Henry T. Wooster: İsrail'in savaşı ne zaman sona erdireceğiyle ilgili net bir tarih belirlemiyoruz

ABD Dışişleri Bakanlığı'nın Yakın Doğu'dan Sorumlu Yardımcısı Büyükelçi Wooster: İki devletli çözüme yönelik açık bir planımız var

ABD Dışişleri Bakanlığı'nın Yakın Doğu'dan Sorumlu Yardımcısı Büyükelçi Henry Wooster, Şarku’l Avsat’a verdiği röportaj sırasında (Fotoğraf: Ali Barada)
ABD Dışişleri Bakanlığı'nın Yakın Doğu'dan Sorumlu Yardımcısı Büyükelçi Henry Wooster, Şarku’l Avsat’a verdiği röportaj sırasında (Fotoğraf: Ali Barada)
TT

Henry T. Wooster: İsrail'in savaşı ne zaman sona erdireceğiyle ilgili net bir tarih belirlemiyoruz

ABD Dışişleri Bakanlığı'nın Yakın Doğu'dan Sorumlu Yardımcısı Büyükelçi Henry Wooster, Şarku’l Avsat’a verdiği röportaj sırasında (Fotoğraf: Ali Barada)
ABD Dışişleri Bakanlığı'nın Yakın Doğu'dan Sorumlu Yardımcısı Büyükelçi Henry Wooster, Şarku’l Avsat’a verdiği röportaj sırasında (Fotoğraf: Ali Barada)

ABD Dışişleri Bakanlığı'nın Yakın Doğu'dan Sorumlu Yardımcısı Büyükelçi Henry Wooster, ABD'nin Gazze Şeridi’nde ateşkese yönelik tutumunu ve ABD'nin cuma akşamı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde (BMGK) Gazze’de ateşkesi veto etmesini, bunun Hamas Hareketi’nin saflarını yeniden düzenleme fırsatı vereceği ve İsrail'in zaferini engelleyeceği yönündeki Washington tarafından ortaya atılan gerekçeleri yineleyerek savundu. Wooster, Washington'ın kapsamlı bir ateşkesi değil, insani nedenlerden dolayı geçici bir ateşkesi desteklediğini de sözlerine ekledi.

Daha önce Ürdün ve Pakistan'da ABD’nin büyükelçiliği gibi çeşitli diplomatik görevler üstlenen ve İran, Mısır ve Fas’la ilgili önemli dosyaları ele alan Wooster, Washington’ın devam eden askeri operasyonlarında İsrail için kırmızı çizgiler çizmediğini ve Gazze Şeridi'ndeki savaşın sona erdirilmesine yönelik kesin bir tarih belirleyemediğini söyledi. ABD’li diplomat, iki devletli çözümde ilerleme olasılığıyla ilgili iyimser olduğunu da sözlerine ekledi.

Şarku'l Avsat'la verdiği röportajda Amerikan diplomasisinin başlıca beş planını açıklayan Wooster, bunları söyle sıraladı:

1- ABD vatandaşlarının Gazze’den ayrılmasına yardım etmek ve tüm rehinelerin serbest bırakılmasını sağlamak

2- İsrail'in kendini savunma hakkını desteklemek

3- Gazzelilerin insani yardıma erişimlerini sağlamak

4- Çatışmaların bölgeye yayılmasının önlenmek

5- Çatışma sonrası aşamayı desteklemek

Wooster, beşinci maddenin ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken'ın Tokyo'da açıkladığı ‘Tokyo İlkeleri’ olarak adlandırılan ilkeler çerçevesinde desteklendiğini ifade etti. ‘Tokyo İlkeleri’, Gazze’deki yönetimin Filistin Yönetimi tarafından kontrol edilmesini, Filistinlilerin zorla yerinden edilmesinin reddedilmesini, Gazze'nin yeniden inşası için bir mekanizmanın oluşturulmasını, iki devletli çözüme giden sürecin güçlendirilmesini, ne Gazze’nin ne de Batı Şeria'nın terör ve şiddetin kaynağı olarak kullanılmasının önlenmesini ve Gazze’nin yeniden işgalinin desteklenmemesini kapsıyor.

xcsdvfb
İsrail'in Gazze'deki Şucaiyye mahallesine düzenlediği hava saldırısının ardından yükselen ve Nahal Oz şehrinden görülen dumanlar (EPA)

Wooster, bu ilkelerin ABD’nin çatışma sonrası senaryoya yönelik vizyonunu da belirlediğini vurguladı.

Geçmişin üzerine sünger çekmek

Wooster, ABD'nin bir İsraillinin hayatını bir Filistinlinin hayatından farklı bir standartla değerlendirmediğini vurguladı. İkinci Dünya Savaşı'ndan bir örnekle ABD'nin Japonya'yı atom bombasıyla vurduğunu ve Almanya ile savaştığını hatırlatan Wooster, ancak bugün her iki ülkenin ABD’nin en yakın müttefikleri arasına girdiğini söyledi. Ayrıca, ABD’nin her insanın, özellikle de çocukların hayatını korumayı, çatışmaya barışçıl çözümler geliştirmeyi, Hamas'ın sunduklarından daha ikna edici fikirler önermeyi, geçmişin ve savaşın üzerine bir sünger çekmeyi öngören bir vizyona sahip olduğunu vurguladı.

Wooster, sözlerini şöyle sürdürdü:

Bunun ne kadar üzücü olduğunun farkına şimdi varıyorum, ama geçmişin üstüne bir sünger çekebiliriz. Aynı şekilde İsrail-Filistin çatışmasını aşmak, kalıcı ve kapsamlı bir barışa doğru adım atmak, daha iyi bir yarının özelliklerini şekillendirmek mümkün. Bunun o kadar basit olmadığının farkındayım, ama bu başarılabilir.

Yerinden etme ve kırmızı çizgiler

Washington’ın kırmızı çizgiler çizmediğini belirten Wooster, “Ancak İsraillilerin silahlı çatışma hukukunun ve uluslararası insancıl hukukun sınırlarını bildiğini de söylemek istiyorum. Silahlı çatışma hukukunda ve uluslararası insancıl hukukta yer alan tüm temel ilkelere rağmen, masum insanların hayatlarını kaybetmesi korkunç. Bunun yanında Filistinlilerin kalıcı olarak Gazze'den yerinden edilmeyeceklerini de çok açık bir şekilde ifade ettik. Herhangi bir yerinden edilmeye tanık olmak istemiyoruz. Özellikle Filistinlilerin kalıcı olarak Gazze’den yerinden edilmelerini görmek istemiyoruz” şeklinde konuştu.

ABD’li yetkililerin defalarca kez İsraillilere sivillere nasıl davranılması gerektiğini ve standartlarını açıkladıklarına dikkati çeken Wooster, “Sivillere zarar vermenin hiçbir faydası olmaz. Bu kabul edilemez” dedi. ABD’li yetkili, ülkesinin BM, uluslararası örgütler ve İsrail hükümetiyle güvenli bölgeler oluşturma konusunda özenle çalıştığını vurguladı.

dfreg
İsrail ordusunun Han Yunus’ta bir askeri operasyon olduğunu söylediği patlama sırasında etrafa saçılan enkaz parçaları (Reuters)

Arap kamuoyu nezdinde ABD’nin güvenilirliğinin azaldığını kabul eden Wooster, bu konuda şunları söyledi:

İki şey yapmak istiyoruz. Bunlardan birincisi çatışmayı kullanmak ve sorun yaratmak isteyen taraflara güçlü bir caydırıcı mesaj göndermek, ikincisi ise ABD'nin güvenilirliğini korumak için her türlü çabayı göstermek.

Savaş ne zaman bitecek

ABD’li yetkili, Washington’ın savaşın ne zaman biteceğine dair beklentileriyle ilgili değerlendirmesinde, “Bırakın savaşın devam etmesini, ilk etapta bu çatışmanın patlak vermemesi için dahi çaba sarf ettik.  Buna rağmen İsrail ordusunun Hamas Hareketi liderlerinin peşine düşmek için ihtiyaç duyduğu süreye sahip olmasını istiyoruz. İsrailli yetkililer de bize çatışmanın sınırlı bir süre çerçevesinde olacağını söylediler” ifadelerini kullandı.

Wooster, sözlerini şöyle sürdürdü:

Washington, Hamas'ın sadece silahlı bir örgüt değil, bir ideoloji olduğunun farkında. Ayrıca, yoğun nüfuslu bir bölgede yapılacak herhangi bir meskûn mahal operasyonunun da son derece tehlikeli olacağının bilincindeyiz. Saate bakıp ‘Artık savaşı durduruyoruz’ diyeceğimiz belirli bir tarih ya da nokta belirtmek mümkün değil.

sdv
Han Yunus’ta İsrail ordusu ile Hamas arasında yaşanan şiddetli çatışmalardan Refah'a doğru kaçan Filistinliler (DPA)

Savaşın sona ermesinin bazı şartlara ve zafer kriterlerine bağlı olduğunu ve İsrail ordusunun ‘Hamas’ı yok etme’ hedefine ulaşmaya çalıştığını söyleyen Wooster, “Washington, İsrail hükümetine bu operasyonların yakında sona ermesi gerektiğini söylüyor. Sanırım Başkan Joe Biden bunu bizzat söyledi. Genellikle yoğun askeri operasyonlar olarak adlandırılan ve ikinci aşama dediğimiz aşamaya bölünebilen bir takvimi tartışıyoruz” şeklinde konuştu.

Barış anlaşmaları ve iki devletli çözüm

İsrail ile bazı Arap ülkeleri arasında yapılan barış anlaşmalarına da değinen Wooster, onlarca yıldır inşa edilen barışın sürdürülmesi, tamamen olumlu olmanın yanı sıra barışın ve elde edilmesi onlarca yıl süren kazanımların korunması, ABD dahil tüm ülkelerin stratejik çıkarınadır.

Wooster, iki devletli çözümle ilgili olarak ise şunları söyledi:

İki devletli çözümü daha önce masaya yatırdığımızda ortaya atılan görüşlerden biri mevcut durumun artık devam edemeyeceği ve ilerlemek için farklı bir adımın atılması gerektiği yönündeydi. Bunun yanında ABD'nin Filistin halkının kendilerine ait bir devleti hak ettiğine inandığını daha önce de söyledik. İsrail Başbakanı ile Filistin Devlet Başkanı'na, Filistin halkını temsil edecek liderin kim olacağına karar vermenin Washington'ın yetkisi dahilinde olmadığını hatırlattık.

İki devletli çözümün onlarca yıldır devam eden müzakerelerin ve görüşmelerin ana gündem maddelerinden biri olduğunu belirten ABD’li diplomat, ancak 7 Ekim öncesi ile sonrasında oluşan koşulların farklı olduğunu ve bundan önce var olanın artık geçerli olmadığını vurguladı. Wooster, “İki devletli çözümün slogandan ibaret olduğu ve siyasi ufkun oluşturulması gerektiği önceki döneme geri dönemeyiz. Aslında bu ufku fiilen yaratmamız lazım. Bunu ‘Nereye gidiyoruz? Oraya nasıl gideriz? Peki ne zaman varırız?’ şeklinde bir takvime bağlamamız gerekiyor. Yüksek insani kayıplara yol açacak bir savaş durumunun ötesine geçmek için İsrailliler ve Filistinlilerle temas halinde olmaya devam edeceğiz. Diplomatik stratejimiz, savaşın ertesi günü iki devletli çözüme ilişkin tartışmaları belirleyecek olan Tokyo İlkeleri çerçevesinde olacak” diye konuştu.



Maskat görüşmeleri sona erdi… Devamı diğer başkentlerde yapılacak istişarelere bağlı

ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
TT

Maskat görüşmeleri sona erdi… Devamı diğer başkentlerde yapılacak istişarelere bağlı

ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi

Umman Sultanlığı'nda bugün gerçekleştirilen İran ve ABD arasındaki görüşmeler sona erdi. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, iki tarafın bugünkü görüşmelerde dile getirilen mesajlar konusunda her iki ülkenin başkentleriyle istişarede bulunduktan sonra görüşmelere devam etme konusunda anlaştığını açıkladı.

İran ve Amerikan heyetleri, Umman arabulucusu Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi aracılığıyla mesaj alışverişinde bulundular. El-Busaidi, bugünkü görüşmelerin "çok ciddi" olduğunu ve her iki tarafın pozisyonlarını netleştirmeye ve ilerleme kaydedilebilecek olası alanları belirlemeye yardımcı olduğunu söyledi.

Arakçi, görüşmelerin atmosferinin "iyi" olduğunu ve bir sonraki oturumun tarih ve yerinin birkaç gün içinde belirleneceğini ifade etti.

Washington, Tahran ile yapacağı görüşmelerde İran'ın nükleer programını, balistik füzelerini, bölgedeki silahlı gruplara verdiği desteği ve kendi halkına yönelik muamelesini de ele almak istiyor. Ancak İran, yalnızca nükleer konuları görüşmek istiyor.


Haritalarla değil, anlaşmalarla şekillenen jeopolitik sınırlar

Sarah Gironi Carnaville/Dergi
Sarah Gironi Carnaville/Dergi
TT

Haritalarla değil, anlaşmalarla şekillenen jeopolitik sınırlar

Sarah Gironi Carnaville/Dergi
Sarah Gironi Carnaville/Dergi

Steve Hewitt

“Asla satılık olmayan yerler vardır.” Bu sözlerle Kanada Başbakanı Mark Carney, Mayıs 2025'te Oval Ofis'te ABD Başkanı Donald Trum’a karşı durdu; bu sahne sembolik bir anlam taşıyordu.

Bu sözler Davos'ta söylenmedi, Grönland ile ilgili olarak Danimarka Başbakanı'na yöneltilmedi. Aksine, Carney'nin Trump'ın Kanada'ya yönelik bölgesel emellerini dizginlemeye çalıştığı bir anda Washington'da söylendi; bu emeller, Başkan’ın ikinci dönem için Beyaz Saray'a dönüşünden bu yana iki ülke arasındaki ilişkileri yeniden etkilemeye başladı. Trump'ın bu söze karşılığı ise kısa ve net bir işaret taşıyordu: “Asla deme.”

Toprak satışları ile ilgili sözlü atışmanın ardında, büyük ölçüde fark edilmeyen tarihi bir ironi yatıyordu. Trump ve Carney, modern sınırları büyük ölçüde başkalarından ister satın alma yoluyla isterse zorla, elde edilen topraklarla şekillenen iki ülkeyi yönetiyorlar.

Kanada örneğinde, bu durum tek bir devasa anlaşmayla cisim buldu. 1670 yılında kürk ticareti şirketi olarak kurulan ve 2025 yılında tasfiye edilen Hudson Bay Şirketi, 1870 yılında 3,8 milyon kilometrekarelik bir alanı kapsayan Rupert's Land olarak bilinen bölgeyi Kanada hükümetine sattı. Bu anlaşma, Kuzey Amerika tarihindeki en büyük toprak satın alımı sayılıyor. Günümüz Kanada'sının üçte birini temsil ediyor ve değerinin bugünkü dolar karşılığı yaklaşık 35 milyon Kanada dolarıdır. Ancak, bu topraklarda yaşayan yerli halkın görüşleri dikkate alınmamıştı ve bu durum, yeni yönetim düzenlemelerine karşı 1870 ve 1885 yıllarında iki ayaklanmaya yol açtı.

Kanada bu büyük anlaşmayı yaptığında, Amerikan toprak genişleme modeli zaten yerleşmişti. Orijinal on üç koloni, günümüz Amerika Birleşik Devletleri'nin yalnızca yaklaşık yüzde 12'sini temsil ediyordu. Bunu takiben kademeli bir ilhak, savaş ve satın alma süreci yaşandı. İlhak, Hawaii ve Teksas da dahil olmak üzere birçok bölgeyi kapsıyordu. Savaş yoluyla genişleme, 1846-1848 yılları arasında gerçekleşen Meksika-Amerika Savaşı’yla yaşandı ve bu savaş, Washington'un yaklaşık 1,3 milyon kilometrekarelik bir alanı (bugün Kaliforniya, Nevada ve Utah da dahil olmak üzere birçok eyaleti kapsayan bölgeyi) ele geçirmesiyle sonuçlandı. Ardından, ABD'yi bugün bile kontrolü altında olan Pasifik ve Karayipler'deki topraklarıyla kıtalararası bir emperyal güç konumuna getiren 1898 İspanya-Amerika Savaşı yaşandı.

Fetih ve ilhakın yanı sıra, toprak satın alımları da Amerikan devletinin inşasında sağlam şekilde yerleşmiş bir araç olmayı sürdürdü. Bu tarihi miras, Donald Trump'ın toprak edinme yaklaşımıyla doğrudan bağlantılı ve Grönland hakkındaki açıklamalarını, haritaların antlaşmalar ve savaşlarla değiştirildiği ve toprakların, halkları için bir vatan haline gelmeden önce uluslar arasında müzakere konusu olduğu eski bir siyasi geleneğin bağlamına yerleştiriyor.

En etkili emsaller 19. yüzyıla kadar uzanıyor ve Trump'ın 21. yüzyılda Grönland hakkındaki açıklamalarında dayandığı tarihsel bir arka plan sunuyor

Trump'ın Grönland ile ilgili girişimleri, 19. yüzyılda ABD'de yaygın olan bir siyasi modele dönüşü yansıtıyor. O zamanlar ülke bugünkünden daha küçüktü, ancak kıtasal ağırlık kazandıran ve emperyal bir güç olarak konumunu sağlamlaştıran hızlı bir genişleme sürecine girmişti.

Ne var ki ABD bağımsız bir oluşum olarak var olmadan önce bile, efsanevi hayal gücünde bir toprak satın alma anlaşmasıyla bağlantılıydı. 1626'da bir Hollandalı yerleşimci, Manhattan Adası'nı neredeyse hiçbir değeri olmayan mallar karşılığında satın almıştı. Popüler anlatı bunu, topraklarının gaspını haklı çıkarmak için saf Yerli Amerikalıların kandırılması olarak tasvir etse de gerçek çok daha karmaşıktı ve toprak mülkiyetinin ne anlama geldiğine dair kökten farklı ve birbirinden uzak anlayışları içeriyordu.

En etkili emsaller 19. yüzyıla kadar uzanıyor ve Trump'ın 21. yüzyılda Grönland hakkındaki açıklamalarında dayandığı tarihsel bir arka plan sunuyor. Gerçek şu ki, Başkan da geçmişi günümüzle ilişkilendirmekten çekinmiyor. Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'nun tutuklanmasıyla ilgili olarak, Avrupalı güçleri Batı Yarımküre'ye müdahale etmemeleri konusunda uyaran 1823 tarihli Monroe Doktrini'ne atıfta bulundu; Washington bu bölgeyi kendi etki alanı içinde görüyordu. Trump kendi versiyonuna “Donroe Doktrini” adını verdi. Ayrıca, en sevdiği Amerikan başkanının, ABD'nin İspanya ile savaşı sırasında kıta sınırlarının ötesine genişlediği bir dönem olan 1897-1901 yılları arasında görev yapan Başkan William McKinley olduğunu da açıkladı.

ABD Başkanı Donald Trump, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nun yıllık toplantısında konuşma yapıyor (AFP)ABD Başkanı Donald Trump, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nun yıllık toplantısında konuşma yapıyor (AFP)

19. yüzyıl, yeni kurulan Amerika Birleşik Devletleri'nin üçüncü başkanı Thomas Jefferson dönemindeki ilk büyük toprak satın alımına tanık oldu. 1803'te, Napolyon yönetimindeki Fransa, Kuzey Amerika'nın kalbinde, daha önce İspanya kontrolünde olan 2,14 milyon kilometrekarelik geniş bir bölgeyi kendisine sattı. Anlaşmanın değeri 15 milyon dolardı; bu da günümüzde yaklaşık 350 milyon dolara denk geliyor. Bu alan, orijinal on üç koloninin yüzölçümünü iki katından fazla artırdı ve daha sonra kurulan on beş Amerikan eyaletinin temeli oldu.

Ardından, İspanya'nın bölge sakinlerinin İspanyol hükümetine sunduğu mali talepleri Washington'un karşılaması karşılığında 1819 tarihli Adams-Onís Antlaşması ile devrettiği Florida bölgesi ABD topraklarına katıldı. Amerika Birleşik Devletleri, Madrid'e bu topraklardan vazgeçmesi için sürekli baskı uyguluyordu ve İspanya mali krizi sırasında nihayet bunu kabul etmeden önce Washington bölgenin batı kesimi üzerinde zaten kontrol kurmuştu.

Colón'daki Panama Kanalı'nın havadan görünümü, 1 Şubat 2025 (Reuters)Colón'daki Panama Kanalı'nın havadan görünümü, 1 Şubat 2025 (Reuters)

1854'te ise Meksika'daki ABD elçisi James Gadsden'in adını taşıyan Gadsden Anlaşması imzalandı. Bu anlaşma kapsamında Meksika, günümüzde güney Arizona ve New Mexico'yu oluşturan yaklaşık 77 bin kilometrekarelik topraklarını sattı. Washington, Güneybatı'yı Pasifik Okyanusu'na bağlayan bir demiryolu inşaatını kolaylaştırmak için bu toprakları satın almaya çalışıyordu.

Bir diğer büyük toprak satın alımı yine 19. yüzyılda gerçekleşti. 1867'de Amerika Birleşik Devletleri Alaska'yı Rusya'dan satın aldı. Bölge 1,5 milyon kilometrekareden fazla bir alanı kapsıyordu ve bugünkü değeriyle 132 milyon dolara mal olmuştu. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre anlaşmayı ABD Dışişleri Bakanı William Seward müzakere etmişti ve o dönemde satın alınan toprakları işe yaramaz, donmuş bir bölge olarak gören muhaliflerden gelen eleştiri dalgasıyla karşı karşıya kalmıştı. Ancak Alaska daha sonra 49. eyalet ve yüzölçümü bakımından ülkenin en büyük eyaleti oldu.

1916'da Washington, Panama Kanalı'na yakınlığı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın burayı denizaltı üssü olarak kullanabileceği korkusuyla Danimarka’ya ait Batı Hint Adaları'na el koymaya çalıştı

1916'da Washington, Panama Kanalı'na yakınlığı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın burayı denizaltı üssü olarak kullanabileceği korkusu nedeniyle Danimarka’ya ait Batı Hint Adaları'na el koymaya çalıştı. Washington ve Kopenhag arasında bir anlaşma imzalandı ve ardından Danimarkalılar tarafından ulusal bir referandumla onaylandı. Anlaşmaya göre, adalar 25 milyon dolara (bugünkü değeriyle yaklaşık 633 milyon dolar) ABD egemenliğine devredildi ve Amerikan Virgin Adaları olarak yeniden adlandırıldı.

ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Grönland'daki ABD Ordusu’na ait Pituffik Uzay Üssü’nde, 28 Mart 2025 (AFP)ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Grönland'daki ABD Ordusu’na ait Pituffik Uzay Üssü’nde, 28 Mart 2025 (AFP)

O dönemdeki anlaşma, Danimarka'nın Grönland üzerindeki egemenliğini tanıyan bir madde içeriyordu. Ancak bu tanıma, Washington'un İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra adayı satın alma girişimini engellemedi ve bu fikir, Trump'ın ABD'nin nüfuzunu genişletme vizyonunun bir parçası olarak son yıllarda yeniden gündeme geldi.

Bu bağlamda, Trump tarafından sunulan ABD'nin toprak satın alımları yoluyla genişlemesi, ülkenin siyasi tarihinde uzun süredir devam eden bir geleneğin uzantısı gibi görünüyor. Aynı şekilde Washington'un, satmakta tereddüt eden taraflarla başa çıkarken siyasi ve ekonomik baskı taktiklerine başvurmasının, Kopenhag, Nuuk, Ottawa veya Panama City’de (sonuncusu, Trump'ın 1977 anlaşmasıyla Panama'ya devredildikten sonra yeniden Amerikan kontrolüne geri dönmesini istediğini söylediği Panama Kanalı ile bağlantılı) çok sayıda örneği bulunmaktadır. Başkanın, ülkesinin topraklarını genişletme çabalarında- ki bunu ABD’nin bağımsızlığının 250. yıldönümüyle ilişkilendirmiş de olabilir- kesin bir “hayır” cevabıyla karşılaşıp karşılaşmayacağı sorusu hâlâ ortada duruyor.


Woody Allen’ın kızı, üniversiteye Epstein’in torpiliyle girmiş

Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
TT

Woody Allen’ın kızı, üniversiteye Epstein’in torpiliyle girmiş

Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)

Jeffrey Epstein, Woody Allen'ın kızının ABD'deki bir üniversiteye girmesini sağlamış.

ABD Adalet Bakanlığı'nın geçen hafta yayımladığı dava belgelerinde, Allen'ın eşi Soon-Yi Previn'in Epstein'le yazışmaları ortaya çıktı. 

2017 tarihli yazışmada Previn, evlatlık kızları Bechet Allen'ın New York'taki Bard College'a kabul sürecine katkısı nedeniyle Epstein'e teşekkür ediyor. 

E-postalara göre Epstein, üniversitenin rektörü Leon Botstein'la kişisel bağlantısı sayesinde Allen'ın kızının okula kabul edilmesini sağlamış.

Previn'in mesajında şu ifadeler yer alıyor: 

Bechet'ın biraz zorlanmasının ve önceden okula kabul aldığını bilmemesinin en iyisi olduğunu düşünüyorum. Böylece Bard'a girene dek biraz ter dökmüş ve bunu gerçekten istemiş olur. Bizim adımıza bu işi hallettiğin teşekkür ederim. Bunun benim için ne kadar önemli olduğunu anlatamam.

Botstein'ın sözcüsü David Wade, New York Times'a gönderdiği açıklamada, Mayıs 2021'de mezun olan Bechet'ın okula kendi başarısı sayesinde kabul edildiğini savunarak iddiaları yalanladı. 

Wade, Botstein'ın onlarca yıldır başvuru sürecindeki ailelerle görüştüğünü, kampüs ziyaretleri ve kabul görüşmeleri konusunda çok sayıda talebe yanıt verdiğini belirterek, "Buradaki tek fark, Epstein'in kendi etkisinin önemli olduğuna aileyi inandırmaya çalışması" dedi.

Sözcü, Epstein hakkında "Her gün güneşin doğuşunu bile kendine mal eden seri bir yalancıydı" ifadelerini kullandı. 

Haberde, Bard College'ın başvuruların yaklaşık yüzde 40'ını kabul ettiği de vurgulanıyor.

Timothée Chalamet'ye sert sözler

Previn'in 2018'de Epstein'e gönderdiği e-postada oyuncu Timothée Chalamet hakkında sarf ettiği ifadeler de dikkat çekti. 

Allen'ın eşi, mesajında "O şerefsiz Chalamet'nin filminin iyi eleştiri almamasına sevindim" diyor. 

Yazışmada bahsedilen filmin, Chalamet'nin başrolde oynadığı 2018 yapımı Sıcak Bir Yaz Gecesi (Hot Summer Night) olduğu düşünülüyor.

Diğer yandan Chalamet, Woody Allen'ın çekimlerini 2018'de tamamladığı New York'ta Yağmurlu Bir Gün'ün (A Rainy Day in New York) kadrosunda da yer alıyordu. 

Amazon, #MeToo hareketinin yükselişi ve Allen'a yönelik geçmiş cinsel istismar suçlamalarının yeniden gündeme gelmesi nedeniyle filmi rafa kaldırılmıştı. Yapım daha sonra farklı şirketler tarafından 2020'de ABD'de vizyona sokulmuştu. Chalamet de filmden kazandığı parayı hayır kurumlarına bağışlamıştı.

Independent Türkçe, New York Times, Variety, NME