Prens Bender bin Sultan: İran-Irak savaşında gizlice arabuluculuk yaptık

Prens Bender bin Sultan: İran-Irak savaşında gizlice arabuluculuk yaptık
TT

Prens Bender bin Sultan: İran-Irak savaşında gizlice arabuluculuk yaptık

Prens Bender bin Sultan: İran-Irak savaşında gizlice arabuluculuk yaptık

Suudi Arabistan eski İstihbarat Başkanı, Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri ve Washington Büyükelçisi ünlü Suudi siyasetçi Prens Bender bin Sultan, ülke liderleriyle yapılan toplantıların kulislerinde yaşananları ve bölgedeki sorunlu dosyalara ilişkin düşüncelerini Independent Arabia'ya anlattığı ve 14 saatten uzun süren röportajın devamı.
Bender ile görüşme üç gün ertelendi ve üç aydan fazla bir süre boyunca kendisinden görüşme talep edildi. Prens Bender görüşmek istiyordu, fakat kararlaştırılan ilk görüşme, Prens’in diş ağrısı sebebiyle ertelendi. Ertesi gün ise oldukça yorgundu. Cidde'den Londra'ya uçuşunun ertelenmesi ile birlikte nihayetinde görüşmeyi gerçekleştirdik.
İkindi vakti başladığımız görüşme, ertesi günün şafak vaktine kadar devam etti. Prens Bender arada sorduğumuz sorular dışında sürekli bir şeyler anlattı. Bender ile konuşmamız, Suriye, Katar ve ABD üzerineydi. Prens Bender, ABD eski Başkanı Barack Obama, Katar'ın eski Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Hamad Bin Casim ve Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed hakkında konuştu. Her sözünün sonunda, bunun devlet koridorlarında dolaşanların ötesinde kendi kişisel görüşü olduğunu vurguladı. Görüşmenin aslan payı Filistin meselesine ayrıldı. Prens Bender, Filistin davası hakkında açıklamalarda bulundu ve eski Filistin lideri Yaser Arafat’ın ABD eski Başkanı Bill Clinton tarafından sunulan çözüm önerilerini ve barış girişimini reddederek Filistin davasına ve Filistinlilere karşı nasıl suç işlediğini söyledi.
Neden Bender’le konuştuk?
Neden Prens Bender ve neden şimdi? Prens, aralarında İran, Arap Baharı ve Suriye krizi gibi önde gelen meselelerin de bulunduğu bir dizi dosyanın sorumluluğunu üstlendiği Ulusal Güvenlik Konseyi veya Suudi istihbaratının başkanlığını devraldığından beri konuşmadı. 2016 yılında Elaph sitesinde İran nükleer anlaşmasına ve ABD eski Başkanı Barack Obama'ya yüklendiği bir makalesinin yayınlanmasının dışında, 12 yıl boyunca medya aracılığıyla herhangi bir açıklamada bulunmadı.
Röportajın devamı;
Yeni Suudi Arabistan

Prens konuşmasına, halihazırda Suudi Arabistan’da yaşanan değişikliklerle ve Kral Selman bin Abdulaziz’in Prens Muhammed bin Selman’ı Veliaht Prens seçmesi meselesi ile başladı. Suudi Arabistan eski İstihbarat Başkanı, Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri ve Washington Büyükelçisi Prens Bender bin Sultan, bu eylemin önümüzdeki 20 sene boyunca Suudi Arabistan’ın istikrarının garantisi olacağına inanıyor. Batılı karar mercilerinin Suudi Arabistan tarihi hakkında yanlış bir anlayışa sahip olduğunu düşünen Prens Bender, “Batı dünyası Suudi devleti hakkında yanlış bir anlayışa sahip. Suudi Arabistan 1932 yılında ortaya çıkmış gibi konuşuyorlar. Oysa Suudi Arabistan’ın mevcudiyeti 300 sene kadar geriye dayanıyor. Önce birinci Suudi devleti, sonra ikinci ve sonra üçüncü” ifadelerini kullandı.
“Kral Selman, vermiş olduğu bu karar ile en az 20 yıl boyunca Suudi Arabistan’ın istikrarını muhafaza etmiş oldu. Kral Abdulaziz’in sadece oğullarının değil torunlarının çoğunun yaşı 60’ı geçti. Ben de onlardan biriyim. Kral Selman, bu temelde Prens Muhammed bin Selman'ı Veliaht Prens olarak atamaya karar verdi.”
Prens Bender, Suudi Arabistan’ın eski ve yeniçağları arasında ilişki kurarak sözlerini şöyle sürdürdü:
“Üçüncü Suudi devletinin kurucusu Kral Abdulaziz’in entelektüel bir merakı vardı. Kuveyt hükümdarı olan Şeyh Mübarek, kendilerine derin bir muhabbet beslerdi. Kral ise Kuveyt'te bulunduğu sıralarda onunla beraber oturup, ondan, İngilizler, İranlılar ve diğerleri ile yaptığı konuşmaları dinlemek konusunda istekli olurdu. Böylece dünyanın Diriye veya diğer herhangi bir yerden ibaret olmadığını anladı. Aralarında İngiliz John Philby’in de bulunduğu bütün milletlerden danışmanlar çağırdı. Kral Abdulaziz, ikinci Suudi devletinin inşasından yıkılışına kadar geçen süre boyunca yapılan hatalardan kaçınmaya karar verdi ve devletlerin üzerine inşa edildiği temelleri sağlamlaştırmayı kararlaştırdı. Kral, oğlu Suud'u Veliaht Prens olarak atadı. Kral Fahd, iktidara geldiğinde, Körfez Savaşı'nın ardından hükümetin esası olarak bilinen ‘İktidar, Kral bin Abdulaziz’in çocukları arasındadır. Erkek kardeşten erkek kardeşe devredilir’ hükmünü onayladı.”

Kral Abdulaziz’in bazı çocukları ile birlikte göründüğü 1 Ocak 1934 tarihli bir fotoğraf (Getty)
Prens Muhammed bin Selman'ın Veliaht Prens olarak seçilmesi

Yeniçağ hakkında çok daha kapsamlı konuşan Prens Bender, Kral Selman’ın veliaht olduğu dönemden itibaren tüm eski krallarla çalışan ve onlarla vakit geçiren tek kral olduğunu ifade ederek, sözlerine şöyle devam etti:
“Bundan dolayı oldukça büyük bir idari ve siyasi hafızası var. Düşünce, sabır, entelektüel merak ve bilgisini Kral Abdulaziz’den miras aldı. Kendimi bildim bileli Kral Selman'ı tanıyorum. Çünkü çocukluğumda, Kral Selman’ın annesi olan büyükannem Hüsa Sudayri’nin evinde büyüdüm. Okumayı çok sevdiğini fark ettim. Zengin bir kütüphaneye sahipti. Uygarlık ve Arap tarihiyle yakından ilgilenirdi. Aynı şekilde genel olarak haberleri ve medyayı da takip etmeye özen gösterirdi. Arap dünyasındaki tüm gazeteciler ve düşünürlerle arkadaşlıkları vardır. Bütün hepsi, devlet tarihinde çok önemli bir an olarak kabul edilen ‘iktidarın devri’ sırasında toplanırlar.
Suudi Arabistan şeriat ile yönetilen bir ülkedir. Bu nedenle Suudi Arabistan'daki bağlılık hükümet sisteminin değil, dinin bir parçası olarak kabul ediliyor. Bundan dolayı yemin edildiği zaman, ‘Vatandaşlar, Allah'ın kitabı ve peygamberinin sünneti üzerine krala bağlılık sözü veriyor’ ifadesi kullanılır. Kral Selman’ın Prens Muhammed bin Selman’ı seçimi, seçtiği veliaht prensin ülkenin geleceği adına düşüncelerine uygun olduğuna ikna olduğunu gösterir.
“Kral Abdulaziz döneminden günümüze kadar Suudi Arabistan, devletin ilerlemek için adım atmaya çalıştığı fakat çoğunluğun reddiyesiyle karşılaştığı tek ülkedir. Örneğin, Suudi Arabistan'da yasaklanan ‘kızların eğitimi’ meselesi. Devlet, kızların eğitimi için okullar açmak istedi fakat bu adım vatandaşlar tarafından pek coşkuyla karşılanmadı. Aynı şekilde televizyon meselesi ve televizyon yayınlarının başlatılması ülkede büyük bir tepki ile karşılandı.”
Kral Selman’ın verdiği bu karar ile önümüzdeki en az 20 yıl için Suudi Arabistan’ın istikrarını korumuş olduğunu dile getiren Prens Bender, “Kral Abdulaziz’in sadece oğullarının değil torunlarının çoğunun yaşı 60’ı geçti. Ben de onlardan biriyim. Kral Selman, bu temelde Prens Muhammed bin Selman'ı Veliaht Prens olarak atamaya karar verdi” diyerek sözlerini sürdürdü.

Prens Bender Bin Sultan, Kral Salman'ın Prens Muhammed bin Selman'ı Veliaht Prens tayin etmekle birlikte, ülkenin önümüzdeki yıllar içerisindeki istikrarını korumuş olduğunu söylüyor

Suudi Arabistan'daki hükümet değişime öncülük ediyor!
“Suudi Arabistan, hükümetin halk direnişinin gölgesi altında girişimlerde bulunduğu dünya üzerindeki tek ülkedir” ifadeleriyle her zamanki gibi tartışma yaratan Prens Bender şu açıklamalarda bulundu:
“Kral Abdulaziz döneminden günümüze kadar Suudi Arabistan, devletin ilerlemek için adım atmaya çalıştığı fakat çoğunluğun reddiyesiyle karşılaştığı tek ülkedir. Örneğin, Suudi Arabistan'da yasaklanan ‘kızların eğitimi’ meselesi. Devlet, kızların eğitimi için okullar açmak istedi, fakat bu adım, vatandaşlar tarafından pek coşkuyla karşılanmadı. Aynı şekilde televizyon meselesi ve televizyon yayınlarının başlatılması ülkede büyük bir tepki ile karşılandı. Seçenekler açıktı. Ya kademeli ve yavaş bir şekilde ilerlemeye kaydedilecekti ya da devrim yapılacaktı. Her birinin kendine özgü avantaj ve dezavantajları bulunuyordu. Suudi Arabistan bundan dolayı devrimden ziyade kademeli bir modernizasyonu tercih etti. Makineyi daima yenileyebilirsiniz ancak insanları yenileyemezsiniz.”
Kral Abdulaziz döneminde yaşanan tuhaf bulduğu bir hadiseyi anlatan Prens Bender sözlerine şöyle devam etti:
“Kral Abdulaziz döneminde, ülkedeki üst düzey söz sahipleri ile kral arasında teknoloji kullanımının ve yabancıların Suudi Arabistan'a girmesinin önlenmesi konusunda bir sorun yaşandı. Kralın çevresinde bulunanların bir kısmı bunu talep ediyordu. Fakat nihayetinde İslam hukukunu temel olarak alan Kral, kararını verdi ve onları umursamadı. Şayet o kimseler o gün dinlenmiş olsaydı, Suudi Arabistan kalkınma açısından bugün Afganistan gibi olacaktı. Aynı şekilde petrol, yabancıların ülkeye girmesinden sonra keşfedildi. Eğer yine o kimseler dinlenmiş olsaydı petrol keşfedilmemiş olacaktı.”
İran, Şah ve Humeyni
Suudi Arabistan'ın ardından İran hakkında konuşmaya başlayan Prens Bender, herkes tarafından bilinen şu cümleyi kurdu,
“Akıllı bir düşman cahil bir dosttan daha iyidir.”
Prens Bender, İran’ın 1979 Humeyni öncesindeki son hükümdarı olan İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi’nin akıllı bir düşman olduğunu ve Tahran’daki mevcut rejimin ise cehalet ile nitelenebileceğini düşünüyor. İran Meclis Başkanı olan Ali Laricani ile görüşmek üzere Tahran'a yaptığı ziyaret sırasında tesadüfen İran Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani ile bir araya geldiğini belirten Prens Bender, “Daha önce duyduğumuz fakat görmediğimiz Süleymani ile tesadüfen tanıştık” dedi. 2003 yılında Washington'dan dönmesinin ardından
İranlı yetkililerle yaptığı görüşmeler hakkında ilk kez konuşan Prens Bender, şu açıklamalarda bulundu:
“İran Şahı bir dost değildi. Birtakım arzuları vardı ve kendisini bölgenin polisi olarak görüyordu. Fakat akıllı biriydi. Mesela Bahreyn'i İran’a dahil etmek istediği vakit Kral Faysal ile temaslarda bulundu. Kral Faysal ona, tüm Arapların düşmanlığını kazanmanın kendisine bir faydası olmayacağını ve bu durumda nasıl olurda Bahreyn'i almayı düşündüğünü söyledi ve bir kez daha meseleyi gözden geçirmesi için tavsiyede bulundu. Kral Faysal, Birleşmiş Milletler’den (BM) Bahreynlilerin Araplara mı yoksa Farslara mı katılmak istedikleri konusunda referandum yapılması için Bahreyn'e bir ekip göndermelerini teklif etti. Cevabı önceden biliyorduk. BM neticeyi açıkladı ve İran Şahı bunu kabul etti.”

İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi, 1976’da Tahran’ı ziyaret eden Suudi Arabistan'ın 4’üncü Kralı Halid bin Abdulaziz’i karşılarken

Kral Faysal'ın Şah'a tavsiyesi
“Şah döneminde ve Humeyni öncesindeki İran-Suudi Arabistan ilişkileri iniş-çıkışlardan ve siyasi entrikalardan ibaret değildi. Bilakis bu ilişkilerin olumlu bir yanı vardı” diyen Prens Bender, Suudi Arabistan Kralı ile Şah Muhammed Rıza Pehlevi arasında geçen bir hikayeyi şöyle anlatıyor:

“İran ve Suudi Arabistan hakkında konuşmadan önce, İran Şahı ile Kral Faysal arasında gerçekleşen önemli bir yazışmayı zikredelim. Şah 1963'te İran'ı entelektüel ve sosyal olarak modernize etmek için beyaz devrime başladı. Devrimler arasında başörtüsünün yasaklanması meselesi de vardı. ‘Yasaklı’ ya da ‘senin tercihine kalmış’ demek arasında bir fark var. Sonra Şah dost olarak gördüğü Kral Faysal'a tavsiyede bulundu ve kendisinin beyaz devrimine paralel olarak ülkeyi hızlı bir şekilde Batılılaştırmasını talep etti. Kral Faysal ona teşekkür ederek cevap verdi ve bunu, Suudi Arabistan'ın çıkarlarını düşünen bir dostun tavsiyesi olarak kabul ederek ona şöyle dedi: ‘Fransa ya da İngiltere Şahı değil, İran Şahı olduğunuzu belirtmek istiyorum. Halkınızın çoğunluğu ise Müslümandır. Ramazan günü öğle yemeğinde yabancı misafirlerin kabulünün hiçbir gerekçesi olamaz. İran'ı muhafaza etmeni tavsiye ediyorum.’”
Humeyni’nin iktidara yükselişi
ABD’de çeyrek asır boyunca Suudi Arabistan Büyükelçisi olarak görev yapan Suudi siyasetçi ve Suudi-ABD ilişkilerinin mimarı Prens Bender, Ruhullah Humeyni’nin Riyad tarafından nasıl karşılandığını şöyle anlatıyor:
“Oradaki gelişmeleri büyük bir ilgiyle takip ediyorduk. Suudi Arabistan Humeyni'ye tebrik mesajını gönderen ilk ülke oldu. Ayrıca Kral Halid bin Abdulaziz, yeni İran yönetimini ve rejimini tebrik sadedinde İran’a bir elçi gönderdi. Bir süre sonra entelektüellerin, politikacıların ve ordu liderlerinin toplu bir şekilde tasfiye ediğine tanık olduk. Sonrasında ise Velayet-i Fakih mekanizması ortaya çıktı. İktidar artık tek bir kişinin elinde olacaktı. Bir seçim ve bir cumhurbaşkanlığının olduğu doğru, fakat pek kıymeti yoktu.”
Suudi Arabistan ve İran arasındaki düşmanlık hakkında daha fazla bilgi edinmeye yönelik sorulan bir soru Prens’in konuşmasını yarıda kesti. 
Suudi Arabistan ile İran arasında neden bir düşmanlık söz konusu oldu?
“İran-Irak savaşı sırasında gizlice arabuluculuk yaptığımız dönemde, İran eski Dışişleri Bakanı Ali Ekber Velayeti ve Irak eski Dışişleri Bakanı Tarık Aziz ile birlikte BM eski Genel Sekreteri Javier Perez de Cuellar ile New York'ta bir araya geldik. Bazı Amerikalı gazetecilerin bundan haberdar olduklarına dair bir haber aldık ve bu sebeple İsviçre'ye geçmeye karar verdik. Savaşı durdurmaya ilişkin müzakerelerimizi Prens Sultan bin Abdulaziz'in Cenevre'deki evinde gerçekleştirdik.”
Prens Bender bu soruya bir hikaye ile cevap verdi:
“Humeyni düşmanca açıklamalara başladı ve Irak’a saldırdı. İronik olan şu ki, o sıra Ahmed Hasan el-Bekir yönetimdeydi ve Humeyni ev hapsinde bulunuyordu. Garip tesadüfler… Burada ‘cahil kendisinin düşmanıdır’ sözüne atıfta bulunalım. Humeyni, Saddam Hüseyin rejimi altında ev hapsinde tutulduğu sırada Şah aleyhinde kışkırtıcı videolar yayınlıyordu. Şah, Humeyni’yi Irak’tan çıkarmadığı takdirde Saddam’ı Şattülarap’ı işgal etmekle tehdit etti. Saddam her ne kadar Humeyni’nin kışkırtıcı videolar yayınlamasını önleyeceğine dair Şah’ı ikna etmeye çalışsa da, Şah reddetti. Bunun üzerine Saddam, Humeyni’yi ülkeden çıkardı. Humeyni ise o sıra Fransa’ya gitti. İran Şahı daha sonra anılarında, 1975’te Cezayir’de gerçekleştirilen OPEC zirvesinde Şattülarap ile ilgili meseleyi Saddam’la birlikte çözdüğünü belirtti. Humeyni, Batı medyasının kapılarını araladı ve batılı oryantalistler, liberaller ve çeşitli İran partileri ile görüşmelere başladı. İran partileri Şah'a karşı bir araya geldi. İşte Suudi-İran sorununun başı ve sonu… Bundan sonra sözlü saldırılar ve hakaretler başladı.”
Prens sözlerini şöyle sürdürdü:
“Saddam Hüseyin’in kelimenin tam anlamıyla bir suçlu ve gerçek bir katil olduğunu hepimiz biliyoruz. Ancak Humeyni bir konuşmasında önce Irak'ı kurtaracağını ve sonrasında Körfez devletlerine yöneleceğini söyledi. Suudi liderliğinin önünde sadece iki seçenek vardı; Kötü ve en kötü. Kötü seçenek, Suudi liderlerin Humeyni'nin anlaşmazlığını Sünni-Şii çatışması veya siyasi olarak yorumlamaktan ziyade tarihsel bir Fars-Arap çatışması olarak görmesiydi. Basit bir örnek verecek olursak, İran-Irak savaşında Irak ordusunun yüzde 80'ini Şiiler oluşturuyordu. Onlar Velayet-i Fakih rejimine veya Şii İran’a karşı savaşmıyorlardı. Bilakis Saddam onları Farslarla savaştıklarına dair ikna etmişti.”
Suudi Arabistan ve İran arasındaki uzlaşma çalışmaları
Prens Bender’e göre Riyad, o sıra bir uzlaşı sağlamak ve aynı zamanda İran’a bir mesaj vermek istiyordu. Bundan sonra  İran ve Irak arasında gizli müzakerelerin başladığını belirten Prens Bender şöyle devam etti:
“İran-Irak savaşı sırasında gizlice arabuluculuk yaptığımız dönemde, İran eski Dışişleri Bakanı Ali Ekber Velayeti ve Irak eski Dışişleri Bakanı Tarık Aziz ile birlikte New York'ta eski BM Genel Sekreteri Javier Perez de Cuellar ile bir araya geldik. Bazı Amerikalı gazetecilerin bundan haberdar olduklarına dair bir haber aldık ve bu sebeple İsviçre'ye geçmeye karar verdik. Savaşı durdurmaya ilişkin müzakerelerimizi Prens Sultan bin Abdulaziz'in Cenevre'deki evinde gerçekleştirdik. Savaşın başlangıcının üzerinden 7 yıl geçti. Her iki taraf da barış istiyor fakat hiç kimse taviz vermek istemiyordu. Ne Humeyni ne de Saddam tevazu ruhuna sahip değillerdi. Bunun kanıtı Humeyni'nin barış anlaşması hakkında, “Bu anlaşma zehir içmek gibidir” değerlendirmesinde bulunmasıdır. Humeyni bu zehrin çıkarılması gerektiğine ikna olmuştu. Bu ise devrim aracılığıyla gerçekleştirilecekti.”
“Mesela Lübnan’da 2007’de Hizbullah ve diğer taraflar arasında şiddetli bir çatışma çıktı. Kral Abdullah, İran’a gitmemi ve Hizbullah’ın savaşı durdurmasını talep etmemi istedi. Nihayetinde ikna oldular. Suudi ve İran büyükelçilerinin çatışma yerlerine gitmelerini şart koştuk. Nitekim, Hizbullah yarım saat veya bir saat sonra geri çekildi. Hizbullah’ın İran’ın kontrolünde olmadığını söylemesi ne kadar da ironik.”
Hamaney bana, “Neden bir gün daha kalmıyorsun?” diye sordu. Ona, ‘büyük şeytanla randevum’ olduğunu söyledim. Sonra bana büyük şeytanın kim olduğunu sordu. Bende ona “ABD başkanıyla bir randevum var” dedim. Hamaney’in yüz hatları attığı bir kahkaha ile ortaya çıktı ve bana, “Onları neden böyle tanımlıyorsun? Sizin dostunuz değil mi?” diye sordu. Bende ona, “Evet, stratejik bir dost fakat size Amerika’ya gideceğimi söylediğim zaman bana, güney mi yoksa kuzey mi diye sormanızdan korktum. Bundan dolayı sizin kullandığınız ismi kullandım” dedim.
Prens Bender, eski Enformasyon Bakanı ve Lübnan Büyükelçisi Dr. Abdülaziz Hoca'dan bir hikaye naklederek sözlerini sürdürdü:
“Hoca, Hasan Nasrallah ile iki kez bir araya geldi ve ona şunu sordu; Hafız Esed, bir araya geldiği herhangi birine iki saat boyunca Emevi oğullarından, onların görkeminden ve sizin onların düşmanı olduğunuzdan bahsederken, sizi Suriyelilerle bir araya getiren şey nedir? Nasrallah ise tek bir şeyin onlarla Suriyelileri bir araya getirdiğini söylemiş ve şöyle cevap vermiş; “Batımızda deniz, güneyimizde İsrail ve doğumuzda Suriye var. İran'dan gelen herhangi bir destek bize yalnızca Suriye üzerinden ulaşabilir. Bundan dolayı Suriyeliler ile birlikte olmaya çalışıyoruz.” Geçtiğimiz yıllarda Hizbullah ile Emel Hareketi arasında meydana gelen şiddetli çatışmaların ardından Meclis Başkanı Nebih Berri’den gelen müdahale talebi, bunun bir örneğidir. Nitekim Binbaşı General Kenan’a Nasrallah’la konuşması söylendi. Hoca’nın aktardığına göre burada iki Şii partisinin olmayacağı gerekçesini öne süren Nasrallah, bu teklifi reddetmiş. Kenan, Nasrallah'a çatışmaları durdurması için tavsiyede bulunmasını söylemiş. Nasrallah ise bu defa Cumhurbaşkanı Hafız Esed’in buna güç yetirebileceğini fakat bunu yapmayacağını söylemiş. İki ya da üç saat sonra parti üyeleri gelmiş ve Kenan’ın mesajını taşıyan bir kamyonun geldiğini bildirmişler. Kamyonun bagajını açtıkları sırada parti savaşçılarından 30’unun cesedini görmüşler. Sonrasında çatışma durmuş.”
Suudi Arabistan’ın arananlar listesi
Prens Bender’e göre İran ve Suudi Arabistan’ın yakınlaşmasına dair herhangi bir umut yok. Washington'dan döndükten sonra yaşanan birtakım olayları anlatan ve İranlılarla doğrudan görüşmelere başladığını belirten Prens, İran'ı kontrol eden birden fazla güç olduğunu dile getirerek şunları söyledi:

“Ulusal Güvenlik Konseyi'ne geldiğim dönemde Kral Abdullah, İran eski Cumhurbaşkanı Ali Ekber Haşimi Rafsancani ile temas halindeydi. Rafsancani halihazırda İran dini lideri olan Ali Hamaney’i Velayet-i Fakih olarak aday gösterdiği için pişman oldu. Kendisi defalarca Suudi-İran ilişkilerini düzeltmeye çalıştı. Daha sonra Muhammed Hatemi, cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturdu ve o da Rafsancani’nin tutumunu benimsedi. Kral Abdullah ile görüşmelerde bulundu. Bunun, iyi niyetleri göstermek ve bu çerçevede hareket etmek için bir fırsat olduğunu söyledik. Dönemin İçişleri Bakanı Prens Nayef bin Abdulaziz, o zamanlar güvenlik dosyalarından sorumlu olan İranlı mevkidaşı ile işbirliği yapmak üzere görevlendirildi. İkili, ülkeler aleyhinde eylemlerde bulunan yabancı, İranlı veya Suudi vatandaşı olan herhangi bir kişi hakkında bilgi alışverişinde bulunacaklardı. Prens Nayef, aranan yaklaşık 10 Suudi’nin isimlerini içeren bir listeyi tüm ayrıntıları, adresleri, yaşadıkları evlerin fotoğrafları ve resimleriyle birlikte İran İçişleri Bakanı’na teslim etti. Gerekli olan tek şey, yerel polise söz konusu kimseleri tutuklamaları konusunda bilgi vermekti. Ancak İran İçişleri Bakanı dosyayı aldı ve dosya ortadan kayboldu. Bir yetkili, daha sonra Muhammed Hatemi ile görüşmeye gitti. Muhammed Hatemi işbirliği yapmak istediğini fakat aranan kimselere ilişkin meseleyle Devrim Muhafızları’nın ilgilendiğini söyledi.”
Prens Bender sözlerine şöyle devam etti:
“Ulusal Güvenlik Konseyi'ne üye olduğum sıra Mahmut Ahmedinejad göreve geldi. İranlı mevkidaşım ise Ali Laricani’ydi. Laricani, Ahmedinejad’ı hiç takdir etmezdi. İran ziyaretim sırasında sözlerimin cumhurbaşkanına ulaştığını teyit edene dek onunla bir araya gelme hususunda ısrarcı oldum. Laricani bana, “Nejad’ı bırak. Onunla görüşmek o kadar önemli değil” dedi. Israrımdan vazgeçmedim ve nihayet Ahmedinejad ile bir araya geldim. Bana, Laricani’nin kendisine görüşmenin ayrıntılarını ilettiğini söyledi. O sıra Ahmedinejad’ı marjinalleştirmeye çalışan Laricani’nin bana yalan söylediğini düşündüm ve şaşırdım. Daha sonra İran dini lideri Ali Hamaney ile görüşmek istedim. Çok iyi Arapça biliyordu. tercümanın hatalarını ustalıkla düzeltiyordu. Ona, tercüman olmadan konuşalım dedim. Görüşmeden olumlu bir intiba ile ayrıldım. Aydın ve okuyan bir adamdı. Suudi Dışişleri Bakanı Prens Suud el-Faysal, Hamaney’in cumhurbaşkanı olduğu dönemde kendisiyle Pakistan'da bir araya geldi. Faysal, Ali Ekber Velayati ile birlikte Hamaney’in ikametgahına gittiğinde onu, sarığını bir kenara koymuş ve Mütenebbi okurken görmüş. Yüz hatları belirsizdi ve sert bir havası vardı. Bana, “Neden bir gün daha kalmıyorsun?” diye sordu. Ona, “büyük şeytanla randevum” olduğunu söyledim. Sonra bana büyük şeytanın kim olduğunu sordu. Bende ona “ABD başkanıyla bir randevum var” dedim. Hamaney’in yüz hatları attığı bir kahkaha ile ortaya çıktı ve bana “Onları neden böyle tanımlıyorsun? Sizin dostunuz değil mi?” diye sordu. Bende ona, “Evet, stratejik bir dost fakat size Amerika’ya gideceğimi söylediğim zaman bana, güney mi yoksa kuzey mi diye sormanızdan korktum. Bundan dolayı sizin kullandığınız ismi kullandım” dedim.”
Kasım Süleymani ile tesadüfi görüşme
Kısa bir aradan sonra Suudilerin ve İranlıların neden aynı masada oturmadıklarını anlatmaya devam eden Prens Bender, bütün yolları açtıklarını ve birtakım girişimlerde bulunduklarını belirterek, “Batılı gözlemciler tarafından sürekli bize soruluyor; Neden aynı masaya oturmuyorsunuz?” dedi.
Prens Bender, İran ziyareti sırasında karşı karşıya kaldığı garip bir tesadüfü şöyle anlattı;
“Kasım Süleymani’nin ismi Suudi istihbarat yetkililerine ulaşan her olayda yankılanıyordu, fakat resmi yoktu ya da Suudi yetkililerin elinde bulunan resim pek net değildi. Son seyahatten önce Kral Abdullah’a Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri olarak İran ziyaretlerini tamamlayacağımı ve emrettiği takdirde bu görevi yerine getireceğimi söyledim. Kendileri ile dost olduğum kimseler vardı, fakat karar mercii değillerdi. Karar mercii olan kimseler ise bizimle bir araya gelmek istemiyorlardı. Laricani ile Beyrut'ta 2007 yılında gerçekleştirdiğimiz ve ‘Seraya Kuşatması’ olarak adlandırılan meseleye ilişkin görüşmemiz bunun kanıtıdır. Daha önce İran’da gerçekleştirdiğimiz 4 toplantının hiçbirinde kendisini görmediğimiz biri, toplantının ortasında geldi ve bir koltuğa oturdu. Prens Selman bin Sultan ve yardımcısı Rehab Mesud benimle birlikteydi. Prens Selman, cep telefonunu titreşim moduna aldı ve telefon çaldığı sırada cevap vermek için telefonuna uzandı. Aniden, odanın köşesinde oturan kişi hızla dışarı çıktı ve içeriye giren bir diğer kişi Laricani’ye yanaşarak kulağına bir şeyler fısıldadı. Sonrasında Laricani kendisiyle ofisine gelmemi istedi. Bana bunun oldukça ahlaksız bir davranış olduğunu ve nasıl olur da heyet üyelerinden birinin Kasım Süleymani’nin fotoğrafını çekmeye çalışabileceğini söyledi. Şaşırdım ve şaşkınlıkla şöyle bir tepki verdim; “Kasım Süleymani!” Bana Prens’in onun fotoğrafını çektiğini ve bundan dolayı kendisinin dışarı çıktığını söyledi. Güldüm ve ona Kasım Süleymani’nin nasıl biri olduğunu gösterdiği için teşekkür ettim. İsmini, eylemlerini ve eylemlerinin kötü neticelerini sürekli duyduğumuzu fakat kendisini tanımadığımızı belirterek, artık geri dönüp dosyaları daha fazla inceleyeceğimizi söyledim.”
Bu olayı o sıra Kral Abdullah’a anlatmıştım. Şimdi de size anlatıyorum. Bu olay İranlılarının diğer kişilere yönelik güvensizliklerini ortaya koyuyor.
Suudi Arabistan’ın eski Washington Büyükelçisi, Suudi’nin bölgedeki en meşhur düşmanı ile neden aynı masaya oturmadıklarına dair şöyle bir hikaye daha anlattı:
“El Kaide’nin Suudi Arabistan'da terör operasyonlarına başlamasının ardından İran'a gittik. Onlara aranan kişilerin ve El Kaide üyelerinin isimlerini verdik. İranlı yetkililer, onları göndereceklerine ve Riyad ile yeni bir sayfa açacaklarına dair söz verdiler. Gerçekten de bize bir uçak gönderdiler. Fakat havaalanında karşıladığımız uçağın içinde kadınlar ve çocuklar vardı. Diğerleri ise İran tarafından himaye edildi.”
Prens sözlerini şöyle sürdürdü:
“İran tarafına, El Kaide lideri Usame bin Ladin’in ailesinin sınır tarafında bulunduğunu ve İran sınırının içinde olduğunu haber verdik. Fakat bu isteğimizi görmezden geldiler ve meseleye ilişkin herhangi bir bilgiye sahip olmadıklarını söylediler. Onlara, söz konusu kimseleri sınır ötesi uyuşturucu ve silah kaçakçılığı yapan kimseler olarak değerlendirmelerini ve cevap vermesi için birini göndermelerini söyledik. Bunu yapacaklarını söylediler fakat herhangi bir cevap alamadık. Talebimizi tekrarladık ve bu kişileri araştırmaları için birilerini göndermelerini istedik. Fakat bu talebimizi de reddettiler.”
Bender bin Sultan ile Ali Laricani arasındaki söz düellosu
Taleplerinin görmezden gelinmesi, Suudi yetkililerin İranlı mevkidaşları ile görüşmeleri sırasında öne çıkan en belirgin mesele değil. Bilakis yetkililer arasındaki bu görüşmelerde ön plana çıkan en bariz olay, yaşanan söz düellolarıdır.
Prens Bender bin Sultan, kendisiyle Ali Laricani arasında tartışmaya dönüşen resmi bir toplantıyı şöyle anlattı:
“İranlı yetkililer ve Laricani ile Hizbullah hakkında gerçekleştirdiğimiz bir toplantıda, sözlü bir tartışma yaşandı. Onlara elimizde partinin eylemlerine, İran’ın onları eğittiğine ve İmad   Körfez ve Suudi Arabistan'ın çıkarlarını hedef aldığına dair kanıtlarımız olduğunu söyledik. Ayrıca Muğniye’nin yardımcılarının ve çevresindeki kimselerin Devrim Muhafızları’na mensup olduğunu, onun Kuveyt Emiri konvoyunun bombalanması eyleminin arkasında bulunduğunu ve Kuveyt uçağının kaçırılması hadisesi ile 1996’da el-Huber’in bombalanması olayında yer aldığını belirttik. Laricani, bana tartışmanın kızıştığı bir anda “Dikkatli olun! Yoksa bütün dünyayı Suudi Arabistan’a karşı kışkırtırız” dedi.”
Prens Bender, Laricani’nin bu cevabı üzerine şu ifadeleri kullandığını söyledi:
“Dünyayı bize karşı kışkırtacaksınız öyle mi? Bizim için sorun değil. Sana Suudi Arabistan adına söylüyorum, ‘Elinden geleni ardına koyma.’ Fakat sana karşı açık olmadığımı iddia etmemen için şunu söyleyeceğim, “Mısır, Türkiye, Pakistan, Endonezya, Malezya, Çin Müslümanları ve Arap Mağrip ülkeleriyle, dışişleri bakanları, istihbarat şefleri ve ardından genelkurmay başkanları düzeyinde temaslarda bulunacağız. Ondan sonra ne olacağını göreceğiz.’ Bu sözlerimin tehdit anlamına mı geldiğini soran Laricani’ye tüm dünyayı bize karşı kışkırtacaklarını kendisinin söylediğini söyledim.”
Prens Bender sözlerini şöyle sürdürdü:
“Suudi Arabistan'a geri döndüm ve Kral Abdullah'a detayları anlattım. Bana meselenin artık bir güvenlik meselesi olduğunu söyledi. Kendilerine bunun doğru olduğunu, buna karar verecek kişinin kendileri olduğunu ve bir elçi olarak emirlerini uygulamakla yükümlü olduğumu söyledim. Kral Abdullah, Dışişleri Bakanı Suudi el-Faysal’ı ve İstihbarat Şefi Prens Mukrin bin Abdulaziz’i çağırdı. Kral, Suud el-Faysal’dan benim belirleyeceğim dışişleri bakanları ile bir toplantı yapması yönünde talimat verdi. Aynı şekilde Prens Mukrin’den de diğer ülkelerdeki mevkidaşlarını aramasını ve Suudi Arabistan'da bir toplantı yapmaları çağrısında bulunmasını istedi. Dışişleri bakanlığı düzeyinde bir toplantı yapma planımızı açıklamamızın ertesi günü Laricani’den hemen görüşmemiz gerektiğine dair bir mesaj aldım. Ona elbette görüşebileceğimizi söyledim fakat öncesinde kraldan izin almam gerektiğini belirttim.”
Prens Bender, İranlılar hakkındaki konuşmasını, “İranlıları Suudilerle aynı masaya oturtmaya kimin gücü yetebilir? Suudi-İran ilişkilerinin özeti böyle. Bu detayları açıklığa kavuşturmadığı için Suudi Arabistan'ın kusurlu olduğunu düşünüyorum” diyerek bitirdi.
Suriye... Hafız Esed ve Beşşar!

Bender bin Sultan’a doğrudan “Beşşar Esed’in Bender bin Sultan ismine olan aşırı duyarlılığının sebebi nedir? Hizbullah’ın Bender bin Sultan hakkında Suriye rejimi medyasında ve İran'ın Lübnan'daki kanallarında dolaşan yoğun konuşmaları neden kaynaklanıyor?” diye sordum. Fakat cevap beklenilenin aksineydi.
Soruma alaycı bir gülümseme ile karşılık veren Bender, şunları söyledi:
“Bazı Arap ve Arap olmayan ülkelerle çok yakın temaslarda bulundum. Şu anki hükümdarların bazılarının babası ile dostluk bağlarım var. Mesela bunlar arasında, Fas Kralı Hasan ve oğlu 7. Muhammed, Baba Bush olarak bilinen George H. W. Bush ve oğlu George W. Bush, eski Katar Emir Şeyh Hamed bin Halife Al Sani ve oğlu Katar Emiri Şeyh Temim ve Kuveyt Emiri Şeyh Sabah el-Ahmed el-Cabir es-Sabah gibi isimler var. Bu anlattığım, Beşşar Esed ile bağlantılıdır. Beşşar’ı bir şey olmadan önce de tanıyordum. Bir şey olduğunu düşünmeye başlamasından sonrada. Bir trafik kazasında ölen kardeşi Basil’i de tanıyorum. Suriye rejimi cumhurbaşkanının, bir düğüm haline gelmiş 'Basil Hafız Esed' kompleksi olduğunu düşünüyorum. Hafız Esed ile Beşşar Esed arasındaki fark, yeryüzü ile gökyüzü arasındaki fark kadardır. Baba Esed tam bir adamdı. Şimdiki ise hala bir çocuk. Babası, onunla aynı fikirde olmamasına rağmen dürüsttü. Çocuğun söylediği yalanlar ise doğru sözlerinden daha fazla. Babası kendilerine güvendiği adamlar ile çevrelenmişti. Oğlunun çevresinde ise kendisi gibi olan adamlar bulunuyor. Hafız Esed inatçı ve sabırlıydı, ancak sınırları biliyordu. Oğlu Beşşar da inatçı fakat kendisine bir diken battığında ağladığını görürsünüz. Size birazdan bir misal anlatacağım. Babası ne zaman riske atılacağını ve ne zaman geri çekileceğini biliyordu, oysa oğlunda bundan eser yok. Suriye kuvvetlerin 2005 yılında zelil bir şekilde Lübnan’dan çekilmiş olması bunun bir örneğidir. Üstelik Suudi Arabistan, bundan önce kendisine Lübnan hükümeti tarafından onaylanan haftalık bir plan sunmuştu. Plan dahilinde hareket etmiş olsaydı zelil bir şekilde geri çekilmek yerine resmi ve onurlu bir şekilde ayrılacaklardı. Ancak Beşşar planı reddetti ve olan oldu.”
Beşşar Esed ile ilk toplantı ve ilk intiba
Prens Bender bin Sultan sözlerini şöyle sürdürdü:

“Hafız Esed’in hastalığı gittikçe kötüleşmeye başladı. ABD Başkanı Bill Clinton ile görüşmek üzere Cenevre'ye gitti ve sonra Şam'a döndü. Hafız Esed ile yaptığım tüm toplantılarda onunla 3 saatten daha az konuştuğumu hatırlamıyorum. Konuşmanın yüzde 75’i onu dinlemekle geçerdi. Çünkü her görüşmemizde Emeviler tarihinden modern tarihe kadar birçok şeyden konuşur ve sonrasında konuya geçeriz. Emeviler tarihini çok seviyor ve onunla gurur duyuyordu. Ancak her toplantıda uçmaktan bahsetmekten mutluluk duyardı. Ben eski bir pilottum, o ise darbe sırasında hava kuvvetleri komutanıydı. 1998'de onu ziyaret ettim. Söylediklerime odaklanamıyordu. Bu yüzden konuyu anlayana kadar ona söylediklerimi tekrar etmem gerekiyordu. Birdenbire bana, İsrail Başbakanı İzak Rabin’in suikasta uğraması kadar kendisini üzen bir şey olmadığını söyledi. Ona neden üzüldüğünü, bundan dolayı sevineceğini düşündüğümü söyledim. Bana genellikle fırsatları görüp değerlendirdiğini ve zamanı gelince istediğini elde ettiğini söyledi. Fakat bu sefer fırsatı Rabin’in değerlendirdiğini ve kendisini affedemeyeceğini dile getirdi.”
“Hafız Esed bana, “Rabin denklemi değiştirmeye karar verdi ve ABD Başkanı’na hitaben Golan’dan çekileceğine dair bir mektup gönderdi” dedi. O mektupta, “Esed’e söyle, size ilişkilerin düzeleceğine dair söz verir, ağır silahları Türkiye sınırına çekmeyi kabul ederse, ben Golan’dan çekilmeyi kabul ediyorum” ifadeleri yer aldı. Bunun üzerine Esed bu teklifi kendisine değil, ABD Başkanı’na hitap ettiği için reddetti.
“Bunun üzerine ABD Dışişleri Bakanı Esed’e, “Sana gelebilecek en iyi teklif budur, düşün. Rabin’in popülerliği var, bu anlaşma Knesset’ten de geçebilir. Başkan aracı olarak gelmeye hazır” dedi. Esed ise “Direndim ve reddettim, çünkü bu hitap bana değil ABD Başkanı’na yöneliktir” ifadelerini kullandı. Bu cevap üzerine ABD Dışişleri Bakanı, “Hayır Telaviv’e gitmeyeceğim, Washington’a gideceğim” der. Bunun üzerine ise Esed, “Bu fırsatı kaçırmasaydım Golan bizim olacaktı. Bir büyükelçilik açacaktık ama kimseyi sokmayacaktık. Ama fırsat kaçtı” dedi.”
Prens Bender bin Sultan sözlerini şöyle sürdürdü:
Rabin hakkında konuşmayı bitirdikten sonra bana, “Bu gece bizimle Suriye'de kalacak zamanın var mı?” diye sordu. Bende ona bir emri olup olmadığını söyledim. Bana “Oğlum Beşşar ile tanışmanızı istiyorum. Onun dünyaya dair bakış açısını ve ufkunu genişletmeye ihtiyacı var” dedi. Aniden İngiltere'de uzmanlık çalışması için arabuluculuk konusunu hatırladım ve “Göz doktoru olan mı?” diye sordum. “Evet. Faruk eş-Şara’dan Beşşar'la görüşmenize katılmasını isteyeceğim” dedi.
O zamanlar ben ve Hafız, Golan sorunu çözülene kadar Suriye ve İsrail taraflarının üzerinde çalışabileceği bir haritayı masaya koyduk. Taberiye Gölü tarafından 300 metrelik mesafeye ilişkin bir sorun vardı. Çünkü Hafız Esed, 67 metrede Suriye askerlerinin ayaklarının suya temas ettiğini hatırladığını ve şimdi ise öyle olmadığını söylüyordu. İsrailliler ise sınırın aynı sınır olduğunu ve çekilme nedeniyle suyun durumun değiştiğini söylüyorlardı. İsrailliler devriyelerinin geçişi için kendilerine bir 10 metrelik bir alan açılmasını istiyor, fakat İsrail devriyelerinin dışarıdan geçmelerini isteyen Suriye tarafı bunu reddediyordu. Amerikalılar, ABD, İngiltere, Kanada, Japonya ve Körfez devletlerinden oluşan uluslararası bir grup kurmayı ve Golan’ı sanayi, turizm ve diğer alanlarda canlandırmak üzere ortak projeler üzerinde çalışmayı teklif ediyorlardı. Esed, bu teklif konusunda iyimserdi, ancak diğer meseleyi ret konusundaki ısrarını sürdürüyordu. Esed’e acele etmemesini ve bu meseleyi düşünmesini söyledim. Ona o sıra Veliaht Prens olan Kral Abdullah’ın kendisini ziyarete geleceğini ve onunla konuşacağını söyledim. Sonra tekrar Beşrar meselesini açtı. Hafız Esed’i 30’dan fazla ziyaret etmeme rağmen Beşşar’ı onunla birlikte görmediğimi hatırlıyorum.
Hafız Esed, Prens Bender ile görüştükten sonra Beşşar'ı azarladı
Prens Bender, Esed ile olan ilk görüşmesini şöyle anlatıyor:

“Hafız Esed’in yanından ayrıldıktan sonra otele gittim. Sonra Suriye Dışişleri Bakanı Faruk eş-Şara geldi ve beni Şam taraflarında bir villaya götürdü. Beni orada Beşşar Esed karşıladı. İdmanlı bir genç olduğu her halinden belli oluyordu. Fazla konuşmadı. Ona tanıştığımıza memnun olduğumu söyledim. Bana cumhurbaşkanının kendisini bilgilendirdiğini söyledi. Cumhurbaşkanının kendisine ‘emrettiğini’ değil de ‘bilgilendirdiğini’ söylemesi beni şaşırttı ve onu test etmek için “Cumhurbaşkanı mı emretti?” diye sordum. Fakat kastımı anlamadı. Yanımızda bulunan Faruk eş-Şara soruyu üstüne alındı ve şöyle cevap verdi, “Evet, cumhurbaşkanı benden Beşşar’ı ziyaretinizde size eşlik etmemi emretti.” Sonra Beşşar beni buyur etti. Haritaları masaya koydum ve ona babasıyla aramda konuştuğumuz ayrıntıları anlattım. Faruk eş-Şara’nın görüşme sırasında meselenin önemli olduğuna dair Beşşar’ı uyardığını görmedim. Beşşar masaya vurdu ve şöyle dedi, “Bu nasıl biz söz 10 metre buradan 10 metre şuradan bu meseleden kurtulalım.” Bende ona, “Neyinden kurtulalım” diye sordum. O da “Daha iyi bir çözüm var mı? Kimde daha iyi bir çözüm varsa getirsin” dedi. Ben de “ Evet var” dedim. Bana “Kim?” dedi. Ben de “Baban” dedim.
Faruk eş-Şara o anda “Yoldaş Beşşar meselenin iki boyutu olduğunu söylüyor” diyerek konuşmamızı böldü. Beşşar ondan çıkmasını istedi ve gerçekten de Faruk yanımızdan ayrıldı. Beşşar’a o sıra şöyle bir öneride bulundum; “Bana bilgisayarları ve elektronik cihazları sevdiğini söylediler. ABD’ye gelip seni batı kıyısında beğeneceğin bir yere götürmem ve Boeing, Silikon Vadisi ve diğer şirketleri ziyaret etmeni sağlamam konusunda ne düşünürsün. Sonra Aspen'e gideriz, orada bir çiftliğim var. Orada birkaç gün geçirirsin. Sonra Washington’a döneriz. Beyaz Saray ile irtibat kurmanı sağlarım. Ya birlikte oraya gideriz ya da Beyaz Saray'dan birisini seninle evimde bir araya getiririm.”
Prens Bender’in anlattığına göre Beşşar kendisine, yerel lehçesi ile şunu söylemiş, “Neden bu karışıklık, konuşmak istiyorlarsa konuşuruz.” Prens Bender ise ona şöyle cevap vermiş, “Konuyu babanıza danışmadım. Sanırım en iyisi ona danışmak olacak. Kendiniz doğrudan Washington'a gidebileceğinizi düşünüyorsanız, bunu ayarlarım. Onlardan seni davet etmelerini bile isteyebilirim.”
Prens, Beşşar ile görüşmesinden sonraki süreci şöyle anlatıyor:
“Bende, zeki olduğu yönünde olumlu bir izlenim bıraktı. Yanından ayrılıp otele geldim. Otele varır varmaz Devlet Başkan Yardımcısı Abdülhalim Haddam beni aradı ve akşam yemeği yiyip yemediğimi sordu. Ona henüz yemediğimi, fakat aşağı inip otelin lobisinde akşam yemeğini yiyeceğimi söyledim. Evine gidip onunla birlikte yemem için ısrar etti. Bir araya geldiğimiz zaman bana, çocuğun sözlerine aldırmamı söyledi. Bende ona hangi çocuktan bahsettiğini sordum. Bana bahsettiği kişinin Beşşar olduğunu söyleyince ona, bana mı yoksa ona mı casusluk yaptığını sordum. Bana, “Hayır. Cumhurbaşkanı sana söylediği sözlerden sonra onu azarladı” dedi. Ona cumhurbaşkanının her şeyi duymuş olmasının sorun olmayacağını söyledim. Çünkü konuşmamın sonunda, ona cumhurbaşkanına sormasını ve kabul ettiği takdirde istediğini yapacağımızı söylediğimi belirttim.”
Hafız Esed'in son günleri ve Beşşar'ın değişen davranışları
Prens Bender, Hafız Esed'in son günleri ve Beşşar'ın değişen davranışları hakkında şunları söyledi;

“Neredeyse iki ay sonra tekrar geri döndüm. Hafız Esed’i bu kez daha bir yorgun gördüm. Benden bir kez daha Beşşar ile görüşmemi, fakat bu sefer diplomatik bir dil kullanmamı istedi. Kral Abdullah ile birlikte üçüncü kez Şam’a geldik. Prens Suud el-Faysal ve Prens Mukrin de bizimle birlikteydi. Kral Abdullah, Hafız Esed ile görüşmesinin ardından onun durumunun iyi olmadığını söyledi. Krala, Hafız’ın bir senedir bu durumda olduğunu ve bunu kendilerine ilettiğimi söyledim. Hafız Esed'in ölümünden sonra her şey değişti. Beşşar yükseldi ve devlet başkanı oldu. Anayasayı kendi çıkarına olacak şekilde değiştirdi.”
Prens Bender o anları şöyle anlatıyor;
“2000 yılında Washington’daydım ve Hafız Esed’in ölüm haberini aldım. Riyad'dan cenazeye katılmak için izin istedim ve Kral Abdullah’ın da cenazede hazır bulunacağını haber verdim. Kendimi Kralla aynı ya da bir saat öncesinde Şam’da olacak şekilde ayarladım. Hafız'ın ölümünün ikinci günü havaalanına ulaştım. Kral Abdullah’ın uçağı, Cidde’de merhum Yemen Devlet Başkanı Ali Abdullah Salih ile sınır anlaşmasına ilişkin gerçekleştirdikleri görüşmeden dolayı gecikti. Suudi Arabistan'dan Kral'ın uçağının 3 veya 4 saat gecikeceğine dair haber aldım.”
Prens, bu gecikmeyi ve Beşşar ile doğrudan görüşmeye nasıl sürüklendiğini şöyle anlatıyor;
“Uçakta otururken, General Manaf Tlass’ın kapıda beni görmek istediğini söylediler. Bende buyurmasını söyledim. Selam verdikten sonra Beşşar’ın beni akşam yemeğine davet ettiğini söyledi. Restorana girdiğimiz sırada herkes durdu. Sırtlarında makineli tüfek taşıyan sivil kıyafetli kimseleri görünce şaşırdım. Sonra Manaf geldi ve “Cumhurbaşkanı” dedi. “Cumhurbaşkanı mı?” dedim. “Evet” dedi Cumhurbaşkanı. Benim Washington'dan Şam'a geldiğim süre içerisinde Suriye Arap Baas Partisi toplanmış ve gayr-i kanuni bir şekilde onu oylamışlar. Yaşı 40’tan daha az olan Beşşar, devlet başkanı olmuştu. Manaf Tlass, kendisine kralı bekleyeceğimi söylememe rağmen Beşşar’ın önce benimle görüşmek istediğini söyledi. Tüm bunların birkaç saat içinde nasıl gerçekleştiğine şaşırmıştım.”
Havaalanından devlet başkanının evine
Prens sözlerini şöyle sürdürdü:       

 “Ölülerinizi hayırla yad edin denilir. Ben de merhum Hafız Esed’i hatırladım ve hayırları hakkında konuşmaya başladım. Sözümü yarıda kesen Beşşar, bana kendi lehçesinde "evet evet hayrolsun" dedi ve “Amerikalılarla çalışmaya nasıl başlayacağız? Onlara hazır olduğumuza dair bir mesaj iletmek mümkün mü?” diye sordu. Ona baktım ve henüz babasını defnetmediğini söyledim. Ayrıca kralın kendisi ile çok ilgilendiğini ve emin olup olmadığını sordum. Bana neyden emin olması gerektiğini sordu. Bende ona “Kendinden!” dedim. Bana son iki aydır babasının ofise gidemediğini ve kendisinin gerekli evrakları imzaladığını söyledi. Sonrasında ise spora ve ardından işe gittiğini söyledi.”
Prens, Beşşar Esed'in devlet başkanlığı görevini üstlendiği saatlerin ayrıntılarına ilişkin sözlerini şöyle tamamladı:
“Ona ‘Tamam mı?’ diye sordum. Bana şöyle cevap verdi;

“Dün sabah birtakım evraklarla eve gittim ve onları anneme ve kız kardeşim Büşra’ya teslim ettim. Babamın biraz yorgun olduğunu söylediler. İçeri girdim. Gözlerini zar zor açtı. Nabzını dinledim ve biraz sonra nabzı durdu. . (Prens burada bu konuşmanın harfi harfine gerçekleştiği konusunda yemin etti) Anneme babamın uyduğunu söyledim ve kapıyı kapattım. Sonra kulübe gittim ve biraz spor yaptım. Mahir Esed’e ve Munaf Tlass'a güvenliği kontrol altına alma planını anlattım ve onlardan Şam’a girişleri tanklarla kapatmalarını istedim. Bölge liderleri geldi ve onların yanına gittim. Bazıları selam verdi, bazıları ise rahmet diledi. Onlara, ‘Sen yarın ayrılacaksın. Senin son senen. Sen kalacaksın. Sen dilini keseceksin. Sen şöyle yapacaksın, sen böyle yapacaksın…’
“Babasını defnetmeyen Beşşar’ın anlattığı ayrıntılardan duyduğum şaşkınlıktan ona bir kez daha silahlı kuvvetlerin yanında olacağına güvenip güvenmediğini sordum. Bana, getirdiği liderlerin hepsinin silahlı kuvvetlerden olduğunu ve onlara güvendiğini söyledi. Şaşırdım. Kendi kendime, “Allah Golan’ı korusun, bu ordu liderleri olduğu müddetçe Golan kurtulamayacak” dedim.”
Prens, Devlet Başkanı Beşşar Esed ile yalnız kaldığı zaman, onun kendisine şunları söylediğini aktardı;
“Bender! İnsanlar ellerimin kadife gibi yumuşak olmasını bekliyor. Evet, ellerim kadife gibi fakat altında demir yumruk var.”
Kral Abdullah’ın Şam'a ulaşması ve Devlet Başkanı Beşşar ile ilk görüşmesi
O sıra Veliaht Prens olan Abdullah bin Abdulaziz’in Şam’a ulaşmasından birkaç saat önce Beşşar Esed, babasının hayatının son saatlerini ve ordunun memnuniyetini nasıl kazandığını anlatmaya devam ediyordu. Fakat Prens Bender'in acelesi vardı. Havaalanına geri dönmek, Kral Abdullah'ı karşılamak, ona olup biteni anlatmak ve sonrasında cenazeye eşlik etmek istiyordu.
Beşşar, “Biliyor musun? Kral Abdullah babam gibi ve bazen kendimi onun önünde ifade edemiyorum ya da onunla hiçbir şey konuşamıyorum. Herhangi bir sorun olmadığı ve işlerin yolunda gittiği konusunda ona güvence vermeni istiyorum” dedi.
Havaalanına geri döndüm ve kralın uçağını beklemeye başladım. Oysa Beşşar Esed’in de onu karşılamak için havaalanına geldiğini gördüm. Krala olup biteni anlatmaya fırsat bulamadım. Kral Abdullah ve beraberinde bulunan Prens Mukrin bin Abdulaziz, Prens Suud el-Faysal ve Dr. Gazi Kusaybi, Beşşar ile birlikte meclise girdiler. Bir süre sonra Kral Abdullah, Beşşar’a “Özel konuşalım” dedi.
Kral ofise açılan bir kapı olduğunu düşünerek hızlıca kapıya doğru ilerledi ve kapıyı açtı. Fakat kapı dinlenme odasına açılıyordu. Kral sonra Beşşar’a döndü ve burada ofis olup olmadığını sordu. Beşşar, “Nasıl olmaz majesteleri, ofis diğer tarafta” dedi. Kral, Beşşar’a “Seni oğlum gibi severim” dedi ve birlikte ofise girdiler. Kral, Beşşar’ı karşısındaki bir sandalyeye oturttu ve kendisi ile biraz şakalaştı. Konuşma yaklaşık 45 dakika sürdü. Prens Mukrin bin Abdulaziz, Prens Suud el-Faysal ve Dr. Gazi Kusaybi’ye olan biteni anlattım. Gazi Kusaybi, bunları neden Kral’a anlatmadığımı sordu. Ona, olanlara kendilerinin de şahit olduğunu söyledim. Prens Suud el-Faysal bana döndü ve bunları Kral’a iletmemi söyledi.”
Prens o anları şöyle anlatıyor:
“Kral çıkıncaya kadar bekledik. Beşşar Kral’ı uğurlamak için ısrar etti. Kral dışarı çıktı ve ona doğru hızlıca ilerledim. Ona kendileri gelmeden önce Beşşar ile görüştüğümü ve bunu kendilerine söylemek için fırsat bulamadığımı söyledim. Kral bana şöyle dedi:
"Bu konuşmayı bilmeyen bir çocuk. Ona sordum senin danışlmanların kimlerdir? Çünkü konuşmayı bilmiyor! Suriye bizim için çok önemli o yüzden başkasının eline geçmesini istemiyoruz."

Kral Abdullah bin Abdulaziz, 2001 yılında Şam Havaalanı’nda Beşşar Esed ile birlikte (Getty)
Prens Bender bin Sultan ile gerçekleştirilen röportajın ikinci bölümünden başlıklar:
- Kral Abdullah, Beşşar’ın işleri idare edemeyeceğine dair edindiği izlenimden dolayı Şam'da daha uzun kalmayı kararlaştırdı ve ABD Dışişleri Bakanı'ndan da Suriye'de kalma süresini uzatmasını ve Beşşar ile resmi bir şekilde görüşmesini istedi.
- Beşşar, Mahluf ailesinden olan kuzenini bir Fransız şirketini koruması amacıyla bir sözleşmenin imzalanmasına aracılık etmesi için gönderdi. Bunu öğrenen Savunma Bakanı Veliaht Prens Sultan Bin Abdulaziz öfkelendi ve şirketin başvuru listesinden çıkarılması istedi.
- Suudi Arabistan’ı görmezden gelerek İran’a ziyarette bulunan Esed, Riyad ile ilişkilerini soğuttu.
- Suriyeliler, Yaser Arafat'ın Beyrut'taki Arap zirvesine katılmasını engellediler ve televizyonda bir konuşma yapmaya hazırlanan Arafat’ın bunu gerçekleştirdiği takdirde Emil Lahud’dan yayını kesmesini istediler.
- Beşşar Esed'in Lübnan Devlet Başkanı Refik Hariri'ye sövmesi ve Kral Abdullah'ın Refik’e zarar verememesi hususunda Esed’i uyarması
- Hariri’nin suikastına ilişkin davada aranan ile ilgili Beşşar’ın yapmış olduğu hilenin ardından Riyad ve Paris arasında yaşanan diplomatik utanç
RÖPORTAJIN 1.KISMI
RÖPORTAJIN 3. KISMI​
RÖPORTAJIN 4.KISMI



Cumhurbaşkanı Erdoğan Şarku’l Avsat’a konuştu: Mekke Anlaşması caydırıcılığı güçlendiriyor ve hiçbir ülkeyi hedef almıyor

Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın imzalanmasının ardından Prens Muhammed bin Selman, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Şahbaz Şerif (SPA)
Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın imzalanmasının ardından Prens Muhammed bin Selman, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Şahbaz Şerif (SPA)
TT

Cumhurbaşkanı Erdoğan Şarku’l Avsat’a konuştu: Mekke Anlaşması caydırıcılığı güçlendiriyor ve hiçbir ülkeyi hedef almıyor

Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın imzalanmasının ardından Prens Muhammed bin Selman, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Şahbaz Şerif (SPA)
Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın imzalanmasının ardından Prens Muhammed bin Selman, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Şahbaz Şerif (SPA)

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan ile ilişkilerin stratejik bir ilişki olduğunu belirterek, önümüzdeki dönemde iki ülke arasındaki ilişkileri çok daha üst seviyelere taşıyacak adımlar atılacağını açıkladı. Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonominin hayati damarlarından biri olduğunu vurgulayan Erdoğan, “Temennimiz ve beklentimiz mevcut gerilimin mümkün olan en kısa sürede sona ermesi ve Hürmüz Boğazı’nın uluslararası ticarete güvenli, istikrarlı ve kesintisiz şekilde hizmet veren rolüne dönmesidir” dedi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan geçen hafta Mekke’de Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’le birlikte imzaladığı Mekke Savunma Anlaşması ardından Şarku’l Avsat’a konuştu.

Cumhurbaşkanı, Mekke Savunma Anlaşması’nı ABD ile İran arasındaki gerilimin konjonktürel bir yansıması olarak görmenin yanlış olduğunu belirterek, anlaşmanın salt askeri boyutuyla değerlendirilmemesi gerektiğini söyledi. Erdoğan, “Bu anlaşmanın temel amacı caydırıcılık boyutunu güçlendirmek, taraflar arasındaki dayanışma ruhunu pekiştirerek güvenlik bilincini güçlendirmek ve bölgesel istikrarı korumaktır” dedi.

Anlaşmanın Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesinde yer alan meşru müdafaa hakkını teyit etmek amacıyla yapıldığını belirten Erdoğan, anlaşmanın hiçbir ülkeyi hedef almadığını, aksine katılmak isteyen tüm kardeş ülkelere açık olduğunu vurguladı.

Erdoğan ayrıca İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırılarının derhal sona ermesi gerektiğini söyledi. Suriye’nin yeni bir aşamaya girdiğini belirten Erdoğan, en önemli beklentimizin bu aşamanın kalıcı barış, istikrar ve Suriye’nin yeniden imarı için zemin hazırlaması olduğunu ifade etti. Türkiye’nin, Suriye’nin kuzeyinde veya ülkenin herhangi bir bölgesinde Türkiye’nin güvenliğini tehdit edecek örgüt ya da yapıların varlığına izin vermeyeceğini söyledi.

Mekke Üçlü Anlaşması

*Sayın Cumhurbaşkanı, “Mekke Üçlü Anlaşması” fikri nasıl ortaya çıktı ve buna giden başlıca gelişmeler nelerdi?

Mekke Savunma Anlaşması fikri, bölgemizde yaşanan gelişmelerin ortaya çıkardığı yeni koşullar ve üç ülkenin ortak sorumluluklarının bilinci sonucunda doğdu. Bölgesel meselelerin bölge ülkeleri tarafından çözülmesi gerektiğine her zaman inandık ve bu yöndeki çözüm arayışlarını daima destekledik. Yaklaşımımızın temelini her zaman bu anlayış oluşturdu.

Bölgesel meselelerin, o bölgede rol oynayan aktörler tarafından çözüme kavuşturulması gerektiğine inanıyoruz. Bu adımla birlikte bunun gerçekleşmesi yönünde ilk adımı attığımızı düşünüyoruz.

Son dönemde yaşanan gelişmeler, kardeş ve dost ülkeler arasındaki eşgüdüm ve dayanışma çabalarının taşıdığı hayati önemi açıkça ortaya koydu. Türkiye olarak geçmişte olduğu gibi bugün de anlaşmazlıkları derinleştirmek yerine diyaloğu ve istişare kanallarını güçlendirmeye çağırıyoruz. Çünkü kalıcı barışın yalnızca çatışmaların sona erdirilmesiyle sağlanamayacağını; karşılıklı güven köprülerinin kurulması, güçlü siyasi irade ve ortak bir gelecek vizyonu oluşturulması gerektiğini biliyoruz.

gthyu
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cuma günü Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı imzalarken (SPA)

Dolayısıyla Mekke Savunma Anlaşması bu anlayışın bir ürünüdür. Bu anlaşma üç ülke arasındaki bir mutabakat olmanın ötesinde, bölgede istikrarı sağlamak ve kardeş ve dost halkların güvenlik ve huzur içinde yaşamasını mümkün kılmak konusunda üstlendiğimiz tarihi sorumluluğun bir göstergesidir.

Burada son derece önemli bir hususu vurgulamak istiyorum: Bu anlaşma, barış ve istikrar isteyen tüm kardeş ülkelere açıktır.

Türkiye olarak bugün olduğu gibi geçmişte de barışı, istikrarı ve kardeşlerimizle dayanışmayı güçlendirmeyi destekledik ve desteklemeye devam edeceğiz. «Mekke Savunma Anlaşması»nı bu güçlü iradenin somut bir yansıması olarak görüyoruz. Başka ülkelerin bu anlaşmaya katılmasına yönelik hiçbir itirazımız yok.

İnşallah Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan olarak bölgemizde yeni bir işbirliği ve ortak çalışma döneminin kapısını açmış olacağız. Türkiye, bu kapıyı her zaman sonuna kadar açık tutma ve bölgede barış ve istikrarı güçlendirme çabalarına mümkün olan en güçlü katkıyı sunma iradesine sahiptir.

Anlaşmanın ABD-İran gerilimiyle bağlantısı

*Anlaşmanın ABD ile İran arasında tırmanan gerilimle bir bağlantısı var mı, yoksa üçlü koordinasyon fikri daha önce de gündemde miydi?

ABD ile İran arasındaki gerilimin yükselmesinin bölgede yaşanan gelişmeler açısından tehlikeli olduğu şüphesizdir. Ancak Mekke Savunma Anlaşması’nı yalnızca bu gerilimin konjonktürel bir yansıması olarak değerlendirmek yanlıştır. Böyle bir yaklaşım, Türkiye’nin izlediği politikaların ve niyetlerinin yanlış anlaşılmasına yol açar.

Bu anlaşma, Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesinde yer alan meşru müdafaa hakkını teyit etmek amacıyla yapılmıştır ve hiçbir ülkeyi hedef almamaktadır. Amaç, bölgede güvenliği, refahı ve istikrarı güçlendirmektir. Anlaşma, katılmak isteyen tüm kardeş ülkelere açıktır.

Bizim vizyonumuz yalnızca üç ülkeyle sınırlı değil. Anlaşmanın büyümesini, hatta bir gün uygun koşulların oluşması halinde bölgedeki tüm ülkelerin aynı çatı altında bir araya gelmesini arzu ediyoruz. Bu, bölgenin tamamında kalıcı istikrarın sağlanması yönünde atılabilecek en ideal adım olacaktır.

Bugün attığımız bu adım bir anda ortaya çıkmış değildir. Anlaşma uzun zamandır, anlaşmayı imzaladığımız ortaklarımızla ve bölgedeki diğer ülkelerle gerçekleştirdiğimiz görüşmeler ve toplantılar sırasında gündemdeydi.

Yıllardır bölgemizde barış ve güvenliğin güçlendirilmesinin, ilgili ülkeler arasında düzenli istişareleri gerektirdiğini vurguluyoruz. Çabalarımız da buna hizmet etmeye yönelikti. Çünkü bölgesel sorunların çözümü dışarıdan dayatılan reçetelerden uzak şekilde gerçekleştirilmelidir. Dışarıdan ithal edilen çözümlerin felaket getirdiğini çok iyi biliyoruz.

Bu nedenle Türkiye olarak sürekli şekilde bölge ülkelerinin kendi iradesine ve ortak aklına dayanan politikalar doğrultusunda hareket ettik.

Dolayısıyla Mekke Anlaşması’ndan doğan üçlü mekanizmayı belirli bir uluslararası duruma karşı verilmiş anlık bir tepki olarak görmüyoruz. Aksine bunu, bölgedeki gelişmeler karşısında stratejik bir iradeden hareketle attığımız güçlü bir adım olarak değerlendiriyoruz.

Türkiye olarak her zaman tırmanmadan ziyade diplomatik çözümlerden, çatışmadan ziyade diyalogdan, bölünmeden ziyade bölgesel işbirliği ve ortak çalışma bağlarının güçlendirilmesinden yanayız.

Türkiye tüm taraflarla konuşabilen ve zor meselelerde sorumluluk üstlenebilen bir ülkedir. Bölgenin tamamında barış ve kalıcı istikrarın sağlanması için üzerimize düşeni yapmaya devam edeceğiz.

Kolektif caydırıcılık

*Anlaşma savunma niteliği taşısa da metinde, taraflardan herhangi birine yönelik saldırının üç tarafa yönelik saldırı sayılacağı belirtiliyor. Bu doğru mu?

Evet. Adından da anlaşılacağı üzere Mekke Savunma Anlaşması kolektif savunma temelinde şekilleniyor. Ayrıca anlaşmanın kardeş ülkeler arasında Mekke’de imzalanması ona özel bir sembolik anlam kazandırıyor. Bu bizim için büyük bir memnuniyet kaynağıdır.

Mekke Savunma Anlaşması her şeyden önce kolektif caydırıcılık temelinde yükseliyor. Anlaşma, güvenlik ve savunma alanlarındaki işbirliğini güçlendirmeyi, savunma sanayisinde ortak projelerin geliştirilmesinin önünü açmayı ve terörle mücadele çabalarını desteklemeyi amaçlıyor.

Bu anlaşma herhangi bir tarafı hedef almıyor. Amacı halklarımız için barış, istikrar ve refahı sağlamaktır. Metindeki maddeler son derece açık ve herhangi bir belirsizlik içermiyor.

gthyuj
Veliaht Prens Muhammed bin Selman, Erdoğan ve Şahbaz Şerif, ülkelerinin savunma ve dışişleri bakanları ile istihbarat teşkilatı başkanlarıyla birlikte Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın imzalanmasının ardından toplu fotoğraf çektirdi (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Anlaşmanın temel yaklaşımı, taraflardan birinin güvenliğine yönelik herhangi bir tehdidin diğer imzacı taraflar açısından da güvenlik tehdidi olarak değerlendirilmesidir.

Ancak konuyu yalnızca askeri boyutuyla değerlendirmemek gerekir. Anlaşmanın temel amacı caydırıcılık boyutunu güçlendirmek, tarafların güvenlik bilincini aralarındaki dayanışma ruhunu güçlendirerek pekiştirmek ve bölgesel istikrarı korumaktır.

Türkiye savunma ve güvenlik alanında büyük başarılar elde etmiş ve bu alanda herkesin takdirini kazanmıştır. Kardeş ve dost ülkelerle yapılan bu tür anlaşmalar sayesinde bu başarılarımızı barışı destekleyen bölgesel bir boyuta taşıyoruz.

Aynı zamanda anlaşmaya taraf ülkeler birbirleri açısından tehdit unsuru olmayacaklarını, aksine aralarındaki dayanışmayı güçlendirecek her türlü çabayı göstereceklerini taahhüt ediyor.

Mekke Savunma Anlaşması’nı imzalayan tarafların vermek istediği mesaj açık ve nettir: Güvenliğimiz hepimizin güvenliğini sağlayacak adımlarla mümkündür. Bu kapsayıcı yaklaşımı hayata geçirdiğimiz takdirde hepimiz için barış, istikrar ve refahı sağlamış olacağımıza inanıyoruz.

Bölgesel güvenlik sorumluluğu

*Ortadoğu’daki bölgesel güçlerin, geçmişte büyük güçlerin sorumluluğunda görülen güvenlik ve istikrarın sorumluluğunu artık üstlenmeye karar verdiği söylenebilir mi?

Bugün bölge ülkeleri kendi güvenliklerinin, istikrarlarının ve geleceklerinin sorumluluğunu her zamankinden daha fazla kendileri üstlenmek zorunda. Bu, her zaman savunduğumuz bir ilkedir: Bölgenin meselelerini hiç kimse bölge ülkeleri ve halkları kadar iyi bilemez.

Bölgesel gelişmelerin uluslararası yansımaları olabilir. Ancak bölgesel egemenliğin, ortak dayanışmanın ve kolektif iradenin güçlendirilmesi küresel istikrarın da güçlenmesine katkı sağlayacaktır.

Türkiye olarak bölge ülkeleri arasında güvenlik ve istikrarı sağlamak amacıyla daha sağlam mekanizmaların ortaklaşa oluşturulmasının büyük önem taşıdığına inanıyoruz.

Bölge ülkelerinin çoğuyla iyi ilişkilerimiz bulunuyor ve bu ilişkilerin kalıcı, kurumsal işbirliklerine dönüştürülmesinin son derece faydalı olduğunun farkındayız.

Bu nedenle bölge ülkelerinin güvenliklerini ve ekonomik istikrarlarını kendi aralarındaki kurumsal ilişkiler üzerinden güvence altına almaları gerektiğine inanıyoruz.

Mevcut tablo, bölgenin geleceğinin bölge ülkelerinin iradesinden bağımsız şekilde şekillendirilemeyeceğini gösteriyor.

Amacımız dışlayıcı bloklar oluşturmak değil; egemenliğe ve toprak bütünlüğüne, karşılıklı güvene ve ortak çıkarlara dayalı bir bölgesel işbirliği sistemi kurmak olmalıdır.

Türkiye bu yaklaşım doğrultusunda çalışmayı sürdürecek, gerektiğinde sorumluluklarını üstlenecek ve bölgede barış, güvenlik ve istikrarı güçlendirmek için diplomatik çabalarını sürdürecektir.

Enerji arz güvenliği

*Mekke Anlaşması küresel ekonomi açısından büyük önem taşıyan Körfez bölgesindeki güvenliğin güçlendirilmesine katkı sağlayacak mı?

Elbette. Ben de bunu böyle görüyorum. Başından beri vurguladığım gibi bölgemizin refahına, güvenliğine ve istikrarına hizmet edecek bir anlaşma imzaladık.

Körfez bölgesinin güvenliği yalnızca bölge ülkeleri açısından değil, küresel ekonomi ve uluslararası ticaret açısından da büyük önem taşıyor.

Enerji arz güvenliğinden deniz yollarının güvenliğine, ticaretin sürekliliğinden küresel ekonomik istikrara kadar çok sayıda konu doğrudan bu bölgenin güvenliği ve barışıyla bağlantılı.

Bu yalnızca teorik bir değerlendirme değil. Son aylarda yaşanan gelişmeler bunu açıkça ortaya koydu.

Bu nedenle Körfez bölgesinde güvenlik ve istikrarı güçlendirmeye yönelik her adımın yalnızca bölgesel açıdan değil, küresel barış ve refah açısından da büyük değer taşıdığına inanıyoruz.

Mekke Savunma Anlaşması’nın bölgede ortak güvenlik ve dayanışma anlayışının yerleşmesine önemli katkı sağlayacağını ve bölgede hâkim olan yaklaşımda değişim yaratacağını düşünüyoruz.

Güvenlik ile ekonomik kalkınma birbirinden ayrı değerlendirilemez. Siyasi istikrar ile ekonomik kalkınmanın el ele ilerlediğini defalarca vurguladım.

Avrupa, büyük savaşların ardından önce ortak hareket ederek istikrar ve güvenliği sağladı, ardından ekonomik bütünleşme ve refaha yöneldi. Biz de bütün bu acıları ve sıkıntıları yaşamadan birlikte bu aşamaya ulaşabiliriz.

Barış ve istikrar olmadan ticaretin, yatırımların ve refahın sürdürülebilir olması mümkün değildir.

Körfez bölgesinin istikrarı aynı zamanda Asya, Avrupa ve Afrika arasındaki ekonomik bağlantıların güvenliği açısından stratejik bir meseledir.

Körfez'de barış ve istikrarı, kendi güvenliğimiz ve bölgesel barış vizyonumuzdan ayrı görmüyoruz. Bu nedenle üzerimize düşen tüm sorumlulukları yerine getirmeye ve yapıcı diplomatik çabalarımızı sürdürmeye devam edeceğiz.

Hürmüz Boğazı

*Hürmüz Boğazı’ndaki durumun mevcut çatışma öncesindeki seyrine dönmesini bekliyor musunuz?

Hürmüz Boğazı yalnızca bölgesel değil, küresel öneme sahip bir bölgedir. Küresel enerji arzı ve uluslararası ticaret açısından son derece önemli bir stratejik geçiş noktasıdır.

Dolayısıyla burada yaşanabilecek herhangi bir gerilimin sonuçları yalnızca bölge ülkeleriyle sınırlı kalmaz. Dünya bunun etkilerini petrol fiyatları üzerinden açık şekilde gördü ve hissetti.

Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonominin hayati damarlarından biri olduğu kanıtlandı.

Temennimiz ve beklentimiz mevcut gerilimin mümkün olan en kısa sürede sona ermesi ve Hürmüz Boğazı’nın uluslararası ticarete güvenli, istikrarlı ve kesintisiz şekilde hizmet veren rolüne dönmesidir.

Bunun gerçekleşmesi ise tüm tarafların itidalli davranmasına ve diplomasi kanallarını açık tutmasına bağlıdır.

gthyju
İran'ın güneyindeki Bender Abbas açıklarında Hürmüz Boğazı'ndan geçen gemiler (AFP)

Gerilimin tırmandırılmasını hiçbir zaman desteklemedik. Aksine sorunların müzakere yoluyla çözülmesini, tüm taraflarla diyalog kurulmasını savunduk. Tarafları aynı masa etrafında buluşturmaya çalıştık.

Çünkü Hürmüz Boğazı, Ukrayna veya Filistin konusunda kalıcı bir çözüme çatışma yoluyla değil, diplomasi yoluyla ulaşılabileceğini biliyoruz.

Böylesine önemli ve hassas bir su yolunun güvenliği konusunda bölge ülkelerine büyük sorumluluk düşüyor.

Bölgesel sahiplenmenin ve ortak güvenlik anlayışının güçlendirilmesinin Hürmüz Boğazı'nın istikrarına büyük katkı sağlayacağına inanıyoruz.

Hedef, Hürmüz Boğazı'nın güvenli ve istikrarlı normal düzenine dönmesi ve bu durumun sürdürülebilir ve kalıcı hale gelmesi olmalıdır.

Stratejik ilişki

*Suudi Arabistan ile mevcut ilişkilerinizi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Suudi Arabistan ile ilişkilerimizi ortak tarihimiz, kardeşlik bağlarımız ve karşılıklı çıkarlarımız tarafından şekillendirilmiş stratejik bir ilişki olarak görüyoruz.

Türkiye ve Suudi Arabistan yalnızca dost ve kardeş iki ülke değil, aynı zamanda bölgede barış, istikrar ve refah konusunda önemli sorumluluklar üstlenen iki ülkedir. Son dönemde ilişkilerimizin kazandığı ivmeden memnuniyet duyuyoruz.

Siyasi diyaloğumuzu güçlendirirken ekonomi, ticaret, yatırım, savunma sanayisi, enerji ve turizm başta olmak üzere çok sayıda alandaki işbirliğimizi de geliştiriyoruz.

Suudi Arabistan ile ilişkilerimizi güncel gelişmelerin ve konjonktürel koşulların ötesinde, uzun vadeli ortak çıkarlar ve karşılıklı saygı temelinde ele alıyoruz.

Bölgemizin son derece ciddi sınamalardan geçtiği bir dönemde Türkiye ile Suudi Arabistan arasındaki sürekli istişare ve işbirliği her zamankinden daha büyük önem taşıyor.

Mekke Anlaşması’nın başta savunma işbirliği olmak üzere birçok alanda ilişkilerimizi güçlendireceğini düşünüyoruz.

Bölgemizin barışı ve istikrarına ilişkin ortak sorumluluklarımızın farkındayız ve buna göre hareket ediyoruz.

Türkiye olarak Suudi Arabistan'ın ve bölgedeki diğer ülkelerin istikrarına ve güvenliğine büyük önem veriyoruz.

Bölgemizde yaşanan herhangi bir kriz, ne kadar sınırlı olursa olsun, özellikle göç ve terör açısından bölgedeki tüm ülkeleri etkiliyor.

Önümüzdeki dönemde iki ülke arasındaki ilişkileri çok daha üst seviyelere taşıyacak adımlar atacağımıza inanıyorum.

Lübnan'ın istikrarı

*Türkiye Lübnan'daki gelişmeleri de yakından takip ediyor. Lübnan'da yaşanan son gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Lübnan bizim için yalnızca coğrafi açıdan yakın bir ülke değil, aynı zamanda tarihi bağlarımız bulunan dost ve kardeş bir ülkedir.

Lübnan'ın güvenliği, barışı ve istikrarı tüm bölgemizin istikrarı açısından büyük önem taşıyor. Bölgedeki diğer ülkelerde olduğu gibi Lübnan'ın egemenliği, siyasi birliği ve toprak bütünlüğü korunmalıdır.

Lübnan'daki iç meselelerin dış müdahaleler veya askeri yöntemlerle daha da karmaşık hale getirilmesine ve ülkenin dış güçler arasındaki rekabetin sahasına dönüştürülmesine karşıyız.

Lübnan halkının kendi geleceğine ilişkin kararları özgür iradesiyle alma hakkına sahip olduğuna inanıyoruz.

thyjuı
İsrail tankları, Güney Lübnan’daki Batı Zutar’dan görülen Doğu Zutar’da, 5 Ağustos 2026 (EPA)

İsrail'in Lübnan'a yönelik saldırılarının, İsrail'in bölgedeki temel sorun teşkil eden saldırgan ve yayılmacı politikaları çerçevesinde derhal sona ermesi gerekiyor.

Bu kapsamda Lübnan'da ateşkese ulaşmak amacıyla yürütülen görüşmeleri olumlu bir adım olarak görüyoruz.

Lübnan'ın güvenliği ve istikrarı bölgesel barıştan ayrı değerlendirilemez.

Ortadoğu'nun tarihi sürekli çatışmalar, yıkım ve acılar üzerinden yazılmamalı. Bu bölge de barış, huzur ve refahı hak ediyor.

Türkiye'nin tüm diplomatik çabaları bu yaklaşım temelinde yürütülüyor.

Bölgemiz uzun yıllardır savaş ve gözyaşıyla anılıyor. Bu gerçekliği değiştirmek için elimizden geleni yapmalıyız.

Elbette Lübnan'ın istikrarını yeniden kazanmasını, kurumlarının güçlenmesini ve halkının geleceğine güven ve huzur içinde bakabilmesini istiyoruz.

Bu çerçevede her türlü teknik desteği ve işbirliğini sağlamaya hazırız.

Bu konudaki irademizi ve taahhüdümüzü, kısa süre önce ülkemizde ağırladığımız Cumhurbaşkanı Joseph Avn ve Başbakan Nevvaf Selam'a da ilettik.

Suriye... Yeni bir aşama

*Suriye'deki değişim sürecini bugüne kadar nasıl değerlendiriyorsunuz?

Suriye'de yaşanan değişim sürecini, Suriye halkının kendi geleceğini belirleme iradesi açısından tarihi bir dönüm noktası olarak değerlendiriyoruz.

Türkiye, ilk günden itibaren Suriye'nin toprak bütünlüğünü, siyasi birliğini ve egemenliğini savundu.

Suriye'nin yaşadığı savaş, terör ve istikrarsızlık bölgenin tamamına ağır bedeller ödetti.

Şimdi yeni bir aşamanın önündeyiz.

En önemli beklentimiz, bu yeni aşamanın kalıcı barış, istikrar ve Suriye'nin yeniden imarı için zemin hazırlamasıdır.

Suriye'nin kuzeyinde veya ülkenin herhangi bir bölgesinde Türkiye'nin güvenliğini tehdit edecek herhangi bir örgüt ya da yapının varlığına izin vermeyeceğiz.

Suriye'nin toprak bütünlüğü bizim için ne kadar önemliyse Türkiye'nin ulusal güvenliği de aynı ölçüde önemlidir.

Bu aşamanın başından itibaren temel beklentimiz, Suriyeli kardeşlerimizin kendi ülkelerinde güven ve barış içinde yaşayabilmeleriydi.

Suriye, Aralık 2024'ten bu yana ülkedeki güvenlik koşullarının iyileştirilmesi, ekonomik kalkınmanın zemininin hazırlanması ve toplumsal uzlaşının tesis edilmesi yolunda önemli mesafe katetti.

Elbette bölgesel sahiplenmenin ve Suriye hükümetine verilen bölgesel desteğin bu sonuçların elde edilmesinde önemli rolü oldu.

Bölge ülkeleri ve uluslararası toplumla iyi ilişkiler geliştirmeyi başaran Suriye hükümeti, sürdürülebilir istikrar ve güvenlik gündemine odaklanarak yeni çatışmalara dahil olmaktan kaçınma konusunda bir kapasite ortaya koydu.

Bugün Suriye'deki durumun normalleşmesi, aslında tüm bölge açısından stratejik önem taşıyan bir mesele haline geldi.

Suriye'nin adının bir istikrarsızlık kaynağıyla anılması yerine artık bağlantı ve kalkınma projeleriyle anılmaya başlandığını görüyoruz.

Türkiye, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da Suriye'nin istikrarı, yeniden ayağa kalkması ve bölgesel barışın güçlendirilmesi için üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmeye ve gerekli çabayı göstermeye devam edecek.

Türkiye bu doğrultuda bölgesel ve uluslararası ortaklarıyla işbirliği yapma konusunda kararlıdır.

Suriye'de yeni bir sayfanın açıldığı bu dönemde, bu sayfanın yeni acılarla değil; barış, kardeşlik, egemenlik ve ortak gelecek vizyonuyla yazılması gerekiyor.


Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, Şarku’l Avsat’a konuştu: Yolsuzluk yapanlara koruma yok... Silahların toplatılması uygulanacak

(foto altı) Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi dün Bağdat’ta Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil’e verdiği röportaj sırasında
(foto altı) Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi dün Bağdat’ta Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil’e verdiği röportaj sırasında
TT

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, Şarku’l Avsat’a konuştu: Yolsuzluk yapanlara koruma yok... Silahların toplatılması uygulanacak

(foto altı) Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi dün Bağdat’ta Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil’e verdiği röportaj sırasında
(foto altı) Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi dün Bağdat’ta Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil’e verdiği röportaj sırasında

Hiçbir şey, bir gazeteciyi ziyaret ettiği bir ülkede yaşanan beklenmedik bir gelişmenin heyecanı kadar sevindiremez. Hele söz konusu ülke Irak ise... Uzun süren bir siyasi mücadelenin ardından, eski başbakanlar Nuri el-Maliki ile Muhammed Şiya es-Sudani arasındaki çekişmeden sıyrılarak başbakanlık görevine getirilen Ali ez-Zeydi ile tanışmak için randevu talep etmiştim. Görüşme 28 Haziran için planlanmıştı; dolayısıyla bir gün önceden Bağdat’a ulaşmam doğaldı. Bazen bir tesadüf, bin planlı buluşmadan daha hayırlı olabiliyor.

Ali ez-Zeydi göreve geldiğinde, kendi kendime “Umarım hayatının en büyük hatasını yapmamıştır” diye düşündüm. Mali işler ve iş dünyasında başarılı olduğu, önemli bir servete sahip bulunduğu söyleniyordu. Böylesine başarılı kurumları geride bırakıp, başarı ihtimalinin oldukça düşük, hatta neredeyse yok denecek kadar az olduğu Irak siyasetinin sert atmosferine neden girsin? Daha ilk günden elinde iki büyük ‘bomba’ taşıdığını düşünüyordum: Iraklıların servetini yiyip bitiren yolsuzluk ve ülkeye hem ekonomik hem de uluslararası itibarı ile bölgesel ilişkileri açısından ağır bedeller ödeten silahlı yapıların varlığı.

Yeşil Bölge’de sabah erkenden uyandığımda telefonuma, gece saatlerinde zırhlı birliklerin bölgeyi kapattığını ve giriş çıkışların durdurulduğunu bildiren mesajlar geldi.

İlk anda bunun basit bir yanlış anlaşılmadan ibaret olabileceğini düşündüm. Ancak kısa süre içinde olayın çok daha büyük ve tehlikeli olduğu ortaya çıktı. Yargı kararlarına dayanılarak güvenlik güçleri, bugüne kadar kimsenin evlerine baskın yapmaya cesaret edemeyeceği düşünülen çok sayıda kişinin evine operasyon düzenledi. Saatler içinde etkili isimler, nüfuz sahibi kişiler, milletvekilleri ve valiler birer birer gözaltına alınarak, kamu kaynaklarının nasıl yağmalandığına ilişkin soruşturma kapsamında ifadeye götürüldü. Operasyon yalnızca Bağdat’la sınırlı kalmadı; diğer vilayetlere de yayıldı ve halen devam ediyor.

Ez-Zeydi, görevine maaşı ile tüm ödeneklerinden feragat ederek başladı ve “Bir kravat dahi olsa hiçbir hediye kabul etmeyeceğim” mesajını verdi. Bağdat kulislerinde, kendisini yolsuzluk ağına çekmek için 200 milyon dolar teklif ettiği öne sürülen kişinin bugün soruşturma altında olduğu konuşuluyor.

Yolsuzluk yapan hiç kimsenin korunmayacağını vurgulayan Başbakan, “Yolsuzlukla mücadele kararından da silahların yalnızca devletin elinde toplanması kararından da geri dönüş olmayacak. Bunların tamamı hukukun gücüyle uygulanacak” diyor. Her türlü dayatma ve vesayeti reddeden ez-Zeydi, Irak’ın kaynağı ne olursa olsun hiçbir baskıya boyun eğmeyeceğini belirtiyor. Kendisine, “Parası olan iktidarı ister, iktidarı olan da parayı ister” diye takıldığımda ise mali durumunun son derece iyi olduğunu, gelecek parlamento seçimlerinde aday olmayacağını ve başbakanlık için ikinci bir dönem talep etmeyeceğini söyledi.

frgthyj7
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi dün Bağdat’ta Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil’e verdiği röportaj sırasında

Odaya girdiğimde gözlerinden, uzun süredir uykusuz olduğu anlaşılıyordu. Nitekim bunu doğrulayarak, Bağdatlıların ‘büyük balıkların yakalandığı gece’ diye nitelendirdiği operasyona bizzat nezaret ettiği için 24 saattir uyumadığını söyledi. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin Bağdat ziyareti, Arap basınına ilk kez konuşan Başbakan’a ayrılan görüşme süresinin kısalmasına neden oldu. Bu nedenle bazı soruları yöneltme fırsatı bulamadım. Röportajın tam metni şöyle:

- Yolsuzlukla mücadele geri dönülmez bir karar mı?

Evet. Bu, geri dönüşü olmayan bir karar; bir tercih değil, zorunluluk. Bugün yolsuzluk, Irak devletinin varlığını tehdit eder hâle gelmiştir. Devlet mekanizmasına hizmet etmek için değil, yağmalamak amacıyla sızmış unsurlar var. Bu anlayışın artık Irak’ta yeri olmayacak. 1980-2003 yılları arasında Irak’ın kaynakları savaşların sürdürülmesi için harcandı. Ardından ambargo dönemi geldi. Dolayısıyla Irak halkı 23 yıl boyunca ülkesinin zenginliklerinden faydalanamadı. 2003’ten bugüne, yani 2026’ya kadar geçen süre de yine 23 yıl. Son dönemde Irak’ın neler yaşadığı herkesin malumu. Bu süreçte, özü yağma ve hırsızlık üzerine kurulu çarpık bir anlayış gelişti. Biz şimdi bu düzeni sona erdirmeye, Irak için yeni bir sayfa açmaya ve o dönemi geride bırakmaya çalışıyoruz.

- Yani yolsuzluk dönemini kapatma kararı aldınız?

Evet. Irak’ta artık yolsuzluğa yer olmayacak. Devlet dışında silah taşıyan hiçbir yapıya da izin verilmeyecek. Bu yılın sonunda, silahlı gücün yalnızca devlet ve güvenlik kurumlarının elinde olacağını tescilleyecek Ulusal Egemenlik Konferansı’nı ilan edeceğiz. Devlet çatısı dışında hiçbir silahlı oluşum kalmayacak ve Irak halkı ülkesinin zenginliklerinden hak ettiği şekilde yararlanacak.

Önümüzde iki yol var. Ya belirli kişilerin çıkarlarını gözetip hem Allah’ın hem de halkın rızasını kaybedeceğiz ya da onları sistemden uzaklaştıracağız. Bugün Maliye Bakanı’na, yolsuzluğa bulaşanlardan Irak’ın parasını geri almak üzere özel bir hesap açması talimatını vereceğiz. Bu kişiler, kamu kaynaklarını iade etmek zorunda. İade etmeyenler hakkında ise farklı bir yol izleyeceğiz. Yolsuzluk gelirlerini geri ödeyenlerle hukuki uzlaşma yoluna gideceğiz; Irak halkının haklarını da yasa çerçevesinde koruyacağız. Tüm işlemler gizlilik içinde yürütülecek. Bu göreve yalnızca Allah rızası için niyet ettim. Irak’a karşı omuzlarımızda bir borç taşıyoruz.

- Sözünü ettiğiniz borç nedir?

Irak bize sahip olduğumuz tüm imkânları sundu. Irak olmasaydı bugün bulunduğumuz konumda olabilir miydik? Artık bu borcu ödeme zamanı geldi. Bu nedenle maaş almayacağımı, kravat dahi olsa hiçbir hediye kabul etmeyeceğimi ve kamu malına el sürmeyeceğimi açıkladım. Eğer bunun aksini yaparsam hak ettiğim karşılığı görmeyi dilerim. Bu sözü kendime, ileride değişme ihtimalini ortadan kaldırmak için verdim. Bizim en büyük hedefimiz Allah’ın rızasını kazanmak ve Irak halkının mutluluğunu sağlamaktır.

- Bedeli ne olursa olsun yolsuzlukla mücadeleyi sürdürecek misiniz?

Ben ölümü Allah’a kavuşmak olarak görüyorum. Irak için verebileceğimiz en küçük bedel de budur. Ayrıca ikinci dönem için aday olmayacağımızı ve siyasi parti kurmayacağımızı da ilan ettik. Ancak en büyük arzum, tüm dünyanın Irak’ı gerçek liderler yetiştiren bir ülke olarak görmesidir. Iraklıların bu köklü ülkeyi yönetebilecek kapasiteye sahip olduğunu göstermek istiyoruz. Ülke dışından, ne doğudan ne de batıdan gelecek hiçbir dayatmaya izin vermeyeceğim. Irak’ın kararı, Irak halkının ve parlamentonun kararıdır; hükümetin görevi de bu kararı uygulamaktır.

- O halde sizin sloganınız ‘Önce Irak’, büyük ya da bölgesel güçler değil?

Kesinlikle. Bizim için her şeyden önce Irak gelir. Irak’ın çıkarlarının önüne hiçbir şey geçemez. Benim önceliğim Irak halkının menfaatidir. Halkımızın çıkarı ise uluslararası toplumla, komşu ülkelerle ve Körfez ülkeleriyle güçlü ilişkiler kurmaktan geçiyor. Çünkü Irak bir köy değil, bir devlettir.

sdgrft
Başbakan Ali ez-Zeydi, Irak parlamentosunda hükümetinin oylaması sırasında (Hükümet medyası)

- Sayın Başbakan, İran ile yaşanan son savaş sırasında Irak’ın Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleriyle ilişkileri sarsıldı. Çünkü Irak topraklarından Körfez’deki hedeflere yönelik bazı saldırılar düzenlendi...

Bu iddiaları araştırmak üzere uzman komisyonlar oluşturuldu. Aynı zamanda Körfez ülkelerindeki ilgili taraflardan da ellerindeki delilleri bekliyoruz. Bunların ardından gerekli adımları atacağız. Soruşturma başlatılması talimatını verdik ve tüm güvenlik kuvvetleri komutanlarına, Irak topraklarının komşu ülkelere yönelik saldırılar için kullanılmasına yönelik her türlü girişimin engellenmesi yönünde talimat ilettik. Ancak bugünü geçmişin ışığında yargılamamak gerektiğini düşünüyorum. Biz görevi devraldığımızda bu tablo zaten mevcuttu.

- Önümüzdeki ayın ortasında Washington’ı ziyaret etmeniz bekleniyor. Bunun dışında da çeşitli ziyaretleriniz olacak sanırım...

Kardeş ve dost ülkelerden çok sayıda davet aldık. Fransa, Birleşik Krallık ve Almanya’dan da davetler geldi. Ancak ortak çalışmalar açısından öncelik taşıyan ziyaretlerimiz; Washington’ın ardından sırasıyla Türkiye’ye, İran’a ve Suudi Arabistan’a olacak.

- Washington ziyaretinden beklentiniz nedir? Ayrıca Irak’ın ağır bir mali krizden geçtiğini söylersek abartmış olur muyuz?

Bu değerlendirme doğru değil. Devlet memurlarının maaşları güvence altında ve düzenli olarak ödeniyor. Bu konuya büyük önem veriyoruz. Hükümetimiz göreve başladığında kamu borcu yaklaşık 208 trilyon Irak dinarı düzeyindeydi. Bütçe gelirlerinin yüzde 93’ü petrole, yüzde 7’si ise petrol dışı gelirlere dayanıyor.

Irak ekonomisine ilişkin vizyonum, bugün iki farklı ekonomik anlayışın çatıştığı yönünde. Bir yanda ölmek istemeyen eski ekonomi, diğer yanda ise doğumu sancılı geçen yeni ekonomi var. Bizim ekonomik yaklaşımımız, piyasa ekonomisine güçlü bir geçiş yapmak ve eski ekonomik modeli geride bırakmaktır. Ancak uygulamada çok sayıda çelişkili yasa ile karşı karşıyayız. Hâlâ, feshedilen Devrim Komuta Konseyi döneminden kalma ve sosyalist anlayışla hazırlanmış eski kararlar yürürlükte bulunuyor. Oysa Irak Anayasası ekonomik özgürlüğü esas alıyor. Bu nedenle miras kalan mevzuatı değiştirmek için kapsamlı bir reform süreci başlattık. Önümüzdeki günlerde Bakanlar Kurulu bu düzenlemeleri tamamlayarak parlamentoya sevk edecek. Ayrıca, Irak Merkez Bankası’nın katkı sağlayacağı ve halka arz edilecek Enerji ve Kalkınma Fonu’nu kurma çalışmalarımız sürüyor. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Katar’ı bu fona katkı vermeye davet edeceğiz. Aynı şekilde Amerikan ve Avrupalı fonlar ile bankalara da çağrıda bulunacağız. Bu fon; kalkınma, sanayi, tarım ve halkımızın ihtiyaç duyduğu tüm üretim sektörlerini destekleyecek.

- Hürmüz Boğazı’nın kapanması krizinde hükümetiniz kamu maliyesini nasıl yönetti? Merkez Bankası’ndan borçlanma ve rezervlerin kullanılması yoluna mı gidildi?

Poliçeleri iskonto ettirdik ve hem bankalardan hem de Irak Merkez Bankası’ndan borçlandık.

- Irak’ın OPEC’e yönelik tutumu geniş tartışmalara yol açtı. Irak’ın üretim kotasının artırılmasını istediği açık. Peki üretimi artırma hedefiyle petrol fiyatlarının korunması arasında nasıl bir denge kurmayı planlıyorsunuz?

Buradan OPEC’teki ilgili taraflara seslenmek istiyorum. Irak, 1980 yılında savaşa girdi ve sekiz yılın sonunda 100 milyar doların üzerinde borçla çıktı. Ardından Kuveyt’i işgal etti ve bu kez 200 milyar doları aşan yeni bir borç yükü oluştu. 2003’ten sonra ise terör ülkemize yerleşti ve uzun yıllar istikrarsızlık yaşadık. Daha sonra Iraklılar DEAŞ terör örgütüyle yalnızca kendi ülkelerini değil, tüm bölgeyi savunmak için mücadele etti. Eğer DEAŞ Irak’ı ele geçirseydi, komşu ülkelerin ve bölgenin ulusal güvenliği ciddi şekilde tehdit altına girecekti. Bu savaşın altyapımıza maliyeti yaklaşık 400 milyar dolar oldu. Bugün hâlâ binlerce Iraklı, yıkılan evlerine ve yaşadıkları bölgelere geri dönebilmiş değil. Bu gerçeklerin dikkate alınması gerekiyor. Buna ek olarak Irak’ın nüfusu 47 milyona ulaştı. Buna karşın günlük üretim kotamız 3,4 milyon varil seviyesinde bulunuyor. OPEC içinde kota belirlenirken ve paylaşım yapılırken bu gerçeklerin de dikkate alınması gerekir. Biz Irak’ın ve Irak halkının haklarını gözeten adil bir kota mekanizması oluşturulmasını istiyoruz.

- Irak’ın Uluslararası Para Fonu (IMF) ya da Dünya Bankası’ndan kredi programına girebileceği yönünde beklentiler vardı. Bu ihtimal hâlâ gündemde mi?

Körfez bölgesinde deniz ulaşımının ve ihracatın yeniden başlaması, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasıyla birlikte bu finansman seçeneklerinden vazgeçildi. Artık böyle bir ihtiyacımız bulunmuyor.

- Washington, çeşitli gerekçelerle Irak’a gönderilen nakit dolar sevkiyatlarını bir süre durdurmuştu. ABD Başkanı ile görüşmenizde bu sorunun tamamen çözüleceğini düşünüyor musunuz?

Bu uygulama belirli talepler karşılığında yürütülen bir pazarlık değildi; tamamen ihtiyati bir tedbirdi. Nakit dolaşımına ilişkin bazı kaygılar vardı. Biz de bu paraların kullanım mekanizmasını ve izlediği finansal yolları Amerikan tarafına ayrıntılı şekilde anlattık. Sorun çözüldü ve nakit sevkiyatları fiilen Irak’a ulaştı.

defvrf
4 Haziran 2026’da Bağdat’ın kuzeyindeki Samarra’da, Seraya es-Selam üyeleri, Irak devletine entegrasyonlarının başlangıç töreni sırasında sloganlar atıyor. (AP)

- Hükümet, silahların yalnızca devletin elinde toplanmasına karşı çıkan silahlı gruplarla müzakere yürüttü mü? ABD’nin çekilmesinin ardından bu gruplar kesin olarak karşı çıkarsa, hükümet onlarla karşı karşıya gelmek zorunda kalır mı?

Bunu açıkça söylüyoruz: Devletin gücünden başka hiçbir güç kabul edilemez. Bu ilkeyi hukukun gücüyle hayata geçireceğiz. Devletin silahı dışında hiçbir silah olmayacak.

- Silahların yalnızca devletin elinde toplanmasına yönelik planın, siyasi güçleri gözetmek amacıyla alınmış sembolik bir adımdan ibaret olduğunu düşünenler de var...

Eğer sürekli şüphe duyanların söylediklerine kulak verirsek hiçbir sonuca ulaşamayız. Silahlı gruplara gelince; bunlar ideolojik yapılar. Bu grupların silah bırakmayı kamuoyu önünde kabul etmiş olmaları başlı başına önemli ve büyük bir adımdır. Ancak fiiliyatta da ilerleme kaydettik. Seraya es-Selam, Asaib Ehli’l Hak ve İmam Ali Tugayları başta olmak üzere çeşitli gruplardan farklı türlerde silahlar teslim aldık. Fakat silahların teslim edilmesinden daha önemli olan, bu gruplarla emirleri altındaki savaşçılar arasındaki örgütsel bağın koparılmasıdır.

Bugün itibarıyla bu gruplara ait silahların büyük bölümü devletin denetimine geçti. Geriye yalnızca sınırlı bir miktar kaldı. Kalan silahların da silahlı kuvvetlere teslim edilmesine yönelik mekanizma kısa süre içinde işletilecek. Bu dosya tamamen çözüme kavuşturulacak. Devletten daha güçlü hiçbir yapı olamaz. Biz, direnişin kalıcı bir meslek değil, ihtiyaç halinde başvurulan bir yöntem olduğuna inanıyoruz. Artık bu ihtiyacı doğuran şartlar ortadan kalkmıştır. Devlet içinde devlet olmasına ise asla izin vermeyeceğiz.

sdvdsfv
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, 16 Haziran 2026 tarihinde Bağdat’ta ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack ile yaptığı görüşme sırasında (Hükümet medyası)

- ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack sizden ne talep etti?

Herhangi bir talepte bulunmadı. Ancak bürokratik engeller nedeniyle bazı Amerikan şirketlerinin faaliyetlerinin durması konusunu görüştük. Biz de bu şirketlerin önündeki bürokratik engelleri kaldırarak işlemlerini kolaylaştırdık.

- ABD’nin hükümetinizin planlarını destekleme konusunda gerçek bir irade ortaya koyduğunu düşünüyor musunuz?

Başkan Donald Trump ile yalnızca bir kez telefonda görüştüm. Evet, bu desteğe yönelik bir yaklaşım gördük. Ancak biz her adımda Irak’ın çıkarlarını her şeyin önünde tutuyoruz. Maddi hedefleri olduğu için taviz verenler olabilir; bizim için böyle bir durum söz konusu değildir.

- Sayın Başbakan, siyasi güçler görevinizi kolaylaştırma konusunda size taahhütte bulundu mu?

Evet, kesinlikle. Zaten daha önce başbakanlık görevi bize iki kez teklif edilmiş, ancak her iki teklifi de reddetmiştik.

- Kişisel olarak etkilendiğiniz bir isim var mı?

Evet. Rahmetli babamdan çok etkilendim. Beni her zaman yanında götürürdü. Zulümden nefret eder, Allah’ın kullarına zulmedilmesini asla kabul etmeyeceğini söyler ve beni de Rabbin gazabını üzerime çekmemem konusunda uyarırdı.

- Suriye ve Cumhurbaşkanı Şera ile ilişkileriniz nasıl?

İlişkilerimiz olumlu yönde ilerliyor ve iyi bir seviyeye ulaşma yolunda. Dışişleri Bakanımız yakın zamanda Suriye’yi ziyaret edecek. Cumhurbaşkanı Şera da beni telefonla arayarak tebrik etti. İki kardeş halkın yararına ekonomik açılım ve iş birliği sürecini hayata geçirmeye hazırlanıyoruz.


Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu Şarku’l Avsat’a konuştu: Suudi Arabistan ile demiryolu koridorunun maliyetleri ve finansmanı yıl sonuna kadar netleşecek

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu (Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı)
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu (Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı)
TT

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu Şarku’l Avsat’a konuştu: Suudi Arabistan ile demiryolu koridorunun maliyetleri ve finansmanı yıl sonuna kadar netleşecek

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu (Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı)
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu (Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı)

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu, Suudi Arabistan ile Türkiye arasındaki stratejik demiryolu koridoru projesine ilişkin maliyet, yatırım ihtiyaçları ve finansman modelini belirlemeye yönelik detaylı çalışmaların, teknik heyetler tarafından 2026 yılı sonuna kadar tamamlanmasının planlandığını açıkladı.

Şarku’l Avsat’a özel bir mülakat veren Uraloğlu, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın ortaya koyduğu güçlü siyasi iradenin, bu tarihi projenin önündeki tüm mali ve operasyonel engellerin aşılmasında temel itici gücü oluşturduğunu vurguladı. Uraloğlu, hattın hasar gören 400 kilometrelik kısmının rehabilitasyonu için Ürdün ve Suriye ile net mutabakatların sağlandığına dikkat çekerek, bu projenin Hürmüz Boğazı’nda yaşanan gerilimler karşısında Körfez ve dünya tedarik zincirini güvence altına alacak güvenli, jeopolitik bir alternatif olacağını ifade etti.

Söz konusu projenin Körfez ile Avrupa arasında, diğer ulaşım koridorlarını destekleyen ve bölgesel entegrasyonu güçlendiren yeni ve benzersiz bir ticari omurga oluşturma potansiyeline sahip olduğunu belirten Uraloğlu, stratejik hedefin sadece belirli ülkelere erişim sağlamak olmadığını, tüm Avrupa kıtasını kapsayacak entegre ve sürdürülebilir bir ulaşım ağı kurmayı amaçladıklarını kaydetti.

Uraloğlu, 9 Haziran’da Suudi Arabistan Ulaştırma ve Lojistik Hizmetler Bakanı Salih el-Casir ile demiryolları ve lojistik hizmetlerini kapsayan bir mutabakat zaptı imzalamıştı.

Sınır geçişlerinin ve pasaport işlemlerinin kolaylaştırılması

Pasaport işlemleri ve sınır geçişlerine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Uraloğlu, bu aşamada önceliklerinin fiziksel altyapıyı oluşturmak ve eksik bağlantıları tamamlamak olduğunu ifade etti. Bu hatta yönelik uzun vadeli vizyonlarının sadece yük taşımacılığı ile sınırlı olmadığını, aynı zamanda yolcu taşımacılığını da kapsadığını belirten Uraloğlu, bu doğrultuda sınır geçiş işlemlerinin kendileri için büyük önem taşıdığını vurguladı.

vfebthy
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu ile Suudi Arabistan Ulaştırma ve Lojistik Hizmetler Bakanı Salih el-Casir, iki mutabakat metninin imzalanmasının ardından el sıkışırken (X)

Güvenli, hızlı ve etkin bir sistem kurmayı hedeflediklerini dile getiren Uraloğlu, bu amaçla bazı yeni ve somut düzenlemeleri hayata geçirdiklerini aktardı. Uraloğlu, sürücü vize sürelerinin 15 günden bir yıla çıkarılması ve işlemlerin daha hızlı tamamlanması için gerekli belgelerin yeniden düzenlenmesi gibi adımlar attıklarını kaydetti. Pasaport işlemlerini ve sınır kapılarındaki süreçleri hızla iyileştirmek için çalıştıklarını ifade eden Uraloğlu, bu hattın yük taşımacılığının ötesine geçerek insanları birbirine yakınlaştırma, kültürel ve sosyal etkileşimi artırma misyonu taşıdığını sözlerine ekledi.

Uraloğlu, projenin nihai uygulama modelinin ve katılımcı şirketlerin, yürütülen teknik çalışmaların tamamlanmasının ardından tamamen netleşeceğini belirtti. Türkiye’nin ulaştırma alanında dünyanın en güçlü mühendislik ve müteahhitlik kapasitesine sahip ülkelerinden biri olduğuna dikkat çeken Uraloğlu, her şeyin planlandığı gibi gitmesi halinde Türk şirketlerinin bu kıtalararası projede önemli ve öncü bir rol oynayacağını vurguladı.

Ürdün-Suudi Arabistan ve Suriye-Türkiye hattı

Ürdün-Suudi Arabistan ve Suriye-Türkiye hatlarının detaylarına ilişkin konuşan Uraloğlu, teknik çalışmaların yoğun bir şekilde sürdürüldüğü bir aşamada olunduğunu belirtti. Teknik ekiplerin saha incelemelerine devam ettiğini aktaran Uraloğlu, yenileme yapılacak bölümlerin, tamamen yeniden inşa edilecek kısımların ve her bir sektör için gerekli yatırım miktarının belirlenmekte olduğunu ifade etti. Şu anki temel hedeflerinin hat güzergahı boyunca tam ihtiyaçları ve gerekli teknik çalışmaları netleştirmek olduğunu dile getiren Uraloğlu, işlerin planlandığı gibi gitmesi halinde yıl sonuna kadar maliyetler, yatırım ihtiyaçları ve finansmana yönelik daha net bir çerçevenin ortaya çıkacağını, ardından ilgili ülkelerle doğrudan ortak yatırım programı ve detaylı uygulama planı üzerinde çalışmaya başlayacaklarını kaydetti.

Projenin öngörülen finansman hacmi ve mali karşılanma mekanizması hakkında Şarku’l Avsat’a açıklamalarda bulunan Uraloğlu, bu aşamada toplam maliyete ilişkin kesin bir rakam telaffuz etmek için henüz erken olduğunu söyledi. Öncelikle yapılması gerekenin, sahadaki gerçeklere dayalı olarak gerekli yatırımları tam olarak belirlemek olduğunu ifade eden Uraloğlu, teknik çalışmaların tamamlanmasıyla birlikte mali tablonun daha net ve kesin bir şekilde ortaya çıkacağını sözlerine ekledi.

Liderlik iradesi ve esnek finansman alternatifleri

Uraloğlu sözlerine şu ifadelerle devam etti: “Bununla birlikte, burada finansmandan bile önce en önemli unsur, siyasi iradenin mevcudiyetidir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman, bu tarihi projeyi hayata geçirmek için güçlü ve kararlı bir irade ortaya koymuşlardır. Bu durum bizim için en önemli unsuru ve temel itici gücü temsil etmektedir.”

Aynı bağlamda açıklamalarını sürdüren Uraloğlu, “Siyasi irade ve ortak vizyon sağlandıktan sonra finansman modelleri büyük bir esneklikle geliştirilebilir. Devletlerin kamu kaynakları, uluslararası finans kuruluşlarından destek alınması veya farklı yatırım modellerinin benimsenmesinin yanı sıra kamu-özel sektör ortaklığı finansman seçenekleri de değerlendirilebilir. Bu nedenle şu anki en yüksek önceliğimiz, teknik çalışmaları tamamlamak ve net, onaylanmış bir mühendislik projesi sunmaktır. Nihai finansman modeli, bu aşamadan sonra ilgili ülkeler arasında yapılacak ortak değerlendirmeler ve anlaşmalar doğrultusunda belirlenecektir” ifadelerini kullandı.

Ulaşım, stratejik bir güvenlik unsurudur

Jeopolitik boyutlara ilişkin değerlendirmesinde bulunurken son yıllarda yaşanan pandemi, bölgesel çatışmalar ve küresel krizlerin net bir gerçeği ortaya koyduğunu belirten Uraloğlu, ulaştırma koridorlarının sadece ekonomik ve ticari araçlar olmadığını, aynı zamanda son derece hassas stratejik güvenlik unsurları olduğunu ifade etti. Uraloğlu, bu nedenle ülkeler arasındaki iş birliğinde bağlanabilirliğin temel ve kalıcı bir odak noktası haline geldiğini vurgulayarak, küresel ticaretin sürdürülebilirliğinin, enerji arz güvenliğinin ve tedarik zincirlerinin istikrarının tamamen güçlü ve korunaklı ulaşım ağlarına bağlı olduğunu kaydetti.

Açıklamalarını sürdüren Uraloğlu, Türkiye’nin Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarının kesişim noktasındaki benzersiz stratejik konumu sayesinde bölgesel ve küresel ticaret ağlarında merkezi ve hayati bir konumda yer aldığını belirtti. Suudi Arabistan’ın ise Körfez bölgesinde ve dünyada en önemli, en güçlü ekonomik güçlerden biri olduğunu ifade eden Uraloğlu, iki ülke arasında ulaştırma sektöründe yapılacak iş birliğinin sadece Ankara ile Riyad arasındaki ikili ilişkileri güçlendirmekle kalmayacağını, aynı zamanda Körfez’den Avrupa’ya, Akdeniz’den Karadeniz’e kadar uzanan geniş bir coğrafyanın ticari ve lojistik yapısının gelişmesine de etkin bir katkı sağlayacağını vurguladı.

sdcdsc
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu ile Suudi Arabistan Ulaştırma ve Lojistik Hizmetler Bakanı Salih el-Casir, iki mutabakat metninin imzalanmasının ardından el sıkışırken (X)

Uraloğlu, son dönemde Suudi Arabistan-Türkiye ilişkilerinin büyük bir ivme kazandığını ve gözle görülür bir gelişme kaydettiğini belirtti. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İki Kutsal Caminin Hizmetkarı Kral Selman bin Abdulaziz ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın ortaya koyduğu güçlü iradenin iki ülke arasındaki iş birliğini daha geniş ve kapsamlı stratejik temellere oturttuğunu ifade eden Uraloğlu, bu durumun sadece geleneksel ticaret ve yatırım alanlarında değil; ulaştırma, lojistik, enerji ve kıtalararası bağlantı gibi geleceği şekillendirecek hayati alanlarda da somutlaşan ortak bir vizyon yarattığına dikkat çekti.

Teknolojik ve dijital ortaklık

Uraloğlu sözlerini şöyle sürdürdü: “Bu bağlamda, özellikle demiryolu sektöründe son derece vaat edici fırsatlar görüyoruz. Yakın zamanda Riyad’da imzaladığımız mutabakat zabıtları ile demiryolu sektöründe teknik iş birliği, lojistik hizmetlerin geliştirilmesi, modern ulaşım teknolojileri, dijitalleşme, bakım ve işletme faaliyetleri, emniyet ve güvenlik uygulamalarının yanı sıra karşılıklı eğitim faaliyetleri de dahil olmak üzere birçok alanda ortak ve kapsamlı bir iş birliği zemini oluşturduk. İş birliğimiz sadece yük taşımacılığı ile sınırlı kalmayıp yolcu taşımacılığını, turizm hareketliliğini, dini ziyaretleri ve halklarımız arasındaki insani etkileşimin artırılmasını da kapsıyor.”

Açıklamalarına devam eden Uraloğlu, “Biz sadece bugünün mevcut ihtiyaçlarını karşılamayı değil, geleceğin kapsamlı ulaşım sistemlerini inşa etmeyi planlıyoruz. Tam da bu nedenle, Körfez bölgesini Türkiye üzerinden Avrupa’ya bağlayacak yeni demiryolu hatları kurmak için çalışıyoruz. Şu anda Suudi Arabistan’dan başlayan, Ürdün ve Suriye üzerinden Türkiye’ye ulaşan ve ardından tamamen Avrupa demiryolu ağına entegre olacak bir güzergâh üzerinde teknik çalışmalar yürütüyoruz. Bu hat tamamlanıp faaliyete geçtiğinde, Körfez bölgesinden Avrupa’ya daha hızlı, daha güvenli ve daha sürdürülebilir bir şekilde yük taşımak mümkün olacak” dedi.

Riyad’da imzalanan iki mutabakat zaptının geleneksel teknik iş birliğinin ötesine geçerek lojistik ve dijital derinliğe ulaştığını vurgulayan Uraloğlu, günümüz ulaştırma sektöründeki rekabetin sadece fiziksel altyapıyla sınırlı olmadığını, aynı zamanda dijital altyapıyı, akıllı lojistik sistemlerini, veri yönetimini ve sınır geçiş işlemlerinin hızlandırılmasını da kapsadığını belirtti. Uraloğlu, “İki ülke arasındaki stratejik iş birliğini sadece demiryolu rayları döşemek veya tren işletmekten ibaret görmüyoruz” şeklinde konuştu.

Suriye ve Ürdün ile bölgesel uzlaşma

Demiryolu bağlantısı konusunda Suriye ve Ürdün taraflarıyla varılan mutabakatın niteliğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Uraloğlu, bu projenin sadece Türkiye ve Suudi Arabistan ile sınırlı kalmayıp coğrafi güzergâh üzerinde yer alan diğer ülkeleri de merkezine alan geniş kapsamlı bir bölgesel entegrasyon projesi olduğunu ifade etti. Uraloğlu, temel hedeflerinin Körfez bölgesinden başlayarak Ürdün ve Suriye üzerinden Türkiye’ye uzanan ve oradan Avrupa’ya bağlanan kesintisiz bir demiryolu koridoru oluşturmak olduğunu belirterek, bu stratejik çerçevede koridorun geliştirilmesi ve canlandırılması konusunda hem Suriye hem de Ürdün ile net mutabakatlara varıldığını açıkladı.

Suudi Arabistan tarafında şu anda Ürdün sınırına kadar uzanan gelişmiş ve güçlü bir demiryolu altyapısının mevcut olduğunu aktaran Uraloğlu, Türkiye tarafında ise demiryolu ağının sınır hattındaki Gaziantep, Kilis ve İslahiye bölgelerine yüksek etkinlikle ulaştığını kaydetti. Bu doğrultuda, Suriye ve Ürdün kısımlarındaki bağlantının kurulması ve rehabilite edilmesinin projenin en acil ve ana eksenlerinden birini oluşturduğunu belirten Uraloğlu, yapılan ilk değerlendirmelere göre Suriye ve Ürdün’den geçen yaklaşık 400 kilometrelik bir bölümde yenileme, rehabilitasyon ve yeni yatırımlara ciddi ihtiyaç duyulduğunu, bazı kesimlerde mevcut hatların iyileştirilmesinin yeterli olacağını, bazı kesimlerde ise tamamen yeni inşaatların gerekeceğini ifade etti.

Şu anki önceliklerinin hattın mevcut fiili durumunu belirlemek, teknik ihtiyaçlarını ve mali yatırım gereksinimlerini tam bir hassasiyetle tespit ederek yıl sonuna kadar net bir çerçeve ortaya koymak olduğunu dile getiren Uraloğlu, bu hayati projeyi sadece ulaştırma sektörüne yapılan soyut bir yatırım olarak görmediklerini, bölge ülkelerini birbirine daha güçlü ve sağlam bağlarla bağlayan, ticaret, lojistik ve kapsamlı bölgesel ekonomik hareketlilik alanlarında olağanüstü kazanımlar ve geri dönüşler sağlayacak stratejik ve egemen bir girişim olarak değerlendirdiklerini sözlerine ekledi.

Jeopolitik alternatifler

Uraloğlu’na göre bölgesel çatışmalar, Körfez bölgesindeki hızlı gelişmeler ve Hürmüz Boğazı çevresinde süregelen gerilimler, mevcut geleneksel ulaşım koridorlarının ne kadar kırılgan olduğunu dünyaya net bir şekilde gösterdi ve sürdürülebilir alternatiflerin güçlendirilmesi gerekliliğini ortaya koydu. Bu kapsamlı anlayıştan yola çıkarak Türkiye’nin uluslararası bağlantıları güçlendirmek adına büyük stratejik projeler geliştirdiğini belirten Uraloğlu, Orta Koridor’un Çin’den Avrupa’ya uzanan ticaret akışları için güvenilir ve etkin bir alternatif sunduğunu, Kalkınma Yolu Projesi’nin ise Arap Körfezi’ni Irak üzerinden doğrudan Avrupa’ya bağlayan yeni bir lojistik altyapı oluşturmayı hedeflediğini kaydetti.

Suudi Arabistan-Türkiye demiryolu projesini bu kapsamlı lojistik vizyonun temel tamamlayıcı unsurlarından biri olarak gördüklerini ifade eden Uraloğlu, bu hattın Körfez bölgesinden Avrupa’ya giden sevkiyatlar için çoklu ve esnek seçenekler sunacağını, böylece tedarik zincirlerinin esnekliğini artırarak küresel ticaret hareketini olası kriz ve aksamalara karşı koruyacağını, özellikle demiryolu taşımacılığının daha hızlı, daha ekonomik ve daha sürdürülebilir bir lojistik yapı garanti ettiğini vurguladı.

Projenin kıtasal ve uluslararası boyutlarına dikkat çeken Uraloğlu, bu eksenin Orta Koridor ve Kalkınma Yolu ile birlikte ele alındığında, Avrupa’dan Körfez’e, Ortadoğu’dan Asya’nın derinliklerine kadar uzanan geniş bir coğrafyada uluslararası ticaretin yapısını kökten etkileme potansiyeline sahip olduğunu belirtti. Uraloğlu, birbirini dışlayan değil, aksine tamamlayan entegre ve bağlantılı koridorlar aracılığıyla küresel ticaret hareketini daha güvenli ve kesintisiz hale getirmeyi amaçladıklarını ifade etti.

Türkiye’nin altyapı hazırlığına değinen Uraloğlu, Marmaray ve Bakü-Tiflis-Kars demiryolu hattı gibi stratejik projeler sayesinde Asya ile Avrupa’yı doğrudan birbirine bağlayan kesintisiz bir demiryolu hattı kurmayı başardıklarını aktardı. Yavuz Sultan Selim Köprüsü üzerinden geçmesi planlanan yeni demiryolu hattı ve şu anda yapımı devam eden Halkalı-Kapıkule Yüksek Hızlı Tren projesi gibi yeni yatırımların, Türkiye’nin Avrupa kıtasıyla tam entegrasyonunu benzeri görülmemiş bir seviyeye taşıyacağını vurguladı.

Ülke genelinde 4 bin kilometreden fazla yeni demiryolu hattı inşa edildiğini ve kıtalararası koridorların kapasitesinin artırıldığını açıklayan Uraloğlu, bu adımların Türkiye’nin merkezi bir çekim merkezi ve stratejik bir kesişim noktası olma konumunu pekiştirdiğini belirtti. Uraloğlu, bölgesel bağlantının tamamlanması ve eksik hatların rehabilitasyonunun ardından, Suudi Arabistan’dan hareket eden bir yük treninin Ürdün, Suriye ve Türkiye üzerinden Avrupa’daki birçok varış noktasına ve başkente doğrudan ve sorunsuz bir şekilde ulaşabileceğini ifade etti.

Entegrasyonun boyutları ve Avrupa’nın kazanımları

Ağın kapsamının genişletilmesiyle ilgili olarak Uraloğlu, projenin ilk aşamada Suudi Arabistan, Türkiye, Ürdün ve Suriye arasında şekillendiğini, ancak ikili görüşmeler ve tartışmaların gelecek dönemlerde hattın Katar, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Kuveyt ve Umman gibi diğer Körfez ülkelerini de kapsayacak şekilde genişletilmesi olasılığını içerdiğini açıkladı.

Avrupa tarafı açısından jeoekonomik getirilere değinen Uraloğlu, Avrupa için en belirgin kazancın Arap Körfezi bölgesiyle daha doğrudan ve güvenli bir lojistik bağ kurulması olduğunu belirtti. Özellikle Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinin; enerji, petrokimya ve çeşitli endüstriyel ürünler sektörlerinde Eski Kıta’nın en önemli stratejik ortakları arasında yer alması ve iki taraf arasındaki devasa karşılıklı yatırım hacmi nedeniyle bu hattın, karşılıklı ticari akışları daha düzenli ve daha yüksek bir kesinlikle öngörülebilir kılacağını ifade etti.

Uraloğlu sözlerini şöyle sürdürdü: “Avrupa, son dönemde yaşanan art arda krizler nedeniyle tedarik zincirlerini kısaltmaya, daha güvenli, çeşitlendirilmiş ve bağımsız hale getirmeye ciddi şekilde odaklanmış durumda. Tam da bu noktada bu stratejik koridor, Avrupalıların lojistik seçeneklerini zenginleştiren yenilikçi bir rota olarak öne çıkıyor. Buradaki rekabet meselesi sadece mali maliyetle sınırlı olmayıp, esas olarak zaman hızı, sürekli erişim kolaylığı ve varış zamanının tam olarak öngörülebilirliği unsurlarını kapsıyor.”

Şarku’l Avsat ile gerçekleştirdiği mülakatın sonunda Uraloğlu, lojistik maliyetler üzerindeki kesin etkilerin ve detaylı rakamların ancak hattın nihai teknik ve mühendislik yapısının belirlenmesi ve hat üzerinden geçmesi beklenen fiili taşımacılık hacimlerinin tespit edilmesinden sonra netleşeceğini açıkladı. Demiryolu taşımacılığının diğer yöntemlere kıyasla sağladığı büyük ve belirgin ölçek ekonomisi ile sınır kapılarında sunulacak prosedür ve gümrük kolaylıkları göz önüne alındığında, projenin hem bölge ülkeleri hem de Avrupa için muazzam ekonomik ve kalkınma faydaları ile geri dönüşler sağlayacağına tam anlamıyla güvendiklerini belirten Uraloğlu, hattın uzun vadede uluslararası ticaret hareketini güçlendirmeye, yatırımları teşvik etmeye ve kapsamlı bölgesel ekonomik entegrasyonu derinleştirmeye güçlü bir şekilde katkıda bulunan bir dönüm noktası olacağını ifade etti.