Trump, Kim Jong-un'un kendisiyle görüşüp Biden'ı eleştirdiğini öne sürdü

Eski ABD Başkanı, Kuzey Kore liderinin "yine çok endişelenmeye başladığını" ve Biden için "çok kötü bir kelime" kullandığını söyledi

(AP)
(AP)
TT

Trump, Kim Jong-un'un kendisiyle görüşüp Biden'ı eleştirdiğini öne sürdü

(AP)
(AP)

Donald Trump'ın, Kuzey Kore lideri Kim Jong-un'la hâlâ temas halinde olduğunu ve Kuzey Kore diktatörünün, Joe Biden'ın başkanlığını birlikte eleştirdiklerini öne sürdüğü anlaşılıyor.

New Hampshire'daki destekçilerine seslenen eski ABD Başkanı, Kim'in "yine çok endişelenmeye başladığını" ve Biden için "çok kötü bir kelime" kullandığını ifade etti.

Pazartesi günkü mitingde İsrail'le Hamas arasında devam eden çatışma hakkında konuşan Trump, alanda toplananlara "kendisi başkanken herkesin güvende hissettiğini" söyledi.

Trump, "Böyle bir şey Putin'le asla yaşanmazdı" dedi.

[Çin] Devlet Başkanı Şi Cinping bunu asla yapmazdı. Kuzey Kore'nin Kim Jong-un'u muazzam bir nükleer kapasiteye sahip. Ben başkanken herkes güvende hissediyordu. Kim Jong-un'la iyi anlaşıyordum. Sahtekar Hillary orada olsaydı nükleer savaş çıkardı. Daha önce benzerini görmediğiniz türden bir nükleer savaş yaşardınız.

2019'da Trump, 1953 ateşkesinden bu yana Kuzey Kore topraklarına ayak basan görevdeki ilk ABD Başkanı olmuştu (AP)​​​​​​​
2019'da Trump, 1953 ateşkesinden bu yana Kuzey Kore topraklarına ayak basan görevdeki ilk ABD Başkanı olmuştu (AP)

Trump sözlerine "Ve bu arada [Kim] yine çok endişelenmeye başladı, ona göre Biden tam bir... Kullandığı kelimeyi söylemeyeceğim ama çok kötü bir kelime" devam etti.

Daha önce Kim'le bir tür sevgi-nefret ilişkisi sürdürdüğü bilinen Trump'ın, başkanlığı sırasında Kim'le "çok iyi bir ilişki" geliştirdiği bildiriliyor.

Kim Jong-un'la daha önce iki kez görüştükten sonra 2019'da Trump, 1953 ateşkesinin yarımadayı ikiye bölmesinden bu yana Kuzey Kore topraklarına ayak basan görevdeki ilk ABD Başkanı olmuştu.

Ayrıca ikilinin 2019'da düzenlenen Vietnam'daki zirvesinden önce Kim, Beyaz Saray'a gönderdiği bir mektupta Trump'ı överek elçileriyle değil, yalnızca eski ABD Başkanı'yla görüşmek istediğini söylemişti.

Bu dostane yaklaşım, ikilinin daha önce birbirine sert sözler söylemesinin ardından gelmişti. Trump, Kuzey Kore'nin gelişen nükleer kapasitesine atıfta bulunarak Kim'den bir kere "küçük roket adam" diye söz etmişti.

Independent Türkçe



Trump: Hürmüz’ün adı Trump Boğazı olsun

ABD Başkanı Donald Trump, 11 Ağustos 2026 Salı günü Cleveland’da başkanlık uçağına doğru ilerlerken (AP)
ABD Başkanı Donald Trump, 11 Ağustos 2026 Salı günü Cleveland’da başkanlık uçağına doğru ilerlerken (AP)
TT

Trump: Hürmüz’ün adı Trump Boğazı olsun

ABD Başkanı Donald Trump, 11 Ağustos 2026 Salı günü Cleveland’da başkanlık uçağına doğru ilerlerken (AP)
ABD Başkanı Donald Trump, 11 Ağustos 2026 Salı günü Cleveland’da başkanlık uçağına doğru ilerlerken (AP)

ABD Başkanı Donald Trump, çarşamba günü Hürmüz Boğazı’nın kendi adıyla yeniden adlandırılmasını önerdi. Trump, stratejik su yolunun artık ABD’nin kontrolü altında olduğu yönündeki iddiasına dayanarak yaptığı açıklamada, Tahran’ın Washington’un boğaz üzerinde kontrol sahibi olduğu iddiasını reddetmeyi sürdürdüğü bir dönemde yeni bir tartışma başlattı.

Trump, sahibi olduğu Truth Social platformunda yaptığı paylaşımda şu ifadeleri kullandı: “Trump, "Artık burayı ABD’nin kontrolü altına aldığımıza göre, Hürmüz Boğazı'nın adını Trump Boğazı olarak değiştirmeli miyiz? Tıpkı Amerika’nın kendisi gibi, bu boğaz da hiç olmadığı kadar popüler olurdu."

Bu öneri, Hürmüz Boğazı konusunda ABD ile İran arasında yaşanan karşılıklı gerilimin ortasında geldi. Trump son günlerde ABD’nin boğaz üzerinde “neredeyse tam kontrol” sağladığını tekrarlarken, Tahran ise su yolunun kendi belirlediği şartlar doğrultusunda hâlâ kapalı olduğunu vurguluyor.

Trump daha önce de coğrafi yerlerin adlarının değiştirilmesi yönünde adımlar atmıştı. ABD Başkanı, birkaç gün önce Ontario Gölü yerine federal ABD kaynaklarında “Amerika Gölü” adının kullanılmasını istemişti. Trump, Ocak 2025’te ise Meksika Körfezi’nin adını ABD’nin resmi kullanımında “Amerika Körfezi” olarak değiştirmişti.

gthyju
İnsanlar, 2 Eylül 2026 Çarşamba günü Tahran’daki bir binada ABD Başkanı Donald Trump’ın yer aldığı reklam panosunun önünden geçerken (Reuters)

Trump, çarşamba günü daha önce yaptığı bir açıklamada ise İranlılara “ayağa kalkıp savaşmaları” çağrısında bulundu. Bu açıklama, ABD’nin bir gün önce ülkenin güney ve batısındaki Devrim Muhafızları hedeflerine yönelik geniş çaplı saldırılar düzenlemesinin ve Washington ile Tahran arasında karşılıklı saldırıların yaşanmasının ardından İran yönetimine yönelik söyleminde yeni bir gerilim olarak değerlendirildi.

Trump, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, “Yalan haber ABC’nin iddia ettiği gibi İran’ı müzakere masasına oturmaya zorlamaya çalışmıyorum” dedi.

“Benim için hiçbir değeri olmayan bir anlaşmaya varıp varmamaları umurumda bile değil” ifadelerini kullanan Trump, mevcut çatışma ortamını tercih ettiğini belirterek, “Hürmüz Boğazı üzerinde neredeyse tam kontrolümüzün bulunduğu ve ekonomilerinin tamamen çöktüğü şu anki konumumuzu çok daha fazla beğeniyorum” dedi.

İran yönetiminin “yalnızca artık kaçınılmaz hale gelen şeyi beklediğini” öne süren Trump, daha sonra İran halkına seslenerek, “İran halkı ne zaman ayağa kalkıp savaşacak?” diye sordu.

Trump’ın İranlılara “ayağa kalkmaları” yönündeki çağrısı, şubat ayı sonunda savaşın başlamasından birkaç saat sonra kullandığı söylemleri yeniden gündeme getirdi. Trump o dönemde İranlıları “hükümetinizin kontrolünü ele geçirmeye” çağırmış, savaş başlamadan önce de İran’daki protestoculara destek vermişti.

Ancak Trump, başlangıçta yalnızca birkaç hafta sürmesi beklenen savaşın aylarca devam etmesi üzerine, rejimin devrilmesine destek olarak yorumlanan bu çağrılarından daha sonra geri adım attı.

Trump daha sonraki açıklamalarında “rejim değişikliğiyle hiçbir zaman ilgilenmediğini” söylemiş, üst düzey İranlı yetkililerin öldürülmesini ise bir tür “rejim değişikliği” olarak nitelendirmişti.

ABD Başkanı, daha önceki aşamalarda Tahran ile bir anlaşmaya varmaya çalışmış ve haziran ayında İranlıları “son derece mantıklı” olarak tanımlamıştı. Ancak müzakere sürecinin tıkanması ve askeri çatışmaların yeniden başlamasıyla birlikte söylemini yeniden sertleştirdi.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent de pazartesi günü yaptığı açıklamada, İran’a yönelik yaptırımların amacının “İran’ı müzakere masasına oturmaya istekli hale getirecek koşulları oluşturmak” olduğunu söylemişti. Bessent, Tahran’ın askeri açıdan güçlü şekilde karşılık vermesinin nedeninin ise “ekonomik olarak kaybediyor olması” olduğunu savunmuştu.

vfgthy
E-2D Hawkeye tipi erken uyarı ve kontrol uçağı, 27 Ağustos 2026’da ABD Donanması’na ait USS George Washington uçak gemisinin güvertesine iniş yaparken (ABD Donanması - AFP)

Trump’ın Tahran’ı müzakereye zorlamaya çalışmadığını söylemesi, Bessent’in bu açıklamalarından iki gün sonra geldi. ABD Başkanı paylaşımında, İran’ı müzakere masasına çekmeye çalışmadığını vurgularken, Tahran ile yeni bir anlaşma imzalanmasına da kayıtsız olduğunu ifade etti.

Trump salı günü Fox News’e verdiği demeçte de Tahran ile yapılacak yeni bir anlaşmanın faydasını sorgulamış ve “Onlarla yapılacak herhangi bir anlaşmanın üzerine yazıldığı kâğıt kadar bile değerli olmadığını düşünüyorum” demişti.

“Onlara birçok fırsat verdik” diyen Trump, İran’ın ABD saldırılarına karşılık vermeyi sürdürmesi halinde daha büyük bir tırmanış yaşanacağı tehdidinde bulundu.

Trump, “Eğer karşılık verirlerse çok daha ağır bir darbe alacaklar” diyerek, İran’ın karşılık vermeyi sürdürmesi halinde “varlığını sürdüremeyeceği” uyarısında bulundu.

ABD saldırılarının, Tahran’ın yeniden inşa etmeye çalıştığı sistemler de dahil olmak üzere İran savunma ağındaki “çok sayıda radarı” imha ettiğini söyleyen Trump, “Radarlarını yeniden inşa etmeye çalıştılar, çünkü hiçbir şeyi göremiyorlar. Neredeyse tamamlanmasını bekledik, ardından onları vurduk” ifadelerini kullandı.

Trump, son saldırı dalgasından önce İran’ı “başarısız bir devlet” olarak nitelendirmiş ve ülkenin güçlerinin “askeri açıdan tamamen yenildiğini” öne sürmüştü. Buna karşılık, İran’a karşı nükleer silah kullanılması ihtimalini dışlamış, ancak ilave konvansiyonel saldırı seçeneğini açık bırakmıştı.

Yaşanan çatışmayı “bizim açımızdan nispeten küçük bir savaş” olarak tanımlayan Trump, “Bu büyük bir savaş değil” dedi.

Nükleer silah kullanılması ihtimaline ilişkin bir soruya ise, “Bunu dışlıyorum. Kullanmak için hiçbir neden yok” yanıtını verdi.

Trump ayrıca her gece yaklaşık 30 geminin ABD Donanması’nın yardımıyla Hürmüz Boğazı’ndan geçtiğini ve bunun “büyük miktarlarda petrolün” taşınmasına olanak sağladığını söylemişti.

ABD Başkanı, yeni mayınlar döşerken yakalanacak herhangi bir geminin ise “imha edileceği” uyarısında bulunmuştu.

Tahran ise buna karşılık Hürmüz Boğazı’nın kendi belirlediği şartlar doğrultusunda hâlâ kapalı olduğunu vurgulamayı sürdürüyor. İran ayrıca ABD saldırılarının devam etmesi halinde bölgedeki Amerikan güçlerine yönelik karşılığını genişletmekle tehdit ediyor.


ABD tarih boyunca borç finansmanı krizleriyle nasıl başa çıktı?

Washington’daki ABD Kongre Binası (Reuters)
Washington’daki ABD Kongre Binası (Reuters)
TT

ABD tarih boyunca borç finansmanı krizleriyle nasıl başa çıktı?

Washington’daki ABD Kongre Binası (Reuters)
Washington’daki ABD Kongre Binası (Reuters)

ABD’de uzun vadeli hazine tahvili getirilerinin 2007’den bu yana en yüksek seviyelerine ulaşması ve ulusal borcun 40 trilyon doları aşması, ülkenin kamu maliyesine ilişkin endişeleri artırdı.

Bu durum Washington’ın finans alanında karşılaştığı ilk büyük zorluk değil. ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, ülkenin büyüme yoluyla borç sorununu aşabileceğini belirtti. Ancak tarih, Hazine Bakanlığı’nın alışılagelmiş yatırımcı bileşimi, borçlanma araçları ve piyasa koşullarına dayanamadığı dönemlerde, finansman sağlamak için yeni yöntemlere başvurduğunu gösteriyor.

Şarku’l Avsat, Washington’ın geçmişte karşı karşıya kaldığı altı finansman zorluğu ve bunlarla mücadele yöntemlerini okurları için sıraladı:

1- Yeni alıcı kitlelerinin oluşturulması

ABD İç Savaşı, Washington’ı benzeri görülmemiş düzeyde borçlanmaya zorladı. Federal borç 1860 yılında yaklaşık 65 milyon dolar seviyesindeyken, 1865’te yaklaşık 2,7 milyar dolara fırladı ve bu dönemde her yıl neredeyse ikiye katlandı. Karşılaştırma yapmak gerekirse, Morgan Stanley verilerine göre ABD kamu borcu 1946’dan bu yana yıllık bileşik yüzde 6,6 oranında büyüme kaydetti.

Washington, yeni tahvil ihraçlarını karşılayabilmek adına yeni bir alıcı sınıfının oluşmasını sağlayan düzenlemeleri devreye soktu. Ulusal bankacılık yasaları doğrultusunda, federal lisansa sahip bankaların çıkardıkları para birimlerini ABD hükümet tahvilleriyle desteklemesi zorunlu kılındı.

Finansör Jay Cooke da bankalar, alt acenteler, reklam kampanyaları ve ulusal çağrılar vasıtasıyla ülke genelinde borç satışı gerçekleştirerek yeni yatırımcılar çekmeyi başardı.

csdfrtbh
New York şehrinin finans bölgesindeki Wall Street’te bir binada Amerikan bayrağı dalgalanıyor. (Reuters)

Cooke’un Five-Twenties olarak bilinen yüzde 6 faizli tahvilleri, beş yıl sonra geri çağrılabilir ve 20 yıl vadeli olup faiz ödemeleri altın cinsinden yapılıyordu. Üç yıl vadeli 7-30 tahvilleri ise yüzde 7,30 faiz (yıllık 3,65 dolar) ödüyordu. Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığına göre bu tahviller, 50 dolarlık bir yatırım karşılığında ‘günde bir cent’ maliyet çıkaracağı vurgulanarak pazarlandı.

Söz konusu kampanyalar, federal borcun küçük yatırımcılar için geniş çapta erişilebilir bir yatırım ürününe dönüşmesine katkı sağladı.

2- Wall Street’ten destek alınması

Şubat 1895’e gelindiğinde; yaşanan resesyon, altın çıkışları ve gümüşe geçiş endişeleri, Hazine Bakanlığı’nın altın rezervlerini siyasi açıdan büyük önem taşıyan 100 milyon dolar eşiğinin oldukça altına, yani 41,3 milyon dolara kadar düşürdü.

Halka yapılan tahvil satışları ise yalnızca geçici bir rahatlama sağladı.

Bir merkez bankasının bulunmadığı bu dönemde ABD Başkanı Grover Cleveland, daha fazla altın çekilişini durdurmak ve büyük bölümü Avrupa’dan sağlanan 65 milyon dolardan fazla altını temin etmek üzere bir bankacılık konsorsiyumuna liderlik etmeleri için önde gelen iki özel finansör olan J.P. Morgan ve August Belmont Jr. ile iş birliğine gitti.

Konsorsiyum, bu yardımın karşılığında yüzde 4 faizli ve 30 yıl vadeli yaklaşık 62 milyon dolarlık hazine tahvili elde etti.

Anlaşma altın rezervlerinin istikrara kavuşmasını sağlarken, Morgan ve Belmont’un kamu politikalarının belirlenmesindeki Wall Street nüfuzunun birer simgesi haline gelmesine ve halihazırda yükselişte olan popülist hareketin daha da güçlenmesine yol açtı.

3- Tasarruf sahiplerinin çekilmesi ve getirilerin sabitlenmesi

İkinci Dünya Savaşı’nın finanse edilmesi; enflasyonu dizginlemek adına sivil harcamaların kısıtlanmasının yanı sıra düşük maliyetli borçlanmayı da gerekli kıldı. Bu doğrultuda Washington, savaş tahvillerine başvurdu.

Maaş kesintileri yoluyla yürütülen gönüllü satın alma programları sayesinde Haziran 1943 itibarıyla yaklaşık 27 milyon Amerikalı düzenli olarak bu tahvillerden satın almaya başladı. Savaş tahvilleri, savaşın sonuna gelindiğinde bu süreçte biriken toplam borcun yaklaşık yarısını finanse etmiş durumdaydı.

FED ise para politikasını hazinenin finansman ihtiyaçlarına tabi kılarak bu sistemi destekledi. Nisan 1942’den itibaren FED, hazine bonosu getirilerini yüzde 0,375 seviyesinde sabitledi ve açık piyasa işlemleri yoluyla uzun vadeli hazine tahvil getirilerine fiilen yüzde 2,5’lik bir tavan uyguladı.

Bu durum devletin borçlanma maliyetini düşük tuttu ancak enflasyonist baskıları artırdı.

Savaş dönemi kontrollerinin kaldırılmasıyla birlikte, bastırılmış olan fiyat baskıları patlak verdi ve savaş sonrası dönemde yüksek enflasyona yol açarak bu sabitlemenin sürdürülmesini imkânsız kıldı. Uygulama, Hazine ile FED arasında Mart 1951’de varılan mutabakatla nihai olarak sona erdirildi.

4- Twist Operasyonu’nun uygulanması

1960’ların başlarına gelindiğinde, yabancıların elindeki dolar alacaklarının ABD’nin altın rezervlerini aşması, doların altına dönüştürülebilirliğine olan güveni tehdit etti. Washington yönetimi, bu süreçte yerel büyümeyi boğmadan sermaye çıkışlarını sınırlamayı hedefledi.

Bu iki amacı birden gerçekleştirmek üzere devreye sokulan Twist Operasyonu kapsamında FED, kısa vadeli hazine bonoları satıp uzun vadeli hazine tahvilleri satın aldı. Böylece doları desteklemek amacıyla kısa vadeli faiz oranları yükseltilirken, yatırımları teşvik etmek için uzun vadeli faiz oranları düşük tutuldu.

Hazine Bakanlığı ise yabancı merkez bankalarına satılan ve doların değer kaybı riskine karşı korunan yabancı para cinsinden ‘Roosa tahvilleri’ ihraç ederek bu stratejiyi pekiştirdi.

Twist Operasyonu, 2007-2009 küresel finans krizinin ardından ekonomik toparlanmayı desteklemek amacıyla 2011-2012 yılları arasında yeniden hayata geçirildi.

5- Fiyatın piyasa tarafından belirlenmesine izin verilmesi

Hazine Bakanlığı, 1970’lerin başlarına kadar tahvil ve senet satışlarını önceden belirlenmiş şartlarla gerçekleştiriyordu. Ancak 1960’ların sonlarında tırmanan enflasyon ve dalgalı faiz oranları, sabit fiyatlandırma sistemini riskli hale getirdi. Bu durum hazinenin yatırımcılara gerekenden fazla getiri sunmasına ya da piyasadaki mevcut talepten yararlanamamasına yol açtı.

Fiyatın piyasa koşullarına göre şekillenmesine imkân tanımak isteyen Hazine Bakanlığı, 1970 yılında kuponlu tahvilleri ihale yöntemiyle sunmaya başladı. Bu sistemde kupon oranı önceden belirleniyor, yatırımcılar ise fiyat üzerinden rekabet ediyordu.

cdfvgthy
ABD doları banknotları (Reuters)

İhale yöntemi, 1973 ortaları itibarıyla hazine tahvili ve senetlerinin ihracında eski sabit fiyatlandırma usullerinin tamamen yerini aldı.

Hazine Bakanlığı, 1974 yılında bazı kuponlu menkul kıymetler için getiriye dayalı ihale sistemine geçti. Böylece ihale sonuçları hem fiyatı hem de kupon oranını belirlemeye başladı.

Bu reform, fiyat oluşumu sürecini doğrudan yatırımcılara devrederek ABD hazine tahvili piyasasının günümüzdeki yapısının temelini attı.

6- Doların savunulması

Doların 1978 yılında yeni bir baskı altına girmesi üzerine Başkan Jimmy Carter yönetimi; yabancı para cinsinden ABD devlet borcu ihracını da kapsayan, olağandışı derecede güçlü bir savunma kampanyası başlattı.

Carter, 1 Kasım 1978’de Batı Almanya, Japonya ve İsviçre ile koordineli bir destek programı açıkladı. Program kapsamında, piyasaya müdahalede kullanılmak üzere 30 milyar dolar karşılığı yabancı para kaynağı bir araya getirildi.

Söz konusu program; para takası (swap) hatlarının genişletilmesini, ABD’nin Uluslararası Para Fonu (IMF) nezdindeki rezerv pozisyonundan çekim yapmasını, Özel Çekme Hakları (SDR) satışlarını ve yabancı para cinsinden borçlanmayı içeriyordu.

Alman markı ile İsviçre frangı cinsinden ihraç edilen Carter tahvilleri, bu çabaların kilit unsurunu oluşturdu. Bu tahviller, dolar satın almak ve ABD para birimini desteklemek amacıyla kullanılabilecek yabancı para likiditesi sağladı.


DNA teknolojisi, Hitler’in gizli Fransız oğlunun gizemini nasıl çözdü?

DNA teknolojisi, Hitler’in gizli Fransız oğlunun gizemini nasıl çözdü?
TT

DNA teknolojisi, Hitler’in gizli Fransız oğlunun gizemini nasıl çözdü?

DNA teknolojisi, Hitler’in gizli Fransız oğlunun gizemini nasıl çözdü?

Bilimsel biyoloji laboratuvarının kesinliği ile tarihî belgelerin muğlaklığı arasında, çağdaş dünyanın felaketlerine imza atan isimlerin karmaşık soyları meselesi, kesin yanıtlar vermekten çok etik soruları gündeme getirmeyi sürdürüyor. 20. yüzyılın en tartışmalı anlatılarından biri olarak, hayatını demiryolu işçisi olarak sürdüren ve hayatı boyunca Nazi diktatörü Adolf Hitler’in gayrimeşru oğlu olduğu iddiasının yükünü taşıyan Jean-Marie Loret’in hikâyesi öne çıkıyor.

Bugün ise dünyanın yaşadığı büyük genetik atılım çağında, evde yapılan DNA testlerinin posta yoluyla satıldığı ve soyların adeta dijital bir oyun gibi çözümlendiği bir dönemde bu mesele yeniden gündeme geliyor. Söz konusu vaka, bilimsel kesinlikle anlatıların duygusal etkisi arasındaki kadim çatışmanın çarpıcı bir örneğini oluşturuyor.

sad
Alman diktatör Adolf Hitler (AFP)

Bu hikâye, kimlik ve kalıtım konusunda acil soruları yeniden gündeme getirirken, uluslararası toplumun bugün karşı karşıya olduğu etik ve hukuki bir ikilemi de ortaya koyuyor: Çocukların ve torunların, tarihin mezarlarını kazıp lanetten çok gurur getirebilecek bir kimliği bulmak amacıyla biyolojik kalıntıların peşine düşme hakkı var mı?

Bilimsel laboratuvar, istihbarat belgeleri ve savaş anılarının çözemediği bir meseleyi nasıl kesinliğe kavuşturmayı başardı?

Siperlerde kısa bir karşılaşma: Efsanenin doğuşu

Bu insanlık dramının tarihî anlatısı, Birinci Dünya Savaşı’nın en yoğun döneminde, 1917 yılının yazında Fransa’nın kuzeyindeki Fournes-en-Weppes kasabasında başlıyor. Bavyera 16. Yedek Piyade Alayı’na bağlı genç Alman Onbaşı Adolf Hitler, cephe hattından uzakta dinlenmek için bir süre geçiriyordu.

Fransız kadın Charlotte Lobjoie’nin daha sonra oğluna aktardığı anlatıya göre, Lobjoie diğer kadınlarla birlikte ot biçiyordu. Bu sırada yolun karşı tarafında, elinde bir pano bulunan ve üzerine resim yapan bir Alman askerini gördü.

sdfgthy
Charlotte Lobjoie (Vikipedi)

O asker Hitler’di. İkili arasında kısa süreli bir ilişki yaşandı ve bu ilişkiden Mart 1918’de ‘Jean-Marie’ adı verilen gayrimeşru bir çocuk dünyaya geldi.

Çocuk, zor bir çocukluk geçirdi. Çevresindeki Fransız toplumunun, ‘işgalci düşmanla yaşanan bir ilişkinin’ sonucu dünyaya gelen çocuğa yönelik bakışı oldukça olumsuzdu.

Annesinin kendisini terk etmesinin ardından büyükannesi tarafından büyütüldü. Daha sonra 1934 yılında Loret ailesi tarafından evlat edinildi. Ailenin soyadını alan Jean-Marie, Fransız demiryollarında sıradan bir işçi olarak hayatını sürdürdü ve gizemli kökenlerini unutmaya çalıştı.

“Babanın adı Hitler’di”: Gerçeğin ortaya çıktığı an ve psikolojik yüzleşme

Jean-Marie Loret, uzun yıllar boyunca sakin ve mütevazı bir hayat sürdü. İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransız ordusuna katılarak Nazi güçlerine karşı cesurca savaştı. Ancak biyolojik babasının emrindeki bir orduya karşı silah doğrultuyor olabileceği, hayatının hiçbir anında aklına gelmedi.

csdfgth
Jean-Marie Loret (Vikipedi)

Bu karmaşık psikolojik dramın sonraki bölümleri ancak 1940’ların sonlarına doğru ortaya çıktı. Annesi Charlotte, ölümünün yaklaştığını hissettiğinde uzun yıllardır içinde taşıdığı sırrı oğluna açıklamaya karar verdi. Loret’i, hayatının seyrini değiştirecek ve dünyasını sonsuza dek sarsacak şu şoke edici sözlerle şaşkına çevirdi: “Gerçek babası Alman diktatör Adolf Hitler’di.”

Bu itiraf, Loret’in ruh dünyasında yıkıcı bir psikolojik sarsıntıya yol açtı. Loret kendisini bir anda şaşkınlık, inkâr ve modern tarihin en nefret edilen isimlerinden birinin kanını taşıyor olma korkusu arasında parçalanmış halde buldu.

Loret, hayatının bu karanlık dönemini 1981’de yayımlanan ve ‘Babanın Adı Hitler’di’ başlığını taşıyan ünlü otobiyografisinde ayrıntılı biçimde anlattı. Ağır bir depresyonun eşiğine geldiğini itiraf eden Loret, bu ağır psikolojik yükten kaçmanın tek yolunu yirmi yıl boyunca aralıksız ve kendisini tamamen işine vermekte buldu. Bu süreçte, adını değiştirip değiştirmemesi, gerçeğini dünyaya açıklayıp açıklamaması ya da kendi içine kapanarak mutlak bir sessizliğe bürünüp bürünmemesi gerektiği gibi varoluşsal sorularla boğuştu.

scdfgrth
Jean-Marie Loret’in 1981 yılında yayımlanan, ‘Babanın Adı Hitler’di’ başlıklı otobiyografisi

Fransız demiryolu işçisi, annesinin vefatından önce kendisine aktardığı sözlü anlatıyı destekleyecek ve ona tarihsel bir meşruiyet kazandıracak somut kanıtlar bulmak için hayatının 20 yılı aşkın bir bölümünü büyük bir çabayla geçirdi.

Loret bu amaçla tarihçiler ve antropoloji uzmanlarından yardım aldı. İlk tıbbi ve görsel incelemelerde, kendisi ile Nazi lideri arasında yüz hatları ve vücut yapısı bakımından dikkat çekici benzerlikler bulunduğu öne sürüldü. Bunun yanı sıra el yazısı analizleri yapıldı ve kan gruplarının örtüştüğü belirlendi. Ancak daha sonra bu kan grubunun milyonlarca insan tarafından paylaşıldığı ve kesin bir kanıt olarak kabul edilemeyeceği ortaya çıktı. Loret ayrıca evinde, Hitler’in imzasını taşıyan ve gençlik yıllarındaki annesine son derece benzeyen bir kadını tasvir eden eski yağlı boya tablolar buldu.

Laboratuvarların dili yalan söylemez: DNA testi bu mücadeleyi nasıl sonuçlandırdı?

Aralarında İngiliz tarihçi Sir Ian Kershaw’ın da bulunduğu Hitler biyografisinin önde gelen uzmanları, Alman ordusunun hareket kayıtlarına ve somut herhangi bir kanıt bulunmamasına dayanarak bu anlatıyı reddetti ve “tarihsel açıdan imkânsız” olarak nitelendirdi. Ancak konu, modern bilimin kendine özgü titizliğiyle devreye girmesiyle nihayet çözüme kavuştu.

xgbfhtyjuk
 İngiliz tarihçi Sir Ian Kershaw (Vikipedi)

Fransız demiryolu işçisi, merhum annesinin sözlü anlatısını destekleyecek ve ona tarihsel bir meşruiyet kazandıracak somut kanıtlar bulmak için 20 yılı aşkın bir süre boyunca büyük bir çaba harcadı. 2008 yılında Belçikalı gazeteci Jean-Paul Mulders, Flaman dergisi Knack’te yayımladığı kapsamlı ve bilimsel nitelikteki araştırmayla konuya kesinlik kazandıran bir inceleme yürüttü. Mulders, Avusturya’nın Waldviertel bölgesinde yaşayan Hitler ailesinin torunlarından DNA örnekleri almayı başardı. Ayrıca ABD’nin New York kentinde takma isimlerle yaşayan diktatörün diğer akrabalarından da örnekler temin etti.

Bu kesin referans niteliğindeki genetik profiller, Jean-Marie Loret’in taslaklarından ve kâğıtlarından alınan biyolojik örneklerle karşılaştırıldı. Sonuç, herhangi bir şüpheye yer bırakmayacak ölçüde açıktı: Loret ile Adolf Hitler ailesi arasında genetik bir akrabalık bulunmuyordu.

Hitler ailesine özgü Y kromozomunun genetik özelliklerinin Fransız soyunda tamamen bulunmadığı ortaya çıktı. Böylece ‘gizli oğul’ efsanesine bilimsel olarak son verilmiş oldu.

Babadan oğula: Soy ağacına duyulan takıntı torunları da etkiliyor

Bununla birlikte, insan doğası, laboratuvar sonuçları bu hikâyeleri yalanlasa bile çarpıcı anlatılara tutunma eğiliminde. Fransız Le Point dergisi, 2012 yılında Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransa’yı işgali döneminde Alman ordusunun Charlotte’a para gönderdiğini gösteren belgeleri yayımlayarak konuyu yeniden gündeme taşıdı. Bu belgeler, kamuoyundaki tartışmanın yeniden alevlenmesine yol açtı.

Bu soy takıntısı üçüncü kuşağa da taşındı. 2018 yılında, Fransa’da tesisatçılık yapan Jean-Marie’nin oğlu Philippe Loret, Rus televizyonlarına çıkarak babasının anlattığı hikâyeye bağlılığını açıkladı.

Philippe Loret, 1945’ten bu yana Rus istihbaratının (FSB) arşivlerinde muhafaza edilen ve Hitler’e ait olduğu öne sürülen çene ve kafatası kalıntılarıyla karşılaştırılması amacıyla Moskova’daki yetkililere tükürük örneklerini verdi.

Rusya’da yapılan testler mevcut bilimsel gerçeği değiştirecek herhangi bir sonuç ortaya koymasa da, soy meselesine ilişkin bu takıntının 21. yüzyılda yaşayan kuşakların peşini nasıl bırakmayabildiğini gösterdi.

Bilim, savaş söylentilerinin üstesinden geldi

Jean-Marie Loret’in hikâyesi, tarihî efsanelerin kaos ve savaş dönemlerinde nasıl şekillendiğine dair çarpıcı bir ders niteliği taşıyor. Hikâye, hayatlarını korku ya da sıra dışı bir kimliğe sahip olma arzusuyla bir ‘genetik hayaletin’ peşinden sürüklenen insanların kırılgan insani yönünü gözler önüne seriyor.

Günümüzde ise bu dosya açık bir mesaj veriyor: Savaş ve tahtların gölgesinde kalmış kralların veya diktatörlerin soyundan geldiğini öne sürerek dünyanın başkentlerinde ortaya çıkan ‘gizli oğulların’ ve soy iddiacıların dönemi sona erdi.

Genlerin belirleyici, DNA teknolojisinin ise giderek daha etkin olduğu bir dünyada, söylentilerin hareket alanı bulduğu gri bölgeler tamamen ortadan kalktı. Sonunda sayıların ve laboratuvarların dili, eski savaş hikâyelerinin anlatısal hayal gücüne üstün geldi.