Başkanlık seçimleri ve ABD'deki toplumsal dönüşümler

Birçok siyasi gösterge, siyasi alanda istikrarsızlık ve yeniden yapılanmanın olduğunu yansıtıyor

Amerikan siyasi alanına dair bir okumadan Cumhuriyetçi Parti'nin geçmişe göre daha sağa kaydığı açıkça görülüyor (AFP)
Amerikan siyasi alanına dair bir okumadan Cumhuriyetçi Parti'nin geçmişe göre daha sağa kaydığı açıkça görülüyor (AFP)
TT

Başkanlık seçimleri ve ABD'deki toplumsal dönüşümler

Amerikan siyasi alanına dair bir okumadan Cumhuriyetçi Parti'nin geçmişe göre daha sağa kaydığı açıkça görülüyor (AFP)
Amerikan siyasi alanına dair bir okumadan Cumhuriyetçi Parti'nin geçmişe göre daha sağa kaydığı açıkça görülüyor (AFP)

Nebil Fehmi

Birkaç gün içinde Amerika Birleşik Devletleri’nde, bir yıldan fazla süren, çeşitli ön ve nihai aşamalarıyla devam eden başkanlık seçimleri döngüsü bitecek. Aslında hoş karşılanmayan iki aday arasında dönen ve Amerikalı seçmeni mevcut olanla daha az kötü olan arasında seçim yapmakla karşı karşıya bırakması ile diğerlerinden ayrılan bir rekabet sona erecek.

İlk aday, geleneksel dayanak noktası olan Amerikan merkezi sağını kaybetmesinin ardından, Cumhuriyetçi Parti'nin siyasi benliğini aradığı bir aşamada popülizminin gücüyle kendini dayatan alışılmadık bir rakip olan Cumhuriyetçi Donald Trump. Hakkında yargı kararlarının olduğu Trump, partinin siyasi mesajındaki netsizlik, partinin geleneksel olarak etrafında toplanacağı bayrağı taşıyacak seçkin adayların yokluğu nedeniyle ikinci kez başkan adayı oldu.

Diğer aday, yani Demokrat Parti'nin adayı ise önceki seçimlerde adaylığı kazanamayan Kaliforniya'dan Başkan Yardımcısı Kamala Harris. Başkan Joe Biden'ın rakibi ile ilk münazarasında tökezlemesinin, yaşının ilerlemiş olduğunun, bunun mental ve fiziksel yetkinliğini etkilediğinin açıkça görülmesinin ardından Harris, aceleyle ve rakipsiz olarak partinin başkan adayı seçildi. Zira Biden’ın bu imajı, özellikle son derece zor ve çalkantılı uluslararası koşullar altında, Rusya ile savaş ve Çin ile yaklaşan şiddetli rekabetin gölgesinde, süper güç olarak ABD'yi temsil etmek için gereken geleneksel imaj, sağlıklı ve dinç başkan görüntüsü ile uyuşmuyordu.

Amerikan siyasi arenasında bir istikrarsızlık ve yeniden yapılanma yaşandığını, seçmenlerin büyük bir kısmının iki partinin uygulamalarından memnun olmadığını gösteren başka birçok siyasi gösterge bulunuyor. Bu da başkanlık ve Kongre seçimlerinin sonucunun, seçmen gruplarının alışık olduğumuzdan farklı yönelimlerine göre belirlenmesine neden olabilir.

Amerikalı seçmenin ilgi ve yönelimlerinde yaşanan değişimin ve bu seçim yarışının tuhaflıklarının göstergelerinden biri de diğer adaylardan biri olan, ailesinin uzun süredir ve güçlü bir şekilde Demokrat Parti ile bağlantılı olduğu eski ABD başsavcısı Bobby Kennedy'nin oğlu Joe Kennedy’nin Trump'ın adaylığını desteklemeyi tercih etmesidir. Yakın zamanda yarıştan çekilmesinin ardından Kennedy, Amerikan siyasi sisteminin artık yeterli olmadığını ve köklü bir değişime ihtiyaç duyduğunu düşündüğünü söyleyerek, Harris'i değil Trump’ı desteklemeyi seçti.

Amerikan siyasi arenasına yönelik bir okumadan Cumhuriyetçi Parti'nin geçmişe göre daha sağa kaydığı, rakibi Demokrat Parti'nin ise özellikle kürtaj ve sosyal devletin yokluğu gibi sosyal konularda siyasi sola yöneldiği açıkça görülüyor. Trump ve Cumhuriyetçi sahnenin yıldızlarının çoğu, güçlü bir şekilde sağa kayıyor ve bu özellik, Amerikan toplumunun bir kesimine düşmanca pozisyonlar benimsediği söylenerek Demokratlar tarafından Trump'a karşı çokça kullanılıyor. Buna karşılık Harris, Amerikan liberal hareketinin bir parçası olarak görüldüğünden Trump, merkezci Cumhuriyetçilerin daha iyi bir seçenek olarak kendi etrafında toplanmasını teşvik etmek amacıyla, Harris’in önceki pozisyonlarının liberal ve hatta sosyalist pozisyonlarının kesin kanıtı olduğuna dikkat çekmek için hiçbir fırsatı kaçırmıyor.

Adaylar, rakiplerinin zayıf yönlerini öne çıkarmakta birbirleri ile yarıştılar. Bu geleneksel bir durum ancak mesele bunun çok ötesine geçti. Her ikisi de karşı tarafın akli gücünü ve akli dengesini sorguladı. Böylece Amerikalı seçmenden artık bir adayı, politikalarını ve pozisyonlarını takdir ettiği için değil, alternatifi ve politikaları onun görüşüne göre daha kötü ve tehlikeli olduğu, zihinsel olarak dengesiz olduğu için desteklemesi istenir oldu.

Göçmenlere karşı katı tutumuna ve göçmenlerin bazılarına ABD'yi terk etmeleri için baskı yapma çabalarına rağmen, Hispanik seçmenlerin hâlâ Trump'ı Harris'e tercih etmesi de tuhaf kafa karışıklığının ve tereddüdün bir göstergesi. Öte yandan Trump'ın kürtaja karşı tutumuna ve birçok kadının kendisine açtığı davalara rağmen, Harris'i desteklemekte tereddüt eden ve kararsız kalan özel bir çalışan kadın grubunun olması da şaşırtıcı.

Adaylardan birinin büyük yüzdeyle ezici bir zafer kazanması durumu dışında, Amerikan seçimlerinin Cumhuriyetçi Partinin solu ile Demokrat Partinin sağı arasında gidip gelen kararsız seçmenlerin belli bir yüzdesini cezbetmeyi, diğer adaya karşı kendisine oy vermeye ikna etmeyi başaran adayın lehine sonuçlanması gelenekseldir. Cumhuriyetçi solun ve Demokrat sağın hem merkezci hem de ekonomik açıdan muktedir olduğu göz önüne alındığında, kararsızların oylarına objektif değerlendirmeler, ABD'nin genel durumu ve eğilimlerine ilişkin spesifik pozisyonlar yön veriyor.

Gelecek hafta yapılacak seçimlerde yeni olan husus ise birçok kişinin bir adayı duruşunu takdir ettiği için değil, diğer aday hakkında daha fazla çekincesi olduğu için desteklemesidir. Sonucun, partisinin geleneksel oylarında en az kayıpla aşırı sağ ve soldan en fazla yeni seçmeni cezbetmeyi başaran kişinin lehine olması bekleniyor.

Bu, Harris'in, artan ekonomik liberalizmden korkan kararsız Demokrat merkezi kaybetmeden, Demokrat solu seçimlere daha büyük oranlarda katılmaya teşvik etmesi gerektiği anlamına geliyor. Keza Biden yönetiminin Gazze'deki olaylara ilişkin tutumu ile ilgili çekincelerine rağmen Arap Amerikalıları ve onların destekçilerini de seçimlere hiç katılmamalarının kendileri için en kötü seçenek olan Trump karşısında şansını zayıflatacağından hareketle, seçimlere katılmaya teşvik etmeli.

Öte yandan Trump ister Cumhuriyetçi ister Demokrat olsun, kendi çıkarlarını umursamayan Amerikan siyasi sistemine dahil olmayı reddeden önceki tutumlarının aksine, alt orta sınıf erkekleri seçimlere katılmaya teşvik ediyor. Bu konuya odaklanması, söylemlerinde çatışmacı tonun güçlenmesine ya da çevreyi endişelendirmesine neden oluyor. Cumhuriyetçi solu rahatsız ediyor ve bu kez belirleyici olmasa da seçimlerde önemli olan oylarını kazanma şansını sınırlıyor.

Tüm bu varsayımlar ve diğerleri, Amerikan seçim sürecini takip edenler tarafından hesaba katılıyor ve katılımcıların ilgilendikleri konuların başında geliyor. Bu durum, seçim yarışının yakın oy oranlarıyla sonuçlanacağına işaret ediyor, bu da iki partinin aşırı sağında, solunda ve merkezindeki kararsız oyların önemini artırıyor. Bu ise seçimlerin Seçiciler Kurulunda 270 oy alan adayın lehine sonuçlandığı göz önüne alındığında, çoğunluğun zaman zaman değiştiği ve kritik olarak adlandırılan 7 eyaletteki sonuçların önemini daha da artırıyor.

Bu eyaletler, Seçiciler Kurulunda toplam 93 sandalyeye sahip Pennsylvania, Georgia, Kuzey Carolina, Michigan, Arizona, Wisconsin ve Nevada eyaletleridir. Demokrat aday Biden 2020 seçimlerinde bunlardan altısını kazanmıştı. Son kamuoyu yoklamalarına göre ise Harris, beşinde hâlâ önde, ancak Biden'ın son seçimlerde kazandığından daha küçük yüzdelerle. Trump da daha önce kazandığı Kuzey Carolina ve Arizona'da şu anda lider durumdayken, Harris ile arasındaki fark azaldı.

Seçimlere bir haftadan az bir süre kala hangi adayın diğerine göre kazanma şansının daha yüksek olduğunu söylemek zor. Gelgelelim kazanan, yönelimleri konusunda kararsız, kutuplaşmış, ağır sorumluluklar ve masraflar gerektirecek iddialı uluslararası projelere dalma konusunda pek istekli olmayan bir Amerikan toplumuyla karşı karşıya kalacaktır. Her ikisi de dış politikada siyasi, ekonomik ve askeri güç dengesi hesaplarına göre pragmatik olacak, Harris'in hedefleri arasında ikinci dönem için yeniden seçilmek olduğundan, geleneksel Demokrat pozisyonlara daha yakın politikalar benimseyecektir. Biden yönetimi de görevi Harris’e teslim edene kadar önümüzdeki aylarda daha güçlü ve kararlı olacaktır. Daha önce başkanlık yapmış olduğu için yeniden aday olması uygun olmayan Trump ise ilgisini geleneksel tutumlarla kısıtlanmayan ama dışı maceralara da meyilli olmayan başarılı ve etkili bir kanat partisi taraf olarak siyasi konumunu sağlamlaştırmaya yoğunlaştıracaktır. Seçilmesi halinde Biden yönetimini Amerikan deyimiyle “topal ördeğe” dönüştürecektir ve sadece iki aylık ömrü kalmış olacağı için etkisi eskisinden daha az olacaktır.

*Bu makale Şarku'l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevrilmiştir.



ABD, Hürmüz Boğazı’nı mayınlardan nasıl temizleyebilir?

ABD’nin Avenger sınıfı mayın avlama gemileri, 6 Temmuz 2019 tarihinde Arap Denizi’nde tatbikat gerçekleştirirken (Reuters)
ABD’nin Avenger sınıfı mayın avlama gemileri, 6 Temmuz 2019 tarihinde Arap Denizi’nde tatbikat gerçekleştirirken (Reuters)
TT

ABD, Hürmüz Boğazı’nı mayınlardan nasıl temizleyebilir?

ABD’nin Avenger sınıfı mayın avlama gemileri, 6 Temmuz 2019 tarihinde Arap Denizi’nde tatbikat gerçekleştirirken (Reuters)
ABD’nin Avenger sınıfı mayın avlama gemileri, 6 Temmuz 2019 tarihinde Arap Denizi’nde tatbikat gerçekleştirirken (Reuters)

ABD’nin Hürmüz Boğazı’nda mayın temizleme operasyonuna başlamasıyla birlikte, riskleri azaltmak amacıyla insansız hava araçları (İHA), patlayıcı yüklü robotlar ve helikopterlerden oluşan bir kapasitenin devreye alınabileceği, ancak mayın temizleme ekiplerinin yine de İran kaynaklı saldırılara açık kalabileceği bildirildi.

Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığına göre ABD, İran’ın deniz trafiğini aksatma girişimlerine son vermek amacıyla boğazı mayınlardan arındırmaya çalışıyor. Bu durumun, şubat ayı sonlarında başlayan ABD-İsrail ile İran arasındaki savaşın ardından küresel enerji tedarikinde ciddi aksamalara yol açtığı belirtildi.

Haberde, ABD’nin mayın tespiti ve imhasında ileri teknolojilerden yararlanmasına rağmen, eski deniz subayları ve uzmanların, Hürmüz Boğazı gibi stratejik bir su yolunun temizlenmesinin çok aşamalı ve zaman alıcı bir süreç olacağı görüşünde birleştiği aktarıldı.

ABD ordusu, hafta başında mayın temizleme operasyonunun başladığını duyurdu ve Hürmüz Boğazı üzerinden iki savaş gemisinin gönderildiğini açıkladı. Ancak kullanılan ekipmanlara ilişkin sınırlı bilgi paylaşıldı. Cumartesi günü yapılan açıklamada, su altı insansız araçları da dahil olmak üzere ek unsurların önümüzdeki günlerde operasyona katılacağı bildirildi.

Reuters’ın geçen ay kaynaklara dayandırdığı haberine göre İran’ın boğaza yaklaşık 12 mayın yerleştirdiği öne sürüldü. Bu mayınların tam konumuna ilişkin ise kamuoyuna yansıyan net bir bilgi bulunmuyor.

sdvdf
Umman açıklarında, Hürmüz Boğazı’nda bir gemi, 12 Nisan 2026 (Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump hafta başında yaptığı açıklamada, mayın döşeyen tüm İran gemilerinin batırıldığını söyledi. Ancak bazı uzmanlar, Tahran’ın ek ekipman konuşlandırmış olabileceği riskine dikkat çekiyor.

İngiliz Kraliyet Donanması’ndan emekli Jonathan Pentreath ise mayın savaşının düşük maliyetli ancak etkili bir yöntem olduğunu belirterek, “Bu tür araçlar ucuz, temizlenmeleri ise pahalıdır. Hatta yalnızca bir mayın tarlası tehdidi bile özellikle ticari gemileri durdurmaya yeter” değerlendirmesinde bulundu.

Mayın temizleme operasyonlarının gelişimi

Geleneksel olarak ABD Donanması, mayın temizleme faaliyetlerinde doğrudan mayın sahalarına giren mürettebatlı gemilere dayanıyordu. Bu gemiler, sonar sistemleriyle mayınların yerini tespit ediyor, ardından geminin arkasından çekilen mekanik ekipmanlarla patlayıcıları etkisiz hale getiriyordu; zaman zaman dalgıçlar da bu sürece destek veriyordu. Ancak bu tür platformların büyük bölümü artık hizmet dışı bırakıldı.

Bu gemilerin yerini, daha hafif yapıya sahip ‘kıyı muharebe gemileri’ aldı. Bu platformlar, su üstünde ve su altında yarı otonom şekilde çalışabilen insansız araçlar ile uzaktan kumandalı robotlar gibi modern mayın tespit sistemleriyle donatıldı. Bu sayede mürettebatın doğrudan mayın sahasına girmesi gerekmiyor. ABD Donanması’nın halihazırda bu türden üç gemisi görevde bulunuyor.

Reuters’ın mart ayı sonunda üst düzey bir ABD’li yetkiliye dayandırdığı haberine göre, bu gemilerden ikisi Singapur’da bakım sürecinde bulunuyor. Yetkili, o dönemde ABD’nin Ortadoğu’daki mayın temizleme kapasitesinin insansız su altı araçları, dört adet geleneksel Avenger sınıfı gemi, helikopterler ve dalgıçlardan oluştuğunu belirtti.

Eski deniz yetkilileri ve uzmanlara göre İran’ın envanterinde farklı türlerde deniz mayınları bulunuyor. Bunlar arasında deniz tabanına yerleştirilen ve gemiler üzerinden geçtiğinde patlayan dip mayınları, yüzeye yakın sabitlenen bağlı mayınlar, serbest şekilde su yüzeyinde hareket eden sürüklenen mayınlar ve doğrudan gemi gövdesine yapışan manyetik mayınlar yer alıyor.

ABD’nin yürüttüğü operasyonun, sensörlerle donatılmış insansız su üstü ve su altı araçlarıyla mayın arama faaliyetlerini içermesi bekleniyor. Mayına benzeyen bir cisim tespit edildiğinde, veriler genellikle mayın sahasının dışında bulunan ekiplere aktarılıyor; ekipler de nesneyi tanımlayarak nasıl etkisiz hale getirileceğine karar veriyor.

Eski deniz yetkililerine göre ABD Donanması’nın mevcut arama kapasitesi, sonar sistemleriyle donatılmış insansız araçların yanı sıra yüzeye yakın mayınları tespit etmek için kullanılan helikopterleri de kapsıyor.

Savunma sanayi şirketi BAE Systems, donanmanın mayınları imha edebilmesi için Archerfish adlı torpido benzeri sistemleri kullanmasının gerekeceğini belirtiyor. Yaklaşık iki metre uzunluğundaki bu uzaktan kumandalı sistem, patlayıcı yük taşıyor ve operatörlere kablo üzerinden video görüntüsü iletiyor. On binlerce dolar değerindeki sistemin tek kullanımlık olduğu ifade ediliyor.

ABD Donanması’ndan emekli subay ve Hudson Institute araştırmacısı Bryan Clark ise ABD’nin, mayınları patlatmak veya toplamak için sürükleme ekipmanları taşıyan insansız botlardan da yararlanabileceğini belirtti. Uzmanlar, bazı durumlarda istihbarat toplamak amacıyla dalgıçların da kullanıldığını ifade ediyor.

Yavaş süreç

Bryan Clark, Hürmüz Boğazı’nın mayınlardan temizlenmesinin iki ila üç hafta sürebileceğini, İran kaynaklı olası saldırıların ise süreci yavaşlatıp riskleri artırabileceğini belirtti. Clark, bu nedenle ABD ordusunun personel ve ekipmanı korumak amacıyla İHA’lar ve devriye botları gibi savunma önlemleri alabileceğini ifade etti.

ABD Donanması Deniz Operasyonları Başkanı Daryl Caudle de mart ayında yaptığı açıklamada, “Mayınları bulmak ve imha etmek uzun zaman alır” diyerek, bu durumun mayın temizleme kapasitesini sınırladığını vurguladı.

Uzmanlar ayrıca, özellikle tespit sensörlerindeki gelişmeler sayesinde mayın temizleme sürecini hızlandırmaya yönelik yeni teknolojilerin geliştirilmekte olduğunu belirtiyor.

Fransız teknoloji ve savunma şirketi Thales Group, geliştirdiği son sonar sistemlerinin şüpheli mayınları tek bir taramada üç farklı açıdan inceleyebildiğini açıkladı. Bu işlemin normalde birden fazla tarama gerektirdiği belirtildi.

Ayrıca yapay zekâ alanındaki gelişmeler sayesinde, insansız deniz platformları üzerinde daha kapsamlı veri analizlerinin yapılabildiği ifade ediliyor.

Uzun vadede ise hedefin, mayınları tespit etme, tanımlama ve imha etme süreçlerini tek bir sistem içinde gerçekleştirebilen insansız platform gruplarının devreye alınması olduğu belirtiliyor. Bu sayede mevcut çok aşamalı süreçlerin daha hızlı ve entegre hale getirilmesi amaçlanıyor.


Fransa, Çin’in katılımıyla ve ABD’nin yokluğunda Hürmüz Zirvesi’ne ev sahipliği yapıyor

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer, 6 Ocak’ta Paris’teki Elysee Sarayı’nın girişinde (DPA)
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer, 6 Ocak’ta Paris’teki Elysee Sarayı’nın girişinde (DPA)
TT

Fransa, Çin’in katılımıyla ve ABD’nin yokluğunda Hürmüz Zirvesi’ne ev sahipliği yapıyor

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer, 6 Ocak’ta Paris’teki Elysee Sarayı’nın girişinde (DPA)
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer, 6 Ocak’ta Paris’teki Elysee Sarayı’nın girişinde (DPA)

Fransa’nın başkenti Paris, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasına yönelik yolların ele alınacağı bir zirveye ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Yaklaşık 40 ülkenin katılımının beklendiği toplantı, deniz taşımacılığı özgürlüğünü korumaya yönelik yeni bir uluslararası girişim kapsamında düzenleniyor.

Fransız ve İngiliz üst düzey kaynaklara göre zirveye Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer başkanlık edecek. Toplantıya Almanya Başbakanı Friedrich Merz ve İtalya Başbakanı Giorgia Meloni gibi isimler fiziki olarak katılırken, bazı devlet ve hükümet başkanlarının ise çevrim içi olarak yer alacağı belirtildi.

Elysee Sarayı tarafından yapılan açıklamada, geniş katılımın nedeninin Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının çok sayıda ülkenin ekonomisi ve mali yapısı üzerinde ağır yük oluşturması olduğu ifade edildi. Açıklamada ayrıca, ülkelerin deniz yolları ve uluslararası sulara ilişkin temel ilkeleri yeniden teyit etme isteğinin de bu katılımda etkili olduğu vurgulandı. Zirveye Avrupa, Arap, Asya ve Afrika ülkelerinin yanı sıra Latin Amerika ile Hint-Pasifik bölgesinden devletlerin katılımının beklendiği, bunun da toplantıya geniş bir uluslararası nitelik kazandırdığı ve mevcut savaşın yarattığı küresel endişeyi yansıttığı ifade edildi. ABD’nin ise görüşmelere katılmayacağı bildirildi.

Küresel sorumluluk

Starmer’ın zirvede, Hürmüz Boğazı’nın ‘derhal ve koşulsuz yeniden açılmasının küresel bir sorumluluk’ olduğunu vurgulaması bekleniyor. Starmer’ın, enerji ve ticaret akışının yeniden sağlanması için hızlı adımlar atılması gerektiğinin altını çizeceği ifade edildi. Starmer’ın, Macron ile birlikte, deniz taşımacılığı özgürlüğünü korumaya yönelik çok uluslu bir girişim başlatacaklarını duyurması öngörülüyor. Bu girişimin, ticari gemiciliğe güvence verilmesini ve mayın temizleme çalışmalarının desteklenmesini kapsayacağı belirtildi.

Ayrıca uygun koşulların oluşması halinde, ‘tamamen savunma amaçlı’ ortak bir askeri gücün konuşlandırılması için hazırlıkların sürdüğü, bu çerçevede gelecek hafta Northwood Headquarters’ta çok uluslu bir askeri planlama zirvesi düzenleneceği bildirildi.

Zirvede, ticari taşımacılığın ‘şartlar iyileşir iyileşmez’ yeniden hız kazanmasını sağlamak amacıyla sigorta sektörüyle koordinasyonun artırılması da gündemde olacak.

Bu girişim, Starmer’ın geçen hafta Körfez ülkelerine gerçekleştirdiği ziyaretin ardından diplomatik, askeri ve ekonomik araçları kullanarak ateşkesi destekleme ve çatışmanın Birleşik Krallık’taki yaşam maliyetleri üzerindeki etkisini sınırlama çabalarını yoğunlaştırdığı bir dönemde geliyor.

Zirve kapsamında Starmer ile Macron’un ikili bir görüşme yapması da bekleniyor. Görüşmede Avrupa’nın Ukrayna’ya desteğinin sürdürülmesi ile düzensiz göç, ekonomik büyüme ve Avrupa güvenliğinin güçlendirilmesi gibi ortak konuların ele alınacağı ifade edildi.

Ablukanın kaldırılması

Öte yandan Paris, söz konusu uluslararası toplantıyı, Fransa’nın savunduğu ‘üçüncü yol’ yaklaşımının bir ifadesi olarak görmek istiyor.

Bu çerçevede bir yanda nükleer ve balistik hedefleri nedeniyle uluslararası düzeyde eleştirilen İran’ın politikaları bulunuyor. Diğer yanda ise Fransa’nın değerlendirmesine göre uluslararası hukukun dışında yürütülen ABD-İsrail’in İran’a karşı savaşı ve yine aynı hukuk çerçevesini ihlal ettiği belirtilen ABD donanmasının İran limanlarına yönelik ablukası yer alıyor.

Paris’e göre söz konusu konferansa katılan ülkeleri birleştiren ortak nokta, ABD-İsrail-İran savaşının tarafı olmamaları; buna karşın çatışmadan ve Hürmüz Boğazı’na uygulanan ‘çifte baskıdan’ doğrudan etkilenmeleri.

Bu ülkelerin ilk hedefi, Hürmüz Boğazı üzerindeki çifte baskının kaldırılması yönünde etkili bir grup oluşturmak; ikinci olarak ise boğazın yeniden mayınlanmasının reddedilmesi ve son savaş öncesindeki durumuna dönülmesi, yani uluslararası hukuk kurallarına tabi, serbest geçişin sağlandığı ve gemilere herhangi bir geçiş ücreti uygulanmayan bir su yolu haline gelmesi.

Operasyonel düzeyde ise hedef, uygun koşullar oluştuğunda -yani savaşın sona ermesinin ardından- boğazdan geçen gemilere eşlik edecek ve güvenliği sağlayacak çok uluslu bir güç oluşturulması.

Savunma hamlesi

Paris ve Londra’nın, konferansın ana düzenleyicileri olarak odaklandığı bir dizi unsur bulunduğu belirtildi. Konferansın şu aşamada planlama sürecine yoğunlaştığı; her ülkenin bu savunma amaçlı sürece hangi katkıları sunabileceğinin değerlendirildiği ifade ediliyor. Söz konusu girişimin, ABD ve İran ile karşılıklı anlayış temelinde yürütülmesi gerektiği vurgulanıyor.

defrgt
Kızıldeniz’deki ticari gemileri korumak üzere kurulan Aspides misyonuna bağlı bir arama ve kurtarma helikopteri (Aspides)

Paris, söz konusu operasyonun tamamen barışçıl bir nitelik taşıması gerektiğini özellikle vurguluyor. Her ne kadar diğer aktörlerle birlikte başlangıcın daha önce belirtilen koşullara bağlanabileceği ifade edilse de, operasyonun ne zaman başlayacağı ve ne kadar süreyle devam edeceğine ilişkin önemli bir belirsizlik bulunduğu belirtiliyor.

Paris, bu girişimi 2023 yılında Babu’l Mendeb Boğazı’nda başlatılan Avrupa Birliği’nin (AB) Aspides misyonuyla kıyaslasa da, iki operasyon arasında hem ölçek hem de karşılaşılan zorluklar açısından ciddi farklar olduğu ifade ediliyor. Hürmüz’deki durumun, son üç yılda Babu’l Mendeb’te yaşananlardan çok daha kapsamlı bir çatışma ortamına karşılık geldiği ve ayrıca boğazın mayınlardan temizlenmesi gibi daha önce gündeme gelmeyen görevleri içerdiği vurgulanıyor.

Her hâlükârda, operasyonun başlamasının bölgedeki gelişmelere ve ‘çifte ablukanın’ kaldırılmasına bağlı olduğu belirtiliyor. ABD donanmasının bölgede varlığını sürdürmesi veya İran’ın boğaz giriş-çıkışını kontrol etmeye devam etmesi halinde böyle bir konuşlandırmanın fiilen mümkün olmayacağı ifade ediliyor.

Pekin ve Yeni Delhi üzerine bahis

Londra ve Paris, özellikle bölgede yaşanan gelişmelerden doğrudan etkilenen büyük Asya ülkelerinin, başta Çin ve Hindistan olmak üzere, sürece katılımına önem veriyor. Çin’in katılımı kesinleşmiş olsa da temsil düzeyinin henüz netleşmediği bildiriliyor. Paris, konferansın bu tür stratejik ve barışçıl bir misyona katkı sunmak isteyen tüm ülkelere açık olduğunu ve savaşa taraf olmayan devletlerin de sürece dahil olabileceğini özellikle vurguluyor.

tyhy6
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in 15 Nisan’da Pekin’de Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov başkanlığındaki Rus heyetiyle yaptığı görüşmeden (Reuters)

Ancak konferansın en büyük katılımcı eksikliğinin ABD olacağı belirtiliyor. Fransız kaynaklar, Washington ile sürekli temas halinde olunduğunu, ABD’nin konferansın düzenlenmesine ‘itiraz etmediğini’ ve Paris’in Amerikan yönetimiyle tam şeffaflık içinde çalıştığını ifade ediyor. Buna rağmen, ABD Başkanı Donald Trump’ın Hürmüz Boğazı’nın açılması konusunda Avrupa ve NATO liderlerine yönelik eleştirilerinin sürdüğü aktarılıyor.

Paris, Almanya Başbakanı Friedrich Merz, İtalya Başbakanı Giorgia Meloni ve Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer gibi isimlerin konferansa bizzat katılımını, Avrupa dayanışmasının ciddiyetini ve ortak hareket etme iradesini gösteren olumlu bir işaret olarak değerlendiriyor.

Fransız Cumhurbaşkanlığı kaynakları ise sürecin ilerleyebilmesi için kritik bir koşula dikkat çekiyor. Buna göre, hem İran hem de ABD tarafından güvence verilmesi gerekiyor. İran’ın, Hürmüz Boğazı’ndan geçen ticari gemileri ve onlara eşlik eden unsurları hedef almayacağını taahhüt etmesi; ABD’nin ise İran limanlarına giriş-çıkış yapan gemilere müdahale etmeyeceğini garanti etmesi bekleniyor. Başka bir ifadeyle, hedeflenen durumun savaş öncesi statükoya geri dönüş olduğu vurgulanıyor.

Merz, konferansın toplanmasını beklemeden misyona katılım için kendi şartlarını ortaya koydu. Merz’in ilk şartı, doğal olarak ateşkesin sağlanması ve buna ilişkin hukuki güvencelerin oluşturulması oldu. Ayrıca bu sürecin Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi kararıyla resmiyet kazanması gerektiğini vurguladı. Üçüncü şart ise ‘sağlam bir askeri planın hazırlanması’ olarak ifade edildi. Bu üç şartın, Fransız ve İngiliz yaklaşımlarıyla büyük ölçüde uyumlu olduğu belirtiliyor. Ancak Merz’in ayrıca, söz konusu misyona ABD ordusundan güçlü destek sağlanmasını istediği aktarılıyor. Bu talebin, yeni operasyonun felsefesinin ABD askeri varlığından bağımsızlık üzerine kurulmuş olması nedeniyle önemli bir tartışma yaratabileceği ifade ediliyor.


Büyük Kuzey Amerika: Washington küresel nüfuzunu nasıl yeniden şekillendiriyor?

Trump yönetimi, Büyük Kuzey Amerika kavramı altında Amerika Birleşik Devletleri'nin güvenlik alanını yeniden tanımlamaya çalışıyor (Reuters)
Trump yönetimi, Büyük Kuzey Amerika kavramı altında Amerika Birleşik Devletleri'nin güvenlik alanını yeniden tanımlamaya çalışıyor (Reuters)
TT

Büyük Kuzey Amerika: Washington küresel nüfuzunu nasıl yeniden şekillendiriyor?

Trump yönetimi, Büyük Kuzey Amerika kavramı altında Amerika Birleşik Devletleri'nin güvenlik alanını yeniden tanımlamaya çalışıyor (Reuters)
Trump yönetimi, Büyük Kuzey Amerika kavramı altında Amerika Birleşik Devletleri'nin güvenlik alanını yeniden tanımlamaya çalışıyor (Reuters)

İsa Nehari

Vestfalya Barışı'ndan bu yana coğrafi sınırlar, herhangi bir merkezi otorite tarafından yönetilmeyen uluslararası düzen içinde her devletin egemenliğini ve bağımsızlığını koruyan kutsal bölümler gibidir. Böylece, sınırlar devletlere kendi toprakları üzerinde manevi ve yasal otorite kazandırırken, aynı zamanda bu sınırları aşan herhangi bir otoriteden de mahrum bırakmıştır.

Ancak gerçeklik, yerel ve uluslararası arasındaki “aldatıcı” teorik ayrımdan daha karmaşıktır. İster kağıt üzerinde çizilmiş ister duvarlar ile somutlaşmış olsun, sınırlar devletleri dış etkilerden veya küresel güç dengesinden korumaz. Aksine bu siyasi faktörler, yalnızca coğrafya tarafından yönetilmeyen ittifakları devletlere dayatabilir.

Küresel Güney

Bu tür bloklara bir örnek, artık “Küresel Güney” olarak bilinen yapıdır. Bu terim, 1990'larda yalnızca tarihsel marjinalleşme ve sömürgecilik deneyimleri ile uluslararası sistemdeki rollerini bağımsız aktörler olarak yeniden tanımlama çabasının birleştirdiği farklı kıtalardan ülkeleri içeren, kapsamlı bir jeopolitik çerçeve olarak ortaya çıkmıştır.

Küresel Güney, Afrika, Latin Amerika ve Asya'dan ülkeler içerir, bu da terimi sadece coğrafi bir tanımlamadan daha fazlası haline getiriyor. Bu, öncelikle Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa ülkeleri tarafından temsil edilen “Küresel Kuzey”in geleneksel hegemonyasına direnmeyi amaçlayan farklı bir bloğu tanımlamaktadır.

Küresel Güney bloğunun meydan okuyan doğası, Batı dünyasında farklı tepkilere neden oldu. Bazıları bunu geçmişteki sömürücü politikalardan kopuşun bir ifadesi ve “üçüncü dünya” gibi aşağılayıcı terimlerin yerine geçen bir kavram olarak desteklemektedir. Buna karşılık, bazıları da bu bloğu üye devletlerinin siyasi ve ekonomik sistemlerindeki farklılıklar nedeniyle tanımamaktadır.

Ancak Küresel Güney terimini görmezden gelen en yaygın açıklama güçle ilgilidir. Zira Küresel Güney, statükodan fayda sağlayanların çıkarlarına hizmet etmeyecek şekilde güç dengesini bozabilecek önemli bir güç oluşturabilir. Nitekim örneğin, Küresel Güney ülkelerinin daha fazla özerklik arayışı, ABD liderliğindeki uluslararası düzene bir tehdit oluşturuyor. Bu tehdit, Çin ve Rusya'nın bu bölgelerdeki artan nüfuzuyla daha da güçleniyor.

Büyük Kuzey Amerika

Nüfuz alanlarının bölünmesine dayanan Monroe Doktrini, 1823'te ortaya çıkmış ve Washington'un Avrupa'ya müdahale etmeme taahhüdü karşılığında Amerika kıtasına yönelik yabancı müdahalelerin engellenmesini öngörmüştür. İki yüzyıl sonra, ABD bu doktrini terk etmemiş; aksine, bölgede her bir bağımsızlık hareketi baş gösterdiğinde bunu yeniden teyit etmiştir. Böylece doktrin, sömürgeci projelere karşı caydırıcı olmaktan, Batı Yarımküre'de ABD nüfuzunu pekiştirme ve “arka bahçesini” koruma aracına dönüşmüştür.

Bu bağlamda, Başkan Donald Trump, Washington'un daha uzak ve güvenliği üzerinde daha az etkili bölgelere odaklanırken, bu hayati alanı ihmal ettiğine inanıyor. Böylece, Latin Amerika ve Karayipler'i yeniden Amerikan nüfuz alanı olarak belirleyen ve hiçbir yabancı gücün bu alanda faaliyet göstermesine izin verilmeyen “Trump Eki” veya “Donroe Doktrini” doğdu. Dünya, ocak ayında Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'nun tutuklanmasının ardından bu yeni doktrinin etkisini hissetmeye başladı.

Ancak Monroe Doktrini geleneksel olarak Batı Yarımküre'yi korumaya odaklanırken, Trump yönetimi daha da ileri giderek, Savunma Bakanı Pete Hegseth tarafından Büyük Kuzey Amerika olarak adlandırılan ve hâlâ şekillenmekte olan bir kavram altında ABD'ni nüfuz alanını yeniden tanımladı.

Bu proje, ABD'nin savunmaktan sorumlu olduğunu düşündüğü “güvenlik çemberini” Ekvador'dan Grönland ile Karayipler, Orta Amerika, Meksika, Kolombiya, Venezuela ve Guyana'yı kapsayacak şekilde genişletmeyi, bu ülkeleri Washington liderliğindeki tek bir güvenlik alanına yeniden entegre etmeyi amaçlıyor.

Proje, bu ülkelerin güvenliğini doğrudan Amerikan güvenliğine bağlayarak egemenliği yeniden tanımlama girişimi olarak yorumlanabilir. Ayrıca, özellikle göç, uyuşturucu kaçakçılığı ve hayati kaynakların ve koridorların güvenliğinin sağlanması gibi alanlarda güvenlik yükünü yeniden dağıtma çabasını da temsil ediyor. Dilbilimsel olarak ise bu terim Amerika Birleşik Devletleri'ni merkeze, diğer her şeyi ise çevreye yerleştiriyor.

Yeni stratejik harita, uluslararası öncelikleri veya “ajandayı” yeniden düzenleme çabasıyla küresel bir boyut kazanıyor; zira bu harita, ekvatorun kuzeyindeki tüm ülkelerin artık Küresel Güney’in bir parçası olmadığı, aksine Amerika Birleşik Devletleri'nin doğrudan savunma alanı içinde yer aldığı temel önermesine dayanıyor.

Hiegseth şöyle diyor; “Bu stratejik haritaya Büyük Kuzey Amerika diyoruz. Neden? Çünkü Grönland'dan Ekvador’a, Alaska'dan Guyana'ya kadar ekvatorun kuzeyindeki her egemen devlet veya bölge Küresel Güney’in parçası değildir. Aksine hepimizin yaşadığı bu büyük komşuluk bölgesindeki doğrudan güvenlik çevremizin bir parçasıdır. Bu ülkelerin tamamı ya Kuzey Atlantik'e ya da Kuzey Pasifik'e kıyısı olan ülkelerdir.”

Küresel Güney öncelikle siyasi bir kavram olduğundan, Latin Amerika ülkelerini bu çerçeveden dışlamak, Hegseth'in açıkça belirttiği gibi siyasi bir tercihtir. Buna göre, Washington Latin Amerika ve Karayipler'deki 10'dan fazla ülkeyi Küresel Güney bloğundan dışladı. ABD Savunma Bakanı, “Düşmanlarımız ortak mirasımızı ve ortak coğrafyamızı tehdit ediyor. Bizi her zaman birleştiren tarihi Kuzey-Güney ilişkisini, ABD ve Batı ülkelerini dışlayan ve Batı dışı güçler ile diğer düşmanları içeren sözde Küresel Güney’in yeni bir modeliyle değiştirmeye çalışıyorlar” diyor.

Gelgelelim Meksika, Kolombiya ve Venezuela gibi hükümetler stratejik sessizliği tercih ederek, bu kararı ne onayladılar ne de reddettiler; bu da kendilerine danışılmadan alınmış bir kararı dolaylı olarak reddettikleri anlamına geliyor. Brezilya Cumhurbaşkanı Luiz Inácio Lula da Silva da bölgedeki ABD politikalarına yönelik bilinen eleştirilerine rağmen benzer bir tavır sergiledi.

Güvenlik alanının genişletilmesi

Yeni stratejik harita, ABD'nin hayati güvenlik alanını genişletiyor; böylece bu alanda, Alaska, Grönland veya Karayipler yakınlarında herhangi bir düşmanca eylem, ABD topraklarına doğrudan bir tehdit oluşturur hale geliyor. Ayrıca, Çin'in Panama Kanalı gibi geçiş noktalarındaki limanları veya altyapıyı kontrol etmesi veya kartellerin ve düzensiz göçün yayılması, tüm bunlar, birleşik bir güvenlik yanıtı gerektiren tek bir tehdidin uzantıları sayılıyor.

Bu nedenle Washington, ABD'nin kaynaklarını Büyük Kuzey Amerika projesine odaklayabilmesi için Brezilya, Arjantin ve Şili gibi ekvatorun güneyindeki ülkelerden kendi savunmalarında ve bölgesel çevrelerinin güvenliğini sağlamada daha büyük bir rol üstlenmelerini talep ediyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre böylece, bu ülkeler, Amerika Birleşik Devletleri'nin tüm bölgeyi savunma yükünü doğrudan üstlenmediği, “Amerika Kalkanı” gibi daha geniş bir çerçeve içinde arka cephede güvenlik ortaklarına dönüşecekler.

Uygulamada, bu vizyon coğrafi bir rol dağılımına dayanıyor. ABD Savunma Bakanı'nın belirttiği gibi, “Kuzeyde, Amerika Birleşik Devletleri, bu ortak acil güvenlik çevresini savunmak için sizinle ve egemen ortaklarımızla iş birliği içinde varlığını ve pozisyonlarını güçlendirmelidir. Güneyde yani ekvatorun güneyindeyse, bu büyük komşuluk bölgesinin diğer tarafında, artan yük paylaşımı yoluyla ortaklıkları güçlendireceğiz. Bu, Güney Atlantik ve Güney Pasifik'i savunmada ve hayati altyapı ve kaynakları güvence altına almada daha büyük bir rol oynamanızı sağlayacaktır.”

Hegseth, bu yaklaşımı “Monroe Doktrini”nin yeniden canlandırılmasıyla ilişkilendirerek, Florida'daki kartel karşıtı konferansta Washington'un artık ekvatorun kuzeyindeki bölgeyi Büyük Kuzey Amerika olarak gördüğünü ilan etti. Bu sözler sadece nüfuzu korumaktan stratejik alanı yeniden tanımlamaya yönelik kavramsal bir kaymaya işaret ediyor.

Washington'un bu hassas bölgelerde, Çin'in nüfuzundan giderek daha fazla endişe duyduğu bir dönemde bu değişim, özellikle ABD'nin hayati önem taşıyan su yollarını, en önemlisi de ABD konteyner trafiğinin yaklaşık yüzde 40'ının ve küresel ticaretin yüzde 5-6'sının geçtiği Panama Kanalı'nı korumaya odaklanması göz önüne alındığında oldukça önemli.

Genel olarak, Büyük Kuzey Amerika stratejisi, coğrafya ve siyaset arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlama girişimini yansıtmakta ve sınırları bölücü çizgiler olarak değil, nüfuz alanları ve güvenlik bölgeleri olarak görmektedir. Hegseth'in belirttiği gibi, “Bu zorluğun çözümü, evrensel değerler adına coğrafyayı görmezden gelmekte değil, ortak coğrafyayı ulusal çıkarlara hizmet etmek için kullanmakta yatmaktadır.” Bu yeni strateji, güvenlik, egemenlik ve nüfuzu eş zamanlı olarak yeniden tanımlamak için bir çerçeve oluşturmaktadır.

* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.