ABD yaptırımlarla Lübnan hükümetini cezalandırıyor

ABD yaptırımlarla Lübnan hükümetini cezalandırıyor
TT

ABD yaptırımlarla Lübnan hükümetini cezalandırıyor

ABD yaptırımlarla Lübnan hükümetini cezalandırıyor

İsrail, Lübnan’da Hizbullah’la olan çatışmalarını mümkün olan en az zararla sürdürmesine rağmen, Lübnan’ı yakından takip eden yabancı diplomatlar, sahne arkasında fırtınalar koptuğunu düşünüyor.  
Batılı bir diplomat, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada “Lübnan’da iki tane ordu var. Bunlardan biri illegal ordu ve bu ordunun kararları dışarıdan veriliyor. Oradan emrin verilmesi yeterli oluyor. Ancak bazı milis üyeleri ise Lübnan’ı akıbetinin iyi olmayacağı büyük bir çatışmaya sürüklemek için liderlerinin kısıtlamalarından kaçıyor” ifadelerini kullandı. Diplomat, Lübnan liderlerinin devlet içinde paralel devlet kurulmasına göz yumarak Lübnan’ın güvenlik ve istikrarını tehdit ettiklerini belirterek atılabilecek ilk adımın sorunun varlığını kabul etmek olduğunu ifade etti.
Adının verilmesini istemeyen diplomat, ABD’de Lübnan konusunda çok fazla tartışma olduğunu, Washington’un Lübnan’a yaptırım uygulamasını destekleyenler olduğu gibi Lübnan liderlerinin tutumları değişmediği sürece sert bir tavır takınılmasını destekleyenlerin de olduğunu belirtti.
Diplomat, açıklamasında “Washington Lübnan’daki durumun kötüye gittiği konusunda, terör listesine ilk defa iki milletvekilini alarak Lübnan halkı ve hükümetine açık sinyaller gönderdi. Lübnanlı yetkililer bunun farkında olmalı. Hizbullah siyasi bir örgüt değil aksine bütünüyle silahlı bir örgüttür. Bu örgütün unsurlarının Lübnan hükümetinde barınıyor olması tehlikeyi arttırıyor” dedi. 
Batılı diplomat, “ABD yaptırımları net bir şekilde ilerliyor. Ancak Lübnanlı yetkililer, ABD Hükümeti’nin tüm uyarılarına rağmen bunu dikkate almak istemiyor. Yaptırımlar Lübnan Şii toplumuna, liderlerine ve Şii toplumuna ait bankalara yönelik değil, Hizbullah’a, üyelerine ve onu destekleyen herkese yönelik. Siyasi, dinî ya da mezhebî bağlılıklarına bakılmaksızın bu örgütü herhangi bir destekleyen herkes, ABD yaptırımlarına maruz kalabilir” dedi.
ABD’nin Lübnan ile daha iyi ilişkiler kurmak istediğini vurgulayan kaynak, bir tanesi hariç tüm Lübnan siyasi partilerinin iç savaş sonrası silahsızlandığını belirtti.
“Örgütün değişmeyeceğini bilen Batılı ülkeler, Lübnan ordusunun Beyrut’un güney banliyölerine zorla girmesini beklemiyor fakat devletin burada etkisiz kalmamasını istiyorlar. Lübnan’ı kontrol etmeyi amaçlayan Hizbullah’ ait faaliyetlerin kısıtlanması gerekiyor. Lübnan Hükümeti ve liderleri, örgütün gelişmiş silahlar edinmesini engellemek için kılını kıpırdatmıyor. Lübnan, muazzam potansiyellere sahip ancak bu konuda hiçbir şey yapılmazsa yaptırımlar altında ezilen İran gibi olacak” dedi.
Diplomat, Lübnanlıların yeniden bir iç savaş gerçekleştirmelerini ima etmediğini ancak bu konuda bir şeyler yapmaları gerektiğini belirtti. Aynı zamanda diplomat, Beyrut’taki Batı büyükelçilerinden birinin, Hizbullah’ın sınır boyunca tünel inşa ettiği İsrail tarafından ortaya çıkarıldığında Lübnanlı yetkililere bu konuda ne yapacaklarını sorduğunu ve “Hiçbir şey yapamayacağız” cevabını aldığını nakletti.
Hizbullah’ın Lübnan’ı koruduğu iddiasını “Hizbullah, Lübnan’ı koruyamaz ancak işleri daha da zorlaştırabilir. Hizbullah olmasaydı İsrail Lübnan’a saldırmazdı” diyerek reddetti.
“Lübnan ordusunun, büyük ordularla çarpışabilecek güçte olması gerekmiyor. Ancak bu ordunun kendi görevlerini yerine getirme kabiliyeti bulunuyor” açıklamalarında bulunan diplomat, Washington’un Lübnan ordusunun nitelikli silahlarla donatılmasına veto koyduğu iddiasını da reddetti.



ABD’nin “tanımlaması” Müslüman Kardeşler üzerindeki baskıyı artırıyor

Müslüman Kardeşler’in Kahire’deki genel merkezi, 2013 yazında çıkan yangının ardından (Getty)
Müslüman Kardeşler’in Kahire’deki genel merkezi, 2013 yazında çıkan yangının ardından (Getty)
TT

ABD’nin “tanımlaması” Müslüman Kardeşler üzerindeki baskıyı artırıyor

Müslüman Kardeşler’in Kahire’deki genel merkezi, 2013 yazında çıkan yangının ardından (Getty)
Müslüman Kardeşler’in Kahire’deki genel merkezi, 2013 yazında çıkan yangının ardından (Getty)

Washington’un, Müslüman Kardeşler’i El Kaide ve DEAŞ gibi örgütlerle ilişkilendirerek “modern terörizmin kaynağı” olarak nitelemesinin ardından, örgüt yeni bir Amerikan baskısıyla karşı karşıya kaldı.

ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, çarşamba akşamı açıkladığı yeni ulusal terörle mücadele stratejisinde, “modern cihatçı terörizmin fikrî kaynağı” olarak Müslüman Kardeşler’e odaklandı.

Beyaz Saray’ın internet sitesinde “2026 Ulusal Terörle Mücadele Stratejisi” başlığıyla yayımlanan 16 sayfalık belgede, “El Kaide’den DEAŞ’a ve Hamas’a kadar modern örgütlerin fikrî ve örgütsel köklerinin, modern terörizmin kaynağını temsil eden Müslüman Kardeşler’e dayandığı” ifade edildi.

Mısır’da aşırılık yanlısı örgütler konusunda uzman isimlere göre, ABD’nin Müslüman Kardeşler’e yönelik takibi, “örgütün ABD içindeki mali ağlarının daha fazla baskı altına alınmasına” ve “Avrupa’daki güvenli sığınaklara yönelik baskının artmasına” yol açacak.

Yeni Amerikan belgesi, Trump’ın geçen kasım ayında imzaladığı ve Müslüman Kardeşler’in Mısır, Ürdün ve Lübnan’daki kollarını “terör örgütü” olarak sınıflandıran başkanlık kararnamesine dayanıyor.

Kapsamlı takip

Washington’un Müslüman Kardeşler’i DEAŞ ve El Kaide gibi büyük terör örgütleriyle ilişkilendirmesi, “örgüte yönelik daha kapsamlı ve geniş çaplı bir takip anlamına geliyor.” Bu değerlendirmeyi yapan İslami hareketler uzmanı ve Mısır Senatosu üyesi Sevrat el-Hırbavi, “ABD’nin örgütü terörün kaynağı olarak görmesi, dünyanın farklı bölgelerinde örgüte karşı adımlar atılması anlamına gelir” dedi.

Şarku’l Avsat’a konuşan Hırbavi, “Amerikan adımı, Washington’un Müslüman Kardeşler’in Mısır, Ürdün ve Lübnan’daki kollarını terör örgütü ilan etmesinden daha ileri bir düzeydedir” ifadelerini kullandı.

Hırbavi, Amerikan stratejisinin “Müslüman Kardeşler’e bağlı şirketlerin ABD içinde soruşturulmasına, mal varlıklarına el konulmasına ve medya platformlarının kapatılmasına” yol açabileceğini belirterek, bunun “özellikle İngiltere ve Türkiye’de örgütün kadroları ve destek ağları üzerinde etkili olacağını” söyledi.

Washington ise Müslüman Kardeşler’in yabancı terör örgütü olarak sınıflandırılmasının, küresel ağlarına baskıyı sürdürmek ve ABD’ye karşı finansman ya da eleman devşirmesini engellemek amacıyla kullanılacağını” açıkladı.

Belgelerde ayrıca, “bazı terör örgütlerinin Avrupa sınırlarından serbestçe yararlanarak kıtayı Avrupalılar ve Amerikalılara karşı komplolar için uygun bir çalışma ortamına dönüştürdüğü” belirtildi.

“Gecikmiş bir adım”

Aşırılık yanlısı örgütler konusunda araştırmacı olan Münir Edib de benzer görüşte. Edib’e göre, “Müslüman Kardeşler, faaliyetlerinin Mısır’da yasaklanmasının ardından Avrupa ve Batı’da hareket alanı buluyordu.”

Şarku’l Avsat’a konuşan Edib, “Washington’un Müslüman Kardeşler’i El Kaide ve DEAŞ ile aynı düzlemde değerlendirmesi gecikmiş bir adımdır. Kahire, 2014 yılında Washington’dan örgüt ile diğer radikal yapılar arasında ayrım yapılmamasını istemişti” dedi.

Mısır makamları, Müslüman Kardeşler’i 2013’ten bu yana “terör örgütü” olarak sınıflandırıyor. Örgütün çok sayıda yöneticisi şiddet ve cinayet suçlamalarıyla Mısır cezaevlerinde bulunurken, bazı isimler ise yurt dışında firari durumda ve Mısır yargısı tarafından aranıyor.

Baskının artması

Edib, Amerikan hamlesinin “örgüt liderlerinin Avrupa ülkeleri arasındaki hareket alanını daraltacağını” ve “ABD ile Avrupa’daki mali ağların hedef alınacağını” söyledi.

Washington’un, Müslüman Kardeşler’e bağlı dernek ve merkezlere yönelik daha sert yaptırımlar uygulayacağını belirten Edib, ABD’nin Avrupa ülkelerinden de benzer önlemler talep edeceğini ifade etti.

Edib’e göre, “örgüt, benzeri görülmemiş uluslararası bir takiple karşı karşıya ve bu süreç örgütün tamamen çözülmesine kadar gidebilir.”

Müslüman Kardeşler’in son yıllarda, özellikle Arap ülkelerinin baskıları sonrasında bölgesel etkisinin azaldığı belirtiliyor.

Uluslararası terörle mücadele uzmanı Hatem Sabir ise, Amerikan takibinin örgütün uluslararası hareket kapasitesini etkileyeceğini söyledi. Sabir, “ABD stratejisi, Müslüman Kardeşler’i uluslararası bir terör örgütü olarak ele almayı hedefliyor. Bu da özellikle Avrupa’daki dış faaliyetlerinin zayıflatılması anlamına geliyor” dedi.

Sabir, “Önümüzdeki dönemde Avrupa ve Türkiye’de yaşayan Müslüman Kardeşler üyelerine yönelik güvenlik soruşturmalarının artabileceğini, hatta bazı isimlerin iadesinin talep edilebileceğini” ifade etti.


İsrail, E1 yerleşim projesi için Filistinlilere ait yapıları yıkacağını duyurdu

İsrail'in aşırı sağcı Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, Batı Şeria'daki E1 haritasını incelerken (AFP)
İsrail'in aşırı sağcı Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, Batı Şeria'daki E1 haritasını incelerken (AFP)
TT

İsrail, E1 yerleşim projesi için Filistinlilere ait yapıları yıkacağını duyurdu

İsrail'in aşırı sağcı Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, Batı Şeria'daki E1 haritasını incelerken (AFP)
İsrail'in aşırı sağcı Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, Batı Şeria'daki E1 haritasını incelerken (AFP)

İsrail, bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını tehdit eden en tehlikeli yerleşim projesi olan Batı Şeria'nın ortasındaki E1 yerleşim planını hayata geçirmek için bir adım daha attı. İsrail, Birleşmiş Milletler (BM) ve Avrupa ülkeleri tarafından projenin derhal durdurulması yönündeki çağrıları görmezden geliyor.

İşgalci İsrail güçleri dün, işgal altındaki Kudüs'ün güneydoğusundaki el-Eizariya beldesinde, Batı Şeria'nın ortasındaki Ma'ale Adumim yerleşim birimini Kudüs'e bağlamayı amaçlayan yerleşim planı kapsamında yer alan 50 yapı ve dükkânın yıkılacağını bildirdi.

Kudüs Valiliği tarafından dün yapılan açıklamada, şu ifadeler yer aldı:

“İşgalci İsrail makamları, beldenin ana girişindeki el-Meştal bölgesinde bulunan yaklaşık 50 vatandaşa, 2025 yılının ağustos ayında kendilerine tebliğ edilen yıkım bildirimlerinin uygulanması öncesinde, önümüzdeki pazar sabahı itibarıyla dükkanlarını ve ticari tesislerini boşaltmaları gerektiğini bildirdi. Bu uyarı, bölgedeki E1 planının uygulanmasına zemin hazırlamak amacıyla yapılmıştır."

İşgal yetkilileri, belirlenen süre içinde tahliyeye uyulmaması halinde bu tesisleri ve içindeki eşyaları da dahil olmak üzere yıkmakla tehdit etti.

Kudüs Valiliği'ne göre bu adım, yıkım kararlarına karşı işgalci İsrail mahkemesine sunulan ve bu ayın ortalarında karara bağlanması planlanan itirazlara rağmen atılıyor.

Yaklaşık 12 kilometrekarelik bir alanı kapsayan E1 planı, 1990’lı yıllardan bu yana gündemdeydi, ancak geniş çaplı uluslararası itirazlarla karşılaştı. Bu yüzden planın resmi olarak başlatılması ertelendi. Ta ki aşırı sağcı Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, 2025 yılının ağustos ayı sonlarından önce plan için nihai onayı alana kadar. Smotrich, on yıllardır dondurulmuş durumda olan planın, Savunma Bakanlığı'na bağlı Sivil İdare'nin Üst Planlama Komitesi'nden resmi olarak yeşil ışık aldığını duyurdu. Savunma Bakanlığı'nda yerleşim yerlerinin inşasında geniş yetkiler veren bir bakanlık görevini de yürüten Smotrich, o zamanki kararı ‘tarihi’ olarak nitelendirdi. Ayrıca inşaat planını ‘iki devletli çözümü fiilen ortadan kaldıran ve Yahudi halkının İsrail topraklarının kalbindeki hakimiyetini pekiştiren önemli bir adım’ olarak tanımladı. Smotrich, sloganlarla değil, eylemlerle Filistin devletini masadan silmeye çalıştığını söylüyor. Son on yılların en önemli yerleşim projesi olan bu plan, fiilen Batı Şeria'yı ikiye bölüyor. Batı Şeria'da herhangi bir coğrafi bağlantıyı engelliyor. Kudüs'ü Batı Şeria'dan tamamen izole ediyor ve daha fazla Filistin toprağını yutuyor.

Plan, Kudüs şehrini Batı Şeria'nın ortasındaki devasa Ma'ale Adumim yerleşim birimiyle birleştirecek. İsrailli insan hakları kuruluşu B'Tselem, bu planın gelecekte bir Filistin devletinin kurulma olasılığını ciddi şekilde tehdit ettiğini ve iki uluslu bir apartheid yönetimini pekiştirdiğini söyledi.

Ulusal Bilgi Merkezi, tarihsel olarak ilan edilen hedefin yanı sıra, Ma'ale Adumim yerleşimini Kudüs'e bağlayarak Filistin mahallelerini doğal gelişim alanlarının dışına çıkarmak suretiyle, bu planın daha geniş bir perspektifte yaklaşık 600 kilometrekarelik bir alana (Batı Şeria'nın yaklaşık yüzde 10'u) kapsamındaki “Büyük Kudüs” vizyonuna hizmet ediyor.

E1 planı, ‘Yaşam Dokusu’ adlı yerleşim yolu projesine ve Filistinlilerin Batı Şeria'nın merkezinde hareket etmelerini engelleyip yakın Filistin bölgelerini tünellerdeki kontrollü geçitler aracılığıyla birbirine bağlamak için alternatif güzergahlara dayanıyor.

İsrail, geniş uluslararası muhalefete rağmen planı ilerletiyor ve bölgede ilan edilmemiş küçük yerleşim yerleri inşa ederken, Filistinli toplulukları oradan çıkarmak için çalışmalar sürüyor.

Dün Avrupa’dan aralarında bakan, büyükelçi ve yetkilinin de bulunduğu 400’den fazla diplomat, Avrupa Birliği (AB) liderlerine açık bir mektup göndererek İsrail'in işgal altındaki Batı Şeria'da binlerce ev inşa etmeyi planladığı E1 projesi ile gerçekleştirdiği ‘yasadışı ilhaka’ karşı ‘derhal harekete geçilmesi’ çağrısında bulundu.

Aralarında eski Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı Josep Borrell ve eski Belçika Başbakanı Guy Verhofstadt'ın da bulunduğu 448 imzacı, AB ve üye devletlerinin müttefikleriyle iş birliği içinde, İsrail'i Batı Şeria'daki Filistin topraklarını yasadışı olarak ilhak etmeye devam etmekten caydırmak için acil adımlar atması gerektiğini belirtti.

Bu çağrı, BM, AB ve birçok dünya liderinin İsrail'e bu projeden vazgeçmesi yönünde yaptıkları çağrılarla aynı bağlamda yapıldı.

İsrail hükümetinin 1 Haziran'da projenin kapsadığı bölgenin geliştirilmesine yönelik ayrıntılı ihaleler açmayı planladığını vurgulayan imzacılar, bunun için AB ve üye devletlerinin, özellikle 11 Mayıs'taki Dışişleri Konseyi toplantısında harekete geçmesi gerektiğini eklediler.

İmzacılar, AB’nin en azından, yasadışı yerleşim faaliyetlerine karışan tüm kişilere, özellikle de E1 bölgesi ile ilgili planı tanıtan, ihalelere katılan ve uygulayanlara karşı, vize yasağı ve AB’de ticari faaliyetlerde bulunma yasağı dahil olmak üzere, hedefli yaptırımlar uygulaması gerektiğini söylediler.

İsrail merkezli barış hareketi Peace Now’a göre mevcut İsrail hükümeti 2025 yılında 54 yerleşim biriminin inşasına onay vererek yerleşim birimleri inşa hızını rekor oranda artırdı.

Ayrıca, mevcut hükümetin 2022 yılında iktidara gelmesinden bu yana 100'den fazla yerleşim yeri onaylandı.

İsrail, “E1” projesinde binlerce yerleşim birimi inşa etmeyi planlıyor; bu, birkaç ayrı proje kapsamında oteller ve bir Tevrat Parkı da içeriyor.


İran savaşı sonrasında dünyada nükleer silahların yayılması artacak mı?

İran açıklarında, ufukta bir gemi Hürmüz Boğazı'ndan geçerken, 18 Nisan 2026 (AP)
İran açıklarında, ufukta bir gemi Hürmüz Boğazı'ndan geçerken, 18 Nisan 2026 (AP)
TT

İran savaşı sonrasında dünyada nükleer silahların yayılması artacak mı?

İran açıklarında, ufukta bir gemi Hürmüz Boğazı'ndan geçerken, 18 Nisan 2026 (AP)
İran açıklarında, ufukta bir gemi Hürmüz Boğazı'ndan geçerken, 18 Nisan 2026 (AP)

Christopher Phillips

ABD Başkanı Donald Trump’ın ABD ve İsrail’in İran’a karşı savaşını haklı çıkarmak için öne sürdüğü sayısız gerekçeden biri, Tahran’ın nükleer silah geliştirmesini engellemekti. Pakistan'ın arabuluculuğunda yürütülen görüşmeler, İran’ın nükleer programına belirli kısıtlamalar getirilmesini kabul etmesine yol açabilir fakat nükleer silahsızlanmaya yönelik uzun vadeli bir taahhüt halen oldukça uzak görünüyor. Buna karşın İranlı liderler nükleer silaha sahip olmanın düşmanlarını gelecekteki saldırılardan caydıracağına ikna olmuşlardır ve bu da onları nükleer bomba sahibi olmaya itti.

Bu, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) Genel Direktörü Rafael Mariano Grossi'nin nisan ortasında The Economist dergisine verdiği demeçte, nükleer silahların yayılmasının artmasından büyük endişe duyduğunu söylemesinin nedenlerinden birisi. Sonuç olarak İran nükleer silaha sahip olmaya yönelirse, Ortadoğu'daki komşuları da onun izinden gidebilir.

Ancak İran’ın sözde nükleer emelleri, bu hikâyenin sadece bir yönünü oluşturuyor. Trump’ın önceki açıklamaları çerçevesinde, çatışma sırasındaki tutumu, dünyanın dört bir yanındaki birçok ABD müttefikini, gelecekte bir nükleer saldırı olması durumunda Washington’ın kendilerini korumaya kalkışıp kalkışmayacağını sorgulamaya itti. Grossi'ye göre çoğu nükleer silahlanmaya şiddetle karşı çıkan Avrupa ve Doğu Asya hükümetleri ciddi müzakereler yürütüyor. Fakat görünüşte nükleer silahların yayılmasını durdurmayı amaçlayan bir savaşın sonuçları, bu silahların yayılma olasılığını artırmış olabilir mi? Bu oldukça ironik olur.

Çökmekte olan nükleer silahların yayılmasının önlenmesi

Teorik olarak, 1970 tarihli Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (NPT) nükleer silahların yayılmasını yasaklıyor. NPT, o dönemde bu silaha sahip olduğunu resmi olarak kabul eden ABD, Sovyetler Birliği, Çin, Birleşik Krallık ve Fransa dışındaki hiçbir ülkenin nükleer silaha sahip olmaya çalışmamasını öngörse de İsrail, bu antlaşmayı kabul etmeyip nükleer silah edindi.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre NPT, 191 ülke tarafından imzalandı, ancak Hindistan, İsrail, Pakistan ve Güney Sudan ile 2003 yılından itibaren Kuzey Kore bu çerçevenin dışında kaldı. Bugün ‘Değişen küresel ortamda bu uluslararası konsensüs ayakta kalabilecek mi?’ sorusunun yanıtı halen belirsizliğini koruyor.

Soğuk Savaş'ın hemen ardından, ABD'nin ‘tek kutuplu’ döneme hâkim olduğu dönemde NPT’nin etkisi zirveye ulaştı. O dönemde Belarus, Ukrayna ve Kazakistan gibi eski Sovyet cumhuriyetleri nükleer silahlarını terk ederek anlaşmaya katıldı ve apartheid sonrası Güney Afrika da aynı yolu izledi. Ancak, anlaşmayı imzalamayan Pakistan'ın 1998'de nükleer programa sahip olması üzerine uygulanan sınırlı yaptırımlar ve 2006 yılında Kuzey Kore'nin nükleer emellerini frenlemede yaptırımların başarısız olması, ABD'nin küresel hakimiyet döneminde bile, nükleer silaha sahip olmaya kararlı ülkeleri engellemenin zor bir görev olduğunu açıkça ortaya koydu.

Bugün ise çok kutuplu bir dünyada daha da bölünmüş bir uluslararası toplumla bu görev çok daha zor görünüyor. İran’ın yoğun bir inceleme altında olduğu şüphesizdir, ancak bu öncelikle rejiminin doğasından kaynaklanıyor. Etkili Batılı aktörler ve Ortadoğu’daki müttefikleri, 1979 devriminden beri bu rejime güvenmiyor. Türkiye veya Güney Kore gibi daha az tartışmalı bir ülke nükleer silahlara sahip olmaya çalışsaydı, özellikle de İran'ın ardından geliyorsa, aynı tek sesli reddedilme duvarıyla karşılaşmayabilirdi.

fdbfg
İran'ın Buşehir Nükleer Santrali'ndeki ikinci nükleer enerji reaktörü, 10 Kasım 2019 (AP)

Soğuk Savaş'ın hemen ardından, ABD'nin hâkim olduğu ‘tek kutuplu’ dönemde NPT’nin etkisi zirveye ulaştı.

Olası nükleer yayılma aktörleri

Nükleer silahlara yönelik tutumlarını yeniden gözden geçirdiği ileri sürülen ülkelerin bu silahların zaten mevcut olduğu bölgelerde yer alması şaşırtıcı değil. Ortadoğu'da İsrail'in nükleer cephaneliği ve İran'ın benzer bir silaha sahip olma ihtimali, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı 2019 yılında yaptığı bir açıklamada, Türkiye'nin bu silahlardan yoksun bırakılmasının kabul edilemez olduğunu söylemeye itti. Geçtiğimiz şubat ayında ise Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, İran'ın nükleer silah edinmesi halinde Ankara'nın silahlanma yarışına katılmasının kaçınılmaz olacağını vurguladı. Benzer bir çizgide Suudi Arabistan liderleri de nükleer tutumlarını İran'ın durumuyla ilişkilendirdi.

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, 2023 yılında Fox News'e yaptığı açıklamada, "İran nükleer silah sahibi olursa bizim de bir tanesine sahip olmamız gerekir" demişti.

Öte yandan Rusya'nın 2022'de Ukrayna'yı işgalinin ardından sık sık tekrarladığı nükleer silah kullanma tehditleri Avrupa ülkelerinde artan endişelere yol açtı. Polonya NATO'nun nükleer silah paylaşım programına ilgi duyduğunu gösterirken, Savunma Bakanı Władysław Kosiniak-Kamysz nükleer araştırmaların kapsamının genişletilmesini önerdi. Daha önce hayal bile edilemeyecek olan nükleer silahlanma meselesi Almanya'da da siyasi ve entelektüel tartışmalarda giderek daha fazla yer buluyor.

Doğu Asya'da ise Japonya ve Güney Kore, sivil nükleer enerji programlarına sahip olmaları ve iki nükleer güç olan Çin ile Kuzey Kore'yle yüzleşiyor olmaları nedeniyle nükleer silah sahibi olmaya en güçlü aday ülkeler olarak öne çıkıyor. Dış İlişkiler Konseyi'nde Güneydoğu Asya ve Güney Asya kıdemli araştırmacısı Joshua Kurlantzick, 2025 yılında yapılan bir kamuoyu araştırmasının Güney Korelilerin yüzde 76'sının yerli nükleer silah üretim kapasitesine sahip olunmasını desteklediğini ortaya koyduğuna dikkat çekti. Görevden uzaklaştırılan eski Cumhurbaşkanı Yoon Suk Yeol, 2023 yılında bu olasılığı kamuoyu önünde gündeme taşımıştı. Japonya'nın da tutumunu yeniden değerlendirmesinin kuvvetle muhtemel olduğuna işaret eden Kurlantzick, Japonya Başbakanı Sanae Takaiçi'nin Tokyo'nun nükleer silah edinmeme taahhüdünden vazgeçme ihtimaline kapıyı araladığını vurguladı.

efvfe
Umman (Arap) Denizi'nde, USS Abraham Lincoln uçak gemisinde mühimmatlarla birlikte Amerikan denizciler, 27 Şubat 2026 (AFP)

Doğu Asya'da Japonya ve Güney Kore, sivil nükleer enerji programlarına sahip olmaları ve nükleer güçler olan Çin ve Kuzey Kore ile karşı karşıya bulunmaları nedeniyle nükleer silaha sahip olabilecek en olası adaylar olarak öne çıkıyor.

ABD’ye olan güven kaybı

ABD'nin birçok müttefiki için en köklü değişim, Washington'a duyulan güvenin aşınmasında yatıyor. Örneğin Güney Kore ve Japonya, Trump’ın İran’a yönelik pervasız tutumundan endişe duydu. Bu tutum, kendileriyle önceden istişare edilmeden Doğu Asya ekonomilerine zarar verdi. Hatta Trump, çatışma sırasında Güney Kore'ye söz verilen yüksek irtifa füze savunma sisteminin bir kısmını Körfez'e nakletti. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Seul ve Tokyo, uzun süredir güvendikleri ABD'nin nükleer şemsiyesinin zayıflamasından korkuyor ve kendi nükleer silahlarına sahip olmanın acil bir gereklilik olduğu sonucuna varabilirler. Trump, ABD'nin askeri desteğinin garanti edilmediğini söylemiş, hatta 2016'da Japonya'nın kendi nükleer silahlarını geliştirmesini önermişti; bu nedenle Doğu Asya müttefiklerinden önemli ölçüde uzaklaşılması tartışmalı olsa da sürpriz oluyor.

Washington’ın Ortadoğu ve Avrupa’daki müttefikleri ise ABD’nin askeri desteğinin güvenilirliği konusunda benzer endişeler taşıyor. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, geçtiğimiz mart ayında, Fransa’nın nükleer silahlarının Avrupa için bağımsız nükleer caydırıcılık gücünün temelini oluşturmasını önerdi. Trump'ın, İran savaşı sırasında Avrupa'nın desteğini esirgemesi üzerine NATO'nun değerini ve geleceğini açıkça sorgulamasıyla Fransa, belki İngiltere, belki de gelecekte Almanya ve Polonya’da nükleer silahlara dayalı bir Avrupa caydırıcılığı fikri giderek ivme kazanabilir. Benzer şekilde Ortadoğu'da, Türkiye ve Suudi Arabistan'ın nükleer silahlanmaya olan ilgisi, kısmen Tahran’ın nükleer silaha sahip olması halinde bölgesel güç dengesinin Tahran’ın lehine kaymasından duydukları endişeyle bağlantılı. Ancak bu ilgi, ABD'nin kendilerini koruma kabiliyetine dair artan şüphelerle de ilgili. Bu endişeler, İran-ABD savaşı sırasında Trump'ın davranışlarının öngörülemezliği nedeniyle daha da derinleşmiştir.

Nükleer silahların yayılması kaçınılmaz bir kader olmasa da İran'ın nükleer silah edinme ihtimali, çok kutuplu bir dünyaya geçiş ve ABD'ye duyulan güvenin azalması bu silahı edinmenin cazibesini artıran etkenler haline geldi.

Bazı analistler, bunun zorunlu olarak kötü bir gelişme olmayabileceğini ileri sürerek tartışma yarattı. Uluslararası ilişkiler araştırmacısı John Mearsheimer, 2012 yılında İran’ın nükleer silah sahibi olmasının ilerideki savaşları caydırabileceği için bölgesel istikrarın pekişmesine katkıda bulunabileceğini söyledi. Nükleer silahları ‘barış silahları’ olarak nitelendiren Mearsheimer, Ukrayna 1990’ların başında silahlarını elinde tutmuş olsaydı, Rusya’nın 2022 yılında onu işgale kalkışmasının pek olası olmayacağını hatırlattı.

Öte yandan karşı bir argüman, nükleer silahların otoriter rejimleri güçlendirme ve varlıklarını sürdürme eğiliminde olduğunu öne sürüyor. George W. Bush ve John Bolton’ın ‘şer ekseni’ çerçevesinde ‘haydut devletler’ olarak nitelendirdiği altı ülkeden nükleer kapasiteye sahip olmayan dördünün, yani Libya, Irak, İran ve Suriye’nin, rejimlerini deviren ya da derinden tehdit eden büyük çatışmalara sahne olması tesadüf değildi. Buna karşın nükleer silah geliştiren Kuzey Kore, bu denli büyük çalkantılara sahne olmadı. Nükleer silahlanmayı düşünen bazı ülkeler bu derslere iyi çalışmış durumda.

Bu silahlar barışı dayatmaya mı, yönetimleri iktidarda tutmaya mı yoksa her ikisine birden mi katkıda bulunduğundan bağımsız olarak, cazibeleri kaos ve çalkantıyla ağırlık kazanmış son derece tehlikeli bir jeopolitik iklimde giderek artıyor. İran savaşı da bu eğilimi besleyerek gündeme taşımış olabilir.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından  Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.