BAE Başbakanı Şeyh Muhammed bin Raşid Al-i Mektum: Suudi Arabistan’ın istikrarı bölge ve dünya için hayati bir gerekliliktir

BAE Başbakanı Şeyh Muhammed bin Raşid Al-i Mektum: Suudi Arabistan’ın istikrarı bölge ve dünya için hayati bir gerekliliktir
TT

BAE Başbakanı Şeyh Muhammed bin Raşid Al-i Mektum: Suudi Arabistan’ın istikrarı bölge ve dünya için hayati bir gerekliliktir

BAE Başbakanı Şeyh Muhammed bin Raşid Al-i Mektum: Suudi Arabistan’ın istikrarı bölge ve dünya için hayati bir gerekliliktir

BAE Başbakanı Şeyh Muhammed bin Raşid Al-i Mektum: Suudi Arabistan’ın istikrarı bölge ve dünya için hayati bir gerekliliktir
 
Bir şehir, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Başbakanı ve Dubai Emiri Muhammed bin Raşid Al-i Mektum’da olduğu gibi nadiren bir adamın adıyla ilişkilendirildi. Işıklar ve kuleler şehri olan ve zamanla yarışan Dubai’nin ‘su ve elektriğin olmadığı bir evde dünyaya gelen bir adamın parmak izlerini taşıdığını’ söylemek abartılı olmaz. Böyle bir adamın röportajını nadiren okuyoruz. Bunun sebebi, Twitter'daki takipçilerinin sayısının dokuz milyonu aşması değil, muhtemelen turistler, yatırımcılar ve yolcular ile kaynayan Dubai şehrinin canlılığını, konuşmaya tercih etmesidir.
Sürücü beni Şeyh Muhammed'in el-Mermum bölgesinde bulunan şehir dışındaki evine götürdü. Bir saray ile karşılaşmayı umuyordum. Fakat kendimi iki yatak odası bulunan mütevazı bir evin önünde buldum. Çölün saflığını ve çölde yürümeyi seven bir adam. Fakat aynı zamanda tarım, göller ve binalarla çölle mücadele etmeye de hevesli. Bu kişi, kendilerinden çok şey öğrendiği iki adamın mirasından ilham aldığını itiraf ediyor: Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) kurucusu Şeyh Zayed Bin Sultan el-Nahyan ve Şeyh Muhammed'in babası ve akıl hocası Şeyh Raşid Al-i Mektum. Pek çok kişi, Dubai Emiri’nin annesinin Nahyan soyundan olduğunu bilmez. Şeyh Zayed'i her zaman dayısı ve rehberi olarak gören Şeyh Muhammed, daha sonra Şeyh Zayed'in oğulları ile olan arkadaşlığını ve ortaklığını derinleştirdi.
Son kırk yıldır bölgeyi sarsan fırtınalara rağmen, Dubai hala ‘rüyasına’ sıkı sıkıya bağlı. Fakat ortaya çıkan sorunlar ve karşı karşıya kalınan zorluklar, ısrarla artmaya devam ediyor. Bu durum, Şeyh Muhammed’e ABD’nin İran’a yönelik yeni yaptırımlarının olası yansımalarını sorduğumuzda daha da belirginleşiyor. Şeyh Muhammed’in verdiği cevaptan, Dubai'nin, ‘aralarında küresel finansal krizlerin de bulunduğu zorluklar ve sıkıntılar ile dolu sularda yüzmeyi öğrendiği’ anlaşılıyor. Geçen ayın son haftasında, Riyad'da düzenlenen Geleceğe Yatırım Girişimi'ne katılması dikkat çekiciydi. Şeyh Muhammed Özbekistan’da gerçekleştirdiği av gezisini yarıda bırakmış ve gazeteci Cemal Kaşıkçı cinayetinin Suudi Arabistan'ı ve istikrarını hedef almak için kullanılacağının bilinciyle konferansa katılmıştı. Şeyh Muhammed bu husustaki tutumunu kesin bir şekilde ortaya koymuş ve şu ifadeleri kullanmıştı:
“Suudi Arabistan'ın hedef alınmasının reddediyoruz. Suudi Arabistan’ın istikrarı bölge ve dünya için hayati bir gerekliliktir. İyi günde ve kötü günde Suudi Arabistan ile birlikteyiz.”
Şeyh Muhammed bu tutumunun bir göstergesi olarak Riyad’daki konferansa katıldı ve alışveriş merkezinde, restoranda veya kafede karşılaştığı gençler ile hasbihal etti.
“Kaddafi: Trablus'un Dubai gibi olmasını istiyorum”
Şeyh Muhammed, Libya'nın 2004 yılında nükleer programını açıklamasının ardından Albay Muammer Kaddafi’den telefon aldı. Libya lideri telefonda, “Trablus'un Dubai gibi olmasını ve onu Afrika'nın ekonomik başkenti görmek istiyorum” dedi. İkili Sirte'de bir çadırda bir araya geldikleri zaman, Kaddafi misafirine şunu söyledi: “Ben bir halk devrimi yaptım ve sen de ekonomik bir devrim gerçekleştirdin. Şimdi Trablus'tan başlayarak bir ekonomik devrim yapmak istiyorum.”
Dubai, çalışmalar için Libya’ya bir ekip gönderdi. Okullar, hastaneler, bir finans merkezi ve altyapı projeleri hazırlandı. Fakat Libya rejimi böyle bir deneyimi kabul etmeye henüz hazır değildi. Karar ve uygulamadaki yavaşlık ile komiteler ve organlardaki yolsuzluklar, BAE heyetinin bu projeden çekilmesine yol açtı. Böylece Libya için mevcut karanlık kaderinden korunabileceği bir proje yok olmuş oldu.
Şeyh Muhammed bin Raşid, Arapların, ‘asırlar boyunca kaybedilenleri telafi etmek için’ geri kalmışlığı arkalarında bırakacağına, bilimsel ve teknolojik ilerleme devrimine dahil olabileceğine inanıyor. Onun meclisinde ve vatandaşların dilinde; ‘rekabet, yaratıcılık, yenilik ve mutluluk’ kelimeleri tekrarlanır. Kendisi ile birlikte çalışanları sürekli yüreklendirir. Onlara her zaman ayda yürüyen ikinci adamın isminden hiç bahsedilmediğini hatırlatarak, ilk safta yer almaları için teşvik eder.
“Risksiz bir yatırım söz konusu değildir”
ABD-İran gerginliğinin tekrar alevlenmesi Körfez'deki yabancı yatırımcı hesaplarını etkiliyor mu?
- Bölgemizdeki gerilim yeni değil, neredeyse kırk yıldır devam ediyor. Buna rağmen kalkınma çarkı dönmeye devam etti ve yatırım akışının hızı kesilmedi. Gerilim atmosferinin rahatsız ettiği, bir endişe kaynağı olduğu ve yatırımcıların hesapları etkilediğinden şüphe yok. Ancak söz konusu hesapların odağında hala yatırımlar var. Gerilim, yatırımcıları daha dikkatli olmaya sevk ediyor fakat, onları faaliyetlerini durdurmaktan ve uygun fırsatlar aramaktan geri bırakmıyor. Zaten risksiz bir yatırım söz konusu değildir. Denildiği gibi, risk ne kadar yüksek olursa kâr da o kadar artar. Yatırımcılar her zaman bu riskleri hesaba katarlar. Söz konusu riskler her devletin sunmuş olduğu fırsatlara gömülü olarak bulunur ve modernleşme ve kalkınma planları ile açılır. Bölgemizde, özellikle Körfez Arap Ülkeleri İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinde, yabancı yatırımı çeken faktörler günden güne artıyor. Kuveyt'ten Umman'a kadar bütün KİK ülkelerindeki ekonominin tüm sektörlerinde milyonlarca dolar değerinde kalkınma ve modernleşme projeleri var. Yatırımcılar ayrıca ülkelerin güçlü bir hafızaya sahip olduğunu ve karlı yatırımların devamlılık ile sağlandığını biliyorlar. Onlar vermiş oldukları kararlarında geçici bir olayı veya ani bir gerginliği dikkate almıyorlar.
“İyi günde ve kötü günde Suudi Arabistan ile birlikteyiz”
Geçen ay, Riyad'da düzenlenen Geleceğe Yatırım Girişimi'ne katıldınız ve Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı cinayetinin ardından yürütülen kampanyalar karşısında Suudi Arabistan’ın yanında yer aldınız. Vizyon 2030 bağlamında Suudi Arabistan’daki dönüşümleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
- İyi günde ve kötü günde Suudi Arabistan ile birlikteyiz. İkili ilişkilerimiz Suudi Arabistan- BAE Koordinasyon Komitesi çatısı altında gittikçe daha da güçleniyor. Komite, ekonomik kalkınma ve askeri bakımdan iki ülke arasındaki stratejik entegrasyon için 44 ortak proje ve ortak bir vizyon geliştirdi. Körfez Arap Ülkeleri İşbirliği Konseyi’ni (KİK) ve ortak Arap eylemini destekleyen entegre bir model oluşturulmasını dört gözle bekliyoruz.
Suudi Arabistan'daki büyük gelişme ve modernleşme sürecine iyimserlik ve umutla bakıyorum. Suudi Arabistan, Vizyon 2030 planının bir seçenek değil, bilakis mevcut ve gelecekteki zorluklarla başa çıkmak için birer gereklilik olduğunu biliyor. Suudi Arabistan, yarısından fazlası 30 yaşın altında olan genç bir topluma sahip. Bu kişilerin iş fırsatlarına, konut ve altyapı projelerinin genişlemesine ve bunların öncesinde modern bir eğitim, değişim ve modernleşmeye açık bir atmosfere ihtiyaçları var. Dünya ekonomisindeki gelişmeler ve değişiklikler, ekonominin çeşitlendirilmesini, yükselen küresel eğilimler ile ilişkilendirilmesini ve doğal kaynaklara olan bağımlılığın azaltılmasını gerektiriyor. Vizyon 2030’un vadettiği şey budur.
“Gelecek konusunda iyimserim”
Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın ‘ülkelerin modernleşme ve gelişme doğrultusunda hareket etmeleri ile Ortadoğu'nun yeni bir Avrupa olabileceğine olan inancını’ paylaşıyor musunuz? Yoksa Ortadoğu çatışmaların esiri olarak mı kalacak?
- Evet, katılıyorum. Çatışmalar ile kalkınma ve modernleşme arasında bir zıtlık görmüyorum. Bilakis bu çatışmaların modernleşme ve gelişme için ek teşvikler sunduğuna inanıyorum. Çağa uygun araçlara sahip olunmadığı takdirde herhangi bir çatışmanın yeterli bir şekilde idare edilmesi mümkün mü? Eski araçların, şartların ve fikirlerin daha önce vermiş olduklarından farklı neticeler vermeleri mümkün mü?
Dürüst olmak gerekirse, birkaç yıl öncesine kadar, aklıma sık sık şu Arap atasözü gelirdi: ‘Malta’da ezan okuya kimse gibi.’ Yirmi yıldan uzun bir süredir durumun ciddiyetine, değişim ve modernleşme ihtiyacına karşı uyarılarda bulundum. Fakat bazı yetkililer, ülkelerindeki kötü durum karşısında sersemlemiş ve bu problemleri çözmenin yolları konusunda ise hayrete düşmüşlerdi. Sorunlar en nihayetinde karmaşıklıklar içinde bir çıkmaza girdi. Bu durum, yanlış olarak ‘ilkbahar’ diye nitelendirilen ‘Arap sonbaharı’ sırasında yaşanan olaylarla kendini gösterdi. Gelecek konusunda iyimserim ve her zaman bardağın dolu olan kısmına bakıyorum. Bardağın boş kısmının dolmasını bekliyorum. Arap ülkelerindeki liderlerin ve seçkinlerin çoğunun bunlardan gerekli dersleri aldığını düşünüyorum. Arap alemimizin pek çok tarafında reform, değişim ve modernleşme rüzgarları esiyor ve işte bu gerçek bir bahar sayılıyor.
“Miadını doldurmuş çözümlerle bugünün sorunlarını çözemeye çalıştık”
Suudi Arabistan Veliaht Prensi, 1990'larda tavanı yükselttiğinize ve başkalarının sizi takip ettiğine işaret etti. Yükselttiğiniz bu tavan neydi ve bunu nasıl yaptınız?
-  Tavanları yükseltmeyi düşünmedim, ama sorumluluklarımı gerektiği gibi yapmaya özen gösterdim. Şeyh Raşid Okulu'nda eğitim aldığım için şanslıydım. Şeyh Raşid, Dubai kalkınmasının ilkelerini koymuş ve Şeyh Zayed ile birlikte çalışmıştı. Şeyh Raşid ve Şeyh Zayed’e 18 Şubat 1968'de yaptıkları toplantıda birliğin ilk tuğlasını yerleştirmelerinden bu yana eşlik ettim. Abu Dabi ve Dubai arasında bir birlik kurma konusunda anlaştılar ve diğer ülkelere katılmaları için çağrıda bulundular. Üç yıl boyunca birlik projesi görüşmelerini takip ettim.  Görüşmeler 2 Aralık 1971'de 7 emirliğin birliğe katılması ile nihayetlendi. O zamandan beri BAE’yi ve Dubai'yi inşa etmekle uğraşıyorum.1990'ların ortalarında, erkek kardeşim Şeyh Mektum beni Veliaht Prens olarak atadı. Böylece beni büyük bir emanet ve sorumluluk ile karşı karşıya bıraktı. Ülkemizin, bölgemizin ve Arap aleminin içinde bulunduğu gerçekliğin ve imkanlarının farkındaydım. Söz konusu gerçeklik ile gelişmiş ülkeler arasındaki uçurumu görüyordum. Arap dünyası ve Müslüman alemi, insani uygarlığın merkezi olan Batı medeniyetinin meydan okumaları karşısında cevap vermekte açık bir şekilde güçlük çekiyor.
Maalesef, son yüzyıllardaki baskın kültür insani ilerlemenin önüne geçiyor veya onu dikkat almıyor. Bu durum ailenin ve toplumun dağılması ile ahlaki çöküşe yol açıyor. Hakim olan bu kültür, yaklaşık sekiz yüz yıl süren dünya liderliğimizi ve medeniyet kurma deneyimimizi bile reddetti. Bu durum gelişmiş ülkeler ile aramızda derin bir uçurum bırakmakla kalmadı. Aynı zamanda donukluk ve kapalı bir zihin dünyası bıraktı. Miadını doldurmuş çözümlerle bugünün sorunlarının üstesinden gelmeye çalıştık.
BAE ve Dubai'de, içinde bulunduğumuz gerçekliğin üstesinden gelmek ve cesurca ilerlemek için hakim düşünce ve eylem kalıplarını değiştirmek ve güncellemek zorundaydık. Ekonomi, kültür ve teknoloji gibi her insani faaliyete ilişkin yükselen küresel eğilimleri takip etmemiz ve yanıt mekanizmaları oluşturmamız gerekiyordu. Gurur duyduğumuz başarılar elde ettik ve olağanüstü başarılara imza attık. Sürdürülebilirlik ilkelerini sabitledik. Hala yapacak çok işimiz var. Hayat durmuyor, gelişmeler devam ediyor ve insani ilerleme sınır tanımıyor.
“Önlem almak tedaviden daha iyidir”
Son yirmi yıl içerisinde bölge, BAE ve Dubai ‘Körfez Savaşı, İran-Irak Savaşı, 11 Eylül olayları, ABD-Irak Savaşı, mali kriz, Arap Baharı devrimleri ve sonrası’ gibi bir dizi kriz yaşadı. Bu krizlerin bölgedeki etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Onlardan nasıl yararlanılabilir?
- Krizler, aslında her zaman riskler ve fırsatların eşlik ettiği zorluklardır. Eğer hazırlıksız bir şekilde yakalanırsanız riskler ile karşı karşıya kalırsınız fakat, hazırlıklıysanız krizi fırsata dönüştürebilirsiniz. Biz önlem almanın tedaviden daha iyi olduğuna inanıyoruz. Ülkemizi ve halkımızı krizlerin tehlikelerine karşı korumak için yapılması gerekenleri yapıyoruz. Ayrıca gerektiği takdirde tedavi etmeye de hazırız. Bir Arap atasözü şöyle der: ‘Krizin şiddetlenmesi beni rahatlattı.’ Umarım krizlerin şiddeti zirveye ulaşır veya en azından zirveye yakın bir dereceye gelir ve rahatlık mümkün olur.
Arap ülkeleri ve toplumları bu krizlerde ağır bedeller ödüyor. Kaybedilen hayatlar ile birlikte mal ve mülk bakımından da ağır zayiatlar veriliyor. Nesillerin seneleri heba oluyor. Bu durumlardan ders çıkarmayanların, nesnel ve dürüst bir şekilde ibret çıkarmayanların, samimiyetle yapması gerekenleri yapmayanların herhangi bir mazereti olamaz.
Dubai, gelir kaynaklarını ve ekonomik tabanını çeşitlendirdi.  Ancak küresel ekonomik değişikliklerin Dubai’deki sektörler üzerindeki etkisi hala önemini koruyor. Bu değişkenlerin Dubai ve BAE ekonomisine olan etkisi nasıl hafifletilebilir?
- Sorunuz, mevcut küresel ekonomik değişikliklerin Dubai'deki etkisinin büyük olduğunu varsayıyor ve bu etkilerin nasıl hafifletileceğini soruyorsunuz. Evet, Dubai küresel ekonomik değişkenlerden etkileniyor. Çünkü uluslararası raporlara göre Lüksemburg ve Hong Kong'dan sonra dünyanın en açık ekonomisine sahip. Fakat bu etkinin okunma şekli kişiden kişiye göre değişir. Bu kişi ister bir uzman olsun isterse de sosyal paylaşım sitelerinin öncüleri.
Ben, söz konusu etkileri, sabit gerçekliklerden olan ‘halihazır, gelecek ufukları ve kazanılmış öz deneyim’ bağlamlarında okuyorum. Muhtemelen, ekonominin iniş ve çıkışlı bir şekilde hareket ettiğini biliyorsunuz. Eğer yıllık büyüme oranı bir ölçü ise, BAE ve Dubai son altı yıl içerisinde ekonomik bakımdan bir gerilemeye şahit olmadı. Bilakis olumlu bir büyüme kaydetti. BAE ve Dubai’de kaydedilen bu oranlar her zaman küresel ekonominin büyüme oranlarından daha yüksek olmuştur. Her halükarda, 2021 planımız daha önce belirlenen zaman çizelgelerine göre uygulanıyor. Allah’ın izniyle ve gençlerimizin çabalarıyla, projelerin ve programların uygulama oranları 2021'de hedeflerine ulaşılacağını müjdeliyor.
“Ekonomik rekabet ve mücadele ticaret dışındaki alanlara uzanabilir”
Dubai, büyük ölçüde küresel ve perakende ticarete dayanıyor. Fakat burada Trump'ın küreselleşmeyi sınırlayan korumacı politikalarıyla iktidara gelmesi ile birlikte küresel durum için çeşitli zorluklar ortaya çıktı.  Dünya ticaretinde sürdürülebilirliği sağlamak için söz konusu model ile nasıl devam edilebilir?
- BAE ve Dubai, Amerika'nın koruyucu önlemlerinden etkilenmedi. Fakat söz konusu eylemler, dünya ticaret sistemi, Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) ve küreselleşme için büyük zorluklar doğurdu. Sistem, örgüt ve küreselleşmenin itici gücü olan ABD, dünya ticaret sisteminin kurallarında ve onun gerektirdiği yükümlülük ve haklarda köklü değişiklikler yapmaya çalışan ‘denetim gücü’ oldu.
ABD dünya ticaretinde önemli bir etken fakat, tek oyuncu değil. Önemli ve etkili diğer oyuncular da bulunuyor. Kapsamlı ticari ağımız ABD faaliyetlerinin potansiyel etkilerini emebilir. 1.612 trilyon dirhemlik ( yaklaşık 439 trilyon dolar) ticaret hacmimizin yüzde 22'sini AB, yüzde 17’sini Arap ülkeleri, yüzde 11,5’ini Hindistan, yüzde 10’unu Çin ve yüzde 6,5’ini Japonya oluşturuyor. ABD ile olan geçen yılki ticaret hacmimiz yüzde 5,5. Bunun çoğunluğunu da tüketim malları ve elektronik ürünler oluşturuyor.
Bana göre ABD’nin koruyucu önlemler almasının sebebi, ihracat ekonomileri ile olan ödemeler dengesindeki gittikçe kötülen açıkları durdurmak istemesidir. ABD söz konusu politikalarını bunu gerçekleştirmeye yönelik mevcut olan tek yol olarak gördü. Endişe duyulan durum, söz konusu ekonomiler arasında bir ticaret savaşının vuku bulmasıdır. Büyük ekonomiler arasında gerçekleşen rekabet ve mücadele ticaret dışındaki alanlara kadar uzanabilir.
Dubai için önümüzdeki iki yıl içerisindeki önemli etkinliklerden biri de Expo 2020’dir. Dubai için Expo'nun nasıl bir değeri var? Ayrıca Dubai'nin Expo için değeri nedir?
- Uluslararası Sergiler Bürosu (BIE) tarafından 2020'de yapılması planlanan Expo'nun önemi herkes tarafından biliniyor. 167 yıl önce ilk kuruluşundan bu yana, popülerlik kazandı ve küresel bir üne kavuştu. Devletler bu organizasyona ev sahipliği yapmak için birbirleri ile yarışıyor. Organizasyona ev sahipliği yapacak olmamız -özellikle sıkı bir yarış söz konusu iken- devletimizin prestijini dünya milletleri arasında somutlaştırdı.
Rakiplerimiz arasında, kazanmak için her şeye sahip olan ve güçlü ekonomisi ile nüfus yoğunluğu gibi avantajlara sahip ülkeler de vardı. Expo 2020'nin ülkemizin ve bölgemizin prestijini arttıracağına inanıyorum. Expo ilk kez Ortadoğu, Afrika ve Batı Asya’yı içeren bir bölgede düzenleniyor. Genel olarak BAE ve özellikle de Dubai, sergiler ve konferanslar alanında saygın bir üne sahiptir. Expo, bu ünü ‘organizasyon becerisi, mimarlık ve misafirperverlik’ ile taçlandıracak.
“Geleceğe nasıl gidileceğini bilmiyorsanız, sizi esir alır”
İleri Bilim ve Gıda Güvenliği Bakanlarının yanı sıra Mutluluk ve Yapay Zeka Bakanlarının atanmasından bu yana bir yıldan fazla bir süre geçti. Söz konusu bakanlıkların oluşturulmasından herhangi bir netice elde ettiniz mi?
- Evet, beklenenden daha fazla. Oluşturduğumuz bakanlıklar aslında geleceğin bakanlıklarıdır. İlgili bakanlıklar için verimli, enerjik ve iddialı gençler seçtik. Gençler geleceği sahipleri ve liderleridir.
BAE Centennial 2071 Vizyonu’nun başlamasından altı ay sonra bakanlara ilişkin birtakım değişiklikler yaptık. Bu hususta Sayın Şeyh Muhammed Bin Zayed Al-i Nahyan tarafından sunulan Ulusal Eylem Programından ilham aldık. Bir an önce çalışmalara başlamamız gerekiyordu. Dünyamız hızlı bir şekilde değişiyor. Nesillerimizi ‘bugünün dünyasından tamamen farklı olacak bir dünyada başarılı olmalarını sağlamak için’ araştırma, düşünme ve iletişimde yeni bilgi ve becerilerle donatmamız gerekiyor. Kendi deneyimlerimizden ve başkalarının deneyimlerinden şunu öğrendik: “Eğer geleceğe doğru nasıl gidileceğini bilmiyorsanız, o daima sürpriz ve yeni gelişmeleri ile size gelerek, sizi tepki çemberinde esir edecek ve kendine tabi kılacaktır.”
‘Mutluluğun, Dünya Hükümetler Zirvesi'nde ileri sürülenler aracılığıyla yüksek verimliliğe sahip bir hükümetin varlığına bağlı olduğu’ anlamını yaymaya çalışıyorsunuz. Mutluluk ile söz konusu hükümet arasından asıl bir irtibat var?
 
- Mutluluk, her insanın ve her toplumun nihai amacıdır. Ayrıca her hükümetin hedefi olarak kabul edilir. Misafirleri ve vatandaşlarıyla BAE halkının mutluluğunu sağlamak, vizyonumuzun, stratejilerimizin ve planlarımızın hedefidir. Eğer on kişiye mutluluğun anlamını sorarsan, her birinden farklı bir cevap alırsın. Mutluluk ile hükümetin performansının kalitesi arasındaki irtibatı tek bir kelimede özetliyorum: ‘Memnuniyet.’
‘Hizmet sunma prosedürlerinin netliği hususunda memnuniyet, işlemlerin yapılma hızı ve kolaylığı hususunda memnuniyet, isteklerine talep verilmesi hususunda memnuniyet, personellerin çalışmalarından duydukları memnuniyet.’
Memnuniyet, ‘toplu eylem, yasa ve yönetmeliklerin yeterliliği ile birlikte yöneticinin verimliliği, adaleti ve performansın iyileştirilmesini sağlayan bir çalışma ortamı oluşturması, fikir ve girişimlerin teşvik edilmesi ve sahiplerinin ödüllendirilmesi’ ile sağlanır.
Dubai, Burç Halife’nin yüksekliği ile rekabet edecek yeni bir kule inşa ediyor ve yeni bir rekor elde etmeyi amaçlıyor. Burç Halife, yeni inşa edilecek kulenin gölgesinde kalabilir mi?
- Dubai ve BAE'nin simgesi olacak yapıları inşa etmeyi amaçlıyoruz. Bu simgeler kuleler, müzeler, kütüphaneler, opera, bahçeler, oteller veya düzenli kültürel aktiviteler olabilir. Bunlar canlı ve güncel olmakla birlikte doğrudan veya dolaylı olarak getiri sağlar.
Rekor oranlar meselesine gelirsek, bu hususta özellikle insani gelişme alanlarında yüksek dereceler kaydedilmesini istiyorum. BAE, dünyanın en büyük bağış yapan ülkesidir. Ayrıca kadın milletvekili ve bakan sayısında da ön sırada gelen ülkeler arasındadır. Bunun yanı sıra üniversitelere giren kadın sayısında da en önde geliyor. BAE, ekonomik performans bakımında 2016 yılında bulunduğu 12’inci sıradan geçen yıl itibariyle 5’inci sıraya yükseldi. BAE'nin dünya ülkeleri arasındaki sıralamasında kaydettiği ilerlememeyi diğer birkaç göstergeyi de sayabilirim.
Komşu ülkeler, BAE’nin statüsünü küresel bir finans merkezi olarak güçlendirmek için Dubai’de finans merkezleri kurduklarını açıkladılar. Dubai’nin Körfez ülkelerindeki son derece rekabetçi finans şirketleri için ilk tercih olmasının sebebi nedir?
- Öncelikle, rekabeti memnuniyetle karşılıyoruz. Çünkü çalışmalarımızı geliştirmemiz ve kalitelerini arttırmamız için bizi motive ediyor. Dubai Finans Merkezi'nin rekabetçi ufku küresel bir ufuktur ve dünyanın finans merkezleri arasında ön sıralarda yer alıyor. Başkalarının bizi takip etmesi ve projelerimizi taklit etmesinde herhangi bir sorun yok. Onlara başarılar diliyoruz. Kardeşlerimizin başarılarını kendimizin başarısı olarak görürüz. Aynı zamanda onların başarısı hepimizi güçlendirir. Bununla kastım, bazılarının başarısızlığını onları profesyonellikten yoksun olan prosedürlere zorlayabilmesidir. Bu durum herkesi olumsuz etkiler. Dubai'yi uluslararası şirketler için ilk tercih yapan şeye gelince, bunu söz konusu şirketlerin en büyük ve en ünlü olanlarına sorabilirsiniz. Onlardan işiteceğiniz şeyler, ‘Dubai'de yaşam kalitesi, yürürlükte olan mevzuat, yetki sahiplerinin bağımsızlığı ve kadrolarının yetkinlikleri ve uzmanlıkları’ gibi durumlar olacaktır.
Devletler itibarlarını korumalı ve taahhütlerine uymalıdır
Doraleh Limanı meselesi, denizaşırı şirketler için uluslararası yasalar bakımından birtakım zorluklar bulunduğunu gösterdi. Doraleh Limanı meselesinde olduğu gibi hükümetler tarafından yapılan ihlaller söz konusu iken haklar nasıl güvence altına alınabilir?
- Cibuti’nin ilgili yetkilisinin Dubai Port World ile imzalanan sözleşmeye olan taahhüdüne riayet etmemesi üzüntü vericidir. Sözleşme noter tarafından tasdik edilmiştir. Nihai ve uygulanması zorunlu olan kararlar, Dubai Port World lehinde verildi. Söz konusu liman meselesi Dubai Port World şirketinin faaliyetini etkilemeyecek. Son olarak kısa menzilli nakliye gemilerinin işletilmesi ile ilgili en büyük lojistik ağa sahip bir Danimarkalı grubu bünyesine kattı. Dubai Port World yıl boyunca 78 limanı işletiyor ve 8 ülkede 10 yeni proje geliştiriyor. Hakların güvence altına alınması hususuna gelince, Cibuti meselesinin emsal teşkil etmeyeceğini düşünüyorum. Prensip, devletlerin itibarlarını korumaya özen göstermesi, atmış oldukları imzalara riayet etmeleri ve taahhütlerine uymalarıdır.
“Bir işlem için yirmi imza gerekiyorsa yetkililerde sorun vardır”
Twitter hesabınız üzerinden yaptığınız bir paylaşımda, yetkilileri ‘hayrı açan anahtarlar ve hayrı kapatan sürgüler’ olarak ikiye ayırdınız. Hükümetler ancak birinci tür yetkililerinin artması ile başarılı olur dediniz. Arap dünyasında hangi çeşit yetkililerin daha fazla olduğunu düşünüyorsunuz?
- Bu soruya cevabım yok. Muhtemelen istediğiniz cevabı bürokratik işlemlerin durumunda, yani bakanlıklar, departmanlar ve diğer hükümet organlarının prosedürlerinde bulabilirsiniz. Ayrıca yürürlükte olan yasa ve yönetmelikler bir gösterge sunabilir. Bir işlemin tamamlanması 20 tane imzanın ve mührün kullanılmasını gerektiriyorsa, öncelikle kanunlarda ve ikinci olarak ise bu tür yasaları geliştirmeye yönelik girişimlerde bulunmayan yetkililerde sorun var demektir. Her halükarda, şeffaflık, yönetim, yolsuzluk ve diğer meselelere ilişkin uluslararası göstergeler bunun açık bir cevabıdır.
Birkaç kelime ile ‘Dubai’nin sürekli gelişmekte olan bir atölyeye dönüşmesi ile yatırımcılar ve turistler için bir cazibe merkezi olmasının’ sırrının ne olduğuna dair neler söylersiniz?
- Dubai'nin başarısı BAE için bir başarıdır. Birbiri ile bağlı olan birbirini seven bir aileyiz. BAE ‘bağış verme’ hususundaki mirası ve değerleri ile iftihar eder. Başkalarının iyiliğini ister ve kültürlerine saygı göstererek açıklık, hoşgörü ve ötekinin kabulü ilkeleri çerçevesinde hareket eder. Vatandaşlarımızla olan ilişkilerimiz açıktır. Her gün onlarla bir araya geliyor ve onların sevinçlerini ve üzüntülerini paylaşıyoruz. Onlar, gelişme ve ilerleme sürecinin kalbinde yer alıyorlar. Dubai'nin bahsettiğiniz duruma nasıl dönüştüğü meselesine gelince, bu tüm BAE'yi kapsayan bir dönüşümdür. Bu başarının sırrı ise içinde bulunduğu gerçeklikten hareket ederek, gelecek vizyonları ile değişikliklere, gelişmelere, eğilimlere, planlara, projelere ve programlara ayak uydurmasıdır.
“Dubai'nin ekonomik büyümesinin kökleri 110 yıl ötesine uzanıyor”
Dubai'nin bölgesel gerilimler ya da rekabet nedeniyle parlaklığını kaybedeceği bir günün geleciği endişesini taşıyor musunuz?
- Dubai ve BAE'nin tarihini okumanızı öneririm. Bu ışıltının Dubai halklarının nesillerinin birikiminin ürününü olduğunu ve ona layık olduğunu göreceksiniz. Dubai'nin ekonomik büyümesinin kökleri 110 yıldan ötesine uzanıyor. Dubai hükümdarı Şeyh Mektum bin Haşer Al Mektum’un gümrük vergilerini iptal etmesinden bu yana ticaret serbest oldu. Dubai yıllar içerisinde bölgenin en önemli ticaret merkezlerinden biri, Avrupa ile Hindistan arasındaki kargo gemileri için tek merkez haline geldi. Portekizliler beş yüz yıl önce silahlı gemileri ile bölgemize geldiler. Sonrasında ise Hollandalılar ve İngilizler geldi. Seleflerimiz bu şekilde çok zor ve karmaşık zorlukları atlattılar. Rekabete gelince, bunun ehliyiz. Yerel ve bölgesel olarak değil, küresel olarak rekabet ediyoruz. Rekabet olmadığı takdirde monotonluğun hakim olacağını, girişimin ortadan kalkacağını ve bugünün işinin yarına erteleneceğini düşünüyoruz. Bunlar ise geri kalmışlığın alametleridir.
Dubai, BAE’nin bir parçasıdır. Onun parıltısı, başarıları ve oluşumundaki eşsizliği ile BAE'nin parıldayan modelini daha da ışıklandırır. BAE olarak tek bir ev ve sağlam bir binayız. Tek bir uzuv rahatsızlandığı vakit bütün uzuvların etkilendiği bir beden gibiyiz.
“Hayalim, Arap dünyasının zamanını yaşaması ve medeniyet inşasına katılmasıdır”
Rönesans ile ismi özdeşleşen Dubai emirinin bundan sonraki hayali nedir?
- BAE'nin kalkınmasının güçlendirilmesini ve asırlık hedeflerini gerçekleştirmeye doğru ilerlemesini umuyorum. Arap dünyamızda Dubai 20 Vizyon’nun gerçekleşmesini ve Arap vatandaşlarının ‘BAE halkının sahip olduğu güvenlik, istikrar ve refahtan’ keyif duymalarını dört gözle bekliyorum. Arap hükümetlerinin performanslarını ortaya koyduklarını görmeyi ve hükümetimizin performansı ile rekabet etmelerini hayal ediyorum. Gençlerin ve yükselen neslin gündemin ön sıralarında yer alması ve eğitim ve bilimsel araştırmaya daha fazla yatırım yapılması gerekiyor. Hayalim, Arap dünyasının zamanını yaşaması ve şu anda Batı uygarlığının yanı sıra Çin, Japonya ve Hindistan'ın da dahil olduğu ve yeni çok kültürlü merkezlerin oluştuğu medeniyetin inşasına katılmasıdır.
Arap başkentlerini ziyaret ettiğiniz sırada, hala geçmişin esiri olduklarını ve bilimsel ilerleme, teknoloji ve uygarlık trenine binemediklerine şahit olduğunuzda neler hissediyorsunuz?
- Pek çok Arap ülkesinde, geri kalmışlığın nedenlerinden kurtulmaya ve değişimler gerçekleştirmeye yönelik çaba sarf edildiğini görüyorum. Halihazırdaki ve gelecekteki zorlukların üstesinden gelmenin yolları ile sorunları çözmeye dair gittikçe büyüyen bir farkındalığa şahit oluyorum. Ayrıca hükümetin performansını geliştirmek, mevzuatı modernleştirmek, hizmetleri geliştirmek ve eğitimi ıslah etmekle ilgilenildiğini görüyorum. Bu çabaların düzeyi ve gösterilen ehemmiyet ülkeler arasında değişiklik gösteriyor. Her halükarda bu çabalar devam etmeli, çoğalmalı ve birikmelidir. İlerleme trenine yükselemeyenler, kendi haklarında olduğu gibi vatanlarının ve vatandaşlarının hakkı hususunda da kabahat sahibi olmuş olur.
“En önemli servetimiz değerlerimiz, ilkelerimiz ve ahlakımızdır”
Arap alemi çerçevesindeki son girişimleriniz dikkat çekiyor. Bunların ardındaki temel amacınız nedir? Arap aleminin krizlerle ve sorunlar ile boğuştuğu şu dönemde bir ışık görüyor musunuz?
- BAE'deki en önemli servetimiz değerlerimiz, ilkelerimiz ve ahlakımızdır. Kalplerimizde tüm insanlar için iyi olanı istiyor ve bunu en iyi şekilde gerçekleştirmek için çalışıyoruz. Arap alemine olan bağlılığımız, yapımızın ve kimliğimizin bir parçasıdır. Şeyh Zayed bunu en iyi bir şekilde somutlaştırdı. Bu bizim sabitlerimizden biridir ve gerektiği takdirde elimizden geldiğince bunu uygularız. Evet, Arap dünyasındaki ülkelerin çoğu sorun ve krizlerle dolu. Sadece bu durum, bağışta bulunmak ve sorunların ve krizlerin üstesinden gelme çabalarına katkı sağlamak için yeterli bir sebeptir. Her Arap ülkesinin çıkarı diğer Arap ülkelerinin istikrarı, güvenliği ve refahı ile doğrudan ilişkilidir.
BAE'nin Arap arenasında başlattığı girişimler sürekli bir şekilde devam etmiş ve söz konusu girişimler ile daima halkların iyiliği, istikrarı ve gelişimi amaçlanmıştır. Benim girişimlerimde Arap gençliğine ve yeni nesillere odaklanıyorum. Onlar umudumuz ve geleceğimizdir. Onları okumaya ve Arap diline sahip çıkmaya teşvik ederek ve modern teknolojilerde ve dijital uygulamalarda yaratıcılık ve yenilik yapmaları hususunda motive ederek bilimsel, kültürel ve eğitsel olarak güçlendirmeye çalışıyorum.
Ataları en büyük uygarlıkları inşa eden gençliğimizin, mevcut gerçekliği değiştirebilme ve Arap medeniyetini yeniden inşa etme yeteneğine sahip olduğundan eminim. Çin ve Japonya uzun bir aradan sonra medeniyetini yeniden inşa etmeye başladı. Onların öncesinde çağdaş Batı uygarlığı olarak kabul edilen Avrupa bunu gerçekleştirdi. Gençlerimize ve gelecek nesillerimize fırsat vermeliyiz ve onlara kapıları sonuna kadar açmalıyız. Onları bilim ve bilgi ile donatmalı, araştırmaya ve düşünmeye teşvik etmeliyiz. Ayrıca girişimde bulunmaları ve yaratıcı olmaları için motive ederek, hoşgörü, diyalog ve ötekinin kabulü gibi değerlere sahip olmalarını sağlamalıyız.
Bazı ülkelerin parçalanmasına ve diğer ülkelerdeki politik ve ekonomik duruma rağmen Arap dünyasının geleceği konusunda iyimser olduğunuzu hissediyorum. İyimser misiniz? Eğer öyleyse, iyimserliğinizin sırrı nedir?
- Yarısı boş ve diğer yarısı dolu olan bardak meseline geri dönüyorum. Bazıları ya gözlerindeki zayıflık ya da farklı amaçlardan dolayı bardağın boş olan yarısını görürler. Bazıları ise bardağın dolu olan yarısına bakar ve boş olan kısmı nasıl dolduracağını düşünür. Ben bardağın dolu olan tarafına bakıyor ve Arap ülkelerini belirli bir ağırlığa ve tesire sahip olarak düşünüyorum. İstikrar, güvenlik, refah, kalkınma, ilerleme ve gelişme ile bardağın boş kalan kısmı doldurulur. ‘Arap Sonbaharına’ maruz kalan devletlerin kaosun etkilerini izale ettiklerini, terörizm karşısında başarılı olduklarını ve kalkınma yollarında güçlü ve emin bir şekilde hareket ettiklerini görüyorum.
Arap Sonbaharı, umulmayan olumlu neticeler verdi. Bunların en önemlisi, meşruiyet, vatandaşlık, ilerleme, milli devlet ve reform kavramları gibi Arap hayatındaki bazı temel kavramlar üzerindeki karışıklığı çözme çabalarının kaydettiği ilerlemedir. Bugün herhangi bir kişi bir ulusal devletin önemi ile gücünü ve kurumlarının etkinliğini koruma ihtiyacını tartışıyor mu? Söz konusu bu meşruiyet, başarı, güvenlik, istikrar ve kalkınma ile yaşam kalitesinin yükseltilmesinin bir işaretidir. Vatandaşlık, hak ve sorumlulukta eşitlik ile fırsat eşitliğinin bir emaresidir. Islah ise güçlü bir ulusal devletin yokluğunda söz olarak kalmaya devam ediyor. Bunlar çok önemli sonuçlardır. İlkelerin sabit kılınması ve değerlerin kökleşmesi için büyük çabalara ihtiyaç var. Bu çabalar ise sıkı çalışmayı, eğitim reformunu, hükümet performansının gelişimini, yolsuzlukla mücadele edilmesini ve gençlere önem verilerek ulusal eylem gündemlerinin başına konulmaları gerekiyor.
“Şiir beni bırakmayan arkadaşımdır”
Tarih kitaplarında sizin hakkınızda ne yazılmasını istersiniz? Arap rönesansının arkasındaki isim olarak anılmak ister misiniz? Şiire olan tutkunuz nereden geliyor?
- Bu tarihçilere kalmış bir iş. Fakat şiir beni bırakmayan arkadaşımdır. Şiirde, bilginin, bilgeliğin ve asaletin özünü bulursunuz. Bunlar bizim dilimizde en ince ve en güzel şekillerde ortaya konulmuştur. Şiir, mirasın korunması, değerlerin teşvik edilmesi ve güzel ahlakın edinilmesi için önemli bir araçtır. Kısacası benim şiirim, ülkeme, halkıma, insan ruhuna ve dünyaya kendisi ile uzandığım kimliğim ve şerefimdir.
Kariyerinizde karşılaştığınız en zor anı öğrenebilir miyiz?
- İnsan yaratıldığından bu yana hayatının her alanında çeşitli zorluklar ile karşı karşıya kalmıştır. İnsan onlar ile karşı karşıya gelerek liyakatini ispat eder. İnsanın mükafatı onların üstesinden gelebilmesidir. İnsanı diğerlerinden ayıran ise bu husustaki fırsatları ele geçirebilmesidir.
“Allah’ın ve onun kaderinin hakimiyetine inanırım”
Korku doğal bir duygudur. Sizi ne korkutuyor?
- Ben Allah’ın ve onun kaderinin hakimiyetine inanırım. Allah’ın bizim için yazdığı şey dışında bize hiçbir şey zarar vermez. Hiçbir şey beni korkutmaz.
En çok hangi şairleri seviyorsunuz?
- Çağlar boyunca en büyük Arap şairi olan Mütenebbi’yi severim. O dilin ve beyanın ustasıdır. Hayat felsefesi ve insan ruhu ile meşgul olmuştur. Şiiri insanın tüm duygularına dokunur. Diğer şairlerin şiirleri böyle değildir. Onun biyografisi, seyahatleri, endişesi, arzuları ve ölümü destanlara yaraşır şekildedir. Şiirlerindeki beyitlerinden düzinelercesi bugün hala yankılanıyor ve bazen güncel olaylarda ve durumlarda dile getirildiği görülüyor.
Kitap okumak için zamanınız var mı? Neleri okumayı tercih edersiniz?
- Zamanı iyi değerlendirdiğiniz takdirde dinlenmeye, egzersize, okumaya ve hobileriniz ile ilgilenmeye vakit bulursunuz. Birçok konuda okumalar yapıyorum. Eski ve çağdaş tarih ile toplumlarında fark yaratan ya da insanlık için yeni ufuklar açan lider kişilerin anılarına önem veririm. Ayrıca, ofisim geleceğe ilişkin siyasi, ekonomik ve bilimsel yeni yayınları takip ediyor. Bu yeterli bir özet sayılabilir. Bunlar bana tanınmış yazarların düşünce, kültür ve çağdaş konulardaki katkılarını ulaştırıyor.
 



Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü

TT

Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü

Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü

Geçtiğimiz ayın başında vefat eden eski Ürdün Başbakanı Ahmed Ubeydat, ülkesinin tarihindeki hassas dönemeçlerde hem bir oyuncu hem de bir tanıktı.

Ubeydat, 1970'lerde İstihbarat Genel Müdür Yardımcısı olarak başladığı görevinde, 1982 yılına kadar bu kurumun başkanlığını yürüttü. Filistin-Ürdün çatışmasının zirve yaptığı dönemde, Eylül 1970 olaylarından önce Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) tarafından kaçırıldı. İki yıl boyunca İçişleri Bakanlığı görevini üstlendikten sonra, 1984 başlarında Kral Hüseyin tarafından hükümeti kurmakla görevlendirildi ve Nisan 1985'e kadar bu göreviyle birlikte Savunma Bakanlığı'nı da yürüttü.

Ubeydat, on beş yılı aşkın bir süre karar mekanizmasının merkezinde yer aldı. Bu dönemin ardından, 1990'ların başında Ulusal Sözleşme'yi hazırlayan Kraliyet Komisyonu başkanlığından, 2008'e kadar sürdürdüğü Ulusal İnsan Hakları Merkezi Mütevelli Heyeti Başkanlığı'na kadar uzanan bir yelpazede, hukuki geçmişinden beslenen roller üstlendi.

Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil  Aksa Tufanı" operasyonundan haftalar önce, Ubeydat ile Amman'da röportaj için bir araya geldi. Röportajın Ekim 2023'te yayımlanması planlanıyordu ancak büyük olay, özellikle de Ubeydat'ın Ürdün-Filistin ilişkileri dosyasındaki hassas konulara değinmesi nedeniyle ertelendi.

Tanıklığının ilk bölümünde Ubeydat, 14 Temmuz 1958 devrimi arifesinde Bağdat'ta hukuk öğrencisiyken başlayan ve Irak'taki kralcı yönetimin devrilmesinin ardından ülkeye dönüşüyle devam eden siyasi ve mesleki yolculuğunun ilk yıllarına dönüyor. Bu süreç bölgede yaşanan büyük dönüşümlerle eş zamanlıydı.

Tanıklık, Ürdün'deki mesleki hayatının başlangıcına, kısa süren avukatlık deneyiminden Kamu Güvenlik teşkilatına katılmasına ve ardından düzenli istihbarat çalışmasının ilk çekirdeğini oluşturan Siyasi Soruşturma Bürosu'ndaki görevine uzanıyor. Röportaj, 1964 yılında Genel İstihbarat Teşkilatı'nın kuruluş koşullarının, teşkilatın henüz emekleme dönemindeki yapısının ve Ürdün devletinin son derece çalkantılı bir bölgede yönetim araçlarını yeniden inşa ettiği bir evredeki ilk kadrolarının ayrıntılı bir anlatımıyla son buluyor. İşte  Gassan Şerbil’in  Merhum Ubeydat’la Amman'da gerçekleştirdiği röportajdan bir bölüm

*Sayın Başbakan, siz Bağdat'ta öğrenciydiniz ve 1958 Devrimi oldu. Devrim gerçekleştiğinde neredeydiniz?

Doğrusu, hukuk fakültesindeki birinci yılımı bitirmiş, yaz tatilini ailemin yanında geçirmek üzere Ürdün'e dönmüştüm. İrbid şehrindeyken Irak'ta devrim olduğu, kralcı yönetimi deviren 14 Temmuz Devrimi haberleri geldi. Bu nedenle yaz tatili bittikten sonra Bağdat'a döndüğümde, Abdülkerim Kasım ve yanındaki grubun cumhuriyet yönetimi kurduğu bir Irak vardı.

*14 Temmuz'da yaşananların ardından Bağdat'a dönmek zor muydu?

Bazı zorluklarla karşılaştık. Yolda bile zorluklar yaşadık, Ürdün ile Irak arasındaki sınırlar neredeyse kapalıydı. Bu yüzden Şam üzerinden dönmek zorunda kaldık ve yine çöl yollarından Şam'dan Bağdat'a döndük. Bu, Şam'dan itibaren yorucu bir yolculuktu.

gthy
Ahmed Ubeydat, Amman’da Şarku'l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil ile yaptığı röportaj sırasında (Şarku'l Avsat)

*Bağdat'tan ne zaman ayrıldınız?

Son sınıfın bitiminde, 1961'de dördüncü sınıf sınavlarının son gününde, son sınav biter bitmez Bağdat'ta diğer bazı Ürdünlü öğrencilerle kaldığım eve doğru yola çıktım. Hazırlığımı yaptım ve aynı gün Ürdün'e döndüm. O zamana kadar Bağdat ile Amman arasındaki sınırlar yeniden açılmıştı.

*Üniversitede sizinle birlikte olup daha sonra Irak'ta görev alan öğrenciler var mıydı?

Doğal olarak. Saddam Hüseyin'in kendisi de bizimle birlikte Hukuk Fakültesi'ndeydi, akşam bölümünde okuyordu. Çünkü eğitim sabah ve akşam olmak üzere iki bölüm halindeydi.

Bu 1958 yılındaydı; zira 1959'da Abdülkerim Kasım'a suikast girişiminde bulunup kaçtı. Onu üniversitede gördünüz mü?

Onu tesadüfen bir kez gördüm, yanında başkaları da vardı ve içlerinden biri daha sonra vali olarak atandı. Diğer bazı öğrenciler avukat oldu ve yanımızda sınırlı sayıda kişi vardı, şimdi isimlerini hatırlamıyorum.

*Bağdat'a ne zaman döndünüz?

Bağdat'a 1983 yılında İçişleri Bakanı olarak döndüm. 22 yıl aradansonra Arap İçişleri Bakanları Konseyi toplantısına katılmak için gitmiştim.

*Bağdat'ta İçişleri Bakanı olarak kiminle görüştünüz?

Sadun Şakir ile.

*Sadun Şakir ile güçlü bir ilişkiniz mi vardı, yoksa sıradan bir ilişki miydi?

Sıradan bir ilişkiydi. Daha sonra, Amerikan işgalinden sonra epey geç bir tarihte kendisi ve ailesi Ürdün'e sığındı. Tabii ki Taha Yasin Ramazan ve daha sonra Ticaret Bakanı olan Muhammed Mehdi Salih ile de tanıştım, kendisi halen Ürdün'de bulunuyor.

*Taha Yasin Ramazan nasıl biriydi? Sadun Şakir'in sert ve acımasız bir içişleri bakanı olduğu söylenirdi?

Iraklılar için öyle olabilir ancak bizim için ilişkilerimiz, günlük davranışlarını derinlemesine tanımanızı sağlayacak türden samimi ilişkilerden ziyade, daha çok nezaket çerçevesindeydi.

*Bu ziyarette İçişleri Bakanı dışında biriyle daha görüştünüz mü?

Görüşmeler sınırlıydı. O dönemde Prens Nayef, Arap içişleri bakanlarının en kıdemlisi sayılıyordu.

*Prens Nayef de bu toplantıda mıydı?

Evet, toplantıdaydı. Bağdat'ta sadece üç gün geçirdim. Konferans bittikten sonra Iraklılardan korumasız bir araba ve şoför istedim ve öğrenciliğim sırasında kaldığım A'zamiye ve Veziriye bölgelerine gittim. Hoş bölgelerdi, sessiz sakinlerdi ve genellikle mühendis, doktor, avukat ve subay gibi profesyonellerin yaşadığı yerlerdi.

gyj
Eski Ürdün Başbakanı Ahmed Ubeydat (Şarku'l Avsat)

*O dönemde hem İçişleri Bakanı hem de İstihbarat Başkanı mıydınız?

"İstihbarat Başkanlığı'ndan yedi buçuk yılın sonunda emekli oldum. Ertesi gün ise, Mudar Bedran hükümetinde İçişleri Bakanı olan Süleyman Arrar'ın, Meclis'in kapalı olduğu bir dönemde kurulan Ulusal Danışma Konseyi'nin başına getirilmesiyle boşalan bu göreve atandım. Dolayısıyla iki görevi aynı anda yürütmedim."

*Bağdat'tan döndüğünüzde ne yaptınız?

Döndüğümde Kamu Personel Dairesi'ne iş başvurusunda bulunmadım. Hedefim avukatlık yapmaktı. Babam Kamu Güvenlik teşkilatında subay olarak çalışıyordu. O da emekli olmuş, annem ve kız kardeşlerimle birlikte İrbid'e yerleşmişti.

Bir gün İrbid'deki Birinci Derece Mahkemesi Başkanı merhum Avukat Said ed-Dura'yı ziyaret ettiğimi hatırlıyorum. Beni büyük bir memnuniyetle karşıladı, kendimi tanıttım: Ben filan kişiyim, Bağdat Hukuk mezunuyum. Bana tavsiyede bulunmasını, İrbid bölgesinde çalışan avukatların yanında nerede staj yapabileceğimi sordum. Adam beni çok iyi karşıladı ve “İrbid'de o zamanlar çok sayıda mükemmel avukat yok, ama sana iki kişi önerebilirim" dedi.

Gerçekten de bana önerdiği avukatlardan birine gittim. Adam beni gerçekten iyi karşıladı. Ancak sorun şuydu ki, her gün ofiste olmuyordu. Onun yanında staja başladım. Birkaç ay sonra İrbid'de yeterli hukuki ve ekonomik hareketlilik olmadığını fark ettim. Yani başarılı bir avukat olmama yardımcı olacak bir katma değer yoktu. Babama Amman'da çalışıp yaşamak üzere taşınmayı teklif ettim.

Babamın cevabı, bana yardım edemeyeceği şeklindeydi; çünkü o zamanlar emekli maaşı çok düşüktü, evimiz kiralıktı ve hala okula giden kız kardeşlerim vardı. Bir maaşı tüm aile ile bir birey arasında bölmenin zor olduğunu söyledi.

Başka seçeneklerim olup olmadığını sordu. Ben de Amman'a gideceğimi ve Kamu Personel Dairesi'ne iş başvurusunda bulunacağımı söyledim.

Nitekim birkaç hafta sonra Kamu Personel Dairesi'ne çağrıldım ve Gümrük ve Maliye'ye atandığıma dair yazıyı teslim aldım. Amman Gümrük Müdürlüğü'nde göreve başladım.

*Genel İstihbarat Teşkilatı'na ne zaman girdiniz?

İstihbarat Teşkilatı 1964 yılında kuruldu. Bundan önce, yani 1964'ten önce, Kamu Güvenlik teşkilatına subay rütbesiyle katılmıştım. O zamanlar henüz bir istihbarat teşkilatı yoktu. O dönemde Kamu Güvenlik teşkilatı, bazı Arap ülkelerinde de olduğu gibi, genel güvenlik soruşturmaları olarak adlandırılan işleri yürüten bir birim barındırıyordu.

Tabii ki Kamu Güvenlik teşkilatı, hukuk diplomasına sahip kişiler için ilanlar veriyordu. Hukukçular ya Kamu Güvenlik teşkilatına ya da orduya katılıyordu. Orduda hukuk diplomasına sahip olanlar askeri yargıya katılırken, Kamu Güvenlik teşkilatında ise polis yargısına katılıyor ya da teşkilat yönetiminin belirlediği herhangi bir pozisyonda kendi uzmanlık alanlarına göre çalışıyorlardı.

Göreve alınmak isteyenleri mülakata alan bir komisyon vardı. Gittim, komisyonla görüştüm. Kısa bir süre sonra kabul edildim. Gerçekten de Gümrük ve Maliye'deki görevimden istifa edip Kamu Güvenlik teşkilatına katıldım. Daha sonra bizi üç aylık bir kursa tabi tuttular. Üç ayın sonunda bana 1 Nisan 1962'de Üsteğmen rütbesi verildi. O zamana kadar gümrükte 5-6 ay çalışmıştım.

*Yani 1962'de Kamu Güvenlik teşkilatına mı girdiniz?

Nisan 1962'de Kamu Güvenlik teşkilatında üsteğmen oldum. Kısa bir süre sonra, ordu ve Kamu Güvenlik teşkilatından oluşan Siyasi Soruşturma Bürosu kuruldu. Bu büro, ordu ve Kamu Güvenlik teşkilatından gelen hukukçu subaylardan oluşturuldu. Ordudan merhum Mudar Bedran gibi isimler geldi (kendisi askeri yargıdan geliyordu ve yanında Adib Tahabub vardı, ikisi de yüzbaşı rütbesindeydi). Kamu Güvenlik teşkilatından ise ben ve benden sonra İstihbarat Başkanı olan Tarık Alaaddin geldik. Nitekim dördümüz, Kamu Güvenlik teşkilatından Muhammed Resul el-Keylani başkanlığındaki Siyasi Soruşturma Bürosu'na gittik.

Siyasi Soruşturma Bürosu, herhangi bir güvenlik biriminden, resmi kurumdan, ordudan, askeri istihbarattan veya Kraliyet Divanı'ndan havale edilen davalarla ilgileniyordu.

Bir süre sonra, çalışmalarımızın sonuçlarını gördükten sonra, rahmetli Kral Hüseyin, ülkede yasal dayanağı olan bir teşkilat kurulmasını emretti. Nitekim 1964 yılında Genel İstihbarat Teşkilatı Yasası çıkarıldı ve teşkilat bu yasa hükümlerine göre kuruldu.

Kamu Güvenlik teşkilatından ayrılıp istihbarata geçtim. O dönemde teşkilatta çalışanlar ve kurucular, Genel İstihbarat Teşkilatı'nın seçkin kadrolarıydı. Muhammed Resul el-Keylani ilk İstihbarat Başkanı oldu. Ardından Mudar Bedran geldi, ondan sonra teşkilatın başına Nazir Reşid geçti, ardından Muhammed Resul kısa bir süreliğine tekrar göreve döndü. Daha sonra teşkilatın yönetimini ben devraldım ve benden sonra da Tarık Alaaddin başkan oldu. Allah hepsine rahmet eylesin.

*Kader, istihbarattaki deneyiminizin Ürdün ve Arap dünyası açısından sıcak bir döneme denk gelmesini istemiş. Hepimiz 1967'nin izlerini taşıyoruz, siz o dönemde istihbarat subayıydınız ve savaş çıktı. O an neler hissettiniz?

1967'de, tıpkı her Arap vatandaşı gibi, dairede bulunan biz gençler büyük bir şok yaşadık. Bunun bir "aksaklık" (nikse) değil, bir yenilgi olduğunu hissettik. Askeri bir yenilgi, siyasi bir yenilgi, psikolojik bir yenilgi, kelimenin tam anlamıyla sosyal bir yenilgiydi.

*"Keşke Ürdün savaşa katılmasaydı" diye düşündüğünüz oldu mu?

Tabii ki; çünkü bu konuda, dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır ile yapılan istişarelerin bir kısmına vakıftım.

*İstihbaratın savaşa Ürdün'ün katılımı konusundaki görüşü neydi?

İstihbaratın bir görüşü yoktu. Örneğin, Vasfi et-Tal gibi ağırlığı ve önemi olan bir şahsın siyasi görüşü, Ürdün'ün 1967 savaşına girmesinin hata olduğu yönündeydi. Doğrudur, Vasfi o dönemde resmi bir görevde değildi ancak Kral'a yakın ve etkili bir isim olarak kaldı.

*Onca yıl sonra, sizce Kral Hüseyin neden savaşa girdi?

Kral Hüseyin, İsrail'in ister savaşa katılalım ister katılmayalım Batı Şeria'yı işgal edeceğine inanıyordu. Katılmak, başarılı olabilecek ya da olmayacak bir maceraydı. Tabii ki felaket, Mısır hava kuvvetlerinin tamamen yok edildiğini öğrenmekti ve asıl büyük sorun, bu silahların yarım saat içinde imha edildiğini öğrendiğimizde ortaya çıktı.

*Bir istihbarat teşkilatı olarak Mısır hava kuvvetlerinin hızla yok edildiğini biliyor muydunuz?

Hayır, bilmiyorduk. Ancak acılık hissi hem resmi düzeyde hem de halk düzeyinde açıktı. Ürdün için kayıp büyüktü.

*Rejim için endişelendiniz mi?

Rejim için endişelenmedik, ancak öfkeli olanları sakinleştirmeye çalıştık. Öfkelerini anlayışla karşıladık ve yenilginin şokunu tüm acılığıyla sindirme sorumluluğunu üstlendik.

*1967 Savaşı başladı ve bitti, Arap orduları yenildi ve Filistin meselesi yeniden ön plana çıktı, bu sefer umut Filistin örgütlerine bağlanmaya başladı. Bu sizin için en önemli dosya mıydı?

Tabii ki, bu durum son derece hayatiydi.

*Yaser Arafat ile ilk kez ne zaman tanıştınız?

Eylül 1970 olaylarından (Ürdün-Filistin çatışmaları) sonra. Bundan önce onunla hiç oturup konuşmamıştım.

vfgthy
Nasır, Eylül 1970'teki Kahire Zirvesi sırasında Kral Hüseyin ve Arafat'ı uzlaştırıyor (AFP)

*Yaser Arafat'ın Arap heyetiyle birlikte Amman'dan ayrılması istihbaratın ve Ürdün yönetiminin bilgisi dahilinde miydi?

Mesele bu değil. Mesele şu ki, resmi bir heyetle birlikte çıktı.

İlginçtir, İstihbarat Başkanı olduğumda yanımda bir şoför vardı ve bu şoför, Eylül olayları sırasında Arap Ordusu'nda zırhlı araç kullanıyordu. Bu şoför bana, Yaser Arafat'ı havaalanına götüren zırhlı aracı kullandığını anlattı. Arafat'ın Körfez kıyafeti giyerek gizlice ayrıldığını söyledi.

Tabii ki, zırhlı araçlar resmi heyetlerin ulaşım aracıydı ve doğal olarak Arafat'ın kimliği açıklanmış olsaydı, o dönemde tutuklanmazdı; çünkü Kahire'deki Arap Zirvesi'ne katılmak üzere ayrılıyordu. Bu arada, zirveden hemen sonra Amman'a geri döndü.

*O dönemdeki zirveye siz de gittiniz mi?

Evet, ancak biz heyet olarak zirveye katılmadık, sadece krallar, emirler ve cumhurbaşkanları katıldı. Olayları durdurmak için yapılan bir zirveydi ve resmi heyetler olarak bizler liderler toplantısına katılmadık. Kral Hüseyin geldiğinde, toplantı sadece heyet başkanlarıyla yapıldı.

*Kral Hüseyin'in o zaman gitmesi zor muydu?

Hayır. Rahmetli Hüseyin ile Arafat arasında bir barışma sağlandı. Konferans bitti ve uçağa döndük. Uçaktayken Nasır'ın ölüm haberi geldi ve Kral Hüseyin çok üzüldü.

*O dönemde tutuklanan önde gelen Filistinli liderler kimlerdi?

Tesadüfen Ebu İyad'ı tutukladık, yanında farklı liderler vardı, bunların arasında Baas Partisi liderlerinden Mahmud el-Muayta da vardı. Gerçekten de dairedeydiler. Ancak onlara hiçbir şey yapılmadı. Kendilerine misafir muamelesi yapıldı, hiçbir şeye maruz kalmadılar ve kimse onlara soru sormadı.

*Bu arada, dönemin Ürdün Başbakanı Vasfi et-Tal, Kahire'deki Savunma Bakanları toplantısına gitmek üzere ayrıldı ve orada suikasta uğradı. Kendisine gitmemesi tavsiye edilmiş miydi?

Duyduğuma göre tavsiye edilmiş ama o, "Mısır kendine saygısı olan ve misafirlerine saygı duyan bir ülkedir" demiş ve ardından gitmiş.

fvbghju
Vasfi et-Tal, Kral Hüseyin ile birlikte (Getty)

*Vasfi et-Tal suikastındaki gizemli nokta nedir?

Hâlâ gizemli olan nokta, kendisine ateş açan grubun otel girişinde onun karşısında olmasıdır. Otopsi raporunda, bu grubun sıktığı kurşunların onun ölümüne neden olmadığı ortaya çıktı. Onu öldüren, arkadan gelen ve görünmeyen başka bir yerdeki bir keskin nişancının sıktığı ölümcül kurşundu. Bugüne kadar kimliği tespit edilemeyen bir keskin nişancı. Kim olduğunu hala kimse bilmiyor.

*Vasfi et-Tal'in Kahire'ye yaptığı bu son yolculukta maceracı olduğu söylenebilir mi?

Hayır, Vasfi maceracı değildi. Vasfi farklı bir siyasi projenin sahibiydi. Bu nedenle Vasfi, söyledikleri ve yaptıklarıyla eşsiz bir kişilikti.

*Vasfi et-Tal suikastı dışında Ürdün'e yönelik başka eylemler düzenlendi mi?

Bu şekilde, hayır.

*Vasfi et-Tal'i öldürme kararını Ebu İyad'ın aldığını düşünüyor musunuz?

Tek başına alması imkânsız. Kararı Filistin liderliği aldı ve bence Ebu Ammar da bilgi sahibiydi.

*Neden diğer askeri veya güvenlik yetkilileri değil de sadece Vasfi et-Tal suikasta uğradı?

Ebu İyad'ın kurduğu ve liderliğini yaptığı Kara Eylül Örgütü, şehit Vasfi et-Tal'i, ülkenin kuzeyindeki Ceraş ve Aclun illerindeki ormanlık bölgelere sığınan geri kalan fedailerin sürülmesine karar veren kişi olmakla suçlamıştı.

*Peki, o olaya neden olan o muydu?

Hayır.

*Öyleyse, fedailerin sürülmesiyle sonuçlanan o olayın sebebi neydi?

Ceraş'taki fedailer polis karakoluna saldırdı ve bazı polis memurlarını öldürdü. Vatandaşların gözü önünde güpegündüz yapılmış apaçık bir saldırıydı. Bunun üzerine ordunun tepkisi, fedailerin en yakın mevzilerine anında saldırmak şeklinde oldu. Sorun böyle başladı. İlk saatlerde fedailerin büyük bir kısmı teslim olup silahlarını bıraktı, geri kalanlar direndi. Ölenler oldu, kaçıp Batı Şeria'ya geçenler oldu, bu kargaşa bittiğinde. Silahlarını teslim edenlerin tamamı Mafrak Hava Üssü'ne nakledildi.

Vasfi et-Tal'i Aclun ve Ceraş'ta olanlardan sorumlu tutuyorlardı. Vasfi et-Tal, Başbakandı ve Savunma Bakanıydı. Vicdanen, kendine saygısı olan her insan, sorumluluğu üstlenmek gibi manevi bir yükümlülükten kaçamazdı. Bir başkası çekilip "Benim haberim yoktu, benimle bir ilgisi yok" diyebilirdi. Vasfi et-Tal kendini feda etti ve sustu.

*Yani karar ordunun muydu? O operasyonda Ebu Ali İyad öldürüldü mü?

Evet.

*Bu dönem istihbarat için zor muydu?

Çok zordu. Tüm dönem zordu.

*Siz, 1970 olaylarından önce, önce Halk Cephesi, ardından El Fetih tarafından kaçırıldınız. Bu bir "hava almaca" (gezi) gibiydi ve sizinle sorgulama yapılmadı mı?

Kesinlikle. Tek bir soru bile sorulmadı.

*Halk Cephesi sizi kaçırdı ve sorgulamadı mı?

Tek bir soru bile sorulmadı. Bu çok tuhaf bir durum. Çay içtik, bir veya iki saat kaldık, sonra Vahdat'ta bir eve geçtik. Orada çay içtik, kek yedik ve beni Tacu't-Tepesi'ndeki evime geri götürdüler.

*Dönemin İstihbarat Başkanı sizi kurtarmak için askeri bir operasyon düzenleme tehdidinde bulundu mu?

Bana söylendiğine göre, ben Halk Cephesi'ndeyken Mudar Bedran (İstihbarat Başkanı) Genelkurmay Başkanı'na, "Harekete geçeceğim, İstihbarat Genel Müdürlüğü'ne bağlı silahları ve araçlarıyla bir bölüğü harekete geçirip Vahdat'taki Halk Cephesi karargahına saldıracağım" demiş. O da ona "Hiçbir şey yapma. Bana haberleşmelerimi yapma fırsatı ver" demiş.

*Nasıl ve nerede kaçırıldığınızı hatırlıyor musunuz?

Tabii ki, Tacu't-Tepesi bölgesinde bir apartman dairesinde kalıyordum. Bir gün öğleden sonra, ailemle ve yanımızda Kraliyet Tıbbi Hizmetleri'nde doktor olan eşimin erkek kardeşiyle birlikte dışarı çıkmak üzereydim. Tam ayrılacağımız sırada, silahlı araçlar bizi durdurdu ve beni bir Volkswagen marka arabaya binmeye zorladılar. Hemen askeri üniformasını giymiş olan eşimin kardeşine baktım ve ondan eşim ve çocuklarla kalmasını istedim. Onlar ise, "Hayır, sen de gel" dediler ve onu da yanıma alıp Vahdat Mülteci Kampı bölgesine gittik. Ardından, refakatçi silahlı araçlar, beni tutuklamanın ya da kaçırmanın sevinciyle havaya ateş açmaya başladı.

*O zamanki rütbeniz neydi?

Tam olarak hatırlamıyorum, İstihbaratta albay ya da tuğgeneraldim. Ancak o dönemde İstihbarat Başkan Yardımcısıydım.

*Kaçırılmanız ne kadar sürdü?

Sadece birkaç saat. Vahdat'a vardıktan sonra Halk Cephesi karargahına girdik.

Orada bizi karşıladılar ve kimse bize rahatsızlık vermedi. Halk Cephesi'nden son derece kibar bir adam bizi karşıladı. Yaklaşık iki saat onun yanında oturduk. Daha sonra bir araba gelip bizi Amman'daki bir tepede, Halk Cephesi liderlerinden birine ait bir eve götürdü, ismini hatırlamıyorum. Bize evinde ikramda bulundu. Bizden özür diledi, ardından bize bir araç ayarlayıp Tacu't-Tepesi'ndeki evime bıraktırdı.

Eve vardığımda, kiracı olduğum evimin yanında oturan komşularımın ailemi yanlarına aldıklarını ve onlarda kaldıklarını gördüm. Onların yanına gittim ve ertesi sabaha kadar orada kaldım.

Ertesi sabah, Fetih örgütünden bir grup geldi ve benden kendileriyle gelmemi istediler. Ayrıca beni ve ailemi misafir eden komşum Haşim Ali Salim'den de bizimle gelmesini istediler. Kendisi demir doğrama işiyle uğraşıyordu.

Fetih örgütünün ofisinin veya yerinin bulunduğu bir yere vardıktan sonra, içlerinden bir adam gelip "Biz senden bir şey istemiyoruz, güle güle" dedi.

Bizi yaya olarak, kaçırılma nedenlerimize veya amaçlarına dair hiçbir işaret vermeden serbest bıraktılar.

Yaya olarak eve döndüm ve kısa bir süre sonra eşyalarımızı toplayıp, ailemle birlikte Tacu't-Tepesi bölgesinden çıkarılmamız için düzenleme yapıldı. Bu, İstihbarat Dairesi, ordu ve direniş arasındaki görüşmeler sayesinde oldu. Bir araba geldi, bindik, yanımızda Silahlı Mücadele'den korumalar vardı. Araç, Doğu Amman'ın çeşitli bölgelerinde dolaştı. Birçok kontrol noktasıyla karşılaştık. Ancak, Silahlı Mücadele korumalarının söylediği bir parola sayesinde bu noktaları geçebildik. Tacu'l-Husayn bölgesine geldiğimizde başka bir arabaya bindik ve bizi bir noktaya kadar götürüp yola devam edemeyeceklerini söyleyerek özür dilediler. Artık güvende olduğumuz için istediğimiz yere yürüyerek gidebileceğimizi söylediler.

xcfdvgbh
Aralık 1970'te Ürdün ordusu ile Aclun Kalesi arasında yaşanan çatışmalar sırasında Filistinli fedailer (AFP)

Eski yerindeki İstihbarat Dairesi binasına ulaşmak istiyordum. Ancak önümüzde kritik bir kavşak noktası oluşturan bir bölge vardı ve ordu, fedailerden kimsenin o askeri noktayı geçmemesi için ateş ediyordu.

Araçtan indik. O sırada eşim hamileydi ve yanımızda çocuklarımız da vardı. Dikkatlice yürümeye devam ettik. İstihbarattaki iş yerime yaklaştığımda, ailemden beklemesini istedim, ben daireye gidip onlar için dönecektim. İstihbarattan bir araç getirdim, ailemin yanına döndüm ve onları iş yerine yakın kiraladığım başka bir eve götürdüm. Ailemi güvence altına aldıktan sonra işime döndüm.

*Bugün sakin bir şekilde anlatıyorsunuz ama o an, Halk Cephesi ile Fetih arasında kaldığınız o anda neler hissediyordunuz?

Tamamen şaşkınlık hakimdi üzerimde.

*Bu bir teslim olmuşluk hissi miydi, yoksa kaderin ne getireceğini mi düşünüyordunuz?

Tamamen, şaşkınlık sizi birden fazla düşünceye ve yöne sürüklüyor.

*Yani kaçırıldığınız saatler boyunca sizinle sorgulama yapılmadı mı?

Kesinlikle, tek bir kelime bile etmediler. Yukarıda çay içtik, aşağıda çay içtik.

*Eylemin amacı tahrik miydi?

Bu tür tahriklerin amacının ne olduğunu, ne istediklerini bilmiyorum.

*İstihbarata döndüğünüzde ne yaptınız ya da olaydan sonra ne gibi önlemler aldınız?

Hiçbir şey; çünkü o olaylar sırasında istihbarat da diğer tüm güvenlik veya resmi kurumlar gibi tehdit altında ve hedefteydi.


Halep Valisi Azzam el-Garib: Kürtler ve Şeyh Maksud mahallesi sakinleri ile ilişkilerimiz iyi, devletin egemenliğine geri dönecekler

Halep Valisi Azzam el-Garib (Al Majalla)
Halep Valisi Azzam el-Garib (Al Majalla)
TT

Halep Valisi Azzam el-Garib: Kürtler ve Şeyh Maksud mahallesi sakinleri ile ilişkilerimiz iyi, devletin egemenliğine geri dönecekler

Halep Valisi Azzam el-Garib (Al Majalla)
Halep Valisi Azzam el-Garib (Al Majalla)

Abbas Şerife

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı röportajda Halep Valisi Azzam el-Garib, ‘Kürtlerle ilişkilerin olumlu olduğunu ve bu ilişkilerin köklü bir arada yaşama temeline dayandığını’ söyledi. Vali Garib, 10 Mart'ta Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile yapılan anlaşmanın Halep'teki Eşrefiye ve Şeyh Maksud mahallelerini kapsadığını ve ‘bu mahallelerin tamamen devletin egemenliğine geri dönmesinin ve Halep Şehir Konseyi'nin yönetimi altında hizmetlerin yeniden sağlanmasının öngörüldüğünü belirtti.

Şehrin DEAŞ’a bağlı hücreler de dahil olmak üzere ‘karmaşık güvenlik sorunları’ ile karşı karşıya olduğunu belirten Vali Garib, güvenlik güçlerinin ‘Hayderiya, el-Halk ve es-Safira mahallelerinde terörist faaliyetlere karışan kişileri yakalamak amacıyla özel operasyonlar düzenlediğini’ açıkladı. Suriye'nin ikinci büyük şehri olan Halep'te silahların kontrol altına alınamamasının büyük bir sorun olduğunu ve gönüllü silah teslim programları aracılığıyla yasadışı silahları topladıklarını ifade eden Vali Garib, yetkililerin güvenliği artırmak için 2 bin güvenlik kamerasının kurulması çalışmasına başladığını belirtti. Vali Garib, istikrar ve yeniden yapılanma ile Halep’in 5-10 yıl içinde ekonomik başkent olarak eski konumunu geri kazanacağını söyledi.

Türkiye'nin Halep'in istikrarında ‘merkezi’ bir rol oynadığını ve ‘stratejik bir ortak’ olduğunu vurgulayan Vali Garib, “Türkiye'nin Suriye topraklarında herhangi bir emeli olduğunu düşünmüyorum” diye devam etti.

İşte Halep Valisi Azzam el-Garib ile gerçekleştirilen röportajın tam metni:

*Bu geçiş döneminde özellikle Halep rejim ordusu tarafından savaş ve yıkımdan çok fazla zarar gördüğünden karşılaştığınız zorluklar neler? Birkaç gün önce başlatılan “Senin için ey Halep” girişimi ne anlama geliyor?

Suriye'nin karşı karşıya olduğu zorluklara rağmen Halep, güvenlik istikrarını güçlendirme, idari performansı iyileştirme, enerji krizlerini çözme ve devlet kurumlarını yeniden kurma ve kamu hayatının düzenini sağlama konusunda ulusal uzlaşıları uygulama çabalarını sürdürüyor.

Birkaç gün önce, ‘Senin için ey Halep’ adlı bir girişim başlattık. Bu girişim altyapıyı iyileştirmek, güvenlik durumunu düzeltmek, parkları ve sokakları güzelleştirmek, sağlık ve eğitim hizmetlerini iyileştirmek ve yerinden edilmiş kişilerin geri dönüşünü hızlandırmak amacıyla valiliğin desteğiyle başlatılan bir sivil girişimdir.

İstikrar ve yeniden yapılanma ile Halep, uluslararası ve yerel destek sağlanması koşuluyla Halep’in 5-10 yıl içinde ekonomik başkent olarak eski konumunu geri kazanacak.

*Halep vilayetinin karşı karşıya olduğu en önemli güvenlik sorunları nelerdir? Özellikle güvenlik, kalkınmanın iyileştirilmesi ve yatırımcıların çekilmesi için en önemli faktör olduğu bilindiği üzere, güvenlik istikrarını sağlamak için ne gibi çalışmalar yapıyorsunuz?

Halep, Beşşar Esed rejiminin düşüşünden sonra karmaşık güvenlik sorunlarıyla karşı karşıya. Ancak, özellikle SDG ile yapılan ve Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerini kapsayan anlaşmanın ardından, güvenlik tehditlerinde önemli bir azalma görüldü. Bununla birlikte, başta aşağıdakiler olmak üzere birçok sorun halen devam ediyor:

1- DEAŞ’a bağlı hücreler: Güvenlik güçlerinin Hayderiya, Helek ve Safira mahallelerinde gerçekleştirdiği operasyonlar sonucunda terör faaliyetlerine karışan unsurlar yakalandı.

2- Eski rejimin kalıntıları: Güvenlik operasyonları kapsamında ihlallere karışan kaçak kişilerle sert bir şekilde mücadele edilirken, geçiş dönemi adalet komisyonları da faaliyete geçirildi.

3- Kaçak silahlar: Gönüllü teslim programları aracılığıyla yasadışı silahların toplanması.

4- Daha fazla istikrar sağlamak için, güvenlik güçlerinin yeniden yapılandırılması, birleşik yerel güçlerin eğitilmesi ve toplumsal diyalog ve girişimler yoluyla güvenin güçlendirilmesi.

5- Senin için ey Halep Girişimi kapsamında güvenlik kameraları yerleştirmek üzere ‘Güvenliğimiz Geleceğimiz’ projesi başlatıldı. Fiber optik kabloların döşenmesinin yüzde 80'ini tamamladık ve ikinci aşamada güvenliği artırmak için 800 bin dolarlık bir maliyetle 2 bin kamera kurmayı hedefleniyor.

df
Başkent Şam'ın Duveylia bölgesindeki Mar İlyas Kilisesi'nde meydana gelen intihar saldırısının yol açtığı hasar ve kan, 22 Haziran 2025 (AFP)

*Halep, ulusal üretime büyük katkı sağlayan Suriye'nin ekonomik başkenti olduğu biliniyor. Yerel ekonomiyi canlandırmak ve yatırımı teşvik etmek için ne gibi planlarınız var? Halep yeniden Suriye’nin ekonomik başkenti olacak mı?

Halep muazzam bir ekonomik potansiyele sahip. Ancak önceki rejimin mirası olan kurumsal gevşeklik, idari yolsuzluk, verimsizlik ve dengesiz vergi sistemi gibi sorunlarla boğuşuyor. Planımız şunları içeriyor:

İlk olarak, vergi sistemini reform etmek ve büyümeyi teşvik etmek için hükümetle koordinasyon içinde vergileri yeniden düzenlenmesi.

İkincisi, geleneksel sektörlerin canlandırılması ve Şeyh Neccar gibi sanayi bölgelerinin yeniden yapılandırılması, vergi kolaylıkları ve enerji desteği sağlanması. Ayrıca Halep’teki turizm sektörünü destekleyecek çeşitli atölye çalışmaları düzenledik.

Senin için ey Halep girişimi kapsamında, ‘Işılda ey Halep’ projesi Halep'in doğu ve batı sokaklarını aydınlatmaya devam ediyor. 2,3 milyon dolarlık bir bütçeyle 11 bölgede 3544 aydınlatma ünitesi kurmayı hedefledik. Sivil toplum kuruluşlarıyla iş birliği içinde ilk aşamayı (45 km için 932 aydınlatma ünitesi) tamamladık ve ikinci ve üçüncü aşamaları Halep kırsalını da kapsayacak şekilde tamamlayarak ticari faaliyetleri güçlendirdik.

Halep'in yeniden ekonomik başkent olmasına gelince istikrar ve yeniden yapılanma ile Halep, uluslararası ve yerel destek sağlanması koşuluyla, 5-10 yıl içinde eski konumunu geri kazanma adaylığı için uygun olacak.

Türkiye'nin Suriye topraklarında herhangi bir emeli olduğunu sanmıyorum, özellikle de Türkiye her zaman Suriye topraklarının bütünlüğünü desteklemiş ve bölünme projelerini reddetmiştir.

Kürt sorunu, Suriye genelinde zorlu bir sorun oluşturuyor. Ancak Halep düzeyinde sorarsak, Eşrefiye ve Şeyh Maksud'daki Kürt nüfusla ilişkisini nasıl tanımlarsınız?

Kürt bileşenle ilişkiler olumlu ve tarihsel bir arada yaşama üzerine kuruludur. SDG ile yapılan anlaşma, Eşrefiye ve Şeyh Maksud mahallelerini kapsıyor. Dolayısıyla bu mahallelerin kaderi, devletin egemenliğine tamamen geri dönmek ve Halep Belediye Meclisi'nin yönetimi altında hizmetlerin geri gelmesidir.

Yerel temsil konusunda, yerel meclislerde ve yönetim kurumlarında Kürtleri dahil ediyor ve adil temsilini sağlıyoruz.

u7ı
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara (sağda) ve SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi, Şam’da SDG'nin devlet kurumlarına entegrasyonu için anlaşma imzaladı, 10 Mart 2025 (AFP)

*Türkiye, geçtiğimiz yıllarda Suriye'nin kuzeyinde açık bir nüfuza sahipti, ancak şimdi (Beşşar Esed rejiminden) kurtarılmasından sonra Türkiye'nin Halep'teki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu stratejik bir ortaklık mı yoksa geçici bir iş birliği mi?

Türkiye, altyapı ve hizmetleri destekleyerek Halep'in istikrarında merkezi bir rol oynuyor.

Rolün değerlendirilmesine gelince, şu anda stratejik bir ortaklık var, ancak bu ortaklık bölgesel dengelerle ilgili bazı koşullu yönler içeriyor. İş birliği örnekleri arasında Gaziantep ile imzalanan kardeş şehir anlaşması, mültecilerin geri dönüşünü destekleyen projeler ve Türkiye'nin eğitim ve sağlık alanındaki projeleri sayılabilir. İş birliğinin Halep’in çıkarlarına uygun olmasını ve Halep'in egemenliğini ve önceliklerini saygı duyulmasını önemsiyoruz.

*Türkiye’nin Halep'te stratejik çıkarları olduğuna şüphe yok. Bazıları bu hedefleri Suriye'nin kuzeyindeki hırslar olarak tanımlamaya çalışsa da sizin bakış açınızdan Halep Türkiye için stratejik olarak ne kadar önemli?

Türkiye'nin Suriye topraklarında özellikle de Suriye'nin toprak bütünlüğünü her zaman desteklemiş ve bölünme projelerini reddetmiş olması nedeniyle herhangi bir emeli olduğunu sanmıyorum. Ancak Halep'in Türkiye için birçok nedenden dolayı büyük önemi olduğu söylenebilir:

1- Coğrafi konumu. Halep, Suriye'nin kuzey kapısıdır ve bu da onu ticari bir merkez ve Türkiye'nin ulusal güvenliğinin destekçisi haline getiriyor.

2- Mülteci akınını sınırlayan ve (DEAŞ, kontrolsüz silahlı gruplar gibi) güvenlik tehditlerini azaltan istikrar.

3- Ekonomik çıkarlar: Halep tarihi bir ticaret merkezidir ve Türkiye ticaret ilişkilerini güçlendirmeyi hedefliyor. Halep'in çıkarları, dengeli ortaklıklar aracılığıyla bu ilişkinin bir parçası olacaktır.

Eğitim ve sağlık alanlarında, ‘İzini Bırak’ girişimi ve eğitim desteği planlarımız kapsamında okul ve hastanelerin iyileştirilmesi için çalışıyoruz.

*Halep Valisi olduğunuzda bir vizyonunuz ve çalışma planınız olduğuna şüphe yok. Bu yüzden size şunu sormak istiyorum: Önümüzdeki beş yıl içinde Halep'in Suriye haritasındaki konumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Halep, konumu ve geçmişi sayesinde hayati bir merkez olmaya devam edecek. Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, Halep'e yaptığı son ziyaretinde, şehrin en büyük ekonomik fener olacağını vurguladı ve kalenin kalbinden, zorbalarla savaşımızın sona erdiğini ve yoksullukla mücadelemizin başladığını açıkladı.

Ekonomik olarak, sanayi bölgelerinin yeniden inşası ve altyapının iyileştirilmesi ile sanayi ve ticaret merkezi olarak rolünü geri kazanacak. İdari olarak, siyasi gidişata bağlı olarak, ademi merkeziyetçilik kapsamında daha bağımsız bir idari merkez haline gelebilir. Mevcut zorluklar arasında güvenlik ve finansman eksikliği de yer alıyor. Ancak vizyonumuz ve hedeflerimiz Halep'i hızlı toparlanmanın bir örneği haline getiriyor.

cdy
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, Halep’teki Hristiyan mezhebinden bir heyeti kabul etti, 28 Mayıs 2025 (Suriye Cumhurbaşkanlığı)

*Karşılaştığınız zorlukların büyük ve çetin olduğuna şüphe yok. Ancak önümüzdeki dönemde önceliklerinizi belirlediğinizi düşünüyorum. Vali olarak acil ve başlıca öncelikleriniz neler?

Önceliklerimiz; güvenlik, yani kaçak silahların toplanması ve ihlallerin kontrol altına alınması, Güvenliğimiz Geleceğimiz Girişimi kapsamında 800 bin dolarlık bir maliyetle 2 bin adet güvenlik kamerasının kurulması gibi birçok alanı kapsıyor.

Altyapı konusunda ise elektrik ve su şebekelerinin onarımına devam ediyoruz. Hükümet, 5 bin megavat kapasiteli elektrik santralleri kurmak üzere Katarlı bir şirketle sözleşme imzaladı. Bu sayede üç yıl içinde elektrik kapsama oranı yüzde 70-85'e çıkacak. Yerel düzeyde Deyr Hafir santralini faaliyete geçiriyor, iç şebekeyi onarıyor, endüstriyel şebekeyi ev şebekesinden ayırıyor ve kablo hırsızlığıyla mücadele ediyoruz.

Eğitim ve sağlık alanında, İzini Bırak Girişimi ve eğitim desteği planlarımız kapsamında okulları ve hastaneleri yenileme çalışmaları yürütüyoruz. Bu planlar arasında okulların onarımı, model okulların kurulması ve üniversite hastanesi için endoskopi gibi gelişmiş cihazlarla hastanelerin geliştirilmesi yer alıyor. Ekonomi alanında ise bürokrasiyi reform ederken, yatırımı teşvik etmek ve fabrikaları çalıştırmak için çalışıyoruz.

*Hiç şüphesiz yükler ağır ve devlet ile valilik tek başına tüm bu yükleri kaldıramaz. Peki, yerel topluma alan açmayı düşünüyor musunuz? Yerel toplum ve yerel konseylerin Halep'in istikrarında rolü nedir?

Yerel toplum ve yerel konseyler temel bir dayanak noktası. Toplumun rolüne gelince biz sivil girişimleri teşvik ediyor, memnuniyetle karşılıyor ve destekliyoruz. Halep, geçtiğimiz aylarda bu türden birçok girişime sahne oldu ve bunların şehrin gerçekliği üzerinde doğrudan bir etkisi olduğunu gördük.

Ayrıca, idari ademi merkeziyetçiliği destekliyoruz. Yerel konseylerin hizmet ve kalkınma kararlarını almalarını sağlarken, tüm bileşenlerin temsil edilmesini garanti ediyoruz.

Şu an karşı karşıya olduğumuz en büyük zorluk, geçiş dönemi ve geçiş aşaması nedeniyle mevcut merkeziyetçilik, ancak yerel temsilciliği desteklemek için yasal bir çerçeve üzerinde çalışıyoruz.

Halep'i ekonomik ve sosyal bir merkez olarak yeniden inşa etme taahhüdümüzü, şehrin çeşitliliğini ve tarihini koruyarak teyit ediyoruz. Ayrıca, halkının ve ortaklarının desteğiyle, ilin eski ihtişamını geri kazandıracak bir gelecek hayal ediyoruz.

*Biliyorsunuz, Halep’in doğusu rejim ordusu tarafından büyük bir yıkıma uğradı. Bu durum bir göç ve sığınma dalgasına neden oldu. Halep’in doğu mahallelerini yeniden inşa etmek ve mültecilerin geri dönüşünü hızlandırmak için nasıl bir planınız var?

Halep'in doğu mahalleleri büyük bir yıkıma uğradı. Şu anda yeniden inşa, altyapı (su, elektrik, yollar) ve konutların hedef alınması, enkazın kaldırılması ve okulların ve hastanelerin rehabilite edilmesini içeren bir planımız var. Senin için ey Halep Girişimi kapsamındaki Işılda Ey Halep Projesi, ilk aşamada doğu mahallelerine 45 kilometre karelik bir alana aydınlatma desteği sağlıyor ve şehirdeki kavşakları ve girişleri güzelleştiriyor. 

Karşılaştığımız zorluklar ise finansman eksikliği ve mülkiyet haklarının karmaşıklığıdır. Eski rejimin milisleri, birçok vatandaşın mülklerini yasadışı yollarla ele geçirmiştir. Ancak, daha önce el konulan tüm mülklerin mülkiyet haklarını incelemek ve gözden geçirmek üzere ‘Zorla El Koyma Komitesi’ni kurduk.

yh
Halep’te hasar görmüş bir binanın önünden motosikletle geçenler, 14 Mayıs 2025 (Reuters)

*Halep'in yurtdışındaki evlatlarına, Halep'li tüccarların ve Arap yatırımcıların sermayedarlarına ne söylemek istersiniz?

Mülteci olunan ülkelerde ve mülteci kamplarında yaşayan Halep halkına mesajım şu: “Halep sizi bekliyor, size çok ihtiyacı var ve yaralarını sarmanız ve ona yeniden hayat vermeniz için size sesleniyor. Eskisi gibi ona sadık kalın!” Ayrıca Suriyeli ve Arap yatırımcıları, Suriye'nin kalbi ve ekonomik başkenti olan Halep'e yatırım yapma fırsatını kaçırmamaya davet ediyorum. 

Şu anda, lojistik kolaylıklar ve desteklerle birlikte, endüstri (tekstil, gıda), ticaret ve hizmetler (turizm, lojistik) alanlarında büyük yatırım fırsatları bulunuyor. Altyapı ve güvenlik iyileştiriliyor.

Yatırımcılara mesajım: “Halep'in yeniden canlanmasına yaptığınız yatırım ve katkınız, sadece ekonomik bir kazanç değil, şehrin geleceğini inşa etmek anlamına da geliyor. Bu, kâr elde etme çabasından önce ahlaki ve vatansever bir tutum olacaktır.

*Peki Halep’in geleceği için ne söyleyeceksiniz?

Halep'i ekonomik ve sosyal bir merkez olarak yeniden inşa etme taahhüdümüzü, şehrin çeşitliliğini ve tarihini koruyarak teyit ediyoruz. Ayrıca, halkının ve ortaklarının desteğiyle, ilin eski ihtişamını geri kazandıracak bir gelecek hayal ediyoruz.


Şera bir Yahudi gazetesine ilk röportajını verdi: İstikrarlı bir Suriye nutuk ve sloganlarla inşa edilmeyecek

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, geçtiğimiz şubat ayında Şam'da düzenlenen Ulusal Diyalog Konferansı’nın kapanışında konuştu. (AFP)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, geçtiğimiz şubat ayında Şam'da düzenlenen Ulusal Diyalog Konferansı’nın kapanışında konuştu. (AFP)
TT

Şera bir Yahudi gazetesine ilk röportajını verdi: İstikrarlı bir Suriye nutuk ve sloganlarla inşa edilmeyecek

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, geçtiğimiz şubat ayında Şam'da düzenlenen Ulusal Diyalog Konferansı’nın kapanışında konuştu. (AFP)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, geçtiğimiz şubat ayında Şam'da düzenlenen Ulusal Diyalog Konferansı’nın kapanışında konuştu. (AFP)

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, iç ve dış politikadaki sorumlulukları veya pozisyonları hakkında yorum yaparken devrik lider Beşşar Esed'i çevreleyen tüm duvarları yıkıyor. Şera doğrudan konuşuyor; İsrail ile ilişkiler ve Suriye topraklarının işgali gibi daha önce çifte dille konuşulan, bazıları sloganlarla kamuoyuna duyurulan ancak gerçeklerin masanın altında olduğu ‘tabu konular’ hakkında açıkça konuşmaktan çekinmiyor. Şera, 6 aydan kısa bir süre önce iktidara gelmesinden bu yana ilk kez  bir Yahudi medya kuruluşuna konuştu. Şera, The Jewish Journal’a röportaj verdi.

Esed rejiminin mirası

28 Mayıs'ta yayınlanan röportaj, Jonathon Bass'ın şu sözleriyle başlıyor: “Pek çok Suriyeli, Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera'da bir devrimci değil; savaş yorgunu, kimliği yıpranmış bir ulusu yeniden inşa edebilecek, yenilenmiş bir lider görüyor. Tarihin her duvarından fısıldadığı, yaşayan en eski şehir olan Şam, iktidarla değil, yeniden inşa, uzlaşma ve uzun süredir parçalanmış bir ulusa liderlik etme yüküyle ilgili bir diyalog için uygun bir yer.”

Bass, Suriye Cumhurbaşkanı hakkındaki izlenimlerini şöyle aktarıyor: “Sessiz biri ama söylediği her kelimeyi düşünerek söylüyor. Sesinde zafer tonu yok, sadece kastettiği ve vurguladığı kelimeler var.”

Şera röportajın başında, “Bize enkazdan daha fazlası miras kaldı. Travma, güvensizlik ve yorgunluk miras aldık. Ama aynı zamanda umudu da miras aldık. Kırılgan bir umut” ifadelerini kullandı.

fgthyj
Sednaya Hapishanesi’ndeki tutukluların ailelerinden oluşan bir kalabalık, hayatta kalanları arama çalışmalarının sürdüğü binanın dışında bekliyor. (Suriye Sivil Savunma Müdürlüğü)

Suriye on yıllar boyunca sadakat ve sessizliği, bir arada yaşama ve nefreti, istikrar ve baskıyı birbirine karıştıran bir sistemle yönetildi. Esed hanedanı, Hafız ve ardından Beşşar, ülke üzerindeki kontrollerini sağlamlaştırmak için korku ve infazları kullanarak demir yumrukla yönetirken, ülkenin kurumları soldu ve muhalefet ölümcül bir ayaklanmaya dönüştü.

Gazeteci Jonathon Bass, Şera'nın aldığı miras konusunda açık görüşlü olduğunu düşünüyor. Zira Şera şöyle diyor: “Temiz bir sayfadan bahsetmek sahtekârlık olur. Geçmiş, her insanın gözünde, her sokakta, her ailede mevcuttur. Şimdi görevimiz bunu tekrarlamamak. Daha hafif versiyonu yok. Tamamen yeni bir şey yaratmalıyız.”

Suriyelilerin güveni

Eş-Şera'nın iktidara geldiğinden beri attığı ilk adımlar, röportajı yapan kişinin de belirttiği gibi, temkinli ama son derece sembolik oldu. Siyasi tutukluların serbest bırakılmasını emretti, sürgün edilen ya da susturulan muhalif gruplarla diyalog başlattı ve kötü şöhretli Suriye güvenlik aygıtında reform yapma sözü verdi. Ayrıca, kayıp ve ölülerin akıbetini ele almak üzere bir bakanlık kurulmasını önerdi.

Suriye'deki toplu mezarların ardındaki gerçeği ortaya çıkarmak için Şera, DNA veri tabanları oluşturmaktan geçmişteki zulümlerden sorumlu olanların iş birliğini sağlamaya kadar adli tıp teknikleri ve ekipmanları sağlamak için ABD ile bir ortaklığa ihtiyaç olduğunu söyledi.

Şera, “Eğer konuşan tek kişi bensem, Suriye hiçbir şey öğrenmemiştir. Tüm sesleri diyalog masasına davet ediyoruz. Devlet artık başkalarına dikte ettiğinden daha fazla dinlemelidir” dedi.

‘Ama insanlar bir kez daha güvenecek mi? Diktatörlüğün küllerinden doğan bir hükümetin vaatlerine inanacaklar mı?’ sorusuna Şera şöyle cevap verdi: “Ben güven istemiyorum, sabır ve inceleme istiyorum. Beni sorumlu tutun. Güven bu şekilde sağlanır.”

Suriyelilerin evlerini yeniden inşa etmeleri gerekiyor

Şera, Suriyelilerin şu anda en çok neye ihtiyacı olduğu sorusuna tereddüt etmeden cevap verdi: “Eylem yoluyla haysiyet. Amaç yoluyla barış.”

Savaşın boşalttığı şehirlerde ve çatışmanın etkilerinden halen mustarip olan köylerde kimse siyaset istemiyor, normale dönüş istiyor; evlerini yeniden inşa etme, çocuklarını büyütme ve barış içinde hayatlarını kazanmak istiyorlar.

dfgthy
Halep'te yıkılan evlerin yeniden inşası bazı bölge sakinlerinin kişisel inisiyatifiyle gerçekleştiriliyor. (Reuters)

Şera bunun gayet farkında. Tarım, sanayi, inşaat ve kamu hizmetlerinde istihdam yaratmaya odaklanan acil ekonomik programlar için bastırıyor. Şera, “Artık mesele ideoloji değil, mesele insanlara kalmak için bir neden, yaşamak için bir neden, inanmak için bir neden vermek. Bir işi olan her gencin radikalleşme riski daha az olacak. Okuldaki her çocuk gelecek için bir ses” dedi.

Şera, bölgesel yatırımcılarla ortaklıkların, geri dönenlere yönelik küçük işletme hibelerinin ve ‘gençler için mesleki eğitimin’ önemini vurguladı. Şera, “İstikrarlı bir Suriye nutuklarla ya da sloganlarla değil, eylemlerle inşa edilecek; pazarlarda, sınıflarda, çiftliklerde, atölyelerde... Tedarik zincirlerini yeniden inşa edeceğiz. Suriye bir ticaret merkezi olarak geri dönecek” şeklinde konuştu.

İsrail ile ilişkiler

Bu ekonomik vizyonun ardında daha derin bir vizyon var. Bir neslin kaybından sonra Suriyeliler çatışmadan yoruldu. Barışa, sadece savaşın yokluğuna değil, fırsatların varlığına da hasretler. Bass şöyle diyor: “Sohbetimizin en hassas bölümlerinden birinde Şera, Suriye'nin İsrail ile gelecekteki ilişkisine değindi. 1948'den bu yana bölgeyi rahatsız eden bu konu, her hava saldırısı, gizli operasyon ve vekalet savaşı suçlamasıyla daha da şiddetleniyor.”

ı89o
Golan'daki tampon bölge sınırında duran bir İsrail askeri (AFP)

Şera, “Açık konuşmak istiyorum. Sonsuz karşılıklı bombardıman dönemi sona ermeli. Hiçbir ülke korku ile doluyken gelişemez. Gerçek şu ki ortak düşmanlarımız var ve bölgesel güvenlikte kilit bir rol oynayabiliriz” ifadelerini kullandı.

dwert5y6
İsrail saldırılarına tepki olarak 25 Şubat'ta Suriyeli Dürziler tarafından açılan bir pankart: ‘Suveyda, Suriye'nin sırtındaki zehirli hançer olmayacak.’ (AP)

Şera, sadece bir ateşkes hattı olarak değil, karşılıklı itidal ve sivillerin, özellikle de güney Suriye ve Golan Tepeleri’ndeki Dürzilerin korunması için bir temel olarak 1974 Ayrılma Anlaşması’nın ruhuna geri dönme arzusunu dile getirdi. Şera, “Suriye'nin Dürzileri piyon değildir. Onlar vatandaştır, köklüdür, tarihsel olarak sadıktır ve yasalar çerçevesinde her türlü korumayı hak etmektedir. Onların güvenliği müzakere edilemez” dedi.

Derhal normalleşme önermekten kaçınan Şera, uluslararası hukuk ve egemenlik temelinde gelecekteki görüşmelere açık olduğunu belirtti.

Trump bir barış adamı

Belki de Trump'ın yaptığı en önemli diplomatik jest, doğrudan masaya oturma isteğiydi. Şera şunları söyledi: “Medya onun hakkında ne imaj çizerse çizsin, ben onu bir barış adamı olarak görüyorum. İkimiz de aynı düşman tarafından saldırıya uğradık. Trump nüfuzun, gücün ve sonuçların ne anlama geldiğini biliyor. Suriye'nin diyaloğu yeniden başlatabilecek dürüst bir arabulucuya ihtiyacı var. Eğer bölgede istikrara ve ABD ile müttefiklerinin güvenliğine katkıda bulunacak bir uzlaşma ihtimali varsa, ben bu diyaloğu kurmaya hazırım. Bu bölgeyi onarabilecek ve bizi adım adım bir araya getirebilecek tek kişi o.”

ferty6
ABD Başkanı Donald Trump ve Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şera, 14 Mayıs'ta Riyad'da bir araya geldi. (AP)

Bass şu yorumu yaptı: “Bu sadece açık sözlülüğü açısından değil, aynı zamanda içerdiği anlamlar açısından da dikkate değer bir açıklamaydı. Yeni Suriye, barış ve tanınma arayışında alışılmadık adımlar atmaktan korkmuyor. Şera Suriye'nin sorunlarını (toplu mezarlarda bir milyondan fazla ölü, 12 milyon yerinden edilmiş insan, yaşam destek ünitesine bağlı bir ekonomi, halen yürürlükte olan yaptırımlar ve kuzeyde saklanan milisler) yumuşatarak anlatmıyor. ‘Bu bir peri masalı değil. Bu bir iyileşme ve iyileşme sancılıdır’ diyor.”