Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri: ‘Esed, Irak muhalefetine sahte vaatlerde bulunmayı önerirken Hatemi bir Kürt devletine karşı uyarı yaptı’

Hafız Esed (solda), Beşşar Esed (ortada) ve Abdulhalim Haddam. (1994)
Hafız Esed (solda), Beşşar Esed (ortada) ve Abdulhalim Haddam. (1994)
TT

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri: ‘Esed, Irak muhalefetine sahte vaatlerde bulunmayı önerirken Hatemi bir Kürt devletine karşı uyarı yaptı’

Hafız Esed (solda), Beşşar Esed (ortada) ve Abdulhalim Haddam. (1994)
Hafız Esed (solda), Beşşar Esed (ortada) ve Abdulhalim Haddam. (1994)

Suriye’de uzun yıllar boyunca Dışişleri Bakanı ve Devlet Başkanı Yardımcılığı gibi birçok önemli pozisyonda görev yapan Abdulhalim Haddam’ın günlükleri, ülkeden ayrıldığı 2005’e kadar Ortadoğu’da yaşananlara ve uluslararası arenanın bölgeye nasıl nüfuz ettiğine ışık tutuyor. ABD’nin Irak işgali öncesinde yaşananlar, dönemin İran Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi, Dini Lideri Ali Hamaney ve Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed arasında gerçekleşen toplantının ilk elden tanığı olan Haddam’ın aktardığı bilgilerle su yüzüne çıkıyor. İlk gençliğinde Baas Partisi’ne katılan, Hama isyanında şehre vali olarak atanan, Kuneytra işgal edildiğinde de görevde olan bölgenin önemli aktörlerinden Abdulhalim Haddam’ın ardında bıraktığı bilgiler, bölgenin kaderini tayin eden kararların ve kapalı kapılar ardında gerçekleşen görüşmelerin üzerindeki sır perdesini kaldırıyor.
Şarku’l Avsat’ın yayınlamaya başladığımız bu yazı dizisinde Haddam’ın günlükleri ile sadece Suriye değil, tüm Ortadoğu ve uluslararası arenada kurulan ilişkilerin tarihine yönelik önemli bilgilere yer veriliyor.
Abdulhalim Haddam’ın biyografisi ve sahip olunan belgeler, Suriye’nin son yıllardaki hikayesinin büyük bir bölümünü anlatır nitelikte. ‘Ebu Cemal’ olarak bilinen Haddam, Baas Partisi’nin 1963 yılında iktidara gelmesinden 2005 yılında ülkeden ayrıldığını ilan edip ülkeyi terk edene kadar Suriye’nin bölgede oynadığı rolün ve önemli olayların tanığıydı.
Ebu Cemal onlarca yıl içinde, 1960’ların başında İhvan-ı Müslimin (Müslüman Kardeşler) ile yaşanan çatışma döneminde Hama Valisi olarak görev yaptı. Söz konusu 10 yılın sonunda, Kuneytra’nın düşüşü sırasında da Şam Kırsalı Valisi’ydi. Dışişleri Bakanı olarak görev yaptı. Şam'da merkezi bir pozisyondaydı. Lübnan'daki genişleme sırasında Başkan Yardımcısı’ydı. Hatta ‘Lübnan Hâkimi’ olarak nitelendiriliyordu.
Lübnan dosyası 1998 yılına kadar Haddam’ın gözetimindeydi. Esed dosyayı 1994 yılında ağabeyi Basil’in ölümünden sonra Londra’dan dönen doktor oğlu Beşşar’a teslim ettiğinde durum Haddam ve Lübnan’daki müttefikleri açısından kolay değildi.
Haddam, Şam’daki siyasi rolünün azalmasıyla birlikte 2005 yılının haziran ayında gerçekleştirilen Baas Konferansı’nda tüm siyasi pozisyonlardan ve partideki görevlerinden istifa etti. Yalnızca parti merkezi liderliğinin üyesi konumunu korudu. Ardından geçtiğimiz yıl vefat edene kadar sürgünde kaldığı Paris’e gitti. (2006 yılının başlarında Faruk eş-Şara, Başkan Yardımcısı olarak görevlendirilmişti. Birkaç yıl önce de bu görevden alındı.) Eski Lübnan Başbakanı Refik Hariri’nin suikasta uğramasından sonra Şam tecrit edildi. Haddam, 2005 yılının sonunda  görevlerinden ayrıldığını duyurup Suriye rejimini ‘dost’ olan Lübnan Başbakanı’nı öldürmekle suçladı. Ayrıca sürgündeyken Müslüman Kardeşler ile Ali Sadruddin el-Beyanuni liderliğinde rejime muhalif olan Kurtuluş Cephesi’ni kurdu. Ardından vatana ihanetle suçlandı ve mallarına el konuldu.
Haddam, 2011 ayaklanmasından sonra önemli bir siyasi rol oynamadı. Anılarını yazmaya odaklanan Haddam, 2003 yılında ‘en-Nizamu’l Arabi’l Muasır’ (Çağdaş Arap Rejimi) adlı bir kitap yazdı. Kitapta demokrasi ve özgürlük konusundaki siyasi görüşlerine ve duruşuna yer verdi.
Haddam’ın sahip olduğu belgelere ve dosyalara ulaşan Şarku’l Avsat, bugünden itibaren Ebu Cemal’in anılarından bölümlerin yer alığı bir dizi yayınlayacak. Yazı dizisinde Suriye tarihinin temel aşamalarına ve rolüne dair bölümler yer alacak. Elbette bunlar tüm tarihi anlatmıyor. Yalnızca Haddam’ın anlattığı kadarını yansıtıyor:

Irak meselesi
Beşşar Esed, Devlet Başkanı Hafız Esed’in ölümünün ardından iktidara gelmesiyle Irak ile ilişkilere odaklandı. Suriye, ABD’nin Irak’a karşı gerçekleştirdiği saldırgan eylemlere karşı Irak rejimini savunmak için Arap dünyasında ve uluslararası arenada faaliyetler yürüttü. Ayrıca ABD’nin Irak’a savaş açılması yönündeki talimatlarına karşı güçlü bir duruş sergiledi. Bu noktada Beşşar Esed, Ali Hasan el-Mecid ve Taha Yasin Ramazan da dahil olmak üzere çok sayıda Iraklı lideri kabul etti. Bunlar arasında Suriye ve İran rejimlerine düşman olanlar da vardı.
Böylece yönetim, Irak rejimini devirmek için çalışmaktan, Arap ve uluslararası forumlarda onu savunma aşamasına geçti. İran ise Irak muhalefetindeki müttefikleri aracılığıyla Saddam Hüseyin’den ve rejiminden kurtulmaya çalışıyordu.
Iraklı ve Suriyeli heyetler sürekli karşılıklı ziyaretler gerçekleştiriyor ve iki ülke arasında anlaşmalar imzalamak üzerinde çalışmalar yürütüyordu. Suriye Başbakanı Muhammed Mustafa Miro'nun Irak savaşından kısa bir süre önce Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin ile görüştüğü ve ona bir Şam kılıcı hediye ettiği Bağdat ziyareti belki de bu durumun en anlamlı göstergesiydi. Miro, söz konusu görüşmede şu ifadeleri kullandı:
“Size bu Şam kılıcını hediye etmek istiyorum. Yanınızda olduğumuzu bilin. Irak’a saldırı, Suriye’ye saldırı demektir.”
Bu aşamada, İran ve ABD’nin gözetiminde Londra’da Irak muhalefet konferansı gerçekleştirildi. İran tarafı, üst düzey bir istihbarat yetkilisi beraberindeki heyetle temsil edildi. ABD tarafını temsilen ise Merkezi İstihbarat Teşkilatı'nın (CIA) üç üyesi görevlendirildi. İki heyet, Amerikalıların savaşın üzerini örtmek için kullandığı bir dizi kararı kabul eden konferansın başarısı için çalıştı.
ABD harekatının yoğunlaşması, bölgedeki güçlerin seferberliği ve Washington'ın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ni Irak'a karşı eylemini destekleyen bir kararı kabul etmeye ikna edememesi ile savaşın kaçınılmaz olduğu ortaya çıktı. Bu durum Şam’ın, Irak yanındaki duruşunun güçlü olması nedeniyle çatışmanın Suriye topraklarına kadar uzanmasından endişelenmesine sebep oldu. Söz konusu dönemde Suriye’de, Irak’ın yanında durma konusunda bir ulusal mutabakat oluştu. 
Devlet Başkanı Beşşar Esad bu gerçeğin ışığında, durumu İran liderliği ile tartışmak ve bölgedeki endişe verici yeni ve artan gerilim karşısında duruşunu birleştirmek için Tahran'a gitti. Ben de ona eşlik ettim.
16 Mart 2003 tarihinde Tahran’a gittik. Ulaştığımızda dönemin İran Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi, ardından da ‘Rehber’ Ali Hamaney ile görüşmeler yaptık. İşte iki toplantının kayıtları:

Karşılıklı övgülerin ardından Suriye Devlet Başkanı konuşmaya başladı. Öncelikle şu soruyu yöneltti:
“Savaşa kısa bir süre kalmışken ne yapabiliriz? Uzun süre, belki de yıllar sürecek bir savaş durumunda ne yapacağız?”
Ardından “ABD’nin istikrara kavuşacağını söylemiyorum. Ancak istikrar ve güvenliği sağladığı takdirde Suriye ve İran’a taşınacak” dedi.

Hatemi’nin Esed’e yanıtı ise şöyle oldu:
“Bunlar makul ve zamanında sorulmuş sorular. İran’da da sürekli bunları düşünüyoruz. Temsilcilerim, özellikle de Kemal Kharazi, başta Haddam Bey olmak üzere arkadaşları ile temaslarında bu konu üzerine eğiliyor. Bu durumu size açıklayayım. İki toplantı yaptım; ilki Rusya Dışişleri Bakanı Igor Ivanov, ikincisi de Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ile gerçekleştirildi. Chirac Bey beni aradı. Görüşme yarım saat sürdü. Her iki yetkili de Irak’ın saldırıya uğramasından endişe duyuyordu. Ancak endişeleri bunun da ötesindeydi. İkisi de yakın zamanda bir savaş başlayacağından bahsettiler.”

Muhammed Hatemi sözlerini şöyle sürdürdü:
“Günlerden ya salı ya da çarşambaydı. Saldırının Irak'ın ötesine taşınmaması için çabalamalıydık. Her ikisi de Irak’a saldırının ilk adım olmasından endişe duyuyordu. Bu endişe herkes için geçerliydi. Dünya kamuoyu tarafından duyulan bu endişe bizim için olumlu bir durumdu. ABD’nin uyguladığı tek taraflılı eylemlere karşı derin ve köklü bir muhalefet olduğunu gösteriyordu. Bu nedenle İslam Zirvesi'ndeki gayri resmi toplantım sırasında temsilcimiz bu desteği küresel bir talep olarak görerek Chirac’la ve diğer herkesle iletişime geçmesini istedi. Her iki yetkili de, yani Chirac ve Ivanov da savaşın farkına vardılar. Chirac, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde (BMGK) veto haklarını kullanmaya hazır olduklarını söyledi. Ancak ABD’nin savaşa hazır olduğunu vurguladı. Bu konudaki tutumu, savaş çıkaran ABD’ye karşıydı. Gerçekleştiği takdirde bunun yasa dışı bir saldırı olacağını söyledi. ‘Bundan sonra harekete geçme hakkına sahibiz’ diyen Chirac, ona daha önce söylediğim bir şeyi hatırladı. Kendisine hava saldırılarının Irak’a ve halkına ağır kayıplar verebileceğini ancak Saddam’ın düşüşüne yol açmayacağını söylemiştim. Bu nedenle nükleer bir savaşa zorlanacaklardı. Irak ordusunun ve muhafızlarının şehirleri savunacağını tahmin ediyordum.”

Hatemi’nin değerlendirmesinin devamında ABD’nin duruma değindi:
“ABD kesin bir zaferi ancak savaş süresini kısaltarak elde edebilir. Ancak eğer süre uzayacak olursa kaybedecektir. ABD kamuoyunun Başkan George W. Bush’a ve politikasına karşı çıkmak için askerlerin  cesetlerinin ülkeye dönmesi yeterli olacaktır. Bu nedenle ABD’nin bu savaşı bitirebileceğini sanmıyorum. Ancak ortada belirsiz bir nokta daha var; Iraklıların direnmeye ne kadar hazır olduklarını bilmiyorum. Savaşın meydana gelmesine izin verelim istemiyorum. Ancak savaş olursa ABD kolayca galip gelmemeli. Üçüncü önemli nokta ise savaş meydana gelirse ne yapacağımızla ilgili. Chirac ile görüştüğüm diğer konu da savaşın dünyadaki şiddet dalgasının yoğunlaşmasına ve artmasına yol açacağıydı. ABD, Afganistan'da eski El Kaide lideri Usame bin Ladin'i ortadan kaldırma hedefine ulaşmadı, aksine onu bir kahraman yaptı. Şimdi ortaya Saddam adında başka bir kahraman çıkarıyor ve aşırılık dalgası artacak. Chirac söylediklerimi destekledi, Amerikalıların bu bölgeden olmadığını söyledi.”

İran Cumhurbaşkanı konuşmasının devamında şu soruları yöneltti:
“Üçüncü aşamaya, yani savaş sonrası döneme girmeden önce şu sorumu tekrarlamak istiyorum: Savaş çıkması özellikle de şehir savaşı meydana gelmesi durumunda Irak halkının kararlılığını nasıl görüyorsunuz? Çünkü süre uzarsa zarar daha da büyük olacaktır.”

Esed’in cevabı ise şöyle oldu:
“Saddam, ABD harici taraflarla savaşıyor olsaydı düşüşü daha hızlı olurdu. Ama Amerikalılara akılsızlık hükmediyor. Savaşı günler veya haftalar içinde bitireceklerini söylediler. Gereksiz yere kendilerini bu zamanla kısıtladılar. Bir Iraklı bize ‘Saddam’dan mı yoksa Amerika’dan mı daha çok nefret ediyorsunuz?’ diye sorsa elbette Saddam diyenler olacaktır. Ancak buna rağmen Irak halkının Saddam’la birlikte savaşacağı hissediliyor. Bence bir grup Iraklı bir tarafa, başka bir grup ise diğer tarafa değer veriyor. Bir diğer konu da şu; Amerikalılar çok sayıda Iraklıyı öldürecek ve o an halk Saddam Hüseyin'in varlığını unutacak. Cumhuriyet Muhafızları ve rejimin etrafında toplanan partizanlara gelirsek; ben Cumhuriyet Muhafızları’na dikkat çekmek istiyorum. Çok sayıda siyasi ve askeri lider var. Bunları iki gruba ayırabiliriz: Birinci grup rejimden yararlananlar, ikinci grup ise suç işleyip infaz gerçekleştirenler. ABD’nin akılsızlığı başlayacak. Hiçbiri için bir çıkış noktası bırakmadı. Irak’a girmesi yasaklanan yaklaşık bin 700 muhalifin listesi yayınlandı. Irak için askeri bir yöneticiden bahsedildi. Bir savaş yaşanacak ancak günler sonra herkes ABD’ye karşı olacak.”
Hatemi de “Bugün, tüm muhalefet ABD’ye karşı duruyor. Şiileri ve Sünnileri anlaşmazlıkların üstesinden gelmeye doğru itmeliyiz” dedi.
 
Esed bu sözlerin ardından konuşmasına şöyle devam etti:
“Saddam’ın yanında en çok duran ülke biziz. Buna karşılık bizimle en az koordinasyon içindeki ülke de yine Irak. Başka bir dünyada yaşayan garip bir rejim. Daha önce içteki etkileşimi genişletmem gerektiğini söylüyordum. Şimdi Suriye'de belediye seçimlerimiz var. Uçakta bu katılımı nasıl artıracağımızı konuşuyorduk. Saddam Hüseyin ise bunun tam aksini yapıyor. Dün Irak'ı dört bölgeye ayırdı. Bölgelerden birini Kimyager lakaplı Ali Hasan el-Mecid'e teslim etti. Bu, tabloyu Saddam’ın aleyhine çevirecek. Bizler Suriyeliler ve İranlılar olarak muhalefete nasıl yaklaşmalıyız? Yurt dışındaki muhalefeti kontrol altına almak gerekiyor. Bir role sahip olamazlar. Irak içinde daha geniş kapsamlı bir ilişkiye ihtiyacımız var. Suriye'de bizim için ilişkiler iki rejim arasındaki güvensizlik nedeniyle zayıf. Bu konu ayrıntılı bir çalışma gerektiriyor. Çünkü Irak'ı yönetmeye gelen herhangi bir konsey veya kişi de bu insanlardan olacaktır. ABD, bir Arap ülkesinin Saddam'ın yerine İzzet ed-Durri’nin geçmesi teklifini kabul etmedi. Konuya dair düşüncelerim bunlar.”

Hatemi ise bu sözlere karşın şunları söyledi:
“Irak'ta da neler olup bittiğini bilmiyoruz. Saddam ve Amerika'ya karşı çelişkili bir his olduğunu düşünüyorum. Bence savaş uzarsa, insanlar kayıpları görürse ve ordu ve Cumhuriyet Muhafızları direnebilirse zaman ABD’nin aleyhine işleyecektir. Irak'ın geleceği için tehdit oluşturan her türlü eğilimi yok etmek, mezhepçilik ve hiziplerle temsil edilen önemli tehlikeleri ortadan kaldırmak zorunludur. Çünkü bunlar ABD’nin işini kolaylaştırıyor. Sanki Şiiler, Kürtler ve diğerleri gibi pay istiyor. Bu Irak’ın geleceği için zehir niteliğinde. Irak'ın demokratik geleceğini düşünmenin gerekli olduğunu düşünüyorum. Böylece Irak, düşmanı olmasa bile ABD’nin elinde olmaz. Muhalefetin konumu artık pervasızlıkla nitelendirilirken Amerikan davranışı küstahlıkla karakterize ediliyor. Şimdi muhalefetin en büyük iddiası, ABD’nin onlara kötü davrandığı ve herkesin davranışlarından rahatsız olduğu. Bunlar arasında Amerika’ya oldukça yakın olan Ahmed el-Celbi de bulunuyordu. Bu durum, herkesin aklını başına toparlamasına ve mezhep konusundaki çalışmaları azaltmasına yardımcı oldu. Bu aşamada Türkiye büyük bir role sahip. Türkiye'nin Amerika'ya verdiği taahhütlere rağmen yönetiminin bizimle ve İslam dünyasıyla çalışma eğiliminde olduğunun farkındayım. Bir Kürt devletinin kurulmasına karşı dikkatli olmalıyız. İran Kürtlerinin İranlı, Iraklı Kürtlerin Iraklı ve Türkiyeli Kürtlerin Türk olduğu düşüncesinin yerleşmesi gerek. Bu konuda Türklerin endişeleri giderilmeli ve rahatlatılmalılar. Her halükarda bu konularda biz, siz ve Irak muhalefeti arasında koordinasyon sağlanmalıdır.”

Esed ise bu konuya ilişkin şu değelendirmede bulundu:
“Muhalefet içinde iki grup var: İlki olgunluğa ulaştı ve ABD ile ilgilenmeyecek. İkinci grup ise işaret edildiği anda ABD’ye doğru koştu. Bunlar iktidara gelirlerse Suriye ve İran ile birlikte hareket etmeyip ABD tarafında olacaklar. Bu nedenle ilişkileri genişletmek ve başka koordinasyon unsurlarını yaratmak zorunludur. En büyük unsur da Kürtlerdir. Endişeleri var ve bir ülke kurmayı düşünüyorlarEn önemli nokta bu. . Bu en önemli nokta. Bu konuyu Abdullah Gül ile görüştüm. Suriyeli bir güvenlik heyeti birkaç gün önce Türkiye’ye gitti. Şu an Suriye ile Türkiye arasındaki iş birliğinin merkezinde  Kürt devleti meselesi var. Bu durum askerlerin ve diğer grupların Türkiye’de toplanmasına neden oluyor. Çünkü bu konu Türkiye, Suriye, İran ve Irak'ı endişelendiriyor. Koordinasyon içinde olmalıyız.”
 
Muhammed Hatemi de konuya ilişkin şunları söyledi:
“Türkiye savaş öncesi ve savaş sonrası aşamalar için çok önemli. Türkiye talimatları ABD’den alıyor. Bu durum İslami Zirve Konferansı’nda oldukça açık bir şekilde ortaya çıkmıştı. İstanbul'daki altılı buluşmada kendimizi sınırlamamalıyız. Savaş aşamasında ve ötesinde Suriye, İran ve Türkiye'yi içine alan alanda bölgesel bir güç olabileceğimizi düşünüyorum. Çünkü Türkiye de bizim gibi etkileniyor. Savaşla ilgili durum nisan ayının sonuna doğru belli olacak. Yeni Recep Tayyip Erdoğan hükümetinin imajı belirginleşecek. Irak arenasında işler daha da kötüleşebilir. Nelerin başarılabileceğini tartışmak için üçlü bir zirve veya bakanlar düzeyinde bir toplantı yapmayı öneriyorum. Savaş çıksa da çıkmasa da, ABD kazansa da kazanmasa da bakanlar düzeyinde bir toplantı yapıp ardından üçlü bir zirve gerçekleştirmenin büyük bir etkisi olacağı görüşündeyim. Şimdiden bu konu üzerinde düşünmeliyiz. Daha önce 5+6 konusunu, yani Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) beş üyesi ve Irak’ın altı komşu ülkesini kapsayan bir toplantı yapılmasını önermiştik. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri bu fikri memnuniyetle karşıladı. Fakat gerçekleştirilmedi. Bu fikir özellikle de Fransa, Rusya ve Çin'in aldığı pozisyonlardan sonra bugün yeniden gündeme gelebilir mi?”
Bu noktada söze giren Kemal Kharazi “Cumhurbaşkanı Hatemi, ulusal uzlaşma fikrini ortaya attı” dedi. Hatemi ise  “Sorun şu ki, kimse bu fikri beğenmedi” cevabını verdi. Bunun üzerine Kharazi, “Bu fikir, yeniden gündeme gelse bir ışık söz konusu olur mu?” diye sordu. Yanıt Esed’den geldi:
“Öneri, taraflar arasında müzakereler gerçekleştirmekti. Bunun için uygun bir vakit değil. Çünkü teklif, kimin daha çok alacağıyla ilgili olur. Milletler arası rekabet olacak. Dünya konunun bir düşmanlık değil, içsel bir sorun olduğunu anlayacaktır. Biz düşmanlığa odaklanmak istiyoruz. Uygun gördüğüm bir diğer mesele ise gelişme kaydedilmesi. Iraklılarla çok konuştuk. Ne beşli komite ne de başka bir şeyde bizimle koordinasyon içinde değiller. Onlarla muhalefet hakkında konuştuğumuzda, kimseden korkmadıklarını söylüyorlar.”
Hatemi, “Muhalefet, kimseden hoşlanmıyor” derken Esed ise “ABD gibi sahte vaatlerde bulunabiliriz ama yine de konu Irak Dışişleri Bakanı ile gündeme getirilebilir. Savaştaki ilk sorun Saddam'ın kendisidir” şeklinde konuştu. Hatemi, savaşla ilgili meselede ABD’nin agresif davrandığını, proje ve planlarının olabileceğine işaret etti. “Ordunun içeride bir şeyler yapabileceğinden emin misiniz?” sorusunu yönelten Hatemi, ABD’nin hızlı bir zafer elde ettiği takdirde işlerin zorlaşacağını vurguladı. Beşşar Esed ise “Çözüm direnişte.” cevabını verdi. Esed ayrıca, Hatemi’nin savaş çıkması durumunda ne olacağına ilişkin sorusuna “Savaştan önce direnişe hazırlanmalı” yanıtını verdi.

Muhammed Hatemi ise şunları söyledi:
“Birkaç hedef olmalı. Birincisi, savaş çıkması taraftarı değiliz. İkincisi, çıktığı takdirde hızla sona ermesini istemiyoruz. Üçüncüsü, Irak’ın geleceğidir. Bu hedeflere ulaşmak için çalışma ve koordinasyon yapmalı, muhalefetle nasıl başa çıkılacağını tartışmalıyız. Bir diğer nokta da Irak'ta neler olup bittiği ve onu nasıl etkileyeceğini bilmemiz gerektiğidir. Aynı durum Irak’ın geleceği için de geçerlidir. Çabalarımız mezhepçilikten kaçınmaya odaklanmalı. Muhalefetle birlikte hareket etme şartımız, sorun çıkarmama taahhüdünde bulunmaları olmalı. Sünni ve Şii arasında ayrım yapmıyoruz. Böyle bir durum söz konusu olursa, ki beni de bu endişelendiriyor, o zaman muhalefet düşer. Bu da yenilginin sebebi olur.”

Ardından sözü Esed aldı:
“Irak'taki mezhep önerisinin olumsuz sonuçları var. Öncelikle önerinin bir hedefi olmalı: Muhalefete odaklanmak Bu Amerikalıları korkutuyor. Ancak konu aşiretlerle ilişkileri de tartışmayı gerektiriyor. ABD’nin yanında yer alacaklar mı bilmiyorum ama şimdilik verilen paralarla mutlular”
Esed sözlerinin devamında “Aşiretlerle ilişkiniz nasıl?” diye sordu.

Hatemi bu soruya şöyle cevap verdi:
“Aramızda herhangi bir ilişki yok. Ama muhalefetin aşiretlerle temas halinde olduğuna ve başka bağlantıları da bulunduğuna inanıyorum.”
Esed ise ilişki kurmanın oldukça zor olacağına işaret etti.

Bu noktada ben söze girdim ve şunları söyledim:
“Bir önerim var: Suriye ve İran fikir birliği içinde. Bir çalışma yöntemi bulunmalı. ABD’lilerin muhalefette içlerine sızdığı birçok taraf var. Irak muhalefetini incelemek için bir çalışma grubu kurmayı öneriyorum. Amerikan şemsiyesi altında çalışmaya karşı olan birçok muhalif taraf var. Ayrıca savaşın rejime saldırmak için uygun bir fırsat olduğunu düşünenler de mevcut.”
Hatemi bana “Katılmıyorum. Fakat ABD’lilerden muhalefete sızanlar olduğu ve bazılarının karşı çıkmadığı konusunda sizinle hemfikirim”  yanıtını verdi. Bunun üzerine sözlerime şöyle devam ettim:
“Katılımcılardan bazıları onların ABD ve İngiltere istihbaratıyla çalıştıklarını söylüyor. Nitekim konferansa gözlemci olarak CIA üyeleri katıldı. Ayrıca İran istihbarat mensupları da gözlemci olarak yer aldı, katıldı. Bu nedenle Irak muhalefeti incelenmeli ve etkili olabileceğimiz koşullar tespit edilmelidir.”

İran Cumhurbaşkanı da şu değerlendirmede bulundu:
“Şüphe yok ki ABD ile anlaşmayı tercih ettiler. Ancak ABD’nin onlarla kötü ilişkileri muhalefete ABD’ye karşı birleşik bir duruşa sahipmiş gibi bakmalarını sağladı. Bu nedenle muhalefet Erbil'de geri çekildi. ABD yüzde 100 yanında duranlar dışında bu muhalefetten kimseyi kabul etmiyor. ABD elçisi Zalmay Halilzad muhalefete, ‘Muhalefeti kabul etmiyoruz ve Irak'a askeri bir yönetici yerleştireceğiz. Sükûnet sağlandıktan sonra siyasi bir hükümdar getirip bir Irak anayasası oluşturacağız. Sizinle en fazla istişarede bulunabiliriz” diye seslendi. ABD, askeri müdahalede bulunduğunda muhalefetin hiçbir etkinliği olmayacak. ABD, Irak'ta istediğini elde etmek için plan yaptı. Muhalefetteki tüm taraflar bundan rahatsız oldu. Erbil'de ABD'ye karşı bir açıklama yayınlamaya karar verdiler. Bu iyi bir şey. ABD’nin üslubunu değiştirmesinde etkili oldu. Bu nedenle, bir grup muhalifin ABD ile birlikte hareket ettiği ve diğer grubun bağımsız olduğu konusunda size katılmıyorum. Ancak aynı zamanda, ABD ile hareket etmenin çıkarlarına hizmet ettiğini gören herhangi bir muhalif taraf, onunla yakınlaşacaktır. Buna ek olarak başından beri ABD yanlısı taraflar da mevcut. Fakat aynı zamanda muhalefetin dışında daha ciddi ve dirençli olanların da bulunduğu görüşünüzü destekliyorum. Ancak gerçekçi olmalıyız. Devlet Başkanı Beşşar Esed’in Türkiye ile görüşmemiz yönündeki bu önerisi akıllıcadır. Farklılıkların artmasını önlemek ve muhalefetin ABD'nin kollarına düşmesini engellemek için muhalefete geniş bir çerçevede bakmalıyız. Bir tür varlık göstermekten mutluluk duyacağız. Bir çalışma grubu fikrini onaylıyorum. Fakat insan her zaman iyi ile kötü arasında kalmıyor. Bazen kötünün daha kötüden ayırt edilmesi gerekir.”
Cumhurbaşkanı Hatemi ile görüşmemiz bittikten sonra Yüce Lider Ali Hamaney ile bir araya gelmek üzere yola çıktı. Bizi hoş karşılayan Hamaney, ziyaretin her iki ülkeye de hayırlı olmasını temennisinde bulundu.

Bunun üzerine Esed şunları söyledi:
“İki ülke arasındaki koordinasyon oldukça yüksek. Ziyaretimiz kesinlikle başarıya ulaşacak. Bu ziyaret iki ülke arasındaki koordinasyonda bir düzeltme imkanı verecek. Bugün gerçekleştirdiğimiz görüşme, iki ülke arasındaki fikir uyumunu ortaya koyuyor. Irak konusunu kapsamlı bir şekilde tartıştık ve birçok analiz yapıldı. Bu konudaki görüşler oldukça kasvetli. İttifakımız, pozisyon ve tarihimiz umut vadediyor. Maskeler düştü ve her şey ortaya çıktı. ABD niyetini açıkladı. Irak'ı işgal etmek ve bir askeri hükümdar yerleştirmek istediğini söyledi. Daha sonra Suriye, İran ve hoşlanmadığı herhangi bir ülkeyle savaşacağını duyurdu. ABD’nin askeri gücünün ve Suriye ile İran’ın imkanlarının farkındayız. Ancak biz toprak sahibiyiz. Başlangıçta herkes için zararlı olması nedeniyle savaşın çıkmasını istemediğimizi söyledik. Ama arkamıza yaslanıp sıranın bize gelmesini beklememiz mantıksız. Suriye ve İran dışında Irak’ın hiçbir komşusu karar alma yetkisine sahip değil. Fakat bir savaş meydana gelmesi durumunda yapılacak en önemli şeyin, savaşın ABD, yorulana kadar uzatılması olduğunu düşünüyorum.”

Hamaney de şunları söyledi:
“Bölgede neler olup bittiğine dair yapılan bu iyi analiz için çok teşekkür ederim. Gerçek şu ki biz iki kardeş ülkeyiz. Birçok mesele ve ortak tehlikeler bizi bir araya getiriyor. Bu, tam iş birliğimizi artırmak için başlı başına bir teşvik faktörüdür. Bölge tehlikeli bir durumla karşı karşıya.”

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 6: Saddam ile Rafsancani arasında gizli barış mektuplaşmaları oldu

Eski Suriye Dışişleri Bakanı Haddam’ın günlükleri 5: Bush, Avn’ın ‘engel’ olduğunu bildirdiği bir mektup gönderdi… Esed bunu isyanı sonlandırmak için bir ‘yeşil ışık’ olarak nitelendirdi

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 4: ‘Güçlerimiz Hizbullah’ın kışlasına saldırdı’

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 3: ‘Hariri, Canbolat’ın teklifi üzerine bizimle bir araya geldi. Hafız Esed kendisini sınadı’

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 2: ‘Esed fikrini değiştirdi, Lahud’a verdiği süreyi uzattı. Suriye uluslararası iradeyle çarpıştı’



Lübnan'daki ateşkes Netanyahu'yu eleştirilerin hedefi haline getiriyor

Fotoğraf: İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (AFP)
Fotoğraf: İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (AFP)
TT

Lübnan'daki ateşkes Netanyahu'yu eleştirilerin hedefi haline getiriyor

Fotoğraf: İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (AFP)
Fotoğraf: İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (AFP)

Emel Şehade

Hürmüz Boğazı ve Lübnan dosyaları ile ilgili teminatlar arasında, ABD-İran müzakerelerinin yeni bir turunun başlamasıyla dikkatler İsviçre'ye çevrilmişken, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, kendi partisi Likud içinde bile benzeri görülmemiş bir eleştiri dalgasıyla karşı karşıya bulunuyor. Muhalifleri, İsrail'in İran ve Lübnan'a karşı savaşlardaki başarısızlıklarından onu sorumlu tutuyor ve Lübnan meselesinde ABD Başkanı Donald Trump'a boyun eğmesini, İsrail'in güvenliğini tehdit eden tehlikeli bir başarısızlık olarak görüyor.

Bu bağlamda siyasi taraflar, araştırma enstitüleri ve güvenlik uzmanları, Gazze, İran ve Lübnan ile iki yıl sekiz aylık çatışmayı özetlemekle meşgul ve aralarında neredeyse bir görüş birliği oluştu; bu görüşe göre İsrail, Tahran karşısında başarısız oldu ve Lübnan'da bir bataklığa ve yenilgiye doğru gidiyor. Sonuçlar açısından bakıldığında, başarısızlık başarıların çok ötesinde ve manşetlere “İran'ın İsrail'i Beyrut'a yönelik saldırılarını durdurmaya zorlama hedefine ulaştığı” ve “Netanyahu'nun tehditlerinden geri adım atarak Tahran'ın İsviçre müzakerelerine katılmasının önünü açtığı, böylece Tahran’ın Lübnan ve İran arenasını birleştirme hedefini gerçekleştirdiği” gibi ifadelere odaklanan geniş çaplı bir eleştiri kampanyası hâkim oldu.

Bu sorular, güvenlik bölgesi ve ordunun konuşlandırılması için yeni bir harita oluşturmak amacıyla güvenlik kurumları ve siyasi kademeler arasında yoğun tartışmaların odağı olmaya devam ediyor. Birkaç güvenlik yetkilisi, İsrail'in er ya da geç “sarı hattan” çekilmek zorunda kalacağını ima etti. Ancak uluslararası toplum tarafından tanınan “mavi hatta” geri dönmeyi kabul etmeyeceğini, bunun yerine, kuzey İsrail sakinlerinin güvenliğini garanti altına almak için gözlem noktalarının sayısını artırmaya, sınırdan başlayan bir güvenlik bölgesi oluşturma konusunda anlaşmaya varmaya yönelik teklifler hazırladığını da belirtti.

Mevcut değerlendirmelere göre en belirgin sonuç, Amerikalıların yalnızca kendilerine yardım edenlere yardım ettiği ve müttefiklerini terk etme konusunda uzun bir geçmişe sahip olduğu göz önüne alındığında, Amerika Birleşik Devletleri'ne güvenilemeyeceğidir. Bu bağlamda, İsrailli siyasi analist Eyal Ziser, İsrail'in başarısız olarak bir fırsatı kaçırdığına inanıyor ve karar vericileri bunu itiraf etmekten korkmamaya çağırıyor. Bunu reform yolunda atılan ilk adım olarak görüyor ve kamu moralini bozmamak için gerçeği gizleme girişimlerinin, gören gözleri olan ve gerçeği anlayan vatandaşlar için boşuna olduğunu vurguluyor.

İsrail: En büyük kaybeden

İsviçre'de pazar günü yapılan müzakereler, İsrail için bir telaş ve ikilem oluşturuyor; hedeflerine ulaşmak için operasyonlarına devam etme ihtiyacı ile ateşkesin önünü açmak için Washington ile iş birliği yapma gerekliliği arasında sıkışıp kalmış durumda. Ziser, anlaşmayı İsrail'in en büyük kaybeden olduğu bir “teslimiyet anlaşması” olarak tanımlıyor. Radikal İran rejiminin, askeri gücünün önemli bir bölümünü koruyup, nükleer seçeneği pazarlık kozu olarak elinde tutup, gelecekteki herhangi bir Amerikan saldırısı tehdidini tamamen ortadan kaldırdığına inanarak, güç sarhoşluğu ve intikam arzusuyla dolu bir şekilde çatışmadan çıkacağı konusunda uyarıyor.

Lübnan cephesinde ise değerlendirmeler, yenilgiye ve 7 Ekim 2023 arifesindeki statükoya geri dönüşe işaret ediyor. Kayıplarına rağmen Hizbullah ayakta kaldı. Mevcut sükûnet sayesinde gücünü yeniden inşa edecek ve füze cephaneliğini yenileyecek, böylece İran baskısı altında ordu güvenlik bölgesinden çekildiği anda, işgalci kendisini bir kez daha sınırlarında bularak şaşıracak.

Gerçekçi olmayan hedefler

İsrailliler, İran'a karşı başarısızlıklarını, belirlenen hedeflerin ve askeri adımların baştan beri gerçekçi olmamasına bağlıyorlar. Hayal kırıklığı, bu yüksek beklentiler ile sahadaki gerçeklik arasındaki büyük uçurumda yatıyor. Yediot Aharonot'un, isminin açıklanmasını istemeyen üst düzey nükleer ve güvenlik uzmanlarıyla yaptığı görüşmelere dayandirdığı bir haber, İsrail kamuoyunun yüzde 43'ünün devletin İran ile mücadelede başarısız olduğuna inandığını ortaya koydu.

Nükleer silah meselesine gelince, uzmanlar Netanyahu'nun İsrail'in yakın bir yok olma tehlikesi altında olduğu yönündeki propagandasının doğru olmadığını düşünüyor. Netanyahu, Yükselen Aslan Operasyonu'nu doğrudan nükleer ve füze tehdidini engellemek için kısa süreli bir operasyon olarak planlamıştı. Trump, İsrail'in operasyonlarını 12 gün sonra durdurmuş olsa da bu, İsrail'in askeri hedeflerinin yaklaşık yüzde 80'ine ulaşmasından ve nükleer programın bileşenlerine önemli ölçüde zarar vermesinden sonra gerçekleşti. Trump daha sonra, İsrail'in kendi başına etkisiz hale getiremeyeceği Fordo uranyum zenginleştirme tesisini uzun bir süre devre dışı bırakmak için Amerikan bombardıman uçaklarını kullanarak görevi tamamladı. Bu durum, İran’ın önemli zenginleştirme tesislerinin yıkılmasına, önde gelen bilim insanlarının öldürülmesine ve Natanz, Fordo ve İsfahan bölgelerinde 440 kilogram yüzde 60 oranında zenginleştirilmiş uranyumun gömülmesine yol açarak, nükleer programı üç ila beş yıl geriye götürdü.

Ancak haber, nükleer programa yönelik bu engellemeye rağmen İran balistik füzeleri ve insansız hava araçlarının oluşturduğu tehdidin devam ettiğini düşünüyor. Hava Kuvvetleri fırlatma rampalarının, yakıt ve patlayıcı üretim tesislerinin yüzde 50'sinden fazlasını devre dışı bırakmayı başarmış olsa da Tahran hâlâ İsrail'i, bölgeyi ve hatta Avrupa'yı tehdit edebilecek çeşitli tiplerde binden fazla füzeye ve binlerce kamikaze İHA’ya sahip. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre bu durum, İran'ı şu anda ihtiyatlı bir silah ekonomisi yönetmeye ve kendisini günlük birkaç düzine fırlatma ile sınırlamaya zorluyor. İran rejimini ortadan kaldırma hedefine gelince, İran'ın İsviçre müzakerelerine kendi şartları ile ulaşması ve İsrail'in Lübnan'daki ateşkesi tanımasının, Beyrut ile güney banliyösüne dokunulmazlık tanınmasının kanıtladığı gibi, tamamen başarısız olmuştur.

Mütevazı başarılar

Buna karşılık, elde edilen başarılar “mütevazı” olarak nitelendiriliyor ve varoluşsal tehdidi hafifletmediği söyleniyor. İsrail ve Amerikan ordularının ana stratejik başarısı, füze ve nükleer programlara hizmet eden savunma sanayi fabrikalarının ve araştırma ve geliştirme sistemlerinin sistematik olarak imha edilmesinde yatıyor. Bu durum, İran'ı yıllarca füze kapasitesini yeniden inşa etme ve büyük miktarlarda füze üretme yeteneğinden mahrum bırakıyor; zira bu tesislerin yeniden inşası, finansmanın mevcut olması durumunda bile en az iki ila üç yıl sürecektir. Elde edilen başarılar arasında, İran hava savunma tespit ve önleme sistemlerinin neredeyse tamamen devre dışı bırakılması da yer alıyor; bu da İsrail Hava Kuvvetleri'ne İran hava sahasında stratejik bir caydırıcılık olarak hareket özgürlüğünü garanti ediyor.

Sonuç olarak, bir İsrail güvenlik yetkilisi, ordunun İran'ın nükleer silah edinmesini engellemek için gerekli kaynaklarla desteklenen ayrıntılı operasyonel planlara sahip olduğunu ve siyasi liderliğin onaylaması halinde bunları derhal uygulamaya hazır olduğunu açıkladı. Bununla birlikte, durumu bilenler, İsrail'in şu anda herhangi bir operasyon gerçekleştirmesinin olası olmadığını düşünüyor; bunun nedeni sadece Washington'un bunu istememesi değil, aynı zamanda İsrail'in böyle bir savaşı tek başına yürütebilecek güçte olmamasıdır.


Berri: Amerikan baskısı nedeniyle ateşkesin devam edeceğini umuyoruz

Lübnan'da ateşkes ilan edildikten saatler sonra, İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Nabatiye şehrini hedef alan hava saldırısının ardından hasarın oluştuğu bölgede bir Lübnan vatandaşı (AFP)
Lübnan'da ateşkes ilan edildikten saatler sonra, İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Nabatiye şehrini hedef alan hava saldırısının ardından hasarın oluştuğu bölgede bir Lübnan vatandaşı (AFP)
TT

Berri: Amerikan baskısı nedeniyle ateşkesin devam edeceğini umuyoruz

Lübnan'da ateşkes ilan edildikten saatler sonra, İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Nabatiye şehrini hedef alan hava saldırısının ardından hasarın oluştuğu bölgede bir Lübnan vatandaşı (AFP)
Lübnan'da ateşkes ilan edildikten saatler sonra, İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Nabatiye şehrini hedef alan hava saldırısının ardından hasarın oluştuğu bölgede bir Lübnan vatandaşı (AFP)

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri, İsrail'in ateşkes talebinde bulunduğunu ve bu talebin, çatışmaların durdurulmasına yönelik anlaşmanın uygulanmasını denetleyen "Mekanizma Komitesi"ne iletildiğini açıkladı.

Berri, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, ABD Dışişleri Bakanlığı himayesinde Washington'da başlayacak beşinci Lübnan-İsrail müzakere turu öncesinde ateşkesin sağlanmasına yönelik çabalardan memnuniyet duyduğunu belirtti.

Ateşkesin kalıcı olmasını umut ettiğini ifade eden Berri, "Bunun sürmesi, İsrail'in ateşkese bağlı kalma isteğine bağlıdır. Buna karşılık Hizbullah da taahhütlerine bağlı kalacaktır. Ateş baskısı altında müzakere yürütülmesi kabul edilemez" dedi.

Berri ayrıca, Cumhurbaşkanı Joseph Avn ve Başbakan Nevvaf Selam ile sürekli temas halinde olduğunu belirterek, "Her ne kadar onların benimkinden farklı fikirleri olsa da aramızda bir sorun olduğunu düşünmüyorum" ifadelerini kullandı.


Mısır, Genel Sekreter değişikliğiyle birlikte Arap Birliği’nin rolünün güçlendirilmesini destekliyor

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi, ülkesinin, Nebil Fehmi’nin Arap Birliği Genel Sekreterliği adaylığına tam destek verdiğini vurguladı. (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi, ülkesinin, Nebil Fehmi’nin Arap Birliği Genel Sekreterliği adaylığına tam destek verdiğini vurguladı. (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
TT

Mısır, Genel Sekreter değişikliğiyle birlikte Arap Birliği’nin rolünün güçlendirilmesini destekliyor

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi, ülkesinin, Nebil Fehmi’nin Arap Birliği Genel Sekreterliği adaylığına tam destek verdiğini vurguladı. (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi, ülkesinin, Nebil Fehmi’nin Arap Birliği Genel Sekreterliği adaylığına tam destek verdiğini vurguladı. (Mısır Cumhurbaşkanlığı)

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi, Arap ülkeleri arasındaki ortak çalışma mekanizmalarının güçlendirilmesi ve Arap Birliği’nin rolünün daha etkin hâle getirilmesi gerektiğini vurguladı. Sisi, Arap Birliği’ni ‘Arap devletleri ve halklarının çıkarlarını savunmak için temel çatı ve kapsayıcı çerçeve’ olarak nitelendirdi. Sisi dün Arap Birliği Genel Sekreterliği görevine aday gösterilen Nebil Fehmi ile görev süresi ay sonu itibarıyla sona erecek mevcut Genel Sekreter Ahmed Ebu Gayt’ı kabulü sırasında bu değerlendirmelerde bulundu.

Deneyimli Mısırlı diplomat Nebil Fehmi’nin, 1 Temmuz’da Arap Birliği Genel Sekreteri olarak görevine başlaması bekleniyor. Arap Birliği Dışişleri Bakanları Konseyi, mart ayı sonunda Fehmi’nin adaylığını oy birliğiyle kabul etmiş ve onaylanması için bir sonraki Arap Zirvesi’ne tavsiye kararı göndermişti.

Daha önce Şarku’l Avsat’a konuşan Arap diplomatik kaynaklar, yeni genel sekreterin görevi devralmaya yönelik hazırlıklara fiilen başladığını belirtmişti. Kaynaklara göre Fehmi, çalışma ekibiyle tanışmak amacıyla bir dizi görüşme gerçekleştirirken, bu temaslarda Arap ortak çalışma mekanizmalarının desteklenmesi, Arap Birliği’nin rolünün güçlendirilmesi ve kurumun çalışma yöntemlerinin geliştirilmesine ilişkin vizyonunu paylaşmıştı.

Kaynaklar ayrıca, Fehmi’nin Genel Sekreterlik görevine resmen atanmasının büyük ölçüde kesinleştiğini ve Arap liderlerin dışişleri bakanlarının kararını onaylamasının beklendiğini ifade etti. Onayın çevrim içi bir toplantı yoluyla ya da üye ülkelerin iç prosedürleri kapsamında verilerek Fehmi’nin görevi devralması sırasında duyurulabileceği kaydedildi.

cdfgthy
Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi, görev süresinin sona ermesine kısa bir süre kala Ebu Gayt’a teşekkür etti. (Mısır Cumhurbaşkanlığı)

Sisi, Fehmi’yi kabulü sırasında Mısır’ın kendisine yönelik tam desteğini ifade etti. Sisi, bölgenin mevcut dönemde benzeri görülmemiş zorluklarla karşı karşıya olduğunu belirterek, Arap ortak çalışma mekanizmasının güçlendirilmesinin ve Arap Birliği’nin rolünün etkinleştirilmesinin zorunlu hale geldiğini vurguladı. Mısır Cumhurbaşkanlığı açıklamasına göre Sisi, Arap Birliği’ni Arap devletleri ve halklarının çıkarlarını savunan temel çatı ve kapsayıcı yapı olarak nitelendirdi. Sisi ayrıca, görev süresi ay sonunda sona erecek mevcut Genel Sekreter Ahmed Ebu Gayt’ı da kabul ederek, görev süresi boyunca yürüttüğü çalışmalardan dolayı takdirini dile getirdi.

Fehmi’nin adaylığına ilişkin olarak Mısır Parlamentosu üyesi İmadeddin Hüseyin, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede Fehmi’nin ‘ağır toplardan’ olduğunu söyledi. Hüseyin, Fehmi’nin uzun diplomatik deneyime sahip olduğunu, Washington başta olmak üzere birçok önemli başkentte büyükelçilik yaptığını, 30 Haziran 2013 olaylarının ardından kritik bir dönemde Mısır Dışişleri Bakanlığı görevini üstlendiğini belirtti. Ayrıca Fehmi’nin Kahire Amerikan Üniversitesi’nde akademisyen ve önemli bir yazar-düşünür olduğunu ifade etti.

Lübnanlı siyaset analisti Vecdi el-Aridi ise Fehmi’nin geniş tecrübeye sahip olduğunu ve Arap Birliği içinde uzlaşıyı güçlendirebilecek diplomatik bir değişim yaratma kapasitesine sahip bulunduğunu, bu nedenle göreve gelmesinin güçlü bir ihtimal olduğunu söyledi.

Sisi ile görüşmesinde Fehmi, Arap Birliği’nin performansını geliştirmeye ve Arap ulusal güvenliğinin karşı karşıya olduğu mevcut zorluklara uygun ileri ve etkin bir stratejik vizyon oluşturmaya yönelik çalışmalara hazır olduğunu ifade etti. Fehmi ayrıca, Arap Birliği’nin ekonomik ve sosyal alanlardaki rolünün güçlendirilmesinin, kurumun beklenen işlevini yerine getirmesi açısından kritik önem taşıdığını vurguladı.

Sisi ise Mısır’ın, bölge krizlerine barışçıl çözümler üretilmesini destekleyen yapıcı bir rol üstlenme konusundaki yaklaşımını yineledi. Bölgedeki çatışma alanlarının artmasına ve uluslararası hukuk ihlallerinin yoğunlaşmasına dikkat çeken Sisi, bunun Arap ulusal güvenliği üzerinde ciddi etkiler oluşturduğunu ve Arap Birliği’nin sorumluluklarını artırdığını ifade etti. Bu kapsamda kurumun araçlarını geliştirmesi ve bölgesel dönüşümlere daha etkin ve ortak Arap tutumlarıyla yanıt vermesi gerektiğini belirtti.

Hüseyin’e göre Fehmi, teorik olarak görevi başarıyla yürütebilecek tüm niteliklere sahip olsa da asıl kritik soru, mevcut bölgesel koşulların Arap Birliği’nin beklenen rolü yeniden üstlenmesine ne ölçüde imkân tanıyacağıdır.

El-Aridi de benzer bir görüş dile getirerek, uzun süredir Arap Birliği’nin geçmişteki etkinliğini kaybettiğini, bunun da bölgedeki çatışmaların (Lübnan, Gazze, Sudan ve Libya gibi) derinleşmesi karşısında etkisiz kalınmasından kaynaklandığını söyledi.

Ancak el-Aridi, yine de Fehmi’nin bu rolü yeniden canlandırabileceğine dair güçlü bir umut bulunduğunu ifade etti.