Erdoğan bir kez daha 'Kürt sorununu' nihai olarak çözmeye çalışıyor

Gerçek bir uzlaşı için ender yakalanan bir fırsatla karşı karşıya olabiliriz

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan (Reuters)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan (Reuters)
TT

Erdoğan bir kez daha 'Kürt sorununu' nihai olarak çözmeye çalışıyor

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan (Reuters)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan (Reuters)

Ömer Önhon

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) lideri Devlet Bahçeli 1 Ekim 2024 tarihinde Kürt yanlısı Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM) eş başkanlarıyla tokalaşması anlık bir olaydan ziyade halen tartışılmakta olan yeni bir sürecin başlangıcıydı.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) yeni yasama yılının ilk gününde, MHP'nin 77 yaşındaki lideri Bahçeli'nin girişimiyle gerçekleşen bu tokalaşma, Türkiye'nin terör örgütü olarak sınıflandırılan PKK başta olmak üzere Kürt gruplarla yüzyıllardır süren mücadelesinde sembolik bir andı. Bahçeli'nin bu girişimi, kronik ve çetrefilli ‘Kürt sorununu’ ele almaya yönelik daha geniş kapsamlı bir girişimin işareti gibi görünüyordu. Olası bir 'uzlaşı süreci' olarak bu çabalar son derece hassas siyasi ve sosyal dinamiklere temas ediyor.

Bahçeli'nin önerisi

Bahçeli, bu önemli siyasi hamleden üç hafta sonra PKK'nın hapisteki kurucusu Abdullah Öcalan'a çağrıda bulunarak, serbest bırakılması karşılığında örgütün feshedildiğini TBMM’den ilan etmesini istedi. Bahçeli'nin daha önce Öcalan'ın idam edilmesi çağrısında bulunduğunu hatırlayacak olursak, bunun önemi daha iyi anlaşılacaktır. Öcalan 1999 yılında Kenya’nın Nairobi'de düzenlenen bir operasyonda Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) ajanları tarafından yakalandı ve şu an Marmara Denizi'ndeki İmralı Adası'nda tek kişilik bir hücrede çarptırıldığı ömür boyu hapis cezasını çekiyor. Bahçeli, Öcalan'ın bu başvuruyu yapması halinde, tutukluluğunun şekli ve süresinin gözden geçirilmesi için yasal bir düzenleme yapılabileceğini, ancak bunun nasıl yapılacağı konusunda birçok şüphe ve endişe olduğunu belirtti.

İronik bir şekilde, aşırı sağcı Ülkü Ocakları’nın meclis çatısı altında doğrudan temsil eden MHP’nin lideri olan Bahçeli, 2016 yılına kadar Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın en katı muhaliflerinden biriyken ve hatta onu ülkeye ve Türk milletine ihanet etmekle suçlarken, şimdi Erdoğan'ın en sadık müttefiki ve ortağı haline geldi.

Birkaç gün süren sessizliğin ardından Erdoğan, Bahçeli'nin önerisini desteklediğini açıklayarak bu konuda anlaşmazlığa düştükleri yönündeki spekülasyonlara son verdi. Gerçekten de Bahçeli'nin Erdoğan'ın onayı olmadan PKK'nın feshedilmesi karşılığında Öcalan'ın serbest bırakılmasını önermesi pek olası değil.

Acı bir deneyim

Cumhurbaşkanı Erdoğan da 2012-2015 yılları arasında benzer bir süreç başlatmış, ancak bu süreç onu temkinli davranmaya iten acı bir deneyimle sonuçlanmıştı. Tanınmış gazeteci Mehmet Yılmaz'a göre Cumhurbaşkanı Erdoğan artık arka planda kalmayı tercih ediyor. Çünkü kısmen Öcalan'ın PKK'yı kontrol edebildiğine ve dolayısıyla somut sonuçlar elde edilebileceğine şüpheyle yaklaşıyor. Bu yüzden Erdoğan, temkinli davranıyor ve aktif olarak devreye girmeden önce Öcalan'ın silah bırakma çağrısı yapması ve diğer PKK’lı liderleri taahhütlerini yerine getirmeye hazır olduklarının sinyalini vermesi gibi somut gelişmeleri bekleyip siyasi sermayesini riske atmaktan kaçınıyor.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi’nin (DEM Parti) yasal aracı rolünü oynaması, Bahçeli'nin meşhur tokalaşmasını açıklıyor. DEM Parti’nin TBMM’de 57 sandalyesinin olması, onu TBMM’deki en büyük üçüncü siyasi parti yapıyor. DEM Parti, bir yandan Bahçeli ile (ve dolayısıyla hükümetle), diğer yandan da PKK ve onun Suriye’deki uzantılarıyla iletişim kurabiliyor.

Nitekim, hükümetin de onayıyla, DEM Partili vekiller Pervin Buldan ve Sırrı Süreyya Önder, 28 Aralık'ta İmralı cezaevinde Abdullah Öcalan ile görüştü. Ertesi gün, Öcalan'ın Bahçeli ve Erdoğan tarafından başlatılan yeni modele olumlu katkıda bulunacak güce ve iradeye sahip olduğunu, bu çabaların demokratik bir dönüşüm getirebileceğini vurguladığı ve Türkiye'deki tüm siyasi partileri olumlu katkıda bulunmaya çağırdığı aktarıldı. DEM Parti heyetinin içinde bulunduğumuz ocak ayı içinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’la tekrar bir araya gelmesi bekleniyor.

İhtiyatlı ilerleme

Türk halkı, PKK terörüne ve Kürt ayrılıkçılığına karşı aşırı duyarlı olmaya devam etse de Devlet Bahçeli tarafından başlatılan operasyona karşı bir muhalefet dalgası oluşmadı. Öyle ki en muhafazakârlar bile barış ihtimaline bir şans vermek istiyor gibi görünüyor.

Bunlar arasında ana muhalefet lideri Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) üst düzey isimleri de yer alıyor. CHP’li liderler, sürece itiraz etmeyeceklerini belirtirken diğer yandan Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın siyasi gündemine hizmet eden herhangi bir planı desteklemeyeceklerini de açıkça ifade ettiler. TBMM’nin sürece öncülük etmesi ve sürecin merkezi haline gelmesi gerektiğini vurguladılar.

Normalde böyle bir girişime doğal muhalefetin MHP'den gelmesi beklenirdi. Ancak esasen tüm süreci bu partinin lideri Devlet Bahçeli yönlendiriyor. Dolayısıyla böyle bir itiraz artık geçerli değil.

Türk halkı PKK terörüne ve Kürt ayrılıkçılığına karşı aşırı duyarlı olmaya devam ediyor.

Bu yeni gidişat, on yıl önce Türk güvenlik teşkilatlarının Abdullah Öcalan ile gizli görüşmeler yürüttüğü benzer bir süreci anımsatıyor. Görüşmeler ilerledikçe Erdoğan görüşmeleri alenen tanıdı ve Kürt milletvekillerinin Öcalan'ı İmralı Adası’nda ziyaret etmelerine izin verdi. Bunu kısa süre sonra Öcalan'ın yaptığı çatışmaların durdurulması çağrısı izledi. Bu çağrı, tutuklu PKK üyelerinin serbest bırakılmasına, Türkiye'nin PKK'ya yönelik askeri operasyonlarının durdurulmasına ve Kürtçenin kullanılmasına izin verilmesi gibi girişimlere yol açtı.

Ancak Kürt meselesinin ele alınması için başta Halk Savunma Birlikleri (YPG) ve Demokratik Birlik Partisi (PYD) olmak üzere PKK'nın Suriye’deki uzantılarıyla da görüşmeler yapılması gerekiyor. Türk yetkililer ile eski PYD lideri Salih Müslim başta olmak üzere Suriyeli Kürt grupların temsilcileri, 2012-2015 yılları arasında görüşmeler gerçekleştirdi.

xascdfgtrh
Abdullah Öcalan mahkemeye çıkarıldığında, 1991 (AP)

Her ne kadar Türkiye daha sonra iki taraf arasında sahada herhangi bir iş birliği olduğunu reddetse de YPG, DEAŞ’ın türbeyi tahrip etme tehdidine karşı Osmanlı İmparatorluğu'nun kurucusu I. Osman'ın dedesi Süleyman Şah'ın türbesini Suriye'nin İşme bölgesinden Türkiye sınırına yakın bir yere taşınmasında Türk ordusuyla birlikte çalıştığını öne sürüyor. Bu iş birliğinin potansiyelinin farkına varan Öcalan, daha sonra bundan ‘İşme Ruhu’ olarak bahsetti.

Değişen dinamikler

Türkiye’de on yıl önce çok farklı bir siyasi tablo hakimdi. 2014 yılındaki cumhurbaşkanlığı ve 2015 yılındaki genel seçimler için Erdoğan'ın oya ihtiyacı vardı. Kürtleri silah bırakmaya ve siyasi sürece katılmaya teşvik ederek onların desteğini kazanmak istediği oyu kazanma hedefine ulaşmanın anahtarıydı. 2014’teki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Kürt yanlısı Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Başkanı Selahattin Demirtaş yüzde 10'un biraz altında oy alarak üçüncü oldu. HDP 2015 yılında yüzde 13'ün biraz üzerinde oy alarak dördüncü parti oldu ve TBMM’deki 550 sandalyeden 80'ini kazandı. Bu sonuç HDP’yi Bahçeli’nin lideri olduğu MHP ile aynı düzeye çıkardı. Demirtaş, etkisi katlanarak arttığı için uluslararası basın tarafından ‘Kürtlerin Obama'sı’ olarak adlandırıldı.

Ancak Temmuz 2015'te PKK ile barış görüşmeleri çöktü. Demirtaş, Erdoğan ve iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi'ni (AK Parti) oy kazanmak için askeri operasyonları yeniden başlatmakla suçladı. Erdoğan bu eleştiriyi haddini aşmak olarak değerlendirdi. Demirtaş, 2016 yılında ‘şiddete teşvik’ suçlamasıyla tutuklandı ve o zamandan beri cezaevinde.

Asıl soru, Suriye'deki yeni yönetim ve YPG'nin geleceği sorusu olmaya devam ediyor.

2015 yılındaki genel seçimler, Türkiye'nin siyasi manzarasını dramatik bir şekilde yeniden şekillendirdi. Kürt seçmenler desteklerini HDP'ye kaydırarak HDP'yi meclise taşıdı ve AK Parti'nin 2002 yılından bu yana ilk kez meclis çoğunluğunu kaybetmesine neden oldu.

Koalisyon hükümeti kurma girişimleri başarısız oldu ve yeniden seçimlere gidilmesi gerekti. Ancak yeniden seçimlere gidilme sürecinde geçen altı ay boyunca hem PKK hem de DEAŞ tarafından terör saldırıları gerçekleşti. Bu kaos ortamı, seçmenlerin TBMM’de çoğunluğu yeniden ele geçiren AK Parti'yi yeniden desteklemesine neden oldu. Siyasi mülahazalar, bu kez Bahçeli'nin liderlik ettiği mevcut sürecin temel taşı olmaya devam ediyor.

Popülerliği artırma

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın popülaritesi son zamanlardaki ekonomik krizlerin ve seçimlerde AK Parti'yi geride bırakan CHP'nin başarılarının ağırlığı altında geriledi. Ancak Erdoğan'ın Türkiye sayesinde olduğunu iddia ettiği Suriye'deki Esed rejiminin çöküşü, anketlerdeki konumunu yeniden güçlendirdi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın yakaladığı bu ivmeyi koruması için yeni siyasi zaferlere ihtiyacı var. Bu yüzden başta PKK olmak üzere Kürt milislerin silah bıraktığı bir uzlaşı sürecinin başlamasını istiyor ki ekonomik krize odaklanılabilsin.

Öte yandan asıl soru, Suriye'deki yeni yönetim ve YPG'nin geleceği sorusu olmaya devam ediyor. Yeni bir anayasanın hazırlanması ve Suriye'nin kuzeydoğusunda yarı özerk bir Kürt özerk yönetiminin kurulması ihtimalinin hem Türkiye hem de uzlaşı süreci açısından önemli sonuçları olacak.

Ankara, YPG meselesinin iç uzlaşı çabalarından tamamen ayrı olduğunu öne sürmeye çalışsa da Suriye’deki Türkiye destekli gruplar Münbiç ve Tişrin Barajı çevresinde YPG'ye karşı askeri operasyona devam ettiği için gerçekler iki dosya arasında yakın bir bağ olduğunu ortaya koyuyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, yıllar süren çatışmalardan sonra Şam'daki nüfuzu, Bahçeli'nin güvenilirliği, Öcalan'ın istekliliği ve Türk halkının kabulü gibi faktörlerin bir araya gelmesinin ‘Kürt sorununu’ nihai olarak sona erdirmek için bulunacak ender bir fırsat sunacağını umuyor. Tüm bu faktörlerin bunu gerçekleştirmek için bir araya gelip gelmeyeceğini ise zaman gösterecek.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Trump ve yeni dünya düzeni: Hesaplaşma ve ABD’nin sessizce çekilmesi

Fotoğraf: AFP/Al Majalla
Fotoğraf: AFP/Al Majalla
TT

Trump ve yeni dünya düzeni: Hesaplaşma ve ABD’nin sessizce çekilmesi

Fotoğraf: AFP/Al Majalla
Fotoğraf: AFP/Al Majalla

Remzi İzzeddin Remzi

Modern uluslararası diplomasi tarihinde, özellikle ABD Başkanı Donald Trump'ın Davos'ta oluşturduğu Barış Konseyi'nin kuruluş tüzüğünü imzaladıktan sonra, bir süper gücün sessizce çekilmesinin sembolik ve pratik ağırlığını taşıyan çok az gelişmeye rastlanır. ABD, (Birleşmiş Milletlerden 31 ve diğer uluslararası kuruluşlardan 35 olmak üzere) 66 uluslararası kuruluştan çekilme sürecine devam ederken, sadece bu kuruluşlardaki üyeliğini kısıtlamakla kalmıyor, çekilmesi bunun çok daha ötesine uzanan bir gölge düşürüyor. Bir zamanlar tasarlamasına, meşrulaştırmasına ve desteklemesine yardımcı olduğu İkinci Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan uluslararası yapının temel direklerini bir bir yıkıyor.

Washington’da iktidara (iklim değişikliği, ticaret, kalkınma ve uluslararası hukukla ilgilenen kurumları hedef alan) Trump yönetiminin gelişiyle ‘Önce Amerika’ sloganının yeniden benimsenmesi, uluslararası ilişkiler alanında uzman akademisyenlerin uzun süredir işaret ettiği uzun vadeli eğilimin ani kırılmasından ziyade, Amerikan liderliği merkezli tek kutuplu sistemin kademeli olarak aşınması ve çok kutuplu bir dünyanın ortaya çıkması, giderek bölgesel nüfuz alanları etrafında dönmesi şeklindeki bu eğilimin hız kazanması anlamına geliyor.

Bu an, çok taraflılık yanlıları için istikrarsızlık getirse de uluslararası toplumun uzun süredir ertelediği ve devam etmesini engelleyen, giderek işlevsiz ve felç kalan uluslararası sistemde köklü bir reform yapma fırsatı da sunabilir. Şu an ‘Dünya bu fırsatı değerlendirmek için siyasi iradeye sahip mi, yoksa ABD'nin çekilmesi sistemin önemsizliğe doğru gidişini hızlandıracak mı?’ sorusu gündemde.

Bu politika değişikliğinin fikri temeli, Trump yönetimi sırasında yayınlanan 2025 ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi'nde açıkça ortaya konuldu. Bu strateji, uluslararası kuruluşlardan çekilmenin aceleci veya dürtüsel bir hareket değil, tartışmalı olsa da tutarlı bir doktrinin kasıtlı olarak uygulanması olduğunu gösterdi. Bu strateji, geniş, değerlere dayalı enternasyonalizmi reddederek dar ulusal çıkarları ön plana çıkarıyor. Strateji, ‘ABD'nin tüm küresel sistemi uygulanamaz bir okyanus olarak desteklediği günlerin sonsuza dek geride kaldığını’  ilan ediyor. Bu da liberal uluslararası düzeni korumak pahasına egemenlik, ekonomik güç ve bölgesel hakimiyete öncelik verilmesi anlamına geliyor. Pratikte ise bu, karşılıklı çıkarlar ve uluslararası hukuki ve kurumsal kısıtlamalara karşı derin şüphecilik üzerine kurulu ikili ilişkilere dönüşüyor.

Önceki ulusal güvenlik stratejileri küresel kurumları kolektif sorunları çözmek için vazgeçilmez platformlar olarak tasvir ederken, 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi bunları ABD’nin nüfuzunun azaldığı, hatta rakip ideolojiler tarafından etkili bir şekilde zayıflatıldığı arenalar olarak tasvir ediyor. Bu bakış açısı, Başkan Trump'ın BM Nüfus Fonu (UNFPA), Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) ve Uluslararası Doğa Koruma Birliği (IUCN) gibi kuruluşları, ABD’nin temel öncelikleri ile uyumsuz ‘küresel bürokrasiler’ olarak nitelendirmesinde de yankı buluyor.

Trump'ın yeni yönetimi, giderek işlevsiz hale gelen ve felç olan uluslararası sistemde köklü bir reform gerçekleştirme fırsatı sunabilir.

BM sistemi şu anda hem varoluşsal hem de mali bir krizle karşı karşıya. ABD, tarih boyunca BM'ye en büyük katkıyı sağlayan ülke olmuş ve düzenli bütçesinin yaklaşık yüzde 22'sini, barış gücü ödeneklerinin ise yüzde 26'sını karşılamıştır. Trump yönetiminin 2026 mali yılı bütçesi, çoğu BM kurumuna sağlanan fonları tamamen ortadan kaldırmayı ve önceki Kongre ödenekleri kapsamında onaylanmış ödemeleri askıya almayı ön görüyor.

BM Genel Sekreteri António Guterres, bağışçı ülkelere paylaştırılan katkıların ‘BM Şartı'na göre yasal bir yükümlülük’ olduğunu vurgulasa da bu şart, dünyanın en büyük ekonomisi tarafından ihlal edildiğinde yasal yükümlülüklerin pek bir ağırlığı kalmıyor.

Görsel kaldırıldı.
BMGK üyeleri Gazze’de ateşkes kararı için oy kullanırken, 18 Eylül 2025 (AFP)

Bu gerçeklik, alternatif finans mekanizmalarının belirlenmesi konusunda acil bir ihtiyaç doğuruyor. Ciddi olarak değerlendirilmeye değer birkaç seçenek var. İlk olarak, BM Genel Kurulu, değerlendirilen katkı payı çizelgelerini gözden geçirerek, ABD’nin payını diğer büyük ekonomilere, özellikle de değerlendirilen katkı payı yaklaşık yüzde 20'ye yükselen Çin'e ve ekonomik gücü mevcut katkı paylarını çok aşan Hindistan, Brezilya ve Körfez ülkeleri gibi yükselen güçlere yeniden dağıtabilir.

İkinci olarak, uluslararası toplum, gönüllü fonlara aşırı bağımlılığın neden olduğu yapısal zayıflığı ele almalı. Gönüllü katkılar siyasi esneklik sağlar, ancak aynı zamanda bağışçıların değişkenliğine tehlikeli bir bağımlılık yaratır ve özel fonlar kontrolsüz bir şekilde artarsa kurumlar, araştırmacıların ‘kurumsal ele geçirme’ olarak tanımladıkları durumla karşı karşıya kalır. Daha sürdürülebilir bir yaklaşım, zorunlu ücretleri, finansal işlemler üzerinde mütevazı vergiler, gelirleri çok taraflı kurumlara yönlendiren karbon fiyatlandırma mekanizmaları veya uluslararası sularda deniz seyrüseferi ücretleri gibi hedefe yönelik küresel vergilerle birleştirebilir.

Üçüncü olarak, Afrika Birliği (AfB), Avrupa Birliği (AB), Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği (ASEAN) ve Arap Devletleri Ligi (AL) gibi bölgesel kuruluşlar, kendi bölgelerindeki Birleşmiş Milletler operasyonlarının finansmanında daha büyük sorumluluk üstlenebilirler. Bu yaklaşım, bölgesel kuruluşlara BM Güvenlik Konseyi (BMGK) çerçevesinde daha fazla rol verilmesi yönündeki uzun süredir devam eden önerilerle uyumlu, daha esnek ve eşitlikçi bir mali yapı oluşturulmasını sağlar.

Şu anda ciddi bir kriz gibi görünen durum, paradoksal olarak, BM’nin son on yıllardaki en güçlü reform itici gücü olabilir.

Şu anda ciddi bir kriz gibi görünen durum, paradoksal olarak, BM’nin son on yıllardaki en güçlü reform itici gücü olabilir. Yıllardır, BMGK ve Bretton Woods Sistemi kurumlarının modernize edilmesi yönündeki çağrılar, sadece lafta kalmış ve söylemlerle karşılanmıştır. Özellikle BM daimi üyeleri, ayrıcalıklı statülerini zayıflatabilecek reformlara direnmişlerdir. Bugün, mevcut sistemin sütunlarından biri gönüllü olarak kenara çekilirken, donmuş manzara nihayet değişmeye başlayabilir.

Başta BMGK’da olmak üzere reform taleplerinin merkezinde, küresel karar alma süreçlerinde ve özellikle Küresel Güney ülkeleri tarafından daha adil bir temsil çağrısı yer alıyor. ABD'nin sessizce geri çekilmesi temel bir soruyu, ‘Sistem artık geleneksel garantörüne güvenemiyorsa, mevcut yapı herhangi bir meşruiyet veya yararını koruyabilir mi?’ sorusunu gündeme getiriyor. Reform, tarihsel olarak ulaşılması zor olduğu görülen bir konsensüs gerektirdiği için kesinlikle zordur, ancak statükoyu savunma yetersizliği her geçen gün daha da artırıyor.

Soğuk Savaş'ın sona ermesinden bu yana uluslararası sistem bir dönüşüm sürecinden geçiyor. Savaşın ardından başlayan, ABD’nin rakipsiz hegemonyasının hakim olduğu dönem, Çin'in ekonomik ve siyasi yükselişi ve Brezilya, Hindistan ve Suudi Arabistan gibi orta güçlerin artan etkisiyle giderek daha fazla zayıfladı. ABD’nin geri çekilmesi bu dönüşümü hızlandırarak küresel gücün yeniden dağılımını hızlandırıyor.

Görsel kaldırıldı.
Davos'ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu yıllık toplantısı sırasında düzenlenen Barış Konseyi toplantısında, bazı ülkelerin devlet başkanları, başbakanları ve bakanları, ABD Başkanı Donald Trump ile birlikte kuruluş tüzüğünü imzalarken, 22 Ocak 2026 (AFP)

Bugün dünya, işlerin nihai olarak nasıl sonuçlanacağını belirleyecek bir dönüm noktasında bulunuyor. Yenilenen çok taraflı iş birliği olasılığı var mı, yoksa rekabet halindeki etki alanlarının parçalanmış bir sistemin hakimiyetine mi tanık olacağız? Ne yazık ki, Trump'ın ulusal güvenlik stratejisi açıkça ikinci seçeneği benimsiyor ve küresel meseleleri yönetmek için yeni bir forum olarak ABD, Çin, Rusya, Hindistan ve Japonya'dan oluşan bir ‘beşli çekirdek” grubun kurulmasını öneriyor. Bu vizyon, demokratik ilkelerle sınırlanmayan ve küçük devletlerin seslerine büyük ölçüde kayıtsız kalan, modern bir süper güçler konferansını andırıyor ve bu durum hem Küresel Güney hem de Avrupa devletleri için son derece endişe verici.

Alternatif ise, çok kutupluluğu parçalanma yerine istikrara yönlendirebilecek, yenilenmiş ve iyileştirilmiş, çok taraflılık modelidir. Ancak bunun için, yükselen güçler arasında meşruiyete sahip kurumlara ihtiyaç vardır ki, mevcut BM yapıları bu konuda açıkça yetersiz kalıyor. Bu kurumların ne ölçüde uyum sağlayabileceği de halen belirsizliğini koruyor, ancak Çin'in Kuşak ve Yol Girişimi, BRICS grubunun genişlemesi ve bölgesel güvenlik düzenlemelerinin yaygınlaşması gibi gelişmeler, reformun acil bir ihtiyaç olduğunu vurguluyor.

Alternatif ise çok kutupluluğu parçalanma yerine istikrara yönlendirebilecek, yenilenmiş ve iyileştirilmiş, çok taraflılık modelidir.

Uluslararası toplumun karşı karşıya olduğu temel stratejik zorluk, temel bir paradoksu, yani dünyanın en büyük askeri ve ekonomik gücünün öfkesini uyandırmadan ABD'ye olan bağımlılığın azaltılması paradoksunu azaltıyor. Bu, tek taraflılığa boyun eğmeden ve gereksiz çatışmalara yol açmadan, düşünülmüş cevaplar gerektirir. Ayrıca, uluslararası kurumlara yönelik bazı Amerikan eleştirilerinin bir parça doğruluk içerdiğinin kabul edilmesi de gerekir.

BM kurumları zaman zaman verimsizlik, mükerrerlik ve dar çıkarların hakimiyetinden şikayet ediyor. Bu eksiklikleri gideren ciddi bir reform, kurumsal meşruiyeti zayıflatmak yerine güçlendirir.

Ancak bununla birlikte ABD'nin tamamen çekilmesi kimsenin çıkarına olmaz. İklim değişikliği, salgın hastalıklar, nükleer silahların yayılması ve siber güvenlik gibi konularda etkili önlemler alınması, ABD'nin katılımı olmadan mümkün değil. Dolayısıyla ABD'nin liderliği olmadan da işlev görebilecek kadar esnek kurumlar oluşturmak ve aynı zamanda, geçmişte olduğu gibi ve kaçınılmaz olarak tekrar olacak şekilde, siyasi koşullar değiştiğinde Washington'u yeniden entegre edebilecek uyum yeteneğini korumak hedeflenmeli.

Kısacası ABD’nin uluslararası kuruluşlardan çekilmesi, küresel yönetişim için derin bir kriz ortaya çıkarıyor. Finansman eksikliği, program kesintilerine ve kurumsal kapasitelerin aşınmasına yol açar. Dahası, bir süper gücün antlaşma yükümlülüklerini terk etmesi, başka yerlerde de benzer davranışları teşvik etme tehlikesi yaratan emsal teşkil ediyor. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre uzun vadede belki de en zararlı etki, bağlayıcı uluslararası hukuk kavramına olan güvenin aşınmasına yol açan sembolik zarardır.

Ancak, ABD’nin hegemonyasının ötesinde bir dünya, etkili bir küresel iş birliğinin olmadığı bir dünya olmamalı. Bu geleceği inşa etmek için 1945 için tasarlanan kurumların 2026'nın ihtiyaçlarını en iyi şekilde karşılayamayacağını kabul etmek gerekir. Reformu ertelemek, hızla reddetmeye dönüşür. Kademeli uyum artık yeterli değil. Ya radikal bir dönüşüm ya da hızlanan marjinalleşme şeklinde iki olasılık var. Üçüncü bir olasılık ise yok.

Tarih, kademeli politikaların başaramadığı reformları tetikleyebilen kriz örnekleriyle dolu. BM, İkinci Dünya Savaşı'nın ardından ortaya çıkan yıkım ve o dönemde Milletler Cemiyeti'nin başarısızlığından doğdu. Bugün, bu kırılma, gerçek anlamda çok kutuplu bir dünyaya temsil gücü daha yüksek, daha esnek ve tek bir gücün taahhüdüne daha az bağımlı, uygun kurumlar inşa etmek için benzer bir fırsat sunuyor.

Peki, günümüzün dünya liderleri bu fırsatı değerlendirecek vizyon ve cesarete sahip mi? Alternatifin son derece kasvetli olduğunu kabul etmek gerek. Uluslararası sistemin, sonuçların yalnızca güçle belirlendiği rekabet halindeki etki alanlarına bölünmesine izin vermek, direnç gösterilmeden kabul edilemeyecek bir alternatiftir. Küresel yönetişimin kendini yeniden keşfedip keşfedemeyeceğine ya da dünyanın sadece güç paylaşımı için değil, uluslararası sistemin anlamı için de rekabet eden bloklara bölüneceğine dair cevabı önümüzdeki on yıl verecek.


Trump: Davos ziyaretim harikaydı... Birçok şeyi başardım

ABD Başkanı Donald Trump, Davos’a yaptığı ziyaretten sonra Beyaz Saray'a dönerken... Washington, 22 Ocak 2026 (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, Davos’a yaptığı ziyaretten sonra Beyaz Saray'a dönerken... Washington, 22 Ocak 2026 (Reuters)
TT

Trump: Davos ziyaretim harikaydı... Birçok şeyi başardım

ABD Başkanı Donald Trump, Davos’a yaptığı ziyaretten sonra Beyaz Saray'a dönerken... Washington, 22 Ocak 2026 (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, Davos’a yaptığı ziyaretten sonra Beyaz Saray'a dönerken... Washington, 22 Ocak 2026 (Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump bugün yaptığı açıklamada, Davos ziyaretinin birçok başarıyla sonuçlandığını belirterek, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) ile Grönland konusunda bir anlaşma çerçevesi oluşturulduğunu ve Barış Konseyi’nin kurulduğunu söyledi.

Trump, Truth Social platformunda paylaştığı mesajda, “Davos’a harika bir yolculuktu. NATO ile Grönland konusunda bir anlaşma çerçevesinin oluşturulması da dahil olmak üzere pek çok başarı elde edildi. Ayrıca Barış Konseyi kuruldu. Harika! Amerika’yı yeniden büyük yapalım” ifadelerini kullandı.

Trump dün Davos’ta yaptığı açıklamada, NATO ile Grönland konusunda anlaşmaya varılmasının yakın olduğunu duyurmuş, bu kapsamda ABD ve müttefikleri için ‘hayati bir stratejik öncelik’ niteliği taşıyan güvenceler aldığını belirtmişti.

Trump, NATO ile yapılan anlaşma çerçevesinde ABD’nin Grönland’a tam ve kalıcı erişim hakkını güvence altına aldığını ifade ederek, söz konusu düzenlemeyi ‘nihai ve uzun vadeli bir anlaşma’ olarak nitelendirdi.

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ile ‘son derece verimli’ bir görüşme gerçekleştirdiğini kaydeden Trump, Rutte’nin de Danimarka ve Grönland’ın bölgede daha fazla ABD varlığına açık olduğunu teyit ettiğini aktardı.

Öte yandan ABD Başkanı dün Davos’ta, uluslararası anlaşmazlıkların çözümünü hedefleyen bir yapı olarak tanımladığı Barış Konseyi’nin kuruluş sözleşmesini, kurucu üyelerin katılımıyla imzaladı.


Tahran uyarılarını daha da sertleştirirken Trump diplomasi istiyor

Tahran'da son dönemdeki halk protestoları sırasında yakılan hükümet binalarının önünde ayakkabı tamir eden bir ayakkabıcı (AFP)
Tahran'da son dönemdeki halk protestoları sırasında yakılan hükümet binalarının önünde ayakkabı tamir eden bir ayakkabıcı (AFP)
TT

Tahran uyarılarını daha da sertleştirirken Trump diplomasi istiyor

Tahran'da son dönemdeki halk protestoları sırasında yakılan hükümet binalarının önünde ayakkabı tamir eden bir ayakkabıcı (AFP)
Tahran'da son dönemdeki halk protestoları sırasında yakılan hükümet binalarının önünde ayakkabı tamir eden bir ayakkabıcı (AFP)

İran, dün ABD'ye yönelik uyarılarını tırmandırdı; askeri liderler herhangi bir "yanlış hesaplamaya" karşı uyardı ve ABD üslerini ve çıkarlarını "meşru hedefler" olarak ilan etti. Bu, ABD Başkanı Donald Trump'ın Tahran'ın diplomatik yola ilgi duymaya devam ettiği yönündeki açıklamasıyla eş zamanlı olarak geldi.

Mesaj alışverişi, İran'ı sarsan yaygın protestoların ardından yaşanan iç karışıklıklar, artırılmış güvenlik önlemleri ve benzeri görülmemiş bir internet kesintisi ile birlikte, çelişkili kayıp rakamları arasında gerçekleşti.

Son günlerde Tahran ve Washington, iki ülkenin lider kadrosunun hedef alınması durumunda daha geniş çaplı bir çatışmanın yaşanabileceği konusunda karşılıklı uyarılarda bulundular.

ABD Başkanı dün Davos'tan yaptığı açıklamada, İran'ın nükleer silah edinmesini engellemek için İran tesislerine saldırma niyetini yineledi. Müzakereye hazır olduğunu belirtmesine rağmen, daha fazla eylem olasılığını da dışlamadı.

İran operasyon komutanı Tümgeneral Gulam Ali Abdullahi, herhangi bir saldırıya "hızlı, kesin ve yıkıcı" bir yanıt verileceği uyarısında bulunurken, Devrim Muhafızları komutanı General Muhammed Pakpur ise güçlerin "harekete geçmeye hazır" olduğunu açıkladı.

Bu arada, Kum'daki dini yetkililer de söylemlerini sertleştirdi; Nasır Makarem Şirazi, Yüksek Lider'e yönelik herhangi bir tehdidi, kesin yanıt gerektirecek bir savaş ilanı olarak nitelendirdi.