Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 2: ‘Esed fikrini değiştirdi, Lahud’a verdiği süreyi uzattı. Suriye uluslararası iradeyle çarpıştı’

Merhum Lübnan Başbakanı Refik Hariri (solda) ve eski Lübnan Cumhurbaşkanı Emil Lahud (Ekim, 2004) (AFP)
Merhum Lübnan Başbakanı Refik Hariri (solda) ve eski Lübnan Cumhurbaşkanı Emil Lahud (Ekim, 2004) (AFP)
TT

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 2: ‘Esed fikrini değiştirdi, Lahud’a verdiği süreyi uzattı. Suriye uluslararası iradeyle çarpıştı’

Merhum Lübnan Başbakanı Refik Hariri (solda) ve eski Lübnan Cumhurbaşkanı Emil Lahud (Ekim, 2004) (AFP)
Merhum Lübnan Başbakanı Refik Hariri (solda) ve eski Lübnan Cumhurbaşkanı Emil Lahud (Ekim, 2004) (AFP)

Suriye’nin eski Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlüklerinde Lübnan siyasi tarihine ilişkin de önemli ayrıntılara yer veriliyor. Haddam, eski Lübnan Cumhurbaşkanı Emil Lahud’un görev süresini uzatmaya karar vermesinin ve dönemin Lübnan Başbakanı merhum Refik Hariri ile söz konusu meseleye dair yapılan görüşmeleri su yüzüne çıkarıyor.
Haddam, Lahud’un görev süresinin uzatılması sorununun 2004 yılında yaşandığını söylüyor:
“Lübnan kamuoyu, görev süresinin uzatılmasına karşı çıkan ezici bir çoğunluk ile destekleyen bir azınlık arasında bölünmüş durumdaydı. Buna ek olarak ABD’nin Fransa’yı Nazizmden kurtarmak için Normandiya sahiline çıkışının yıl dönümü münasebetiyle iki lider, ABD Başkanı George W. Bush ve Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac 2004 yılının haziran ayında bir araya geldi. Ardından gittikçe güçlenen, kapsamlı bir uluslararası karşı duruş yaşandı. Her iki lider de Cumhurbaşkanı Lahud’un görev süresinin uzatılmasına kesinlikle karşı olduklarını bildirdi ve Suriye’nin Lübnan’ın içişlerine karışmasını kınadı.”
Abdulhalim Haddam, görev süresinin uzatılması konusunda Lübnan’dan, Arap ülkelerinden ve uluslararası toplumdan yapılan itirazların artmasıyla birlikte Suriye’nin Lübnan’a müdahalesini durdurma ve Suriyeli güçlerin geri çekilmesi ile ilgili çağrıların arttığına işaret ediyor. Suriye rejimi tarafından takınılacak herhangi bir mantıksız tutumun ülkeye büyük bir zarar vereceğini belirten Haddam “Dr. Beşşar Esed ile yaptığım tüm görüşmelerimde onu görev süresini uzatmanın tehlikeli olduğuna ikna etmeye çalışıyordum” diyor.
Haddam, görev süresini uzatmama, Lahud’un istifasını talep etme ve Lübnan Ulusal Diyalogu’nun Suriye’nin gözetiminde gerçekleştirilmesi konusunda Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed ile yaptığı görüşmelerin ayrıntılarından da bahsediyor. Haddam, anılarında 22 Eylül 2004 tarihinde Esed ve Hariri arasında gerçekleştirilen toplantı üzerinde de duruyor:
“Esed toplantıda Suriye’nin Hariri’ye verdiği önemi dile getirip Şam’la iş birliğinde bulunmasına, özellikle de görev süresini uzatmayı kabul etmesine övgüde bulundu. Esed, Hariri’ye ‘Hiçbir yandan sizinle ilgili söylenenleri kabul etmiyorum. Hakkınızda söylenenleri çöpe atıyorum’ dedi. Beşşar Esed görüşmede en az ayda bir kez Lübnan Başbakanı Hariri ile bir araya geleceğini vurguladı. Hariri’nin kuracağı hükümeti destekleyeceğini ifade eden Esed, Süleyman Franjiye’den başka bir adayı olmadığını söyledi.”
Hariri’nin görüşmeden ‘içi rahatlamış’ bir şekilde ayrıldığına işaret eden Haddam, Eski Suriye Dışişleri Bakanı Faruk eş-Şara’nın parti toplantısında Hariri’nin hükümeti kurmasının ‘olanaksız’ olduğunu çünkü Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ile Suriye'ye karşı bir komplo içinde olduğunu söylemesinin bir sürpriz olduğunu ifade etti.  Haddam anılarının ikinci bölümünde sürece dair şunları aktarıyor:
Lübnan kamuoyu, görev süresinin uzatılmasına karşı çıkan ezici bir çoğunluk ile destekleyen azınlık arasında bölünmüş durumdaydı. Buna ek olarak ABD’nin Fransa’yı Nazizmden kurtarmak için Normandiya sahiline inmesinin yıl dönümü münasebetiyle iki lider, ABD Başkanı George W. Bush ve Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, 2004 yılının Haziran ayında bir araya geldi. Ardından güçlenen kapsamlı uluslararası bir karşı duruş sergilendi. Her iki lider de Cumhurbaşkanı Lahud’un görev süresinin uzatılmasına kesinlikle karşı olduğunu bildirdi ve Suriye’nin Lübnan’ın iç işlerine karışmasını kınadı.
Lahud’un görev süresinin uzatılması konusunda Lübnan’dan, Arap ülkelerinden ve uluslararası toplumdan yapılan itirazların artmasıyla birlikte Suriye’nin Lübnan’a müdahalesini durdurma ve Suriyeli güçlerin geri çekilmesi konusundaki çağrılar da hız kazandı.
Suriye rejimi tarafından sergilenecek herhangi bir mantıksız tutumun, ülkeye büyük zarar vereceğini açıkça görebiliyordum. Bu nedenle Dr. Beşşar Esed ile yaptığım tüm görüşmelerimde kendisini görev süresini uzatmanın tehlikeli olduğuna ikna etmeye çalışıyordum. Lübnan Başbakanı Refik Hariri'ye büyük baskı uyguluyordu. Esed, Hariri’yi temmuz ayında Tümgeneral Gazi Kenan, Tuğgeneral Rüstem Gazale ve Albay Muhammed Halluf’un da hazır bulunduğu bir görüşmeye çağırdı. Esed’in sözlerinin ağırlığından Hariri’nin tansiyonu yükseldi ve burnu kanadı.
O günün sabahında Dr. Beşşar Esed ile bir görüşmem vardı. Yanına gittiğimde gergin ve heyecanlıydı. Bana şuları söyledi:
“Refik Hariri buradaydı. Sabah saat 7.30’ta geldi. Subayların huzurunda onunla açık ve net bir şekilde konuştum. Kendisine cumhurbaşkanının seçilmesi konusunda çalışma yetkisi olmadığını bildirdim. Onu seçecek olan benim. Bana karşı çıkanın kemiklerini kıracağım.”
Söyledikleri karşısında şok oldum. Ardından kendisine şunları söyledim:
“Ne yaptınız? Siz Lübnan’da Müslümanları temsil eden Lübnan Başbakanı ile konuşuyorsunuz. Sözleriniz dışarıya sızacak olsa sonuçlarının ne olacağını düşündünüz mü? Bu sözlerin sonuçlarını hesapladınız mı? Uzun yıllar boyunca Başbakan ve Parlamento Başkanı’nın temel bir rol oynaması için çalıştık. Siz Emil Lahud için bu rolü zayıflatmaya çalışıyorsunuz. Bu konuda herhangi bir çıkarınız yok. O subayların huzurunda bir başbakana nasıl böyle hitap edersiniz? Başbakan ve Parlamento Başkanı’nı kısıtlamaktan ülkenin ve sizin menfaatiniz nedir?”
Esed sözlerimin ardından sakinleşti ve “Başbakan Hariri'yi sizi ziyaret etmeye davet edin. Benimle görüşmesinin etkilerini silmek için çalışın” dedi. Bunu yapacağımı söyledim.
Ardından Başbakan Hariri ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirdim. Şam’a gelip benimle iletişime geçmediği için sitem edip, “Birkaç gün içinde Şam’a gelmenizi bekliyorum” dedim. Bana, “Durumum gerçekten kötüydü. Bu nedenle sizi aramadım. O ziyaretten sonra bir daha asla Şam’a gelmem” cevabını verdi.  
Kendisiyle uzun uzun konuştum. Konuşmanın sonunda Şam’a yakın bir bölge olan Bloudan’a gelmeyi kabul etti. Perşembe günü geldi ve kendisiyle görüştük. Bana olanları anlattı. Kırgındı. “Hayatta olduğum sürece Beşşar Esed'le o görüşmemi unutmayacağım” dedi. Sözünü keserek şunları söyledim:
“Sen bir politikacısın. Meselelere bu şekilde yaklaşmaman gerek. Adam senle konuşurken heyecanlıydı. Görüştüğü gün biz de onunla buluştuk, olanları anlattı. Söylediklerinden üzgün olduğunu hissettim. Sen de boş ver.”
Nitekim o görüşmede Dr. Beşşar Esed ile Hariri arasındaki gerilimi azaltmaya çalıştım.  
18 Ağustos 2004 tarihinde yıllık sağlık kontrollerim için Fransa’ya seyahatim vesilesiyle vedalaşmak için Esed ile görüştüm. O görüşmede Albay Lahud’un görev süresinin uzatılması meselesini ele aldık. Esed’e “Durum nedir?” diye sordum. Bana uzatmama kararını aldığını söyledi. Ardından sözlerini şöyle sürdürdü:
“Uluslararası düzeyde kimse onaylamıyor. Arap ülkeleri de razı değil. Lübnanlıların büyük çoğunluğu itiraz ediyor. Cumhurbaşkanı Lahud’a süreyi uzatma niyetimiz olmadığını bildirdim. Lahud, bu konudaki tavrımızın ne olduğunu net bir şekilde öğrendi.”
Bunun üzerine “Umarım kimse sizi tavrınızı değiştirmeye zorlamaz. Görev süresini uzatmanın sonuçlarına katlanamazsınız. Suriye uzatma nedeniyle olabilecekleri kaldıramaz” dedim. Bana “Cumhurbaşkanı Lahud ile bu konuda net konuştum” yanıtını verdi. Ben de vedalaşıp ayrıldım.
Birkaç gün sonra ben Fransa’dayken Başbakan Hariri’den telefon aldım. Dr. Beşşar Esed’in uzatma konusundaki fikrini değiştirdiğini, kendisini Şam’a davet ettiğini söyledi. Görüşmenin kısa sürdüğünü ve Esed’in gergin olduğunu ifade etti. Esed’in kendisine Albay Lahud’un görev süresini uzatmaya karar verdiğini aktardı. Kendisine pozisyonunu belirlemesi gerektiğini söyleyen Esed’in Suriye’nin yanında mı karşısında mı olduğunu sorduğunu belirtti. Hariri’nin söylediğine göre Esed kendisine “Gidin ve bu konuyu düşünüp olumlu ya da olumsuz kararınızı bize bildirin” dedi. Hariri benden kendisine fikir vermemi istedi. Ona “Velid Canbolat ile bir araya geldiniz mi? Bu konuda ne düşünüyor?” diye sordum. Görüştüğünü ve uzatmayı kabul edip ardından da istifa etmesini tavsiye ettiğini söyledi.  Benim değerlendirmem ise şöyle oldu:
“Reddetmenin sonuçlarına katlanamazsınız. Velid’in verdiği tavsiye sizin için en uygun olanı. En iyisi onay vermeniz. Sonra Lübnan'ı terk edersiniz ve yurt dışında da istifa ettiğinizi açıklarsınız.”
Başbakan Hariri, Albay Rüstem el-Gazali’ye kabul ettiğini söyledi. Ardından ailesiyle buluşmak üzere Sardinya Adası'na gitti.  Birkaç gün sonra beni aradığında hala Fransa’daydım. Bana “Lübnan’a gidersem benim için bir hayati tehlike söz konusu olur mu?” diye sordu. Benim cevabım şu şekilde oldu:
“Dr. Beşşar Esed’in senden istediği her şeyi kabul ettin. Halen sana ihtiyacı var. Çünkü anayasa henüz değiştirilmedi. Ancak söylediğim gibi işlemleri tamamladıktan sonra derhal Lübnan’dan ayrılın ve hemen istifa edin.”
O dönemde Avrupa ülkeleri, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) toplantısı düzenleme, ayrıca Lübnan ve ülkedeki Suriye varlığı hakkında kararlar alma konusunda çalışmalar yürüttü. Bu ülkeler, projenin formülü üzerinde anlaştılar ve BMGK’daki durumu düzenlediler. Bir BMGK oturumu düzenlemek için tarih belirlendi.
Esed, Dışişleri Bakanı Faruk Şara’dan İspanya Dışişleri Bakanı Miguel Angel Morationos ile temasa geçip BMGK oturumunu iptal etmek için Batılı ülkelerin Suriye ile hareket etmesini sağlama konusunda yardım talep etmesini istedi. Ayrıca Suriye’nin, Cumhurbaşkanı Lahud’un görev süresini uzatmaktan vazgeçip yeni cumhurbaşkanlığı seçimleri gerçekleştirmek için çalışacağını bildirmesini söyledi.
Şara, İspanyol mevkidaşıyla temasa geçti ve meseleyi onunla görüştü. İspanyol Bakan, Şara’dan Cumhurbaşkanı’ndan İspanya Başbakanı José Luis Rodriguez Zapatero ile temasa geçmesini talep etmesini istedi. Nitekim Esed, Zapatero’yu arayıp BMGK oturumunun iptal edilmesine yardım etmesi talebinde bulundu. Ayrıca Suriye’nin yeni cumhurbaşkanlığı seçimleri düzenlemeye ve Lahud’un görev süresini uzatmaktan vazgeçmeye hazır olduğunu bildirdi.
İspanya Başbakanı, ABD Başkanı George W. Bush, İngiltere Başbakanı Tony Blair ve Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ile görüştü. Beş saat süren görüşmelerin ardından Suriye tarafının taahhüdünü yerine getirmesi halinde BMGK oturumunun iptal edilmesi kararlaştırıldı.
Morationos, Şara’yı aradı ve Batılı devletlerin Suriye’nin önerisini kabul ettiğini bildirdi. Suriye tarafının anayasayı değiştirmek için düzenlenen parlamento oturumunu iptal etmek için Meclis Başkanı Nebih Berri ile temasa geçmesini umduklarını dile getirdi. Şara kendisine “Lübnan bağımsız bir ülke. Konuyla ilgilenmiyoruz. Nebih Berri ile siz görüşün” cevabını verdi.
İspanyol Bakan bu yanıt dolayısıyla şoka uğradı. Ardından Morationos, Parlamento Başkanı Nebih Berri’yi aradı ve ona olan biteni anlattı. Berri’nin cevabı “Lübnan, bağımsız ve egemen bir devlettir. Suriye'nin bu konuyla herhangi bir ilgisi yok” oldu.
BMGK 2 Eylül’de toplandı ve 1559 sayılı kararı aldı. Karar, Suriye’ye güçlerini Lübnan’dan çekme ve iç işlerine karışmama çağrısında bulunuyordu. Aynı zamanda Lübnan’a dış müdahale olmaksızın cumhurbaşkanlığı seçimini gerçekleştirme çağrısı da yapılıyordu. Kararda Lübnan’ın bağımsızlığı ve egemenliği vurgulandı. Bunun yanı sıra silahlı militanların ortadan kaldırılmasının gerekliliğine işaret edildi. Karar, Birleşmiş Milletler Anlaşması’nın Yedinci Bölümü’ne uygun olarak verildi. Böylece Suriye rejimi BMGK'nın denetimine geçti.
Birçok sorum vardı: Dr. Beşşar Esed, Albay Lahud'un görev süresinin uzatılmasını destekleme kararında neden değişikliğe gitti? Peki, kararını neden Lahud’un görev süresini uzatmama ve İspanya’nın arabuluculuğuna başvurma yönünde değiştirdi? Beş saat sonra kararından vazgeçip Albay Lahud’un görev süresini uzatma fikrine geri mi döndü? Lübnan’da menfaatleri olan yakınlarının baskısı mı etkili oldu? Yoksa güvenlik sistemine ortak olan Lübnan’daki güvenlik hizmetleriyle ilgili sorunlardan mı kaynaklanıyor? Ya da kararlarını kontrol altına alan endişe ve tereddüt durumlarından kaynaklanan kişisel reaksiyonlar mı?
5 Eylül 2004 tarihinde Fransa’dan döndüm. Ertesi gün Devlet Başkanı Esed’le görüştüm. Sağlık kontrollerim hakkında kısa bir muhabbetin ardından ABD Kongre Üyesi Darrell Issa ile görüşmesi ile ilgili konuştuk. Issa’nın görüşmede Suriye-ABD ilişkilerinin iyileştirilmesi için çaba sarf etmek istediğini ilettiğini ifade etti. Ardından ABD Başkanı Bill Clinton'ın Eski Güvenlik Danışmanı Martin Indyk ile görüşmesinden bahsetti. Indyk, George Bush’un politikasını şiddetle eleştirdiğini söyledi.
Bunun üzerine “İkisinin de ABD’de politika üretme konusunda herhangi bir rolü yok” dedim. Esed, “Ortadoğu İşlerinden Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı William Burns başkanlığında büyük bir ABD heyeti gelecek. ABD Lübnan’ı değil Irak’ı önemsiyor” cevabını verdi. Esed’in söyledikleri üzerine bu heyetin, Suriye’den Irak’a müdahale etmeyi bırakmasını, Saddam Hüseyin grubunu teslim etmesini ve Irak fonlarını Bağdat hükümetine iade etmesini talep edeceğini söyledim.
Bana, haberleri takip edip etmediğimi sordu. Cevabım şöyle oldu:
“Evet, takip ediyorum. Durum hakkında düşünce ve kanaatim; Suriye’nin tehlike çukurunun kenarında durduğu yönündeydi. Şimdi tam da merkezine düştü. Başbakan Refik Hariri, bana görüşmeniz hakkında bilgi verdi. Albay Lahud’un görev süresini uzatma kararırınızı bildirdiğinizi söylediğinde şoke oldum. Siz bana uzatmayacağınızı söylemiştiniz.”
Bunun üzerine Esed, “ABD ve Fransa'nın Suriye'yi Lübnan'dan çıkarma konusunda anlaştığı ve Hariri’nin bu anlaşmada büyük bir rol oynadığı bilgisini aldık” dedi. Ben de şunları söyledim:
“Bu, bana tuhaf geliyor. Hariri’nin ABD ve Fransa’nın Ortadoğu’daki politikasını belirlemede rolü olması düşünülebilir mi? Hariri, onunla görüşmenizin ardından bana süreyi uzatmama konusunda ikna olmamasına rağmen destekleyeceğini söyledi. Lübnan'da Suriye'nin yenilgisine yol açacak bir tavır almak istemiyor. Bir yandan Irak’la ilgili sebepler, diğer yandan Arap-İsrail çatışmasıyla ilgili meseleler nedeniyle ABD’nin böyle bir tutum sergilemesini bekliyordum. Fransa'ya gelince, Suriye'yi her zaman destekledi. Ancak gaz sözleşmesi sorununu ve son Fransa ziyaretim sırasında olanlar ile Başkan Chirac’ın sorunu kontrol altına alma girişimini hatırlıyorsunuzdur. Beni Fransa’ya davet etmişlerdi ve siz karşı çıkıp kabul etmemiştiniz. Bunun üzerine Büyükelçimiz Siba Nasır’a, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın Cumhurbaşkanı Chirac’ın davetini kabul etmesini engelleyenin Esed olduğu bildirildi. Fransa’nın tutumu, Fransız şirketinin uzaklaştırılıp büyük bir AB menşeili petrol şirketinin sahiplerinden biri olan Kanadalı şirketle anlaşma yapılmasının ardından değişti.”
Esed, “Hangisi daha iyi? ABD-Suriye ilişkilerine mi yoksa Suriye-Avrupa ilişkilerine mi odaklanmalıyız?” diye sordu. Cevabım şöyle oldu:
“ABD, dünyadaki en etkili güçtür ve teoride onunla ilişkilere odaklanmak daha iyidir. Ancak en büyük engel İsrail’in ABD politikasındaki konumu. Avrupa'ya gelince; etkisi sınırlı. Ancak onlarla çalışmak Amerikalılarla çalışmaktan çok daha kolay.”
Esed, Şara’dan birkaç Avrupa ülkesini ziyaret etmesini ve konularla ilgili düşüncelerimizi anlatmasını istediğini söyledi. Ayrıca ziyaretlerin düzenlenmesi konusunda İspanya Dışişleri Bakanı’ndan yardım talep etmesini istediğini ifade etti. Ben de şu değerlendirmede bulundum:
“İspanya, politikasında Avrupa Birliği'nden ayrılamaz. 1559 sayılı kararı kabul edildiğinde BMGK’ya, İspanya'nın Birleşmiş Milletler (BM) Büyükelçisi, başkanlık ediyordu. Benim tavsiyem bunu ve diğer ziyaretleri yapmayın. Çünkü Avrupa bize karşı bıkkınlık içinde. Şara, Enformasyon Bakanı Ahmed el-Hasan ve Dışişleri Bakanlığı Enformasyon Direktörü Büşra Kinfani, 1559 sayılı kararın Suriye için bir zafer teşkil ettiğini ilan ettikten sonra bu ekip bizim bakış açımızı nasıl açıklayabilir?”
Esed, “Bu ne zaman oldu?” diye sordu. “1559 sayılı karar çıktıktan sonra” cevabını verdim. “Vatandaş kime inanır? Bunlara mı yoksa 1559 sayılı Kararı Suriye ve Lübnan'a karşı bir komplo olarak gören Suriye'nin Lübnan'daki müttefiklerine mi inanır?” diye sordum. Aslında Dr. Beşşar Esed bu ifadelere şaşırdı ve kızgınlığını dile getirdi.
Bu kararın yansımaları ve konuyla nasıl başa çıkılacağına dair görüşlerim üzerine konuştuk. Kendisine mantıklı olanın Cumhurbaşkanı Lahud’un istifasını sunması ve yeni bir Cumhurbaşkanı seçilmesi olduğunu söyledim. Ancak bu konunun kendisi ve Cumhurbaşkanı Lahud için zor olabileceğini ifade ettim. Ardından gelişmelerin hızlanacağını söyledi. Bu nedenle kayıpları azaltan bir diğer çözümün Hıristiyan tarafı ile uzlaşmayı, ayrıca aralarında Fares Souaid, Boutros Harb ve Nesib Lahud  gibi isimlerin bulunduğu bir grubu davet ederek Patrik Sufeyr ve Cornet Chahwan ile diyalog gerçekleştirmek için taviz vermeyi gerektirdiğini bildirdim. Bunun yanı sıra Fransa’da bulunan Cumhurbaşkanı Emin Cemayel’e güvence mesajı göndermek gerektiğine işaret ettim. “Diyalog sürecini bizzat yönetmelisiniz” dedim.
Esed bana şu soruyu yöneltti: “Diğerleri davet edilebilir de Patrik ile diyalog nasıl olacak?” Cevabım şöyle oldu:
“Cumhurbaşkanı Nebih Berri, Başbakan Refik Hariri, Sayın Hasan Nasrallah ve uzlaştıktan sonra Sayın Velid Canbolat’ı davet etmenizi öneriyorum. İslami tarafın iki taraf arasında eşit düzeyde ulusal bir birlik hükümeti kurmayı kabul etmesi şartıyla Patrik Sufeyr liderliğindeki Hristiyan tarafı ile diyalogu onlara havale ederiz. Bu hükümetin tek bir görevi olacak; Hristiyan tarafı tatmin eden bir seçim yasası oluşturmak, ardından ülkede seçimler yapmak ve sonra da meşruiyetine kimsenin itiraz edemeyeceği bir konsey kurmak. Bildiğim kadarıyla Hıristiyan tarafı Suriye ile ilişkileri bozmaya çalışmıyor. Aksine Lübnan’daki dengeli ilişkiler, Suriye güvenlik birimlerinin uygulamalarına son verir. Birimlerin Lübnanlılara muamelesi, geçmişte Lübnan’ı yöneten yabancıların ilişkilerinden daha kötü. Güvenlik Şubesi Başkanı, Parlamento ve Başbakan’a hakaret etmeye cesaret ediyorsa -kaldı ki ikisi de Suriye’nin dostu- diğerlerine nasıl davranır siz düşünün.”
Esed, “Hristiyan tarafı yargıya dayalı bir seçim yasası istiyor. Ben bunu onaylıyorum” dedi. Bunun üzerine, “Bu yolu izlemek, Suriye’nin çıkarlarını güvence altına alıyor. Aynı zamanda tüm Lübnan taraflarla gerçek ilişkiler kurulmasına yardımcı olur” ifadesini kullandım.
Konu, Canbolat’ın durumuna gelince Dr. Beşşar Esed, Albay Lahud’un görev süresinin uzatılması konusundaki tutumundan dolayı onu şiddetle eleştirdi. Eleştirilerine şöyle cevap verdim:
“Canbolat, tutumunu ifade etmede diğerlerinden daha cesurdu. Milletvekillerinin kendi tercihlerine bırakılsaydı, anayasa değiştirilemezdi. Canbolat’ın geçmişini ve bizim yanımızda yer alışını unutmamalıyız. Onun kaybı Suriye’nin çıkarına değil.”
Esed de daha müsamahakâr olmayı ve onunla görüşmeyi kabul etti.
Dr. Beşşar’ın uzlaşma yolunda etkili adımlar atacağını umarak toplantıdan ayrıldım.
21 Eylül 2004 tarihinde Refik Hariri ile bir araya geldim. Cumhurbaşkanı Lahud, Beyrut'taki arazilerin okul inşa etmek için tahsis edilmesi de dahil olmak üzere daha önce üzerinde anlaşmaya varılan bir dizi konuyu onaylama anlaşmasına uymadığı için gerçekleştirilen Lübnan’daki kabine oturumu nedeniyle gergindi. Kendisi ile Suriye hükümeti arasındaki iş birliği aşamalarını gözden geçirdikten sonra ikna olmamasına rağmen anayasada düzenleme kararını onayladığını bildirdi. Düzenlemeye halk, Arap toplumu ve uluslararası arena karşı çıkıyordu. Lahud ile iş birliği yapma imkanı olmadığını vurguladı. Hükümet kurması Suriye’nin çıkarına değildi. Çünkü durum kötüydü ve daha da kötüleşecekti. Lübnan içinde ve dışında da Suriye ile kalacağını, kendisinin Sayda’nın Müslüman ve Arap evladı olduğunu söyledi. Suriye’ye zarar verecek ya da Lübnan’daki gücünü kıracak hiçbir adım atmasının mümkün olmadığını vurguladı. Suriyeli ve Lübnanlı güvenlik servislerinin uygulamalarının kötülüğünden şikayet etti. Halkın karşı çıkışının bu uygulamalardan kaynaklandığını söyledi.
Düşüncelerini anlattıktan sonra sözü ben aldım ve “Hükümete ilişkin önceki uygulama koşulları, diğerlerinde olduğu gibi devam ederse hükümeti kurmamanız konusunda sizinle hemfikirim” dedim. Ardından “Lübnan'daki durum nasıl aşılabilir?” diye sordum. Ülkedeki genel durum hakkındaki karamsarlığı ve Cumhurbaşkanı Lahud’a duyduğu güvensizliği dile getirdi. Ben de kendisine “Koşullar karşılanırsa, durumun üstesinden gelmek kolaylaşmaz mı?” diye sordum. “Mümkün ancak zor” yanıtını verdi. “Nasıl?” diye sordum. Hariri’nin cevabı şöyle oldu:
“Halk tarafından inanılan ve bir programa sahip bir hükümet olmalı. Yeni bir seçim yasası koymalı. Yanlış uygulamaları durdurmalı ve Taif Anlaşması’nı uygulamalı.”
Kendisine şu cevabı verdim:
“Tamamen katılıyorum. Öncelikle Patrik Sufeyr başkanlığındaki Hristiyan muhalefet ile diyalog yapılmalı. Boutros Harb, Nesib Lahud ve Faris Souaid gibi Hıristiyan muhalefet temsilcilerinin yer aldığı ulusal bir birlik hükümeti kurulmalı ve muhalefetin temsilcilerini seçmesine izin verilmeli. Bu hükümetin görevidir. Adil bir seçim yasası oluşturmalı ve seçimlerin yürütülmesini denetlemelidir.”
Hariri’ye “Seçim yasasını nasıl görüyorsunuz?” diye sordum. Hristiyan muhalefetin küçük çemberi istediğini, Canbolat’ın da bunu desteklediğini söyledi. Küçük çemberin aşırılık getireceğini ifade ettim. Anayasaya göre her ilin bir seçim bölgesi olarak kabul edildiğini söyledim. Hariri, “Bu doğru ancak Hıristiyan muhalefetinin talebini anayasa ile bağdaştıran bir formül olmalı” cevabını verdi.
İdari paylaşımları yeniden gözden geçirip Taif’te belirtilenlere uyma konusunda anlaştık. Kuzey, Güney ve Bekaa iki valiliğe bölündüğünden, Cebel Lübnan da iki valiliğe bölünebilir. Birincisi; Kuzey Metn, Keservan ve Cubeyl'i içerir. İkincisi Güney Metni, Aliye ve eş-Şuf’u kapsar. Ancak Beyrut ise tek bir valilik olarak kalacaktı.
Hariri konuşmamız sırasında Canbolat ve Hristiyan muhalefetinin temsil edilmesinin gerekliliğini vugruladı. Ayrıca böyle bir katılımın olmadığı bir ortamda bir hükümet kurmanın zorluğunun altını çizdi. Bunun yanı sıra bu hükümetin birkaç ay içinde gerçekleşecek olan seçimler nedeniyle geçici bir geçiş hükümeti olması gerektiğini, ardından da seçim sonuçları ışığında hükümetin geleceği konusunda onunla aynı fikirde olduğunu ifade etti. Buna ek olarak ulusal bir birlik hükümetin seçimlere güvenilirlik katacağını söyledi.
Hariri'nin vurguladığı konular arasında, Cumhurbaşkanı’nın kabine oturumlarına başkanlık etmek konusundaki ısrarı ile Anayasa ve Taif Anlaşması'nı ihlal etmesi vardı. Bunu uygun olmadığı konusunda kendisine katıldığımıı söyledim. Kendisine görüşmemizden Esed’e bahsedeceğimi bildirdim. Daha sonra yanından ayrılıp başka bir odaya geçtim ve görüştüklerimizi Esed’e aktardım. Olumlu bir görüşme gerçekleştirdik. Devlet Başkanı Esed, konuya ilişkin düşünceleri söyledi.
Öncelikle Hristiyan muhalefet ve Canbolat’ın katılımı ile ulusal birlik hükümeti kurulmasını onayladı.
İkinci olarak, özellikle de seçim yasası konusunda Taif’e bağlılık konusundaki görüşümüzü destekledi.
Son olarak da Taif Anlaşması’nda ve anayasada belirtilen haller, yani ülkeyle ilgili önemli konuların tartışıldığı durumlar dışında Cumhurbaşkanı’na yetki verilmediğini vurguladı.
Bana, “Başbakan Hariri de bu konuda kararlı mı?” diye sordu. Öyle olduğunu bildirdim.
Daha sonra bana Bakanlar Kurulu’nun son oturumu ile ilgili olarak Cumhurbaşkanı Lahud'un eylemlerinden memnuniyetsizliğini dile getirdi. Ayrıca bu konuda kendisine bir mesaj gönderdiğini bildirdi.
Esed, 22 Eylül 2004 tarihinde Hariri’yi Şam’da kabul etti. Yukarıda bahsi geçen tüm konular ele alınıp onaylandı. Esed, Hariri’ye Suriye’nin kendisini önemsediğini söyledi. Suriye ile iş birliğine, özellikle de Cumhurbaşkanı Lahud'un görev süresinin uzatılmasını kabul etmesine övgüde bulundu. Başbakan Hariri bana Suriye konusundaki tutumu hakkında söylediklerini orada da tekrarladı. Esed bu konuda: “Sizle ilgili söylenenleri kabul etmiyorum. Hakkınızda söylenenleri çöpe atıyorum” dedi. Başbakan Hariri ile ayda en az bir kez görüşeceğini söyledi.  Ayrıca Hariri’nin kuracağı hükümeti destekleyeceğini belirterek Süleyman Franjiye’den başka bir adayı olmadığını vurguladı.
Hariri, görüşmeden ‘içi rahatlamış’ bir şekilde ayrıldı. Yanıma geldiğinde Esed’le görüşmekten memnun olduğu yüzünden okunuyordu. Görüşme öncesinde dile getirdiklerinden farklı şeyler söylüyordu.
Başbakan Hariri'nin hükümeti kurmak için görevlendirilmesin günler sonra Suriye'de ‘Ulusal İlerici Cephe’ (Baas liderliğindeki yetkili partileri içeren bir koalisyon) bir toplantı gerçekleştirdi. Söz konusu toplantıda Dışişleri Bakanı Faruk Şara, bölge ve Lübnan’daki durum hakkında siyasi bir sunum yaptı. Bir parti üyesi kendisine Hariri’nin hükümeti kurup kurmayacağını sordu. O da şu cevabı verdi:
“Bu söz konusu değil. Refik Hariri'den para alan Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ile Suriye'ye karşı bir komplo içinde.”
Cephe üyelerinin çoğu, Başbakan Hariri’nin Suriye Cumhurbaşkanı ile görüşmeler gerçekleştirmesi nedeniyle, bu söylenenler karşısında şoka uğradı. ‘Ulusal İlerici Cephe’ Koalisyonu’nun bir üyesi bana bu konuşmayı bildirdi. Dışişleri Bakanı’nın sözleri karşısında şaşkın olduğunu ifade etti. Bunun üzerinde Esed’i arayıp, “Hariri'nin hükümeti kurmayacağını ve Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'a para ödeyeceğini söylemesi için Şara'ya bir talimat verdiniz mi? Bu sözlerin Fransızlara ulaşacağını ve bunun durumu daha da karmaşıklaştıracağını biliyor musunuz?” diye sordum.
Bana “Kimseye bir talimat vermedim. Lübnan hakkında konuşmasını ondan kim istedi? Lübnan’dan ona ne. Bu adam anlamıyor” cevabını verdi. Sonra daha sert ifadeler de kullandı. Benden Hariri’yi aramamı ve Lübnan’da kendisinden başka bir Başbakan olmadığını bildirmemi istedi. Ayrıca bunun dışında kendisine ulaşan hiçbir sözün doğru olmadığını, bizim de bunun arkasında olduğumuzu söylememi talep etti.
Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 6: Saddam ile Rafsancani arasında gizli barış mektuplaşmaları oldu

Eski Suriye Dışişleri Bakanı Haddam’ın günlükleri 5: Bush, Avn’ın ‘engel’ olduğunu bildirdiği bir mektup gönderdi… Esed bunu isyanı sonlandırmak için bir ‘yeşil ışık’ olarak nitelendirdi

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 4: ‘Güçlerimiz Hizbullah’ın kışlasına saldırdı’

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 3: ‘Hariri, Canbolat’ın teklifi üzerine bizimle bir araya geldi. Hafız Esed kendisini sınadı’

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 1: ‘Esed, Irak muhalefetine sahte vaatlerde bulunmayı önerirken Hatemi bir Kürt devletine karşı uyarı yaptı’



Lübnan Cumhurbaşkanı Avn: Hiç kimse Lübnan adına müzakere etmiyor

Dün ateşkese varılmasının ardından Lübnan’ın güneyindeki Mifdon köyünün sakinleri yıkımı inceliyor (AP)
Dün ateşkese varılmasının ardından Lübnan’ın güneyindeki Mifdon köyünün sakinleri yıkımı inceliyor (AP)
TT

Lübnan Cumhurbaşkanı Avn: Hiç kimse Lübnan adına müzakere etmiyor

Dün ateşkese varılmasının ardından Lübnan’ın güneyindeki Mifdon köyünün sakinleri yıkımı inceliyor (AP)
Dün ateşkese varılmasının ardından Lübnan’ın güneyindeki Mifdon köyünün sakinleri yıkımı inceliyor (AP)

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, ülkesinin egemenliğine ve kendi işlerini yönetme konusundaki münhasır hakkına sıkı sıkıya bağlı olduğunu vurgulayarak “Her türlü dış yardım memnuniyetle karşılanır; ancak bu, iç işlerimize müdahaleye dönüşmemeli” ifadelerini kullandı. Cumhurbaşkanı Avn, “Kendi adımıza biz müzakere ederiz ve başka hiçbir tarafın bunu bizim yerimize yapmasını kabul etmeyiz” diye konuştu.

Avn, ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, ABD Başkanı Donald Trump’ın üst düzey danışmanı Jared Kushner ve Katar Başbakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman bin Casim Al Sani'nin katıldığı bir görüntülü görüşme gerçekleştirdi. Görüşmede ateşkesin kalıcı hale getirilmesi ve tırmanmanın durdurulmasını denetleyecek bir hücre kurulması ele alındı.

Öte yandan ABD Başkan Yardımcısı Vance, “Lübnan'daki ateşkesi denetleyecek bir mekanizma oluşturuldu. Hizbullah'ın silahsızlandırılmasına yönelik bir mekanizma da kuruldu ve İran'ın onu dizginlemesi talep ediliyor” açıklamasında bulundu.

Şarku’l Avsat'ın edindiği bilgilere göre ateşkes odasının çalışması iki aşamadan oluşuyor. Birinci aşama ateşkesin kalıcı hale getirilmesine ve güvenlik durumunun kontrolün sağlanmasına odaklanırken ikinci aşama İsrail'in çekilme sürecinin tamamlanmasına dayanıyor. Ateşkes odasının çalışma usulü ve yetki alanı ise önümüzdeki iki gün içinde Washington'da düzenlenecek toplantılarda müzakere edilecek.


İran ve Arap komşuları arasındaki buzlar erir mi?

Başkent Kuveyt’te güneş ünlü Kuveyt Kulesi'nin arkasına inerken Basra (Arap) Körfezi sularında ilerleyen bir tekne, 9 Haziran 2026 (AFP)
Başkent Kuveyt’te güneş ünlü Kuveyt Kulesi'nin arkasına inerken Basra (Arap) Körfezi sularında ilerleyen bir tekne, 9 Haziran 2026 (AFP)
TT

İran ve Arap komşuları arasındaki buzlar erir mi?

Başkent Kuveyt’te güneş ünlü Kuveyt Kulesi'nin arkasına inerken Basra (Arap) Körfezi sularında ilerleyen bir tekne, 9 Haziran 2026 (AFP)
Başkent Kuveyt’te güneş ünlü Kuveyt Kulesi'nin arkasına inerken Basra (Arap) Körfezi sularında ilerleyen bir tekne, 9 Haziran 2026 (AFP)

Zeyd bin Ali el-Fadıl

Siyasetteki temel sabite, sabitesizliktir. Ne kalıcı bir dostluk ne de kalıcı bir düşmanlık vardır. İbn Haldun'un toplumsal gelişim yasasına göre toplumsal hareketlilik de bu ilkeden muaf değil. İran ile bölgedeki Arap ülkeleri de ne siyaset yasasının ne de toplumsal gelişim teorisinin dışında.

Bu durum, siyasi ve toplumsal gerçekliğin yanı sıra İran ile Arap ülkelerinin entelektüel gerçekliğinin nereye evrileceğini titizlikle incelemeyi zorunlu kılıyor. Zira bugün her iki taraf arasında entelektüel yapı, siyasi yönelim ile iç çatışmanın mahiyeti ve biçimi bakımından derin farklılıklar göze çarpıyor.

1979'da devrimin şekillendirdiği İran ile siyasi ve askeri şartların benzer olmasına rağmen bugünkü İran aynı değil. Günümüzde İran'da iç cephede siyasi akımların çeşitliliğinden ve artan protestolardan, dış cephede ise ABD ve İsrail kaynaklı uluslararası tehdidin sürmesinden beslenen çatışma şiddetini korusa da bunun iç kamuoyundaki yansıması devrimin ilk döneminden çok farklı bir görünüm sergiliyor. Devrim yıllarında muhafazakâr akımları besleyen devrimci coşku zayıflarken İran toplumunda modernleşme ruhu güç kazandı. Dini şahsiyetin yüceltilmesi de bir zamanlar tüm İran toplumunda gördüğü itibar ve saygınlığa kıyasla bugün belirgin biçimde soldu.

Arap dünyası da benzer bir dönüşüm geçirdi. Bölgenin sağcı milliyetçi rejimleri ortadan kalktı. İran İslam devriminin yarattığı dalgaya karşı mücadelede öncülük eden Iraklı Baas rejimi yıkıldı. Bölgede ‘Şii hilalinin’ kapsamının genişlemesinden duyulan dinî ve siyasi endişe yatıştı. Böylece her iki tarafta da ötekine yönelik daha az gergin bir bakış açısı oluşmaya başladı. Bu, ABD ile İsrail'in İran'a karşı sürdürdüğü savaş sürecinde Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinin ve Ürdün'ün maruz kaldığı saldırılara rağmen böyle.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Arap ülkelerinin her yönüyle reddettikleri İran saldırılarına karşın savaşa dahil olmamaları, bu savaşın yapısı itibarıyla geleneksel İran hedefleme anlayışının dışında kaldıklarının farkında olmalarından kaynaklanıyor. Başka bir deyişle, 21. yüzyılın İranı artık bütünüyle 1979'un aşırılıkçı söylemine bağlı değil. İran’ın toplumsal yapısında köklü bir dönüşüm yaşandı ve bu dönüşüm kendini ve fikirlerini rejime kabul ettirdi.

Bu çerçevede geçmişte Arapların siyasi düşüncesinin en büyük sorunlarından biri, İran’daki farklı siyasi oluşumlara tek tip bir gözle bakmasıydı. Arap dünyası, sağ ve sol arasındaki ince ayrımları fark edemedi. Çünkü bu ayrımlara İran'daki gerçek anlamıyla değil, uluslararası kavramsallaştırma merceğiyle baktı. Burada sözü edilen sağ ve sol, İslami çerçeve içinde ve Şii perspektifinden tanımlanan kavramlar olduğundan genel bağlamdan farklı anlamlar taşıyor. Örneğin devrim yıllarında köktenci muhafazakârlar, uluslararası arenada sol bir kavram olarak değerlendirilen sosyalist eğilimli kooperatif ekonomi modelini destekledi. Reformcular ise tarihsel olarak muhafazakâr kesimde sınıflandırılan çarşı tüccarlarının da desteğiyle, sağ kapitalist bir kavram olan yönlendirilmemiş açık piyasa ekonomisini güçlendirmeye çalıştı.

Bu, İran zihniyeti içindeki çok sayıda örüntüden yalnızca biridir ve biçimsel bir yapıya ya da belirli bir entelektüel kimliğe indirgenemez. Ne ilahiyat öğrencileri olan mollaların tamamı muhafazakâr eğilimli ne de sivil kesimlerin tümü reformcu. Bu durum, siyaset araştırmacılarını önceden belirlenmiş sınıflandırmaların ve bunlara bağlı zihinsel kalıpların kısıtlı çerçevesinden çıkıp daha derin bir düşünsel sorgulamaya yönelmeye davet ediyor.

Reformcular dini, toplumsal ahlakın inşasına yönelik bir çerçeve olarak ele aldılar. Aşırılıkçıların katı düşünceyi yumuşatmayı, Arap ülkeleriyle yakınlaşmayı ve Batılı devletlerle diyalog ve müzakere kapısını açmayı hedeflediler.

Burada reformcular ile muhafazakârlar arasındaki anlaşmazlığın İslam Cumhuriyeti'nin kuruluşunun ilk anından itibaren belirdiğini de burada vurgulamak gerekiyor. Ayetullah Humeyni 1979 yılında aydın İslami kimliğiyle öne çıkan Dr. Mehdi Bazirgan'ı hükümet başkanlığına getirdi. Bazirgan, Şah döneminde hapis cezasına çarptırılıp işkenceye maruz kalarak ağır bedeller ödemişti. Şah dönemindeki siyasi mücadelesinin temelini oluşturan İslami bir vizyona da sahipti. Bununla birlikte ilk andan itibaren aşırı sağcı İslamcıların damgasını vurduğu İran İslam Devrimi'nin ilke ve kurallarıyla bütünleşemedi. Aynı yıl istifasını sunarak siyasi sürecin dışına çekildi ve 1990'ların ortalarında hayata gözlerini yumana kadar bir daha siyaset sahnesine geri dönmedi.

thyju87k
Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan Al Suud, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi'yi 10 Mayıs 2025'te Cidde'de kabul ederken (AFP)

O tarihten itibaren muhafazakârlar ile reformcular arasındaki çatışma çeşitli meselelerde su yüzüne çıkmaya başladı. Özellikle siyasi istikrarın hâkim olduğu ve Batı ile herhangi bir dış çatışmanın ufukta görünmediği dönemlerde iki kesim arasındaki farklar belirginleşip derinleşti. Ancak ABD’nin müdahalesinin gündeme geldiği anlarda bu farklılıklar hızla silindi. İsrail'in devreye girdiği durumlarda ise daha da hızlı yok oldu.

Reformcular dine, toplumsal ahlakın inşasına yönelik bir çerçeve, seçimsel demokrasi anlayışının ve çoğulcu yönetimin pekiştirilmesine katkı sağlayan bir unsur olarak baktılar. Bunu, rejimin siyasi yönelimleriyle çelişen siyasi güçleri dışlamayan aydınlanmacı bir İslami vizyon içinde benimsediler. Dini bilinçleri ve şer'i iradeleri dışında hiçbir toplumsal değişimin meşruiyetini kabul etmeyen radikallerin sertliğini yumuşatmayı hedeflediler. Bu doğrultuda dini anlayışın modernleştirilmesini, siyasi pratiklerin geliştirilmesini, kamusal özgürlüklerin ve hukukun üstünlüğünün güçlendirilmesini, kadın haklarının iyileştirilmesini, Arap ülkeleriyle yakınlaşmayı ve Batılı devletlerle diyalog ve müzakere kapısının açılmasını savundular.

Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi, reformcuların yolculuğunun merkezinde yer aldı. Önce Kültür Bakanlığı (1982-1992) ardından Cumhurbaşkanlığı (1997-2005) görevleri boyunca ifade özgürlüğünü, hoşgörü kültürünün yaygınlaştırılmasını, sivil toplumun inşasını ve medeniyetler arası diyalog temelli Batı ve Doğu'yla yapıcı diplomatik ilişkilerin geliştirilmesini savundu. Ne var ki bu fikirler, muhafazakârların yargı kurumu ve güvenlik güçleri aracılığıyla Hatemi'nin destekçilerine ve reformist kanadın liderlerine yönelttiği seferberlik kampanyası karşısında tutunamadı. Bu baskılar muhafazakârların Hatemi'nin ardından gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanmasını sağlarken reformcu adayın seçimi kaybetmesinde büyük kitlelerin oy kullanmaktan kaçınması belirleyici oldu.

Bugünkü durum, 1979 yılındaki dünkü durumla aynı değil. Bunun yanında İran’ın mevcut Dini Lideri Mücteba Hamaney de devrimin lideri ve komutanı Ayetullah Humeyni’ye de benzemiyor.

Bugün ise reformcular, kalp cerrahı Dr. Mesud Pezeşkiyan'ın 28 Temmuz 2024'te cumhurbaşkanlığına gelmesiyle yeniden siyasi sahnenin ön saflarına çıktı. Pezeşkiyan, süregelen savaşın İran ile diğer Körfez ülkeleri arasında yarattığı derin gerilime rağmen bu dönemde Suudi Arabistan ve KİK üyeleriyle iyi ilişkilerin ritmini korumayı başardı. Gelişmelerin ardışıklığı ve açıklamalarından açıkça görüldüğü üzere İran'da köktenci muhafazakârlar ile reformcular arasında siyasi kararlar üzerinde, askeri kararlar bir yana bırakılırsa, hâkimiyet mücadelesi sürüyor. Savaşın kızışmasıyla birlikte şu an denge muhafazakâr kanat lehine kayıyor.

Buna karşın bugünkü koşullar 1979'daki koşullarla aynı değil. Günümüzün İran Dini Lideri Mücteba Hamaney, Ayetullah Humeyni gibi bir devrim önderi ve lideri olarak görülmüyor. Bu durum ayrıca ilk reformcu Mehdi Bazirgan'ın içinde bulunduğu koşullarla günümüzün reformcusu Mesud Pezeşkiyan'ın durumunu karşılaştırmayı da zorunlu kılıyor. Bazirgan Ayetullah Humeyni gibi büyük bir devrimci şahsiyetin yönlendirdiği ve tüm mekanizmalarını harekete geçirdiği genç devrimcilerin coşkulu gücüyle ve bölgesel-uluslararası düzeydeki keskin gerginlikler ortamında baş başa kalmıştı. Pezeşkiyan ise İran toplumsal yapısının değişen niteliği, çağdaş kuşakların kimliğindeki belirgin dönüşüm ile düşünce biçimleri ve eğilimlerinin farklılaşması, üstelik bölgesel ve uluslararası düzeyde sert karşıtlık ve muhalefetin zayıflamış olmasıyla bambaşka bir konjonktürle karşı karşıya.

Şimdi sorulması gereken asıl soru, “Bu değişimler İran ile Arap komşuları arasındaki buzların erimesine zemin hazırlar mı ve bu durum ilerleyen süreçte, özellikle Batılı ülkelerle ilişkilerde uluslararası bağlama yansır mı?” sorusudur.


Arap ülkeleri, bölgenin istikrarını artıracak bir anlaşma için gerekli koşulların oluşturulmasının önemine vurgu yaptı

Arap bakanlar toplantısı, İran ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD) arasında varılan anlaşmayı memnuniyetle karşıladı, (SPA)
Arap bakanlar toplantısı, İran ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD) arasında varılan anlaşmayı memnuniyetle karşıladı, (SPA)
TT

Arap ülkeleri, bölgenin istikrarını artıracak bir anlaşma için gerekli koşulların oluşturulmasının önemine vurgu yaptı

Arap bakanlar toplantısı, İran ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD) arasında varılan anlaşmayı memnuniyetle karşıladı, (SPA)
Arap bakanlar toplantısı, İran ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD) arasında varılan anlaşmayı memnuniyetle karşıladı, (SPA)

Arap Birliği Konseyi’nin, Ürdün’ün başkenti Amman’da dün düzenlenen 165. olağan bakanlar düzeyindeki toplantısında, bölgesel gerilimin azaltılmasının ve İran ile ABD arasında bölgenin güvenlik ve istikrarını güçlendirecek kapsamlı bir anlaşmaya zemin hazırlanmasının önemine vurgu yapıldı.

Toplantıda, İran ile ABD arasında varılan anlaşma da dâhil olmak üzere bölgesel ve uluslararası gelişmeler ele alındı; ayrıca Arap ortak çalışma süreci gözden geçirilerek Arap Birliği’nin yapısının güçlendirilmesi ve çalışma mekanizmalarının üye ülkelerin beklentilerine uygun şekilde geliştirilmesi yolları değerlendirildi.

frefgr
Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan toplantıya katıldı. (SPA)

Toplantının sonunda, Bahreyn Dışişleri Bakanı ve mevcut dönem Konsey Başkanı Dr. Abdullatif ez-Zeyani, Arap liderlerin yetkilendirmesiyle Nebil Fehmi’nin temmuz ayı başından itibaren Arap Birliği Genel Sekreteri olarak atanmasının kabul edildiğini açıkladı.

Ez-Zeyani, Fehmi’ye yeni görevinde başarılar dileyerek Arap ortak çalışmasının geliştirilmesi ve Arap meselelerine hizmet edilmesi temennisinde bulundu.

dfrgthyu
Bakanlar, toplantı sırasında Arap ortak çalışma sürecini ele aldı. (SPA)

Bakanlar ayrıca toplantı kapsamında Arap ortak çalışma sürecini de ele aldı. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan, Arap meslektaşlarıyla ikili görüşmeler gerçekleştirerek, ikili ilişkilerin güçlendirilmesi ve ortak ilgi alanındaki bölgesel ve uluslararası konularda görüş alışverişinde bulundu.