Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri: ‘Esed, Irak muhalefetine sahte vaatlerde bulunmayı önerirken Hatemi bir Kürt devletine karşı uyarı yaptı’

Hafız Esed (solda), Beşşar Esed (ortada) ve Abdulhalim Haddam. (1994)
Hafız Esed (solda), Beşşar Esed (ortada) ve Abdulhalim Haddam. (1994)
TT

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri: ‘Esed, Irak muhalefetine sahte vaatlerde bulunmayı önerirken Hatemi bir Kürt devletine karşı uyarı yaptı’

Hafız Esed (solda), Beşşar Esed (ortada) ve Abdulhalim Haddam. (1994)
Hafız Esed (solda), Beşşar Esed (ortada) ve Abdulhalim Haddam. (1994)

Suriye’de uzun yıllar boyunca Dışişleri Bakanı ve Devlet Başkanı Yardımcılığı gibi birçok önemli pozisyonda görev yapan Abdulhalim Haddam’ın günlükleri, ülkeden ayrıldığı 2005’e kadar Ortadoğu’da yaşananlara ve uluslararası arenanın bölgeye nasıl nüfuz ettiğine ışık tutuyor. ABD’nin Irak işgali öncesinde yaşananlar, dönemin İran Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi, Dini Lideri Ali Hamaney ve Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed arasında gerçekleşen toplantının ilk elden tanığı olan Haddam’ın aktardığı bilgilerle su yüzüne çıkıyor. İlk gençliğinde Baas Partisi’ne katılan, Hama isyanında şehre vali olarak atanan, Kuneytra işgal edildiğinde de görevde olan bölgenin önemli aktörlerinden Abdulhalim Haddam’ın ardında bıraktığı bilgiler, bölgenin kaderini tayin eden kararların ve kapalı kapılar ardında gerçekleşen görüşmelerin üzerindeki sır perdesini kaldırıyor.
Şarku’l Avsat’ın yayınlamaya başladığımız bu yazı dizisinde Haddam’ın günlükleri ile sadece Suriye değil, tüm Ortadoğu ve uluslararası arenada kurulan ilişkilerin tarihine yönelik önemli bilgilere yer veriliyor.
Abdulhalim Haddam’ın biyografisi ve sahip olunan belgeler, Suriye’nin son yıllardaki hikayesinin büyük bir bölümünü anlatır nitelikte. ‘Ebu Cemal’ olarak bilinen Haddam, Baas Partisi’nin 1963 yılında iktidara gelmesinden 2005 yılında ülkeden ayrıldığını ilan edip ülkeyi terk edene kadar Suriye’nin bölgede oynadığı rolün ve önemli olayların tanığıydı.
Ebu Cemal onlarca yıl içinde, 1960’ların başında İhvan-ı Müslimin (Müslüman Kardeşler) ile yaşanan çatışma döneminde Hama Valisi olarak görev yaptı. Söz konusu 10 yılın sonunda, Kuneytra’nın düşüşü sırasında da Şam Kırsalı Valisi’ydi. Dışişleri Bakanı olarak görev yaptı. Şam'da merkezi bir pozisyondaydı. Lübnan'daki genişleme sırasında Başkan Yardımcısı’ydı. Hatta ‘Lübnan Hâkimi’ olarak nitelendiriliyordu.
Lübnan dosyası 1998 yılına kadar Haddam’ın gözetimindeydi. Esed dosyayı 1994 yılında ağabeyi Basil’in ölümünden sonra Londra’dan dönen doktor oğlu Beşşar’a teslim ettiğinde durum Haddam ve Lübnan’daki müttefikleri açısından kolay değildi.
Haddam, Şam’daki siyasi rolünün azalmasıyla birlikte 2005 yılının haziran ayında gerçekleştirilen Baas Konferansı’nda tüm siyasi pozisyonlardan ve partideki görevlerinden istifa etti. Yalnızca parti merkezi liderliğinin üyesi konumunu korudu. Ardından geçtiğimiz yıl vefat edene kadar sürgünde kaldığı Paris’e gitti. (2006 yılının başlarında Faruk eş-Şara, Başkan Yardımcısı olarak görevlendirilmişti. Birkaç yıl önce de bu görevden alındı.) Eski Lübnan Başbakanı Refik Hariri’nin suikasta uğramasından sonra Şam tecrit edildi. Haddam, 2005 yılının sonunda  görevlerinden ayrıldığını duyurup Suriye rejimini ‘dost’ olan Lübnan Başbakanı’nı öldürmekle suçladı. Ayrıca sürgündeyken Müslüman Kardeşler ile Ali Sadruddin el-Beyanuni liderliğinde rejime muhalif olan Kurtuluş Cephesi’ni kurdu. Ardından vatana ihanetle suçlandı ve mallarına el konuldu.
Haddam, 2011 ayaklanmasından sonra önemli bir siyasi rol oynamadı. Anılarını yazmaya odaklanan Haddam, 2003 yılında ‘en-Nizamu’l Arabi’l Muasır’ (Çağdaş Arap Rejimi) adlı bir kitap yazdı. Kitapta demokrasi ve özgürlük konusundaki siyasi görüşlerine ve duruşuna yer verdi.
Haddam’ın sahip olduğu belgelere ve dosyalara ulaşan Şarku’l Avsat, bugünden itibaren Ebu Cemal’in anılarından bölümlerin yer alığı bir dizi yayınlayacak. Yazı dizisinde Suriye tarihinin temel aşamalarına ve rolüne dair bölümler yer alacak. Elbette bunlar tüm tarihi anlatmıyor. Yalnızca Haddam’ın anlattığı kadarını yansıtıyor:

Irak meselesi
Beşşar Esed, Devlet Başkanı Hafız Esed’in ölümünün ardından iktidara gelmesiyle Irak ile ilişkilere odaklandı. Suriye, ABD’nin Irak’a karşı gerçekleştirdiği saldırgan eylemlere karşı Irak rejimini savunmak için Arap dünyasında ve uluslararası arenada faaliyetler yürüttü. Ayrıca ABD’nin Irak’a savaş açılması yönündeki talimatlarına karşı güçlü bir duruş sergiledi. Bu noktada Beşşar Esed, Ali Hasan el-Mecid ve Taha Yasin Ramazan da dahil olmak üzere çok sayıda Iraklı lideri kabul etti. Bunlar arasında Suriye ve İran rejimlerine düşman olanlar da vardı.
Böylece yönetim, Irak rejimini devirmek için çalışmaktan, Arap ve uluslararası forumlarda onu savunma aşamasına geçti. İran ise Irak muhalefetindeki müttefikleri aracılığıyla Saddam Hüseyin’den ve rejiminden kurtulmaya çalışıyordu.
Iraklı ve Suriyeli heyetler sürekli karşılıklı ziyaretler gerçekleştiriyor ve iki ülke arasında anlaşmalar imzalamak üzerinde çalışmalar yürütüyordu. Suriye Başbakanı Muhammed Mustafa Miro'nun Irak savaşından kısa bir süre önce Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin ile görüştüğü ve ona bir Şam kılıcı hediye ettiği Bağdat ziyareti belki de bu durumun en anlamlı göstergesiydi. Miro, söz konusu görüşmede şu ifadeleri kullandı:
“Size bu Şam kılıcını hediye etmek istiyorum. Yanınızda olduğumuzu bilin. Irak’a saldırı, Suriye’ye saldırı demektir.”
Bu aşamada, İran ve ABD’nin gözetiminde Londra’da Irak muhalefet konferansı gerçekleştirildi. İran tarafı, üst düzey bir istihbarat yetkilisi beraberindeki heyetle temsil edildi. ABD tarafını temsilen ise Merkezi İstihbarat Teşkilatı'nın (CIA) üç üyesi görevlendirildi. İki heyet, Amerikalıların savaşın üzerini örtmek için kullandığı bir dizi kararı kabul eden konferansın başarısı için çalıştı.
ABD harekatının yoğunlaşması, bölgedeki güçlerin seferberliği ve Washington'ın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ni Irak'a karşı eylemini destekleyen bir kararı kabul etmeye ikna edememesi ile savaşın kaçınılmaz olduğu ortaya çıktı. Bu durum Şam’ın, Irak yanındaki duruşunun güçlü olması nedeniyle çatışmanın Suriye topraklarına kadar uzanmasından endişelenmesine sebep oldu. Söz konusu dönemde Suriye’de, Irak’ın yanında durma konusunda bir ulusal mutabakat oluştu. 
Devlet Başkanı Beşşar Esad bu gerçeğin ışığında, durumu İran liderliği ile tartışmak ve bölgedeki endişe verici yeni ve artan gerilim karşısında duruşunu birleştirmek için Tahran'a gitti. Ben de ona eşlik ettim.
16 Mart 2003 tarihinde Tahran’a gittik. Ulaştığımızda dönemin İran Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi, ardından da ‘Rehber’ Ali Hamaney ile görüşmeler yaptık. İşte iki toplantının kayıtları:

Karşılıklı övgülerin ardından Suriye Devlet Başkanı konuşmaya başladı. Öncelikle şu soruyu yöneltti:
“Savaşa kısa bir süre kalmışken ne yapabiliriz? Uzun süre, belki de yıllar sürecek bir savaş durumunda ne yapacağız?”
Ardından “ABD’nin istikrara kavuşacağını söylemiyorum. Ancak istikrar ve güvenliği sağladığı takdirde Suriye ve İran’a taşınacak” dedi.

Hatemi’nin Esed’e yanıtı ise şöyle oldu:
“Bunlar makul ve zamanında sorulmuş sorular. İran’da da sürekli bunları düşünüyoruz. Temsilcilerim, özellikle de Kemal Kharazi, başta Haddam Bey olmak üzere arkadaşları ile temaslarında bu konu üzerine eğiliyor. Bu durumu size açıklayayım. İki toplantı yaptım; ilki Rusya Dışişleri Bakanı Igor Ivanov, ikincisi de Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ile gerçekleştirildi. Chirac Bey beni aradı. Görüşme yarım saat sürdü. Her iki yetkili de Irak’ın saldırıya uğramasından endişe duyuyordu. Ancak endişeleri bunun da ötesindeydi. İkisi de yakın zamanda bir savaş başlayacağından bahsettiler.”

Muhammed Hatemi sözlerini şöyle sürdürdü:
“Günlerden ya salı ya da çarşambaydı. Saldırının Irak'ın ötesine taşınmaması için çabalamalıydık. Her ikisi de Irak’a saldırının ilk adım olmasından endişe duyuyordu. Bu endişe herkes için geçerliydi. Dünya kamuoyu tarafından duyulan bu endişe bizim için olumlu bir durumdu. ABD’nin uyguladığı tek taraflılı eylemlere karşı derin ve köklü bir muhalefet olduğunu gösteriyordu. Bu nedenle İslam Zirvesi'ndeki gayri resmi toplantım sırasında temsilcimiz bu desteği küresel bir talep olarak görerek Chirac’la ve diğer herkesle iletişime geçmesini istedi. Her iki yetkili de, yani Chirac ve Ivanov da savaşın farkına vardılar. Chirac, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde (BMGK) veto haklarını kullanmaya hazır olduklarını söyledi. Ancak ABD’nin savaşa hazır olduğunu vurguladı. Bu konudaki tutumu, savaş çıkaran ABD’ye karşıydı. Gerçekleştiği takdirde bunun yasa dışı bir saldırı olacağını söyledi. ‘Bundan sonra harekete geçme hakkına sahibiz’ diyen Chirac, ona daha önce söylediğim bir şeyi hatırladı. Kendisine hava saldırılarının Irak’a ve halkına ağır kayıplar verebileceğini ancak Saddam’ın düşüşüne yol açmayacağını söylemiştim. Bu nedenle nükleer bir savaşa zorlanacaklardı. Irak ordusunun ve muhafızlarının şehirleri savunacağını tahmin ediyordum.”

Hatemi’nin değerlendirmesinin devamında ABD’nin duruma değindi:
“ABD kesin bir zaferi ancak savaş süresini kısaltarak elde edebilir. Ancak eğer süre uzayacak olursa kaybedecektir. ABD kamuoyunun Başkan George W. Bush’a ve politikasına karşı çıkmak için askerlerin  cesetlerinin ülkeye dönmesi yeterli olacaktır. Bu nedenle ABD’nin bu savaşı bitirebileceğini sanmıyorum. Ancak ortada belirsiz bir nokta daha var; Iraklıların direnmeye ne kadar hazır olduklarını bilmiyorum. Savaşın meydana gelmesine izin verelim istemiyorum. Ancak savaş olursa ABD kolayca galip gelmemeli. Üçüncü önemli nokta ise savaş meydana gelirse ne yapacağımızla ilgili. Chirac ile görüştüğüm diğer konu da savaşın dünyadaki şiddet dalgasının yoğunlaşmasına ve artmasına yol açacağıydı. ABD, Afganistan'da eski El Kaide lideri Usame bin Ladin'i ortadan kaldırma hedefine ulaşmadı, aksine onu bir kahraman yaptı. Şimdi ortaya Saddam adında başka bir kahraman çıkarıyor ve aşırılık dalgası artacak. Chirac söylediklerimi destekledi, Amerikalıların bu bölgeden olmadığını söyledi.”

İran Cumhurbaşkanı konuşmasının devamında şu soruları yöneltti:
“Üçüncü aşamaya, yani savaş sonrası döneme girmeden önce şu sorumu tekrarlamak istiyorum: Savaş çıkması özellikle de şehir savaşı meydana gelmesi durumunda Irak halkının kararlılığını nasıl görüyorsunuz? Çünkü süre uzarsa zarar daha da büyük olacaktır.”

Esed’in cevabı ise şöyle oldu:
“Saddam, ABD harici taraflarla savaşıyor olsaydı düşüşü daha hızlı olurdu. Ama Amerikalılara akılsızlık hükmediyor. Savaşı günler veya haftalar içinde bitireceklerini söylediler. Gereksiz yere kendilerini bu zamanla kısıtladılar. Bir Iraklı bize ‘Saddam’dan mı yoksa Amerika’dan mı daha çok nefret ediyorsunuz?’ diye sorsa elbette Saddam diyenler olacaktır. Ancak buna rağmen Irak halkının Saddam’la birlikte savaşacağı hissediliyor. Bence bir grup Iraklı bir tarafa, başka bir grup ise diğer tarafa değer veriyor. Bir diğer konu da şu; Amerikalılar çok sayıda Iraklıyı öldürecek ve o an halk Saddam Hüseyin'in varlığını unutacak. Cumhuriyet Muhafızları ve rejimin etrafında toplanan partizanlara gelirsek; ben Cumhuriyet Muhafızları’na dikkat çekmek istiyorum. Çok sayıda siyasi ve askeri lider var. Bunları iki gruba ayırabiliriz: Birinci grup rejimden yararlananlar, ikinci grup ise suç işleyip infaz gerçekleştirenler. ABD’nin akılsızlığı başlayacak. Hiçbiri için bir çıkış noktası bırakmadı. Irak’a girmesi yasaklanan yaklaşık bin 700 muhalifin listesi yayınlandı. Irak için askeri bir yöneticiden bahsedildi. Bir savaş yaşanacak ancak günler sonra herkes ABD’ye karşı olacak.”
Hatemi de “Bugün, tüm muhalefet ABD’ye karşı duruyor. Şiileri ve Sünnileri anlaşmazlıkların üstesinden gelmeye doğru itmeliyiz” dedi.
 
Esed bu sözlerin ardından konuşmasına şöyle devam etti:
“Saddam’ın yanında en çok duran ülke biziz. Buna karşılık bizimle en az koordinasyon içindeki ülke de yine Irak. Başka bir dünyada yaşayan garip bir rejim. Daha önce içteki etkileşimi genişletmem gerektiğini söylüyordum. Şimdi Suriye'de belediye seçimlerimiz var. Uçakta bu katılımı nasıl artıracağımızı konuşuyorduk. Saddam Hüseyin ise bunun tam aksini yapıyor. Dün Irak'ı dört bölgeye ayırdı. Bölgelerden birini Kimyager lakaplı Ali Hasan el-Mecid'e teslim etti. Bu, tabloyu Saddam’ın aleyhine çevirecek. Bizler Suriyeliler ve İranlılar olarak muhalefete nasıl yaklaşmalıyız? Yurt dışındaki muhalefeti kontrol altına almak gerekiyor. Bir role sahip olamazlar. Irak içinde daha geniş kapsamlı bir ilişkiye ihtiyacımız var. Suriye'de bizim için ilişkiler iki rejim arasındaki güvensizlik nedeniyle zayıf. Bu konu ayrıntılı bir çalışma gerektiriyor. Çünkü Irak'ı yönetmeye gelen herhangi bir konsey veya kişi de bu insanlardan olacaktır. ABD, bir Arap ülkesinin Saddam'ın yerine İzzet ed-Durri’nin geçmesi teklifini kabul etmedi. Konuya dair düşüncelerim bunlar.”

Hatemi ise bu sözlere karşın şunları söyledi:
“Irak'ta da neler olup bittiğini bilmiyoruz. Saddam ve Amerika'ya karşı çelişkili bir his olduğunu düşünüyorum. Bence savaş uzarsa, insanlar kayıpları görürse ve ordu ve Cumhuriyet Muhafızları direnebilirse zaman ABD’nin aleyhine işleyecektir. Irak'ın geleceği için tehdit oluşturan her türlü eğilimi yok etmek, mezhepçilik ve hiziplerle temsil edilen önemli tehlikeleri ortadan kaldırmak zorunludur. Çünkü bunlar ABD’nin işini kolaylaştırıyor. Sanki Şiiler, Kürtler ve diğerleri gibi pay istiyor. Bu Irak’ın geleceği için zehir niteliğinde. Irak'ın demokratik geleceğini düşünmenin gerekli olduğunu düşünüyorum. Böylece Irak, düşmanı olmasa bile ABD’nin elinde olmaz. Muhalefetin konumu artık pervasızlıkla nitelendirilirken Amerikan davranışı küstahlıkla karakterize ediliyor. Şimdi muhalefetin en büyük iddiası, ABD’nin onlara kötü davrandığı ve herkesin davranışlarından rahatsız olduğu. Bunlar arasında Amerika’ya oldukça yakın olan Ahmed el-Celbi de bulunuyordu. Bu durum, herkesin aklını başına toparlamasına ve mezhep konusundaki çalışmaları azaltmasına yardımcı oldu. Bu aşamada Türkiye büyük bir role sahip. Türkiye'nin Amerika'ya verdiği taahhütlere rağmen yönetiminin bizimle ve İslam dünyasıyla çalışma eğiliminde olduğunun farkındayım. Bir Kürt devletinin kurulmasına karşı dikkatli olmalıyız. İran Kürtlerinin İranlı, Iraklı Kürtlerin Iraklı ve Türkiyeli Kürtlerin Türk olduğu düşüncesinin yerleşmesi gerek. Bu konuda Türklerin endişeleri giderilmeli ve rahatlatılmalılar. Her halükarda bu konularda biz, siz ve Irak muhalefeti arasında koordinasyon sağlanmalıdır.”

Esed ise bu konuya ilişkin şu değelendirmede bulundu:
“Muhalefet içinde iki grup var: İlki olgunluğa ulaştı ve ABD ile ilgilenmeyecek. İkinci grup ise işaret edildiği anda ABD’ye doğru koştu. Bunlar iktidara gelirlerse Suriye ve İran ile birlikte hareket etmeyip ABD tarafında olacaklar. Bu nedenle ilişkileri genişletmek ve başka koordinasyon unsurlarını yaratmak zorunludur. En büyük unsur da Kürtlerdir. Endişeleri var ve bir ülke kurmayı düşünüyorlarEn önemli nokta bu. . Bu en önemli nokta. Bu konuyu Abdullah Gül ile görüştüm. Suriyeli bir güvenlik heyeti birkaç gün önce Türkiye’ye gitti. Şu an Suriye ile Türkiye arasındaki iş birliğinin merkezinde  Kürt devleti meselesi var. Bu durum askerlerin ve diğer grupların Türkiye’de toplanmasına neden oluyor. Çünkü bu konu Türkiye, Suriye, İran ve Irak'ı endişelendiriyor. Koordinasyon içinde olmalıyız.”
 
Muhammed Hatemi de konuya ilişkin şunları söyledi:
“Türkiye savaş öncesi ve savaş sonrası aşamalar için çok önemli. Türkiye talimatları ABD’den alıyor. Bu durum İslami Zirve Konferansı’nda oldukça açık bir şekilde ortaya çıkmıştı. İstanbul'daki altılı buluşmada kendimizi sınırlamamalıyız. Savaş aşamasında ve ötesinde Suriye, İran ve Türkiye'yi içine alan alanda bölgesel bir güç olabileceğimizi düşünüyorum. Çünkü Türkiye de bizim gibi etkileniyor. Savaşla ilgili durum nisan ayının sonuna doğru belli olacak. Yeni Recep Tayyip Erdoğan hükümetinin imajı belirginleşecek. Irak arenasında işler daha da kötüleşebilir. Nelerin başarılabileceğini tartışmak için üçlü bir zirve veya bakanlar düzeyinde bir toplantı yapmayı öneriyorum. Savaş çıksa da çıkmasa da, ABD kazansa da kazanmasa da bakanlar düzeyinde bir toplantı yapıp ardından üçlü bir zirve gerçekleştirmenin büyük bir etkisi olacağı görüşündeyim. Şimdiden bu konu üzerinde düşünmeliyiz. Daha önce 5+6 konusunu, yani Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) beş üyesi ve Irak’ın altı komşu ülkesini kapsayan bir toplantı yapılmasını önermiştik. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri bu fikri memnuniyetle karşıladı. Fakat gerçekleştirilmedi. Bu fikir özellikle de Fransa, Rusya ve Çin'in aldığı pozisyonlardan sonra bugün yeniden gündeme gelebilir mi?”
Bu noktada söze giren Kemal Kharazi “Cumhurbaşkanı Hatemi, ulusal uzlaşma fikrini ortaya attı” dedi. Hatemi ise  “Sorun şu ki, kimse bu fikri beğenmedi” cevabını verdi. Bunun üzerine Kharazi, “Bu fikir, yeniden gündeme gelse bir ışık söz konusu olur mu?” diye sordu. Yanıt Esed’den geldi:
“Öneri, taraflar arasında müzakereler gerçekleştirmekti. Bunun için uygun bir vakit değil. Çünkü teklif, kimin daha çok alacağıyla ilgili olur. Milletler arası rekabet olacak. Dünya konunun bir düşmanlık değil, içsel bir sorun olduğunu anlayacaktır. Biz düşmanlığa odaklanmak istiyoruz. Uygun gördüğüm bir diğer mesele ise gelişme kaydedilmesi. Iraklılarla çok konuştuk. Ne beşli komite ne de başka bir şeyde bizimle koordinasyon içinde değiller. Onlarla muhalefet hakkında konuştuğumuzda, kimseden korkmadıklarını söylüyorlar.”
Hatemi, “Muhalefet, kimseden hoşlanmıyor” derken Esed ise “ABD gibi sahte vaatlerde bulunabiliriz ama yine de konu Irak Dışişleri Bakanı ile gündeme getirilebilir. Savaştaki ilk sorun Saddam'ın kendisidir” şeklinde konuştu. Hatemi, savaşla ilgili meselede ABD’nin agresif davrandığını, proje ve planlarının olabileceğine işaret etti. “Ordunun içeride bir şeyler yapabileceğinden emin misiniz?” sorusunu yönelten Hatemi, ABD’nin hızlı bir zafer elde ettiği takdirde işlerin zorlaşacağını vurguladı. Beşşar Esed ise “Çözüm direnişte.” cevabını verdi. Esed ayrıca, Hatemi’nin savaş çıkması durumunda ne olacağına ilişkin sorusuna “Savaştan önce direnişe hazırlanmalı” yanıtını verdi.

Muhammed Hatemi ise şunları söyledi:
“Birkaç hedef olmalı. Birincisi, savaş çıkması taraftarı değiliz. İkincisi, çıktığı takdirde hızla sona ermesini istemiyoruz. Üçüncüsü, Irak’ın geleceğidir. Bu hedeflere ulaşmak için çalışma ve koordinasyon yapmalı, muhalefetle nasıl başa çıkılacağını tartışmalıyız. Bir diğer nokta da Irak'ta neler olup bittiği ve onu nasıl etkileyeceğini bilmemiz gerektiğidir. Aynı durum Irak’ın geleceği için de geçerlidir. Çabalarımız mezhepçilikten kaçınmaya odaklanmalı. Muhalefetle birlikte hareket etme şartımız, sorun çıkarmama taahhüdünde bulunmaları olmalı. Sünni ve Şii arasında ayrım yapmıyoruz. Böyle bir durum söz konusu olursa, ki beni de bu endişelendiriyor, o zaman muhalefet düşer. Bu da yenilginin sebebi olur.”

Ardından sözü Esed aldı:
“Irak'taki mezhep önerisinin olumsuz sonuçları var. Öncelikle önerinin bir hedefi olmalı: Muhalefete odaklanmak Bu Amerikalıları korkutuyor. Ancak konu aşiretlerle ilişkileri de tartışmayı gerektiriyor. ABD’nin yanında yer alacaklar mı bilmiyorum ama şimdilik verilen paralarla mutlular”
Esed sözlerinin devamında “Aşiretlerle ilişkiniz nasıl?” diye sordu.

Hatemi bu soruya şöyle cevap verdi:
“Aramızda herhangi bir ilişki yok. Ama muhalefetin aşiretlerle temas halinde olduğuna ve başka bağlantıları da bulunduğuna inanıyorum.”
Esed ise ilişki kurmanın oldukça zor olacağına işaret etti.

Bu noktada ben söze girdim ve şunları söyledim:
“Bir önerim var: Suriye ve İran fikir birliği içinde. Bir çalışma yöntemi bulunmalı. ABD’lilerin muhalefette içlerine sızdığı birçok taraf var. Irak muhalefetini incelemek için bir çalışma grubu kurmayı öneriyorum. Amerikan şemsiyesi altında çalışmaya karşı olan birçok muhalif taraf var. Ayrıca savaşın rejime saldırmak için uygun bir fırsat olduğunu düşünenler de mevcut.”
Hatemi bana “Katılmıyorum. Fakat ABD’lilerden muhalefete sızanlar olduğu ve bazılarının karşı çıkmadığı konusunda sizinle hemfikirim”  yanıtını verdi. Bunun üzerine sözlerime şöyle devam ettim:
“Katılımcılardan bazıları onların ABD ve İngiltere istihbaratıyla çalıştıklarını söylüyor. Nitekim konferansa gözlemci olarak CIA üyeleri katıldı. Ayrıca İran istihbarat mensupları da gözlemci olarak yer aldı, katıldı. Bu nedenle Irak muhalefeti incelenmeli ve etkili olabileceğimiz koşullar tespit edilmelidir.”

İran Cumhurbaşkanı da şu değerlendirmede bulundu:
“Şüphe yok ki ABD ile anlaşmayı tercih ettiler. Ancak ABD’nin onlarla kötü ilişkileri muhalefete ABD’ye karşı birleşik bir duruşa sahipmiş gibi bakmalarını sağladı. Bu nedenle muhalefet Erbil'de geri çekildi. ABD yüzde 100 yanında duranlar dışında bu muhalefetten kimseyi kabul etmiyor. ABD elçisi Zalmay Halilzad muhalefete, ‘Muhalefeti kabul etmiyoruz ve Irak'a askeri bir yönetici yerleştireceğiz. Sükûnet sağlandıktan sonra siyasi bir hükümdar getirip bir Irak anayasası oluşturacağız. Sizinle en fazla istişarede bulunabiliriz” diye seslendi. ABD, askeri müdahalede bulunduğunda muhalefetin hiçbir etkinliği olmayacak. ABD, Irak'ta istediğini elde etmek için plan yaptı. Muhalefetteki tüm taraflar bundan rahatsız oldu. Erbil'de ABD'ye karşı bir açıklama yayınlamaya karar verdiler. Bu iyi bir şey. ABD’nin üslubunu değiştirmesinde etkili oldu. Bu nedenle, bir grup muhalifin ABD ile birlikte hareket ettiği ve diğer grubun bağımsız olduğu konusunda size katılmıyorum. Ancak aynı zamanda, ABD ile hareket etmenin çıkarlarına hizmet ettiğini gören herhangi bir muhalif taraf, onunla yakınlaşacaktır. Buna ek olarak başından beri ABD yanlısı taraflar da mevcut. Fakat aynı zamanda muhalefetin dışında daha ciddi ve dirençli olanların da bulunduğu görüşünüzü destekliyorum. Ancak gerçekçi olmalıyız. Devlet Başkanı Beşşar Esed’in Türkiye ile görüşmemiz yönündeki bu önerisi akıllıcadır. Farklılıkların artmasını önlemek ve muhalefetin ABD'nin kollarına düşmesini engellemek için muhalefete geniş bir çerçevede bakmalıyız. Bir tür varlık göstermekten mutluluk duyacağız. Bir çalışma grubu fikrini onaylıyorum. Fakat insan her zaman iyi ile kötü arasında kalmıyor. Bazen kötünün daha kötüden ayırt edilmesi gerekir.”
Cumhurbaşkanı Hatemi ile görüşmemiz bittikten sonra Yüce Lider Ali Hamaney ile bir araya gelmek üzere yola çıktı. Bizi hoş karşılayan Hamaney, ziyaretin her iki ülkeye de hayırlı olmasını temennisinde bulundu.

Bunun üzerine Esed şunları söyledi:
“İki ülke arasındaki koordinasyon oldukça yüksek. Ziyaretimiz kesinlikle başarıya ulaşacak. Bu ziyaret iki ülke arasındaki koordinasyonda bir düzeltme imkanı verecek. Bugün gerçekleştirdiğimiz görüşme, iki ülke arasındaki fikir uyumunu ortaya koyuyor. Irak konusunu kapsamlı bir şekilde tartıştık ve birçok analiz yapıldı. Bu konudaki görüşler oldukça kasvetli. İttifakımız, pozisyon ve tarihimiz umut vadediyor. Maskeler düştü ve her şey ortaya çıktı. ABD niyetini açıkladı. Irak'ı işgal etmek ve bir askeri hükümdar yerleştirmek istediğini söyledi. Daha sonra Suriye, İran ve hoşlanmadığı herhangi bir ülkeyle savaşacağını duyurdu. ABD’nin askeri gücünün ve Suriye ile İran’ın imkanlarının farkındayız. Ancak biz toprak sahibiyiz. Başlangıçta herkes için zararlı olması nedeniyle savaşın çıkmasını istemediğimizi söyledik. Ama arkamıza yaslanıp sıranın bize gelmesini beklememiz mantıksız. Suriye ve İran dışında Irak’ın hiçbir komşusu karar alma yetkisine sahip değil. Fakat bir savaş meydana gelmesi durumunda yapılacak en önemli şeyin, savaşın ABD, yorulana kadar uzatılması olduğunu düşünüyorum.”

Hamaney de şunları söyledi:
“Bölgede neler olup bittiğine dair yapılan bu iyi analiz için çok teşekkür ederim. Gerçek şu ki biz iki kardeş ülkeyiz. Birçok mesele ve ortak tehlikeler bizi bir araya getiriyor. Bu, tam iş birliğimizi artırmak için başlı başına bir teşvik faktörüdür. Bölge tehlikeli bir durumla karşı karşıya.”

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 6: Saddam ile Rafsancani arasında gizli barış mektuplaşmaları oldu

Eski Suriye Dışişleri Bakanı Haddam’ın günlükleri 5: Bush, Avn’ın ‘engel’ olduğunu bildirdiği bir mektup gönderdi… Esed bunu isyanı sonlandırmak için bir ‘yeşil ışık’ olarak nitelendirdi

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 4: ‘Güçlerimiz Hizbullah’ın kışlasına saldırdı’

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 3: ‘Hariri, Canbolat’ın teklifi üzerine bizimle bir araya geldi. Hafız Esed kendisini sınadı’

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 2: ‘Esed fikrini değiştirdi, Lahud’a verdiği süreyi uzattı. Suriye uluslararası iradeyle çarpıştı’



Samarra'daki gerilim silahların devlet tekelinde toplanması planını sınayabilir

Mukteda es-Sadr'a bağlı Seraya es-Selam mensupları, Samarra'da düzenlenen bir askerî geçit töreni sırasında. (AFP)
Mukteda es-Sadr'a bağlı Seraya es-Selam mensupları, Samarra'da düzenlenen bir askerî geçit töreni sırasında. (AFP)
TT

Samarra'daki gerilim silahların devlet tekelinde toplanması planını sınayabilir

Mukteda es-Sadr'a bağlı Seraya es-Selam mensupları, Samarra'da düzenlenen bir askerî geçit töreni sırasında. (AFP)
Mukteda es-Sadr'a bağlı Seraya es-Selam mensupları, Samarra'da düzenlenen bir askerî geçit töreni sırasında. (AFP)

Irak'ta Mukteda es-Sadr'a bağlı Seraya es-Selam grubu, salı günü yaptığı açıklamada Haşdi Şabi'nin komutası altında faaliyet göstermeyi kesin olarak reddettiğini duyurdu. Bu gelişme, Başbakan Ali ez-Zeydi hükümetinin Haziran 2026 başında uygulamaya koyduğu "silahların yalnızca devletin elinde toplanması" planı açısından erken bir sınav olarak değerlendiriliyor.

Seraya es-Selam'ın itirazı, Samarra kentinde güvenlikten sorumlu yeni bir komutanın görevlendirildiğine ilişkin haberlerin ardından geldi. Atanan komutanın, Sadr hareketinin etkin olduğu kentte Asaib Ehl el-Hak Hareketi'ne yakın bir isim olduğu öne sürülüyor.

Koordinasyon Çerçevesi'nin önde gelen liderlerinden Kays el-Hazali'nin liderlik ettiği Asaib Ehl el-Hak ile Sadr Hareketi ve lideri Mukteda es-Sadr arasında, gözlemcilerin "siyasi ve ideolojik" olarak nitelendirdiği nedenlerden dolayı uzun süredir dostane ilişkiler bulunmuyor.

"Samarra'da ciddi bir gerilim var"

Sadr Hareketi'nden bir yetkili, Şarku'l Avsat'a yaptığı açıklamada, Samarra'da "son derece ciddi bir gerilim ortamı" oluştuğunu söyledi.

Yetkili, Haşdi Şabi bünyesindeki bazı komutanlar ve grupların Seraya es-Selam mensuplarına yönelik "kasıtlı sürtüşme ve taciz girişimlerinde" bulunduğunu iddia etti.

vbf
Bağdat sokaklarından birinde yürüyen bir Iraklı, Mukteda es-Sadr'ın Seraya es-Selam üniformasıyla yer aldığı bir posterin önünden geçiyor. (AFP)

Aynı kaynak, anlaşmazlığın temelinde Haşdi Şabi Başkanı Falih el-Feyyad'ın Samarra'daki Haşdi Şabi Operasyonları Komutanı Ali el-Akili'yi görevden alması ve yerine Asaib Ehl el-Hak'a yakın ya da ona bağlı bir ismi atamasının bulunduğunu belirtti.

Sadr Hareketi mensubu olan Akili'nin görevden alınmasının Seraya es-Selam savaşçıları arasında ciddi rahatsızlık yarattığı ifade edildi.

Yetkili ayrıca Başbakan ve Silahlı Kuvvetler Başkomutanı Ali ez-Zeydi'yi "konuya derhal müdahale etmeye" çağırarak, "Seraya es-Selam artık doğrudan başbakanın komutası altındadır" dedi.

Entegrasyon süreci başlatılmıştı

Başbakan Ali ez-Zeydi, bu ayın başında yayımladığı bir kararnameyle Seraya es-Selam'ın devlet güvenlik güçlerine entegrasyonunu denetleyecek üst düzey bir komite kurulmasını kararlaştırmıştı.

Kararın ardından Ortak Operasyonlar Komutanlığı, Seraya es-Selam'a bağlı tüm birliklerin personel, silah ve teçhizat bilgilerini içeren listelerin teslim alındığını açıklamıştı. Böylece örgüte bağlı tüm oluşumların Silahlı Kuvvetler Başkomutanlığı'na bağlı güvenlik kurumlarına katılım ve entegrasyon sürecinin tamamlanmasının hedeflendiği belirtilmişti.

dbdrb
Seraya es-Selam mensupları, 4 Haziran 2026'da Bağdat'ın kuzeyindeki Samarra kentinde Irak devlet kurumlarına entegrasyon sürecinin başlaması dolayısıyla düzenlenen törende slogan atıyor. (AP)

Seraya es-Selam, Haşdi Şabi bünyesinde 313, 314 ve 315'inci tugaylar aracılığıyla faaliyet gösteriyor ve başta Samarra olmak üzere çeşitli bölgelerde güvenlik görevleri yürütüyor.

Örgüt, Haziran 2007'de Samarra'daki İmam Askerî Türbesi'ne yönelik saldırının ardından kentte konuşlandırılmıştı.

Mukteda es-Sadr, 27 Mayıs'ta yaptığı açıklamada silahlı kanadı Seraya es-Selam'ın devlet kurumlarına entegre edileceğini duyurmuş ve diğer Haşdi Şabi gruplarını da silahlarını teslim etmeye çağırmıştı.

Her ne kadar Seraya es-Selam resmen Haşdi Şabi bünyesinde yer alsa da, grup uzun yıllardır büyük ölçüde bağımsız hareket ediyor; Haşdi Şabi komutasından emir almıyor ve birçok grup ile de yakın ilişki kurmuyor.

"Silahların devlet tekelinde toplanması" planına ilk sınav

Haşdi Şabi yönetimi, Seraya es-Selam ile yaşanan gerilime ilişkin henüz resmi bir açıklama yapmadı.

Buna karşılık Seraya es-Selam, yayımladığı bildiride Mukteda es-Sadr ve Başbakan Ali ez-Zeydi'ye seslenerek Haşdi Şabi komutası altında kalmayı reddettiğini vurguladı.

Grup, kararname doğrultusunda devletin güvenlik kurumlarına gönüllü olarak entegre olma sürecini hatırlatarak bunu "silahların devletin elinde toplanması politikasının pratik bir modeli" olarak nitelendirdi.

Açıklamada, Haşdi Şabi tarafından bazı komutanların görevden alınmasına yönelik son kararların, "komuta kademelerinin, sorumluluk alanlarının ve birliklerin değiştirilmesi yoluyla entegrasyon ve silahların devlet tekelinde toplanması sürecinin ruhuna aykırı olduğu" savunuldu.

Yeni güvenlik komutanının atanmasının da entegrasyona ilişkin kararname komitesinin çalışmalarına aykırı olduğu belirtilerek, bunun Seraya es-Selam mensuplarını hedef alan "gerekçesiz bir girişim" olduğu ifade edildi.

Grup, "Haşdi Şabi komutası altında görev yapmayı kesin olarak reddettiğini" yineledi.

Geçen cumartesi günü Samarra'daki aşiret liderleri ve din adamları da Seraya es-Selam'ın yerine başka silahlı grupların getirilmesi ihtimaline karşı uyarıda bulunmuştu. Yerel liderler, Başbakan Ali Falih ez-Zeydi'nin bizzat kente gelerek durumu yerinde incelemesini talep etmiş, ayrıca böyle bir değişiklik planlanıyorsa güvenlik dosyasının İçişleri Bakanlığı'na devredilmesini istemişti.

Gözlemciler, Seraya es-Selam ile Haşdi Şabi arasındaki gerilimin, hükümetin "silahların devlet tekeline alınması" planının gerçekten ciddi ve uygulanabilir olup olmadığını ortaya koyacak önemli bir sınav niteliği taşıdığını belirtiyor. Ayrıca bu durumun, devlet kurumlarına entegre olduklarını açıklayan silahlı gruplar arasındaki anlaşmazlıkları çözme konusunda Başbakan'ın yetkilerini nasıl kullanacağının da bir testi olduğu değerlendiriliyor.


‘Boş oy pusulaları’ turunun ardından... Hamas başkanlık seçimlerine yeniden başlıyor

Hamas liderleri... (Sağdan sola) Ruhi Müşteha, Salih el-Aruri, İsmail Heniyye, Halid Meşal ve Halil el-Hayye (Arşiv – Hamas medyası)
Hamas liderleri... (Sağdan sola) Ruhi Müşteha, Salih el-Aruri, İsmail Heniyye, Halid Meşal ve Halil el-Hayye (Arşiv – Hamas medyası)
TT

‘Boş oy pusulaları’ turunun ardından... Hamas başkanlık seçimlerine yeniden başlıyor

Hamas liderleri... (Sağdan sola) Ruhi Müşteha, Salih el-Aruri, İsmail Heniyye, Halid Meşal ve Halil el-Hayye (Arşiv – Hamas medyası)
Hamas liderleri... (Sağdan sola) Ruhi Müşteha, Salih el-Aruri, İsmail Heniyye, Halid Meşal ve Halil el-Hayye (Arşiv – Hamas medyası)

Hamas, hareketin en üst düzey liderlik makamı olan Siyasi Büro Başkanlığı seçimlerini ikinci tur oylamayla yeniden başlattı. Geçtiğimiz ay gerçekleştirilen ilk turda yeni liderin belirlenememesi ve bazı seçmenlerin aday ismi yazılmamış ‘boş oy pusulaları’ kullanması nedeniyle sonuç alınamamış, seçim süreci ertelenmişti.

Siyasi Büro Başkanlığı için daha önce bu görevi yürüten Halid Meşal ile Gazze’de Hamas’ın liderliğini üstlenen ve halen Gazze’de ateşkes görüşmelerini yürüten müzakere heyetine başkanlık eden Halil el-Hayye yarışıyor.

Gazze’deki Hamas kaynaklarının Şarku’l Avsat’a verdiği bilgiye göre, ikinci tur oylama Gazze Şeridi’nde başladı. Kaynaklardan biri, güvenlik koşullarının zorluğu ve devam eden suikastlar nedeniyle oy kullanma hakkına sahip isimlerin daha gizli ve karmaşık yöntemlerle oylamaya katıldığını söyledi.

Hamas, 1987’deki kuruluşundan bu yana en ciddi krizlerinden biriyle karşı karşıya bulunuyor. Hareket, 7 Ekim 2023 saldırısının ardından İsrail’in başlattığı operasyonlarda siyasi ve askeri kanatları dahil olmak üzere farklı kademelerde ağır kayıplar verdi. Bu durumun örgüt içinde çeşitli idari ve mali sorunlara yol açtığı belirtiliyor.

İki kaynak, birbirinden bağımsız olarak yaptıkları açıklamalarda, oy verme işleminin ‘seçim hakkına sahip kişilere ulaştırılan kapalı zarf veya mühürlü mektuplar’ aracılığıyla gerçekleştirildiğini belirtti. Kaynaklar, seçmenlerin tercih ettikleri adayı belirledikten sonra oyların, hareketin hem seçmenlerin hem de seçim sürecini yöneten kişilerin güvenliğini korumak amacıyla uyguladığı özel güvenlik prosedürleri çerçevesinde geri gönderildiğini ifade etti.

Hamas’ta Siyasi Büro Başkanı, hareketin üç faaliyet bölgesini (Gazze Şeridi, Batı Şeria ve yurt dışı) temsil eden 71 üyeli Şura Meclisi tarafından seçiliyor. Yaklaşık 10 yıl önce 50 üyeden oluşan meclisin üye sayısı, hareketin iç tüzük ve yönetmeliklerinde yapılan değişikliklerin ardından artırılmıştı.

Kaynaklar, seçimlerin Batı Şeria ve yurt dışı teşkilatlarında da mevcut dönemde yapılmasının öngörüldüğünü belirtirken, her iki bölgede seçim sürecinin fiilen başlayıp başlamadığına ilişkin kesin bir bilgi vermedi.

‘Daha gizli bir tur’

Hamas, 16 Mayıs’ta yaptığı açıklamada, Siyasi Büro Başkanlığı seçimlerinin ilk turunda herhangi bir adayın gerekli desteği sağlayamaması nedeniyle sonucun belirlenemediğini duyurmuştu. Hareket, iç tüzük ve yönetmelikleri doğrultusunda seçimlerin ikinci turunun daha ileri bir tarihte gerçekleştirileceğini bildirmişti.

Hamas’ın iç düzenlemelerine göre ikinci turun 20 gün içerisinde yapılması gerekiyordu. Ancak hareket içinden kaynaklar, Gazze’deki güvenlik ve siyasi koşulların yanı sıra devam eden suikastlar ile yurt dışındaki Hamas liderlerinin arabulucular ve çeşitli taraflarla yürüttüğü temas ve görüşmeler nedeniyle sürecin ertelendiğini belirtti. Kaynaklar, seçimlerin ilk tura kıyasla çok daha gizli bir şekilde yürütüldüğünü, bunun da olası güvenlik açıklarının ve medya sızıntılarının önüne geçmeyi amaçladığını ifade etti.

sdvdf
Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Cibaliye Mülteci Kampı’nda İsrailli rehinelerin cesetlerini arayan İzzeddin el-Kassam Tugayları savaşçılarının yanında duran Filistinli bir çocuk, 1 Aralık 2025 (EPA)

Hamas yönetimi, gelecek yılın başında Siyasi Büro, Şura Meclisi ve diğer idari organlar için kapsamlı seçimler yapılıncaya kadar yalnızca hareketin Siyasi Büro Başkanı’nın seçilmesi konusunda uzlaşıya vardı.

İsrail, Hamas’ın Siyasi Büro Başkanı İsmail Heniyye’yi Temmuz 2024’te Tahran’da düzenlediği operasyonla öldürmüş, aynı yılın ekim ayında ise yerine geçen Yahya Sinvar Gazze’de hayatını kaybetmişti.

Yaklaşık bir buçuk yıldır Hamas’ın işlerini bir ‘Liderlik Konseyi’ yürütürken, hareket içerisinde bu yılın başında yeni bir lider seçilmesine yönelik süreç yeniden başlatıldı. Seçilmesi planlanan yeni başkanın, görev süresi bir yıl uzatılan mevcut Siyasi Büro döneminin kalan kısmında hareketi yönetmesi ve ardından yıl sonu ya da gelecek yılın başında yapılması planlanan genel seçimlere kadar görevde kalması öngörülüyor.

Şarku’l Avsat’ın 21 Mayıs’ta Hamas kaynaklarına dayandırdığı haberine göre, ilk tur oylamada bazı seçmenler iki adaydan herhangi birini desteklemediklerini göstermek amacıyla boş oy kullandı. Bu adaylar, Hamas’ın Gazze sorumlusu Halil el-Hayye ile hareketin yurt dışı teşkilatının liderlerinden Halid Meşal’di. Kaynaklar, Siyasi Büro Başkanlığı seçimlerinde bu ölçekte boş oy kullanımının ilk kez görüldüğünü belirtti.

Söz konusu kaynaklar, boş oy kullanımının, hareket içinde iki adaydan da memnun olmayan bir kesimin varlığına işaret ettiğini değerlendirdi. Kaynaklara göre bu durum, Hamas’ın bazı dosyalardaki politikalarına yönelik bir tepkinin yanı sıra daha genç bir liderlik kadrosunun önünün açılması yönündeki talepleri de yansıtıyor olabilir. Buna karşılık diğer kaynaklar ise boş oyların doğrudan adaylara yönelik bir protesto olarak yorumlanmaması gerektiğini belirtti. Bu görüşe göre, boş oylar daha çok hareketin çeşitli konularda izlediği bazı politikalara yönelik itirazları veya geçici bir başkan seçmek yerine kapsamlı seçimlerin yapılmasını bekleme ve mevcut Liderlik Konseyi’nin görevini sürdürmesi yönündeki tercihleri ifade ediyor. Kaynaklar, bu eğilimin Hamas içerisinde gelecekteki liderlik yapısı ve hareketin siyasi yönelimine ilişkin farklı yaklaşımların bulunduğunu ortaya koyduğunu kaydetti.


Hizbullah’ın finans kolu Lübnan yargısı önünde

2024 savaşında İsrail’in bombardımanına maruz kalan Beyrut’un güney banliyösündeki Karz-ı Hasen şubelerinden biri (Arşiv – Şarku’l Avsat)
2024 savaşında İsrail’in bombardımanına maruz kalan Beyrut’un güney banliyösündeki Karz-ı Hasen şubelerinden biri (Arşiv – Şarku’l Avsat)
TT

Hizbullah’ın finans kolu Lübnan yargısı önünde

2024 savaşında İsrail’in bombardımanına maruz kalan Beyrut’un güney banliyösündeki Karz-ı Hasen şubelerinden biri (Arşiv – Şarku’l Avsat)
2024 savaşında İsrail’in bombardımanına maruz kalan Beyrut’un güney banliyösündeki Karz-ı Hasen şubelerinden biri (Arşiv – Şarku’l Avsat)

Yargısal, mali ve siyasi boyutlar taşıyan bir adım atan Lübnan Adalet Bakanı Adil Nassar, Hizbullah’ın finans kolu olarak bilinen Karz-ı Hasen kurumunu faaliyetleri hakkında soruşturma açılması talebiyle Temyiz Başsavcılığı’na sevk etti. Karar, Hizbullah ile devlet kurumları arasında, Lübnan bankacılık sistemine paralel şekilde yürütülen mali faaliyetler ve bu faaliyetlerin yürürlükteki yasa ve düzenlemelere uygunluğu konusundaki tartışmaları yeniden gündeme taşıdı. Söz konusu girişim, Karz-ı Hasen’in mali işlemlerinin yasal çerçevede incelenmesini hedeflerken, aynı zamanda Hizbullah’ın resmi finans sisteminin dışında oluşturduğu ekonomik ağların denetlenmesi konusundaki uzun süredir devam eden tartışmalara da yeni bir boyut kazandırdı.

dcvdv
Lübnan Adalet Bakanı Adil Nassar (Lübnan Ulusal Haber Ajansı/NNA)

Bu sevk kararı, Lübnan’ın kara para aklama ve terörizmin finansmanıyla mücadele konusunda artan uluslararası baskılarla karşı karşıya olduğu bir dönemde geldi. Aynı zamanda ülkede yürütülen tüm mali faaliyetlerin, Lübnan Merkez Bankası ile ilgili denetim kurumlarının resmi gözetimine tabi tutulması yönündeki çağrılar da son dönemde yoğunlaşmış durumda.

Nassar, söz konusu adımın bakanlık tarafından yürütülen bir inceleme sonucunda atıldığını belirterek, “Yapılan çalışma neticesinde elimizde oluşan kanaat ve gerekçeler doğrultusunda dosyanın gerekli işlemleri yürütmesi için savcılığa sevk edilmesine karar verdik” dedi. Şarku’l Avsat’a konuşan Nassar, birden fazla başlık üzerinde çalışma yürütüldüğünü ve dosyanın yargıya taşınmasını gerektirecek yeterli nedenlerin tespit edildiğini ifade etti. Nassar, “Bir suç unsurunun bulunup bulunmadığına karar vermek Temyiz Başsavcılığı’nın yetkisindedir. Savcılık gerekli değerlendirmeleri yapacak ve uygun gördüğü adımları atacaktır” dedi. Bakanlıklarının rolünün, soruşturma açılmasını gerektirecek verilerin ortaya çıkması halinde dosyayı yetkili mercilere sevk etmekle sınırlı olduğunu vurgulayan Nassar, bundan sonraki sürecin tamamen yargı makamlarının sorumluluğunda olduğunu kaydetti.

İç rol… Dış talep yok

Karz-ı Hasen kurumu, uzun yıllardır ABD Hazine Bakanlığı tarafından uygulanan yaptırımlara tabi bulunuyor. Washington, kurumu Hizbullah’a ve örgütün yasa dışı faaliyetlerine mali destek sağlayan bir yapı olarak değerlendirmekle suçluyor. Öte yandan kurumun faaliyetleri, Lübnan’daki resmi bankacılık otoriteleri tarafından tanınmıyor ve herhangi bir lisansa sahip bulunmuyor. Lübnan Merkez Bankası da daha önce yayımladığı genelgelerde, lisanslı bankalar ve finans kuruluşlarının Karz-ı Hasen ile herhangi bir işlem yapmasını yasakladığını duyurmuştu. Söz konusu gelişmeler, Hizbullah’ın finansal ağlarının resmi mali sistemle ilişkisi ve bu yapıların yasal statüsü konusundaki tartışmaların yeniden gündeme gelmesine yol açarken, kurumun faaliyetlerinin yargı makamlarınca incelenmesi yönündeki sürece de yeni bir boyut kazandırdı.

ervg
İsrail, Ekim 2024’te Beyrut’un güney banliyölerindeki Karz-ı Hasen binasını hedef aldı. (Arşiv – Şarku’l Avsat)

Nassar, söz konusu adımın herhangi bir dış kurumdan gelen yazışma ya da talep üzerine atılıp atılmadığı yönündeki sorulara ilişkin olarak, işlemin tamamen bakanlığın kendi yürüttüğü belirli bir çalışma kapsamında gerçekleştirildiğini ve herhangi bir dış başvuru ya da talebin sonucu olmadığını vurguladı. Nassar, bu sürecin yalnızca Karz-ı Hasen ile sınırlı olmadığını, başka bazı kuruluşları da kapsadığını ifade etti. Bakanlık içinde yapılan iç incelemeler sonucunda bu yapıların faaliyetlerinin niteliğine ve bunlardan doğabilecek mali işlemlere ilişkin bazı soru işaretleri ve bulgular tespit edildiğini söyledi. Nassar ayrıca, yürütülecek adli soruşturmanın bu faaliyetlerin herhangi bir ihlal ya da suç teşkil edip etmediğini ortaya koyacağını belirterek, bu değerlendirmenin tamamen yargının bağımsızlığı çerçevesinde yapılacağını ve Adalet Bakanlığı dahil hiçbir makamın bu konuda belirleyici olamayacağını kaydetti.

Soruşturma ve dosyanın incelenmesi

Gözler, yargı sürecinin nasıl ilerleyeceğine ve bunun kurum ya da sorumluları hakkında herhangi bir somut karar ya da hukuki tedbire yol açıp açmayacağına çevrilmiş durumda. Bir yargı kaynağı, Temyiz Başsavcısı Rami el-Hac’ın Adalet Bakanı’nın sevk yazısını dün teslim aldığını ve konuya ilişkin soruşturma oturumları için tarih belirlemeden önce dosyayı incelemeye devam ettiğini aktardı. Aynı kaynak, soruşturmanın ‘çok yönlü’ olabileceğini ifade etti. Şarku’l Avsat’a konuşan yargı kaynağına göre dosyanın bir bölümünün Genel Güvenlik Müdürlüğü’nün yetki alanına girebileceği, bir diğer kısmının ise İçişleri Bakanlığı kapsamında değerlendirilerek Karz-ı Hasen’in ruhsatının halen geçerli olup olmadığı ya da askıya alınıp alınmadığının tespit edilebileceği belirtildi. Kaynak ayrıca, mali ihlallerin tespit edilmesi halinde soruşturmanın bir bölümünün Lübnan Merkez Bankası ve Özel Soruşturma Komitesi’ne devredilerek para kaynaklarının inceleneceğini aktardı.

sxdvdfv
Sosyal medyada dolaşan bir fotoğrafta, 2018 yılında Dahiye’de kurulan Karz-ı Hasen ATM’si görülüyor. (Arşiv)

Bu adım, 2019’dan bu yana bankacılık sektörünü derinden sarsan mali çöküşün ardından, alternatif finans ağlarının genişlemesi ve devletin finansal denetim kapasitesi açısından önemli bir sınav olarak değerlendiriliyor. Özellikle Karz-ı Hasen gibi yapıların, ABD yaptırımlarını aşma imkânı sunduğu ve zamanla kendi içinde bir finansal sistem haline gelerek Hizbullah ve tabanına hizmet verdiği, binlerce kişiye mücevher ve gayrimenkul karşılığında kredi sağladığı ifade ediliyor.

ATM ve para transferleri durduruldu

Öte yandan dosyanın geniş çaplı bir siyasi tartışma yaratması ve Hizbullah’tan karşı bir siyasi tepki gelmesinin beklendiği ifade ediliyor. Hizbullah, bu kuruma yönelik artan baskıları, kendisine ve destek tabanına yıllardır uygulanan yaptırımlar ve mali kuşatma sürecinin bir devamı olarak değerlendiriyor. Özellikle savaş süreci ve yerinden edilen geniş bir kesime yönelik yardımların da bu çerçevede ele alındığı belirtiliyor.

Yargı kaynağı, Hizbullah’ın bu dosya kapsamında yargı ile iş birliği yapmasının ve kurumun herhangi bir yasa dışı faaliyet yürütmediğini kanıtlamaya yönelik deliller sunmasının beklendiğini ifade etti. Aynı kaynak, Hizbullah milletvekillerinden oluşan bir heyetin iki hafta önce Temyiz Başsavcısı ile görüştüğünü aktardı.