Hockstein, sınırları belirlemek gibi zorlu bir görevle karşı karşıya... Savaşı durdurabilecek mi?

1701 sayılı kararın içeriğine bağlı kalması nedeniyle ‘çiftliklerin’ arabuluculuk yoluyla ilhak edilmesini reddetti

Hockstein, Netanyahu'nun Hizbullah'la savaşı genişletmesini engelleyebilecek mi? (DPA)
Hockstein, Netanyahu'nun Hizbullah'la savaşı genişletmesini engelleyebilecek mi? (DPA)
TT

Hockstein, sınırları belirlemek gibi zorlu bir görevle karşı karşıya... Savaşı durdurabilecek mi?

Hockstein, Netanyahu'nun Hizbullah'la savaşı genişletmesini engelleyebilecek mi? (DPA)
Hockstein, Netanyahu'nun Hizbullah'la savaşı genişletmesini engelleyebilecek mi? (DPA)

Siyasi çevreler, bugün ABD'li arabulucu Amos Hochstein'ın Lübnan devleti liderleriyle yapacağı görüşmelerin neticeye varmasını bekliyor. Hochstein, İsrail'in Gazze Şeridi'ndeki Hamas hareketiyle olan çatışmayı genişletmeye yönelik eğilimini azaltmayı başarabilirse, Lübnanlılar, İsrail'in savaşa yönelmesi konusundaki endişelerini azaltabilirler. Bu endişe, İsrail başbakanı Binyamin Netanyahu ve savaş bürokrasisinin savaş çağrısı yapmasıyla, Avrupalı diplomatların birçoğuyla birlikte Lübnan'a akın etmesi nedeniyle arttı.

Ancak, Lübnan Geçici Başbakanı Necib Mikati, ABD’li arabulucunun Beyrut'a dönüşünü, Güney Lübnan ve işgal altındaki Filistin'in kuzey sınırında uzun vadeli bir istikrar sağlama müzakerelerine girmeye hazır olduğunu ve ateşkes anlaşmasına ve 1701 sayılı karara bağlı kalacağını ilan ederek önceledi. Güneydeki durumu diplomatik olarak çözmenin, Hizbullah silahıyla bağlantılı dahil olmak üzere, Gazze'deki saldırının durdurulmasıyla ilişkili olabileceğini de sözlerine ekledi. Ancak, bu konudaki açıklaması, Hizbullah’ın Hamas’ı desteklemek ve üzerindeki baskıyı hafifletmek amacıyla İsrail ile karşı karşıya gelmesinin ardından yapılan ilk açıklama oldu.

Mikati, bu açıklmasıyla uluslararası topluma şu mesajı iletmek istedi: Lübnan, resmen Hizbullah ve İsrail arasında devam eden çatışmayı durdurmak için müzakere ediyor. Barış kararı Lübnan'ın elinde iken, savaş kararı ise İsrail'in elinde. Bu, önceki açıklamalarının aksine, barış ve savaş kararının hükümetin elinde olmadığını söylediği konusundaki açıklığını ortaya koyuyor.

Mikati'nin bu tutumu, Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah'ın şu sözlerinin ardından geldi: " Lübnan topraklarımızın geri kalanını B-1 bölgesinden Şeba Çiftlikleri'ne kadar özgürleştirmek için tarihi bir fırsatla karşı karşıyayız." Bu durum, hükümet ile parti arasındaki koordinasyonun ne seviyede olduğu, hükümetin, ABD’li arabulucu tarafından yönetilen Lübnan ve İsrail arasındaki kara sınırlarını belirleme konusundaki müzakerelere girmeye hazır olup olmadığına dair bir bilgiye sahip olup olmadığı sorularını gündeme getiriyor. Hizbullah, daha önce, Gazze'deki saldırının durdurulması ve Güney'deki durumun sakinleşmesi ile sınır belirleme konusunda bir anlaşmaya varılması arasında bir bağlantı olduğunu teyit etmişti.

Şarku'l Avsat, ABD’li Arabulucu Amos Hochstein'ın, Başbakan Necib Mikati, Dışişleri Bakanı Abdullah Buhabib ve Orgeneral Joseph Avn ile görüşeceğini öğrendi. Görüşmelerini, Lübnan Meclisi Başkanı Nebih Berri ile yaptığı görüşme ile taçlandırması ve ardından gece Beyrut'tan ayrılması bekleniyor. Bu nedenle, ziyaretini yeni ABD Büyükelçisi Lisa Johnson'ın görevine başlaması ve toplantılarına katılması için ertelediği söylentilerinin asılsız olduğu ortaya çıktı.

Siyasi kaynaklar, Büyükelçi Johnson'ın akşam saatlerinde Amerikalı arabulucunun görüşmelerini bitirip oradan ayrılmasının ardından Beyrut'a geleceğini ortaya çıkardı. Yetkililerle tanışma ziyaretleri yapacağını, önümüzdeki Salı günü Başkan Berri ile görüşeceğini söyledi.

Aynı kaynaklar, ABD’li arabulucunun Beyrut'taki görüşmelerinde en fazla varabileceği noktanın, ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken'ın, Netanyahu ve savaş bürokrasisinden, savaşı Güney'e genişletmeme konusunda bir anlaşma sağlamış olması umudu olduğuna dikkat çekti. Bu, arabulucunun, Lübnan hükümeti ile görüşmelerine devam etme fırsatını uzatmayı ve diplomatik çözüme askeri çözüme öncelik vermeyi ummasını sağlayacak. Ayrıca Lübnan ile İsrail arasındaki kara sınırlarının belirlenmesi için bir çözüm bulunması anlamına gelir.

Ancak kaynaklar, Hochstein'ın, kara sınırlarını belirleme konusundaki yaklaşımlarındaki farklılıklar nedeniyle zorlu bir görevle karşı karşıya olduğunu belirtiyorlar. Bu nedenle, şimdilik tek çıkış yolu, özellikle de Hamas’ı desteklemek için tasarladığı planı uygulamakla görevli olan partinin en önemli saha komutanlarının öldürülmesini hedefleyen operasyonları sürdürmesi nedeniyle İsrail'in savaşı genişletmemesi ve Hizbullah’ı bugünkü Kuzey cephesinde yaşananların ötesine geçen bir çatışmaya, hatta açık bir savaşa çekmemesi olabilir.

Kaynaklar, Lübnan hükümeti ile ABD arabulucusu arasındaki kara sınırının belirlenmesi konusundaki yaklaşımlarındaki farklılıkların, Lübnan'ın, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin (BMGK) 1701 sayılı kararını uygularken aynı zamanda 1949'da Lübnan ve İsrail arasında imzalanan ateşkes anlaşmasını da kabul etmesinden kaynaklandığını vurguladı. Öte yandan, Hochstein, sınırın belirlenmesini sadece 1701 sayılı karara göre kısıtlamaya ısrar ediyor.

Kaynaklar, ABD’li arabulucunun kara sınırının belirlenmesini 1701 sayılı karara göre kısıtlamasının, İsrail'in Şeba çiftlikleri ve Kefr Şuba tepelerinden çekilmeyeceği anlamına geldiğini söyledi. Çünkü bu sınır, daha önce Lübnan'ın çekincelerini bildirdiği 13 noktadan çekilmeyi kapsayacak. İsrail, bu noktalardan çekilmek yerine, sadece Mavi Hat olarak bilinen ve hükümetin uluslararası olarak tanınan nihai geri çekilme hattı olarak kabul etmediği sınırdan çekilmekle yetinecek. Bu sınır, 1923 yılında Fransa ve İngiltere tarafından desteklenen sınır anlaşmasına göre belirlenmişti.

Bu nedenle, Mikati (ateşkes anlaşmasına bağlı kalarak) Şeba çiftlikleri ve Kefr Şuba tepelerinin de bu anlaşma kapsamına girdiğini ima ediyor. Tutumu Nasrallah'ın son konuşmasında talep ettiği şeyle tutarlı. Bu onları Suriye topraklarına katmak yerine Lübnan egemenliğine tabi kılacaktır. Öte yandan, Şam, Şeba çiftlikleri ve Kefr Şuba tepelerinin Lübnan'a ait olduğunu teyit eden bir mektubu BMGK’ya sunmaktan kaçınsa da bu durum, Tahran desteklemediği sürece savaşa girmeye niyeti olmayan müttefiki (Hizbullah) için bir utanç kaynağı teşkil ediyor.

Geriye şu soru kalıyor: Avrupalı ​​delegeler onunla buluşmak için acele ederken, İsrail'in geriliminin savaşın genişlemesinin ciddi bir göstergesinden başka bir şey olmadığı konusunda ısrarcı olduğu konusunda ısrar ederken, Mikati güneydeki duruma ilişkin endişe çemberinin dışına nasıl çıkabilir? Son dakika çabaları Washington'un, çiftlikleri ve Kefr Şuba tepelerini Güney Lübnan'da faaliyet gösteren uluslararası güçlerin (UNIFIL) denetimi altına alma vaadiyle Amerikan arabuluculuğunu canlandıracak mı?

Son olarak, Washington'un Lübnan'ın güneyindeki durumun kontrolden çıkması ve bölgeye yayılma olasılığından çıkarı var mı? Yoksa, Beyrut'taki yaygın inanca göre, Tel Aviv'in ABD'den yeşil ışık almadan savaşa girmeyeceği için, Washington'un Netanyahu'ya baskı yaparak Lübnan'ı her ihtimale karşı açık bir savaşa sokmasını önleme ve Lübnan'daki endişeleri giderme yeteneği var mı?



Gine-Bissau’da iktidar dengelerini yeniden şekillendirecek yeni anayasa

Gine-Bissau Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Horta N’Tam (Reuters)
Gine-Bissau Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Horta N’Tam (Reuters)
TT

Gine-Bissau’da iktidar dengelerini yeniden şekillendirecek yeni anayasa

Gine-Bissau Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Horta N’Tam (Reuters)
Gine-Bissau Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Horta N’Tam (Reuters)

Gine-Bissau, 6 Aralık’ta yapılması planlanan ve sivil yönetime dönüşü hedefleyen genel seçimler öncesinde, cumhurbaşkanına daha geniş yetkiler verilmesini öngören anayasa değişikliğine ilişkin düzenlenen referandumun sonuçlarını bekliyor.

Afrika meseleleri uzmanı bir kişi, muhalefetin boykot ettiği referandumun Gine-Bissau’nun geleceğini belirleyeceğini belirterek, Şarku'l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, ilk gerçek sınavın yaklaşan seçimler olacağını söyledi. Uzman, bu seçimlerin yeni anayasanın gerçek reformlar gerçekleştirme amacı mı taşıdığını, yoksa askeri darbenin ardından cumhurbaşkanının yetkilerini ve yeni bir siyasi hakimiyeti genişletmeyi mi amaçladığını ortaya koyacağını ifade etti.

Ordu, cumhurbaşkanlığı seçimlerinden birkaç gün sonra, Kasım 2025’te Gine-Bissau’da yönetime el koyarak devlet başkanını devirdi ve seçim sürecini askıya aldı. Dünyanın en yoksul ülkeleri arasında yer alan Gine-Bissau’da 1974’ten bu yana 5 darbe ve çok sayıda darbe girişimi yaşandı.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre seçmenler bugün şu soruya ‘evet’ veya ‘hayır’ yanıtı verecek: “Geçiş Konseyi tarafından kabul edilen yeni anayasanın yürürlüğe girmesini onaylıyor musunuz?”

Mevcut anayasa, Gine-Bissau’da başbakanın yasama organı tarafından atanmasını, başbakanın da hükümet üyelerini belirlemesini öngörüyor. Yeni anayasa ise cumhurbaşkanına başbakanı ve hükümet üyelerini atama ve görevden alma yetkisi verecek.

Reuters’ın ulaştığı bir nüshaya göre cumhurbaşkanı ayrıca bakanlık kurma veya kaldırma, Bakanlar Kurulu’na başkanlık etme, ciddi bir siyasi kriz yaşanması halinde parlamentoyu feshetme ve belirli koşullarda hükümeti görevden alma yetkisine sahip olacak.

Yeni anayasa ayrıca parlamentodaki sandalye sayısını 102’den 65’e, seçim bölgelerinin sayısını ise 29’dan 12’ye indirecek.

Yeni anayasa, cumhurbaşkanı adaylarının son 5 yıl boyunca Gine-Bissau’da sürekli ikamet etmiş olmasını şart koşuyor. Bu şart, mevcut anayasada yer almıyor. Mevcut anayasa, adayların doğuştan Gine-Bissau vatandaşı olmasını, en az 35 yaşında bulunmasını ve medeni ve siyasi haklarının tamamına sahip olmasını öngörüyor.

Dönüm noktası

Çadlı siyasi analist ve Afrika meseleleri uzmanı Salih İshak İsa, Gine-Bissau’da bugün yapılacak referandumun, Kasım 2025’teki askeri darbenin ardından başlayan geçiş sürecinde kritik bir dönüm noktası olduğunu ve yeni siyasi sistemin de ana hatlarını belirleyeceğini düşünüyor. İsa, cumhurbaşkanlığı makamına daha geniş yetkiler veren anayasa tasarısının, yönetim kurumları arasındaki ilişkileri de yeniden şekillendireceğini belirtiyor.

İsa’ya göre yeni anayasa, özellikle cumhurbaşkanı, başbakan ve parlamento arasındaki yetki paylaşımına ilişkin kronik anlaşmazlığı çözebilirse, prensipte istikrara katkı sağlayabilir. Zira Gine-Bissau’da yıllardır, özellikle yarı başkanlık sisteminde, kurumlar arasında tekrarlanan yetki mücadeleleri yaşanıyor. Yetkilerin iç içe geçmesi hükümet krizlerine, parlamentonun feshedilmesine ve zaman zaman ordunun müdahalesiyle sonuçlanan gerilimlere yol açtı.

Sorumluluğun netliği

Bu nedenle yürütme sorumluluğunun netleştirilmesi, siyasi tıkanıklık ihtimalini azaltabilir. Ancak İsa’ya göre önerilen çözüm, bizzat yeni bir sorunun kaynağı olma riski taşıyor.

İsa, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, tasarının ülkeyi daha başkanlık ağırlıklı bir sisteme doğru yönlendirdiğini, cumhurbaşkanına başbakanı ve hükümeti atama ve görevden alma konusunda daha geniş yetkiler verdiğini belirtti. Tasarı ayrıca parlamentodaki sandalye sayısını 102’den 65’e, seçim bölgelerinin sayısını ise 29’dan 12’ye indirirken, adaylar ve siyasi partiler için daha ağır mali ve idari şartlar getiriyor.

İsa, bu değişikliklerin pratikte cumhurbaşkanlığı makamı karşısında parlamentonun ve siyasi partilerin ağırlığının azaltılması anlamına geldiğini düşünüyor. İsa’ya göre burada bir paradoks söz konusu: Yeni anayasa kısa vadede istikrar sağlayabilir, ancak iktidarın paylaşılması yerine tek elde toplanmasına yol açması halinde uzun vadeli istikrarsızlığın tohumlarını da atabilir.

İsa, uzun bir darbe ve ordunun siyasete müdahale geçmişine sahip bir ülkede, cumhurbaşkanı etrafında aşırı derecede merkezileşmiş bir modele dönüşün, Gine-Bissau’yu başlangıçta iktidar paylaşımına dayalı bir sistemi benimsemeye iten nedenlerden birini yeniden ortaya çıkarabileceğini ifade ediyor.

Ancak Batı Afrika’nın kıyı ülkesi Gine-Bissau’da, sık sık yaşanan darbelerin de etkisiyle siyasi atmosfer gerginliğini koruyor. Muhalefet, kamu özgürlüklerine yönelik kısıtlamaların sürdüğü bir ortamda seçmenlere referandumu boykot etme çağrısı yaptı.

1974’te ülkenin Portekiz’den bağımsızlığını kazanmasına öncülük eden Gine ve Yeşil Burun Adaları Afrika Bağımsızlık Partisi (PAIGC) yaptığı açıklamada, “Siyasi faaliyetler askıya alındı, parti merkezleri kapatıldı ve siyasi grupların referanduma katılması engellendi” ifadesini kullandı.

İstikrarın sağlanması

Askeri konsey ise değişikliğin, iktidarın sivillere devredilmesini amaçlayan ve 6 Aralık’ta yapılması planlanan yeni cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimleri öncesinde kurumlarda istikrarın sağlanmasını hedeflediğini belirtiyor.

Bu kapsamda Afrika meseleleri uzmanı, muhalefetin önde gelen güçlerinden PAIGC’nin referandumu boykot çağrısının temel bir soru ortaya çıkardığını ifade etti. Uzman, anayasanın ‘evet’ oylarının çoğunluğunu alması halinde bile, muhalefetin önde gelen güçlerinin sürecin meşruiyetini baştan sorguladığı bir ortamda yeni anayasanın yeterli siyasi meşruiyete sahip olup olmayacağının sorgulanması gerektiğini belirtti.

İsa, “Bu nedenle anayasanın değerlendirilmesinin yalnızca referandum sonucuyla sınırlı tutulmaması gerektiğini düşünüyorum. Belirleyici unsur, özellikle aralık ayında yapılması planlanan genel seçimlerin ardından yaşanacaklar olacak” dedi.

İsa’ya göre anayasanın rekabetçi seçimlere, cumhurbaşkanını denetleyebilecek bir parlamentoya, bağımsız bir yargıya ve ordunun siyasete müdahale etmesini önleyecek gerçek güvencelere zemin hazırlaması halinde, bu düzenleme kurumsal istikrara doğru atılmış bir adım olabilir. Ancak anayasanın geçiş dönemindeki yönetimin nüfuzunu kalıcılaştırmak ve gelecek cumhurbaşkanına etkili denetim mekanizmaları olmaksızın geniş yetkiler vermek amacıyla kullanılması halinde, demokratik açıdan daha istikrarlı bir sistem kurmaktan ziyade iktidarın cumhurbaşkanlığı lehine yeniden dağıtılması söz konusu olacak. İsa’ya göre asıl tehlike de burada yatıyor.

İsa, aralık ayında yapılacak seçimlerin yeni anayasa için gerçek bir sınav olacağı görüşünde. Yeni kurallar geniş bir siyasi rekabete ve dengeli bir temsile imkân verirse, seçimler istikrarsızlık döneminin sona ermesine katkı sağlayabilir. Ancak rakiplerin dışlanmasına, hâkim partilerin güçlenmesine ve parlamentonun rolünün zayıflatılmasına yol açması halinde seçimler, siyasi çoğulculuğun yeniden tesis edilmesi yerine yürütme erkinin hakimiyetinin pekiştirilmesine zemin hazırlayabilir.


Şin Bet, Netanyahu’nun oğlunun büyük bir tehdit nedeniyle ABD’den geri getirildiğini doğruladı

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve yanında oğlu Yair Netanyahu (Arşiv - AP)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve yanında oğlu Yair Netanyahu (Arşiv - AP)
TT

Şin Bet, Netanyahu’nun oğlunun büyük bir tehdit nedeniyle ABD’den geri getirildiğini doğruladı

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve yanında oğlu Yair Netanyahu (Arşiv - AP)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve yanında oğlu Yair Netanyahu (Arşiv - AP)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun oğlu Yair Netanyahu’nun, maruz kaldığı bir tehdit nedeniyle ABD’den İsrail’e geri döndüğü bildirildi. İsrail iç istihbarat teşkilatı Şin Bet, cumartesi günü yaptığı açıklamada Yair Netanyahu’ya yönelik zarar verme amacı taşıyan ciddi bir tehdit bulunduğunu duyurdu.

Alman Haber Ajansı DPA’nın Şin Bet’e dayandırdığı habere göre Yair Netanyahu’ya yönelik ciddi bir saldırı tehdidi tespit edildi.

Şin Bet açıklamasında, “Bunun üzerine yapılan değerlendirme sonucunda, güvenlik ekibiyle koordinasyon içinde kendisinin acilen tahliye edilerek İsrail’e geri getirilmesine karar verildi” denildi.

Teşkilat, tehdidin kaynağına ilişkin ise herhangi bir bilgi vermedi.

ABD merkezli Newsmax televizyonu bu hafta başında, Yair Netanyahu’nun Miami’de yaşadığı sırada İran bağlantılı olduğu öne sürülen bir suikast planının hedefi olduğunu bildirmişti.

Kanal, ABD’li bir kolluk kuvveti yetkilisine dayandırdığı haberinde, İsrail istihbaratının söz konusu plandan aralık ayında haberdar olduğunu ve ABD makamlarını bilgilendirdiğini aktardı.

Şarku’l Avsat’ın Newsmax’tan aktardığı habere göre sürekli olarak İsrailli güvenlik görevlileri tarafından korunan Yair Netanyahu’ya bölgeyi derhal terk etmesi talimatı verildi. Kişisel eşyalarını dahi almadan bölgeden ayrılan Yair Netanyahu, doğrudan İsrail’e döndü ve şu anda burada yaşıyor.

Binyamin Netanyahu da geçen pazartesi günü yaptığı açıklamada, İran’ın oğullarından birine yönelik suikast girişiminde bulunduğunu söylemişti. Bu açıklama, Netanyahu’nun yardımcıları ve sağcı Kanal 14’teki destekçilerinin, ailesine ömür boyu koruma sağlanması talebini eleştiren muhaliflere yönelik saldırılarının ardından geldi.

Netanyahu’nun destekçilerine göre, Başbakan ve ailesinin tüm üyeleri hem ülke içindeki düşmanlar hem de İran tarafından ölüm tehdidi altında bulunuyor.

Netanyahu, “İnanılmaz bir şey var. İran oğullarımdan birini hedef aldı ve oğullarımdan birine suikast girişiminde bulundu” dedi.

Bu durumu aile üyelerine sağlanan güvenlik düzenlemeleriyle ilişkilendiren Netanyahu, “Bu koruma bir lüks değil. Koruma olmadan başarılı olurlar” ifadelerini kullandı. Netanyahu ayrıca seçim döneminde de itidalli davranılması gerektiğini söyledi.

Ancak bu iddialar İsrail’de dahi sorgulanmadan kabul edilmedi. Çok sayıda İsrailli, açıklamalara şüpheyle yaklaşırken, bunun seçim propagandasında kullanılan bilinen yöntemlerden biri olduğu görüşünü dile getirdi.

Netanyahu’nun üç çocuğu bulunuyor. İlk eşinden olan ve dindar bir mahallede, gözlerden uzak yaşayan bir kızı ile iki oğlu var. Netanyahu’nun kızıyla neredeyse hiç görüşmediği belirtiliyor. Oğullarından büyüğü Yair, son üç yıldır ABD’nin Miami kentinde yaşıyordu. Diğer oğlu Avner ise Londra’da ikamet ediyor. Her ikisi de anne ve babaları Sara ve Binyamin Netanyahu gibi sürekli güvenlik koruması altında bulunuyor.

Geçen ayın ortalarında İsrail iç istihbarat teşkilatı, yüksek maliyeti nedeniyle ülkede geniş tartışmalara yol açan bir kararla Sara Netanyahu’ya, eşinin ölümüne kadar devam edecek güvenlik koruması sağlanmasına karar vermişti. Karar, Bakanlar Kurulu Güvenlik İşleri Komitesi tarafından alınmıştı.

Kararın, Sara Netanyahu’nun ailesinin hayatına yönelik endişeleri ve ekim ayında yapılması planlanan seçimleri Binyamin Netanyahu’nun kaybetmesi halinde güvenlik korumasının kaldırılmasının aile üyelerini suikast girişimlerine açık hâle getirebileceği yönündeki kaygıları üzerine, ısrarlı talebiyle alındığı ortaya çıkmıştı.


Etiyopya'nın “su kullanım tazminatı” önerisi Mısır ile gerilimi tırmandırıyor

Büyük Etiyopya Rönesans (Nahda) Barajı (Reuters)
Büyük Etiyopya Rönesans (Nahda) Barajı (Reuters)
TT

Etiyopya'nın “su kullanım tazminatı” önerisi Mısır ile gerilimi tırmandırıyor

Büyük Etiyopya Rönesans (Nahda) Barajı (Reuters)
Büyük Etiyopya Rönesans (Nahda) Barajı (Reuters)

Etiyopya'nın Büyük Etiyopya Rönesans (Nahda) Barajı krizi gölgesinde Mısır karşıtı açıklamaları devam etti. Su haklarını da kapsayacak şekilde genişleyen bu açıklamalar, eski bir Etiyopyalı bakanın, Mısır'ın su kaynaklarına yönelik bir zarara uğraması halinde ‘meşru müdafaa hakkından’ defalarca bahsetmesinin ardından, kendi hükümetini Nil sularının kullanımı karşılığında Mısır'dan ‘tazminat’ talep etmeye çağırmasına kadar vardı.

Şarku'l Avsat'a konuşan eski Mısırlı yetkililer, mevcut gerilimler çerçevesinde iki ülke arasında tırmanmadan kaçınmanın önemiyle birlikte, Etiyopya'nın bu açıklamalarına karşı siyasi ve medya düzeyinde güçlü yanıtlar verilmesi gerektiğine dikkati çekti.

Aynı yetkililer, ‘Nil sularının kullanımı karşılığında tazminattan bahsedilmesinin, uluslararası hukuk kurallarına, uluslararası nehirler hukukuna ve Nil Nehri konusunda Kahire ile Addis Ababa arasında imzalanan anlaşmalara aykırı olduğunu’ vurguladı.

Jarso'nun talepleri

Etiyopya’nın eski Su Bakanı Shiferaw Jarso, Etiyopya hükümetini ‘Kahire'nin Nil sularını kullanması karşılığında Addis Ababa'ya tazminat ödemesini talep etmeye’ çağırdı. Cuma günü Etiyopya haber ajansı ENA’ya yaptığı açıklamalarda, ‘ülkesinin Nil yatağı üzerinde barajlar inşa etmeye devam edeceğini’ vurguladı.

Eski Etiyopya Su Bakanı, ‘Addis Ababa’nın daha fazla baraj inşa etme planlarına yönelik son Mısır tehditlerinin yeni bir şey olmadığını ve ülkesini nehir üzerinde ek barajlar inşa etme yolunda ilerlemekten alıkoymayacağını’ belirterek, Etiyopya'nın ‘Mısır'a akan Nil suyunun yaklaşık yüzde 86'sını sağladığına’ dikkati çekti.

Kahire ile Addis Ababa arasında, Addis Ababa'nın Nil Nehri'nin doğu kolu üzerinde inşa ettiği ve Kahire'nin kendi su payını etkilemesinden endişe duyduğu Nahda Barajı projesi nedeniyle yaklaşık 15 yıldır devam eden bir anlaşmazlık söz konusu.

vfghyju
Mısır’ın Etiyopya Barajı’nın su payına etkisiyle ilgili endişeleri (Mısır Sulama Bakanlığı)

Eski Etiyopyalı yetkilinin bu sözleri, Mısırlı ve Etiyopyalı yetkililer arasında Nahda Barajı anlaşmazlığına ve Addis Ababa'nın yeni barajlar inşa ederek mansap ülkeleri Mısır ve Sudan'a giden su akışını kontrol altına alma çabalarına dair son dönemde yapılan karşılıklı açıklamalara bir yenisini eklemiş oldu.

Mısır, izin vermeyecek

Mısırlı yetkili bir kaynak, Etiyopya'nın yeni barajlar inşa etme planlarına karşı uyarıda bulunmuş ve bir hafta önce Mısır’ın resmi haber ajansı Ortadoğu haber ajansı MENA’ya yaptığı açıklamada, “Etiyopya, uluslararası hukuka aykırı bir şekilde emrivaki dayatmaya, ortak bir uluslararası su kaynağını tekelleştirmeye ve mansap ülkelerinin su hakları ile çıkarlarını tehdit etmeye çalışıyor” ifadelerini kullanmıştı. Kaynak ayrıca, ‘Mısır'ın bunun bir emrivaki olarak dayatılmasına izin vermeyeceğini’ vurguladı.

Mısırlı kaynağın bu açıklamaları, Etiyopya Su ve Enerji Bakanı'nın ‘Nil sularının mansap ülkelerine doğru akışının ülkesinin kontrolü altında olacağını’ söylediği açıklamalara bir yanıt niteliğindeydi. Etiyopyalı bakan aynı zamanda, ‘Addis Ababa'nın ('Nil sularının adil kullanımı ve sürdürülebilir kalkınmanın sağlanması olarak adlandırdığı çerçevede) Nil üzerinde ek barajlar inşa etme yolunda ilerleme niyetinde olduğunu’ da belirtmişti.

Ancak Mısırlı yetkili o dönemde, ülkesinin, Mısırlıların Nil Nehri'ndeki haklarını ve kaynaklarını korumak için uluslararası hukukun kendisine teminat altına aldığı tüm tedbirleri alacağını Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne (BMGK) gönderdiği mektuplarda daha önce açıkladığını dile getirdi. Kaynak, Mısır devletinin sahip olduğu araçların çok çeşitli ve kapsamlı olduğunu; Mısır halkının Nil Nehri'ndeki çıkarlarını savunabilme ve bu konuda etki yaratabilme kapasitesine sahip olduğunu da vurguladı.

Abdulati’den savunma hakkı vurgusu

Öte yandan Mısır Dışişleri Bakanı Bedir Abdulati, salı akşamı Sky News televizyonuna yaptığı açıklamada aynı konuyu vurgulayarak, “Suyun akışını engelleyecek herhangi bir zararın meydana gelmesi halinde, uluslararası hukuka uygun olarak kendimizi savunma hakkına sahibiz” ifadelerini kullandı ve BM Şartı'nın meşru müdafaaya ilişkin 51. maddesine atıfta bulundu.

gthyjuk
Mısır Dışişleri Bakanı Bedir Abdulati (Dışişleri Bakanlığı’nın Facebook sayfası)

Eski Mısır Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Husam İsa ise, "Etiyopya'nın uluslararası hukuka aykırı bir şekilde azami düzeyde kazanım elde etmeye çalıştığına ve Addis Ababa'nın Mavi Nil havzası ile Afrika Boynuzu'ndaki uygulamalarının tüm uluslararası sözleşmelere ve hukuk metinlerine aykırı olduğuna, ancak buna rağmen diğer ülkelerin çıkarları pahasına bu tek taraflı uygulamalara ısrarla devam ettiğine dikkati çekti.

Hukuk kuralları

İsa, Şarku'l Avsat'a yaptığı açıklamada, iki taraf arasında herhangi bir gerilimi tırmandırmaktan kaçınmanın önemiyle birlikte, Etiyopya'nın Nil Nehri yatağı üzerindeki yeni planlarına siyasi ve medya düzeyinde güçlü yanıtlar verilmesi gerektiği görüşünü savundu.

Uluslararası nehirlerin kullanımına ilişkin uluslararası hukuk kurallarının zarar vermeme ve önceden bildirim olmak üzere iki temel ilkeyi öngördüğüne dikkati çeken İsa, Kahire'nin Etiyopya tarafından bu ilkelere uyulmasını talep ettiğini, ancak bunun sonuçsuz kaldığını ifade etti.

1902 Anlaşması

Diğer taraftan eski Mısır Sulama Bakanı Muhammed Nasruddin Allam, Nil gibi uluslararası bir nehrin sularının kullanımı karşılığında tazminattan bahseden hiçbir yasal metin veya anlaşma bulunmadığına işaret etti. Allam, Kahire ile Addis Ababa arasında, Etiyopya'nın Mavi Nil'in sularının mansap ülkelerine akışını engelleyecek herhangi bir eylemde bulunmamasını öngören 1902 Anlaşması gibi anlaşmalar olduğunu, ancak buna rağmen Etiyopya'nın bu anlaşmayı ihlal ettiğini belirtti.

Allam, Şarku'l Avsat'a yaptığı açıklamada, Etiyopya ile Mısır arasında Nil sularının yönetimine ilişkin imzalanan anlaşmaların Etiyopya Parlamentosu tarafından onaylandığını, dolayısıyla geçerliliğinin ve yürürlükte olmasının sorgulanamayacağını vurguladı. Nil suları meselesinin, Afrika Boynuzu'nda yaşananlar da dahil olmak üzere bölgedeki diğer gerilimlerden ayrı tutulamayacağına dikkati çeken Allam, ‘bölgesel tutumları nedeniyle su dosyası üzerinden Kahire'ye baskılar uygulandığı’ değerlendirmesinde bulundu.

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi de geçtiğimiz yılın ağustos ayında Ugandalı mevkidaşı ile düzenlediği ortak basın toplantısında, su dosyasının, başka hedeflere ulaşmak amacıyla Mısır'a yönelik yürütülen baskı kampanyasının bir parçası olduğuna dikkat çekmişti.