Tahran’dan Biden yönetimi sırasındaki ikinci uranyum zenginleştirme faaliyeti

İran Cumhurbaşkanı, yeni adımın Natanz saldırısına cevap olduğunu söyledi.

İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani. (Ruters)
İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani. (Ruters)
TT

Tahran’dan Biden yönetimi sırasındaki ikinci uranyum zenginleştirme faaliyeti

İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani. (Ruters)
İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani. (Ruters)

İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, Tahran ve Washington arasında nükleer anlaşmayı canlandırmak için yapılan dolaylı müzakerelerin ikinci turu öncesinde, yüzde 60 saflıkta uranyum zenginleştirme adımı atmanın ve gelişmiş altıncı nesil santrifüjlerin çalıştırılmasının geçen pazar günü İran’ın Natanz nükleer tesisini hedef alan saldırıya karşı ‘ilk adım’ olduğunu söyledi. Tahran, söz konusu saldırıdan İsrail’i sorumlu tutuyor.
Ruhani ayrıca ‘IR6’ santrifüjlerini çalıştırmanın ve uranyum zenginleştirme seviyesini yüzde 60’a çıkarmanın, ‘kötü eylemlere’ bir yanıt olduğunu kaydetti. AFP’nin haberine göre Ruhani, bir televizyon kanalına yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:
“İran’a karşı komplo kuramaz ve suç işleyemezsiniz. Sizin yaptığınız nükleer terörizmdir, bizim yaptığımız ise meşrudur. Natanz’da cinayet işleyemezsiniz. Cinayet işlediğinizde ellerinizi keseriz.”
Ruhani’nin ifadeleriyle eş zamanlı olarak İran ve İsrail arasında artan gerilim, uluslararası toplumun endişelerini artırdı.
Diğer yandan Ruhani’nin ikinci döneminin sonlanmasından önce, anlaşma tarafları arasında diplomasi faaliyetinin başlamasının ardından, nükleer anlaşmanın geleceğine dair beklentiler var.
Yetkililer, Natanz’a yönelik saldırı düzenlendiğinde yetkililer, bir ‘elektrik arızasının neden olduğu’ bir kaza yaşandığını belirttiler. İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü ise tüm IR1 santrifüjlerinin bozulduğuna dikkat çekti. Parlamento Araştırma Merkezi Başkanı Alirıza Zakani, “Patlama, binlerce santrifüjü yok etti ve hasar verdi” dedi. Parlamento Enerji Komitesi Başkanı Feridun Abbasi Divani de santrifüjlere giden elektrik dağıtım sisteminin bozulduğunu açıkladı. 
The New York Times, ABD’li ve İsrailli istihbarat yetkililerinden alıntı yaptığı haberinde ‘İsrail’in Natanz’daki rolüne’ dikkat çekerken tesise gizlice sokulan bir patlayıcı cihazın neden olduğu ‘güçlü bir patlamanın’ meydana geldiğini ve patlayıcının uzaktan patlatıldığını duyurdu. Haberde, patlamanın ana elektrik devresinin yanı sıra alternatif devrenin infilak etmesine neden olduğu kaydedildi.
Tahran, ABD Başkanı Joe Biden döneminde uranyum zenginleştirme faaliyetini ikinci kez rekor seviyelere çıkardı. İran, geçen ocak ayından bu yana yüzde 20 zenginleştirilmiş 55 kg uranyum üretti. Geçen salı günü uranyumu zenginleştirme kabiliyetine sahip olmasından bu yana ilk kez yüzde 60 oranında zenginleştirilmiş uranyumu geliştireceğini duyurdu.
İran’ın BM Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu Elçisi Kazım Garibabadi geçen salı gününü çarşambaya bağlayan gece Twitter üzerinden yaptığı açıklamada söz konusu kararın uygulanması için hazırlık çalışmalarının başladığını duyurdu. “Gelecek hafta ürüne (yüzde 60 oranında iki özel seri uranyum santrifüjü) ulaşmayı bekliyoruz” dedi.
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) da müfettişlerinin, 14 Nisan’da Natanz’daki uranyum zenginleştirme sahasını ziyaret ettiler. Müfettişler, İran’ın ‘sabotaj eylemi’ olarak nitelendirdiği saldırı hakkında ise herhangi bir açıklama yapmadı. Reuters’ın aktardığına göre UAEA müfettişleri, İran’da soruşturma ve izleme faaliyetlerine devam ediyorlar. Bugün Natanz’daki zenginleştirme sahasındaydılar. Haberde, “UAEA, İran’ın nükleer programıyla ilgili gelişmeleri ajansın Yönetim Kurulu’na rapor etmeye devam edecek” denildi.
Nükleer anlaşmadan önceki zenginleştirme seviyesine geri dönüş (yüzde 20), Savunma Bakan Yardımcısı Muhsin Fahrizade’nin öldürülmesi sonrasında İran Parlamentosu’nun onayladığı bir yasaya dayanıyor. Fahrizade’nin, geçen Kasım ayı sonlarında İran nükleer askeri programından bir bilim adamı olduğu açıklandı. Ancak bu adım, eski ABD Başkanı Donald Trmup tarafından İran’ın davranışlarını değiştirmek için onaylanan azami baskı politikası yerine diplomasiyi yeniden canlandırma sözü veren Biden’a baskı yapma girişimi olarak yorumlandı.
İran, Devrim Muhafızları’nın dış operasyonlar sorumlusu Kasım Süleymani’nin ölmesine yol açan askeri saldırı emrini veren Trump döneminde nükleer anlaşmada öngörülen yüzde 3,67 düzeyindeki zenginleştirme oranını yüzde 4,5’e çıkardı. İran’ın zenginleştirmenin artırıldığını ilan etme girişimi, Biden’a ‘İran’ı hızla nükleer anlaşmaya geri dönmeye zorlamak’ ve ‘eski yönetimin uyguladığı yaptırımları kaldırması’ için baskı yapan bir adım gibi görünüyordu.
Diğer yandan İran Cumhurbaşkanlığı Ofisi Müdürü Mahmud Vaazi, İsrail’in ‘sabotajın arkasında’ olduğuna dair ciddi göstergeler olduğunu bildirdi. Nükleer anlaşma taraflarına yönelik üstü kapalı yapılan suçlamalarda, ‘karşı tarafın attığı adımlar sonucunda’ zenginleştirme oranının yüzde 60 artırılacağı taahhüdünde bulunan Vaazi, kabine toplantısı sonrasında gazetecilere yaptığı açıklamada da “Müzakereler ne kadar uzun sürerse üzerimizde o kadar çok yaptırım baskısı olacaktır” ifadesini kullandı.
Ruhani, Viyana müzakerelerinde İran’ın elinin zayıflaması üzerine Tahran’ın Natanz patlamasının etkisine ilişkin endişelerinin bir göstergesi şunları söyledi:
“2015 İran nükleer anlaşmasını kurtarmaya çalışmak için Viyana’da gerçekleşen müzakerelerde ellerimizin boş kalmasını istiyorsunuz. Ancak biz, ellerimiz daha dolu geliyoruz. Elbette zenginleştirmemiz yüzde 60 ya da yüzde 20 olsun, (nükleer) faaliyetlerimiz sadece barışçıldır ve UAEA’nın denetimindedir.”
İran Dini Lideri Ali Hamaney de nükleer anlaşmayı canlandırmak için devam eden görüşmelerin yıpratmaya maruz kalmaması gerektiğini söyleyerek İran’ın yaptırımların kaldırması şartını üstü kapalı bir şekilde onayladı.
Hamaney, ABD’yi müzakerelerde gerçeği kabul etmeye çalışmamakla suçlarken, “Görüşmelerdeki amacı, yanlış arzularını dayatmaktır. Anlaşmayı imzalayan Avrupalı ​​taraflar, İran’ın haklarını tanımalarına rağmen görüşmelerde ABD politikalarını takip etmektedirler” dedi. Reuters’a göre Hamaney, “Viyana’daki nükleer görüşmeler yıpratmaya boyun eğmemelidir” ifadesini kullandı.
İran Devrim Muhafızları’na bağlı Tasnim haber ajansına göre Ali Hamaney sözlerini şöyle sürdürdü:
“İran’ın politikasını çoktan ilan ettik. Öncelikle yaptırımlar kaldırılmalıdır. Bu onaylandıktan sonra taahhütlerimizi yerine getireceğiz. Çünkü onlar vaatlerini onlarca kez ihlal ettiler. Şimdi de aynılar.”
Washington’da ise Beyaz Saray Sözcüsü Jen Psaki, İran heyetinin bugün Avusturya’nın başkenti Viyana’nın ev sahipliğindeki dolaylı müzakerelerin ikinci turuna katılmayı reddettiğini gösteren işaretler olduğunu yalanladı.
Psaki, 14 Nisan’da düzenlediği basın toplantısında ABD yönetiminin müzakereleri desteklediğini ve bunu olumlu bir işaret olarak gördüğünü belirtti. Sözcü, bunun uzun vadeli bir süreç olacağını belirttiği açıklamasında “Ancak bu, İran’ın provokasyonlarına rağmen ABD’nin diplomatik çabalarında olumlu bir adımdır” ifadesini kullandı.
Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgilere göre ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan ve İsrailli mevkidaşı Meir Ben-Shabbat arasında geçen salı günü internet üzerinden gerçekleşen görüşmelerde uzlaşı sağlanan temel başlıklardan biri de İsrail’in İran’ın nükleer hedeflerine karşı koyma politikalarına sürprizler yapmamasıydı.
Diğer yandan İran’ın söz konusu adımı, güvenlik hizmetlerinin performansına yönelik sert eleştirilerle eş zamanlı geldi. Öyle ki Natanz tesisi, geçen temmuz ayındakinin ardından bir yıldan kısa bir süre içerisinde ikinci bir saldırıya maruz kaldı.
Yeni saldırıdan 5 ay önce, Fahrizade suikastına ilişkin İran söylemlerinin ortasında, İran güvenlik servisleri arasında bir sözlü savaş yaşandı. Patlama sonrasında ikinci kez, Devrim Muhafızları komutanlarından olan İran Düzeninin Yararı Teşhis Konseyi Sekreteri Muhsin Rızai, ülkenin güvenlik sistemini eleştirdi. Rızai şu ifadeleri kullandı:
“Ülke güvenlik yüzünden kirlendi. Bir yıldan kısa bir süre içinde 3 güvenlik olayı yaşandı: Natanz’da iki patlama ve Fahrizade suikastı. Ondan önce belgelerimizi çaldılar. Daha önce de dronelar ile bazı eylemler gerçekleştirildi.”
Rızai ifadeleri ile Donald Trump’ın nükleer anlaşmadan çekilme kararını imzalamasından bir hafta önce, 2018 yılının nisan ayında İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ortaya çıkardığı nükleer arşive de dikkat çekti.
Rızai, söz konusu dört olayı ‘ülkesindeki güvenlik kirliliğinin açık kanıtı’ olarak nitelendirdi. Her düzeyde güvenlik önlemlerini gözden geçirme ve bunu, bir sonraki hükümet için bir öncelik haline getirme çağrısı yapan yetkili, “Bakanlıklar ve hassas birimler, bu şüpheli türleri ele almalıdır” diyerek, güvenlik sorunlarının 10 yıldır tekrarladığına dikkat çekti.
Mossad ekibi tarafından Tahran’ın güney banliyösündeki ‘Turguzabad’ bölgesinde karmaşık bir operasyonla elde edilen arşivde, İran’ın nükleer silah projesine ilişkin belgeler ve Tahran’ın bildirmediği nükleer faaliyetlerin yürütüldüğü siteler yer alıyordu. Netanyahu’nun dikkat çektiği isimler arasında Fahrizade de vardı. Muhsin Fahrizade’nin gizli ‘Amad’ projesinden sorumlu olduğu açıklanmıştı.
UAEA söz konusu belgelere dayanarak Tahran’ın ertelemeleri sonrasında İran’daki iki bölgeden örnekler aldı. Ajans, bu yılın başlarında bölgelerde uranyum izleri bulduğunu doğruladı ve şu an bunun hakkında İran’dan cevap bekliyor.



İran üçgeni ve devlet için mücadele

İran üçgeni ve devlet için mücadele
TT

İran üçgeni ve devlet için mücadele

İran üçgeni ve devlet için mücadele

İbrahim Hamidi

Kendine güvenen devletler dost edinir ve düşmanlarını dikkatlice seçerken, İran her yeni saldırganlık eylemiyle düşman listesine yeni bir devlet ekliyor gibi görünüyor

Suriye ordusu Lübnan'a girerse, Iraklı Haşdi Şabi Güçleri'nin fraksiyonları Suriye sınırını geçecektir. Amerikan saldırıları İran'a karşı kara bir harekatına dönüşürse, Devrim Muhafızları ve milisleri Körfez ülkelerine karşı karadan veya denizden yeni cepheler açacaktır. İsrail savaşını genişletirse, Hizbullah kalan füzelerini ve insansız hava araçlarını kullanacaktır.

Bunlar varsayımsal senaryolar değil, Tahran tarafından kendi saldırılarının ve vekillerinin saldırılarının genişlemesiyle paralel olarak gizlice gönderilen tehdit mesajlarıdır. Bu mesajlar, İran'ın bölgedeki projesinin gerçek doğasını bir kez daha ortaya koyuyorlar. Milisler bağımsız müttefikler değil, tek bir siyasi ve güvenlik kararıyla yönetilen ve aynı anda birden fazla cephede faaliyet gösteren tek bir askeri sistemin parçalarıdır.

Esed rejiminin devrilmesinden sonra, Tahran'ın projesi dört kolunu birbirine bağlayan en önemli kara koridorunu kaybetti. Ancak proje çökmedi; bunun yerine, kendisini bir İran “üçgeni” şeklinde yeniden örgütledi; Lübnan'da Hizbullah, Irak'ta Haşdi Şabi Güçleri ve Yemen'de Husiler. Kararları Beyrut, Bağdat veya Sana’da değil, Tahran'da alınan bu üçgen, bölgeyi sürekli bir çatışmanın eşiğinde tutmaya yetiyor.

Bu üçgen, İran'ın sınırlarını savunmak için değil, savaşı kendi topraklarından uzak tutmak ve Arap komşularına taşımak için inşa edildi; böylece milisler aynı anda hem onun yanında hem de onun adına savaşıyor. Tahran, herhangi bir çatışmaya tek başına girmek yerine, onu birden fazla cepheye dağıtıyor ve bu da onu hedef alan herhangi bir kararın maliyetini artırıyor. Böylece, İran'daki bir savaş, Körfez ve Hürmüz Boğazı'nda bir yüksek tansiyona, Kızıldeniz ve Bab’ul Mendeb'de bir tehdide ve Süveyş Kanalı'na kadar uzanan meydan okumalara dönüşüyor. Bu vekil güçlerden birine karşı herhangi bir askeri operasyon, küresel ticaret, tedarik hatları ve enerji piyasalarına kadar uzanan yankıları olan, ucu açık bir bölgesel kriz haline geliyor.

Bununla birlikte, bu ağların genişleyen rolü, aynı zamanda İran projesinin paradoksunu da gün yüzüne çıkarıyor. Tahran milislere ne kadar çok güvenirse, bunların artık sadece nüfuz genişletme araçları olmadığı, aynı zamanda İran devletinin siyasi, ekonomik, ittifaklar ve ortaklıklar yoluyla nüfuzunu dayatma gücünün gerilemesini telafi etme aracı haline geldiği gerçeği de belirginleşiyor.

Bu nedenle, bu üçgenle mücadelenin başı, sadece askeri bileşenlerini ortadan kaldırmak değil, bunun yerine bir alternatif önermektir; ulus-devleti ve kurumlarını güçlendirmek, sosyal dokuyu korumak, silahı devletin elinde toplamak, sınırları kontrol etmek ve devletler arası ilişkileri geliştirmek. Denklem yalnızca Hizbullah, yalnızca Husiler veya yalnızca Iraklı milislerle ilgili değil; bu güçleri tek bir sistemde birleştiren, kaosu bir etki aracına ve savaşı siyaseti yönetme aracına dönüştüren projeyle ilgilidir.

Tahran'ın saldırılarının, tehditlerinin ve uyarılarının kapsamını genişletme kararı, gücünün arttığını yansıtmaktan ziyade, gücünün sınırlarını ortaya koyuyor

Ayrıca, üçgenin her bir bileşenini ayrı ayrı ele almak, denklemi önemli ölçüde veya kalıcı olarak değiştirmeyecektir. Iraklı milisler -ister açıkça isterse gizli fraksiyonlar aracılığıyla faaliyet göstersinler- yeni bir cephe açmaya devam ettikleri sürece, Hizbullah'ı zayıflatmak tehdidi ortadan kaldırmayacaktır. Ağdaki diğer unsurlar faaliyetlerine devam ettiği sürece, Husileri etkisiz hale getirmek de seyrüseferi güvence altına almayacaktır. Tehdidin kaynağı ayrı olarak her bir örgüt değil, hepsini Tahran'dan yöneten ve onları birden fazla arenaya sahip tek bir cephe olarak ele alan birleşik komuta merkezidir.

İran'ın, kalan nüfuz alanlarında aynı anda birden fazla cepheyi ateşe verebilecek güce sahip olduğu açık. Ancak, İran ekseninin yaşadığı gerilemeler ve bölgede meydana gelen derin dönüşümlerden sonra bu “üçgenin” giderek zayıfladığı da aşikar. Tahran'ın saldırılarının, tehditlerinin ve uyarılarının kapsamını genişletme kararı, gücünün arttığını yansıtmaktan ziyade, gücünün sınırlarını ortaya koyuyor.

Nüfuzuna güvenen devletler, ekonomi, teknoloji, yatırım, ittifaklar, kurumlar ve ortaklıklar yoluyla varlıklarını genişletir ve derinleştirir. İran ise bölgesel nüfuzunu dayatmak için hâlâ milis ağlarına güveniyor. Kendine güvenen devletler dost edinir ve düşmanlarını dikkatlice seçerken, İran her yeni saldırıyla düşman listesine yeni bir ülke ekliyor gibi görünüyor. Kendisine karşı ittifakların genişlemesine bizzat katkıda bulunuyor.

Tahran, caydırıcılık ve nüfuz genişletme araçları olarak kendisine hizmet eden Irak, Yemen ve Lübnan'dan oluşan üçgenini, şimdi bölgesel savunmasının son hatları olarak görüyor olabilir. Ancak İran'ın koruyucu bir ağ olarak gördüğü şey, bölgedeki çoğu ülke tarafından tehdit ağı olarak görülüyor.

Birçok başkentte soru artık her bir milis gücünün ayrı ayrı nasıl kontrol altına alınacağı değil, bu sistemin nasıl ortadan kaldırılacağı ve ulus-devleti zayıflatmaya dayalı bir projeyle nasıl mücadele edileceğidir. Bu nedenle, Ortadoğu'daki mücadele bugün sadece İran üçgenine karşı değil, aynı zamanda devletin kendisi için de bir mücadeledir.


Irak'ın gölge grupları: Kim bu gruplar? İran Devrim Muhafızları Ordusu neden bu grupları oluşturdu?

Irak-Suudi Arabistan sınırında nöbet tutan bir Iraklı güvenlik görevlisi, 2 Eylül 2025 (AFP)
Irak-Suudi Arabistan sınırında nöbet tutan bir Iraklı güvenlik görevlisi, 2 Eylül 2025 (AFP)
TT

Irak'ın gölge grupları: Kim bu gruplar? İran Devrim Muhafızları Ordusu neden bu grupları oluşturdu?

Irak-Suudi Arabistan sınırında nöbet tutan bir Iraklı güvenlik görevlisi, 2 Eylül 2025 (AFP)
Irak-Suudi Arabistan sınırında nöbet tutan bir Iraklı güvenlik görevlisi, 2 Eylül 2025 (AFP)

Selam Zeydan

Irak, son dönemde, hükümete bağlı Halk Seferberlik Güçleri (Haşdi Şabi) Kurumu şemsiyesi altında yer almayan, hükümet ve diğer resmi kurumlar tarafından belirgin veya bilinen bir liderliği bulunmayan yeni isimler taşıyan çeşitli silahlı grupların oluşumuna tanık oldu. Bu gruplar, İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) doğrudan desteğiyle Körfez ülkelerini ve Ürdün'ü hedef aldı.

Bu gruplar, 9 Ekim 2023 tarihinden bu yana art arda devam eden aşamalarda ortaya çıktı. Bu yıl içinde ise, Ürdün'ü hedef alan ‘Ricalu'l-Be's eş-Şedid’ (Şiddetli Güç Adamları) ve Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ne (IKBY) saldırılar düzenleyen ‘Ceyşu'l-Gadab’ (Öfke Ordusu) adlı iki yeni grup öne çıktı. Bunun yanı sıra, daah önce sınırlı bir rol oynayan ‘Saraya Evliyai'd-Dem’ (Kan Dostları Tugayı) grubu da yeniden faaliyetlerine başladı.

Bu bağlamda Saraya Evliyai'd-Dem Askeri Sözcüsü Ebu Mehdi el-Caferi yaptığı açıklamada, “Biz herhangi bir tarafa veya başka bir isme bağlı bir grup değiliz, herhangi bir tarafın cephesi değiliz ve yalnızca şer'i, ulusal ve insani sorumluluğumuzun bize dayattığı görevi yerine getiriyoruz” ifadelerini kullandı.

Bu gelişmeler, 2014 yılında DEAŞ terör örgütüyle savaşmak amacıyla kurulan ve çeşitli silahlı grupları bünyesine katan hükümet kurumu Haşdi Şabi'nin merkezlerini hedef alan ABD saldırılarının ardından yaşandı. Söz konusu saldırıların ardından, İran'a atfedilen yeni bir strateji uygulamaya konuldu. Bu strateji, Irak hükümetini siyasi ve diplomatik açıdan ‘mahcup etmekten kaçınmak’ amacıyla, bilinen grupların yönettiği yeni isimler altında silahlı cepheler oluşturulmasına dayanıyor.

Grupların yeni isimleri, ana grupları kapsamlı bir savaşa sürüklemeden sınır ötesi nitelikli saldırılar gerçekleştirmek için ‘yüksek esneklik’ sağlıyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre yeni strateji, sorumluluktan kaçınmayı amaçlıyor. Zira bazı grupların siyasi ve ekonomik kanatları bulunuyor ve kendi açık isimleri altında hareket etmek, siyasi ve mali kazanımlarını tehlikeye atabilir. Bunun yanı sıra, operasyonların yeni ve yapısı belirsiz isimler altında duyurulması dikkatleri dağıtmayı amaçlıyor. Bu da ABD güçlerinin doğrudan misilleme saldırıları düzenlemesini zorlaştırıyor.

cdfv
Irak'ın orta kesimlerindeki Diyala'da düzenlenen hava saldırıları sonucu hayatını kaybeden Haşdi Şabi üyelerinin cenaze töreninden, 29 Temmuz 2026 (AFP)

Önümüzdeki günlerde, Irak hükümetinin bu grupları dağıtma ve silahları devlet elinde toplama planından kaçınmak amacıyla yeni isimler altında başka gruplar ortaya çıkabilir. Bu yeni gruplar, birleşmeyi reddeden veya silahını teslim etmeyen grupların, güvenlik birimleriyle doğrudan ve açık bir çatışmaya girmeden askeri operasyonlarını serbestçe sürdürmesine imkan tanıyor. Özellikle şimdiye kadar grupların silahlarını teslim etme programının, ağır silahların gerçek anlamda teslim edilmeden yalnızca devletle bağlantı kurulmasından ibaret olması, bu unsurların hem gruplar hem de devlet içinde birlikte faaliyet gösterebilmesine olanak sağlıyor.

Bu grupların yeni isimleri, ana grupları kapsamlı bir savaşa sürüklemeden sınır ötesi nitelikli saldırılar gerçekleştirmek için ‘yüksek esneklik’ sağlıyor. Şu an bu yaşanıyor. ‘Irak İslami Direnişi’ adı verilen çatı örgüt, geçtiğimiz dönemde Körfez ülkelerine yönelik herhangi bir saldırı düzenlediğini reddetti.

Irak devleti, herkesin bildiği gibi herhangi bir silahlı çatışmanın bir Şii-Şii savaşının kıvılcımı olacağı endişesiyle destekleyici bir siyasi kararın yokluğu nedeniyle yeni gruplarla mücadelede tamamen çaresiz kalıyor.

İran'ın yönlendirmesiyle bu yeni isimler altında faaliyet gösteren gruplar, hedef aldıkları alanı Körfez ülkelerini de kapsayacak şekilde genişletmeye çalışıyor. Bu hareketlilik, ABD güçlerini Irak sahnesi içinde meşgul etme politikasının bir parçası olarak, ABD-İran müzakere süreçlerinde çatışma dosyalarını çözmek için bir baskı kozuna dönüştürme amacı taşıyor. Bu çerçevede, İran'ın, özellikle Suudi Arabistan'ı hedef almadığını açıklamasıyla birlikte Irak'ı resmen bu duruma soktuğu belirtiliyor. Bu süreçte, Irak toprakları içinde gerçekleştirilen ABD-Suudi Arabistan saldırıları sonucunda dört İranlı danışman hayatını kaybetti.

Irak sahnesi

Al Majalla'ya özel bir açıklama yapan ve kimliğinin açıklanmasını istemeyen üst düzey Iraklı bir yetkili, ‘İran ve ABD'nin, çatışmanın kapsamının genişletilmesinin sona ermesini hızlandırabileceği kanaatinden hareketle, Körfez ülkelerini de bu çatışmaya çekme yönünde açık bir arzu göstererek Irak'ı açık bir savaş alanına sürüklediğini’ ortaya koydu.

Yetkili, sahada gerçek anlamda yeni grupların oluşumunun bulunmadığını, bunların yalnızca bilinen grupların gerçek isimlerinden uzak durarak saldırıları üstlenmek için kullandığı isimler ve medya etiketleri olduğunu vurguladı.

fvbgyhjuk
Irak Başbakanı Ali Zeydi, İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Tahran'da İran ile Irak arasında imzalanan mutabakat muhtırasının imza töreni sırasında, 23 Temmuz 2026 (Reuters)

Iraklı yetkili, mevcut tırmanışa görünürde katılmayan ve devlet içinde geniş nüfuza sahip bazı önde gelen grupların, içerideki hareketlilik ve gizlenme operasyonlarını kolaylaştırmak amacıyla kendi açık isimlerini kullandığını, operasyonlara ilişkin açıklamaların ise bu hayali cephelerin isimleriyle yayımlandığını açıkladı.

Bu çifte tutumun amacının birbiriyle bağlantılı iki yöne ayrıldığını belirten yetkiliye göre bunlardan birincisi, askeri kanatlara sahip, yıllardır siyasi çalışmaların içinde olan ve ABD ile çıkarları örtüşen etkili siyasi güçleri korumak. Bu güçler, İran'ın yönlendirmesiyle, siyasi cephelerini tehlikeye atmadan doğrudan saldırılar gerçekleştirmek için yeni isimleri kullanıyor. İkincisi ise, İran'ın eski grupların olası bir isyanına veya ABD baskısının sonuçlarından korkarak görevlerini yerine getirmeyi reddetmesine karşı tedbir olarak yeni grup ve oluşumlar kurmaya yönelik fiili çabasında somutlaşıyor.

Devletin çaresizliği

Iraklı yetkili, açık bir şekilde, bu yeni grupların icat edilmesi sürecinin, Irak devleti tarafından titizlikle tespit edildiğini ve izlendiğini, ancak devletin, herkesin bildiği gibi herhangi bir silahlı çatışmanın Şii-Şii bir iç savaşın kıvılcımı olacağı endişesiyle destekleyici bir siyasi kararın yokluğu nedeniyle bunlarla mücadelede tamamen çaresiz kaldığını vurguladı.

Irak hükümetinin, ülkenin topraklarının komşu devletlerin hedef alınması için kullanılmasını önlemek amacıyla akıllıca ve kararlı hareket etmesi, aynı zamanda bombardımanın tekrarını reddedip krizi kontrol altına almak için Riyad ile doğrudan diyalog kurması gerekiyor

Yetkili, iç siyasi güçlerin mevcut kaos durumundan geçindiğini ve yararlandığını, grupların dosyasının çözülmesinin otomatik olarak kendi siyasi ve mali etkilerinin sonu anlamına geleceğinin farkında olduklarını belirtti.

Yetkili, grupların silahlarını teslim etmesi meselesinin, DEAŞ’la Mücadele Uluslararası Koalisyonu (DMUK) çekilse bile artık geçmişte kalmış bir fikir haline geldiğini, İran iradesinin bu yönelimi kesinlikle reddettiğini, özellikle bu grupların komşu ülkeleri hedef alıp etkileyebilecek stratejik silahlara sahip olması nedeniyle bu durumun daha da belirginleştiğini belirtti.

Bağdat, bu ayın ortalarında, Irak'ın Körfez ülkelerini hedef alma sürecine karıştığına dair kanıtlar ve ülkenin komşularını tehdit eden bir yer haline geldiğine ilişkin bilgilendirildi. Verilere göre DMO’dan çok sayıda kişi, ‘sahalar birliği’ çerçevesinde gruplarla askeri operasyonları koordine etmek amacıyla Irak'ta bulunuyor. Hükümet ise, devlet kurumları içindeki büyük nüfuzları nedeniyle bunlarla mücadele için harekete geçmekte çaresiz kalıyor. Özellikle hükümet, gelecek 30 Eylül'den sonra grupları feshederek dosyayı kapatmayı arzuluyor.

xcdf
Irak'ın batısında, Suriye sınırında bulunan bir Haşdi Şabi merkezine düzenlenen hava saldırısında hayatını kaybedenlerin cenaze töreninde milis grup Irak Hizbullah'ı üyeleri, Bağdat, Irak, 2 Mart 2026 (Reuteres)

Öte yandan, İngiltere merkezli düşünce kuruluşu Chatham House’dan araştırmacı Haydar eş-Şakiri, Al Majalla'ya yaptığı açıklamada, bu isim çokluğunun gruplara siyasi ve güvenlik açısından esneklik kazandırdığını belirtti. Şakiri, grupların resmi olarak Haşdi Şabi bünyesinde kayıtlı bir tugay aracılığıyla faaliyet gösterip devletten kaynak alabildiğini ve kılıf olarak kullanabildiğini, aynı zamanda daha hassas veya resmi çerçevenin dışındaki faaliyetleri yürütmek için ayrı isimler altında grupları destekleyebildiğini belirtti.

Şakiri, bu faaliyetlerin kendi çıkarlarına hizmet ettiğinde bunları üstlenebildiklerini veya destekleyebildiklerini, ancak siyasi veya hukuki maliyeti arttığında bunlardan sıyrılabildiklerini, bunun da sorumluluğun ve hesap verebilirliğin belirlenmesini zorlaştırdığını ekledi. Bu örüntünün küçük gruplarla sınırlı kalmadığını, siyasi ağırlığı olan büyük güçlerde de farklı derecelerde görüldüğünü belirtti.

Mevcut dönemin son derece hassas olduğunu, zira son saldırıların hem grupları hem de bir Irak güvenlik kurumu olan Haşdi Şabi'ye ait bir merkezi, belirli grupları hedef alma çerçevesinde vurduğunu açıklayan Şakiri, Irak hükümetinin, ülkenin komşu devletleri vurmak için kullanılmasını önlemek amacıyla akıllıca ve kararlı hareket etmesi, aynı zamanda bombardımanın tekrarını reddedip krizi kontrol altına almak için Riyad ile doğrudan diyalog kurması gerektiğini vurguladı.

Başlangıç noktası

Öte yandan güvenlik uzmanı Sermed el-Beyati, İran'ın insansız hava araçlarının (İHA) menzilinin yüksek olduğunu, özellikle Şahed türü olanların 2 bin kilometreyi aştığını, bunların İran içinden fırlatılıp Irak radarlarından kaçabilecekleri için Irak'a sokulabildiğini, ardından Körfez ülkelerine yönlendirilebildiğini belirtti.

ABD ile İran arasındaki savaş sırasında, Irak'ın güneyindeki radarlar geçtiğimiz dönemde kimliği belirsiz gruplar tarafından İHA’larla hedef alınmış, böylece radarlar hizmet dışı kalmıştı

ABD ile İran arasındaki savaş sırasında, Irak'ın güneyindeki radarlar geçtiğimiz dönemde kimliği belirsiz gruplar tarafından İHA’larla hedef alınmış, böylece radarlar hizmet dışı kalmıştı.

Beyati, İHA’ların rotasından ziyade fırlatıldıkları başlangıç noktasına odaklanılması gerektiğini ekleyerek, Irak'ın çok geniş çölleri bulunduğunu, bunların da insansız hava araçları fırlatmak için kullanılabileceğini açıkladı.

İsrail güçleri, İsrail ile İran arasındaki savaş patlak vermeden önce, Irak hükümetinin bilgisi dışında, Enbar eyaletinde lojistik destek sağlamak amacıyla bir askeri üs kurmuştu. Bu nedenle Irak güçleri, İran tarafından da kullanılabilecek çöl bölgesini kontrol altında tutamıyor; nitekim Curfu's-Sahr bölgesi bir askeri üs olarak değerlendiriliyor.

Güvenlik uzmanı Mahled Hazım, İran'ın Haşdi Şabi'nin bilgisi dışında Irak içinde gölge hücreler yerleştirdiğini ve bunların serbestçe hareket ettiğini, bunun da güvenlik sahnesinde karışıklığa yol açtığını belirtti. Hazım, Başbakan Ali Zeydi komşu ülkelerin Irak'a olan güvenini yeniden kazanmaya çalışsa da bu durumun Irak'ın çıkarına olmadığını vurguladı.

Dolayısıyla Iraklı gruplar dosyasının çözümü, resmi İran devlet kurumlarıyla geleneksel diplomatik kanallar aracılığıyla değil. Bu yaklaşım, Iraklı gruplar dosyasının tamamının münhasıran DMO’nun yönetim ve kontrolüne tabi olması gibi temel bir nedenden dolayı yetersiz ve içeriksiz kalmaya devam edecektir.


Katar, İran’a Al Rekayyat tankerine yönelik saldırı nedeniyle protesto notası verdi

Katar'ın başkenti Doha'dan bir kare (Reuters)
Katar'ın başkenti Doha'dan bir kare (Reuters)
TT

Katar, İran’a Al Rekayyat tankerine yönelik saldırı nedeniyle protesto notası verdi

Katar'ın başkenti Doha'dan bir kare (Reuters)
Katar'ın başkenti Doha'dan bir kare (Reuters)

Katar Dışişleri Bakanlığı, bugün (Salı) İran'ın Doha Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Muhsin Kanani'yi bakanlığa çağırarak, Al Rekayyat adlı tankerin Hürmüz Boğazı yakınlarından geçişi sırasında hedef alınmasına ilişkin protesto notası verdi.

Katar Dışişleri Bakanlığı Protokol Dairesi Müdürü İbrahim Fahru tarafından Muhsin Kanani'ye teslim edilen protesto notasında, saldırının uluslararası deniz taşımacılığı güvenliğine yönelik ciddi bir ihlal olduğu, küresel enerji arzının güvenliğini doğrudan tehdit ettiği ve uluslararası hukukun açık bir şekilde ihlal edildiği vurgulandı.

Notada, Katar'ın söz konusu saldırıyı ve bunun uluslararası deniz güvenliği ile bölgesel istikrara yönelik oluşturduğu tehdidi kesin bir dille reddettiği belirtildi. Doha yönetimi, İran'dan bölge güvenliğini tehdit eden tüm uygulamalara derhal son vermesini, uluslararası deniz taşımacılığı ile küresel enerji tedarikini riske atan eylemlerden vazgeçmesini talep etti.

Protesto notasında ayrıca Katar'ın, çıkarlarını ve ulusal varlıklarını korumak amacıyla uluslararası hukuk çerçevesinde uygun göreceği tüm adımları atma hakkını saklı tuttuğu ifade edildi. İran'dan saldırıyla ilgili acilen açıklama yapması, benzer olayların tekrarını önleyecek derhal tedbirler alması ve ilgili uluslararası hukuk kurallarına tam olarak bağlı kalması istendi.