Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri: ‘Esed, Irak muhalefetine sahte vaatlerde bulunmayı önerirken Hatemi bir Kürt devletine karşı uyarı yaptı’

Hafız Esed (solda), Beşşar Esed (ortada) ve Abdulhalim Haddam. (1994)
Hafız Esed (solda), Beşşar Esed (ortada) ve Abdulhalim Haddam. (1994)
TT

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri: ‘Esed, Irak muhalefetine sahte vaatlerde bulunmayı önerirken Hatemi bir Kürt devletine karşı uyarı yaptı’

Hafız Esed (solda), Beşşar Esed (ortada) ve Abdulhalim Haddam. (1994)
Hafız Esed (solda), Beşşar Esed (ortada) ve Abdulhalim Haddam. (1994)

Suriye’de uzun yıllar boyunca Dışişleri Bakanı ve Devlet Başkanı Yardımcılığı gibi birçok önemli pozisyonda görev yapan Abdulhalim Haddam’ın günlükleri, ülkeden ayrıldığı 2005’e kadar Ortadoğu’da yaşananlara ve uluslararası arenanın bölgeye nasıl nüfuz ettiğine ışık tutuyor. ABD’nin Irak işgali öncesinde yaşananlar, dönemin İran Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi, Dini Lideri Ali Hamaney ve Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed arasında gerçekleşen toplantının ilk elden tanığı olan Haddam’ın aktardığı bilgilerle su yüzüne çıkıyor. İlk gençliğinde Baas Partisi’ne katılan, Hama isyanında şehre vali olarak atanan, Kuneytra işgal edildiğinde de görevde olan bölgenin önemli aktörlerinden Abdulhalim Haddam’ın ardında bıraktığı bilgiler, bölgenin kaderini tayin eden kararların ve kapalı kapılar ardında gerçekleşen görüşmelerin üzerindeki sır perdesini kaldırıyor.
Şarku’l Avsat’ın yayınlamaya başladığımız bu yazı dizisinde Haddam’ın günlükleri ile sadece Suriye değil, tüm Ortadoğu ve uluslararası arenada kurulan ilişkilerin tarihine yönelik önemli bilgilere yer veriliyor.
Abdulhalim Haddam’ın biyografisi ve sahip olunan belgeler, Suriye’nin son yıllardaki hikayesinin büyük bir bölümünü anlatır nitelikte. ‘Ebu Cemal’ olarak bilinen Haddam, Baas Partisi’nin 1963 yılında iktidara gelmesinden 2005 yılında ülkeden ayrıldığını ilan edip ülkeyi terk edene kadar Suriye’nin bölgede oynadığı rolün ve önemli olayların tanığıydı.
Ebu Cemal onlarca yıl içinde, 1960’ların başında İhvan-ı Müslimin (Müslüman Kardeşler) ile yaşanan çatışma döneminde Hama Valisi olarak görev yaptı. Söz konusu 10 yılın sonunda, Kuneytra’nın düşüşü sırasında da Şam Kırsalı Valisi’ydi. Dışişleri Bakanı olarak görev yaptı. Şam'da merkezi bir pozisyondaydı. Lübnan'daki genişleme sırasında Başkan Yardımcısı’ydı. Hatta ‘Lübnan Hâkimi’ olarak nitelendiriliyordu.
Lübnan dosyası 1998 yılına kadar Haddam’ın gözetimindeydi. Esed dosyayı 1994 yılında ağabeyi Basil’in ölümünden sonra Londra’dan dönen doktor oğlu Beşşar’a teslim ettiğinde durum Haddam ve Lübnan’daki müttefikleri açısından kolay değildi.
Haddam, Şam’daki siyasi rolünün azalmasıyla birlikte 2005 yılının haziran ayında gerçekleştirilen Baas Konferansı’nda tüm siyasi pozisyonlardan ve partideki görevlerinden istifa etti. Yalnızca parti merkezi liderliğinin üyesi konumunu korudu. Ardından geçtiğimiz yıl vefat edene kadar sürgünde kaldığı Paris’e gitti. (2006 yılının başlarında Faruk eş-Şara, Başkan Yardımcısı olarak görevlendirilmişti. Birkaç yıl önce de bu görevden alındı.) Eski Lübnan Başbakanı Refik Hariri’nin suikasta uğramasından sonra Şam tecrit edildi. Haddam, 2005 yılının sonunda  görevlerinden ayrıldığını duyurup Suriye rejimini ‘dost’ olan Lübnan Başbakanı’nı öldürmekle suçladı. Ayrıca sürgündeyken Müslüman Kardeşler ile Ali Sadruddin el-Beyanuni liderliğinde rejime muhalif olan Kurtuluş Cephesi’ni kurdu. Ardından vatana ihanetle suçlandı ve mallarına el konuldu.
Haddam, 2011 ayaklanmasından sonra önemli bir siyasi rol oynamadı. Anılarını yazmaya odaklanan Haddam, 2003 yılında ‘en-Nizamu’l Arabi’l Muasır’ (Çağdaş Arap Rejimi) adlı bir kitap yazdı. Kitapta demokrasi ve özgürlük konusundaki siyasi görüşlerine ve duruşuna yer verdi.
Haddam’ın sahip olduğu belgelere ve dosyalara ulaşan Şarku’l Avsat, bugünden itibaren Ebu Cemal’in anılarından bölümlerin yer alığı bir dizi yayınlayacak. Yazı dizisinde Suriye tarihinin temel aşamalarına ve rolüne dair bölümler yer alacak. Elbette bunlar tüm tarihi anlatmıyor. Yalnızca Haddam’ın anlattığı kadarını yansıtıyor:

Irak meselesi
Beşşar Esed, Devlet Başkanı Hafız Esed’in ölümünün ardından iktidara gelmesiyle Irak ile ilişkilere odaklandı. Suriye, ABD’nin Irak’a karşı gerçekleştirdiği saldırgan eylemlere karşı Irak rejimini savunmak için Arap dünyasında ve uluslararası arenada faaliyetler yürüttü. Ayrıca ABD’nin Irak’a savaş açılması yönündeki talimatlarına karşı güçlü bir duruş sergiledi. Bu noktada Beşşar Esed, Ali Hasan el-Mecid ve Taha Yasin Ramazan da dahil olmak üzere çok sayıda Iraklı lideri kabul etti. Bunlar arasında Suriye ve İran rejimlerine düşman olanlar da vardı.
Böylece yönetim, Irak rejimini devirmek için çalışmaktan, Arap ve uluslararası forumlarda onu savunma aşamasına geçti. İran ise Irak muhalefetindeki müttefikleri aracılığıyla Saddam Hüseyin’den ve rejiminden kurtulmaya çalışıyordu.
Iraklı ve Suriyeli heyetler sürekli karşılıklı ziyaretler gerçekleştiriyor ve iki ülke arasında anlaşmalar imzalamak üzerinde çalışmalar yürütüyordu. Suriye Başbakanı Muhammed Mustafa Miro'nun Irak savaşından kısa bir süre önce Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin ile görüştüğü ve ona bir Şam kılıcı hediye ettiği Bağdat ziyareti belki de bu durumun en anlamlı göstergesiydi. Miro, söz konusu görüşmede şu ifadeleri kullandı:
“Size bu Şam kılıcını hediye etmek istiyorum. Yanınızda olduğumuzu bilin. Irak’a saldırı, Suriye’ye saldırı demektir.”
Bu aşamada, İran ve ABD’nin gözetiminde Londra’da Irak muhalefet konferansı gerçekleştirildi. İran tarafı, üst düzey bir istihbarat yetkilisi beraberindeki heyetle temsil edildi. ABD tarafını temsilen ise Merkezi İstihbarat Teşkilatı'nın (CIA) üç üyesi görevlendirildi. İki heyet, Amerikalıların savaşın üzerini örtmek için kullandığı bir dizi kararı kabul eden konferansın başarısı için çalıştı.
ABD harekatının yoğunlaşması, bölgedeki güçlerin seferberliği ve Washington'ın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ni Irak'a karşı eylemini destekleyen bir kararı kabul etmeye ikna edememesi ile savaşın kaçınılmaz olduğu ortaya çıktı. Bu durum Şam’ın, Irak yanındaki duruşunun güçlü olması nedeniyle çatışmanın Suriye topraklarına kadar uzanmasından endişelenmesine sebep oldu. Söz konusu dönemde Suriye’de, Irak’ın yanında durma konusunda bir ulusal mutabakat oluştu. 
Devlet Başkanı Beşşar Esad bu gerçeğin ışığında, durumu İran liderliği ile tartışmak ve bölgedeki endişe verici yeni ve artan gerilim karşısında duruşunu birleştirmek için Tahran'a gitti. Ben de ona eşlik ettim.
16 Mart 2003 tarihinde Tahran’a gittik. Ulaştığımızda dönemin İran Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi, ardından da ‘Rehber’ Ali Hamaney ile görüşmeler yaptık. İşte iki toplantının kayıtları:

Karşılıklı övgülerin ardından Suriye Devlet Başkanı konuşmaya başladı. Öncelikle şu soruyu yöneltti:
“Savaşa kısa bir süre kalmışken ne yapabiliriz? Uzun süre, belki de yıllar sürecek bir savaş durumunda ne yapacağız?”
Ardından “ABD’nin istikrara kavuşacağını söylemiyorum. Ancak istikrar ve güvenliği sağladığı takdirde Suriye ve İran’a taşınacak” dedi.

Hatemi’nin Esed’e yanıtı ise şöyle oldu:
“Bunlar makul ve zamanında sorulmuş sorular. İran’da da sürekli bunları düşünüyoruz. Temsilcilerim, özellikle de Kemal Kharazi, başta Haddam Bey olmak üzere arkadaşları ile temaslarında bu konu üzerine eğiliyor. Bu durumu size açıklayayım. İki toplantı yaptım; ilki Rusya Dışişleri Bakanı Igor Ivanov, ikincisi de Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ile gerçekleştirildi. Chirac Bey beni aradı. Görüşme yarım saat sürdü. Her iki yetkili de Irak’ın saldırıya uğramasından endişe duyuyordu. Ancak endişeleri bunun da ötesindeydi. İkisi de yakın zamanda bir savaş başlayacağından bahsettiler.”

Muhammed Hatemi sözlerini şöyle sürdürdü:
“Günlerden ya salı ya da çarşambaydı. Saldırının Irak'ın ötesine taşınmaması için çabalamalıydık. Her ikisi de Irak’a saldırının ilk adım olmasından endişe duyuyordu. Bu endişe herkes için geçerliydi. Dünya kamuoyu tarafından duyulan bu endişe bizim için olumlu bir durumdu. ABD’nin uyguladığı tek taraflılı eylemlere karşı derin ve köklü bir muhalefet olduğunu gösteriyordu. Bu nedenle İslam Zirvesi'ndeki gayri resmi toplantım sırasında temsilcimiz bu desteği küresel bir talep olarak görerek Chirac’la ve diğer herkesle iletişime geçmesini istedi. Her iki yetkili de, yani Chirac ve Ivanov da savaşın farkına vardılar. Chirac, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde (BMGK) veto haklarını kullanmaya hazır olduklarını söyledi. Ancak ABD’nin savaşa hazır olduğunu vurguladı. Bu konudaki tutumu, savaş çıkaran ABD’ye karşıydı. Gerçekleştiği takdirde bunun yasa dışı bir saldırı olacağını söyledi. ‘Bundan sonra harekete geçme hakkına sahibiz’ diyen Chirac, ona daha önce söylediğim bir şeyi hatırladı. Kendisine hava saldırılarının Irak’a ve halkına ağır kayıplar verebileceğini ancak Saddam’ın düşüşüne yol açmayacağını söylemiştim. Bu nedenle nükleer bir savaşa zorlanacaklardı. Irak ordusunun ve muhafızlarının şehirleri savunacağını tahmin ediyordum.”

Hatemi’nin değerlendirmesinin devamında ABD’nin duruma değindi:
“ABD kesin bir zaferi ancak savaş süresini kısaltarak elde edebilir. Ancak eğer süre uzayacak olursa kaybedecektir. ABD kamuoyunun Başkan George W. Bush’a ve politikasına karşı çıkmak için askerlerin  cesetlerinin ülkeye dönmesi yeterli olacaktır. Bu nedenle ABD’nin bu savaşı bitirebileceğini sanmıyorum. Ancak ortada belirsiz bir nokta daha var; Iraklıların direnmeye ne kadar hazır olduklarını bilmiyorum. Savaşın meydana gelmesine izin verelim istemiyorum. Ancak savaş olursa ABD kolayca galip gelmemeli. Üçüncü önemli nokta ise savaş meydana gelirse ne yapacağımızla ilgili. Chirac ile görüştüğüm diğer konu da savaşın dünyadaki şiddet dalgasının yoğunlaşmasına ve artmasına yol açacağıydı. ABD, Afganistan'da eski El Kaide lideri Usame bin Ladin'i ortadan kaldırma hedefine ulaşmadı, aksine onu bir kahraman yaptı. Şimdi ortaya Saddam adında başka bir kahraman çıkarıyor ve aşırılık dalgası artacak. Chirac söylediklerimi destekledi, Amerikalıların bu bölgeden olmadığını söyledi.”

İran Cumhurbaşkanı konuşmasının devamında şu soruları yöneltti:
“Üçüncü aşamaya, yani savaş sonrası döneme girmeden önce şu sorumu tekrarlamak istiyorum: Savaş çıkması özellikle de şehir savaşı meydana gelmesi durumunda Irak halkının kararlılığını nasıl görüyorsunuz? Çünkü süre uzarsa zarar daha da büyük olacaktır.”

Esed’in cevabı ise şöyle oldu:
“Saddam, ABD harici taraflarla savaşıyor olsaydı düşüşü daha hızlı olurdu. Ama Amerikalılara akılsızlık hükmediyor. Savaşı günler veya haftalar içinde bitireceklerini söylediler. Gereksiz yere kendilerini bu zamanla kısıtladılar. Bir Iraklı bize ‘Saddam’dan mı yoksa Amerika’dan mı daha çok nefret ediyorsunuz?’ diye sorsa elbette Saddam diyenler olacaktır. Ancak buna rağmen Irak halkının Saddam’la birlikte savaşacağı hissediliyor. Bence bir grup Iraklı bir tarafa, başka bir grup ise diğer tarafa değer veriyor. Bir diğer konu da şu; Amerikalılar çok sayıda Iraklıyı öldürecek ve o an halk Saddam Hüseyin'in varlığını unutacak. Cumhuriyet Muhafızları ve rejimin etrafında toplanan partizanlara gelirsek; ben Cumhuriyet Muhafızları’na dikkat çekmek istiyorum. Çok sayıda siyasi ve askeri lider var. Bunları iki gruba ayırabiliriz: Birinci grup rejimden yararlananlar, ikinci grup ise suç işleyip infaz gerçekleştirenler. ABD’nin akılsızlığı başlayacak. Hiçbiri için bir çıkış noktası bırakmadı. Irak’a girmesi yasaklanan yaklaşık bin 700 muhalifin listesi yayınlandı. Irak için askeri bir yöneticiden bahsedildi. Bir savaş yaşanacak ancak günler sonra herkes ABD’ye karşı olacak.”
Hatemi de “Bugün, tüm muhalefet ABD’ye karşı duruyor. Şiileri ve Sünnileri anlaşmazlıkların üstesinden gelmeye doğru itmeliyiz” dedi.
 
Esed bu sözlerin ardından konuşmasına şöyle devam etti:
“Saddam’ın yanında en çok duran ülke biziz. Buna karşılık bizimle en az koordinasyon içindeki ülke de yine Irak. Başka bir dünyada yaşayan garip bir rejim. Daha önce içteki etkileşimi genişletmem gerektiğini söylüyordum. Şimdi Suriye'de belediye seçimlerimiz var. Uçakta bu katılımı nasıl artıracağımızı konuşuyorduk. Saddam Hüseyin ise bunun tam aksini yapıyor. Dün Irak'ı dört bölgeye ayırdı. Bölgelerden birini Kimyager lakaplı Ali Hasan el-Mecid'e teslim etti. Bu, tabloyu Saddam’ın aleyhine çevirecek. Bizler Suriyeliler ve İranlılar olarak muhalefete nasıl yaklaşmalıyız? Yurt dışındaki muhalefeti kontrol altına almak gerekiyor. Bir role sahip olamazlar. Irak içinde daha geniş kapsamlı bir ilişkiye ihtiyacımız var. Suriye'de bizim için ilişkiler iki rejim arasındaki güvensizlik nedeniyle zayıf. Bu konu ayrıntılı bir çalışma gerektiriyor. Çünkü Irak'ı yönetmeye gelen herhangi bir konsey veya kişi de bu insanlardan olacaktır. ABD, bir Arap ülkesinin Saddam'ın yerine İzzet ed-Durri’nin geçmesi teklifini kabul etmedi. Konuya dair düşüncelerim bunlar.”

Hatemi ise bu sözlere karşın şunları söyledi:
“Irak'ta da neler olup bittiğini bilmiyoruz. Saddam ve Amerika'ya karşı çelişkili bir his olduğunu düşünüyorum. Bence savaş uzarsa, insanlar kayıpları görürse ve ordu ve Cumhuriyet Muhafızları direnebilirse zaman ABD’nin aleyhine işleyecektir. Irak'ın geleceği için tehdit oluşturan her türlü eğilimi yok etmek, mezhepçilik ve hiziplerle temsil edilen önemli tehlikeleri ortadan kaldırmak zorunludur. Çünkü bunlar ABD’nin işini kolaylaştırıyor. Sanki Şiiler, Kürtler ve diğerleri gibi pay istiyor. Bu Irak’ın geleceği için zehir niteliğinde. Irak'ın demokratik geleceğini düşünmenin gerekli olduğunu düşünüyorum. Böylece Irak, düşmanı olmasa bile ABD’nin elinde olmaz. Muhalefetin konumu artık pervasızlıkla nitelendirilirken Amerikan davranışı küstahlıkla karakterize ediliyor. Şimdi muhalefetin en büyük iddiası, ABD’nin onlara kötü davrandığı ve herkesin davranışlarından rahatsız olduğu. Bunlar arasında Amerika’ya oldukça yakın olan Ahmed el-Celbi de bulunuyordu. Bu durum, herkesin aklını başına toparlamasına ve mezhep konusundaki çalışmaları azaltmasına yardımcı oldu. Bu aşamada Türkiye büyük bir role sahip. Türkiye'nin Amerika'ya verdiği taahhütlere rağmen yönetiminin bizimle ve İslam dünyasıyla çalışma eğiliminde olduğunun farkındayım. Bir Kürt devletinin kurulmasına karşı dikkatli olmalıyız. İran Kürtlerinin İranlı, Iraklı Kürtlerin Iraklı ve Türkiyeli Kürtlerin Türk olduğu düşüncesinin yerleşmesi gerek. Bu konuda Türklerin endişeleri giderilmeli ve rahatlatılmalılar. Her halükarda bu konularda biz, siz ve Irak muhalefeti arasında koordinasyon sağlanmalıdır.”

Esed ise bu konuya ilişkin şu değelendirmede bulundu:
“Muhalefet içinde iki grup var: İlki olgunluğa ulaştı ve ABD ile ilgilenmeyecek. İkinci grup ise işaret edildiği anda ABD’ye doğru koştu. Bunlar iktidara gelirlerse Suriye ve İran ile birlikte hareket etmeyip ABD tarafında olacaklar. Bu nedenle ilişkileri genişletmek ve başka koordinasyon unsurlarını yaratmak zorunludur. En büyük unsur da Kürtlerdir. Endişeleri var ve bir ülke kurmayı düşünüyorlarEn önemli nokta bu. . Bu en önemli nokta. Bu konuyu Abdullah Gül ile görüştüm. Suriyeli bir güvenlik heyeti birkaç gün önce Türkiye’ye gitti. Şu an Suriye ile Türkiye arasındaki iş birliğinin merkezinde  Kürt devleti meselesi var. Bu durum askerlerin ve diğer grupların Türkiye’de toplanmasına neden oluyor. Çünkü bu konu Türkiye, Suriye, İran ve Irak'ı endişelendiriyor. Koordinasyon içinde olmalıyız.”
 
Muhammed Hatemi de konuya ilişkin şunları söyledi:
“Türkiye savaş öncesi ve savaş sonrası aşamalar için çok önemli. Türkiye talimatları ABD’den alıyor. Bu durum İslami Zirve Konferansı’nda oldukça açık bir şekilde ortaya çıkmıştı. İstanbul'daki altılı buluşmada kendimizi sınırlamamalıyız. Savaş aşamasında ve ötesinde Suriye, İran ve Türkiye'yi içine alan alanda bölgesel bir güç olabileceğimizi düşünüyorum. Çünkü Türkiye de bizim gibi etkileniyor. Savaşla ilgili durum nisan ayının sonuna doğru belli olacak. Yeni Recep Tayyip Erdoğan hükümetinin imajı belirginleşecek. Irak arenasında işler daha da kötüleşebilir. Nelerin başarılabileceğini tartışmak için üçlü bir zirve veya bakanlar düzeyinde bir toplantı yapmayı öneriyorum. Savaş çıksa da çıkmasa da, ABD kazansa da kazanmasa da bakanlar düzeyinde bir toplantı yapıp ardından üçlü bir zirve gerçekleştirmenin büyük bir etkisi olacağı görüşündeyim. Şimdiden bu konu üzerinde düşünmeliyiz. Daha önce 5+6 konusunu, yani Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) beş üyesi ve Irak’ın altı komşu ülkesini kapsayan bir toplantı yapılmasını önermiştik. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri bu fikri memnuniyetle karşıladı. Fakat gerçekleştirilmedi. Bu fikir özellikle de Fransa, Rusya ve Çin'in aldığı pozisyonlardan sonra bugün yeniden gündeme gelebilir mi?”
Bu noktada söze giren Kemal Kharazi “Cumhurbaşkanı Hatemi, ulusal uzlaşma fikrini ortaya attı” dedi. Hatemi ise  “Sorun şu ki, kimse bu fikri beğenmedi” cevabını verdi. Bunun üzerine Kharazi, “Bu fikir, yeniden gündeme gelse bir ışık söz konusu olur mu?” diye sordu. Yanıt Esed’den geldi:
“Öneri, taraflar arasında müzakereler gerçekleştirmekti. Bunun için uygun bir vakit değil. Çünkü teklif, kimin daha çok alacağıyla ilgili olur. Milletler arası rekabet olacak. Dünya konunun bir düşmanlık değil, içsel bir sorun olduğunu anlayacaktır. Biz düşmanlığa odaklanmak istiyoruz. Uygun gördüğüm bir diğer mesele ise gelişme kaydedilmesi. Iraklılarla çok konuştuk. Ne beşli komite ne de başka bir şeyde bizimle koordinasyon içinde değiller. Onlarla muhalefet hakkında konuştuğumuzda, kimseden korkmadıklarını söylüyorlar.”
Hatemi, “Muhalefet, kimseden hoşlanmıyor” derken Esed ise “ABD gibi sahte vaatlerde bulunabiliriz ama yine de konu Irak Dışişleri Bakanı ile gündeme getirilebilir. Savaştaki ilk sorun Saddam'ın kendisidir” şeklinde konuştu. Hatemi, savaşla ilgili meselede ABD’nin agresif davrandığını, proje ve planlarının olabileceğine işaret etti. “Ordunun içeride bir şeyler yapabileceğinden emin misiniz?” sorusunu yönelten Hatemi, ABD’nin hızlı bir zafer elde ettiği takdirde işlerin zorlaşacağını vurguladı. Beşşar Esed ise “Çözüm direnişte.” cevabını verdi. Esed ayrıca, Hatemi’nin savaş çıkması durumunda ne olacağına ilişkin sorusuna “Savaştan önce direnişe hazırlanmalı” yanıtını verdi.

Muhammed Hatemi ise şunları söyledi:
“Birkaç hedef olmalı. Birincisi, savaş çıkması taraftarı değiliz. İkincisi, çıktığı takdirde hızla sona ermesini istemiyoruz. Üçüncüsü, Irak’ın geleceğidir. Bu hedeflere ulaşmak için çalışma ve koordinasyon yapmalı, muhalefetle nasıl başa çıkılacağını tartışmalıyız. Bir diğer nokta da Irak'ta neler olup bittiği ve onu nasıl etkileyeceğini bilmemiz gerektiğidir. Aynı durum Irak’ın geleceği için de geçerlidir. Çabalarımız mezhepçilikten kaçınmaya odaklanmalı. Muhalefetle birlikte hareket etme şartımız, sorun çıkarmama taahhüdünde bulunmaları olmalı. Sünni ve Şii arasında ayrım yapmıyoruz. Böyle bir durum söz konusu olursa, ki beni de bu endişelendiriyor, o zaman muhalefet düşer. Bu da yenilginin sebebi olur.”

Ardından sözü Esed aldı:
“Irak'taki mezhep önerisinin olumsuz sonuçları var. Öncelikle önerinin bir hedefi olmalı: Muhalefete odaklanmak Bu Amerikalıları korkutuyor. Ancak konu aşiretlerle ilişkileri de tartışmayı gerektiriyor. ABD’nin yanında yer alacaklar mı bilmiyorum ama şimdilik verilen paralarla mutlular”
Esed sözlerinin devamında “Aşiretlerle ilişkiniz nasıl?” diye sordu.

Hatemi bu soruya şöyle cevap verdi:
“Aramızda herhangi bir ilişki yok. Ama muhalefetin aşiretlerle temas halinde olduğuna ve başka bağlantıları da bulunduğuna inanıyorum.”
Esed ise ilişki kurmanın oldukça zor olacağına işaret etti.

Bu noktada ben söze girdim ve şunları söyledim:
“Bir önerim var: Suriye ve İran fikir birliği içinde. Bir çalışma yöntemi bulunmalı. ABD’lilerin muhalefette içlerine sızdığı birçok taraf var. Irak muhalefetini incelemek için bir çalışma grubu kurmayı öneriyorum. Amerikan şemsiyesi altında çalışmaya karşı olan birçok muhalif taraf var. Ayrıca savaşın rejime saldırmak için uygun bir fırsat olduğunu düşünenler de mevcut.”
Hatemi bana “Katılmıyorum. Fakat ABD’lilerden muhalefete sızanlar olduğu ve bazılarının karşı çıkmadığı konusunda sizinle hemfikirim”  yanıtını verdi. Bunun üzerine sözlerime şöyle devam ettim:
“Katılımcılardan bazıları onların ABD ve İngiltere istihbaratıyla çalıştıklarını söylüyor. Nitekim konferansa gözlemci olarak CIA üyeleri katıldı. Ayrıca İran istihbarat mensupları da gözlemci olarak yer aldı, katıldı. Bu nedenle Irak muhalefeti incelenmeli ve etkili olabileceğimiz koşullar tespit edilmelidir.”

İran Cumhurbaşkanı da şu değerlendirmede bulundu:
“Şüphe yok ki ABD ile anlaşmayı tercih ettiler. Ancak ABD’nin onlarla kötü ilişkileri muhalefete ABD’ye karşı birleşik bir duruşa sahipmiş gibi bakmalarını sağladı. Bu nedenle muhalefet Erbil'de geri çekildi. ABD yüzde 100 yanında duranlar dışında bu muhalefetten kimseyi kabul etmiyor. ABD elçisi Zalmay Halilzad muhalefete, ‘Muhalefeti kabul etmiyoruz ve Irak'a askeri bir yönetici yerleştireceğiz. Sükûnet sağlandıktan sonra siyasi bir hükümdar getirip bir Irak anayasası oluşturacağız. Sizinle en fazla istişarede bulunabiliriz” diye seslendi. ABD, askeri müdahalede bulunduğunda muhalefetin hiçbir etkinliği olmayacak. ABD, Irak'ta istediğini elde etmek için plan yaptı. Muhalefetteki tüm taraflar bundan rahatsız oldu. Erbil'de ABD'ye karşı bir açıklama yayınlamaya karar verdiler. Bu iyi bir şey. ABD’nin üslubunu değiştirmesinde etkili oldu. Bu nedenle, bir grup muhalifin ABD ile birlikte hareket ettiği ve diğer grubun bağımsız olduğu konusunda size katılmıyorum. Ancak aynı zamanda, ABD ile hareket etmenin çıkarlarına hizmet ettiğini gören herhangi bir muhalif taraf, onunla yakınlaşacaktır. Buna ek olarak başından beri ABD yanlısı taraflar da mevcut. Fakat aynı zamanda muhalefetin dışında daha ciddi ve dirençli olanların da bulunduğu görüşünüzü destekliyorum. Ancak gerçekçi olmalıyız. Devlet Başkanı Beşşar Esed’in Türkiye ile görüşmemiz yönündeki bu önerisi akıllıcadır. Farklılıkların artmasını önlemek ve muhalefetin ABD'nin kollarına düşmesini engellemek için muhalefete geniş bir çerçevede bakmalıyız. Bir tür varlık göstermekten mutluluk duyacağız. Bir çalışma grubu fikrini onaylıyorum. Fakat insan her zaman iyi ile kötü arasında kalmıyor. Bazen kötünün daha kötüden ayırt edilmesi gerekir.”
Cumhurbaşkanı Hatemi ile görüşmemiz bittikten sonra Yüce Lider Ali Hamaney ile bir araya gelmek üzere yola çıktı. Bizi hoş karşılayan Hamaney, ziyaretin her iki ülkeye de hayırlı olmasını temennisinde bulundu.

Bunun üzerine Esed şunları söyledi:
“İki ülke arasındaki koordinasyon oldukça yüksek. Ziyaretimiz kesinlikle başarıya ulaşacak. Bu ziyaret iki ülke arasındaki koordinasyonda bir düzeltme imkanı verecek. Bugün gerçekleştirdiğimiz görüşme, iki ülke arasındaki fikir uyumunu ortaya koyuyor. Irak konusunu kapsamlı bir şekilde tartıştık ve birçok analiz yapıldı. Bu konudaki görüşler oldukça kasvetli. İttifakımız, pozisyon ve tarihimiz umut vadediyor. Maskeler düştü ve her şey ortaya çıktı. ABD niyetini açıkladı. Irak'ı işgal etmek ve bir askeri hükümdar yerleştirmek istediğini söyledi. Daha sonra Suriye, İran ve hoşlanmadığı herhangi bir ülkeyle savaşacağını duyurdu. ABD’nin askeri gücünün ve Suriye ile İran’ın imkanlarının farkındayız. Ancak biz toprak sahibiyiz. Başlangıçta herkes için zararlı olması nedeniyle savaşın çıkmasını istemediğimizi söyledik. Ama arkamıza yaslanıp sıranın bize gelmesini beklememiz mantıksız. Suriye ve İran dışında Irak’ın hiçbir komşusu karar alma yetkisine sahip değil. Fakat bir savaş meydana gelmesi durumunda yapılacak en önemli şeyin, savaşın ABD, yorulana kadar uzatılması olduğunu düşünüyorum.”

Hamaney de şunları söyledi:
“Bölgede neler olup bittiğine dair yapılan bu iyi analiz için çok teşekkür ederim. Gerçek şu ki biz iki kardeş ülkeyiz. Birçok mesele ve ortak tehlikeler bizi bir araya getiriyor. Bu, tam iş birliğimizi artırmak için başlı başına bir teşvik faktörüdür. Bölge tehlikeli bir durumla karşı karşıya.”

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 6: Saddam ile Rafsancani arasında gizli barış mektuplaşmaları oldu

Eski Suriye Dışişleri Bakanı Haddam’ın günlükleri 5: Bush, Avn’ın ‘engel’ olduğunu bildirdiği bir mektup gönderdi… Esed bunu isyanı sonlandırmak için bir ‘yeşil ışık’ olarak nitelendirdi

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 4: ‘Güçlerimiz Hizbullah’ın kışlasına saldırdı’

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 3: ‘Hariri, Canbolat’ın teklifi üzerine bizimle bir araya geldi. Hafız Esed kendisini sınadı’

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 2: ‘Esed fikrini değiştirdi, Lahud’a verdiği süreyi uzattı. Suriye uluslararası iradeyle çarpıştı’



Suriye, Irak sınırından Hizbullah’a füze ve insansız hava aracı kaçakçılığını engelledi

Suriye güvenlik güçleri, Irak’tan Baniyas Limanı’na doğru seyreden bir petrol tankerinde silahlar, füzeler, insansız hava araçları ve çeşitli mühimmat ele geçirdi. (Suriye İçişleri Bakanlığı)
Suriye güvenlik güçleri, Irak’tan Baniyas Limanı’na doğru seyreden bir petrol tankerinde silahlar, füzeler, insansız hava araçları ve çeşitli mühimmat ele geçirdi. (Suriye İçişleri Bakanlığı)
TT

Suriye, Irak sınırından Hizbullah’a füze ve insansız hava aracı kaçakçılığını engelledi

Suriye güvenlik güçleri, Irak’tan Baniyas Limanı’na doğru seyreden bir petrol tankerinde silahlar, füzeler, insansız hava araçları ve çeşitli mühimmat ele geçirdi. (Suriye İçişleri Bakanlığı)
Suriye güvenlik güçleri, Irak’tan Baniyas Limanı’na doğru seyreden bir petrol tankerinde silahlar, füzeler, insansız hava araçları ve çeşitli mühimmat ele geçirdi. (Suriye İçişleri Bakanlığı)

Suriye resmi haber ajansı SANA’nın bugün İçişleri Bakanlığı'ndaki bir kaynağa dayandırdığı habere göre, güvenlik birimleri Suriye-Irak sınırından ülkeye sokulmak istenen gelişmiş silah ve füze sevkiyatını engelledi.

Kaynak, ilk soruşturmaların ele geçirilen sevkiyatın Suriye topraklarından geçirilerek Lübnan’daki Hizbullah’a ulaştırılmasının planlandığını ortaya koyduğunu belirtti.

Mdmdm
Irak sınırından gelerek Suriye toprakları üzerinden Lübnan’daki Hizbullah’a gönderilmeye çalışılan silah örnekleri. (Suriye İçişleri Bakanlığı)

Bakanlık, operasyonun sınır hattında şüpheli koşullarda park halinde bulunan bir aracın tespit edilmesinin ardından gerçekleştirildiğini açıkladı. Araçta yapılan aramada uzun menzilli füzelerin yanı sıra tanksavar güdümlü füzeler ve insansız hava araçlarından (İHA) oluşan silah sevkiyatı ele geçirildi.

Sınır Kapıları ve Gümrük Genel İdaresi ise söz konusu sevkiyatın ‘Baniyas kentine gitmekte olan bir petrol tankerinin içine ustalıkla gizlendiğini’ bildirdi.

Açıklamada, silahlar, füzeler ve İHA’ların, gümrük denetimlerini aşmak amacıyla tankerin içine profesyonel bir yöntemle saklandığı ifade edildi.

İçişleri Bakanlığı bugün yayımladığı açıklamada, sınırların korunması ve ulusal egemenliğin muhafazasının taviz verilmeyecek öncelikler arasında yer aldığını vurgulayarak, Suriye topraklarının silah kaçakçılığı için geçiş güzergâhı veya Suriye ile komşu ülkelerin güvenliğini tehdit eden faaliyetler için kullanılmasına izin verilmeyeceğini kaydetti.

Nfjdjd
Irak’tan Baniyas Limanı’na doğru seyreden bir petrol tankerinde çeşitli mühimmat ele geçirildi. (Suriye İçişleri Bakanlığı)

2024 yılı sonlarında Beşşar Esed rejimini devirerek iktidara gelen yeni Suriye yönetimi, İran’ın nüfuzu ve Esed yönetimi döneminde iç savaş sırasında askeri olarak rejime destek veren Hizbullah’a karşı mesafeli bir tutum benimsedi. Esed döneminde Suriye, Tahran ile Lübnan’daki Hizbullah arasında önemli bir lojistik hat işlevi görüyordu. Hizbullah ise Esed sonrası dönemde Suriye topraklarında herhangi bir varlığı ya da faaliyetinin bulunduğu yönündeki iddiaları reddediyor.

Dkkdk
 Suriyeli görevliler, Irak sınırından Lübnan’daki Hizbullah’a gönderilmek üzere hazırlanan sevkiyatı inceliyor. (Suriye İçişleri Bakanlığı)

Suriye makamları daha önce de Ocak 2026’da, Lübnan sınırından ülkeye sokulmaya çalışılan füze ve çeşitli mühimmatın da bulunduğu bir silah kaçakçılığı girişiminin engellendiğini duyurmuştu.

Bu gelişme, ABD Başkanı Donald Trump’ın son dönemde birden fazla kez Suriye’ye, 2024 ve 2026 yıllarında İsrail ile yaşadığı iki savaşın ardından askeri kapasitesi zayıflayan Hizbullah’la mücadelede rol vermeyi planladığını açıklamasının ardından geldi.

Ancak Şam yönetimi, İsrail ile Hizbullah arasında devam eden kanlı çatışmaların yaşandığı Lübnan’a askeri müdahalede bulunma niyetinde olmadığını daha önce de vurgulamıştı.


Kudüs Uluslararası Havalimanı: Dünyaya açılan kapıdan İsrail yerleşim birimine

Havaalanı, Kudüs’ü dünya başkentlerine bağlayan hayati bir bağlantı noktasıydı, diplomatik heyetleri ve turist grupları ağırlıyordu (Flash 90 Haber Ajansı)
Havaalanı, Kudüs’ü dünya başkentlerine bağlayan hayati bir bağlantı noktasıydı, diplomatik heyetleri ve turist grupları ağırlıyordu (Flash 90 Haber Ajansı)
TT

Kudüs Uluslararası Havalimanı: Dünyaya açılan kapıdan İsrail yerleşim birimine

Havaalanı, Kudüs’ü dünya başkentlerine bağlayan hayati bir bağlantı noktasıydı, diplomatik heyetleri ve turist grupları ağırlıyordu (Flash 90 Haber Ajansı)
Havaalanı, Kudüs’ü dünya başkentlerine bağlayan hayati bir bağlantı noktasıydı, diplomatik heyetleri ve turist grupları ağırlıyordu (Flash 90 Haber Ajansı)

Ragide Atme

Filistin-İsrail çatışmasının merkezinde toprak hiçbir zaman sabit coğrafi alan olmaktan öte bir anlam taşımadı. Toprak, 1948 yılından bu yana sistematik olarak yerinde oluşturulmuş gerçekleri dayatan sürekli bir sahneye dönüştü. Sınırlar yeniden çiziliyor, altyapılar ise yerine geçme amaçlı yerleşim projelerine hizmet edecek şekilde yönlendiriliyor.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun, Kalandiya Uluslararası Havalimanı (Kudüs Uluslararası Havalimanı) bölgesinde kurulacak sözde ‘Yahudi Mirası Merkezi’nin temelini atması, kutsal kentin taş ve tarihi dokusu üzerindeki denetimin yeni ve tehlikeli bir boyutunu daha ortaya koydu. İsrail'in planlama ve inşaat komitelerinin koridorlarında tasarlanan bu proje, gözlemciler tarafından yerleşimcilere yönelik geçici bir konut krizi veya belediye kalkınma projesi olarak değil, siyasi, kişisel, demografik ve çevresel boyutların kesiştiği bütünsel bir stratejik program olarak değerlendiriliyor. Ne var ki proje, geri dönülemez bir jeopolitik gerçekliği dayatacak; bölgenin tarihi anlatısını yeniden şekillendirecek, Doğu Kudüs'ün Filistin çehresinden uzaklaştırılmasını pekiştirecek ve Filistin'in hava taşımacılığına açılan kapılarını yerleşimcilere özel konut mahalleleri ve ideolojik merkezlere dönüştürerek ‘iki devletli çözümün’ maddi temellerini kesin bir şekilde ortadan kaldıracak biçimde titizlikle tasarlandı.

1920 yılında İngiliz Mandası döneminde kurulan Kudüs Uluslararası Havalimanı, Filistin siyasi ve toplumsal hafızasında son derece sembolik ve egemenlik açısından büyük değer taşıyor. Havalimanı, o dönemde Ürdün yönetimi altında gerçek bir gelişim ve geniş çaplı bir kalkınmaya tanıklık etti. Kudüs'ü Arap ve dünya başkentlerine bağlayan hayati bir damar niteliği taşıyan havalimanı, diplomatik heyetleri, turist grupları ve önemli şahsiyetleri ağırlıyordu. Ancak 1967 yılındaki Altı Gün Savaşı’nın ardından İsrail makamlarının havalimanı üzerindeki denetimi ele geçirmesiyle birlikte havalimanı, askeri kullanımlara ve sınırlı iç ticari uçuşlara dönüştürüldü. 2000 yılında ikinci Filistin İntifadası'nın patlak vermesiyle birlikte tamamen kapatıldı.

İdeolojik hedefler

İsrail’in havalimanı bölgesindeki dev projesi, yalnızca ideolojik ve imar amaçlı hedefler taşımıyor. Aynı zamanda İsrail Başbakanı Netanyahu'nun siyasi ivmesine ve kişisel-ailevi boyutuna da dayanıyor. Bu boyut, 1976 yılında Uganda'daki Entebbe Operasyonu’nda İsrail komando birimi Sayeret Matkal’a komuta ederken öldürülen kardeşi Yonatan'ın anısını ölümsüzleştirme çabasıyla bağlantılı. Netanyahu'nun tarihi havalimanı binasında Yahudi Mirası Merkezi’nin temelini atması, sadece bir onurlandırma adımı değil, bölgeyi ‘İsrailleştirme’ye ve havalimanının sembolizmini tarihi Filistin-Arap sivil tesisinden İsrail'in askeri ve güvenlik anlatısının kalesine dönüştürmeye yönelik açık bir girişim niteliği taşıyor. Bu merkez, ziyaretçiler ve yerleşimciler için tarihsel anlatıyı yeniden şekillendirmek ve toprağın ulusal miras kisvesi altında müsadere edilmesini meşrulaştırmak amacıyla propaganda aracı olarak kullanılacak. Plan, Kalandiya Uluslararası Havalimanı'ndan geriye kalan mimari yapılar içinde İsrail havacılık tarihini tanıtan bir müze veya uzmanlaşmış bir merkez kurulmasını içeriyor.

Proje aynı zamanda, bölgeyi İsrail’in gelişim sürecinin özgün parçasıymış gibi tasvir eden yeni bir teknolojik ve askeri anlatıyı yerleştirmek amacıyla, geçmişte var olan Filistin ve Ürdün sivil havacılığının görsel ve tarihi izlerini silecek. Bu durum, yeni yerleşimcilere bölgeyle tarihi bir bağ hissi kazandırmayı hedefliyor. Bu doğrultuda İsrail hükümeti, müze ve Yahudi Mirası Merkezi’nin yanı sıra, yaklaşık 50 bin İsrailli yerleşimciyi barındırmak üzere yaklaşık 9 bin yerleşim biriminden oluşan dev bir konut bölgesi inşasına ilişkin yapı planını onayladı. Bu planda özellikle, Kudüs içinde ağır konut krizi yaşayan dindar Yahudiler (Harediler) kesimine odaklanılıyor. ‘Atarot’ adıyla bilinen proje, bu kesime hükümet destekli geniş bir imar alanı sunacak ve birkaç yıl içinde bölgenin demografik dengesini değiştirecek hızlı bir nüfus akışını garanti altına alacak.

Yerleşimcilik uzmanı Halil Tüfekçi'ye göre Haham Ovadia Yosef'in adını taşıyacak yeni yerleşim birimi, 1997 yılında kurulan Ebu Ganim Dağı'ndan sonra en büyük yerleşim projesi olacak. Tüfekçi, bu projenin, Filistin egemenliğinin simgelerinden birini yok etmeyi amaçlayan stratejik hedefler taşıdığını vurguladı.

Yasalar ve mekanizmalar

İsrail makamları, Atarot Projesi’ni uygulamaya koymak için Filistinlilerin mülkiyet ve toprak haklarını aşmaya yönelik bazı yasalara ve düzenleyici mekanizmalara dayanıyor. Bu projeyi açık bir yeni toprak müsaderesi süreci olarak sunmak yerine, havalimanı arazisini ‘devlet arazisi’ olarak sınıflandırmaya başvurdu. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre özellikle bu sınıflandırma, İngiliz Mandası dönemi ve Ürdün yönetimi dönemine dayanan eski belge ve müsadere kayıtlarına dayanıyor. Toplam yüzölçümü yaklaşık 1,2 milyon metrekare olan arazi, kamu yararına tahsis edilmişti. Ancak bu kavram münhasıran Yahudi yerleşim birimi inşası lehine dönüştürüldü. Gözlemcilere göre bu durum, işgalci gücün işgal altındaki topraklarda kamu mülklerinin kullanım niteliğini kendi vatandaşları lehine değiştirmesini yasaklayan uluslararası insani hukukun temel bir ihlalini teşkil ediyor.

Planın kapsadığı toplam alan, Kudüs'ün kuzeyindeki Kalandiya, Beyt Hanina ve Kefer Akab beldelerinden Filistinlilere ait özel mülkiyetli geniş arazi parçaları ve cepler içerdiğinden, İsrail düzenleme komiteleri, projeyi durdurabilecek uzun hukuki itirazlardan kaçınmak amacıyla ‘yeniden birleştirme ve ayrıştırma’ olarak bilinen düzenleyici bir araca başvuruyor. Bu araç yoluyla bütün araziler (özel ve kamu) tek bir düzenleme havuzunda birleştiriliyor, ardından inşaat payları ve haklar yeniden dağıtılıyor. Bunun sonucunda Filistinlilere ait özel mülkler marjinal köşelere sıkıştırılıyor veya bağımsız inşaat kapasitesinden yoksun bırakılıyor, hayati alanları ise yeni yerleşim birimine hizmet edecek sokaklara, kamu tesislerine ve parklara dönüştürülüyor. Bu da hukuk kisvesine bürünmüş fiili bir müsadereye işaret ediyor.

Yerleşim hançeri

Uzmanlara göre Kefer Akab, Kalandiya Mülteci Kampı, Er-Ram, Beyt Hanina ve Bi’r Nabala gibi büyük kentsel yerleşim bölgeleriyle çevrili, son derece hassas bir bölgenin tam merkezine 50 bin dindar yerleşimciyi barındıracak bir yerleşim birimi inşa edilmesi, Kudüs'ün kuzeyindeki Filistinli nüfus çoğunluğunu kırmayı amaçlıyor. Buranın inşası beraberinde yoğun ve silahlı yerleşimci varlığı, sıkı askeri koruma, yeni kontrol noktalarının kurulması ve özel dolambaçlı yollar getirecek. Bu ise komşu yerleşim bölgelerindeki Filistinli vatandaşların hayatını, güvenlik kısıtlamaları ve hareket ablukasından oluşan günlük bir cehenneme dönüştürecek. Başta Kefer Akab ve Er-Ram olmak üzere havalimanı çevresindeki Filistin mahallelerinin doğal genişlemesini boğarak ‘adacıklara’ dönüştürecek anlamına geliyor. Zira bu bölgeler zaten büyük nüfus yoğunluğu, ağır bir konut krizi yaşıyor ve ayrımcı belediye politikaları nedeniyle asgari düzeyde yeşil alan, okul ve kamu tesisinden yoksun. Havalimanının boş arazisinin, hukuki ve planlama açısından, gerçek toprak sahiplerinin doğal genişleme ihtiyaçlarını karşılamak için tahsis edilmesi gerekirken, yerleşim biriminin kurulması onları son yedek arazilerinden mahrum bırakacak ve mahallelerini beton ve yerleşim duvarlarıyla kuşatarak, birbirinden kopuk kentsel ‘gettolara’ veya adacıklara dönüştürecek.

Cxsdfvgbh
1920 yılında kurulan Kudüs Uluslararası Havalimanı, Filistin siyasi ve toplumsal hafızasında son derece sembolik ve egemenlik açısından büyük bir değer taşıyor (Filistin Dijital Müze Arşivi)

Kudüs Sosyal ve Ekonomik Haklar Merkezi Müdürü Ziyad el-Hamuri'ye göre yıllardır gündemde olan plan, esasen 20 ila 22 bin yerleşim birimini kapsıyor. Hamuri, ruhsatlandırılan 9 bin birimin yalnızca ilk aşamayı oluşturduğunu vurguladı. Bu projelerin oteller, ticaret merkezleri ve çeşitli tesisleri de kapsadığını, bunun da yaklaşık 80 ila 100 bin yerleşimciyi barındırmaya zemin hazırladığını belirtti.

Yerleşimcilik konusunda araştırmacı ve Uzman Suheyl Haliliyye ise çok sayıda çocuk sahibi olmalarıyla bilinen Haredimlerin bölgeye yerleştirilmesinin, Kudüs'teki demografik dengeyi kesin bir şekilde Yahudi yerleşimciler lehine kbozmayı amaçladığını belirtti.

Sürgün aracı

Atarot Projesi’nin taşıdığı tehlikeler yalnızca siyasi ve demografik boyutlarla sınırlı kalmıyor. Önceki planlama aşamalarında bazı İsrail bakanlık ve çevre kurumlarının tepkisini çeken keskin çevresel ve sağlık tehditlerini de kapsıyor. Kalandiya Uluslararası Havalimanı, İsrail'in Kudüs'teki en büyük ağır sanayi bölgelerinden biri olan mevcut Atarot sanayi bölgesine tamamen bitişik konumda. Bu bölge, beton ve inşaat malzemeleri fabrikalarını, katı atık ayrıştırma ve geri dönüşüm için büyük tesisleri ve kimyasal fabrikaları barındırıyor. Bu fabrikalara sıfır mesafede dev bir konut alanının kurulması, çevre bölgelerdeki Filistinlileri tehlikeli düzeyde hava kirliliği ve zehirli gaz emisyonlarına maruz bırakabilir.

Toprağın iyileştirilmesine yönelik girişimler için devlet bütçesi ayrılmasına rağmen, çevresel tehlikeler devam ediyor ve genişlemesini sürdürüyor. Havalimanı arazisinin ve çevresindeki bölgenin denetimsiz askeri ve sınai kullanımının onlarca yıl sürmesi nedeniyle yer altına muazzam miktarda hidrokarbon madde, yağ ve kimyasal atık sızmasının yanı sıra, binlerce konut biriminin inşası için gerçekleştirilecek büyük çaplı düzleştirme ve derin kazı çalışmaları, toprakta gizli kirleticileri harekete geçirecek. Bu durum, kirli tozun havaya yayılma riskini ve kirleticilerin bölgenin yer altı su havzasına akmasını artıracak, özellikle ilhak ve genişleme duvarının arkasında kalan Filistin mahalleleri, Kudüs Belediyesi'nin kasıtlı ihmali nedeniyle zaten kanalizasyon ağlarının çökmesi, atık birikimi ve sürekli su kesintileri gibi sorunlarla boğuşuyor. Yeni dev bir yerleşim kütlesinin bölgeye eklenmesi, su ve elektrik kaynaklarının devasa boyutlarda tüketimine yol açabilir. Mevcut politikalar çerçevesinde en iyi hizmetler ve çevresel altyapı yeni yerleşim birimine hizmet edecek şekilde yönlendirilecek, olumsuz çevresel sonuçlar ve atık sular ise Filistin yerleşim bölgelerine doğru akıtılacak. Bu da bölgedeki çevresel ve sağlık açısından bozulmayı daha da derinleştirecek.

İsrail manevraları

Kalandiya Uluslararası Havalimanı'nın son derece yüksek jeopolitik önemi nedeniyle, Atarot Projesi uzun yıllar boyunca uluslararası muhalefetle karşılaştı. Bu muhalefet, süregelen bir diplomatik kulis mücadelesine dönüştü. Art arda gelen ABD yönetimleri (özellikle Demokrat yönetimler) ve Avrupa Birliği (AB), havalimanı bölgesinde yerleşim birimi inşasını ‘kırmızı çizgilerin aşılması’ olarak değerlendiriyor. Diplomatik görüşmelerde bu planın durdurulması yönünde doğrudan ve güçlü baskılar uygulandı. Zira uluslararası toplum bunu, iki devletli çözüm seçeneğini tamamen ortadan kaldırabilecek bir kurşun olarak görüyor. Kalandiya Havalimanı olmadan, gelecekteki bir Filistin devleti sadece coğrafi olarak bağlantılı ve Doğu Kudüs'te bağımsız bir hava kapısına sahip bir başkent seçeneğini kaybetmekle kalmayacak. Batı Şeria da tek hava çıkışı olarak kabul edilen havalimanının egemenlik altyapısını kaybedecek. Bu durum, gelecekteki herhangi bir Filistin oluşumunun bağımsız hava sınırlarına sahip olmasını veya İsrail geçiş noktalarından geçmeden dış dünyayla doğrudan bağlantı kurmasını da engelleyecek.

Bu yoğun uluslararası baskılar karşısında İsrail hükümeti, projeyi tamamen iptal etmek yerine adım adım taktiksel erteleme ve toprak yutma stratejisini izliyor. Dış baskılar yoğunlaştığında plan bölgesel komitelerde donduruluyor veya uluslararası topluma karşı gecikmeyi meşrulaştırmak amacıyla çevresel etki çalışmalarının tamamlanması gerektiği bahanesine başvuruluyor. Uluslararası baskılar azaldığında veya dünya başka krizlerle meşgul olduğunda ise plan yeniden şekillendirilerek inşaatın nihai onay aşamalarına doğru yeniden ilerletiliyor; özellikle İsrail'in açıklanan resmi siyasi tutumu, fiili durumu dayatma ilkesine dayanıyor. İsrail hükümetleri, Kudüs'ün İsrail'in ‘birleşik ve egemen başkenti’ olduğunu, Atarot Planı’ndaki inşaatın ise konut krizlerini çözmeye yönelik iç belediye meselesi olduğunu iddia ediyor.

İsrail meseleleri üzerine uzman yazar Mazin el-Ca'beri, bu projenin hayata geçirilmesinin yalnızca Kudüs'ün kuzeyinde yaşayan, aralarında İsrail kimliği taşıyanların da bulunduğu Filistinli sakinlerin yerinden edilmesi tehdidini taşımadığını, aynı zamanda ‘Büyük Kudüs’ kavramını pekiştirdiğini ve bağımsız, egemen bir Filistin devletinin kurulması ihtimalini ortadan kaldırdığını vurguladı. Ca'beri, İsrail'in uluslararası hukuka ve Birleşmiş Milletler kararlarına aykırı yeni gerçekleri sahada dayatma konusundaki ısrarının, uluslararası topluma hiç aldırmadan projesini sürdürdüğünü şüpheye yer bırakmayacak şekilde kanıtladığını belirtti.

Üç boyutlu saldırı

Kalandiya Uluslararası Havalimanı'nın kontrol altına alınması ve Atarot Planı’nın yerleşim birimi ile İsrail askeri miras merkezine dönüştürülmesi projesi, yalnızca bir mühendislik imar planı değil, Filistinlilerin coğrafi ve tarihsel belleğini silme politikasının canlı bir tezahürü niteliğinde. Uluslararası ve Filistin bakış açısından bu plan, üç boyutlu bir saldırı teşkil ediyor. Bunlardan birincisi hukuki boyut, yasaların çarpıtılması ve özel mülkiyetin aşılması yoluyla saldırı. İkincisi demografik boyut, Filistin yerleşim bölgelerini boğan devasa bir nüfus kütlesinin yerleştirilmesi yoluyla saldırı. Üçüncüsü çevresel boyut, kirliliğin dışa vurulması ve çevredeki Arap mahallelerinin kıt kaynakları üzerindeki baskı yoluyla saldırı. Güç kullanılarak dayatılan bu gerçekler karşısında gözlemciler, havalimanı arazisi üzerindeki mücadelenin, iki tarafın anlatısı arasında açık bir çatışma olarak devam edeceğini değerlendiriyor. İsrail tarafı, ilhakı pekiştirmek ve geçmişi silmek için buldozerleri ve ideolojik müzeleri kullanmaya çalışırken, Filistin tarafı ise Kudüs Uluslararası Havalimanı’nın Filistin'in dünyayla bağlantısının bir tanığı ve özgürlük ile bağımsızlığa dair her türlü gelecek ufkunda vazgeçilmez temel taşı olarak egemen ve tarihsel kimliğine sahip çıkmaya devam ediyor.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir."


BM: Arap zamkı ticareti Sudan’daki savaşı körüklüyor

Sudan’ın zamk üretiminin bir kısmı çatışmalardan etkilenen bölgelerden geliyor. (AFP)
Sudan’ın zamk üretiminin bir kısmı çatışmalardan etkilenen bölgelerden geliyor. (AFP)
TT

BM: Arap zamkı ticareti Sudan’daki savaşı körüklüyor

Sudan’ın zamk üretiminin bir kısmı çatışmalardan etkilenen bölgelerden geliyor. (AFP)
Sudan’ın zamk üretiminin bir kısmı çatışmalardan etkilenen bölgelerden geliyor. (AFP)

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği dün yaptığı açıklamada, Sudan’daki Arap zamkı sektörüne bağlı devletler, şirketler ve ilgili tüm taraflara uluslararası hukuka uyma çağrısında bulundu. Komiserlik, sektörden elde edilen gelirlerin ülkede devam eden iç savaşın sürmesine katkı sağladığı uyarısında bulundu.

Sudan ordusu ile Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) arasında dördüncü yılına giren çatışmalar, milyonlarca kişinin yerinden edilmesine ve ülkenin geniş bölgelerinin yıkıma uğramasına yol açtı.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere dünya Arap zamkı üretiminin yaklaşık yüzde 80’i Sudan’da gerçekleştiriliyor.

Arap zamkı, akasya ağaçlarından elde edilen doğal bir madde olup gazlı içecekler, ilaçlar ve kozmetik ürünleri başta olmak üzere çok sayıda yaygın üründe bileşenleri karıştırmak, sabitlemek ve kıvam artırmak amacıyla kullanılıyor.

Birleşmiş Milletler’in (BM) yayımladığı raporda, önemli miktarda Arap zamkının HDK’nin kontrolündeki bölgelerden çıkarılarak komşu transit ülkelere kaçırıldığı, burada yerel üretim ürünü olarak ihraç edildiği ve bu nedenle kaynağının izlenmesinin zorlaştığı belirtildi.

Raporda ayrıca, Sudan ordusunun kontrolündeki bölgelerden de Arap zamkının Port Sudan’a taşınarak buradan ihraç edildiği ifade edildi.

Raporda, sektörde faaliyet gösteren şirketlerin de çatışmalardan kaynaklanan insan hakları riskleriyle karşı karşıya kalabileceği uyarısında bulunuldu.

Sudan’daki Arap zamkı üretiminin bir bölümü çatışmalardan etkilenen bölgelerde gerçekleştiriliyor. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, sektörde çalışanların güvenliklerine yönelik tehditlerle karşı karşıya kaldığını ve hem Sudan ordusu hem de HDK dahil olmak üzere çatışmanın taraflarınca yaygın yağma olaylarına maruz kaldıklarını tespit etti.

BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Volker Türk, şirketlere insan hakları ihlallerine veya çatışmanın sürmesine katkıda bulunmadıklarından emin olmaları çağrısında bulundu.

Türk, “Şirketler, çatışmalardan etkilenen tedarik zincirlerinden ürün temin ederken faaliyetlerini her zamanki gibi sürdüremez” ifadesini kullanarak, kullandıkları hammaddelerin kaynaklarının titizlikle denetlenmesi gerektiğini vurguladı.

Raporda, Mayıs 2025’te HDK’nin en-Nuhud kentindeki Arap Zamkı Borsası'nı, depolarını ve daha geniş pazar alanının bazı bölümlerini yağmaladığına ilişkin haberler örnek gösterildi. Söz konusu olayın bölge halkının geçim kaynaklarını olumsuz etkilediği kaydedildi.