir mesajdan öteye geçmiyor.

Husiler ve destekçileri, Yemen topraklarından fırlatılan İran yapımı füzelerin hedeflerin büyük bölümüne isabet ettiğini, ‘İsrailli yüreklere korku saldığını’ ve milyonlarcasını saatlerce sığınaklara kaçmaya zorladığını öne sürüyor. Bu füzelerin İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve aşırı sağcı hükümetine yönelik öfkeyi körüklediğini, İsrail toplumunda derin çatlaklar yarattığını ve on binlerce kişiyi Gazze'deki ‘soykırım, göç ve sürgün katliamlarının’ ardından Netanyahu'nun Lübnan'da savaşı sürdürme ısrarını protesto için sokaklara döktüğünü de iddia ediyorlar.

İsrailliler ise füzelerin büyük çoğunluğunun ‘hedefine ulaşamadığını’ ve ‘İsrail hava sahasının dışında denizde ya da çölde düşürüldüğünü’ savunuyor. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bununla birlikte gerçek şu ki, Husilerin kullandığı bazı füzeler ıssız bölgelere düşmüş olsalar da İsrail’in hava savunma sistemi Demir Kubbe'yi ve diğer hava savunma sistemlerini aşmayı başardı. İsrailli yetkililerin getirdiği sansüre karşın görüntüleri çekip sosyal medyada paylaşan İsrailli sivillerin yayımladığı fotoğraflara ve videolara bakılırsa bu füzeler en azından psikolojik ve propaganda hedeflerine kısmen ulaşmış sayılabilir.

d6yj6
Nisan ayının 2'sinde Yemen'in Babu’l Mendeb kıyısında yürüyen Yemenli bir asker (Reuters)

Husilerin bu saldırısı, onun Kızıldeniz'de İsrail'e yönelik kapsamlı seyrüsefer yasağı getirdiği açıklamasının son derece önemli bir boyutunu oluşturuyor. Bu açıklama her ne kadar Husilerin başka ülkelerin bayraklarını taşıyan gemi ve petrol tankerlerini İsrail'le bağlantılı oldukları iddiasıyla hedef alabileceğini meşrulaştırmaya yönelik geniş çaplı bir söylem niteliği taşısa da bu gelişmenin, ABD'yi Babu’l Mendeb Boğazı ile Kızıldeniz'de ticari deniz trafiğinin güvenliğini ve serbestliğini sağlamak amacıyla yeniden askeri müdahaleye itebileceğine dair kaygılar gündeme geliyor. Bu su yolunun küresel ekonomi için hayati önemi göz önüne alındığında tüm bu endişelerin son derece yerinde olduğu anlaşılıyor.

Böyle bir ihtimal, Kızıldeniz'e kıyısı bulunan Yemen de dahil ülkeler için ve hatta 7 milyondan fazla Yemenli vatandaşın yaşadığı bölgelere hükmeden Husilerin bizzat kendileri için son derece tehlikeli olmakla birlikte gerçekleşebilir. Çünkü Kızıldeniz bu insanlar için can simidi görevi görüyor. Husiler ise Kızıldeniz üzerinden yapılan ihracat ve ithalattan yüz milyonlarca dolarlık vergi ve gümrük geliri elde ediyor.

Husilerin, Washington ile ABD’nin çıkarlarının hedef alınmamasına yönelik yazılı olmayan, yalnızca sözlü mutabakata dayanan kırılgan bir ateşkese varmalarına karşın, Tahran'ın yönlendirmesiyle Kızıldeniz'in güneyindeki deniz güvenliğini tehdit etmeye yönelmesi büyük olasılıkla beklenen bir gelişme olmaya devam ediyor.

Husilerin, Washington ile ABD’nin çıkarlarının hedef alınmamasına yönelik yazılı olmayan, yalnızca sözlü bir mutabakata dayanan kırılgan ateşkese varmalarına karşın Tahran'ın yönlendirmesiyle Kızıldeniz'in güneyindeki deniz güvenliğini tehdit etmeye yönelmesi büyük olasılıkla beklenen bir gelişme olmaya devam ediyor.

Tahran ile Washington arasındaki müzakerelerin, başta Suudi Arabistan olmak üzere İran'a komşu bölge ülkelerinin ABD Başkanı Donald Trump ile İran’ın Dini Lideri Mucteba Hamaney arasında bir anlaşmaya varılması için yoğun diplomatik çaba harcamasına karşın tıkandığı bir ortamda, Körfez Arap ülkeleri bu çabalarına rağmen olası herhangi bir ABD-İran anlaşmasının güvenlik çıkarlarını yeterli ölçüde güvence altına alacağını hâlâ garanti edemez durumda.

Bununla birlikte en azından benim değerlendirmeme göre Husilerin yine başta Suudi Arabistan olmak üzere bölge ülkelerini hedef almaya cüret etmesi pek olası görünmüyor. Irak'taki bazı Şii gruplar İran'ın talebiyle zaman zaman Körfez komşularını hedef alıyor ve Husiler bu tutumdan ayrışıyor. Zira Husiler, bölgedeki tüm çalkantılı gelişmelere ve çatışan olaylara karşın Birleşmiş Milletler (BM) gözetiminde ve Riyad'ın desteğiyle varılan Yemen'deki çatışmayı sona erdirmeye yönelik ‘yol haritası’ çerçevesinde Riyad ile sürdürdükleri mutabakattan medet ummaya devam ediyor. Ne var ki bu yol haritasının hayata geçirilmesi, 2023 ekiminde Gazze'de yaşanan olayların ve bunu izleyen, BM ile dünya genelindeki pek çok ülke ve kuruluşun ifadesiyle tüm değerleri, yasaları, normları ve insanlık anlayışını çiğneyen İsrail'in vahşi karşılığının ardından sekteye uğradı.

Çatışmanın kökenlerine ve özüne bakıldığında İran ile Batı arasındaki -başta ABD olmak üzere- anlaşmazlığın kadim, kronik ve karmaşık bir nitelik taşıdığı görülüyor. Bu çatışmanın sonunu ancak iki taraftan birinin dönüşümüyle -ortadan kalkmasıyla değil, zira bu imkânsız- hayal edilebilir. Velayet-i Fakih yönetimi altında değişemeyen İran ve aşırı sağcı akımların giderek güçlendiği ABD söz konusu olduğunda bu dönüşüm çok daha zorlaşıyor. Dolayısıyla bütün Ortadoğu'yu ve hatta dünyayı tehdit eden bu çatışmayla, ancak onu herkesin en azından asgari mutabakat ve çıkarlar temelinde bir arada var olmasına imkân tanıyacak bir yönetim anlayışıyla yönetmeyi kabul ederek başa çıkılabilir.

*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir."