The Irishman'ın yönetmeni Scorsese Şarku'l Avsat'a konuştu: İster yönetmen ister izleyici olun film hayatınıza bir şekilde yansıyor

Robert De Niro, Martin Scorsese ve Al Pacino
Robert De Niro, Martin Scorsese ve Al Pacino
TT

The Irishman'ın yönetmeni Scorsese Şarku'l Avsat'a konuştu: İster yönetmen ister izleyici olun film hayatınıza bir şekilde yansıyor

Robert De Niro, Martin Scorsese ve Al Pacino
Robert De Niro, Martin Scorsese ve Al Pacino

Cannes film festivalinin ardından Quentin Tarantino imzalı ‘Bir Zamanlar Hollywood’da’ (Once Upon a Time in Hollywood) filminin yılın yapımı olacağına kesin gözüyle bakılıyordu. Sinema dünyasının en büyük uluslararası film festivali olan Cannes, büyük bir prömiyere tanıklık etmişti. Geniş bir kelime dağarcığıyla yazılan senaryosu ve heyecan verici hikâyeleriyle dikkatleri üzerine çeken filmin belki de en önemli özelliği Hollywood’dan bahsetmesiydi.
Ancak sadece birkaç ay sonra getirdiği büyük sesi yavaş yavaş kaybetmeye başlayan Bir Zamanlar Hollywood’da, ‘İrlandalı’ (The Irishman) filminin New York, Londra, Kahire gibi başkentlerin ev sahipliği yaptığı film festivallerinde, sinema salonlarında ve internet üzerinden gösterime girmesiyle popülaritesini neredeyse tamamen yitirdi.
Yönetmeni Martin Scorsese ile film hakkında yaptığımız bu röportaj, İrlandalı filmiyle ilgili çeşitli eleştirileri sonlandırmasa da filmin önümüzdeki dönemde sinema alanındaki tüm ödül törenlerine damgasını vuracağını ortaya koydu.
Burada filmin senaryosu, oyuncuları, yönetmeni, çekim teknikleri, yenilikçi tasarımları ve diğer yarışması beklenen alanlarla ilgili konuşulacak çok konu var. Çünkü aldığı tüm övgüleri hak eden bir çalışma. Çünkü hayatının 59 yılını sinemaya vermiş 76 yaşındaki yönetmeninin tüm hayatını ortaya koyarak yaptığı bir film. Çünkü böyle bir deneyime bugün Francis Ford Coppola, Clint Eastwood, Woody Allen ve Brian De Palma gibi çok az kişi erişebildi.
Usta yönetmen Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda, bu projenin arka planında saklı kalanları açığa çıkarırken, filmi dünyanın dört bir yanında sinema salonlarına dağıtmayacak bir şirketle çalışmayı nasıl kabul ettiğinden ve bu yeni deneyimden ne gibi ve nasıl bir fayda sağladığından bahsetti. Çete filmlerindeki kişisel deneyimini de anlatacak olan Scorsese, kendisini ve filmin aktörlerini bir araya getiren ‘nostaljiden’ de bahsedecek.
İşte ünlü yönetmen Martin Scorsese ile gerçekleştirilen röportajın tamamı;
- Sürekli sizin tek tutkunuzun tıpkı diğer çalışmalarınızda da olduğu gibi dünyanın dört bir yanındaki sinema salonlarında beyaz perdeye yansıtılacak filmler yapmak olduğu söylendi. Netflix gibi doğrudan evdeki izleyiciye ulaşan bir şirket ile işbirliği yapmak bu tutkuyu nasıl sınırladı?

Bu önemli bir soru. O yüzden bu soruyu cevaplarken sizi hızlıca bir geçmişe götürmeliyim. Kariyerimin önceki yıllarında da söylediğim gibi ister ABD’de ister dünyanın herhangi bir yerinde olsun, benim ya da başkalarının yaptığı filmlerin sinema salonlarındaki büyük perdelerde gösterilmesi gerektiğine inandım. Bana göre bu, tüm yapımlar için doğru ve yeri doldurulamaz bir tercih. Son birkaç yıldır Robert De Niro ile tekrar çalışma fırsatı yakalamaya çalıştım. Ara sıra neyle meşgul olduğunu öğrenmek için iletişime geçiyordum. O da bana ne üzerinde çalıştığımı soruyordu. Tekrar birlikte çalışmayı dört gözle bekliyorduk.
- En son 1995 yılında, ‘Casino’ filminde bir araya gelmiştiniz…
(Gülerek) Evet, çok şeyin yaşandığı uzun bir süreç oldu. Charles Brandt’ın kaleme aldığı ‘I Heard You Paint Houses’ (Evleri boyadığını duydum) romanını okuduğunu biliyordum. Bana telefon etti. Çok heyecanlıydı. Sonra bir araya geldik, daha da heyecanlandık. De Niro'nun kitapla ilgili görüşlerini duyduğumda onunla tekrar birlikte çalışma fırsatı yakaladığımı anladım ve ikimiz için de doğru işi bulduğumu hissettim. Senarist Steven Zaillian aradım ve ona genel tabloyu anlattım. Fakat bu olduğunda yıl 2009’du.
- Neden bu kadar gecikti?
Hepimizin ayrı ayrı ailevi sorunları ve iş bağlantıları vardı. Hem Robert hem de benim kesinlikle bitirmek zorunda olduğumuz projelerimiz vardı.
- Bazı gazeteler ve internet siteleri, ‘dijital gençleştirme’ (de-age) teknolojisini iyi bir çözüm olmadığı gerekçesiyle eleştiriyor. Bu eleştirilere katılıyor musunuz?
Hayır, 2010-2011 yılları arasında şimdi olduğu gibi dijital gençleştirme imkânı yoktu. O dönem, belirli açılardan çekim yaparak ve plastik maske sanatçılarının yardımıyla bunun üstesinden gelebileceğimizi düşündüm. Ancak bu bir yere kadar mümkündü. Fakat zaman geçti ve bu fırsatı da kaçırdık. 2016 yılında Silence (Sessizlik) filmi çekimleri sırasında görsel efekt yönetmeni Pablo Helman’dan Al Pacino, Robert De Niro ve Joe Pesci’nin gençlik yıllarındaki yüzlerini ekrana yansıtabilmenin bir yolunu bulmasını istedim.
- Al Pacino, Robert De Niro ve Joe Pesci’nin gençliğine benzeyen sanatçılarla bunu yapma gibi başka bir seçeneğiniz yok muydu?
İsteseydim olurdu, fakat doğru çözüm değildi. Yaptığımız şey bulabileceğimiz en iyi çözümdü. Belki biliyorsunuzdur, de-age teknolojisi, biz filmi çekerken sürekli geliştiriliyordu. Bu teknolojiyle ilgili gelişmeleri öğrendiğimizde yeniden çektiğimiz birçok sahne oldu.
- Hollywood’daki bir şirketin sizinle anlaşma yapmaya çok yaklaştıktan sonra film Netflix’e nasıl gitti?
Birkaç tarafla görüşmelere başladık. Açıkçası, projenin ilk yıllarında bile herhangi bir heyecan yoktu. İletişim ve girişimlerle çok zaman harcandı. Ancak sonunda bütçenin projenin önünde engel teşkil ettiğini gördük. Film şirketleri, bahsi geçen üç aktörle olsun veya olmasın projenin başarılı olabileceğinden şüpheliydiler. Netflix sürpriz bir şekilde projeyi destekleyeceği haberini gönderdi.
- Bu arada Netflix’in şartları nelerdi?
Netflix koşulsuz bir şekilde projeyi desteklerken diğer şirketler için engel olan bütçeyi de kabul etti ve bana tam bir özgürlük verdi. Kabul etmeden önce 75 yaşında olduğumu, senaryonun hazır olduğunu ve filmde çalışırken bazı boşlukları doldurmak için değişiklik yapma imkanına sahip olduğumu göz önünde bulundurup düşündüm.
- Bu, yaratıcı özgürlüğünüz karşılığında filmin finanse edilmesi gibi bir çeşit alışverişti, öyle değil mi?
Doğru. Netflix, film internette yayınlanmadan önce birkaç hafta sinemalarda göstermeme izin verdi. Bence bu adil bir alışverişti. Bu arada, Netflix ile çalışmak mükemmeldi. Onunla çalışmaktan keyif aldım. Sinemaya başladığımdan bu yana hiçbir geleneksel şirketle çalışırken bu kadar özgür olmamıştım.
- Filmlerinizin sinema salonlarında yayınlanması açısından farklı fırsatlar yakaladınız. Ancak her zaman şanslı değildiniz.
Kesinlikle. Bu benim de aklıma geldi. Netflix, filmi ABD ve dünyanın farklı ülkelerindeki sinema salonlarda gösterecek. Ancak dediğin gibi beyaz perdede yayınlanması için yaptığım bazı filmler, bir haftayı geçmeden gösterimden kaldırıldı. Örneğin 39 yıl önce yaptığım ‘Alice Artık Burada Oturmuyor’ (Alice Doesn't Live Here Anymore) filmi sadece Oscar ödüllerine aday olmak için sinemalarda bir haftalığına gösterildi. (Gülerek) Bir haftanın ardından yerini ‘Komedi Kralı’ (King of Comedy) filmine bıraktı. Her ortamın kendi yöntemi ve formatı olduğunu düşünürüm. Demek istediğim, filmi istediğim gibi yapabilmem Netflix ile çalışmanın avantajlarından biriydi.
- Nasıl yani?
Filminizi bir film şirketi için çektiğinizde, zaman çizelgesi gibi aşılamayacak bir takım sınırlamalara tabi olursunuz. Bildiğiniz gibi bir film genellikle 2 ila 2,5 buçuk saat sürer. Bu iyi, fakat buna uyum sağlamalısınız. Netflix ile çalışmak ise size çalışma süresi açısından daha fazla özgürlük sağlıyor. İlk durumda, filmi kabul edilebilir sürede tutmak için çektiğiniz bazı sahneleri silmeniz gerekiyor. Ancak ikinci durumda iyi bir senaryonuz ve yeterli malzemeniz varsa böyle bir şeye ihtiyaç kalmıyor.
İçinde yaşadığımız dünya
- Günümüz teknolojisiyle aranız nasıl? Yenilikleri takip ediyor musunuz?
Oldukça az. Bugün iyi olmadığım birçok film çekme yöntemi var. Sen ve ben bu devrin dışında kaldık. İPhone’larla film çekiyorlar. (Gülerek) Bu konuda hiçte iyi değilim. Bir klavye tuşuna basıp bir duvarı çökertebiliyorlar. Nasıl olduğunu bilmiyorum ama oluyor. Bize göre sinema bu değil, fakat gelecek günlerde muhtemelen olacak.
- Son zamanlarda ortaya çıkan film serilerinin sinema olmadığını söylerken bunu mu kastettiniz?
Bir dereceye kadar. Elbette birçok izleyici ve yapımcı için bu sinema olabilir, ama benim için ona izleyecek kadar vakit ayırmaktan fazlasını gerektirmiyor.
- Günümüzle sinemanın ilk hayal kaynağı olduğu 40 yıl öncesi arasında ne gibi değişiklikler oldu?
Yetenek konusunda değişiklikler oldu. Bugün birçok yönetmen yetenekli değil. Yeteneğe ihtiyaç var. Sinemayı yaratıcılığı ifade etmenin bir yolu olarak kullanmaları gerekiyor. Genç yönetmenler anlatının ve görselliği ifade etmenin en iyi yolunu aramalılar. Bunu öğrendikten sonra benimsemeleri gerekiyor. Sadece motivasyon ya da sinemada olmayı istemek yetmez. Yetenekli ve yaratıcı dürtüleri olan bir yönetmen iyi filmler yapmadıkça yemek yiyemez, uyuyamaz veya normal bir hayat sürdüremez. Bilmek istediği her şeyi öğrenebilir. İyi bir öğrenci olabilir. Ama eğer yetenek ve yaratıcılık yoksa sınırlı ve belki de eksik bir başarıya ulaşabilir. İhtiyacı olan şey bundan sonra değerini kanıtlamak için elinden gelenin en iyisini yapmaktır... Ama dürüst olalım, yetenekli olmalarına rağmen kaç yazar, ressam veya müzisyen başarısız oldu... Film yönetmenliğinde de durum farklı değildir. Bazen yetenekli olmanıza rağmen başarısız olabilirsiniz.
- Bugün içinde yaşadığımız dünya için endişeli misiniz?
Ben siyasetçi değilim. En son kendime baktığımda, hala bir insan olduğumu fark ettim. Üç kızım, bir torunum var ve geride bıraktığımız dünya için endişeleniyorum. Bugün yaşadıklarımızın birçoğuna ilişkin uyarılarda bulunan bazı filmlere bakıyorum ve şu soruyu soruyorum; “Mevcut durumu nasıl ifade edebilir ve insanları uyarabiliriz? Bugün merhamet yoksunluğundan kaynaklı adalet kıtlığı çekiyoruz. Sosyal eşitsizlik var. Bazı şeylere sahip olanlar ve olmayanlar var. Bazılarının diğerine karşı saygı eksikliği var. Tüm bunların sonunda ortaya sorunlu bir dünya çıkıyor. Başka kültürlere saygı yok. İnsanlar karşısındakine savaş açmadan önce onu tanımak zorundalar. Belki bu sayede başkalarıyla daha iyi iletişim kurabilirler.
- Siz en kültürlü görüntü yönetmenisiniz ve her zaman ABD dışındaki sinemalarla ilgili konuşuyorsunuz. Bu ilginiz ne zaman başladı?
Bu ilgim çok genç yaşlarda başladı. 1960'lar, sinemaya sadece bizim sahip olmadığımız yıllardı. Hint ve Japon filmlerini izlediğimde merak ile bu merakın peşinden gitmenin farklı şeyler olduğunu anladım. Kültürlerin farkına vardım. Onlar gibi olmak zorunda olduğunuzu söylemiyorum, ama onları anlamak zorundasınız.
- Bugün birkaç saniye içinde başkalarıyla iletişim kurabiliyor olmamız garip bir şey. Fakat 1950’lerde dış dünyaya kapalıydık.
Kesinlikle doğru.
Suikastlar
- Röportajın geri kalanında İrlandalı filminin prodüksiyon yönüyle değil, daha çok hikayesiyle ilgili merak edilenleri soracağım. Daha önce de gangster filmleri yönettiniz. Ama İrlandalı filmi farklı. Goodfellas (Sıkı Dostlar) filminde olduğu gibi olumlu ‘portreler’ yansıtmıyor.

Bu çok iyi bir soru. Özellikle Casino filminin ardından kendime yeni bir yol seçmenin zamanının geldiğini, ‘gerçek gücü’ beyaz perdeye aktarabilmem gerektiğini düşündüm. Çünkü gerçek güç, karanlık ve sessizdir. Onlar tarihin karanlık güçleridir. Kimin güç sahibi olduğunu göremezsiniz. Gerçekten John F. Kennedy’e kimin suikast düzenlediğini bilmiyoruz. Bobby’den (Robert Kennedy) Martin Luther King'e bu suikastları kimin düzenlediğini bilmiyoruz. Bilsek bir şey fark eder mi? onu da bilmiyoruz. Bu bilgiler ulaşabileceğimizin çok ötesinde. Küçükken mahallemizdeki insanların bu olanlara verdiği tepkilere şahit oldum. Aralarında bir panik yaşandığını biliyordum. Bazı durumlarda saygı duyup yolunuza devam edebilirsiniz. Fakat onlar işlerine geri dönemediler. Bu yüzden tamda bu noktada konuyu daha derinlemesine araştırmaya karar verdim. İki veya üç erkeğin bir bar, restoran veya araba etrafında toplanması derin bir boşluktur. Ne yapmak istediklerini anlatmaya gerek yok. Bunu onlara bakarak anlayabilirsiniz.
- Yine de İrlandalı filminde zamana ve karakterlere karşı bir ‘nostalji’ yaşadığınızı hissediyorum...
Evet, buna katılıyorum. Nostalji bazen yapaydır. Ama benim nostaljiyle yetiştirilme tarzım ve Al (Pacino), Bob  (De Niro) ve Joe (Pesci) aracılığıyla bir ilişkim var.
- Jimmy Hoffa, kitaba ve filme göre mafyanın gazabına uğradı. Onu kimin ve neden öldürdüğü soruları onlarca yıldır soruluyor. Fakat filmin bu soruları sormuyor, aksine doğrudan cevabını veriyor.
Karşılıklı diyaloglarda bir takım işaretler vardı. Ancak Jimmy Hoffa mafyayı hafife aldı. Onları doğru şekilde okuyamadı. Kimse onları hafife alamazdı. Eğer yollarına çıkarsan seni ortadan kaldırırlardı. Kendini tamamen Julius Sezar’ın yerine koymuştu. Evlatlık oğlu Brutus da aynısını yapmak zorundaydı.
- Film ne kadar tehlikeli olursa karakterlerin gerçekçiliği de o kadar artıyor.
Kesinlikle doğru. Çember daraldı ve başka bir şey yapmama gerek kalmadı.
- Neden görüntü yönetmeni olarak Rodrigo Prieto'yu seçtiniz?
(Gülerek) Çünkü o iyi bir insan. Eğlenceli ve iyi bir kamera gözü var. Onunla birçok kez çalıştım. Çalışırken eksik noktaları bulup bunlara yoğunlaştığını gördüm. Bana hiç ‘bunu yapamıyorum’ demedi. Talep edilenin karşılığını vermeye çalışıyor. Yaptığı işe özgürce ve ince dokunuşlarla şiirsel bir hava kattığını düşünüyorum. Kamera hareketleri ve ışık açısından muazzam bir göze sahip.
- Daha önce bana Joe Pesci, Al Pacino ve Robert De Niro arasındaki bir ‘kimyadan’ bahsetmiştin. Onları nasıl yönetiyorsun? Rollerini canlandırırken özgürler mi?
Canlandırdıkları hikayenin doğası onları özgür olmaya zorluyor. Ayrıca bunu canlandırdıkları karakterler belirliyor. Bu dünyanın olayların yaşandığı bir yer olduğunun farkındalar.
- Fakat illa ki bir yerde müdahale edilmesi gerekiyordur. Mesela nerelerde?
Çekeceğimiz sahnenin yerini öğrendiğimizde o sahnenin nereye gideceğini ve bir sonraki sahneye nasıl bağlanacağını da öğreniyoruz. Bu bir haritayı masanın üzerine açmak gibi. Her nokta bir başka yola açılıyor. Haritayı bir kez açtığımızda kendilerini rahat hissetmelerini ve rollerine bürünmeden önce sadece özümsemelerini bekliyorum.
- Film iyi bir çıkış yakaladı. Çok az insanın filmi hikayesindeki kısıtlı bilgilerle çekmeyi başarabileceğini düşünüyorum. Siz ne dersiniz?
Bence her yönetmenin kendine özgü bir perspektifi var. Bu perspektif, tecrübe birikimine, hayatınızdaki ve çevrenizdekilerin yaşamlarında meydana gelen değişikliklere göre bir yönetmenden diğerine değişiklik gösteriyor. İster yönetmen ister izleyici olun film hayatınıza bir şekilde yansıyor.



Tekinsiz sokaklardan distopyalara: 2025'in en iyi 10 dizisi

Paradise'ta Oscar adayı Sterling K. Brown'a (sağda) ABD Başkanı Cal Bradford rolünde X-Men yıldızı James Marsden (ortada) eşlik ediyor (Hulu)
Paradise'ta Oscar adayı Sterling K. Brown'a (sağda) ABD Başkanı Cal Bradford rolünde X-Men yıldızı James Marsden (ortada) eşlik ediyor (Hulu)
TT

Tekinsiz sokaklardan distopyalara: 2025'in en iyi 10 dizisi

Paradise'ta Oscar adayı Sterling K. Brown'a (sağda) ABD Başkanı Cal Bradford rolünde X-Men yıldızı James Marsden (ortada) eşlik ediyor (Hulu)
Paradise'ta Oscar adayı Sterling K. Brown'a (sağda) ABD Başkanı Cal Bradford rolünde X-Men yıldızı James Marsden (ortada) eşlik ediyor (Hulu)

Yıl sonları eleştiri dünyasında hep aynı ritüelle gelir: Her sanat dalı için hazırlanan sayısız "en iyiler" listesi... Bu elbette tatlı bir kurgu; eleştirmenlere geriye dönüp kalan izleri işaretleme, izleyiciye de bitmeyen izleme listesinde bir yol haritası sunma fırsatı verir. Ama bazı yıllar vardır ki, eleme ve sıralama işi her zamankinden daha zorlayıcı olur.

2025, televizyon açısından tam da böyle bir yıldı. Grevlerin ardından sektör yeniden nefes aldı, Vince Gilligan'dan Steven Knight'a kadar pek çok güçlü yaratıcı yeni projelerle ekrana döndü. Hatta beyazperdede görmeye alışık olduğumuz yıldızlar televizyona taşındı, uzun süredir beklenen diziler geri geldi ve ekran dolup taştı. Öte yandan, endüstrinin giderek daha temkinli ve hesaplı kararlar alması, yeni ve "dışarıdan" seslerin görünürlüğünü her zamankinden biraz daha zor hale getirdi.

Bu liste tam da bu noktada bilinçli bir sapak alıyor. Adolescence, The Studio ya da Andor gibi zaten geniş kitlelerin konuştuğu ve yıl boyu ödülleri toplamış yapımları özellikle dışarıda bırakıp, biraz daha kıyıda köşede kalmış ama zihinde uzun süre yankılanan dizilere odaklanıyoruz. Dept. Q'nun karakter odaklı suç anlatısından Dying for Sex'in kırılgan cesaretine, Pluribus'un rahatsız edici sorularından Task'in ağır ama umutlu karanlığına uzanan bu seçki, "büyük" olmaktan çok kalıcı olmayı başaran işlerden oluşuyor.

2025'in en iyi dizileri listemiz, televizyonun hâlâ risk alabilen, şaşırtabilen ve izleyiciyi konfor alanının dışına çıkarabilen bir mecra olduğunu hatırlatan yapımlara küçük ama ısrarlı bir selam.

Pluribus

Vince Gilligan, Breaking Bad ve Better Call Saul'un ardından bu kez dünyanın sonunu neredeyse huzurlu bir ihtimal gibi gösteren sarsıcı bir bilimkurgu fikriyle karşımıza çıkıyor. Pluribus, insanlığın büyük bölümünü tek bir bilinçte birleştiren gizemli bir salgına karşı bağışıklık kazanan sayılı kişiden biri olan Carol'ı merkezine alıyor. Rhea Seehorn'un canlandırdığı Carol, dizinin deyimiyle "dünyadaki en mutsuz insan" ve belki de tam bu yüzden, herkesin mutlu göründüğü bu yeni düzende en rahatsız edici soruları sormaya devam edebilen tek kişi. Herkesin bilgiye, huzura ve ortak bir uyuma kavuştuğu bir dünyada, bireyselliğin hâlâ savunulmaya değer olup olmadığı fikri, dizi boyunca izleyicinin zihnini kemiriyor. 

ty
Fotoğraf: Apple TV

X-Files kökenlerine dönen Gilligan'ın yavaş yavaş açılan anlatımı, her bölümde seyirciyi bir adım daha huzursuz ederken, Seehorn'un neredeyse tek başına sırtladığı performans diziyi duygusal olarak ayakta tutuyor. Pluribus, yüksek konseptli bilimkurgusunu hiçbir zaman karakterlerin önüne geçirmiyor; aksine, yalnızlık, aidiyet ve inatçı insan doğası üzerine beklenmedik derecede dokunaklı bir hikaye anlatıyor. Kimi zaman komik, kimi zaman ürkütücü, çoğu zaman da rahatsız edici biçimde tanıdık hissettiren bu dünya, diziyi basit bir "Ya şöyle olsaydı?" denemesinin çok ötesine taşıyor. 

Bu kıyameti yapay zekadan yalnızlık salgınına kadar pek çok başlık üzerinden okumak mümkün. Ancak dizinin merkezinde, çok daha temel bir soru yatıyor: İnsan olmak aslında ne anlama geliyor? Carol insanlardan hoşlanmayan bir karakter olabilir. Fakat kurtarılmak istemeyen bir dünyayı kurtarmaya çalışırken, bizi kusurlarımıza rağmen neden mücadeleye etmeye değer olduğumuz üzerine düşünmeye zorluyor.

Kısacası Pluribus, izleyiciye yalnızca bir distopya sunmuyor; "normal" dediğimiz şeyin ne kadar kıymetli olduğunu sorgulatan, uzun süre akıldan çıkmayan bir deneyime dönüşüyor.

IMDb: 8,3
Nereden izlenir: Apple TV

Dept. Q

Hiç kuşkusuz Dept. Q, 2025'in en güzel sürprizlerinden biri ve listeye girmeyi fazlasıyla hak ediyor. Slow Horses'ı sevenlerin hemen bağ kuracağı dizi, bu kez İskoçya'da, uyumsuz ve deyim yerindeyse hayatın sillesini yemiş polislerden oluşan bir ekibin etrafında dönüyor. 

Matthew Goode, görev başında vurulduktan sonra hayata ve mesleğine küsmüş dedektif Carl Morck rolünde harikalar yaratıyor. Üstelik huysuz, mesafeli ve sevmesi zor bir karakteri izlemeyi bile şaşırtıcı biçimde sürükleyici kılmayı başarıyor. 

defr
Fotoğraf: Netflix

Bodrum kata sürülen Morck'un, rafa kaldırılmış dosyalar ve hevesli ama beceriksiz bir ekiple yeniden oyuna girmesi, dizinin kara mizah damarını güçlendiriyor. Evde onu bekleyen sinir bozucu ev arkadaşı ve öfkeli ergen oğluyla birlikte, karakterin yalnızlığı ve tükenmişliği yavaş yavaş ete kemiğe bürünüyor. 

The Queen's Gambit'le tanınan Scott Frank'in imzasını taşıyan senaryo tempolu ama aceleci değil; gerilimi yükseltirken duyguyu asla arka plana atmıyor. Özellikle Morck'la felçli ortağı arasındaki sessiz, yarım kalmış cümlelerle dolu sahneler dizinin kalbini oluşturuyor. Çözülen dava karakterlerin biraz gölgesinde kalsa da Dept. Q'yu güçlü kılan aslında tam olarak bu: Uzun soluklu bir dizi olacağının sinyallerini veren karakter merkezli bir suç hikayesi oluşu. İkinci sezonu iple çekmemek elde değil.

IMDb: 8,2
Nereden izlenir: Türkiye'de bir platformda bulunmuyor

Mussolini: Yüzyılın Oğlu (Mussolini: Son of the Century)

Faşizmin yükselişi rahat izlenen bir hikaye değil ve Mussolini: Yüzyılın Oğlu bu rahatsızlığı bilinçli olarak seyircinin üzerine bırakıyor. Joe Wright'ın Antonio Scurati'nin romanından uyarladığı dizi, I. Dünya Savaşı sonrası İtalya'da Benito Mussolini'nin bir gazeteciden otokrata dönüşümünü karanlık, neredeyse boğucu bir estetikle takip ediyor. 

Işık-gölge oyunları, kırılan dördüncü duvar ve Tom Rowlands imzalı sert müzikler, anlatıyı klasik bir biyografiden ziyade bir politik kabusa dönüştürüyor. Luca Marinelli, Mussolini'yi cazibeyle şiddeti aynı bedende taşıyan bir figür olarak canlandırırken, ekranda neredeyse rahatsız edici bir güç kuruyor.

dfergt
Fotoğraf: MUBI

Dizinin asıl başarısı, faşizmi karmaşık bir ideoloji gibi sunmak yerine, ilkesiz bir güç biriktirme pratiği olarak çıplak biçimde göstermesinde yatıyor. Bu yönüyle hikaye yalnızca geçmişe değil, bugünün politik diline de rahatsız edici bir ayna tutuyor. 

Gösterişli anlatımı, operayla erken dönem sinema estetiğini harmanlayan rejisi ve alaycı mizahı sayesinde dizi didaktik olmaktan bilinçle kaçıyor. Mussolini: Yüzyılın Oğlu, tarih tekerrür etmese de yöntemlerin ürkütücü biçimde tanıdık kaldığını hatırlatan, yılın en sarsıcı televizyon deneyimlerinden biri.

IMDb: 8,2
Nereden izlenir: MUBI

Task

Brad Ingelsby, Mare of Easttown'la yarattığı evreni bu kez daha sessiz, daha incelikli ama bir o kadar da sarsıcı bir yere taşıyor. Pennsylvania'nın gri arka planında geçen Task, ilk bakışta tanıdık bir suç hikayesi gibi görünse de kısa sürede ritmi ve duygusal dokusuyla farkını hissettiriyor. 

Mark Ruffalo'nun canlandırdığı, yasın ve tükenmişliğin içinde sürüklenen FBI ajanıyla Tom Pelphrey'nin oynadığı, hayatını ailesi için "yanlış" yollardan düzeltmeye çalışan çöpçü-soyguncu, kaçınılmaz bir çarpışmaya doğru ilerliyor. Pelphrey'nin performansı dizinin gizli silahı: Hem kırılgan hem tehditkar. Empati kurulabilen ama bir o kadar tehlikeli. Ruffalo ise azla çok anlatan performansıyla, izleyiciyi yoran bir "trajedi nesnesi"ne dönüşmeden, oynadığı karaktere katman kazandırıyor. 

edfrgty
Fotoğraf: HBO

Task, büyük çatışmalar kadar sessizliklerle, yarım kalan cümlelerle ve bakışlarla da ilerliyor. Ve tam her şeyi çözdüğünüzü sandığınız anda yön değiştirerek, karanlığın içinden beklenmedik bir umut kırıntısı çıkarıyor. Özetle Task, bittikten sonra bile izleyicinin zihninde dolaşmayı sürdürüyor.

IMDb: 8,0
Nereden izlenir: HBO Max

It: Welcome to Derry

It: Welcome to Derry, yalnızca Pennywise'ın kökenine değil, korkunun bir kasaba ölçeğinde nasıl örgütlendiğine bakan, rahatsız edici derecede etkili bir başlangıç hikayesi. 1962'de Maine'in Derry kasabasında geçen dizi, bir çocuğun gizemli kayboluşuyla açılıyor ve kısa sürede olayın tekinsizliği okul sıralarındaki bir grup çocuğun etrafında yoğunlaşıyor.

Bill Skarsgård, 2017 ve 2019 tarihli filmlerden tanıdığımız Pennywise'ı bu kez daha sinsi ve derine işleyen bir tehdit olarak yeniden inşa ediyor. Ancak dizi, yüzeyde bir korku anlatısı gibi görünse de Soğuk Savaş paranoyasını, ırkçılığı, istismarı ve kuşaktan kuşağa aktarılan travmaları hikayenin omurgasına yerleştiriyor.

asdfrgt
Fotoğraf: HBO

Andy Muschietti'nin yaratıcı dünyasından beslenen anlatı, kanlı anlardan çok gündelik hayatın içindeki kötülüğü büyüterek gerilim kurmayı tercih ediyor. Bu tercih, Welcome to Derry'yi sıradan bir öncül olmaktan çıkarıp duygusal açıdan da ağır ve rahatsız edici bir seyir deneyimine dönüştürüyor.

Dizi kusursuz değil; bazı karakterler daha derinleştirilebilirdi, bazı anlarsa fazla tanıdık hissettiriyor. Ama finalde geriye kalan duygu net: It: Welcome to Derry, asıl korkunun palyaçodan değil, insanların birbirine yapabildiklerinden doğduğunu hatırlatıyor.

IMDb: 7,9
Nereden izlenir: HBO Max

Paradise

Paradise, bir başkan suikastını merkezine alsa da asıl gücü, izleyicinin ayağının altındaki zemini sürekli kaydıran dünyasında saklı. This Is Us'la duygusal anlatının ustası olduğunu kanıtlayan Dan Fogelman, bu kez zamanı, hafızayı ve sırları bükerek çok daha karanlık bir politik gerilim kuruyor.

Sterling K. Brown'ın canlandırdığı Gizli Servis ajanı Xavier Collins, suikastın ardından kendini yalnızca bir komplonun değil, tanıdık görünen ama giderek yabancılaşan bir düzenin ortasında buluyor. James Marsden'ın hayat verdiği karizmatik başkan Cal Bradford ise geri dönüşlerle derinleşen, ekrandan silinse bile hikayenin ruhunu belirleyen bir figüre dönüşüyor.

frgt
Fotoğraf: FX / Hulu

Dizi, Beyaz Saray'da işlenen bir cinayeti anlatmakla yetinmeyip, "normal" sandığımız dünyanın ne kadar kırılgan olduğunu hatırlatıyor. Fogelman'ın alametifarikası olan duygusal kırılmalar, şoke edici ters köşelerle birleşince Paradise, temposunu hiç düşürmeden ilerliyor. Özellikle 7. bölüm, hem oyunculuklar hem de anlatının açtığı karanlık ihtimaller açısından dizinin kalbini oluşturuyor.

Finale gelindiğinde ise her şey netleşiyor: Paradise, yalnızca politik bir gerilim değil, bugüne fazlasıyla benzeyen bir geleceğe açılan rahatsız edici bir kapı.

IMDb: 7,9
Nereden izlenir: Disney+

Dying for Sex 

Ölüme dair bir diziyi izlemek kadar önermek de cesaret istiyor, farkındayız. Ama inanın Dying for Sex, sizi pişman etmeyecek. 

Ölümle yüzleştiği anda, hayatı ve bedeniyle ilişkisinin eksik kalan yanlarını tamamlamaya karar veren bir kadının hikayesi, dizinin çıkış noktasını oluşturuyor. Gerçek bir podcast'ten uyarlanan yapım, atlattığını sandığı 4. evre kanserin geri döndüğünü öğrenen Molly'nin, sevgisiz evliliğini geride bırakıp bedeniyle ve arzularıyla yeniden tanışma kararını merkezine alıyor. 

drfgt
Fotoğraf: FX / Hulu

Michelle Williams, hayranlık uyandıran kariyerinde özel bir yere oturan bu performansıyla, Molly'yi kırılgan, komik, öfkeli ve capcanlı kılıyor. Karşısında Jenny Slate, dostluk kavramını romantize etmeden ama derin bir sevgiyle oynayarak dizinin duygusal omurgasını kuruyor. 

Cinsellik burada bir provokasyon değil; ölüm gerçeğiyle yüzleşirken hayatı sonuna kadar hissetme arzusunun doğal bir uzantısı. Liz Meriwether ve Kim Rosenstock'un yazımı, ilham verici nutuklara ya da gözyaşı sömürüsüne hiç sapmadan, acı ve mizahı aynı potada eritmeyi başarıyor. Rob Delaney'nin sessiz ve yürek burkan performansı, dizinin duygusal derinliğini daha da artırıyor. 

Dying for Sex, ölümle ilgili olmasına rağmen hayata dair son derece iştah açıcı bir dizi. Bu da onu izlemek için kesinlikle güçlü bir sebep.

IMDb: 7,6
Nereden izlenir: Disney+

The Chair Company

The Chair Company, ilk bakışta önemsiz görünen bir kazanın giderek tekinsizleşen bir hikayeye dönüşmesiyle açılıyor.

Başrolde komedyen Tim Robinson, gündelik hayatın küçük çatlaklarından sızan takıntı ve kırılganlık hallerini kara mizahla görünür kılmaya devam ediyor.

Dizinin merkezinde, Ohio'da yeni bir alışveriş merkezi projesi üzerinde çalışan Ron Trosper var; sahnede oturduğu sandalyenin kırılmasıyla yaşadığı utanç, onun için telafisi olmayan bir kırılma anına dönüşüyor. Çoğu insanın birkaç saniyede unutacağı bu olay, Robinson evreninde paranoya, öfke ve takıntıyla örülü absürt bir yolculuğun kapısını aralıyor.

cdfgt
Fotoğraf: HBO

Robinson, her an patlamaya hazır bu karakteri yavaş yavaş çözülen bir ruh haliyle derinleştiriyor. Zach Kanin'le birlikte kurduğu anlatı, diziyi yalnızca bir ofis komedisi olmaktan çıkarıp, modern çalışma hayatının insanı nasıl içten içe kemirdiğine dair tuhaf ama tanıdık bir tabloya dönüştürüyor.

Soğuk ofis mekanları, anlamsız nezaket kalıpları ve tekrar eden detaylar, Ron'un akıl sağlığındaki çatlakları giderek daha görünür kılıyor. Ve dizi sona erdiğinde, ardında bir sandalyeye aynı gözle bakamayacak izleyiciler ve rahatsız edici olduğu kadar unutulmaz bir deneyim bırakıyor.

IMDb: 7,5
Nereden izlenir: Türkiye'de bir platformda bulunmuyor

The Lowdown

2025'in en keyifli sürprizlerinden The Lowdown, Sterlin Harjo'nun Reservation Dogs sonrası kariyerinde attığı en cesur adımlardan biri. Tulsa sokaklarında geçen bu neo-noir, Ethan Hawke'un canlandırdığı ve kendini "gerçek avcısı" ilan eden Lee Raybon'u merkeze alıyor. Dizi, Raybon'u nüfuzlu bir ailenin kara koyununun şüpheli intiharını araştırırken izliyor. Raybon, klasik sert dedektiflerden çok, Büyük Lebowski'yi bile deneyimli gösteren, savrula savrula ilerleyen bir anti-kahraman portresi çiziyor. Bu tercih, dizinin tonunu aynı anda hem komik hem de tedirgin edici kılıyor.

dfrgt
Fotoğraf: FX / Hulu

Harjo, tıpkı önceki işinde olduğu gibi Oklahoma'yı yalnızca bir mekan değil, Amerika'nın kibir, baskı ve ihtimallerle dolu tarihinin canlı bir özeti olarak kullanıyor. Irk, sınıf, toprak ve geçmişle hesaplaşma, tek bir dosyanın ucundan çekildikçe şehrin gizlenmiş çatlaklarını görünür kılıyor.

Ethan Hawke başta olmak üzere Keith David, Jeanne Tripplehorn ve Kyle MacLachlan'ın katkıları, diziyi karakterler açısından son derece zengin kılıyor. The Lowdown, sıkı bir polisiye olmaktan çok, atmosferi, anları ve yan hikayeleriyle yaşayan bir dünya kuruyor. Finaliyle ise izleyiciyi hem sersemleten hem de hikayenin en başından itibaren örülen tüm ipuçlarını yeniden gözden geçirmeye zorlayan dizilerden biri olmayı başarıyor.

IMDb: 7,3
Nereden izlenir: Disney+

A Thousand Blows

A Thousand Blows, izleyiciyi daha ilk bölümden gerilimi yüksek, tavizsiz bir evrene sokan, sert ama son derece canlı bir dönem dizisi. Steven Knight, Peaky Blinders'tan tanıdığımız karanlık dokuyu bu kez 1880'lerin Doğu Londra'sına taşıyor ve Viktorya dönemi İngilteresi'ni romantize etmeden, tüm acımasızlığıyla resmediyor. 

Jamaika'dan Londra'ya büyük umutlarla gelen Hezekiah ve Alec'in hikayesi, kısa sürede sistematik ırkçılık, sınıf nefreti ve hayatta kalma mücadelesine dönüşüyor. Hezekiah'nın boks ringinde bulduğu geçici güç, onu sokakların gerçek hakimi olan suç dünyasının da hedefi haline getiriyor.

efrt
Fotoğraf: Disney+ / Hulu

Erin Doherty'nin canlandırdığı Mary Carr, dizinin erkek egemen şiddet evrenine beklenmedik bir tehdit ve çekim merkezi ekliyor. Ancak her sahneyi gölgede bırakan isim, hiç kuşkusuz Sugar Goodson rolündeki Stephen Graham; kısa süreli varlığı bile dizinin tansiyonunu yukarı çekmeye yetiyor. 

Kısacası A Thousand Blows, yalnızca yumrukların değil, sadakatin, intikamın ve hayatta kalma içgüdüsünün de çarpıştığı bir hikaye anlatıyor. Yılın en sert dizilerinden biri olmasının ötesinde, izleyiciyi ringin ortasına çekip, kaçacak yer bırakmayan bir deneyim.

IMDb: 7,3
Nereden izlenir: Disney+


Kızıldeniz Film Festivali 5. yılında dünya yıldızlarını Cidde’de buluşturdu

Kızıldeniz Film Vakfı Mütevelli heyeti Başkanı Cumana er-Raşid Kızıldeniz Film Yarışması jüri üyeleriyle birlikte görüntülendi. (Festival Yönetimi)
Kızıldeniz Film Vakfı Mütevelli heyeti Başkanı Cumana er-Raşid Kızıldeniz Film Yarışması jüri üyeleriyle birlikte görüntülendi. (Festival Yönetimi)
TT

Kızıldeniz Film Festivali 5. yılında dünya yıldızlarını Cidde’de buluşturdu

Kızıldeniz Film Vakfı Mütevelli heyeti Başkanı Cumana er-Raşid Kızıldeniz Film Yarışması jüri üyeleriyle birlikte görüntülendi. (Festival Yönetimi)
Kızıldeniz Film Vakfı Mütevelli heyeti Başkanı Cumana er-Raşid Kızıldeniz Film Yarışması jüri üyeleriyle birlikte görüntülendi. (Festival Yönetimi)

“Sinemaya Aşk” sloganıyla düzenlenen 5. Kızıldeniz Uluslararası Film Festivali, Cidde’de görkemli bir açılışla başladı. Etkinlik, Suudi Arabistan Kültür Bakanı Prens Badr bin Abdullah bin Ferhan ile Kızıldeniz Sinema Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Cumana er-Raşid’in yanı sıra Suudi Arabistan’ın sinema, oyunculuk ve yapım alanındaki önde gelen isimlerini bir araya getirdi.

4–13 Aralık tarihleri arasında devam edecek festival, bölgedeki yeteneklerin buluştuğu ve uluslararası ortaklıkların geliştiği bir merkez olarak konumunu güçlendirmeyi sürdürüyor.

Kırmızı halı töreni, dünyanın farklı ülkelerinden gelen ünlü sinema isimlerinin yoğun ilgisine sahne oldu. Festivalde gün boyunca düzenlenen gösterimler ve söyleşiler geniş katılım çekti. Açılış gününün dikkat çeken konukları arasında ABD’li oyuncu ve müzisyen Queen Latifah, Hollywood yıldızı Kirsten Dunst ve Bollywood’un ünlü ismi Aishwarya Rai yer aldı.

Festival, Britanyalı-Hintli yönetmen Rowan Athale’nin “The Giant (El-Amilaq)” filmiyle perdelerini açtı. Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da ilk kez gösterilen film, Yemen kökenli Britanyalı boksör Naseem “Naz” Hamed’in yaşam hikâyesini anlatıyor.

Bu yılki program, dünya sinemasından seçilmiş yapımların yanı sıra bölgeden ilk kez gösterilecek projeleri de içeriyor. Beş kıtadan filmlerin yer aldığı resmi yarışma, festivalin en prestijli bölümleri arasında bulunuyor. Ayrıca festival boyunca çeşitli söyleşiler, ustalık sınıfları ve yetenek geliştirme programları düzenlenerek yeni seslere destek veriliyor.


Biraz nostalji, biraz keşif: İz bırakan 10 bilimkurgu dizisi

Legion'un başrolünde Downton Abbey, Zero Day ve Tutsak Abigail (Abigail) gibi yapımlarla da tanınan 42 yaşındaki Dan Stevens yer alıyor (FX)
Legion'un başrolünde Downton Abbey, Zero Day ve Tutsak Abigail (Abigail) gibi yapımlarla da tanınan 42 yaşındaki Dan Stevens yer alıyor (FX)
TT

Biraz nostalji, biraz keşif: İz bırakan 10 bilimkurgu dizisi

Legion'un başrolünde Downton Abbey, Zero Day ve Tutsak Abigail (Abigail) gibi yapımlarla da tanınan 42 yaşındaki Dan Stevens yer alıyor (FX)
Legion'un başrolünde Downton Abbey, Zero Day ve Tutsak Abigail (Abigail) gibi yapımlarla da tanınan 42 yaşındaki Dan Stevens yer alıyor (FX)

Bilimkurgu, televizyon tarihinde her zaman özel bir yere sahip oldu; kimi zaman uçsuz bucaksız uzayda, kimi zamansa zihnimizin derinliklerinde geçen hikayelerle. Bir dönem Uzay Yolu'nun (Star Trek) "son sınır" dediği evrende yolculuk ederken, Alacakaranlık Kuşağı (The Twilight Zone) izleyiciyi hayal gücünün sınırlarını zorlamaya davet ediyordu. Ardından Gizli Dosyalar (X-Files) ve Ziyaretçiler (V) gibi diziler, bilinmeyenin ürkütücü cazibesini evlerimize taşıdı. Bugün ise dijital platformların altın çağında, bilimkurgu yalnızca bir tür değil; insan olmanın ne demek olduğunu anlamaya yönelik en yaratıcı alanlardan biri.

Doctor Who, Black Mirror, Lost, Westworld, Alien: Earth, Andor ve Stranger Things gibi yapımlar, modern izleyiciyi uzun zamandır türün merkezinde tutuyor. Ama bu listede amacımız, belki biraz gölgede kalmış, uzun ömürlü olamamış, vaktinden erken unutulmuş ya da hatta yarıda bırakılmış yapımları hatırlayarak masaya yatırmak. Çünkü bilimkurgu tarihi, yalnızca dev hitlerden değil kültleşmiş, zamanla kıymeti daha iyi anlaşılan dizilerden de oluşuyor.

Battlestar Galactica'nın karanlık politik atmosferinden Firefly'ın kısa ömrüne rağmen kalıcı olan ruhuna, Dark'ın akıl dolu zaman döngülerinden The Expanse'in sert gerçekçiliğine kadar, bu dizilerin her biri farklı bir evreni önümüze seriyor. Devs özgür iradeyi sorgulatırken, Utopia bizi paranoyanın kıyısında dolaşan distopik bir dünyaya çekiyor. Orphan Black klonlarla kimliği tartışmaya açarken, Legion zihnin karanlık labirentlerini görsel bir şölene dönüştürüyor.

Bu diziler bazen büyük bütçelere, bazen yalnızca cesur fikirlere dayanıyor. Ancak ortak noktaları, ekran başında hem kalbimizi hem de zihnimizi harekete geçirmeleri. Televizyonun soğuk ışıkları altında bir anda kendimizi, yıldızlar arası bir savaşın tam ortasında ya da bir laboratuvar deneyinin sonuçlarıyla yüzleşirken bulabiliyoruz.

Ve işte bu yüzden, bilimkurgu dizilerinin izleyicide bıraktığı izler kolay kolay silinmiyor. Çünkü her biri, kendi döneminin hayallerini, korkularını ve umutlarını yansıtıyor.

Bu listeyi hazırlarken amacımız, biraz nostaljiyi biraz da keşif duygusunu canlandırmak oldu. Eğer unutulmuş favorilerinizi yeniden hatırlamak ya da hiç bilmediğiniz bir bilimkurgu dünyasına adım atmak istiyorsanız, doğru yerdesiniz.

Çünkü bilimkurgu yalnızca geleceği hayal ettirmekle kalmaz, bugünü anlamak için de en güçlü merceklerden biridir.

Firefly

Bilimkurguyu western ruhuyla buluşturan Firefly, televizyon tarihinin en kısa ömürlü fakat en unutulmaz dizilerinden biri oldu. Joss Whedon'un yarattığı evrende galaksiler arası yolculuk, at sırtındaki yalnız kovboy hikayeleriyle aynı nefeste yan yana duruyordu. Yalnızca 14 bölüm süren bu macera, aslında büyük bir savaşın kaybedenlerinin hayatta kalma mücadelesiydi. 

ert5y6
Fotoğraf: Fox

Serenity mürettebatı, hem galaksiyi yöneten otoriteye hem de kendi içlerindeki yaralara karşı direnirken izleyicinin kalbine dokunmayı başardı. Nathan Fillion'ın canlandırdığı Kaptan Malcolm Reynolds, modern bir Han Solo gibi hem anti-kahraman hem de umudun sembolüydü. 

Firefly, devasa uzay savaşlarına değil, karakterlerinin yaralı ruhlarına ve aralarındaki bağa odaklanarak fark yarattı. İngilizce ve Çincenin bir arada konuşulduğu çok kültürlü gelecek tasviri ise temsil eksikliklerine rağmen cesur ve ileri görüşlüydü. 

Yayından kaldırılması, hayranlarının gözünde onu daha da özel bir yere taşıdı ve dizi kült statüsüne yükseldi. 2005'te vizyona giren Serenity, hikayeyi beyazperdede noktalasa da Firefly'ın asıl mirası hayranlarının bağlılığı ve sonraki bilimkurgu yapımlarına verdiği ilham oldu. Kısacık ömrüne rağmen Firefly, televizyon tarihinin en çok "Keşke bitmeseydi" dedirten dizilerinden biri olmaya devam ediyor.

Nereden izlenir: Disney+
IMDb: 8,9

Dark

Dark, çok emek isteyen ama izleyicisine karşılığını fazlasıyla veren bilimkurgu dizilerinden biri. 2017'de sessizce başlayan hikaye, üç sezon sonunda televizyon tarihinin en karmaşık ve en incelikli yapbozlardan birine dönüştü.

Winden adlı küçük Alman kasabasında bir çocuğun kaybolmasıyla başlayan olaylar, kısa sürede 4 ailenin kaderini kuşaklar boyunca süren bir zaman yolculuğu labirentine sürüklüyor. Her bölümde yüzler, ilişkiler ve gizler birbirine ekleniyor; seyirci ise hem geçmişi hem geleceği aynı anda çözmeye çalışıyor.

rgty
Fotoğraf: Dark

Dizinin cesareti, hiçbir noktada izleyicinin elinden tutmamasında yatıyor. Dark, karmaşık kurgusunu kolaylaştırmaya çalışmadan, izleyiciyi dikkatle düşünmeye zorluyor. Zaman döngüleri, determinist paradokslar ve kuantum ihtimalleri öyle ustaca işleniyor ki, izleyici her seferinde yeni bir ayrıntıyı fark ediyor. Jonas karakteri etrafında şekillenen bu hikaye, kişisel seçimlerin yalnızca geleceği değil, geçmişi de değiştirdiğini gösteriyor.

Atmosferi, müzikleri ve kasvetli görselliğiyle Dark, yalnızca bir bilimkurgu değil, aynı zamanda insan doğasının karanlık yönlerine ayna tutan bir dram. Finalinde akılda hâlâ onlarca soru bırakıyor ama işte bu sorular diziyi unutulmaz kılıyor. Dark, izleyiciyi zihin açıcı bir yolculuğa çıkaran, zaman ve kader üzerine kurulmuş en çarpıcı televizyon deneyimlerinden biri.

Nereden izlenir: Netflix
IMDb: 8,7

Severance

Ofis koridorlarının bu kadar ürkütücü olabileceğini hiç düşünmüş müydünüz? Severance, bilimkurguyu uzay gemilerinden ya da uzak geleceklerden değil, hepimizin çok yakından bildiği iş hayatının soğuk duvarlarından çıkarıyor. Apple TV+ yapımı dizi, Lumon Industries adlı şirketin çalışanlarının hafızalarını iş ve özel hayat arasında cerrahi bir operasyonla ayırdığı distopik bir düzeni anlatıyor. Bu düzen, "içerideki" ve "dışarıdaki" benlikleri birbirinden tamamen farklı iki kişiye dönüştürüyor ve izleyiciyi kimlik, özgürlük ve aidiyet üzerine rahatsız edici sorularla baş başa bırakıyor.

uı8
Fotoğraf: Apple

Adam Scott'ın canlandırdığı Mark, kaybının acısıyla bu işe sığınırken, içerideki benliği adeta bir labirentin içinde sıkışıp kalıyor. John Turturro'nun hayat verdiği Irving'in iş yerinde filizlenen kırılgan ilişkisi ise insanın en karanlık yerde bile umut bulabileceğini hatırlatıyor. Dizinin retro-fütüristik tasarımı, beyaz koridorlar ve yeşil masalarla modern kapitalizmin ruhsuzluğunu neredeyse kabus gibi gözler önüne seriyor. Ben Stiller'ın yönetmenliği ve Dan Erickson'ın senaryosu, bu soğuk atmosferi bir gerilim ve gizem oyununa dönüştürüyor.

Severance, büyük bir bilimkurgu hikayesinin uzaylılara ya da galaksilere ihtiyaç duymadığını, asıl gücünü cesur bir fikir ve güçlü bir anlatımdan aldığını kanıtlıyor. Çünkü bazen en ürkütücü distopya, sabah işe gitmek için açılan kapının ardında gizlidir.

Nereden izlenir: Apple TV+
IMDb: 8,7

Battlestar Galactica

Bilimkurgunun televizyon tarihindeki en çarpıcı örneklerinden biri olan Battlestar Galactica, uzayın sonsuzluğunu bir geminin dar koridorlarına sığdırarak insan hikayelerinin gücünü kanıtladı. Birkaç dakika içinde yok edilen 12 koloni, geriye kalan yalnızca 49 bin insan ve yeni bir yurt arayışı... İşte dizinin tüm ağırlığı bu umutsuz başlangıca yaslanıyor. Filonun son savunma hattı, yıpranmış bir savaş gemisi olan Galactica ve onun karizmatik komutanı William Adama. Ancak asıl tehlike, yalnızca dışarıdaki düşman değil; kime güvenileceğini bilemediğiniz bir dünyada insanın insana yabancılaşması.

frgthy
Fotoğraf: Sci-Fi

Dizi, yoğun aksiyon sahneleriyle izleyiciyi nefessiz bırakırken, kimlik, sadakat ve insan olmanın anlamına dair felsefi sorularla zihni sürekli uyanık tuttu. Özellikle Cylonlar, yalnızca birer robot değil, insanlığın kendi kusurlarının ve ikilemlerinin aynasıydı. 11 Eylül sonrası döneme denk gelen dizi, politik göndermeleri ve sosyal eleştirileriyle çağının ruhunu yakaladı.

4 sezon boyunca sürükleyici, paranoya dolu bir atmosfer kuran Battlestar Galactica, bilimkurgu televizyonunu 21. yüzyılda yeniden tanımlayarak gelecek kuşaklara ilham verdi.

Nereden izlenir: Türkiye'de bir platformda bulunmuyor
IMDb: 8,7

The Expanse

Bilimkurguya bilimsel titizlikle yaklaşan bir dizi arıyorsanız, The Expanse tam da bu beklentiyi fazlasıyla karşılıyor. James S.A. Corey'nin romanlarından uyarlanan dizi, insanlığın Güneş Sistemi'ni kolonileştirdiği bir gelecekte geçiyor. Dünya, Mars ve Kuşak arasındaki gerilim, her an büyük bir savaşa dönüşebilecek kırılgan bir denge üzerinde ilerliyor.

Tüm bu politik kargaşanın ortasında Rocinante gemisinin mürettebatı kendilerini insanlığın kaderini değiştirecek bir komplonun merkezinde buluyor. James Holden, Naomi Nagata, Amos Burton ve Alex Kamal gibi karakterler, sıradan kahraman klişelerinin ötesine geçiyor: Kusurları, çelişkileri ve insanlıklarıyla gerçeğe dokunan figürler.

frg
Fotoğraf: Syfy

Diziyi ayrıcalıklı kılan unsurlardan biri, sıfır yerçekiminin fiziksel gerçekçiliğinden, farklı kültürlerin dillerine kadar her detaya gösterilen özen. Politik entrikalar, ekonomik sömürü ve sınıf çatışmaları, uzak bir geleceğin değil bugünün dünyasının da aynası gibi. The Expanse bilimkurguyu sadece bir tür değil, insanlığın neye dönüşebileceğini gözler önüne seren güçlü bir hikaye aracı haline getiriyor.

Her sezon farklı bir olay örgüsüne odaklansa da tüm hikayeler büyük resmin içinde ustaca birleşiyor. Gerçekçi yaklaşımı ve sürükleyici karakterleriyle The Expanse, modern televizyonun en etkileyici bilimkurgu destanlarından biri olarak izleyicinin hafızasında yer ediyor.
    
Nereden izlenir: Amazon Prime Video
IMDb: 8,5

Utopia

"Jessica Hyde nerede?" sorusu, televizyon tarihinin son yıllardaki en ürkütücü ve unutulmaz repliklerinden biri haline geldi. Utopia, sıradan bir çizgi roman takıntısını, insanlığı hedef alan karanlık bir komploya dönüştüren benzersiz bir hikayeyle izleyiciyi yakaladı. Dennis Kelly'nin 2013'te ekranlara taşıdığı dizi, renkleriyle hipnotize, şiddetiyle rahatsız eden ve zekasıyla büyüleyen bir yapımdı. Komplo teorilerinin gündelik sohbetlere karıştığı bir dünyada Utopia, bu paranoyayı en uç noktaya taşıdı. Çizgi romanın sayfalarından fırlayan karanlık bir örgüt, masum insanların üzerine acımasızca çökerken, biz de gerçeğin peşinde koşan sıradan karakterlerin çaresizliğine tanık olduk. 

fg
Fotoğraf: Channel 4

Dizi, cesur anlatımı ve stilize şiddetiyle sınırları zorlayarak izleyiciye rahatsız edici ama gözlerini alamadığı bir deneyim sundu. Fiona O'Shaughnessy'nin canlandırdığı Jessica Hyde, televizyon tarihinin en unutulmaz ve tehlikeli kadın karakterlerinden biri olarak akıllara kazındı. Utopia'nın kısa ömrü, onun kült statüsünü daha da güçlendirdi zira dizi tam zirvedeyken sona erdi. Amerikan uyarlaması ise bütçesine rağmen orijinalin ruhunu yakalayamadı. Ve geriye, hâlâ zihinlerde yankılanan o soru kaldı: "Jessica Hyde nerede?"

Nereden izlenir: Türkiye'de bir platformda bulunmuyor
IMDb: 8,4

Orphan Black

Orphan Black bilimkurgunun en çarpıcı klon hikayelerinden birini sunarken, merkezine tek bir oyuncunun çoklu kimliklerini yerleştirerek fark yaratıyor. Kanadalı yıldız Tatiana Maslany'nin olağanüstü performansı sayesinde Sarah, Alison, Cosima, Helena ve Rachel yalnızca farklı kişilikler değil, sanki bambaşka oyuncular tarafından canlandırılmış insanlar gibi görünüyor. 

Dizi, şirket komploları ve genetik deneyler gibi ağır bilimkurgu ögelerini işlerken asıl gücünü bu karakterlerin etkileşimlerinden alıyor; Alison'la Helena'nın komik anları ya da Sarah'yla Cosima'nın kırılgan dostluğu, hikayeye duygusal bir katman ekliyor. Bu da Orphan Black'i yalnızca bir bilimkurgu komplosu değil, aynı zamanda güçlü bir kimlik ve aidiyet anlatısı haline getiriyor. 

rgthy
Fotoğraf: Space

Kadın bedeninin ve biyolojisinin güç odaklarınca metalaştırılmasına karşı verdiği mesaj, diziyi adeta feminist bir televizyon manifestosuna dönüştürüyor. Emmy ödüllü Maslany'nin 11 farklı karakteri canlandırma becerisi, diziyi unutulmazlar arasına sokuyor. Bu gerilim, bilimsel doğruluğa verdiği önemle de dikkat çekiyor; danışmanların katkısıyla genetik temalar gerçekçi bir zemine oturtuluyor. Her bölüm, yüksek konseptli bir bilimkurgu fikrini insani ilişkilerle harmanlayarak izleyiciyi hem düşündürüyor hem de içine çekiyor. 

Orphan Black, karmaşık komplolarla dolu evrenini; kaybolmadan, akıcı bir anlatıyla izleyiciye sunmayı başarıyor. Sonuç olarak dizi, son yılların en yaratıcı ve sürükleyici bilimkurgu işlerinden biri olarak hâlâ hafızalarda.

Nereden izlenir: Türkiye'de bir platformda bulunmuyor
IMDb: 8,3

Legion

Şu sıralar ortamlarda Alien: Earth'ü överken adını sık sık zikrettiğimiz Noah Hawley, Fargo'ya UFO'ları taşıdığında aslında bizi Legion'a hazırlıyordu... X-Men evreninden beslenen bu dizi, süper kahraman klişelerinden çok daha fazlasını vaat ediyor. Legion'un merkezinde David Haller var: Çocukluğundan beri şizofreni teşhisiyle yaşayan ama aslında dünyayı altüst edebilecek kadar güçlü bir mutant. İzleyiciye sürekli şu soruyu düşündürüyor: David deli mi, yoksa dehası gerçeği mi büküyor?

fgthy
Fotoğraf: FX

Legion'un büyüsü, hikayeyi onun karmaşık zihninin merceğinden aktarmasında yatıyor. Çarpıcı görseller, doğrusal olmayan anlatı ve bilinç akışı estetiği, izleyiciyi başkarakterle birlikte kaybolmaya davet ediyor. Aubrey Plaza'nın sınırları zorlayan performansı ise diziyi bambaşka bir boyuta taşıyor. Hawley, Kubrick göndermelerinden müzikal sekanslara kadar, bir dizide cesaretle nelerin yapılabileceğini gözler önüne seriyor.

Üç sezonluk yolculuğu boyunca Legion, delilikle dahilik arasındaki çizgiyi ustalıkla siliyor. Ortaya çıkan sonuç ise hem aklın hem de bilimin sınırlarını zorlayan, türünün en özgün bilimkurgu dizilerinden biri.

Nereden izlenir: Disney+
IMDb: 8,1

Altered Carbon

Netflix'in bilimkurgu türündeki en cesur adımlarından biri olan Altered Carbon, Richard K. Morgan'ın romanından uyarlanan karanlık ve felsefi bir gelecek tasviri sunuyor. Dizi, bilincin farklı bedenlere aktarılabildiği bir dünyada kimliği, ölümsüzlüğü ve sınıf uçurumlarını sorguluyor. Ana karakter Takeshi Kovacs, bir askerin bilincini taşıyan bir dedektif olarak izleyiciyi hem kişisel hem de toplumsal çatışmaların içine çekiyor.

u78ı
Fotoğraf: Netflix

İlk sezonda Joel Kinnaman, ikinci sezonda ise Anthony Mackie'nin hayat verdiği Kovacs, farklı bedenlerde ama aynı kimlikle karşımıza çıkıyor. Altered Carbon, Japon animesi Akira ve video oyunu Cyberpunk 2077 gibi kült yapımlarla kıyaslanabilecek kadar stilize ve çarpıcı bir estetiğe sahip. Üstelik yalnızca görselliğe yaslanmıyor; noir atmosferiyle aynı zamanda derin bir polisiye de sunuyor. Ölümsüzlüğün yalnızca zenginlere ait bir ayrıcalık olduğu bu evrende, sınıf mücadelesi sert ve düşündürücü bir şekilde işleniyor.

İki sezonun ardından iptal edilse de türün meraklıları için hâlâ son yılların en özgün ve güçlü bilimkurgu dizilerinden biri olan Altered Carbon, izleyicisini hem büyüleyici görsellerle hem de zihni kurcalayan sorularla baş başa bırakıyor.

Nereden izlenir: Netflix
IMDb: 7,9

Devs

En son söylenecek şeyi baştan söyleyelim: Devs, bir Alex Garland harikası. Son olarak Çatışma (Warfare) ve İç Savaş (Civil War) gibi çarpıcı filmlerini izlediğimiz Garland'ın yarattığı, yazıp yönettiği Devs, izleyicisini yavaş temposuyla içine çeken ama bir daha çıkmasına izin vermeyen bir bilimkurgu deneyimi. Özgür irade, kader ve teknolojinin tanrısal ihtimalleri üzerine kurulu bu hikaye, adını bile bilinçli bir harf oyunuyla Latincede Tanrı anlamına gelen "Deus"a yaklaştırıyor. 

Hikayenin merkezinde Lily var; sevgilisi Sergei, Amaya adlı dev teknoloji şirketinde işe başladıktan yalnızca bir gün sonra gizemli bir şekilde ölüyor. Lily, sevgilisinin ölümünün ardındaki sırları araştırdıkça şirketin en karanlık projeleriyle ve Nick Offerman'ın canlandırdığı patronu Forest'ın gizli amaçlarıyla yüzleşmek zorunda kalıyor.

htyju
Fotoğraf: FX / Hulu

Garland, önceki işlerinde olduğu gibi burada da bilimin ve teknolojinin sınırlarında dolaşan derin sorular soruyor. Devs sadece bir ölüm gizemini çözmek için izlenmiyor; aynı zamanda bizi, geçmişin ve geleceğin gerçekten ne kadar değişmez olduğu üzerine düşünmeye zorluyor. Yavaş ilerleyişi, aslında dizinin felsefi derinliğinin bir parçası. Hal böyle olunca sabırla izleyenler için unutulmaz bir deneyim yaratıyor.

Karanlık ve melankolik atmosferiyle seyirciyi adeta bir meditasyona davet eden Devs, yalnızca bir bilimkurgu dizisi değil, aynı zamanda varoluşsal bir yolculuk. Final sahneleri ise şu soruyu izleyicinin zihnine kazıyor: 

Gerçeği bilmek mi, yoksa bilmemek mi daha ağır?

Nereden izlenir: Türkiye'de bir platformda bulunmuyor
IMDb: 7,6