Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri: ‘Esed, Irak muhalefetine sahte vaatlerde bulunmayı önerirken Hatemi bir Kürt devletine karşı uyarı yaptı’

Hafız Esed (solda), Beşşar Esed (ortada) ve Abdulhalim Haddam. (1994)
Hafız Esed (solda), Beşşar Esed (ortada) ve Abdulhalim Haddam. (1994)
TT

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri: ‘Esed, Irak muhalefetine sahte vaatlerde bulunmayı önerirken Hatemi bir Kürt devletine karşı uyarı yaptı’

Hafız Esed (solda), Beşşar Esed (ortada) ve Abdulhalim Haddam. (1994)
Hafız Esed (solda), Beşşar Esed (ortada) ve Abdulhalim Haddam. (1994)

Suriye’de uzun yıllar boyunca Dışişleri Bakanı ve Devlet Başkanı Yardımcılığı gibi birçok önemli pozisyonda görev yapan Abdulhalim Haddam’ın günlükleri, ülkeden ayrıldığı 2005’e kadar Ortadoğu’da yaşananlara ve uluslararası arenanın bölgeye nasıl nüfuz ettiğine ışık tutuyor. ABD’nin Irak işgali öncesinde yaşananlar, dönemin İran Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi, Dini Lideri Ali Hamaney ve Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed arasında gerçekleşen toplantının ilk elden tanığı olan Haddam’ın aktardığı bilgilerle su yüzüne çıkıyor. İlk gençliğinde Baas Partisi’ne katılan, Hama isyanında şehre vali olarak atanan, Kuneytra işgal edildiğinde de görevde olan bölgenin önemli aktörlerinden Abdulhalim Haddam’ın ardında bıraktığı bilgiler, bölgenin kaderini tayin eden kararların ve kapalı kapılar ardında gerçekleşen görüşmelerin üzerindeki sır perdesini kaldırıyor.
Şarku’l Avsat’ın yayınlamaya başladığımız bu yazı dizisinde Haddam’ın günlükleri ile sadece Suriye değil, tüm Ortadoğu ve uluslararası arenada kurulan ilişkilerin tarihine yönelik önemli bilgilere yer veriliyor.
Abdulhalim Haddam’ın biyografisi ve sahip olunan belgeler, Suriye’nin son yıllardaki hikayesinin büyük bir bölümünü anlatır nitelikte. ‘Ebu Cemal’ olarak bilinen Haddam, Baas Partisi’nin 1963 yılında iktidara gelmesinden 2005 yılında ülkeden ayrıldığını ilan edip ülkeyi terk edene kadar Suriye’nin bölgede oynadığı rolün ve önemli olayların tanığıydı.
Ebu Cemal onlarca yıl içinde, 1960’ların başında İhvan-ı Müslimin (Müslüman Kardeşler) ile yaşanan çatışma döneminde Hama Valisi olarak görev yaptı. Söz konusu 10 yılın sonunda, Kuneytra’nın düşüşü sırasında da Şam Kırsalı Valisi’ydi. Dışişleri Bakanı olarak görev yaptı. Şam'da merkezi bir pozisyondaydı. Lübnan'daki genişleme sırasında Başkan Yardımcısı’ydı. Hatta ‘Lübnan Hâkimi’ olarak nitelendiriliyordu.
Lübnan dosyası 1998 yılına kadar Haddam’ın gözetimindeydi. Esed dosyayı 1994 yılında ağabeyi Basil’in ölümünden sonra Londra’dan dönen doktor oğlu Beşşar’a teslim ettiğinde durum Haddam ve Lübnan’daki müttefikleri açısından kolay değildi.
Haddam, Şam’daki siyasi rolünün azalmasıyla birlikte 2005 yılının haziran ayında gerçekleştirilen Baas Konferansı’nda tüm siyasi pozisyonlardan ve partideki görevlerinden istifa etti. Yalnızca parti merkezi liderliğinin üyesi konumunu korudu. Ardından geçtiğimiz yıl vefat edene kadar sürgünde kaldığı Paris’e gitti. (2006 yılının başlarında Faruk eş-Şara, Başkan Yardımcısı olarak görevlendirilmişti. Birkaç yıl önce de bu görevden alındı.) Eski Lübnan Başbakanı Refik Hariri’nin suikasta uğramasından sonra Şam tecrit edildi. Haddam, 2005 yılının sonunda  görevlerinden ayrıldığını duyurup Suriye rejimini ‘dost’ olan Lübnan Başbakanı’nı öldürmekle suçladı. Ayrıca sürgündeyken Müslüman Kardeşler ile Ali Sadruddin el-Beyanuni liderliğinde rejime muhalif olan Kurtuluş Cephesi’ni kurdu. Ardından vatana ihanetle suçlandı ve mallarına el konuldu.
Haddam, 2011 ayaklanmasından sonra önemli bir siyasi rol oynamadı. Anılarını yazmaya odaklanan Haddam, 2003 yılında ‘en-Nizamu’l Arabi’l Muasır’ (Çağdaş Arap Rejimi) adlı bir kitap yazdı. Kitapta demokrasi ve özgürlük konusundaki siyasi görüşlerine ve duruşuna yer verdi.
Haddam’ın sahip olduğu belgelere ve dosyalara ulaşan Şarku’l Avsat, bugünden itibaren Ebu Cemal’in anılarından bölümlerin yer alığı bir dizi yayınlayacak. Yazı dizisinde Suriye tarihinin temel aşamalarına ve rolüne dair bölümler yer alacak. Elbette bunlar tüm tarihi anlatmıyor. Yalnızca Haddam’ın anlattığı kadarını yansıtıyor:

Irak meselesi
Beşşar Esed, Devlet Başkanı Hafız Esed’in ölümünün ardından iktidara gelmesiyle Irak ile ilişkilere odaklandı. Suriye, ABD’nin Irak’a karşı gerçekleştirdiği saldırgan eylemlere karşı Irak rejimini savunmak için Arap dünyasında ve uluslararası arenada faaliyetler yürüttü. Ayrıca ABD’nin Irak’a savaş açılması yönündeki talimatlarına karşı güçlü bir duruş sergiledi. Bu noktada Beşşar Esed, Ali Hasan el-Mecid ve Taha Yasin Ramazan da dahil olmak üzere çok sayıda Iraklı lideri kabul etti. Bunlar arasında Suriye ve İran rejimlerine düşman olanlar da vardı.
Böylece yönetim, Irak rejimini devirmek için çalışmaktan, Arap ve uluslararası forumlarda onu savunma aşamasına geçti. İran ise Irak muhalefetindeki müttefikleri aracılığıyla Saddam Hüseyin’den ve rejiminden kurtulmaya çalışıyordu.
Iraklı ve Suriyeli heyetler sürekli karşılıklı ziyaretler gerçekleştiriyor ve iki ülke arasında anlaşmalar imzalamak üzerinde çalışmalar yürütüyordu. Suriye Başbakanı Muhammed Mustafa Miro'nun Irak savaşından kısa bir süre önce Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin ile görüştüğü ve ona bir Şam kılıcı hediye ettiği Bağdat ziyareti belki de bu durumun en anlamlı göstergesiydi. Miro, söz konusu görüşmede şu ifadeleri kullandı:
“Size bu Şam kılıcını hediye etmek istiyorum. Yanınızda olduğumuzu bilin. Irak’a saldırı, Suriye’ye saldırı demektir.”
Bu aşamada, İran ve ABD’nin gözetiminde Londra’da Irak muhalefet konferansı gerçekleştirildi. İran tarafı, üst düzey bir istihbarat yetkilisi beraberindeki heyetle temsil edildi. ABD tarafını temsilen ise Merkezi İstihbarat Teşkilatı'nın (CIA) üç üyesi görevlendirildi. İki heyet, Amerikalıların savaşın üzerini örtmek için kullandığı bir dizi kararı kabul eden konferansın başarısı için çalıştı.
ABD harekatının yoğunlaşması, bölgedeki güçlerin seferberliği ve Washington'ın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ni Irak'a karşı eylemini destekleyen bir kararı kabul etmeye ikna edememesi ile savaşın kaçınılmaz olduğu ortaya çıktı. Bu durum Şam’ın, Irak yanındaki duruşunun güçlü olması nedeniyle çatışmanın Suriye topraklarına kadar uzanmasından endişelenmesine sebep oldu. Söz konusu dönemde Suriye’de, Irak’ın yanında durma konusunda bir ulusal mutabakat oluştu. 
Devlet Başkanı Beşşar Esad bu gerçeğin ışığında, durumu İran liderliği ile tartışmak ve bölgedeki endişe verici yeni ve artan gerilim karşısında duruşunu birleştirmek için Tahran'a gitti. Ben de ona eşlik ettim.
16 Mart 2003 tarihinde Tahran’a gittik. Ulaştığımızda dönemin İran Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi, ardından da ‘Rehber’ Ali Hamaney ile görüşmeler yaptık. İşte iki toplantının kayıtları:

Karşılıklı övgülerin ardından Suriye Devlet Başkanı konuşmaya başladı. Öncelikle şu soruyu yöneltti:
“Savaşa kısa bir süre kalmışken ne yapabiliriz? Uzun süre, belki de yıllar sürecek bir savaş durumunda ne yapacağız?”
Ardından “ABD’nin istikrara kavuşacağını söylemiyorum. Ancak istikrar ve güvenliği sağladığı takdirde Suriye ve İran’a taşınacak” dedi.

Hatemi’nin Esed’e yanıtı ise şöyle oldu:
“Bunlar makul ve zamanında sorulmuş sorular. İran’da da sürekli bunları düşünüyoruz. Temsilcilerim, özellikle de Kemal Kharazi, başta Haddam Bey olmak üzere arkadaşları ile temaslarında bu konu üzerine eğiliyor. Bu durumu size açıklayayım. İki toplantı yaptım; ilki Rusya Dışişleri Bakanı Igor Ivanov, ikincisi de Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ile gerçekleştirildi. Chirac Bey beni aradı. Görüşme yarım saat sürdü. Her iki yetkili de Irak’ın saldırıya uğramasından endişe duyuyordu. Ancak endişeleri bunun da ötesindeydi. İkisi de yakın zamanda bir savaş başlayacağından bahsettiler.”

Muhammed Hatemi sözlerini şöyle sürdürdü:
“Günlerden ya salı ya da çarşambaydı. Saldırının Irak'ın ötesine taşınmaması için çabalamalıydık. Her ikisi de Irak’a saldırının ilk adım olmasından endişe duyuyordu. Bu endişe herkes için geçerliydi. Dünya kamuoyu tarafından duyulan bu endişe bizim için olumlu bir durumdu. ABD’nin uyguladığı tek taraflılı eylemlere karşı derin ve köklü bir muhalefet olduğunu gösteriyordu. Bu nedenle İslam Zirvesi'ndeki gayri resmi toplantım sırasında temsilcimiz bu desteği küresel bir talep olarak görerek Chirac’la ve diğer herkesle iletişime geçmesini istedi. Her iki yetkili de, yani Chirac ve Ivanov da savaşın farkına vardılar. Chirac, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde (BMGK) veto haklarını kullanmaya hazır olduklarını söyledi. Ancak ABD’nin savaşa hazır olduğunu vurguladı. Bu konudaki tutumu, savaş çıkaran ABD’ye karşıydı. Gerçekleştiği takdirde bunun yasa dışı bir saldırı olacağını söyledi. ‘Bundan sonra harekete geçme hakkına sahibiz’ diyen Chirac, ona daha önce söylediğim bir şeyi hatırladı. Kendisine hava saldırılarının Irak’a ve halkına ağır kayıplar verebileceğini ancak Saddam’ın düşüşüne yol açmayacağını söylemiştim. Bu nedenle nükleer bir savaşa zorlanacaklardı. Irak ordusunun ve muhafızlarının şehirleri savunacağını tahmin ediyordum.”

Hatemi’nin değerlendirmesinin devamında ABD’nin duruma değindi:
“ABD kesin bir zaferi ancak savaş süresini kısaltarak elde edebilir. Ancak eğer süre uzayacak olursa kaybedecektir. ABD kamuoyunun Başkan George W. Bush’a ve politikasına karşı çıkmak için askerlerin  cesetlerinin ülkeye dönmesi yeterli olacaktır. Bu nedenle ABD’nin bu savaşı bitirebileceğini sanmıyorum. Ancak ortada belirsiz bir nokta daha var; Iraklıların direnmeye ne kadar hazır olduklarını bilmiyorum. Savaşın meydana gelmesine izin verelim istemiyorum. Ancak savaş olursa ABD kolayca galip gelmemeli. Üçüncü önemli nokta ise savaş meydana gelirse ne yapacağımızla ilgili. Chirac ile görüştüğüm diğer konu da savaşın dünyadaki şiddet dalgasının yoğunlaşmasına ve artmasına yol açacağıydı. ABD, Afganistan'da eski El Kaide lideri Usame bin Ladin'i ortadan kaldırma hedefine ulaşmadı, aksine onu bir kahraman yaptı. Şimdi ortaya Saddam adında başka bir kahraman çıkarıyor ve aşırılık dalgası artacak. Chirac söylediklerimi destekledi, Amerikalıların bu bölgeden olmadığını söyledi.”

İran Cumhurbaşkanı konuşmasının devamında şu soruları yöneltti:
“Üçüncü aşamaya, yani savaş sonrası döneme girmeden önce şu sorumu tekrarlamak istiyorum: Savaş çıkması özellikle de şehir savaşı meydana gelmesi durumunda Irak halkının kararlılığını nasıl görüyorsunuz? Çünkü süre uzarsa zarar daha da büyük olacaktır.”

Esed’in cevabı ise şöyle oldu:
“Saddam, ABD harici taraflarla savaşıyor olsaydı düşüşü daha hızlı olurdu. Ama Amerikalılara akılsızlık hükmediyor. Savaşı günler veya haftalar içinde bitireceklerini söylediler. Gereksiz yere kendilerini bu zamanla kısıtladılar. Bir Iraklı bize ‘Saddam’dan mı yoksa Amerika’dan mı daha çok nefret ediyorsunuz?’ diye sorsa elbette Saddam diyenler olacaktır. Ancak buna rağmen Irak halkının Saddam’la birlikte savaşacağı hissediliyor. Bence bir grup Iraklı bir tarafa, başka bir grup ise diğer tarafa değer veriyor. Bir diğer konu da şu; Amerikalılar çok sayıda Iraklıyı öldürecek ve o an halk Saddam Hüseyin'in varlığını unutacak. Cumhuriyet Muhafızları ve rejimin etrafında toplanan partizanlara gelirsek; ben Cumhuriyet Muhafızları’na dikkat çekmek istiyorum. Çok sayıda siyasi ve askeri lider var. Bunları iki gruba ayırabiliriz: Birinci grup rejimden yararlananlar, ikinci grup ise suç işleyip infaz gerçekleştirenler. ABD’nin akılsızlığı başlayacak. Hiçbiri için bir çıkış noktası bırakmadı. Irak’a girmesi yasaklanan yaklaşık bin 700 muhalifin listesi yayınlandı. Irak için askeri bir yöneticiden bahsedildi. Bir savaş yaşanacak ancak günler sonra herkes ABD’ye karşı olacak.”
Hatemi de “Bugün, tüm muhalefet ABD’ye karşı duruyor. Şiileri ve Sünnileri anlaşmazlıkların üstesinden gelmeye doğru itmeliyiz” dedi.
 
Esed bu sözlerin ardından konuşmasına şöyle devam etti:
“Saddam’ın yanında en çok duran ülke biziz. Buna karşılık bizimle en az koordinasyon içindeki ülke de yine Irak. Başka bir dünyada yaşayan garip bir rejim. Daha önce içteki etkileşimi genişletmem gerektiğini söylüyordum. Şimdi Suriye'de belediye seçimlerimiz var. Uçakta bu katılımı nasıl artıracağımızı konuşuyorduk. Saddam Hüseyin ise bunun tam aksini yapıyor. Dün Irak'ı dört bölgeye ayırdı. Bölgelerden birini Kimyager lakaplı Ali Hasan el-Mecid'e teslim etti. Bu, tabloyu Saddam’ın aleyhine çevirecek. Bizler Suriyeliler ve İranlılar olarak muhalefete nasıl yaklaşmalıyız? Yurt dışındaki muhalefeti kontrol altına almak gerekiyor. Bir role sahip olamazlar. Irak içinde daha geniş kapsamlı bir ilişkiye ihtiyacımız var. Suriye'de bizim için ilişkiler iki rejim arasındaki güvensizlik nedeniyle zayıf. Bu konu ayrıntılı bir çalışma gerektiriyor. Çünkü Irak'ı yönetmeye gelen herhangi bir konsey veya kişi de bu insanlardan olacaktır. ABD, bir Arap ülkesinin Saddam'ın yerine İzzet ed-Durri’nin geçmesi teklifini kabul etmedi. Konuya dair düşüncelerim bunlar.”

Hatemi ise bu sözlere karşın şunları söyledi:
“Irak'ta da neler olup bittiğini bilmiyoruz. Saddam ve Amerika'ya karşı çelişkili bir his olduğunu düşünüyorum. Bence savaş uzarsa, insanlar kayıpları görürse ve ordu ve Cumhuriyet Muhafızları direnebilirse zaman ABD’nin aleyhine işleyecektir. Irak'ın geleceği için tehdit oluşturan her türlü eğilimi yok etmek, mezhepçilik ve hiziplerle temsil edilen önemli tehlikeleri ortadan kaldırmak zorunludur. Çünkü bunlar ABD’nin işini kolaylaştırıyor. Sanki Şiiler, Kürtler ve diğerleri gibi pay istiyor. Bu Irak’ın geleceği için zehir niteliğinde. Irak'ın demokratik geleceğini düşünmenin gerekli olduğunu düşünüyorum. Böylece Irak, düşmanı olmasa bile ABD’nin elinde olmaz. Muhalefetin konumu artık pervasızlıkla nitelendirilirken Amerikan davranışı küstahlıkla karakterize ediliyor. Şimdi muhalefetin en büyük iddiası, ABD’nin onlara kötü davrandığı ve herkesin davranışlarından rahatsız olduğu. Bunlar arasında Amerika’ya oldukça yakın olan Ahmed el-Celbi de bulunuyordu. Bu durum, herkesin aklını başına toparlamasına ve mezhep konusundaki çalışmaları azaltmasına yardımcı oldu. Bu aşamada Türkiye büyük bir role sahip. Türkiye'nin Amerika'ya verdiği taahhütlere rağmen yönetiminin bizimle ve İslam dünyasıyla çalışma eğiliminde olduğunun farkındayım. Bir Kürt devletinin kurulmasına karşı dikkatli olmalıyız. İran Kürtlerinin İranlı, Iraklı Kürtlerin Iraklı ve Türkiyeli Kürtlerin Türk olduğu düşüncesinin yerleşmesi gerek. Bu konuda Türklerin endişeleri giderilmeli ve rahatlatılmalılar. Her halükarda bu konularda biz, siz ve Irak muhalefeti arasında koordinasyon sağlanmalıdır.”

Esed ise bu konuya ilişkin şu değelendirmede bulundu:
“Muhalefet içinde iki grup var: İlki olgunluğa ulaştı ve ABD ile ilgilenmeyecek. İkinci grup ise işaret edildiği anda ABD’ye doğru koştu. Bunlar iktidara gelirlerse Suriye ve İran ile birlikte hareket etmeyip ABD tarafında olacaklar. Bu nedenle ilişkileri genişletmek ve başka koordinasyon unsurlarını yaratmak zorunludur. En büyük unsur da Kürtlerdir. Endişeleri var ve bir ülke kurmayı düşünüyorlarEn önemli nokta bu. . Bu en önemli nokta. Bu konuyu Abdullah Gül ile görüştüm. Suriyeli bir güvenlik heyeti birkaç gün önce Türkiye’ye gitti. Şu an Suriye ile Türkiye arasındaki iş birliğinin merkezinde  Kürt devleti meselesi var. Bu durum askerlerin ve diğer grupların Türkiye’de toplanmasına neden oluyor. Çünkü bu konu Türkiye, Suriye, İran ve Irak'ı endişelendiriyor. Koordinasyon içinde olmalıyız.”
 
Muhammed Hatemi de konuya ilişkin şunları söyledi:
“Türkiye savaş öncesi ve savaş sonrası aşamalar için çok önemli. Türkiye talimatları ABD’den alıyor. Bu durum İslami Zirve Konferansı’nda oldukça açık bir şekilde ortaya çıkmıştı. İstanbul'daki altılı buluşmada kendimizi sınırlamamalıyız. Savaş aşamasında ve ötesinde Suriye, İran ve Türkiye'yi içine alan alanda bölgesel bir güç olabileceğimizi düşünüyorum. Çünkü Türkiye de bizim gibi etkileniyor. Savaşla ilgili durum nisan ayının sonuna doğru belli olacak. Yeni Recep Tayyip Erdoğan hükümetinin imajı belirginleşecek. Irak arenasında işler daha da kötüleşebilir. Nelerin başarılabileceğini tartışmak için üçlü bir zirve veya bakanlar düzeyinde bir toplantı yapmayı öneriyorum. Savaş çıksa da çıkmasa da, ABD kazansa da kazanmasa da bakanlar düzeyinde bir toplantı yapıp ardından üçlü bir zirve gerçekleştirmenin büyük bir etkisi olacağı görüşündeyim. Şimdiden bu konu üzerinde düşünmeliyiz. Daha önce 5+6 konusunu, yani Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) beş üyesi ve Irak’ın altı komşu ülkesini kapsayan bir toplantı yapılmasını önermiştik. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri bu fikri memnuniyetle karşıladı. Fakat gerçekleştirilmedi. Bu fikir özellikle de Fransa, Rusya ve Çin'in aldığı pozisyonlardan sonra bugün yeniden gündeme gelebilir mi?”
Bu noktada söze giren Kemal Kharazi “Cumhurbaşkanı Hatemi, ulusal uzlaşma fikrini ortaya attı” dedi. Hatemi ise  “Sorun şu ki, kimse bu fikri beğenmedi” cevabını verdi. Bunun üzerine Kharazi, “Bu fikir, yeniden gündeme gelse bir ışık söz konusu olur mu?” diye sordu. Yanıt Esed’den geldi:
“Öneri, taraflar arasında müzakereler gerçekleştirmekti. Bunun için uygun bir vakit değil. Çünkü teklif, kimin daha çok alacağıyla ilgili olur. Milletler arası rekabet olacak. Dünya konunun bir düşmanlık değil, içsel bir sorun olduğunu anlayacaktır. Biz düşmanlığa odaklanmak istiyoruz. Uygun gördüğüm bir diğer mesele ise gelişme kaydedilmesi. Iraklılarla çok konuştuk. Ne beşli komite ne de başka bir şeyde bizimle koordinasyon içinde değiller. Onlarla muhalefet hakkında konuştuğumuzda, kimseden korkmadıklarını söylüyorlar.”
Hatemi, “Muhalefet, kimseden hoşlanmıyor” derken Esed ise “ABD gibi sahte vaatlerde bulunabiliriz ama yine de konu Irak Dışişleri Bakanı ile gündeme getirilebilir. Savaştaki ilk sorun Saddam'ın kendisidir” şeklinde konuştu. Hatemi, savaşla ilgili meselede ABD’nin agresif davrandığını, proje ve planlarının olabileceğine işaret etti. “Ordunun içeride bir şeyler yapabileceğinden emin misiniz?” sorusunu yönelten Hatemi, ABD’nin hızlı bir zafer elde ettiği takdirde işlerin zorlaşacağını vurguladı. Beşşar Esed ise “Çözüm direnişte.” cevabını verdi. Esed ayrıca, Hatemi’nin savaş çıkması durumunda ne olacağına ilişkin sorusuna “Savaştan önce direnişe hazırlanmalı” yanıtını verdi.

Muhammed Hatemi ise şunları söyledi:
“Birkaç hedef olmalı. Birincisi, savaş çıkması taraftarı değiliz. İkincisi, çıktığı takdirde hızla sona ermesini istemiyoruz. Üçüncüsü, Irak’ın geleceğidir. Bu hedeflere ulaşmak için çalışma ve koordinasyon yapmalı, muhalefetle nasıl başa çıkılacağını tartışmalıyız. Bir diğer nokta da Irak'ta neler olup bittiği ve onu nasıl etkileyeceğini bilmemiz gerektiğidir. Aynı durum Irak’ın geleceği için de geçerlidir. Çabalarımız mezhepçilikten kaçınmaya odaklanmalı. Muhalefetle birlikte hareket etme şartımız, sorun çıkarmama taahhüdünde bulunmaları olmalı. Sünni ve Şii arasında ayrım yapmıyoruz. Böyle bir durum söz konusu olursa, ki beni de bu endişelendiriyor, o zaman muhalefet düşer. Bu da yenilginin sebebi olur.”

Ardından sözü Esed aldı:
“Irak'taki mezhep önerisinin olumsuz sonuçları var. Öncelikle önerinin bir hedefi olmalı: Muhalefete odaklanmak Bu Amerikalıları korkutuyor. Ancak konu aşiretlerle ilişkileri de tartışmayı gerektiriyor. ABD’nin yanında yer alacaklar mı bilmiyorum ama şimdilik verilen paralarla mutlular”
Esed sözlerinin devamında “Aşiretlerle ilişkiniz nasıl?” diye sordu.

Hatemi bu soruya şöyle cevap verdi:
“Aramızda herhangi bir ilişki yok. Ama muhalefetin aşiretlerle temas halinde olduğuna ve başka bağlantıları da bulunduğuna inanıyorum.”
Esed ise ilişki kurmanın oldukça zor olacağına işaret etti.

Bu noktada ben söze girdim ve şunları söyledim:
“Bir önerim var: Suriye ve İran fikir birliği içinde. Bir çalışma yöntemi bulunmalı. ABD’lilerin muhalefette içlerine sızdığı birçok taraf var. Irak muhalefetini incelemek için bir çalışma grubu kurmayı öneriyorum. Amerikan şemsiyesi altında çalışmaya karşı olan birçok muhalif taraf var. Ayrıca savaşın rejime saldırmak için uygun bir fırsat olduğunu düşünenler de mevcut.”
Hatemi bana “Katılmıyorum. Fakat ABD’lilerden muhalefete sızanlar olduğu ve bazılarının karşı çıkmadığı konusunda sizinle hemfikirim”  yanıtını verdi. Bunun üzerine sözlerime şöyle devam ettim:
“Katılımcılardan bazıları onların ABD ve İngiltere istihbaratıyla çalıştıklarını söylüyor. Nitekim konferansa gözlemci olarak CIA üyeleri katıldı. Ayrıca İran istihbarat mensupları da gözlemci olarak yer aldı, katıldı. Bu nedenle Irak muhalefeti incelenmeli ve etkili olabileceğimiz koşullar tespit edilmelidir.”

İran Cumhurbaşkanı da şu değerlendirmede bulundu:
“Şüphe yok ki ABD ile anlaşmayı tercih ettiler. Ancak ABD’nin onlarla kötü ilişkileri muhalefete ABD’ye karşı birleşik bir duruşa sahipmiş gibi bakmalarını sağladı. Bu nedenle muhalefet Erbil'de geri çekildi. ABD yüzde 100 yanında duranlar dışında bu muhalefetten kimseyi kabul etmiyor. ABD elçisi Zalmay Halilzad muhalefete, ‘Muhalefeti kabul etmiyoruz ve Irak'a askeri bir yönetici yerleştireceğiz. Sükûnet sağlandıktan sonra siyasi bir hükümdar getirip bir Irak anayasası oluşturacağız. Sizinle en fazla istişarede bulunabiliriz” diye seslendi. ABD, askeri müdahalede bulunduğunda muhalefetin hiçbir etkinliği olmayacak. ABD, Irak'ta istediğini elde etmek için plan yaptı. Muhalefetteki tüm taraflar bundan rahatsız oldu. Erbil'de ABD'ye karşı bir açıklama yayınlamaya karar verdiler. Bu iyi bir şey. ABD’nin üslubunu değiştirmesinde etkili oldu. Bu nedenle, bir grup muhalifin ABD ile birlikte hareket ettiği ve diğer grubun bağımsız olduğu konusunda size katılmıyorum. Ancak aynı zamanda, ABD ile hareket etmenin çıkarlarına hizmet ettiğini gören herhangi bir muhalif taraf, onunla yakınlaşacaktır. Buna ek olarak başından beri ABD yanlısı taraflar da mevcut. Fakat aynı zamanda muhalefetin dışında daha ciddi ve dirençli olanların da bulunduğu görüşünüzü destekliyorum. Ancak gerçekçi olmalıyız. Devlet Başkanı Beşşar Esed’in Türkiye ile görüşmemiz yönündeki bu önerisi akıllıcadır. Farklılıkların artmasını önlemek ve muhalefetin ABD'nin kollarına düşmesini engellemek için muhalefete geniş bir çerçevede bakmalıyız. Bir tür varlık göstermekten mutluluk duyacağız. Bir çalışma grubu fikrini onaylıyorum. Fakat insan her zaman iyi ile kötü arasında kalmıyor. Bazen kötünün daha kötüden ayırt edilmesi gerekir.”
Cumhurbaşkanı Hatemi ile görüşmemiz bittikten sonra Yüce Lider Ali Hamaney ile bir araya gelmek üzere yola çıktı. Bizi hoş karşılayan Hamaney, ziyaretin her iki ülkeye de hayırlı olmasını temennisinde bulundu.

Bunun üzerine Esed şunları söyledi:
“İki ülke arasındaki koordinasyon oldukça yüksek. Ziyaretimiz kesinlikle başarıya ulaşacak. Bu ziyaret iki ülke arasındaki koordinasyonda bir düzeltme imkanı verecek. Bugün gerçekleştirdiğimiz görüşme, iki ülke arasındaki fikir uyumunu ortaya koyuyor. Irak konusunu kapsamlı bir şekilde tartıştık ve birçok analiz yapıldı. Bu konudaki görüşler oldukça kasvetli. İttifakımız, pozisyon ve tarihimiz umut vadediyor. Maskeler düştü ve her şey ortaya çıktı. ABD niyetini açıkladı. Irak'ı işgal etmek ve bir askeri hükümdar yerleştirmek istediğini söyledi. Daha sonra Suriye, İran ve hoşlanmadığı herhangi bir ülkeyle savaşacağını duyurdu. ABD’nin askeri gücünün ve Suriye ile İran’ın imkanlarının farkındayız. Ancak biz toprak sahibiyiz. Başlangıçta herkes için zararlı olması nedeniyle savaşın çıkmasını istemediğimizi söyledik. Ama arkamıza yaslanıp sıranın bize gelmesini beklememiz mantıksız. Suriye ve İran dışında Irak’ın hiçbir komşusu karar alma yetkisine sahip değil. Fakat bir savaş meydana gelmesi durumunda yapılacak en önemli şeyin, savaşın ABD, yorulana kadar uzatılması olduğunu düşünüyorum.”

Hamaney de şunları söyledi:
“Bölgede neler olup bittiğine dair yapılan bu iyi analiz için çok teşekkür ederim. Gerçek şu ki biz iki kardeş ülkeyiz. Birçok mesele ve ortak tehlikeler bizi bir araya getiriyor. Bu, tam iş birliğimizi artırmak için başlı başına bir teşvik faktörüdür. Bölge tehlikeli bir durumla karşı karşıya.”

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 6: Saddam ile Rafsancani arasında gizli barış mektuplaşmaları oldu

Eski Suriye Dışişleri Bakanı Haddam’ın günlükleri 5: Bush, Avn’ın ‘engel’ olduğunu bildirdiği bir mektup gönderdi… Esed bunu isyanı sonlandırmak için bir ‘yeşil ışık’ olarak nitelendirdi

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 4: ‘Güçlerimiz Hizbullah’ın kışlasına saldırdı’

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 3: ‘Hariri, Canbolat’ın teklifi üzerine bizimle bir araya geldi. Hafız Esed kendisini sınadı’

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 2: ‘Esed fikrini değiştirdi, Lahud’a verdiği süreyi uzattı. Suriye uluslararası iradeyle çarpıştı’



Husiler Aden Uluslararası Havalimanı'nı füze ve İHA'larla hedef aldı

Daha önce Husilerin Aden Uluslararası Havalimanı'na düzenlediği saldırının ardından yükselen duman (Reuters)
Daha önce Husilerin Aden Uluslararası Havalimanı'na düzenlediği saldırının ardından yükselen duman (Reuters)
TT

Husiler Aden Uluslararası Havalimanı'nı füze ve İHA'larla hedef aldı

Daha önce Husilerin Aden Uluslararası Havalimanı'na düzenlediği saldırının ardından yükselen duman (Reuters)
Daha önce Husilerin Aden Uluslararası Havalimanı'na düzenlediği saldırının ardından yükselen duman (Reuters)

Husiler, balistik füzeler ve bombalı İHA'lar, Aden'de sivil hava trafiğini tehdit etti. Husilerin Aden Uluslararası Havalimanı'na düzenlediği saldırıda, inişe hazırlanan Yemen'e ait bir yolcu uçağı son anda rotasını değiştirmek zorunda kalırken, Taiz'deki Husilerin bombardımanında 5 sivil yaralandı.

Yemen Ulaştırma Bakanlığı, Husilerin Aden Havalimanı'nı iki balistik füze ve çok sayıda bombalı insansız hava aracıyla hedef aldığını açıkladı. Bakanlık, füzelerden birinin, Kahire'den gelen ve sivil yolcuları taşıyan Yemen Havayolları'nın 603 sefer sayılı uçağının inişinden birkaç dakika önce havalimanı pistinin yakınına düştüğünü bildirdi.

Bakanlık, saldırının sabaha karşı saat 03.00'te Cidde'ye gitmek üzere başka bir uçuşu bekleyen yolcuların havalimanında bulunduğu sırada gerçekleştiğini belirtti. O sırada biri Yemen Havayolları'na, diğeri Aden Air'e ait iki uçak da havalimanında bulunuyordu. Saldırı, yolcuları, çalışanları ve uçuş ekiplerini doğrudan tehlikeye attı.

Saldırının oluşturduğu risk üzerine ilgili makamlar acil önlemler aldı. Kahire'den gelen uçağın Aden'e inişi iptal edilerek Cidde'ye yönlendirilirken, havalimanında bulunan iki uçak da tahliye edilerek tehlike bölgesinden uzaklaştırıldı. Bu sırada Aden semalarında Husilere ait insansız hava araçları tespit edildi.

Hava trafiğine tehdit

Yemen Ulaştırma Bakanlığı, havalimanının hedef alınmasını "tehlikeli bir tırmanış" olarak nitelendirerek bunun sivil havacılığı, havalimanlarını ve sivil tesisleri koruyan uluslararası hukuk ve teamüllerin ihlali olduğunu belirtti. Bakanlık, saldırının hava trafiğinin güvenliği ile yolcuların ve çalışanların hayatları açısından ciddi sonuçlar doğurabileceği uyarısında bulundu.

vfghj
Aden Uluslararası Havalimanı'nda Yemen Havayolları'na ait bir uçak (Yerel medya)

Bakanlık, başta Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü (ICAO) olmak üzere uluslararası toplum ve ilgili sivil havacılık kuruluşlarına saldırıyı kınama ve havalimanları, sivil tesisler ile ticari havacılığın askeri saldırılara karşı korunması konusunda sorumluluklarını yerine getirme çağrısı yaptı.

Yemen İnsan Hakları Bakanlığı da saldırıyı kınayarak Aden Havalimanı'nın hedef alınmasının uluslararası insancıl hukuk kurallarının ağır bir ihlali ve sivillerin yaşam, güvenlik ve hareket özgürlüğüne yönelik bir tehdit olduğunu belirtti.

Bakanlık, Husilerin 30 Aralık 2020'de, Yemen hükümetinin ülkeye dönüşü sırasında Aden Havalimanı'na düzenlediği saldırıyı hatırlattı. Söz konusu saldırıda can kayıpları ve yaralanmalar yaşanmış, havalimanı ile tesislerinde hasar meydana gelmişti.

Yemen İnsan Hakları Bakanlığı, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Birleşmiş Milletler ve ilgili uluslararası kuruluşlara sivil tesislerin korunmasını ve bu tesislerin hedef alınmasına son verilmesini sağlayacak önlemler alma, saldırıdan sorumlu kişileri hesap vermeye çağırma ve cezasızlıklarının önüne geçme çağrısında bulundu.

Taiz'de 5 sivil yaralandı

Husilerin kuşatması altındaki Taiz kentinde ise Husilerin kentin merkezindeki eş-Şemasi ve es-Sevra bölgelerine düzenlediği bombardımanda 5 sivil yaralandı. Yaralıların, Sevra Hastanesi'ndeki sağlık kaynağı tarafından doğrulandığı belirtildi.

fghyjuık
Husilerin füzeleri, Yemen'in hükümet güçlerinin kontrolündeki bölgelerde sivilleri hedef alıyor (Husi medyası)

Sağlık kaynağı, acil servise 5 yaralının getirildiğini açıkladı. Yaralılar arasında 24 yaşındaki Şadi Reşad Ganım el-Beşiri'nin omuz ve sol elinden, 22 yaşındaki Eymen Ali Said Huzza'nın ise sağ kolundan şarapnel parçalarıyla yaralandığı bildirildi.

23 yaşındaki Hamza Cemil Şeref Sabit'in sol uyluğuna, 22 yaşındaki Yakup Muhammed Hüseyin Ali'nin sol kalçasına, 20 yaşındaki Hüseyin Muhammed Hüseyin Ali Hadi'nin ise sağ koluna şarapnel parçaları isabet etti.

Sağlık kaynağı, yaralıların gerekli tıbbi tedaviyi aldığını belirtti.

Havalimanına yönelik saldırı ve Taiz'deki yerleşim bölgelerinin bombalanması, Yemen'deki askeri operasyonların genişlediği bir dönemde gerçekleşti. İran destekli Husiler, sivil bölgeleri ve kritik tesisleri hedef almaya devam ederken saldırılar, sivillerin hareketliliği ve ticari hava trafiği açısından yeni riskler oluşturuyor.

ghyjuı
Husiler, seyir güvenliğini ve sivilleri tehdit etmek için İHA ve füzeleri kullanıyor (Husi medyası)

 


Yemen Şafağı’nın sürprizlerinden sonra ne olacak?

Fotoğraf: Majalla
Fotoğraf: Majalla
TT

Yemen Şafağı’nın sürprizlerinden sonra ne olacak?

Fotoğraf: Majalla
Fotoğraf: Majalla

Enver el-Ansi

“Yemen Şafağı” Operasyonu, özellikle Yemen Silahlı Kuvvetleri'nin Babul Mendeb Boğazı'nı, Zubab bölgesini ve havaalanını, stratejik Muha şehrini geri almasıyla büyük sürprizler taşıyordu. Bu başarılar, bazı hükümet güçlerinin gizemli ve düzensiz bir şekilde geri çekilmesinin ardından Husi milislerinin bu bölgelere ulaşmasından yaklaşık bir aydan daha kısa bir sürede gerçekleşti.

O dönemde bu geri çekilme şok etkisi yaratmış ve hükümet güçlerinin liderliğini eksiklikleri gidermeye ve saflarını yeniden düzenlemeye sevk etmişti. Daha sonra, meşru hükümeti destekleyen Suudi Arabistan liderliğindeki koalisyonun savaş uçaklarının önemli ve etkili desteğiyle bu güçler önceki konumlarına güçlü bir şekilde geri döndüler.

Sürpriz, sadece Yemen ordusunun, Husilerin İran Devrim Muhafızları uzmanlarının yardımıyla inşa etmeye başladığı mevzilere, tahkimatlara ve kurduğu yeni radar tesislerine yaptığı ani saldırıda değil, aynı zamanda milislerin, kuzeyden ve doğudan ulaştıkları Kızıldeniz ve güneybatı kıyı şeridinin kumlarında panik ve düzensizlik içinde dağılmalarında, kendileri için askeri bir başarı olarak değerlendirilebilecek herhangi bir çatışmaya girişmeden buradan sökülüp atılmalarında yatıyordu.

Diğer sürpriz ise, Zubab limanı ve havaalanı çevresindeki hızlı kuşatma manevrasının ardından, Devler Tugayı’nın güneyde, Babul Mendeb Boğazı'nın kalbinde yer alan Perim (Mayyun) Adası'na doğru hemen harekete geçmesiydi. Bunu, stratejik kıyı kenti Muha'ya doğru hızlı bir kuzeye ilerleme ve oradan da kalan kıyı bölgelerini güvence altına alma izledi. Tüm bunlar, Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi'nin açıkladığı gibi, nihai amacı birleşik Yemen'in tarihi başkenti Sana'yı geri almak, oradan, meşru ulusal devleti yeniden kurmak ve egemenliğini tüm Yemen topraklarına yaymak için her yöne operasyonlar düzenlemek olan büyük bir askeri operasyonun parçasıydı.

Aynı günün erken saatlerinde, bu operasyon, Taiz vilayetinin bazı şehirlerinde, köylerinde ve dağlık bölgelerinde ele geçirdikleri mevzilerden Husi milislerini kovmak için diğer cephelerde çatışmaların tırmanmasıyla aynı zamana denk geldi. Husiler, Babul Mendeb'e nazır dağları kontrol etmeden, boğazdaki varlıklarının tehdit altında ve savunmasız kalacağını bildikleri için bu mevzileri ele geçirmişlerdi. Milisler düzensiz bir şekilde bu mevzilerden hızla geri çekilmeye başlarken, onlarcası öldürüldü veya yaralandı ve onlarcası da hükümet güçleri, halk direnişi ve yavaş yavaş geri alınan, batı kıyısındaki “özgürleştirilmiş diğer bölgelere katılan köylerin sakinleri tarafından esir alındı.

Bu arada, ülkenin doğusundaki Marib vilayetinin güney ve batı cephelerinde de şiddetli çatışmalar yoğunlaştı. Ulusal ordu güçleri, özellikle el-Kasara cephesinde, Marib çölünde ve komşu el-Cevf vilayetinde devam eden temizleme operasyonları ve milislerin takibi arasında, Husi savaşçılarına karşı önemli ilerlemeler kaydetti.

Husiler ve İran için durum netti ve her iki müttefik de kendileri için ne planlandığının farkındaydılar. Ancak, Suudi Arabistan'ın eski ve yeni müttefikleri arasında destek toplamak için yaptığı hamlelerin sonuçlarını kavramayı reddederek yine aynı hataya düştüler

Bu panoramik sahnenin merkezinde, başta başkent Sana olmak üzere Yemen'in çeşitli vilayetlerindeki çok sayıda önemli askeri bölge ve hedefi vuran düzinelerce hava saldırısı vardı. Şehrin sakinlerinin çoğu, her biri kendince, güzel şehirlerini Husilerin elinden “kurtarma” operasyonunun başlamasından duyduğu umut ve iyimserliği dile getirdi. Aralarından birisi; “Husiler, bazı mahalleleri ya aralarında yüzlerce kadın ve çocuğun da bulunduğu binlerce masum ve mazlum insanı hapsettikleri cezaevlerine ve gözaltı merkezlerine ya da ölüleri için mezarlıklara dönüştürdüler; bu ölülerin çoğu milisler tarafından kandırılarak ölüme gönderildi” dedi.

Yemen Hava Kuvvetleri, Yemen insansız hava araçları ve koalisyon savaş uçakları tarafından gerçekleştirilen koordineli hava saldırıları, Saada vilayeti genelindeki Husi mevzilerini de hedef aldı.Husi grubu Saada’nın dağlarındaki mağaraları ülkenin kontrolü altındaki diğer vilayetlerdeki darbe rejimini yönetmek için tahkim edilmiş kaleler olarak kullanıyor.

Milislerin tutumu

Milisler, Yemen Şafağı Operasyonu'nun başlatılmasından bu yana yaşadıkları ağır yenilgilerin ardından silahlı unsurlarının moralini yüksek tutmak için öngörülebilir bir inatçılıkla ve canla başla bir medya propagandası yürütüyorlar. Grubun bazı liderleri ve şahin kanadı, Güney Kızıldeniz'deki yenilgilerini inkar etmeye ve güçlerinin Babul Mendeb'deki mevzilerini koruduklarında ısrar etmeye devam ederken, bunu kanıtlayacak herhangi bir yeni görüntü sunamadılar. Bunun yerine, Sana'ya yapılan hava saldırılarında sivil kayıplar yaşandığı iddialarını yoğunlaştırarak dikkatleri boğazda yaşananlardan başka bir yöne çekmeye çalıştılar. Aynı zamanda, 21 Eylül 2014'te ulusal uzlaşmaya karşı gerçekleştirdikleri darbeden bugüne kadar devlet ve topluma karşı yürüttükleri savaşlar serisinde, çoğunluğu kadın ve çocuk olmak üzere yüz binlerce Yemenliyi öldürdüklerini veya ölmelerine neden olduklarını unutmuş gibi yaparak sempati toplamaya giriştiler.

fgthyj
5 Ekim 2026'da yayınlanan bir videodan alınan bir karede, Yemen'in Taiz vilayetindeki Zubab yakınlarında bir yolda askeri araçlar ilerliyor (Reuters)

Husi grubunun, intikam, öfke ve hayal kırıklığını ifade etme ve en azından destekçileri nezdinde itibarını koruma dışında pratik bir sonuç beklemese bile, Yemen topraklarına ve komşu Suudi Arabistan'a yönelik balistik füze ve insansız hava aracı saldırılarına pervasızca devam etmek de dahil olmak üzere çeşitli şekillerde tepkilerini sürdürmesi bekleniyor.

Aynı zamanda, grubun, kamuoyunu daha fazla yanıltıcı söylenti ve hatta bazı genel izleyicilerin yanlış veya yanıltıcı olduğunu ayırt edemeyeceği yapay zeka tarafından oluşturulmuş uydurma görüntü ve videolarla kirletmek için yumuşak güç araçlarını ve  trollerini kullanmaya devam etmesi muhtemel. Zira grup, propaganda, medya ve psikolojik savaş konusunda oldukça deneyimli.

Tahran bu olaylara nasıl bakıyor?

Yıllardır Babul Mendeb Boğazı'nı ele geçirme planının arkasında olan, bunu stratejik ve ideolojik bir hedef olarak gören, ABD ile devam eden çatışmasında Hürmüz Boğazı ile birlikte pazarlık kozu olarak kullanmayı amaçlayan İran Devrim Muhafızları liderleri arasında derin bir hayal kırıklığı ve öfke duygusu hakim olmalı. İran, Babul Mendeb Boğazı'ndaki kontrolünü, Husi vekilleri aracılığıyla, ABD'nin müttefiki veya dostu olanlar başta olmak üzere Kızıldeniz'e kıyısı olan ülkelerin ekonomilerinin yanı sıra, küresel ekonomi için savaşın maliyetini artırmak için kullanmaya çalıştı.

Husilerle mücadele için uluslararası ve bölgesel destek

Yemen Şafağı Operasyonu'nun başlatılmasından günler, daha doğrusu haftalar önce, Husiler ve İran için durum netti ve her iki müttefik taraf da kendileri için ne planlandığının farkındaydılar. Ancak, her ikisi de Suudi Arabistan'ın Körfez, Arap, İslam dünyası ile uluslararası toplumdaki eski ve yeni müttefikleri arasında destek toplamak için yaptığı hamlelerinin hedefini kasten kavramayı reddettikleri için yine aynı tuzağa düştüler. Bu hamlelerin amacı, Suudi Arabistan'ın, Yemen halkının Riyad liderliğindeki koalisyonun yardımıyla devletini geri alma hakkını destekleyen uluslararası kararlar ya da Suudi Arabistan'ın uluslararası hukuk uyarınca kendini savunma, egemenliğini ve toprak bütünlüğünü koruma hakkı çerçevesinde atabileceği herhangi bir adımı meşrulaştırmaktı. Nitekim Yemen Şafağı Operasyonu'nun sabahında, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ülkesinin pozisyonunu yeniden teyit ederek, “Suudi Arabistan'ın Husiler tarafından saldırıya uğradıktan sonra kendini savunma hakkı vardır” dedi. “Yemen'de şu anda yaşananları, Yemen güçlerinin Husilerin ele geçirdiği toprakları geri almaya çalışmasıyla birlikte Husi saldırganlığına yönelik bir karşı saldırı olarak değerlendirdiğini” belirten Bakan, “Suudi Arabistan ile Yemen hükümetinin Babul Mendeb'in Husi kontrolünde olmasını kabul etmeyeceğini” vurguladı. Washington'un Suudi Arabistan ile güvenlik anlaşmaları ve taahhütleri olduğunu ve bunları yerine getireceğini de sözlerine ekledi.

Sana ve Saada'daki Husi kaleleri saldırıların odağı haline geldiğinden, pusulanın bu bölgelerden sapmaması gerekiyor

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre ABD Dışişleri Bakanı'nın açıklaması bu türden ilk açıklama değildi. Fransa, Suudi Arabistan'ın kuzeyden maruz kaldığı Iraklı Şii milis grupların saldırılarına karşı koymasına yardımcı olmak için asker ve hava savunma ekipmanı gönderme sözü vermişti. Mekke İttifakı, güneyden yapılan Husi saldırılarına karşı Suudi Arabistan'ı savunmak için güç konuşlandırmak üzere Riyad, Ankara ve İslamabad arasındaki anlaşmaları etkinleştirmeye hazır olduğunu duyurdu. Bundan önce, Suudi Arabistan liderliğinde ve 14'ten fazla ülkeden oluşan deniz savunma koalisyonu, bölgedeki su yollarına erişimin güvenliğini sağlamak amacıyla kuruldu. Ancak Husiler, şüphesiz Tahran'ın emriyle, bunların hepsini görmezden geldiler ve şimdi de durumu doğru değerlendirememelerinin bedelini ödüyorlar.

Sana'ya giden yol

Yemen siyasi ve askeri liderliği, dün sabah bir dizi “genel seferberlik ve ulusal silahlanma çağrısı” duyurusu ve hükümet güçlerinin saflarına asker alımı ve kaydının açılmasının ardından başlatılan Yemen Şafağı Operasyonu'nun temel amacının Sana'yı Husi kontrolünden kurtarmak olduğunu vurguladı. Ancak liderliğin, birleşik Yemen'in tarihi başkentine giden yolun taşlarının henüz döşenmemiş olduğunun farkında olduğu da kesin. Karadan Sana'ya yönelik ilerleme, sivillerin güvenliğini sağlamak için hâlâ zaman, çaba ve dikkatli planlama gerektiriyor.

Bilhassa Hudeyde'nin üç limanının yanı sıra Midi Limanı’nın da geri alınması durumunda, liderlik, aralarında bazı Husi firarilerinin veya yakın zamanda gruptan ayrılanların da bulunduğu diğerleri gibi, Husilerin gücünün dışarıdan herhangi bir müdahaleden önce içeriden çökeceğine inanıyor. Zira bu limanlar geri alındığında Sana ve Tahran arasındaki hayati önem taşıyan bağlantı da koparılmış olacak. Grubun ilk dönemlerinde bu, İran Devrim Muhafızları ile Yemen'deki Husi kolu arasında gizli bir bağlantı ağıydı.

 Sonuç olarak, analistlere göre, milislere karşı askeri harekat başladıktan sonra kesinlikle durdurulmamalı. Sana ve Saada'daki Husi kaleleri saldırıların odağı haline geldiğinden, pusulanın ibresi buradan sapmamalı veya kaymamalı. Silah, mühimmat ve yeni Dini Liderin gözünde “gelecek” olarak kabul edilen “ölene kadar cihat” ideolojisinin kaynağı kesildiğinde milis güçleri otomatik olarak dağılabilir.


Libya Temsilciler Meclisi, Akile Salih dönemini kapattı; Abdünnebi’yi başkan seçti

Temsilciler Meclisi üyesi Salihîn Abdünnebi, Meclis Başkanlığına seçildi. (Meclis Sözcüsü Abdullah Blihak’ın sayfası)
Temsilciler Meclisi üyesi Salihîn Abdünnebi, Meclis Başkanlığına seçildi. (Meclis Sözcüsü Abdullah Blihak’ın sayfası)
TT

Libya Temsilciler Meclisi, Akile Salih dönemini kapattı; Abdünnebi’yi başkan seçti

Temsilciler Meclisi üyesi Salihîn Abdünnebi, Meclis Başkanlığına seçildi. (Meclis Sözcüsü Abdullah Blihak’ın sayfası)
Temsilciler Meclisi üyesi Salihîn Abdünnebi, Meclis Başkanlığına seçildi. (Meclis Sözcüsü Abdullah Blihak’ın sayfası)

Libya’nın doğusundaki Bingazi kentinde toplanan Temsilciler Meclisi, yeni yasama dönemi için Milletvekili Salihin Abdünnebi’yi başkan seçti. Böylece 2014’ten beri Meclis Başkanlığı görevini yürüten Akile Salih dönemi sona ermiş oldu.

Meclis Sözcüsü Abdullah Blihak dün akşam yaptığı açıklamada, Abdünnebi’nin Salih’in yerine seçildiğini bildirdi. Seçim, Salih’in ikinci yardımcısı Misbah Dume başkanlığında düzenlenen oturumda gerçekleştirildi. Abdünnebi, yaklaşık 82 yaşındaki Salih’in de mensubu olduğu Ubeydat aşiretine bağlı bulunuyor.

Temsilciler Meclisi, başkanlık divanını seçmek amacıyla Bingazi’deki merkezinde ikinci başkan yardımcısının başkanlığında toplandı. Oturum öncesinde Salih’in destekçileri ile Meclis İç Tüzüğü’nde değişiklik yapılmasını ve yeni bir başkan seçilmesini isteyen milletvekilleri arasında derin görüş ayrılıkları ve bölünme yaşandı. Salih’in birinci yardımcısı Fevzi en-Nuveyri de başkanın destekçileri arasında yer aldı.

Abdünnebi, 2014’ten bu yana Temsilciler Meclisi’nde Tobruk seçim bölgesini temsil ediyor. Faaliyetleri arasında Dışişleri ve Uluslararası İşbirliği Komisyonu üyeliği ile Libya-Türkiye Parlamentolar Arası Dostluk Komitesi başkanlığı bulunuyor. Ayrıca bölgesel ve uluslararası parlamento toplantıları ile Arap Parlamentolar Birliği’nin faaliyetlerine katılıyor.

cvfghyj
Abdünnebi, 2014’ten bu yana Temsilciler Meclisi’nde Tobruk seçim bölgesini temsil ediyor. (Libya Hükümeti Adalet Bakanlığı)

Abdünnebi’nin 110 milletvekilinin katıldığı oturumda başkan seçilmesinin ardından Meclis, dün akşam birinci başkan yardımcısını belirlemek üzere seçim sürecine geçti. Bu görev için Tarık el-Eşter, Sıddık Hammude ve İzzeddin Kveyreb aday oldu. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre Ubeydat aşireti, Libya’nın doğusundaki Yeşil Dağ bölgesi, Tobruk ve çevresinde yaşayan ülkenin en büyük ve önde gelen aşiretlerinden biri olarak biliniyor.

Yasal olarak Libya Temsilciler Meclisi 200 sandalyeden oluşuyor. Ancak 2014 seçimlerinde güvenlik gerekçeleriyle bazı seçim bölgelerinde sandık kurulamaması nedeniyle yalnızca 188 sandalye doldurulabildi. Bugün ise ölüm, istifa ve boykotlar nedeniyle fiilen görev yapan milletvekili sayısı bunun da altında bulunuyor.

“Ulusal Ordu” Başkomutanı Mareşal Halife Hafter, geçen hafta Meclis Başkanı Akile Salih ile yaşanan krizin ardından bazı milletvekilleriyle bir araya gelmişti. Görüşmenin sonunda Hafter, “bölünmüşlüğün sona erdirilmesi ve devlet kurumlarının birleştirilmesine yönelik çabaları” desteklediğini belirtmiş, siyasi süreçte Temsilciler Meclisi’nin rolünü ve 4+4 Komitesi’nin sonuçlarını takdir ettiğini ifade etmişti.

Görüşmeye katılan milletvekili İsam el-Cehani, Meclis’in reformlar için birleştirilmesini sağlayacak adımların, başta İç Tüzük’te değişiklik yapılması ve yeni bir Meclis başkanlık divanının seçilmesi olmak üzere desteklenmesi konusunda uzlaşıldığını söyledi. El-Cehani ayrıca 4+4 anlaşmasına ve anayasa değişikliğine desteğin sürdürülmesi konusunda da mutabakata varıldığını ifade etti.