Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri: ‘Esed, Irak muhalefetine sahte vaatlerde bulunmayı önerirken Hatemi bir Kürt devletine karşı uyarı yaptı’

Hafız Esed (solda), Beşşar Esed (ortada) ve Abdulhalim Haddam. (1994)
Hafız Esed (solda), Beşşar Esed (ortada) ve Abdulhalim Haddam. (1994)
TT

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri: ‘Esed, Irak muhalefetine sahte vaatlerde bulunmayı önerirken Hatemi bir Kürt devletine karşı uyarı yaptı’

Hafız Esed (solda), Beşşar Esed (ortada) ve Abdulhalim Haddam. (1994)
Hafız Esed (solda), Beşşar Esed (ortada) ve Abdulhalim Haddam. (1994)

Suriye’de uzun yıllar boyunca Dışişleri Bakanı ve Devlet Başkanı Yardımcılığı gibi birçok önemli pozisyonda görev yapan Abdulhalim Haddam’ın günlükleri, ülkeden ayrıldığı 2005’e kadar Ortadoğu’da yaşananlara ve uluslararası arenanın bölgeye nasıl nüfuz ettiğine ışık tutuyor. ABD’nin Irak işgali öncesinde yaşananlar, dönemin İran Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi, Dini Lideri Ali Hamaney ve Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed arasında gerçekleşen toplantının ilk elden tanığı olan Haddam’ın aktardığı bilgilerle su yüzüne çıkıyor. İlk gençliğinde Baas Partisi’ne katılan, Hama isyanında şehre vali olarak atanan, Kuneytra işgal edildiğinde de görevde olan bölgenin önemli aktörlerinden Abdulhalim Haddam’ın ardında bıraktığı bilgiler, bölgenin kaderini tayin eden kararların ve kapalı kapılar ardında gerçekleşen görüşmelerin üzerindeki sır perdesini kaldırıyor.
Şarku’l Avsat’ın yayınlamaya başladığımız bu yazı dizisinde Haddam’ın günlükleri ile sadece Suriye değil, tüm Ortadoğu ve uluslararası arenada kurulan ilişkilerin tarihine yönelik önemli bilgilere yer veriliyor.
Abdulhalim Haddam’ın biyografisi ve sahip olunan belgeler, Suriye’nin son yıllardaki hikayesinin büyük bir bölümünü anlatır nitelikte. ‘Ebu Cemal’ olarak bilinen Haddam, Baas Partisi’nin 1963 yılında iktidara gelmesinden 2005 yılında ülkeden ayrıldığını ilan edip ülkeyi terk edene kadar Suriye’nin bölgede oynadığı rolün ve önemli olayların tanığıydı.
Ebu Cemal onlarca yıl içinde, 1960’ların başında İhvan-ı Müslimin (Müslüman Kardeşler) ile yaşanan çatışma döneminde Hama Valisi olarak görev yaptı. Söz konusu 10 yılın sonunda, Kuneytra’nın düşüşü sırasında da Şam Kırsalı Valisi’ydi. Dışişleri Bakanı olarak görev yaptı. Şam'da merkezi bir pozisyondaydı. Lübnan'daki genişleme sırasında Başkan Yardımcısı’ydı. Hatta ‘Lübnan Hâkimi’ olarak nitelendiriliyordu.
Lübnan dosyası 1998 yılına kadar Haddam’ın gözetimindeydi. Esed dosyayı 1994 yılında ağabeyi Basil’in ölümünden sonra Londra’dan dönen doktor oğlu Beşşar’a teslim ettiğinde durum Haddam ve Lübnan’daki müttefikleri açısından kolay değildi.
Haddam, Şam’daki siyasi rolünün azalmasıyla birlikte 2005 yılının haziran ayında gerçekleştirilen Baas Konferansı’nda tüm siyasi pozisyonlardan ve partideki görevlerinden istifa etti. Yalnızca parti merkezi liderliğinin üyesi konumunu korudu. Ardından geçtiğimiz yıl vefat edene kadar sürgünde kaldığı Paris’e gitti. (2006 yılının başlarında Faruk eş-Şara, Başkan Yardımcısı olarak görevlendirilmişti. Birkaç yıl önce de bu görevden alındı.) Eski Lübnan Başbakanı Refik Hariri’nin suikasta uğramasından sonra Şam tecrit edildi. Haddam, 2005 yılının sonunda  görevlerinden ayrıldığını duyurup Suriye rejimini ‘dost’ olan Lübnan Başbakanı’nı öldürmekle suçladı. Ayrıca sürgündeyken Müslüman Kardeşler ile Ali Sadruddin el-Beyanuni liderliğinde rejime muhalif olan Kurtuluş Cephesi’ni kurdu. Ardından vatana ihanetle suçlandı ve mallarına el konuldu.
Haddam, 2011 ayaklanmasından sonra önemli bir siyasi rol oynamadı. Anılarını yazmaya odaklanan Haddam, 2003 yılında ‘en-Nizamu’l Arabi’l Muasır’ (Çağdaş Arap Rejimi) adlı bir kitap yazdı. Kitapta demokrasi ve özgürlük konusundaki siyasi görüşlerine ve duruşuna yer verdi.
Haddam’ın sahip olduğu belgelere ve dosyalara ulaşan Şarku’l Avsat, bugünden itibaren Ebu Cemal’in anılarından bölümlerin yer alığı bir dizi yayınlayacak. Yazı dizisinde Suriye tarihinin temel aşamalarına ve rolüne dair bölümler yer alacak. Elbette bunlar tüm tarihi anlatmıyor. Yalnızca Haddam’ın anlattığı kadarını yansıtıyor:

Irak meselesi
Beşşar Esed, Devlet Başkanı Hafız Esed’in ölümünün ardından iktidara gelmesiyle Irak ile ilişkilere odaklandı. Suriye, ABD’nin Irak’a karşı gerçekleştirdiği saldırgan eylemlere karşı Irak rejimini savunmak için Arap dünyasında ve uluslararası arenada faaliyetler yürüttü. Ayrıca ABD’nin Irak’a savaş açılması yönündeki talimatlarına karşı güçlü bir duruş sergiledi. Bu noktada Beşşar Esed, Ali Hasan el-Mecid ve Taha Yasin Ramazan da dahil olmak üzere çok sayıda Iraklı lideri kabul etti. Bunlar arasında Suriye ve İran rejimlerine düşman olanlar da vardı.
Böylece yönetim, Irak rejimini devirmek için çalışmaktan, Arap ve uluslararası forumlarda onu savunma aşamasına geçti. İran ise Irak muhalefetindeki müttefikleri aracılığıyla Saddam Hüseyin’den ve rejiminden kurtulmaya çalışıyordu.
Iraklı ve Suriyeli heyetler sürekli karşılıklı ziyaretler gerçekleştiriyor ve iki ülke arasında anlaşmalar imzalamak üzerinde çalışmalar yürütüyordu. Suriye Başbakanı Muhammed Mustafa Miro'nun Irak savaşından kısa bir süre önce Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin ile görüştüğü ve ona bir Şam kılıcı hediye ettiği Bağdat ziyareti belki de bu durumun en anlamlı göstergesiydi. Miro, söz konusu görüşmede şu ifadeleri kullandı:
“Size bu Şam kılıcını hediye etmek istiyorum. Yanınızda olduğumuzu bilin. Irak’a saldırı, Suriye’ye saldırı demektir.”
Bu aşamada, İran ve ABD’nin gözetiminde Londra’da Irak muhalefet konferansı gerçekleştirildi. İran tarafı, üst düzey bir istihbarat yetkilisi beraberindeki heyetle temsil edildi. ABD tarafını temsilen ise Merkezi İstihbarat Teşkilatı'nın (CIA) üç üyesi görevlendirildi. İki heyet, Amerikalıların savaşın üzerini örtmek için kullandığı bir dizi kararı kabul eden konferansın başarısı için çalıştı.
ABD harekatının yoğunlaşması, bölgedeki güçlerin seferberliği ve Washington'ın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ni Irak'a karşı eylemini destekleyen bir kararı kabul etmeye ikna edememesi ile savaşın kaçınılmaz olduğu ortaya çıktı. Bu durum Şam’ın, Irak yanındaki duruşunun güçlü olması nedeniyle çatışmanın Suriye topraklarına kadar uzanmasından endişelenmesine sebep oldu. Söz konusu dönemde Suriye’de, Irak’ın yanında durma konusunda bir ulusal mutabakat oluştu. 
Devlet Başkanı Beşşar Esad bu gerçeğin ışığında, durumu İran liderliği ile tartışmak ve bölgedeki endişe verici yeni ve artan gerilim karşısında duruşunu birleştirmek için Tahran'a gitti. Ben de ona eşlik ettim.
16 Mart 2003 tarihinde Tahran’a gittik. Ulaştığımızda dönemin İran Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi, ardından da ‘Rehber’ Ali Hamaney ile görüşmeler yaptık. İşte iki toplantının kayıtları:

Karşılıklı övgülerin ardından Suriye Devlet Başkanı konuşmaya başladı. Öncelikle şu soruyu yöneltti:
“Savaşa kısa bir süre kalmışken ne yapabiliriz? Uzun süre, belki de yıllar sürecek bir savaş durumunda ne yapacağız?”
Ardından “ABD’nin istikrara kavuşacağını söylemiyorum. Ancak istikrar ve güvenliği sağladığı takdirde Suriye ve İran’a taşınacak” dedi.

Hatemi’nin Esed’e yanıtı ise şöyle oldu:
“Bunlar makul ve zamanında sorulmuş sorular. İran’da da sürekli bunları düşünüyoruz. Temsilcilerim, özellikle de Kemal Kharazi, başta Haddam Bey olmak üzere arkadaşları ile temaslarında bu konu üzerine eğiliyor. Bu durumu size açıklayayım. İki toplantı yaptım; ilki Rusya Dışişleri Bakanı Igor Ivanov, ikincisi de Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ile gerçekleştirildi. Chirac Bey beni aradı. Görüşme yarım saat sürdü. Her iki yetkili de Irak’ın saldırıya uğramasından endişe duyuyordu. Ancak endişeleri bunun da ötesindeydi. İkisi de yakın zamanda bir savaş başlayacağından bahsettiler.”

Muhammed Hatemi sözlerini şöyle sürdürdü:
“Günlerden ya salı ya da çarşambaydı. Saldırının Irak'ın ötesine taşınmaması için çabalamalıydık. Her ikisi de Irak’a saldırının ilk adım olmasından endişe duyuyordu. Bu endişe herkes için geçerliydi. Dünya kamuoyu tarafından duyulan bu endişe bizim için olumlu bir durumdu. ABD’nin uyguladığı tek taraflılı eylemlere karşı derin ve köklü bir muhalefet olduğunu gösteriyordu. Bu nedenle İslam Zirvesi'ndeki gayri resmi toplantım sırasında temsilcimiz bu desteği küresel bir talep olarak görerek Chirac’la ve diğer herkesle iletişime geçmesini istedi. Her iki yetkili de, yani Chirac ve Ivanov da savaşın farkına vardılar. Chirac, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde (BMGK) veto haklarını kullanmaya hazır olduklarını söyledi. Ancak ABD’nin savaşa hazır olduğunu vurguladı. Bu konudaki tutumu, savaş çıkaran ABD’ye karşıydı. Gerçekleştiği takdirde bunun yasa dışı bir saldırı olacağını söyledi. ‘Bundan sonra harekete geçme hakkına sahibiz’ diyen Chirac, ona daha önce söylediğim bir şeyi hatırladı. Kendisine hava saldırılarının Irak’a ve halkına ağır kayıplar verebileceğini ancak Saddam’ın düşüşüne yol açmayacağını söylemiştim. Bu nedenle nükleer bir savaşa zorlanacaklardı. Irak ordusunun ve muhafızlarının şehirleri savunacağını tahmin ediyordum.”

Hatemi’nin değerlendirmesinin devamında ABD’nin duruma değindi:
“ABD kesin bir zaferi ancak savaş süresini kısaltarak elde edebilir. Ancak eğer süre uzayacak olursa kaybedecektir. ABD kamuoyunun Başkan George W. Bush’a ve politikasına karşı çıkmak için askerlerin  cesetlerinin ülkeye dönmesi yeterli olacaktır. Bu nedenle ABD’nin bu savaşı bitirebileceğini sanmıyorum. Ancak ortada belirsiz bir nokta daha var; Iraklıların direnmeye ne kadar hazır olduklarını bilmiyorum. Savaşın meydana gelmesine izin verelim istemiyorum. Ancak savaş olursa ABD kolayca galip gelmemeli. Üçüncü önemli nokta ise savaş meydana gelirse ne yapacağımızla ilgili. Chirac ile görüştüğüm diğer konu da savaşın dünyadaki şiddet dalgasının yoğunlaşmasına ve artmasına yol açacağıydı. ABD, Afganistan'da eski El Kaide lideri Usame bin Ladin'i ortadan kaldırma hedefine ulaşmadı, aksine onu bir kahraman yaptı. Şimdi ortaya Saddam adında başka bir kahraman çıkarıyor ve aşırılık dalgası artacak. Chirac söylediklerimi destekledi, Amerikalıların bu bölgeden olmadığını söyledi.”

İran Cumhurbaşkanı konuşmasının devamında şu soruları yöneltti:
“Üçüncü aşamaya, yani savaş sonrası döneme girmeden önce şu sorumu tekrarlamak istiyorum: Savaş çıkması özellikle de şehir savaşı meydana gelmesi durumunda Irak halkının kararlılığını nasıl görüyorsunuz? Çünkü süre uzarsa zarar daha da büyük olacaktır.”

Esed’in cevabı ise şöyle oldu:
“Saddam, ABD harici taraflarla savaşıyor olsaydı düşüşü daha hızlı olurdu. Ama Amerikalılara akılsızlık hükmediyor. Savaşı günler veya haftalar içinde bitireceklerini söylediler. Gereksiz yere kendilerini bu zamanla kısıtladılar. Bir Iraklı bize ‘Saddam’dan mı yoksa Amerika’dan mı daha çok nefret ediyorsunuz?’ diye sorsa elbette Saddam diyenler olacaktır. Ancak buna rağmen Irak halkının Saddam’la birlikte savaşacağı hissediliyor. Bence bir grup Iraklı bir tarafa, başka bir grup ise diğer tarafa değer veriyor. Bir diğer konu da şu; Amerikalılar çok sayıda Iraklıyı öldürecek ve o an halk Saddam Hüseyin'in varlığını unutacak. Cumhuriyet Muhafızları ve rejimin etrafında toplanan partizanlara gelirsek; ben Cumhuriyet Muhafızları’na dikkat çekmek istiyorum. Çok sayıda siyasi ve askeri lider var. Bunları iki gruba ayırabiliriz: Birinci grup rejimden yararlananlar, ikinci grup ise suç işleyip infaz gerçekleştirenler. ABD’nin akılsızlığı başlayacak. Hiçbiri için bir çıkış noktası bırakmadı. Irak’a girmesi yasaklanan yaklaşık bin 700 muhalifin listesi yayınlandı. Irak için askeri bir yöneticiden bahsedildi. Bir savaş yaşanacak ancak günler sonra herkes ABD’ye karşı olacak.”
Hatemi de “Bugün, tüm muhalefet ABD’ye karşı duruyor. Şiileri ve Sünnileri anlaşmazlıkların üstesinden gelmeye doğru itmeliyiz” dedi.
 
Esed bu sözlerin ardından konuşmasına şöyle devam etti:
“Saddam’ın yanında en çok duran ülke biziz. Buna karşılık bizimle en az koordinasyon içindeki ülke de yine Irak. Başka bir dünyada yaşayan garip bir rejim. Daha önce içteki etkileşimi genişletmem gerektiğini söylüyordum. Şimdi Suriye'de belediye seçimlerimiz var. Uçakta bu katılımı nasıl artıracağımızı konuşuyorduk. Saddam Hüseyin ise bunun tam aksini yapıyor. Dün Irak'ı dört bölgeye ayırdı. Bölgelerden birini Kimyager lakaplı Ali Hasan el-Mecid'e teslim etti. Bu, tabloyu Saddam’ın aleyhine çevirecek. Bizler Suriyeliler ve İranlılar olarak muhalefete nasıl yaklaşmalıyız? Yurt dışındaki muhalefeti kontrol altına almak gerekiyor. Bir role sahip olamazlar. Irak içinde daha geniş kapsamlı bir ilişkiye ihtiyacımız var. Suriye'de bizim için ilişkiler iki rejim arasındaki güvensizlik nedeniyle zayıf. Bu konu ayrıntılı bir çalışma gerektiriyor. Çünkü Irak'ı yönetmeye gelen herhangi bir konsey veya kişi de bu insanlardan olacaktır. ABD, bir Arap ülkesinin Saddam'ın yerine İzzet ed-Durri’nin geçmesi teklifini kabul etmedi. Konuya dair düşüncelerim bunlar.”

Hatemi ise bu sözlere karşın şunları söyledi:
“Irak'ta da neler olup bittiğini bilmiyoruz. Saddam ve Amerika'ya karşı çelişkili bir his olduğunu düşünüyorum. Bence savaş uzarsa, insanlar kayıpları görürse ve ordu ve Cumhuriyet Muhafızları direnebilirse zaman ABD’nin aleyhine işleyecektir. Irak'ın geleceği için tehdit oluşturan her türlü eğilimi yok etmek, mezhepçilik ve hiziplerle temsil edilen önemli tehlikeleri ortadan kaldırmak zorunludur. Çünkü bunlar ABD’nin işini kolaylaştırıyor. Sanki Şiiler, Kürtler ve diğerleri gibi pay istiyor. Bu Irak’ın geleceği için zehir niteliğinde. Irak'ın demokratik geleceğini düşünmenin gerekli olduğunu düşünüyorum. Böylece Irak, düşmanı olmasa bile ABD’nin elinde olmaz. Muhalefetin konumu artık pervasızlıkla nitelendirilirken Amerikan davranışı küstahlıkla karakterize ediliyor. Şimdi muhalefetin en büyük iddiası, ABD’nin onlara kötü davrandığı ve herkesin davranışlarından rahatsız olduğu. Bunlar arasında Amerika’ya oldukça yakın olan Ahmed el-Celbi de bulunuyordu. Bu durum, herkesin aklını başına toparlamasına ve mezhep konusundaki çalışmaları azaltmasına yardımcı oldu. Bu aşamada Türkiye büyük bir role sahip. Türkiye'nin Amerika'ya verdiği taahhütlere rağmen yönetiminin bizimle ve İslam dünyasıyla çalışma eğiliminde olduğunun farkındayım. Bir Kürt devletinin kurulmasına karşı dikkatli olmalıyız. İran Kürtlerinin İranlı, Iraklı Kürtlerin Iraklı ve Türkiyeli Kürtlerin Türk olduğu düşüncesinin yerleşmesi gerek. Bu konuda Türklerin endişeleri giderilmeli ve rahatlatılmalılar. Her halükarda bu konularda biz, siz ve Irak muhalefeti arasında koordinasyon sağlanmalıdır.”

Esed ise bu konuya ilişkin şu değelendirmede bulundu:
“Muhalefet içinde iki grup var: İlki olgunluğa ulaştı ve ABD ile ilgilenmeyecek. İkinci grup ise işaret edildiği anda ABD’ye doğru koştu. Bunlar iktidara gelirlerse Suriye ve İran ile birlikte hareket etmeyip ABD tarafında olacaklar. Bu nedenle ilişkileri genişletmek ve başka koordinasyon unsurlarını yaratmak zorunludur. En büyük unsur da Kürtlerdir. Endişeleri var ve bir ülke kurmayı düşünüyorlarEn önemli nokta bu. . Bu en önemli nokta. Bu konuyu Abdullah Gül ile görüştüm. Suriyeli bir güvenlik heyeti birkaç gün önce Türkiye’ye gitti. Şu an Suriye ile Türkiye arasındaki iş birliğinin merkezinde  Kürt devleti meselesi var. Bu durum askerlerin ve diğer grupların Türkiye’de toplanmasına neden oluyor. Çünkü bu konu Türkiye, Suriye, İran ve Irak'ı endişelendiriyor. Koordinasyon içinde olmalıyız.”
 
Muhammed Hatemi de konuya ilişkin şunları söyledi:
“Türkiye savaş öncesi ve savaş sonrası aşamalar için çok önemli. Türkiye talimatları ABD’den alıyor. Bu durum İslami Zirve Konferansı’nda oldukça açık bir şekilde ortaya çıkmıştı. İstanbul'daki altılı buluşmada kendimizi sınırlamamalıyız. Savaş aşamasında ve ötesinde Suriye, İran ve Türkiye'yi içine alan alanda bölgesel bir güç olabileceğimizi düşünüyorum. Çünkü Türkiye de bizim gibi etkileniyor. Savaşla ilgili durum nisan ayının sonuna doğru belli olacak. Yeni Recep Tayyip Erdoğan hükümetinin imajı belirginleşecek. Irak arenasında işler daha da kötüleşebilir. Nelerin başarılabileceğini tartışmak için üçlü bir zirve veya bakanlar düzeyinde bir toplantı yapmayı öneriyorum. Savaş çıksa da çıkmasa da, ABD kazansa da kazanmasa da bakanlar düzeyinde bir toplantı yapıp ardından üçlü bir zirve gerçekleştirmenin büyük bir etkisi olacağı görüşündeyim. Şimdiden bu konu üzerinde düşünmeliyiz. Daha önce 5+6 konusunu, yani Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) beş üyesi ve Irak’ın altı komşu ülkesini kapsayan bir toplantı yapılmasını önermiştik. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri bu fikri memnuniyetle karşıladı. Fakat gerçekleştirilmedi. Bu fikir özellikle de Fransa, Rusya ve Çin'in aldığı pozisyonlardan sonra bugün yeniden gündeme gelebilir mi?”
Bu noktada söze giren Kemal Kharazi “Cumhurbaşkanı Hatemi, ulusal uzlaşma fikrini ortaya attı” dedi. Hatemi ise  “Sorun şu ki, kimse bu fikri beğenmedi” cevabını verdi. Bunun üzerine Kharazi, “Bu fikir, yeniden gündeme gelse bir ışık söz konusu olur mu?” diye sordu. Yanıt Esed’den geldi:
“Öneri, taraflar arasında müzakereler gerçekleştirmekti. Bunun için uygun bir vakit değil. Çünkü teklif, kimin daha çok alacağıyla ilgili olur. Milletler arası rekabet olacak. Dünya konunun bir düşmanlık değil, içsel bir sorun olduğunu anlayacaktır. Biz düşmanlığa odaklanmak istiyoruz. Uygun gördüğüm bir diğer mesele ise gelişme kaydedilmesi. Iraklılarla çok konuştuk. Ne beşli komite ne de başka bir şeyde bizimle koordinasyon içinde değiller. Onlarla muhalefet hakkında konuştuğumuzda, kimseden korkmadıklarını söylüyorlar.”
Hatemi, “Muhalefet, kimseden hoşlanmıyor” derken Esed ise “ABD gibi sahte vaatlerde bulunabiliriz ama yine de konu Irak Dışişleri Bakanı ile gündeme getirilebilir. Savaştaki ilk sorun Saddam'ın kendisidir” şeklinde konuştu. Hatemi, savaşla ilgili meselede ABD’nin agresif davrandığını, proje ve planlarının olabileceğine işaret etti. “Ordunun içeride bir şeyler yapabileceğinden emin misiniz?” sorusunu yönelten Hatemi, ABD’nin hızlı bir zafer elde ettiği takdirde işlerin zorlaşacağını vurguladı. Beşşar Esed ise “Çözüm direnişte.” cevabını verdi. Esed ayrıca, Hatemi’nin savaş çıkması durumunda ne olacağına ilişkin sorusuna “Savaştan önce direnişe hazırlanmalı” yanıtını verdi.

Muhammed Hatemi ise şunları söyledi:
“Birkaç hedef olmalı. Birincisi, savaş çıkması taraftarı değiliz. İkincisi, çıktığı takdirde hızla sona ermesini istemiyoruz. Üçüncüsü, Irak’ın geleceğidir. Bu hedeflere ulaşmak için çalışma ve koordinasyon yapmalı, muhalefetle nasıl başa çıkılacağını tartışmalıyız. Bir diğer nokta da Irak'ta neler olup bittiği ve onu nasıl etkileyeceğini bilmemiz gerektiğidir. Aynı durum Irak’ın geleceği için de geçerlidir. Çabalarımız mezhepçilikten kaçınmaya odaklanmalı. Muhalefetle birlikte hareket etme şartımız, sorun çıkarmama taahhüdünde bulunmaları olmalı. Sünni ve Şii arasında ayrım yapmıyoruz. Böyle bir durum söz konusu olursa, ki beni de bu endişelendiriyor, o zaman muhalefet düşer. Bu da yenilginin sebebi olur.”

Ardından sözü Esed aldı:
“Irak'taki mezhep önerisinin olumsuz sonuçları var. Öncelikle önerinin bir hedefi olmalı: Muhalefete odaklanmak Bu Amerikalıları korkutuyor. Ancak konu aşiretlerle ilişkileri de tartışmayı gerektiriyor. ABD’nin yanında yer alacaklar mı bilmiyorum ama şimdilik verilen paralarla mutlular”
Esed sözlerinin devamında “Aşiretlerle ilişkiniz nasıl?” diye sordu.

Hatemi bu soruya şöyle cevap verdi:
“Aramızda herhangi bir ilişki yok. Ama muhalefetin aşiretlerle temas halinde olduğuna ve başka bağlantıları da bulunduğuna inanıyorum.”
Esed ise ilişki kurmanın oldukça zor olacağına işaret etti.

Bu noktada ben söze girdim ve şunları söyledim:
“Bir önerim var: Suriye ve İran fikir birliği içinde. Bir çalışma yöntemi bulunmalı. ABD’lilerin muhalefette içlerine sızdığı birçok taraf var. Irak muhalefetini incelemek için bir çalışma grubu kurmayı öneriyorum. Amerikan şemsiyesi altında çalışmaya karşı olan birçok muhalif taraf var. Ayrıca savaşın rejime saldırmak için uygun bir fırsat olduğunu düşünenler de mevcut.”
Hatemi bana “Katılmıyorum. Fakat ABD’lilerden muhalefete sızanlar olduğu ve bazılarının karşı çıkmadığı konusunda sizinle hemfikirim”  yanıtını verdi. Bunun üzerine sözlerime şöyle devam ettim:
“Katılımcılardan bazıları onların ABD ve İngiltere istihbaratıyla çalıştıklarını söylüyor. Nitekim konferansa gözlemci olarak CIA üyeleri katıldı. Ayrıca İran istihbarat mensupları da gözlemci olarak yer aldı, katıldı. Bu nedenle Irak muhalefeti incelenmeli ve etkili olabileceğimiz koşullar tespit edilmelidir.”

İran Cumhurbaşkanı da şu değerlendirmede bulundu:
“Şüphe yok ki ABD ile anlaşmayı tercih ettiler. Ancak ABD’nin onlarla kötü ilişkileri muhalefete ABD’ye karşı birleşik bir duruşa sahipmiş gibi bakmalarını sağladı. Bu nedenle muhalefet Erbil'de geri çekildi. ABD yüzde 100 yanında duranlar dışında bu muhalefetten kimseyi kabul etmiyor. ABD elçisi Zalmay Halilzad muhalefete, ‘Muhalefeti kabul etmiyoruz ve Irak'a askeri bir yönetici yerleştireceğiz. Sükûnet sağlandıktan sonra siyasi bir hükümdar getirip bir Irak anayasası oluşturacağız. Sizinle en fazla istişarede bulunabiliriz” diye seslendi. ABD, askeri müdahalede bulunduğunda muhalefetin hiçbir etkinliği olmayacak. ABD, Irak'ta istediğini elde etmek için plan yaptı. Muhalefetteki tüm taraflar bundan rahatsız oldu. Erbil'de ABD'ye karşı bir açıklama yayınlamaya karar verdiler. Bu iyi bir şey. ABD’nin üslubunu değiştirmesinde etkili oldu. Bu nedenle, bir grup muhalifin ABD ile birlikte hareket ettiği ve diğer grubun bağımsız olduğu konusunda size katılmıyorum. Ancak aynı zamanda, ABD ile hareket etmenin çıkarlarına hizmet ettiğini gören herhangi bir muhalif taraf, onunla yakınlaşacaktır. Buna ek olarak başından beri ABD yanlısı taraflar da mevcut. Fakat aynı zamanda muhalefetin dışında daha ciddi ve dirençli olanların da bulunduğu görüşünüzü destekliyorum. Ancak gerçekçi olmalıyız. Devlet Başkanı Beşşar Esed’in Türkiye ile görüşmemiz yönündeki bu önerisi akıllıcadır. Farklılıkların artmasını önlemek ve muhalefetin ABD'nin kollarına düşmesini engellemek için muhalefete geniş bir çerçevede bakmalıyız. Bir tür varlık göstermekten mutluluk duyacağız. Bir çalışma grubu fikrini onaylıyorum. Fakat insan her zaman iyi ile kötü arasında kalmıyor. Bazen kötünün daha kötüden ayırt edilmesi gerekir.”
Cumhurbaşkanı Hatemi ile görüşmemiz bittikten sonra Yüce Lider Ali Hamaney ile bir araya gelmek üzere yola çıktı. Bizi hoş karşılayan Hamaney, ziyaretin her iki ülkeye de hayırlı olmasını temennisinde bulundu.

Bunun üzerine Esed şunları söyledi:
“İki ülke arasındaki koordinasyon oldukça yüksek. Ziyaretimiz kesinlikle başarıya ulaşacak. Bu ziyaret iki ülke arasındaki koordinasyonda bir düzeltme imkanı verecek. Bugün gerçekleştirdiğimiz görüşme, iki ülke arasındaki fikir uyumunu ortaya koyuyor. Irak konusunu kapsamlı bir şekilde tartıştık ve birçok analiz yapıldı. Bu konudaki görüşler oldukça kasvetli. İttifakımız, pozisyon ve tarihimiz umut vadediyor. Maskeler düştü ve her şey ortaya çıktı. ABD niyetini açıkladı. Irak'ı işgal etmek ve bir askeri hükümdar yerleştirmek istediğini söyledi. Daha sonra Suriye, İran ve hoşlanmadığı herhangi bir ülkeyle savaşacağını duyurdu. ABD’nin askeri gücünün ve Suriye ile İran’ın imkanlarının farkındayız. Ancak biz toprak sahibiyiz. Başlangıçta herkes için zararlı olması nedeniyle savaşın çıkmasını istemediğimizi söyledik. Ama arkamıza yaslanıp sıranın bize gelmesini beklememiz mantıksız. Suriye ve İran dışında Irak’ın hiçbir komşusu karar alma yetkisine sahip değil. Fakat bir savaş meydana gelmesi durumunda yapılacak en önemli şeyin, savaşın ABD, yorulana kadar uzatılması olduğunu düşünüyorum.”

Hamaney de şunları söyledi:
“Bölgede neler olup bittiğine dair yapılan bu iyi analiz için çok teşekkür ederim. Gerçek şu ki biz iki kardeş ülkeyiz. Birçok mesele ve ortak tehlikeler bizi bir araya getiriyor. Bu, tam iş birliğimizi artırmak için başlı başına bir teşvik faktörüdür. Bölge tehlikeli bir durumla karşı karşıya.”

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 6: Saddam ile Rafsancani arasında gizli barış mektuplaşmaları oldu

Eski Suriye Dışişleri Bakanı Haddam’ın günlükleri 5: Bush, Avn’ın ‘engel’ olduğunu bildirdiği bir mektup gönderdi… Esed bunu isyanı sonlandırmak için bir ‘yeşil ışık’ olarak nitelendirdi

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 4: ‘Güçlerimiz Hizbullah’ın kışlasına saldırdı’

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 3: ‘Hariri, Canbolat’ın teklifi üzerine bizimle bir araya geldi. Hafız Esed kendisini sınadı’

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 2: ‘Esed fikrini değiştirdi, Lahud’a verdiği süreyi uzattı. Suriye uluslararası iradeyle çarpıştı’



El-Halil’in kalbinde savaş… 500 yerleşimci, binlerce Filistinliyle yaşamın ayrıntılarını paylaşıyor

El-Halil’in kalbinde savaş… 500 yerleşimci, binlerce Filistinliyle yaşamın ayrıntılarını paylaşıyor
TT

El-Halil’in kalbinde savaş… 500 yerleşimci, binlerce Filistinliyle yaşamın ayrıntılarını paylaşıyor

El-Halil’in kalbinde savaş… 500 yerleşimci, binlerce Filistinliyle yaşamın ayrıntılarını paylaşıyor

Batı Şeria’nın güneyinde, Kudüs’ün yaklaşık 35 kilometre uzağında bulunan El-Halil kentine ulaşmadan önce, 60 numaralı çevre yolu olarak bilinen otoyolda, farklı milletlerden, dinlerden ve inançlardan yolcuları gidecekleri yerlere yönlendiren çok sayıda levha ve tabela göze çarpıyor. İbranice, İngilizce ve Arapça olmak üzere üç dilde hazırlanan bu tabelalar, varış noktası Filistin’de, İsrail’de ya da daha uzak bir yerde olsun, yolculara yön gösteriyor.

cgthy
El-Halil’in Eski Şehir’e giden girişinde bulunan bir İsrail kontrol noktası (Şarku’l Avsat)

Giriş yasak

Şehrin ana girişine kısa bir mesafe kala, İsraillileri kendilerine girişin yasak olduğu ve ‘tehlikeli’ olarak nitelendirilen A Bölgesi’ne girmemeleri konusunda uyaran dev bir tabela karşılıyor. Ancak tabela, bölgede yaşayan 500 yerleşimcinin varlığını görmezden geliyor. Bu yerleşimciler, Batı Şeria’nın en büyük kentinin kalbi olan Eski Şehir’i işgal ediyor; sokakları, evleri, dükkânları, meydanları, balkon manzaralarını ve Harem-i İbrahim Camii’ni kent sakinleriyle paylaşıyor. Komşularını her gün evlerinden çıkarmaya çalışıyorlar. Uzun ve yıpratıcı bir mücadeleye dönüşen bu süreç, 7 Ekim 2023’ün ardından büyük ölçüde daha da şiddetlendi.

El-Halil’in kalabalık ve ticari hareketliliğin yoğun olduğu Babu’z Zaviye bölgesinde, Şüheda Caddesi’nin başında, göreve hazır bekleyen İsrail askerleri karşılıyor sizi. Görevleri, bölgede yaşayan ve kuşatma altındaki, harap durumdaki eski evlerinden ayrılmamış birkaç kişi dışında, Filistinlilerin bölgeye girişini engellemek. Bu az sayıdaki Filistinli ise her gün evlerine gidip gelirken ayrıntılı aramalara tabi tutuluyor ve sürekli şüpheli muamelesi görüyor.

7 Ekim’den önce ve sonra

7 Ekim öncesinde askerlerin izin vermesi üzerine sokağa girmiştik. Ancak yalnızca 100 metre ilerledikten sonra bir asker bizi durdurmuş ve ‘Arap görünümümüz’ nedeniyle yolumuza devam etmemizin yasak olduğunu söylemişti. Asker, güvenliğimizi sağlayamayacağını öne sürmüştü.

Bugün ise bir metre bile ilerlememize izin verilmiyor.

adfrgth
El-Halil’in Eski Şehir bölgesindeki bir caddede geçişi engelleyen İsrail askeri (DPA)

Eski Şehir’e başka açık güzergâhlardan girdik, ancak buradaki çok sayıda sokağın kapatıldığını gördük. Şehre ait pek çok bölgeye ulaşamadık. Bunların arasında, Harem-i İbrahim Camii’nin arkasında bulunan Sehle Caddesi de vardı. Şüheda Caddesi gibi burası da kapatılmıştı. Bölgede yaşayanlar hariç Filistinlilerin bu sokağa girmesi yasaklanmıştı.

İslam el-Fahuri, girişi kapalı olmayan ara sokaklarda, bomboş durumdaki Lübnan Çarşısı’nda karşımıza çıktı. İç içe geçmiş diğer Eski Şehir sokaklarının bir parçası olan çarşıda dükkânlar kapalıydı; ne esnaf ne bölge sakini ne de alışveriş yapan kimse vardı.

Fahuri, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, aşağılayıcı ve zorlu uygulamalardan mümkün olduğunca kaçınmak için günde yalnızca bir kez dışarı çıkmayı, ardından da evine dönmeyi tercih ettiğini söyledi. Fahuri, “Bize sürekli şüpheli muamelesi yapıyorlar. Adınızın özel bir listede kayıtlı olması gerekiyor. Dışarı çıkarken ve geri dönerken aramadan geçiriliyorsunuz. Kimlikleriniz ayrıntılı biçimde inceleniyor, ancak bundan sonra geçişinize izin veriliyor” dedi.

Fahuri, Filistinliler ile İsrailliler arasındaki çatışmanın merkezinde yer alan Harem-i İbrahim Camii’nin yakınındaki Sehle Caddesi’ndeki evinde kalmayı sürdüren az sayıdaki kişiden biri.

ghyju
El-Halil şehrindeki ana kavşak (Şarku’l Avsat)

Fahuri, burada kalmasının nedenini, evinden ayrılma fikrini kabullenememesine ve ‘evini onlara bırakmak istememesine’ bağlıyor.

“Evden ayrılırsanız hemen el koyuyorlar. Zaten istedikleri de bu. Yaşanan her şey bizi evlerimizden göç etmeye zorlamayı amaçlıyor. Ordu neden üzerimizde baskı kuruyor? Neden bütün bu uygulamalar? Yerleşimciler neden bize saldırıyor? Çünkü buranın tamamını istiyorlar” diye konuştu.

Fahuri, kendisinin ve bölgedeki diğer kişilerin defalarca saldırı ve şiddet olaylarına maruz kaldığını anlatırken teslim olmadığını vurgulayarak, “Buradan gitmeyeceğim, evimden de vazgeçmeyeceğim” dedi.

Fahuri, kalma mücadelesinin daha da zorlaştığı ve bedelinin arttığı 7 Ekim sonrasında bile tutumunu değiştirmedi.

7 Ekim’den bu yana Batı Şeria’daki yerleşimciler düşmanca tutumlarını yoğunlaştırarak geniş bölgelerde kanlı saldırılar düzenlemeye başladı. Filistinlileri öldürüyor, evlerini, mülklerini ve ibadethanelerini ateşe veriyor, tarım alanlarını tahrip ediyor; topraklara, evlere, dağ tepelerine ve hatta hayvanlara el koyuyorlar.

Fahuri, “7 Ekim'den sonra her yerleşimci kendi başına bir devlete dönüştü” dedi.

scdfvgh
10 yerleşimcinin ziyareti sırasında, El-Halil’deki Eski Şehir’in girişlerinden birini koruyan İsrailli askerler, Ekim 2026 (DPA)

Şöyle devam etti: “Eskiden daha özgür hareket edebiliyor, daha az gerginlik yaşıyorduk. Ancak 7 Ekim’den sonra her şey değişti. Kapıları kapattılar, kontrol noktalarının sayısını artırdılar. Buradaki her hareketimiz artık denetim altında. Bütün bunların yanı sıra sürekli saldırılara ve şiddet olaylarına maruz kalıyoruz; hesap soran da yok, bizi denetleyen de. Evlerimize saldırıyor, sokaklarda bize şiddet uyguluyorlar. Her gün bir sorun, her gün.”

Fahuri’nin anlattıkları, Eski Şehir’in geniş kesimlerinde neden artık kimsenin yaşamadığını ve dükkânların neden kapalı olduğunu anlamaya yardımcı oluyor.

1978’de başlayan savaş

Elbette, kapatılma süreci 7 Ekim’den sonra başlamadı; çok daha öncesine dayanıyor. Yerleşimcilerin mücadelesi uzun yıllardır devam ediyor, ancak söz konusu tarihten sonra daha da şiddetlendi.

Filistin Ulusal Bilgi Merkezi’ne göre, Eski Şehir’deki ilk yerleşimci noktaları 1978 yılında kuruldu. Bir grup yerleşimci, kentin merkezindeki Deboya binasını işgal etti. Yerleşimciler daha sonra buraya Beit Hadassah adını verdi. 1980 yılında yaşanan ve Deboya Operasyonu olarak bilinen olayın ardından, işgale karşılık olarak İsrail işgal makamları, stratejik konumdaki yerleşimci noktasını genişletmek amacıyla onlarca evi yıktı. 1983 yılında ise Deboya binasının yakınında, Yahudilere ait olduğu iddiasıyla Usame bin Münkız Okulu’nun kontrolünün ele geçirilmesinin ardından Beit Romano adıyla bilinen bir yerleşimci noktası kuruldu.

1984 yılında Tel Rümeyde’deki arkeolojik bir alan üzerinde yeni bir yerleşimci noktası olan Abraham Avinu kuruldu. İsrail işgal makamları, Eski Şehir’deki merkezî sebze pazarını kapattı ve daha sonra yeni bir yerleşimci noktası kurulması amacıyla burayı yerleşimcilere teslim etti. Beit Hassoun ve Beit Shneerson gibi başka yerleşimci noktaları da kuruldu.

Filistin Ulusal Bilgi Merkezi, İsrail’in bölgeyi kontrol altına almayı ve yerleşimci noktalarının kapsamını genişletmeyi hedeflediğini belirtti. Bu amaçla Arap nüfusa karşı ırkçı politikalar uygulandığını kaydeden merkez, onlarca kontrol noktası ve arama noktası oluşturulduğunu, bazı sokak ve pazarların tamamen kapatıldığını bildirdi. Bu uygulamaların Arap halkını bölgeden çıkarmayı, yaşamlarını zorlaştırmayı ve nihayetinde göçe zorlamayı amaçladığı ifade edildi. Merkezin verilerine göre, yaklaşık 1829 dükkân kapatıldı. Bunların 520’si özel askerî emirlerle kapatılırken geri kalanı, yolların kapatılması ve dar sokaklara kontrol noktaları ile arama noktaları yerleştirilmesi nedeniyle sahipleri tarafından kapatıldı.

frgthy
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentindeki Eski Şehir’de bulunan Harem-i İbrahim Camii’nin duvarlarına asılı İsrail bayrakları, 16 Haziran 2026 (Reuters)

Bölgede kısa süreliğine görüştüğümüz Eski Şehir sakinleri, “Onlarla mücadele uzun zamandır devam ediyor, ancak iki dönemde daha da şiddetlendi. Bunlardan ilki 2000 yılındaki İkinci İntifada, ikincisi ise 7 Ekim 2023 sonrası” dedi.

Bugün gelinen noktada, nüfusu 40 bin olan Eski Şehir sakinlerinin büyük bölümü bölgeyi terk etmiş durumda.

Harem-i İbrahim Camii... Bir taş atımı uzaklıkta

Filistinlilerin dünyanın en eski kutsal mekânı olarak nitelendirdiği Harem-i İbrahim Camii, yalnızca birkaç adım uzaklıktaydı. Ancak camiye ulaşmadan önce çevrede bir miktar canlılık göze çarpıyordu. Birkaç dükkân açıktı. Bu dükkânlarda zanaatkârlar ve imalatçılar çeşitli takılar, seramikler ve ahşap oymalar sergiliyordu. Filistin haritaları ve nakış işlemelerinin yanı sıra süslemeli fincanlar, tütsüler ve işgalin kendisinden bile daha eski bir geçmişe sahip, çok eski bir imalathanede üretilen lokumlar da satışa sunuluyordu.

Vitrinlerden birinde, hayatını kaybeden şair Mahmud Derviş’in sedef üzerine çizilmiş bir portresi yer alıyordu. Portresinin yanına, şairin bir zamanlar söylediği şu sözler yazılmıştı: “Bu topraklarda yaşamaya değer şeyler var.” Hemen yanında ise Feyruz’un bir resmi ve “Ben sevgilime, sevgilim de bana ait” sözleri bulunuyordu. Bunların yanı sıra, yaşanan anla hiçbir benzerlik taşımayan başka seramik eserler de sergileniyordu.

csdfgt
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentinde, Harem-i İbrahim Camii (Makpela Mağarası) dışında dua eden bir İsrail askeri (AFP)

Harem-i İbrahim Camii’nin karşısında, bu topraklarda, İsrailli bir asker güvenlik kapılarının arkasında, silahlı ve tetikte bir şekilde durarak namaz kılmak isteyenleri gözetliyordu. Asker, yalnızca yeşil ışık yandığında geçişlerine izin veriyordu.

Önce döner kapılardan, ardından elektronik kapılardan geçtik. Asker her bir kişinin kimliğini kontrol ettikten sonra gözetleme kameraları ve nöbetçi askerlerin bulunduğu güvenlik kabinlerine ulaştık. Burada bir kadın asker kimlikleri yeniden kontrol etti ve ardından Harem-i İbrahim Camii’ne geçmemize izin verdi.

Bütün bunlar yalnızca birkaç adım içinde gerçekleşti. Ancak yaşananlar, namaz kılınan bir camiye girişten çok, bir ülkenin sınırından ya da bir savunma bakanlığının yerleşkesinden geçişi andırıyordu.

Müslümanlar açısından büyük kutsallık taşıyan mekân, kendine özgü heybetini koruyordu, ancak içeride namaz kılanların sayısı azdı.

xscdfrgt
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentinde, Harem-i İbrahim Camii’nde namaz kılmak için bir İsrail kontrol noktasında bekleyen Filistinliler, 16 Haziran 2026 (Reuters)

Hayatında ilk kez buraya gelenlerden bazıları, İsrail kameralarının gözetimi altında peygamberlerin makamlarını büyük bir şaşkınlıkla inceliyor, tarihî mekânın çok sayıdaki eski köşesini keşfediyordu.

Kameralar her yerdeydi. Yüzünüzü hangi yöne çevirseniz her hareketi ve her sözü kaydeden bir kamerayla karşılaşıyordunuz.

Cami Müdürü: “Bize korku salıyorlar”

Harem-i İbrahim Camii Müdürü Şeyh Mutaz Ebu Sinine, İsraillilerin bu durumu fırsata çevirerek camiye baskın düzenlemesinden endişe ettiği için, kamera veya görüntü kaydı olmadan bile camide bir tur düzenleme fikrine sıcak bakmıyordu.

Zaten çekim kameraları ve mikrofonlarla da bölgeye gitmedik. Çünkü bu, saatler sürecek soru-cevap işlemleri ve belki de hiçbir zaman çıkmayacak izinleri beklemek anlamına geliyordu.

İsrail makamları, caminin her köşesini sesli ve görüntülü olarak izleyecek şekilde kamera sistemlerini güçlendirmişti. Ayrıca cami yönetimini, askerlerin istedikleri zaman ve hızla camiye baskın düzenleyebilmelerini sağlayacak özel geçiş güzergâhlarını halıların üzerine yerleştirmeye zorlamıştı.

Ebu Sinine, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Gördüğünüz gibi buraya giren herkes kendisini bir askerî kışlaya girmiş gibi hissediyor ve sürekli gözetim altında tutuluyor. Barikatlar, kapılar, ayrıntılı kontroller, aramalar ve kimlik incelemeleri var. Bunlar, mübarek Harem-i İbrahim Camii’ne gelen herkesi etkileyen günlük uygulamalar. Zaman zaman ziyaretçiler aşağılanıyor ve onurlarını zedeleyen muamelelere maruz kalıyor. Buna caminin görevlileri, çalışanları ve yönetimi de dâhil. Bu mekâna giren herkes sesli ve görüntülü olarak sıkı gözetim altında tutuluyor” dedi.

Ebu Sinine’ye göre bütün bunlar, camiyi boşaltmayı ve Yahudilere ait bir mekâna dönüştürmeyi amaçlayan, yeni bir fiilî durum dayatma politikasının parçası.

xsdfrg
Harem-i İbrahim Camii’nde namaz kılanlar (Şarku’l Avsat)

Harem-i İbrahim Camii’nde zaten çok az sayıda kişi namaz kılıyordu. Ebu Sinine, 7 Ekim’den sonra durumun büyük ölçüde değiştiğini ve 25 yaşın altındaki bütün Filistinlilerin camiye girişinin tamamen yasaklanmasına kadar vardığını söyledi.

Ebu Sinine, “Buraya gelenlerin yüreklerine korku ve dehşet salıyorlar” diye konuştu.

Zamansal ve mekânsal sınırlama

Harem-i İbrahim Camii’nin bir bölümü, Eski Şehir’de olduğu gibi, Filistinlilerin girişine tamamen kapalı durumda.

1994 yılında camide yaşanan ve İsrail ordusunda görev yapmış yerleşimci doktor Baruch Goldstein’ın 29 kişiyi öldürdüğü katliamın ardından İsrail, caminin yüzde 63’ünü kontrol altına alarak Yahudilere ayrılmış bir alana dönüştürdü.

Goldstein, aşırı sağcı Meir Kahane tarafından kurulan terör örgütü Kach hareketinin mensubuydu.

Ebu Sinine, “O tarihten bu yana caminin yüzde 63’ü Müslümanlara kapalı” dedi.

Arada ayırıcı bir kapı bulunuyordu. Bu kapının arkasında Yahudi ibadetleri yapılıyor, gürültülü kutlamalar düzenleniyor ve şofar çalınıyordu. Müslümanların buraya girmesine yılda yalnızca 10 gün izin veriliyordu. Bu günler; Ramazan Ayı’ndaki cuma günleri, Kadir Gecesi, Ramazan ve Kurban bayramları, Mevlit Kandili, Hicret ve Miraç geceleriydi. Buna karşılık, Yahudi bayramlarına denk gelen 10 günde Müslümanların camiye girmesi tamamen yasaklanıyordu.

scdfrgth
Okul gezisi sırasında Harem-i İbrahim Camii’ndeki türbelerden birinin önünde duran Filistinli bir çocuk (Şarku’l Avsat)

Bu uygulama, Filistinlilerin Kudüs’teki Mescid-i Aksa’da da hayata geçirilmesinden endişe ettiği zamansal ve mekânsal sınırlama olarak biliniyor.

Az sayıdaki cemaatin arasında müezzin ayağa kalkarak namaz için kamet getirdi. Oysa daha önce İsrail’in kontrolündeki bölümde bulunan odasına gitmesi engelleniyordu.

Müezzinin hoparlörler ve dış ses sistemleri aracılığıyla ezan okuması da yasaktı.

Daha önce müezzin, kendisini odasına götürmeleri için İsrail askerlerinin gelmesini beklemek zorundaydı. Ardından cemaate ezan okuyor ve yine askerlerin eşliğinde, kısa ancak tehlikelerle dolu bir yolculuğun ardından oradan ayrılıyordu.

Ancak bu uygulama bütün namaz vakitlerinde aynı şekilde geçerli değildi. Müezzinin cumartesi ve cuma günlerinin belirli saatlerinde ve gecenin bazı bölümlerinde odasına gitmesine izin verilmiyordu.

Ortak türbeler ve tarihsel anlatı üzerine çatışma

Hz. İbrahim, Hz. Yakup, Hz. İshak ve Hz. Yusuf’un türbeleri, en çok ziyaret edilen ve hatıra fotoğrafı çekilen yerlerdi.

Yahudiler, bu türbelerin mekânın kendilerine de ait olduğunun kanıtı olduğunu söylüyor. Dolayısıyla buradaki çatışma yalnızca işgalle ilgili değil; kimliği de şekillendiren tarih anlatısı ve dinî statü üzerinde de yaşanıyor.

Ebu Sinine, “Tarih anlatısını ve kimliği silmeye çalışıyorlar. Burası bizim diyorlar. Biz ise buranın tamamen İslami bir mekân olduğunu söylüyoruz. Onlar İbrahim’e dayandıklarına inanıyor ve onun oğlunun soyundan geldiklerini, dolayısıyla bu mekân üzerinde hak sahibi olduklarını söylüyorlar. Ancak peygamberler üzerinde asıl hak sahibi olan biziz. Hz. İbrahim Yahudi değildi” dedi.

sac
Aşırı sağcı Bakan Bezalel Smotrich’in eşlik ettiği İsrailli yerleşimciler, 16 Haziran 2026 tarihinde işgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentinde yeni bir yerleşim biriminin üzerine İsrail bayrağı çekiyorlar. (AFP)

Ebu Sinine’nin anlattıkları Filistinlilerin ve Müslümanların bakış açısını yansıtıyor, ancak İsrail’de kabul görmüyor. İsrailliler, mevcut yapının altındaki bir mağarada Hz. İbrahim’in ve eşi Sare’nin mezarlarının bulunduğuna inandıkları için Makpela Mağarası adını verdikleri Harem-i İbrahim’i kutsal kabul ediyor.

Smotrich, kutsal alanı ‘egemenlik alanı’ ilan etti

Ziyaretimizden kısa süre sonra aşırı sağcı İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, Harem-i İbrahim’e gitti. Burada yaptığı açıklamada, El-Halil’deki Harem-i İbrahim’in ‘Yahudi halkının egemenlik hakkına sahip olduğu ilk mülk’ olduğunu söyledi.

İsrail Kanal 14 televizyonu, Harem-i İbrahim’deki kapsamlı çatı yapımı ve restorasyon çalışmalarının tamamlanmasına yönelik etkinliğe öncülük eden Smotrich’in, kutsal mekânda tarihî bir adımı daha tamamladığını bildirdi. Bu adımın, daha önce El-Halil anlaşmalarını sona erdirme ve Eski Şehir’deki Filistin belediyesinin bu konudaki yetkilerini geri alma kararının ardından geldiği belirtildi.

zxsdcfgt
10 kişilik bir yerleşimci heyetinin bölgeye yaptığı turistik ziyaret sırasında, El-Halil’in Eski Şehir sokaklarında konuşlanan İsrail askerleri, Ekim 2026 (Reuters)

Smotrich geçtiğimiz haziran ayında, kendi ifadesiyle ‘ataların toprağı’ olan El-Halil’e ilişkin El-Halil Anlaşması’nı iptal ettiğini açıklamıştı. Smotrich, El-Halil’deki Cebelu’l Halil bölgesinde yeni kurulan Doron yerleşiminin açılış töreninde yaptığı konuşmada, “El-Halil anlaşmalarını iptal ettik. Uzun yıllar boyunca Oslo Anlaşmaları’nın en akıl dışı maddelerinden biri yürürlükte kaldı. El-Halil’deki Yahudi yerleşimleri ve kutsal mekânlarla ilgili yetkiler El-Halil Belediyesi’ne verilmişti” demişti.

Smotrich’in açıkladığı ve İsrail ordusuna bağlı Sivil İdare bünyesindeki Yüksek Planlama Konseyi’nin onayladığı karar uyarınca, El-Halil’in Eski Şehir bölgesini kapsayan H2 bölgesindeki planlama ve inşaat yetkileri belediyeden alınıyor.

El-Halil... Oslo Anlaşması’nın sayfasını kapatıyor

El-Halil, 1997 yılında özel bir anlaşmaya tabi tutularak H1 ve H2 olarak iki bölgeye ayrılan Batı Şeria’daki tek Filistin kenti. El-Halil’de Yeniden Konuşlanmaya İlişkin Protokol olarak bilinen bu düzenleme, 1995 tarihli Oslo II Anlaşması’nın ve 1993’te Oslo Anlaşmaları kapsamında başlayan İsrail-Filistin barış sürecinin devamı niteliğindeydi.

El-Halil Anlaşması uyarınca İsrail, kentin yaklaşık yüzde 80’ini oluşturan H1 bölgesinden askerlerini çekti. Bu bölgede güvenlik ve sivil işlerin sorumluluğu Filistin yönetimine devredildi. Buna karşılık İsrail, kentin yüzde 20’sini oluşturan H2 bölgesindeki güvenlik kontrolünü elinde tuttu. Eski Şehir’i, Harem-i İbrahim’i ve El-Halil’deki Yahudi yerleşimini kapsayan bu bölgede sivil idare ise Filistin yönetimine bırakıldı.

Smotrich, “Bu, sıradan bir planlama adımından çok daha fazlası; tarihî bir düzenleme. Yerleşim devrimini sürdürüyor, yönetimi güçlendiriyor ve Yahudiye ve Samiriye’de (Batı Şeria) İsrail egemenliğini derinleştiriyoruz” dedi. Smotrich’e göre bu adım, El-Halil’deki tüm ‘dinî ve tarihî mekânlar’ için geçerli olacak. Bu karar, El-Halil’in merkezindeki Eski Şehir’de Oslo döneminin sona ermesi anlamına geliyor.

cdfvgbh
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentinde, elinde oyuncak tabanca taşıyan İsrailli bir çocuk, Mart 2024 (AFP)

Filistinliler kararı kabul etmedi. Filistin Devlet Başkanlığı, adımın El-Halil kentinin siyasi ve hukuki statüsünü ve kentle ilgili imzalanan ikili anlaşmaları etkilediğini belirterek bunun tehlikeli sonuçları olabileceği uyarısında bulundu. El-Halil Belediyesi de kararı reddederek kabul etmeyeceğini açıkladı.

Ancak sahadaki durum farklı. İsrail, Harem-i İbrahim de dâhil olmak üzere El-Halil’in merkezindeki her şey üzerinde giderek daha fazla kontrol sahibi oluyor.

Smotrich’in ‘El-Halil anlaşmalarını iptal ettiğini’ açıklamasından yalnızca bir gün sonra, Harem-i İbrahim’in yakınında bir Yahudi din okulunun inşası için büyük çaplı bir projeye onay verildi. Yedioth Ahronoth gazetesi, din okulunun inşasına Filistin belediyesinin onayı alınmaksızın izin verildiğini ve bunun onlarca yıldır ilk kez yaşandığını bildirdi.

Smotrich, Harem-i İbrahim’de çatının yenilenmesi çalışmalarını kutlamak amacıyla yaptığı konuşmada, “Makpela Mağarası, İsrail halkının egemenlik hakkına sahip olduğu ilk mülktür. Efendimiz İbrahim’in satın aldığı bu yer, bu topraklar üzerindeki egemenliğimizin simgesi hâline geldi” dedi.

Hafızayı pekiştirmek için yapılan ziyaretler

Ancak her şey güç kullanılarak dayatılamıyor. Ana ibadet bölümünün dışında, öğretmenlerin öğrencilere Harem-i İbrahim’in tarihini, önemini ve burada yaşanan katliamı anlatmaya çalıştığı bir okul gezisi düzenleniyordu.

dfgthy
El-Halil’in Eski Şehir bölgesinde bir Filistinli şekerci (Şarku’l Avsat)

Öğretmen Şerife Duveyk, Şarku’l Avsat’a, çocukların Harem-i İbrahim hakkında hiçbir şey bilmediklerini fark ettikten sonra onları buraya getirmeyi göze aldığını söyledi. Çocuklar, adeta bir maceraya çıkmışçasına heyecanlıydı. Askerlerin önünden aranmadan nasıl geçtiklerini ve buraya yeniden geleceklerini anlatıyorlardı. Duveyk, Yahudilerin her Filistinlinin unutmasını istediği bu yeri çocukların ziyaret etmesinin gerekli olduğunu belirtti.

Hacı Abdülaziz Ebu Haltem de Harem-i İbrahim’i ve Eski Şehir’i ziyaret etmek için uzaktaki Tarkumiye beldesinden geldiğini söyledi.

Ebu Haltem, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Riskler ve uzun bekleme süreleri nedeniyle sık sık gelemiyorum. Ancak bu kez riski göze almaya karar verdim. Gerçekten de Harem-i İbrahim’e ulaşmadan önce beklemekten yoruldum” dedi.

Yahudiler ise aynı sıkıntıları yaşamıyor. Mekânın Yahudi kimliğini öne çıkarmak amacıyla yoğun güvenlik önlemleri eşliğinde buraya geliyorlar.

asdfrgt
El-Halil’deki Eski Şehir’in eteklerinde, dikenli tel örgünün ardındaki evler (Şarku’l Avsat)

El-Halil’in merkezindeki 500 yerleşimciyi yaklaşık bin 500 İsrail askeri koruyor.

Harem-i İbrahim’in duvarlarının çevresinde de İsrail bayrakları bulunuyordu. Bu, tarih anlatısını mümkün olan her yolla görsel olarak yerleştirme çabasının bir başka örneğiydi.

Arap mahallelerinin merkezindeki geniş alanlarda da çok sayıda İsrail bayrağı görmek mümkündü.

Komşular arasında çatışma

Harem-i İbrahim’den çok uzak olmayan ve kente hâkim bir noktadan bakıldığında, Eski Şehir’in geniş kesimlerinde Yahudilerle Filistinlilerin iç içe yaşadığı alanlar dikkat çekici bir manzara oluşturuyor. Yahudiler, daha önce Araplara ait olan dükkânların üst katlarında oturuyor, evlerini Filistinlilerin evlerinden yalnızca duvarlar ayırıyor.

7 Ekim’den önce Filistinlilerin dükkânlarını açabildiği dönemde, dükkân sahipleri yerleşimcilerin yukarıdan attığı cisimlerden korunmak amacıyla sokağın üzerini dikenli tel örgülerle kaplamak zorunda kalmıştı. Bugün ise bu dükkânların tamamı kapalı.

Beyt İbrahim, Beyt Hadassa, Beyt Romano ve Tel Rümeyda’daki yerleşimciler tam koruma altında yaşarken, önceki yıllarda bölgede çok sayıda Filistinli, askerleri veya yerleşimcileri bıçakladıkları ya da bıçaklama girişiminde bulunacakları iddiasıyla öldürüldü.

Bütün bunlara rağmen Mahmud Muhamire evini terk etmedi. Evinin arkasına, onu Şüheda Caddesi’nden ayıran, sıkıca kapatılmış ahşap bir kapı yerleştirilmişti.

İsrailliler, olası hiçbir temasın kurulmasını istemiyordu.

Oradaki son kapı da Eski Şehir’in sokaklarını kapatan çok sayıda kapıdan, güvenlik bariyerlerinden ve kameralardan oluşan geniş sistemin bir parçasıydı.

fg
16 Mayıs 2026 tarihinde, işgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentinde yerleşimcilerin haftalık gezisi sırasında çekilmiş bir fotoğrafta görülen İsrailli askerler (Reuters)

Bölgesinde yerleşimcilere en yakın komşu olarak bilinen Muhamire, sürekli bir endişe içinde yaşadığını, bu durumun 7 Ekim’den sonra kâbusa dönüştüğünü söyledi.

Muhamire Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Bizi her zaman rahatsız ediyorlardı, ancak 7 Ekim’den sonra hayat yaşanmaz hâle geldi” dedi. İkinci İntifada’dan önceki refah dolu günleri hatırlayan Muhamire, bu dönemin uzun sürmediğini belirterek, “Birlikte yaşıyorduk. Bir hayat vardı ama artık yok” ifadelerini kullandı.

Muhamire, evinin çatısından, eskiden tamamen Araplara ait olan ancak bugün bütünüyle Yahudilerin kontrolüne geçen mahallelere baktı. Evleri ele geçiriyor ve üzerlerine İsrail bayrağı asıyorlar. Buna rağmen Muhamire, evini terk etmeyi düşünmediğini belirterek, “Buradan gitmeyeceğim” dedi.

“Gitmeyeceğiz” sözü, Batı Şeria’daki tüm Filistinlilerin benimsediği bir slogana dönüştü. Ancak hepsi bu sözü yerine getirebilecek durumda değil. Zira bugün çatışma tarihinin en aşırı sağcı İsrail hükümetiyle ve en şiddet yanlısı yerleşimcilerle karşı karşıyalar.

İsrail hükümeti bugün, Ürdün Nehri ile Akdeniz arasındaki coğrafi alanın yalnızca tek bir meşru ulusal egemenlik talebine yer olduğunu savunan ve Yahudilerin tam egemenliğini öngören ‘karar planını’ hayata geçirmek için çalışıyor.

İsrailli insan hakları örgütü B’Tselem, İsrail’i Batı Şeria’da eş zamanlı bir dizi politika uygulamakla suçladı. Örgüte göre bu politikalar, Filistinlileri bir halk olarak ortadan kaldırmayı amaçlayan daha kapsamlı bir projenin parçası. Bütün bunlar bugün El-Halil’in Eski Şehir bölgesinde yaşanıyor. El-Halil, İsrail açısından Batı Şeria’nın geri kalanında yaşanması istenenlerin bir tür provası olabilir.

Harem-i İbrahim’den ve Eski Şehir’den ayrılırken en eski dükkânlardan birinin önünden geçtik. Dükkânın cephesine, üzerine Mahmud Derviş’in meşhur “Eskiden Filistin’di adı… Şimdi Filistin’dir adı” dizelerinin işlendiği büyük bir Filistin haritası asılmıştı.


Irak, Ortadoğu savaşı nedeniyle 60 milyar dolarlık zarara uğradı

Bağdat’taki Şorca Pazarı, 13 Ekim 2026 (AFP)
Bağdat’taki Şorca Pazarı, 13 Ekim 2026 (AFP)
TT

Irak, Ortadoğu savaşı nedeniyle 60 milyar dolarlık zarara uğradı

Bağdat’taki Şorca Pazarı, 13 Ekim 2026 (AFP)
Bağdat’taki Şorca Pazarı, 13 Ekim 2026 (AFP)

Irak, Ortadoğu savaşının başlaması ve Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğinin aksaması nedeniyle petrol gelirlerinde yaşanan sert düşüşün ardından yaklaşık 60 milyar dolar kayba uğradı. Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre, bu açıklamayı Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin yaptı.

Şubat ayında savaşın başlamasından bu yana ekonomik kriz yaşayan Irak’ın, gelirlerinin yüzde 90’ını karşılayan petrol ihracatı birkaç ay boyunca ciddi ölçüde geriledi. Bu durum hükümeti iç borçlanmaya yönelmek zorunda bıraktı. Tüketim mallarının fiyatları yükselirken ülkenin döviz rezervleri yaklaşık 20 milyar dolar azaldı.

Hüseyin, perşembe akşamı Roma’da İtalyan mevkidaşıyla yaptığı görüşmede, “Irak, ABD ile İran arasında yaşanan son savaş sırasında yaklaşık 60 milyar dolar zarara uğradı” dedi. Açıklama, Hüseyin'in ofisinden yapılan duyuruda yer aldı.

Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) üyesi Irak, savaş öncesinde günde yaklaşık 4 milyon varil petrol üretiyor, bunun yaklaşık 3,5 milyon varilini ihraç ediyordu. Petrol ihracatının büyük bölümü ülkenin güneyinden Hürmüz Boğazı üzerinden gerçekleştiriliyordu.

dfvgyju
Irak’tan gelen ve Suriye’deki Baniyas Petrol Terminali’ne doğru yol alan petrol tankerleri, 14 Mayıs 2026 (Reuters)

Ancak savaşın başlamasından bu yana İran, küresel enerji arzı açısından kritik öneme sahip bu boğazdaki deniz trafiğini kısıtladı. Bu durum, depolama tanklarının dolması üzerine Irak’ı petrol sahalarının büyük bölümünde üretimi durdurmak zorunda bıraktı. Irak ayrıca, Suriye üzerinden tankerlerle sınırlı miktarda petrol ihraç etmeye, Türkiye’ye ise boru hattı aracılığıyla petrol göndermeye yöneldi.

Irak’ın petrol ihracatında yaşanan sert düşüşün ardından ihracat son dönemde yeniden artış gösterdi. Petrol Bakanlığı’nın verilerine göre, 1-21 Eylül döneminde günlük 2,6 milyon varile ulaştı.

Uluslararası Para Fonu (IMF) bu hafta yaptığı açıklamada, Irak’ın savaş nedeniyle ulaşımda yaşanan aksamalardan en fazla etkilenen ülkeler arasında yer aldığını belirtti.

Ekonomik krizin derinleşmesi üzerine Irak Merkez Bankası geçen hafta, üç yılı aşkın sürenin ardından ilk kez doların resmî döviz kurunu yükseltti.

dvfh

Irak, ithalatı finanse etmek, dinarın istikrarını sağlamak ve kamu çalışanları ile emeklilerin maaşlarını ödemek için büyük ölçüde petrol satışlarından elde ettiği döviz gelirlerine bağımlı. Kamu çalışanları ve emekliler, nüfusu 46 milyonu aşan ülke halkının yaklaşık yüzde 20’sini oluşturuyor.

Irak yönetimi, ekonomik kaynaklarını çeşitlendirmeyi ve petrol dışı gelirlerin toplam gelirler içindeki payını 2037 yılına kadar yüzde 10’dan yüzde 45’e çıkarmayı hedefliyor.


Fas’ta Dünya Kupası öncesinde işitme engelli ve normal işiten öğrencileri buluşturan ilk kapsayıcı üniversite

Fas Prensesi ve Lalla Esma Vakfı Başkanı Lalla Esma, kapsayıcı üniversitenin açılış töreninde (Fas Haber Ajansı – MAP)
Fas Prensesi ve Lalla Esma Vakfı Başkanı Lalla Esma, kapsayıcı üniversitenin açılış töreninde (Fas Haber Ajansı – MAP)
TT

Fas’ta Dünya Kupası öncesinde işitme engelli ve normal işiten öğrencileri buluşturan ilk kapsayıcı üniversite

Fas Prensesi ve Lalla Esma Vakfı Başkanı Lalla Esma, kapsayıcı üniversitenin açılış töreninde (Fas Haber Ajansı – MAP)
Fas Prensesi ve Lalla Esma Vakfı Başkanı Lalla Esma, kapsayıcı üniversitenin açılış töreninde (Fas Haber Ajansı – MAP)

Fas, işitme engelli ve işitme güçlüğü yaşayan öğrencilerle normal işiten öğrencileri aynı sınıflarda buluşturan, mesleki ve sosyal entegrasyonu hedefleyen benzeri görülmemiş bir üniversiteyi hayata geçirerek eğitim alanında yeni bir model başlattı.

Bu adım, beşerî sermayenin yeniden şekillendirilmesi, bilimsel mükemmeliyetin geliştirilmesi ve sağlık alanında inovasyonun teşvik edilmesi çerçevesinde atıldı. Klinik tedavileri, teknolojik eğitimi ve mesleki formasyonu bir araya getiren yeni bir akademik modelin önünü açan girişim, Fas’ın İspanya ve Portekiz ile birlikte 2030 Dünya Kupası gibi büyük uluslararası organizasyonlara hazırlandığı bir dönemde gerçekleşiyor. Bu organizasyonlar, farklı ihtiyaçlara sahip ziyaretçilerin ağırlanması konusunda ülkeye önemli sorumluluklar yüklüyor.

Tıp, teknoloji ve mesleki eğitimi buluşturan akademik model

Lalla Esma Üniversitesi, yaklaşık 3 bin 500 öğrenciyi ağırlayacak şekilde tasarlanan dört ana okuldan oluşuyor. Üniversite bünyesinde, mesleki eğitim sertifikasından temel yeterliliklere ve yüksek lisans derecesine kadar uzanan, işitme bilimleri alanında tamamen ücretsiz bir eğitim programı sunulacak.

Eğitim kurumunun bünyesinde, konuşma ve dil terapisi, klinik psikoloji ve bilişsel davranışların uygulamalı analizi alanlarında eğitim veren İşitme Bilimleri, İletişim ve Klinik Sinir Bilimleri Okulu da bulunuyor. Ayrıca kulak burun boğaz cerrahlarına ileri düzey koklear implant cerrahisi alanında uzmanlık diplomaları verilecek.

İşaret Dili, Sözlü Çeviri ve Erişilebilirlik Okulu ise kapsayıcı medya ve özel eğitim alanlarında uzmanlar yetiştirecek. Sistemin diğer bileşenlerini, yapay zekâ ve dijital sanat tasarımına odaklanan Kapsayıcı Teknolojiler Okulu ile mutfak sanatları, pastacılık ve çikolata üretimi alanlarında eğitim veren Kapsayıcı Meslekler Okulu oluşturacak.

Paris, Chicago, Leuven ve Montpellier’deki kurumlarla uluslararası iş birlikleri

Üniversitenin bilimsel yönetimi ve araştırma faaliyetleri, geniş bir uluslararası akademik ve hastane iş birliği ağına dayanıyor.

Bu iş birliklerinin başında, Fransa’nın başkenti Paris’te bulunan ve Avrupa’nın işitme ile konuşma alanındaki ilk uzmanlaşmış merkezlerinden biri olarak tanımlanan Reconnect Üniversite Hastanesi Enstitüsü ile kurulan stratejik ortaklık geliyor. Institut Pasteur’ü ve Paris Kamu Hastaneleri Kurumuna bağlı üç hastaneyi —Necker Çocuk Hastanesi, Pitié-Salpêtrière Hastanesi ve Lariboisière Hastanesi— bir araya getiren bu ortaklık sayesinde sağırlığın gen tedavisi ile çocuk ve yetişkin işitme sağlığı alanlarındaki ileri araştırmaların aktarılması hedefleniyor.

İş birliği ağı, Batı dünyasında faaliyetlerini sürdüren en eski tıp fakültesinin mirasını taşıyan Fransa’daki Montpellier Üniversitesi’nin yanı sıra Audiocampus ve Cochlear Academy kurumlarını da kapsıyor. Şarku'l Avsat'ın edindiği bilgiye göre bu ortaklıklarla koklear implant alanındaki uzmanlık eğitiminin aktarılması amaçlanıyor.

Belçika ile imzalanan niyet mektubu da uluslararası iş birliklerinin önemli bir parçasını oluşturuyor. Leuven Katolik Üniversitesi, Léonard de Vinci Yüksekokulu ve Fransızca konuşulan Belçika’nın ilk koklear implant merkezi olan Saint-Luc Üniversite Klinikleri arasındaki iş birliği, koklear implant uygulamalarına ilişkin Fransızca klinik eğitimin güçlendirilmesini hedefliyor.

Chicago’daki bir Amerikan akademik kurumuyla yapılan ortaklık ise uygulamalı davranış analizi alanında bilimsel uzmanlık sağlanmasını öngörüyor.

Uluslararası ortaklıklar, Muhammed V Üniversitesi ve Fas Ulusal Radyo ve Televizyon Şirketi ile yürütülen yerel iş birlikleriyle tamamlanıyor. Bu çalışmalarla kapsayıcı mesleki ve medya alanlarında yeni kariyer yollarının oluşturulması amaçlanıyor.

İnovasyonu destekleyen 7 bilimsel ve uygulamalı laboratuvar

Uluslararası iş birliklerini, üniversite kampüsünde kurulacak yedi gelişmiş bilimsel ve uygulamalı laboratuvar tamamlıyor.

Bunlar arasında, işaret dilleriyle iletişim kurmayı öğrenen insansı robotların ve yapay zekâ uygulamalarının geliştirilmesine yönelik inovasyon laboratuvarı öne çıkıyor. Kamu yayıncılığı kurumunun desteğiyle donatılan hareket laboratuvarında ise dijital görüntüleme, sanal karakter üretimi ve eğitsel video içeriklerinin hazırlanması üzerinde çalışılacak.

Üniversite bünyesinde ayrıca girişimciliğe, beceri geliştirmeye ve iş kurma süreçlerine odaklanan bir iş geliştirme merkezi bulunacak. Anatomi laboratuvarları ile ileri işitme testlerinin gerçekleştirileceği birimler de karmaşık cerrahi işlemlerin simüle edilmesine ve yardımcı işitme cihazlarının gerçek uygulama öncesinde ayarlanmasına imkân sağlayacak.

Erişilebilirlik hedefi ve uluslararası organizasyonlara hazırlık

Kapsayıcı üniversitenin hedefleri yalnızca akademik eğitimle sınırlı kalmıyor. Kurum, Fas’ın İspanya ve Portekiz ile birlikte düzenleyeceği 2030 FIFA Dünya Kupası öncesinde ülkenin organizasyon kapasitesini geliştirmeyi amaçlayan stratejik bir rol de üstleniyor.

Üniversitenin 2027 yılına kadar Fas’ın farklı bölgelerinden ve yurt dışından öğrencilere kapılarını açması planlanıyor. Kurum, otelcilik, ulaşım, bankacılık ve spor tesisleri gibi sektörlerde çalışacak profesyonelleri ve karşılama personelini eğiterek işitme engelli ve işitme güçlüğü yaşayan ziyaretçilerle doğrudan iletişim kurabilecek uzmanlar yetiştirmeyi hedefliyor.

Bu yaklaşım, eğitim altyapısını kamu hizmetlerinin, stadyumların ve diğer tesislerin erişilebilirliğini artıracak önemli bir araca dönüştürüyor. Böylece Fas’ın, yaklaşan uluslararası organizasyonlarda beklenen küresel erişilebilirlik standartlarına uygun biçimde insan kaynağını geliştirmesi amaçlanıyor.