Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 2: ‘Esed fikrini değiştirdi, Lahud’a verdiği süreyi uzattı. Suriye uluslararası iradeyle çarpıştı’

Merhum Lübnan Başbakanı Refik Hariri (solda) ve eski Lübnan Cumhurbaşkanı Emil Lahud (Ekim, 2004) (AFP)
Merhum Lübnan Başbakanı Refik Hariri (solda) ve eski Lübnan Cumhurbaşkanı Emil Lahud (Ekim, 2004) (AFP)
TT

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 2: ‘Esed fikrini değiştirdi, Lahud’a verdiği süreyi uzattı. Suriye uluslararası iradeyle çarpıştı’

Merhum Lübnan Başbakanı Refik Hariri (solda) ve eski Lübnan Cumhurbaşkanı Emil Lahud (Ekim, 2004) (AFP)
Merhum Lübnan Başbakanı Refik Hariri (solda) ve eski Lübnan Cumhurbaşkanı Emil Lahud (Ekim, 2004) (AFP)

Suriye’nin eski Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlüklerinde Lübnan siyasi tarihine ilişkin de önemli ayrıntılara yer veriliyor. Haddam, eski Lübnan Cumhurbaşkanı Emil Lahud’un görev süresini uzatmaya karar vermesinin ve dönemin Lübnan Başbakanı merhum Refik Hariri ile söz konusu meseleye dair yapılan görüşmeleri su yüzüne çıkarıyor.
Haddam, Lahud’un görev süresinin uzatılması sorununun 2004 yılında yaşandığını söylüyor:
“Lübnan kamuoyu, görev süresinin uzatılmasına karşı çıkan ezici bir çoğunluk ile destekleyen bir azınlık arasında bölünmüş durumdaydı. Buna ek olarak ABD’nin Fransa’yı Nazizmden kurtarmak için Normandiya sahiline çıkışının yıl dönümü münasebetiyle iki lider, ABD Başkanı George W. Bush ve Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac 2004 yılının haziran ayında bir araya geldi. Ardından gittikçe güçlenen, kapsamlı bir uluslararası karşı duruş yaşandı. Her iki lider de Cumhurbaşkanı Lahud’un görev süresinin uzatılmasına kesinlikle karşı olduklarını bildirdi ve Suriye’nin Lübnan’ın içişlerine karışmasını kınadı.”
Abdulhalim Haddam, görev süresinin uzatılması konusunda Lübnan’dan, Arap ülkelerinden ve uluslararası toplumdan yapılan itirazların artmasıyla birlikte Suriye’nin Lübnan’a müdahalesini durdurma ve Suriyeli güçlerin geri çekilmesi ile ilgili çağrıların arttığına işaret ediyor. Suriye rejimi tarafından takınılacak herhangi bir mantıksız tutumun ülkeye büyük bir zarar vereceğini belirten Haddam “Dr. Beşşar Esed ile yaptığım tüm görüşmelerimde onu görev süresini uzatmanın tehlikeli olduğuna ikna etmeye çalışıyordum” diyor.
Haddam, görev süresini uzatmama, Lahud’un istifasını talep etme ve Lübnan Ulusal Diyalogu’nun Suriye’nin gözetiminde gerçekleştirilmesi konusunda Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed ile yaptığı görüşmelerin ayrıntılarından da bahsediyor. Haddam, anılarında 22 Eylül 2004 tarihinde Esed ve Hariri arasında gerçekleştirilen toplantı üzerinde de duruyor:
“Esed toplantıda Suriye’nin Hariri’ye verdiği önemi dile getirip Şam’la iş birliğinde bulunmasına, özellikle de görev süresini uzatmayı kabul etmesine övgüde bulundu. Esed, Hariri’ye ‘Hiçbir yandan sizinle ilgili söylenenleri kabul etmiyorum. Hakkınızda söylenenleri çöpe atıyorum’ dedi. Beşşar Esed görüşmede en az ayda bir kez Lübnan Başbakanı Hariri ile bir araya geleceğini vurguladı. Hariri’nin kuracağı hükümeti destekleyeceğini ifade eden Esed, Süleyman Franjiye’den başka bir adayı olmadığını söyledi.”
Hariri’nin görüşmeden ‘içi rahatlamış’ bir şekilde ayrıldığına işaret eden Haddam, Eski Suriye Dışişleri Bakanı Faruk eş-Şara’nın parti toplantısında Hariri’nin hükümeti kurmasının ‘olanaksız’ olduğunu çünkü Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ile Suriye'ye karşı bir komplo içinde olduğunu söylemesinin bir sürpriz olduğunu ifade etti.  Haddam anılarının ikinci bölümünde sürece dair şunları aktarıyor:
Lübnan kamuoyu, görev süresinin uzatılmasına karşı çıkan ezici bir çoğunluk ile destekleyen azınlık arasında bölünmüş durumdaydı. Buna ek olarak ABD’nin Fransa’yı Nazizmden kurtarmak için Normandiya sahiline inmesinin yıl dönümü münasebetiyle iki lider, ABD Başkanı George W. Bush ve Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, 2004 yılının Haziran ayında bir araya geldi. Ardından güçlenen kapsamlı uluslararası bir karşı duruş sergilendi. Her iki lider de Cumhurbaşkanı Lahud’un görev süresinin uzatılmasına kesinlikle karşı olduğunu bildirdi ve Suriye’nin Lübnan’ın iç işlerine karışmasını kınadı.
Lahud’un görev süresinin uzatılması konusunda Lübnan’dan, Arap ülkelerinden ve uluslararası toplumdan yapılan itirazların artmasıyla birlikte Suriye’nin Lübnan’a müdahalesini durdurma ve Suriyeli güçlerin geri çekilmesi konusundaki çağrılar da hız kazandı.
Suriye rejimi tarafından sergilenecek herhangi bir mantıksız tutumun, ülkeye büyük zarar vereceğini açıkça görebiliyordum. Bu nedenle Dr. Beşşar Esed ile yaptığım tüm görüşmelerimde kendisini görev süresini uzatmanın tehlikeli olduğuna ikna etmeye çalışıyordum. Lübnan Başbakanı Refik Hariri'ye büyük baskı uyguluyordu. Esed, Hariri’yi temmuz ayında Tümgeneral Gazi Kenan, Tuğgeneral Rüstem Gazale ve Albay Muhammed Halluf’un da hazır bulunduğu bir görüşmeye çağırdı. Esed’in sözlerinin ağırlığından Hariri’nin tansiyonu yükseldi ve burnu kanadı.
O günün sabahında Dr. Beşşar Esed ile bir görüşmem vardı. Yanına gittiğimde gergin ve heyecanlıydı. Bana şuları söyledi:
“Refik Hariri buradaydı. Sabah saat 7.30’ta geldi. Subayların huzurunda onunla açık ve net bir şekilde konuştum. Kendisine cumhurbaşkanının seçilmesi konusunda çalışma yetkisi olmadığını bildirdim. Onu seçecek olan benim. Bana karşı çıkanın kemiklerini kıracağım.”
Söyledikleri karşısında şok oldum. Ardından kendisine şunları söyledim:
“Ne yaptınız? Siz Lübnan’da Müslümanları temsil eden Lübnan Başbakanı ile konuşuyorsunuz. Sözleriniz dışarıya sızacak olsa sonuçlarının ne olacağını düşündünüz mü? Bu sözlerin sonuçlarını hesapladınız mı? Uzun yıllar boyunca Başbakan ve Parlamento Başkanı’nın temel bir rol oynaması için çalıştık. Siz Emil Lahud için bu rolü zayıflatmaya çalışıyorsunuz. Bu konuda herhangi bir çıkarınız yok. O subayların huzurunda bir başbakana nasıl böyle hitap edersiniz? Başbakan ve Parlamento Başkanı’nı kısıtlamaktan ülkenin ve sizin menfaatiniz nedir?”
Esed sözlerimin ardından sakinleşti ve “Başbakan Hariri'yi sizi ziyaret etmeye davet edin. Benimle görüşmesinin etkilerini silmek için çalışın” dedi. Bunu yapacağımı söyledim.
Ardından Başbakan Hariri ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirdim. Şam’a gelip benimle iletişime geçmediği için sitem edip, “Birkaç gün içinde Şam’a gelmenizi bekliyorum” dedim. Bana, “Durumum gerçekten kötüydü. Bu nedenle sizi aramadım. O ziyaretten sonra bir daha asla Şam’a gelmem” cevabını verdi.  
Kendisiyle uzun uzun konuştum. Konuşmanın sonunda Şam’a yakın bir bölge olan Bloudan’a gelmeyi kabul etti. Perşembe günü geldi ve kendisiyle görüştük. Bana olanları anlattı. Kırgındı. “Hayatta olduğum sürece Beşşar Esed'le o görüşmemi unutmayacağım” dedi. Sözünü keserek şunları söyledim:
“Sen bir politikacısın. Meselelere bu şekilde yaklaşmaman gerek. Adam senle konuşurken heyecanlıydı. Görüştüğü gün biz de onunla buluştuk, olanları anlattı. Söylediklerinden üzgün olduğunu hissettim. Sen de boş ver.”
Nitekim o görüşmede Dr. Beşşar Esed ile Hariri arasındaki gerilimi azaltmaya çalıştım.  
18 Ağustos 2004 tarihinde yıllık sağlık kontrollerim için Fransa’ya seyahatim vesilesiyle vedalaşmak için Esed ile görüştüm. O görüşmede Albay Lahud’un görev süresinin uzatılması meselesini ele aldık. Esed’e “Durum nedir?” diye sordum. Bana uzatmama kararını aldığını söyledi. Ardından sözlerini şöyle sürdürdü:
“Uluslararası düzeyde kimse onaylamıyor. Arap ülkeleri de razı değil. Lübnanlıların büyük çoğunluğu itiraz ediyor. Cumhurbaşkanı Lahud’a süreyi uzatma niyetimiz olmadığını bildirdim. Lahud, bu konudaki tavrımızın ne olduğunu net bir şekilde öğrendi.”
Bunun üzerine “Umarım kimse sizi tavrınızı değiştirmeye zorlamaz. Görev süresini uzatmanın sonuçlarına katlanamazsınız. Suriye uzatma nedeniyle olabilecekleri kaldıramaz” dedim. Bana “Cumhurbaşkanı Lahud ile bu konuda net konuştum” yanıtını verdi. Ben de vedalaşıp ayrıldım.
Birkaç gün sonra ben Fransa’dayken Başbakan Hariri’den telefon aldım. Dr. Beşşar Esed’in uzatma konusundaki fikrini değiştirdiğini, kendisini Şam’a davet ettiğini söyledi. Görüşmenin kısa sürdüğünü ve Esed’in gergin olduğunu ifade etti. Esed’in kendisine Albay Lahud’un görev süresini uzatmaya karar verdiğini aktardı. Kendisine pozisyonunu belirlemesi gerektiğini söyleyen Esed’in Suriye’nin yanında mı karşısında mı olduğunu sorduğunu belirtti. Hariri’nin söylediğine göre Esed kendisine “Gidin ve bu konuyu düşünüp olumlu ya da olumsuz kararınızı bize bildirin” dedi. Hariri benden kendisine fikir vermemi istedi. Ona “Velid Canbolat ile bir araya geldiniz mi? Bu konuda ne düşünüyor?” diye sordum. Görüştüğünü ve uzatmayı kabul edip ardından da istifa etmesini tavsiye ettiğini söyledi.  Benim değerlendirmem ise şöyle oldu:
“Reddetmenin sonuçlarına katlanamazsınız. Velid’in verdiği tavsiye sizin için en uygun olanı. En iyisi onay vermeniz. Sonra Lübnan'ı terk edersiniz ve yurt dışında da istifa ettiğinizi açıklarsınız.”
Başbakan Hariri, Albay Rüstem el-Gazali’ye kabul ettiğini söyledi. Ardından ailesiyle buluşmak üzere Sardinya Adası'na gitti.  Birkaç gün sonra beni aradığında hala Fransa’daydım. Bana “Lübnan’a gidersem benim için bir hayati tehlike söz konusu olur mu?” diye sordu. Benim cevabım şu şekilde oldu:
“Dr. Beşşar Esed’in senden istediği her şeyi kabul ettin. Halen sana ihtiyacı var. Çünkü anayasa henüz değiştirilmedi. Ancak söylediğim gibi işlemleri tamamladıktan sonra derhal Lübnan’dan ayrılın ve hemen istifa edin.”
O dönemde Avrupa ülkeleri, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) toplantısı düzenleme, ayrıca Lübnan ve ülkedeki Suriye varlığı hakkında kararlar alma konusunda çalışmalar yürüttü. Bu ülkeler, projenin formülü üzerinde anlaştılar ve BMGK’daki durumu düzenlediler. Bir BMGK oturumu düzenlemek için tarih belirlendi.
Esed, Dışişleri Bakanı Faruk Şara’dan İspanya Dışişleri Bakanı Miguel Angel Morationos ile temasa geçip BMGK oturumunu iptal etmek için Batılı ülkelerin Suriye ile hareket etmesini sağlama konusunda yardım talep etmesini istedi. Ayrıca Suriye’nin, Cumhurbaşkanı Lahud’un görev süresini uzatmaktan vazgeçip yeni cumhurbaşkanlığı seçimleri gerçekleştirmek için çalışacağını bildirmesini söyledi.
Şara, İspanyol mevkidaşıyla temasa geçti ve meseleyi onunla görüştü. İspanyol Bakan, Şara’dan Cumhurbaşkanı’ndan İspanya Başbakanı José Luis Rodriguez Zapatero ile temasa geçmesini talep etmesini istedi. Nitekim Esed, Zapatero’yu arayıp BMGK oturumunun iptal edilmesine yardım etmesi talebinde bulundu. Ayrıca Suriye’nin yeni cumhurbaşkanlığı seçimleri düzenlemeye ve Lahud’un görev süresini uzatmaktan vazgeçmeye hazır olduğunu bildirdi.
İspanya Başbakanı, ABD Başkanı George W. Bush, İngiltere Başbakanı Tony Blair ve Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ile görüştü. Beş saat süren görüşmelerin ardından Suriye tarafının taahhüdünü yerine getirmesi halinde BMGK oturumunun iptal edilmesi kararlaştırıldı.
Morationos, Şara’yı aradı ve Batılı devletlerin Suriye’nin önerisini kabul ettiğini bildirdi. Suriye tarafının anayasayı değiştirmek için düzenlenen parlamento oturumunu iptal etmek için Meclis Başkanı Nebih Berri ile temasa geçmesini umduklarını dile getirdi. Şara kendisine “Lübnan bağımsız bir ülke. Konuyla ilgilenmiyoruz. Nebih Berri ile siz görüşün” cevabını verdi.
İspanyol Bakan bu yanıt dolayısıyla şoka uğradı. Ardından Morationos, Parlamento Başkanı Nebih Berri’yi aradı ve ona olan biteni anlattı. Berri’nin cevabı “Lübnan, bağımsız ve egemen bir devlettir. Suriye'nin bu konuyla herhangi bir ilgisi yok” oldu.
BMGK 2 Eylül’de toplandı ve 1559 sayılı kararı aldı. Karar, Suriye’ye güçlerini Lübnan’dan çekme ve iç işlerine karışmama çağrısında bulunuyordu. Aynı zamanda Lübnan’a dış müdahale olmaksızın cumhurbaşkanlığı seçimini gerçekleştirme çağrısı da yapılıyordu. Kararda Lübnan’ın bağımsızlığı ve egemenliği vurgulandı. Bunun yanı sıra silahlı militanların ortadan kaldırılmasının gerekliliğine işaret edildi. Karar, Birleşmiş Milletler Anlaşması’nın Yedinci Bölümü’ne uygun olarak verildi. Böylece Suriye rejimi BMGK'nın denetimine geçti.
Birçok sorum vardı: Dr. Beşşar Esed, Albay Lahud'un görev süresinin uzatılmasını destekleme kararında neden değişikliğe gitti? Peki, kararını neden Lahud’un görev süresini uzatmama ve İspanya’nın arabuluculuğuna başvurma yönünde değiştirdi? Beş saat sonra kararından vazgeçip Albay Lahud’un görev süresini uzatma fikrine geri mi döndü? Lübnan’da menfaatleri olan yakınlarının baskısı mı etkili oldu? Yoksa güvenlik sistemine ortak olan Lübnan’daki güvenlik hizmetleriyle ilgili sorunlardan mı kaynaklanıyor? Ya da kararlarını kontrol altına alan endişe ve tereddüt durumlarından kaynaklanan kişisel reaksiyonlar mı?
5 Eylül 2004 tarihinde Fransa’dan döndüm. Ertesi gün Devlet Başkanı Esed’le görüştüm. Sağlık kontrollerim hakkında kısa bir muhabbetin ardından ABD Kongre Üyesi Darrell Issa ile görüşmesi ile ilgili konuştuk. Issa’nın görüşmede Suriye-ABD ilişkilerinin iyileştirilmesi için çaba sarf etmek istediğini ilettiğini ifade etti. Ardından ABD Başkanı Bill Clinton'ın Eski Güvenlik Danışmanı Martin Indyk ile görüşmesinden bahsetti. Indyk, George Bush’un politikasını şiddetle eleştirdiğini söyledi.
Bunun üzerine “İkisinin de ABD’de politika üretme konusunda herhangi bir rolü yok” dedim. Esed, “Ortadoğu İşlerinden Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı William Burns başkanlığında büyük bir ABD heyeti gelecek. ABD Lübnan’ı değil Irak’ı önemsiyor” cevabını verdi. Esed’in söyledikleri üzerine bu heyetin, Suriye’den Irak’a müdahale etmeyi bırakmasını, Saddam Hüseyin grubunu teslim etmesini ve Irak fonlarını Bağdat hükümetine iade etmesini talep edeceğini söyledim.
Bana, haberleri takip edip etmediğimi sordu. Cevabım şöyle oldu:
“Evet, takip ediyorum. Durum hakkında düşünce ve kanaatim; Suriye’nin tehlike çukurunun kenarında durduğu yönündeydi. Şimdi tam da merkezine düştü. Başbakan Refik Hariri, bana görüşmeniz hakkında bilgi verdi. Albay Lahud’un görev süresini uzatma kararırınızı bildirdiğinizi söylediğinde şoke oldum. Siz bana uzatmayacağınızı söylemiştiniz.”
Bunun üzerine Esed, “ABD ve Fransa'nın Suriye'yi Lübnan'dan çıkarma konusunda anlaştığı ve Hariri’nin bu anlaşmada büyük bir rol oynadığı bilgisini aldık” dedi. Ben de şunları söyledim:
“Bu, bana tuhaf geliyor. Hariri’nin ABD ve Fransa’nın Ortadoğu’daki politikasını belirlemede rolü olması düşünülebilir mi? Hariri, onunla görüşmenizin ardından bana süreyi uzatmama konusunda ikna olmamasına rağmen destekleyeceğini söyledi. Lübnan'da Suriye'nin yenilgisine yol açacak bir tavır almak istemiyor. Bir yandan Irak’la ilgili sebepler, diğer yandan Arap-İsrail çatışmasıyla ilgili meseleler nedeniyle ABD’nin böyle bir tutum sergilemesini bekliyordum. Fransa'ya gelince, Suriye'yi her zaman destekledi. Ancak gaz sözleşmesi sorununu ve son Fransa ziyaretim sırasında olanlar ile Başkan Chirac’ın sorunu kontrol altına alma girişimini hatırlıyorsunuzdur. Beni Fransa’ya davet etmişlerdi ve siz karşı çıkıp kabul etmemiştiniz. Bunun üzerine Büyükelçimiz Siba Nasır’a, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın Cumhurbaşkanı Chirac’ın davetini kabul etmesini engelleyenin Esed olduğu bildirildi. Fransa’nın tutumu, Fransız şirketinin uzaklaştırılıp büyük bir AB menşeili petrol şirketinin sahiplerinden biri olan Kanadalı şirketle anlaşma yapılmasının ardından değişti.”
Esed, “Hangisi daha iyi? ABD-Suriye ilişkilerine mi yoksa Suriye-Avrupa ilişkilerine mi odaklanmalıyız?” diye sordu. Cevabım şöyle oldu:
“ABD, dünyadaki en etkili güçtür ve teoride onunla ilişkilere odaklanmak daha iyidir. Ancak en büyük engel İsrail’in ABD politikasındaki konumu. Avrupa'ya gelince; etkisi sınırlı. Ancak onlarla çalışmak Amerikalılarla çalışmaktan çok daha kolay.”
Esed, Şara’dan birkaç Avrupa ülkesini ziyaret etmesini ve konularla ilgili düşüncelerimizi anlatmasını istediğini söyledi. Ayrıca ziyaretlerin düzenlenmesi konusunda İspanya Dışişleri Bakanı’ndan yardım talep etmesini istediğini ifade etti. Ben de şu değerlendirmede bulundum:
“İspanya, politikasında Avrupa Birliği'nden ayrılamaz. 1559 sayılı kararı kabul edildiğinde BMGK’ya, İspanya'nın Birleşmiş Milletler (BM) Büyükelçisi, başkanlık ediyordu. Benim tavsiyem bunu ve diğer ziyaretleri yapmayın. Çünkü Avrupa bize karşı bıkkınlık içinde. Şara, Enformasyon Bakanı Ahmed el-Hasan ve Dışişleri Bakanlığı Enformasyon Direktörü Büşra Kinfani, 1559 sayılı kararın Suriye için bir zafer teşkil ettiğini ilan ettikten sonra bu ekip bizim bakış açımızı nasıl açıklayabilir?”
Esed, “Bu ne zaman oldu?” diye sordu. “1559 sayılı karar çıktıktan sonra” cevabını verdim. “Vatandaş kime inanır? Bunlara mı yoksa 1559 sayılı Kararı Suriye ve Lübnan'a karşı bir komplo olarak gören Suriye'nin Lübnan'daki müttefiklerine mi inanır?” diye sordum. Aslında Dr. Beşşar Esed bu ifadelere şaşırdı ve kızgınlığını dile getirdi.
Bu kararın yansımaları ve konuyla nasıl başa çıkılacağına dair görüşlerim üzerine konuştuk. Kendisine mantıklı olanın Cumhurbaşkanı Lahud’un istifasını sunması ve yeni bir Cumhurbaşkanı seçilmesi olduğunu söyledim. Ancak bu konunun kendisi ve Cumhurbaşkanı Lahud için zor olabileceğini ifade ettim. Ardından gelişmelerin hızlanacağını söyledi. Bu nedenle kayıpları azaltan bir diğer çözümün Hıristiyan tarafı ile uzlaşmayı, ayrıca aralarında Fares Souaid, Boutros Harb ve Nesib Lahud  gibi isimlerin bulunduğu bir grubu davet ederek Patrik Sufeyr ve Cornet Chahwan ile diyalog gerçekleştirmek için taviz vermeyi gerektirdiğini bildirdim. Bunun yanı sıra Fransa’da bulunan Cumhurbaşkanı Emin Cemayel’e güvence mesajı göndermek gerektiğine işaret ettim. “Diyalog sürecini bizzat yönetmelisiniz” dedim.
Esed bana şu soruyu yöneltti: “Diğerleri davet edilebilir de Patrik ile diyalog nasıl olacak?” Cevabım şöyle oldu:
“Cumhurbaşkanı Nebih Berri, Başbakan Refik Hariri, Sayın Hasan Nasrallah ve uzlaştıktan sonra Sayın Velid Canbolat’ı davet etmenizi öneriyorum. İslami tarafın iki taraf arasında eşit düzeyde ulusal bir birlik hükümeti kurmayı kabul etmesi şartıyla Patrik Sufeyr liderliğindeki Hristiyan tarafı ile diyalogu onlara havale ederiz. Bu hükümetin tek bir görevi olacak; Hristiyan tarafı tatmin eden bir seçim yasası oluşturmak, ardından ülkede seçimler yapmak ve sonra da meşruiyetine kimsenin itiraz edemeyeceği bir konsey kurmak. Bildiğim kadarıyla Hıristiyan tarafı Suriye ile ilişkileri bozmaya çalışmıyor. Aksine Lübnan’daki dengeli ilişkiler, Suriye güvenlik birimlerinin uygulamalarına son verir. Birimlerin Lübnanlılara muamelesi, geçmişte Lübnan’ı yöneten yabancıların ilişkilerinden daha kötü. Güvenlik Şubesi Başkanı, Parlamento ve Başbakan’a hakaret etmeye cesaret ediyorsa -kaldı ki ikisi de Suriye’nin dostu- diğerlerine nasıl davranır siz düşünün.”
Esed, “Hristiyan tarafı yargıya dayalı bir seçim yasası istiyor. Ben bunu onaylıyorum” dedi. Bunun üzerine, “Bu yolu izlemek, Suriye’nin çıkarlarını güvence altına alıyor. Aynı zamanda tüm Lübnan taraflarla gerçek ilişkiler kurulmasına yardımcı olur” ifadesini kullandım.
Konu, Canbolat’ın durumuna gelince Dr. Beşşar Esed, Albay Lahud’un görev süresinin uzatılması konusundaki tutumundan dolayı onu şiddetle eleştirdi. Eleştirilerine şöyle cevap verdim:
“Canbolat, tutumunu ifade etmede diğerlerinden daha cesurdu. Milletvekillerinin kendi tercihlerine bırakılsaydı, anayasa değiştirilemezdi. Canbolat’ın geçmişini ve bizim yanımızda yer alışını unutmamalıyız. Onun kaybı Suriye’nin çıkarına değil.”
Esed de daha müsamahakâr olmayı ve onunla görüşmeyi kabul etti.
Dr. Beşşar’ın uzlaşma yolunda etkili adımlar atacağını umarak toplantıdan ayrıldım.
21 Eylül 2004 tarihinde Refik Hariri ile bir araya geldim. Cumhurbaşkanı Lahud, Beyrut'taki arazilerin okul inşa etmek için tahsis edilmesi de dahil olmak üzere daha önce üzerinde anlaşmaya varılan bir dizi konuyu onaylama anlaşmasına uymadığı için gerçekleştirilen Lübnan’daki kabine oturumu nedeniyle gergindi. Kendisi ile Suriye hükümeti arasındaki iş birliği aşamalarını gözden geçirdikten sonra ikna olmamasına rağmen anayasada düzenleme kararını onayladığını bildirdi. Düzenlemeye halk, Arap toplumu ve uluslararası arena karşı çıkıyordu. Lahud ile iş birliği yapma imkanı olmadığını vurguladı. Hükümet kurması Suriye’nin çıkarına değildi. Çünkü durum kötüydü ve daha da kötüleşecekti. Lübnan içinde ve dışında da Suriye ile kalacağını, kendisinin Sayda’nın Müslüman ve Arap evladı olduğunu söyledi. Suriye’ye zarar verecek ya da Lübnan’daki gücünü kıracak hiçbir adım atmasının mümkün olmadığını vurguladı. Suriyeli ve Lübnanlı güvenlik servislerinin uygulamalarının kötülüğünden şikayet etti. Halkın karşı çıkışının bu uygulamalardan kaynaklandığını söyledi.
Düşüncelerini anlattıktan sonra sözü ben aldım ve “Hükümete ilişkin önceki uygulama koşulları, diğerlerinde olduğu gibi devam ederse hükümeti kurmamanız konusunda sizinle hemfikirim” dedim. Ardından “Lübnan'daki durum nasıl aşılabilir?” diye sordum. Ülkedeki genel durum hakkındaki karamsarlığı ve Cumhurbaşkanı Lahud’a duyduğu güvensizliği dile getirdi. Ben de kendisine “Koşullar karşılanırsa, durumun üstesinden gelmek kolaylaşmaz mı?” diye sordum. “Mümkün ancak zor” yanıtını verdi. “Nasıl?” diye sordum. Hariri’nin cevabı şöyle oldu:
“Halk tarafından inanılan ve bir programa sahip bir hükümet olmalı. Yeni bir seçim yasası koymalı. Yanlış uygulamaları durdurmalı ve Taif Anlaşması’nı uygulamalı.”
Kendisine şu cevabı verdim:
“Tamamen katılıyorum. Öncelikle Patrik Sufeyr başkanlığındaki Hristiyan muhalefet ile diyalog yapılmalı. Boutros Harb, Nesib Lahud ve Faris Souaid gibi Hıristiyan muhalefet temsilcilerinin yer aldığı ulusal bir birlik hükümeti kurulmalı ve muhalefetin temsilcilerini seçmesine izin verilmeli. Bu hükümetin görevidir. Adil bir seçim yasası oluşturmalı ve seçimlerin yürütülmesini denetlemelidir.”
Hariri’ye “Seçim yasasını nasıl görüyorsunuz?” diye sordum. Hristiyan muhalefetin küçük çemberi istediğini, Canbolat’ın da bunu desteklediğini söyledi. Küçük çemberin aşırılık getireceğini ifade ettim. Anayasaya göre her ilin bir seçim bölgesi olarak kabul edildiğini söyledim. Hariri, “Bu doğru ancak Hıristiyan muhalefetinin talebini anayasa ile bağdaştıran bir formül olmalı” cevabını verdi.
İdari paylaşımları yeniden gözden geçirip Taif’te belirtilenlere uyma konusunda anlaştık. Kuzey, Güney ve Bekaa iki valiliğe bölündüğünden, Cebel Lübnan da iki valiliğe bölünebilir. Birincisi; Kuzey Metn, Keservan ve Cubeyl'i içerir. İkincisi Güney Metni, Aliye ve eş-Şuf’u kapsar. Ancak Beyrut ise tek bir valilik olarak kalacaktı.
Hariri konuşmamız sırasında Canbolat ve Hristiyan muhalefetinin temsil edilmesinin gerekliliğini vugruladı. Ayrıca böyle bir katılımın olmadığı bir ortamda bir hükümet kurmanın zorluğunun altını çizdi. Bunun yanı sıra bu hükümetin birkaç ay içinde gerçekleşecek olan seçimler nedeniyle geçici bir geçiş hükümeti olması gerektiğini, ardından da seçim sonuçları ışığında hükümetin geleceği konusunda onunla aynı fikirde olduğunu ifade etti. Buna ek olarak ulusal bir birlik hükümetin seçimlere güvenilirlik katacağını söyledi.
Hariri'nin vurguladığı konular arasında, Cumhurbaşkanı’nın kabine oturumlarına başkanlık etmek konusundaki ısrarı ile Anayasa ve Taif Anlaşması'nı ihlal etmesi vardı. Bunu uygun olmadığı konusunda kendisine katıldığımıı söyledim. Kendisine görüşmemizden Esed’e bahsedeceğimi bildirdim. Daha sonra yanından ayrılıp başka bir odaya geçtim ve görüştüklerimizi Esed’e aktardım. Olumlu bir görüşme gerçekleştirdik. Devlet Başkanı Esed, konuya ilişkin düşünceleri söyledi.
Öncelikle Hristiyan muhalefet ve Canbolat’ın katılımı ile ulusal birlik hükümeti kurulmasını onayladı.
İkinci olarak, özellikle de seçim yasası konusunda Taif’e bağlılık konusundaki görüşümüzü destekledi.
Son olarak da Taif Anlaşması’nda ve anayasada belirtilen haller, yani ülkeyle ilgili önemli konuların tartışıldığı durumlar dışında Cumhurbaşkanı’na yetki verilmediğini vurguladı.
Bana, “Başbakan Hariri de bu konuda kararlı mı?” diye sordu. Öyle olduğunu bildirdim.
Daha sonra bana Bakanlar Kurulu’nun son oturumu ile ilgili olarak Cumhurbaşkanı Lahud'un eylemlerinden memnuniyetsizliğini dile getirdi. Ayrıca bu konuda kendisine bir mesaj gönderdiğini bildirdi.
Esed, 22 Eylül 2004 tarihinde Hariri’yi Şam’da kabul etti. Yukarıda bahsi geçen tüm konular ele alınıp onaylandı. Esed, Hariri’ye Suriye’nin kendisini önemsediğini söyledi. Suriye ile iş birliğine, özellikle de Cumhurbaşkanı Lahud'un görev süresinin uzatılmasını kabul etmesine övgüde bulundu. Başbakan Hariri bana Suriye konusundaki tutumu hakkında söylediklerini orada da tekrarladı. Esed bu konuda: “Sizle ilgili söylenenleri kabul etmiyorum. Hakkınızda söylenenleri çöpe atıyorum” dedi. Başbakan Hariri ile ayda en az bir kez görüşeceğini söyledi.  Ayrıca Hariri’nin kuracağı hükümeti destekleyeceğini belirterek Süleyman Franjiye’den başka bir adayı olmadığını vurguladı.
Hariri, görüşmeden ‘içi rahatlamış’ bir şekilde ayrıldı. Yanıma geldiğinde Esed’le görüşmekten memnun olduğu yüzünden okunuyordu. Görüşme öncesinde dile getirdiklerinden farklı şeyler söylüyordu.
Başbakan Hariri'nin hükümeti kurmak için görevlendirilmesin günler sonra Suriye'de ‘Ulusal İlerici Cephe’ (Baas liderliğindeki yetkili partileri içeren bir koalisyon) bir toplantı gerçekleştirdi. Söz konusu toplantıda Dışişleri Bakanı Faruk Şara, bölge ve Lübnan’daki durum hakkında siyasi bir sunum yaptı. Bir parti üyesi kendisine Hariri’nin hükümeti kurup kurmayacağını sordu. O da şu cevabı verdi:
“Bu söz konusu değil. Refik Hariri'den para alan Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ile Suriye'ye karşı bir komplo içinde.”
Cephe üyelerinin çoğu, Başbakan Hariri’nin Suriye Cumhurbaşkanı ile görüşmeler gerçekleştirmesi nedeniyle, bu söylenenler karşısında şoka uğradı. ‘Ulusal İlerici Cephe’ Koalisyonu’nun bir üyesi bana bu konuşmayı bildirdi. Dışişleri Bakanı’nın sözleri karşısında şaşkın olduğunu ifade etti. Bunun üzerinde Esed’i arayıp, “Hariri'nin hükümeti kurmayacağını ve Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'a para ödeyeceğini söylemesi için Şara'ya bir talimat verdiniz mi? Bu sözlerin Fransızlara ulaşacağını ve bunun durumu daha da karmaşıklaştıracağını biliyor musunuz?” diye sordum.
Bana “Kimseye bir talimat vermedim. Lübnan hakkında konuşmasını ondan kim istedi? Lübnan’dan ona ne. Bu adam anlamıyor” cevabını verdi. Sonra daha sert ifadeler de kullandı. Benden Hariri’yi aramamı ve Lübnan’da kendisinden başka bir Başbakan olmadığını bildirmemi istedi. Ayrıca bunun dışında kendisine ulaşan hiçbir sözün doğru olmadığını, bizim de bunun arkasında olduğumuzu söylememi talep etti.
Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 6: Saddam ile Rafsancani arasında gizli barış mektuplaşmaları oldu

Eski Suriye Dışişleri Bakanı Haddam’ın günlükleri 5: Bush, Avn’ın ‘engel’ olduğunu bildirdiği bir mektup gönderdi… Esed bunu isyanı sonlandırmak için bir ‘yeşil ışık’ olarak nitelendirdi

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 4: ‘Güçlerimiz Hizbullah’ın kışlasına saldırdı’

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 3: ‘Hariri, Canbolat’ın teklifi üzerine bizimle bir araya geldi. Hafız Esed kendisini sınadı’

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 1: ‘Esed, Irak muhalefetine sahte vaatlerde bulunmayı önerirken Hatemi bir Kürt devletine karşı uyarı yaptı’



Suriye, İsrail’i İdlib’teki Ebu’z Zuhur Askeri Havaalanı’nı bombalamakla suçladı

2012 yılından beri hizmet dışı olan havalimanında, Suriye Savunma Bakanlığı’na bağlı güvenlik güçleri bulunuyor.
2012 yılından beri hizmet dışı olan havalimanında, Suriye Savunma Bakanlığı’na bağlı güvenlik güçleri bulunuyor.
TT

Suriye, İsrail’i İdlib’teki Ebu’z Zuhur Askeri Havaalanı’nı bombalamakla suçladı

2012 yılından beri hizmet dışı olan havalimanında, Suriye Savunma Bakanlığı’na bağlı güvenlik güçleri bulunuyor.
2012 yılından beri hizmet dışı olan havalimanında, Suriye Savunma Bakanlığı’na bağlı güvenlik güçleri bulunuyor.

Suriye, İsrail’i ülkenin kuzeybatısında bulunan ve yıllardır hizmet dışı olan Ebu’z Zuhur Askeri Havalimanı’na sekiz hava saldırısı düzenlemekle suçladı. Suriye resmi medyası, saldırılara ilişkin bilgiyi bir askeri kaynağa dayandırdı.

Kaynak, “İsrail işgal güçlerine ait savaş uçakları bugün şafak vakti İdlib’in doğu kırsalındaki Ebu’z Zuhur Askeri Havalimanı’nın pistini sekiz saldırıyla hedef aldı” dedi. Kaynak, saldırının ‘havalimanının altyapısında maddi hasara yol açtığını, herhangi bir yaralanma olmadığını’ belirtti.

AFP’ye konuşan güvenlik kaynaklarına göre, 2012’den bu yana hizmet dışı olan havalimanında Suriye Savunma Bakanlığı’na bağlı koruma birlikleri bulunuyor.

İsrail güçleri, Suriye’deki önceki yönetimin 2024’ün sonlarında devrilmesinin ardından, ‘askeri hedefler’ olarak nitelendirdiği noktalara yüzlerce saldırı düzenledi.

Öte yandan Washington öncülüğündeki uluslararası koalisyon güçleri de Suriye’de hava saldırıları düzenliyor. Bu saldırılar çoğunlukla DEAŞ’ın önde gelen isimlerini hedef alıyor.

Suriye’deki yeni yönetim, çatışma yılları boyunca ağır hasar gören havalimanında iktidara gelmesinin ardından kontrolü sağladı.

Eski rejim güçleri, İdlib vilayetinin büyük bölümünün muhalif grupların kontrolüne geçmesinin ardından Eylül 2015’te kaybettiği havalimanının kontrolünü 2018’in sonlarında yeniden ele geçirmişti.


Savaşın gizli yolları: Diffa'dan Darfur'a Arap Diasporası

Fotoğraf: Sınır Tanımayan Doktorlar
Fotoğraf: Sınır Tanımayan Doktorlar
TT

Savaşın gizli yolları: Diffa'dan Darfur'a Arap Diasporası

Fotoğraf: Sınır Tanımayan Doktorlar
Fotoğraf: Sınır Tanımayan Doktorlar

Muna Abdulfettah

Nijer'in güneydoğusunda yer alan Diffa bölgesinde yaşayan Mahamid Arapları dosyası kimlik tespitinde bulunmak, nüfus belgelerini geri almak ve onları Çad ile Sudan’a geri göndermeye zemin hazırlamak amacıyla Nijer makamları tarafından verildiği bildirilen talimatlar doğrultusunda geçtiğimiz temmuz ayında yeniden açıldı. Resmi olarak açıklanmış bir prosedür olmaksızın toplu vatandaşlıktan çıkarma söylentileri ortalıkta dolaşmaya devam ediyor. Ancak dosyanın yaklaşık 20 yıl sonra yeniden gündeme gelmesi, Niamey yönetiminin Mahamidleri sınır dışı edeceğini açıkladığı ve bölgesel ile uluslararası baskılar sonucu kararı askıya almadan önce bir kısmını fiilen sınır dışı etmeye başladığı 2006 krizini akıllara getiriyor. O dönemde bu mesele toprak, otlaklar ve su konusundaki anlaşmazlıkların yanı sıra kabile üyelerinin vatandaşlığı ve kökenlerine ilişkin tartışmalarla da ilişkiliydi.

Bu noktada Sudan söz konusu denklemde farklı bir konum üstleniyor. Ülkede 2023 yılının nisan ayından bu yana devam eden Sudan savaşı demografik bir boşlukta ortaya çıkmadı ve sınır ötesi hareket eden savaşçılar ile gruplar buraya gelip geçici göçmenler olarak girmiyorlar. Nitekim askere alma, bünyesine katma, vatandaşlık verme ve sadakatleri yeniden şekillendirmeyle dolu geçmiş, savaşın yayılmasıyla birlikte Sudan'ı, devlet krizinin bölgesel krizle kesiştiği bir arenaya dönüştürdü. Burada “Toprağın sahibi kim, vatandaşlık hakkına kim sahip, aidiyeti kim belirliyor ve kimliğin bir çatışma aracına dönüştürülmesinin bedelini kim ödüyor?” sorusu yanıt arıyor.

“Stratejik tehlike, yalnızca Arap diasporasındaki savaşçıların sınır ötesine geçmesinde yatmıyor, aksine Nijer’de vatandaşlıklarını kaybetmelerinin, ikinci bir ülkede silah edinmelerinin ve Sudan'da toprak gasp etmelerinin tek bir sürecin halkaları haline geldiği bir ortamın ortaya çıkmasında yatıyor. Eğer bu düzen kökleşirse savaş, yalnızca çatışmaların sona ermesiyle bitmez. Çünkü bunun siyasi ve demografik etkileri yıllarca sürmeye devam eder.

Afrika Sahel savaşları ve Sudan savaşının ortaya koydukları; cephelerin genişlemesini ve taraflarının çeşitliliğini aşıyor. Öyle ki bu savaşlar siyasi sınırları zorlu bir sınava tabi tutarken Mahamid kabilesi de dahil olmak üzere birçok grubun vatandaşlığını istikrarlı yasal bir bağdan çıkarıp toprak ile kaynaklar üzerindeki güvenlik ile çatışma baskısı altında yeniden gözden geçirilebilecek bir meseleye dönüştürüyor. Bu grupların bizzat kendileri, bölge içindeki güç hareketinin bir parçası haline geliyor. Nijer'de yasal desteklerini kaybettiklerinde krizleri sınır dışı edilmekle sona ermiyor, hatta toprak, tanınma ve sığınak arayışının çatışmanın bir uzantısı haline geldiği ve Arap diasporasının hareketinin bölgesel dengeleri yeniden düzenleyen bir unsura dönüştüğü başka bir aşama başlıyor.

Göç hareketinde artış

Mahamid Araplarının Nijer'deki varlığı ne tek bir göç dalgasının sonucu ne de bölgedeki savaşların dayattığı ani bir olguydu. Zira 1970’li yıllarda Afrika Sahel bölgesinde yaşanan kuraklıktan bu yana, büyük bir kısmı Çad ve Sudan'daki Rizeykat kabilesiyle bağlantılı Mahamidlerden oluşan göçebe Arap grupları su ve otlak arayışıyla doğuya ve batıya doğru hareket etmeye başlamıştı. Ardından, seksenli yıllarda yaşanan Çad iç savaşlarıyla birlikte göç hareketi daha da genişledi ve binlercesi Diffa bölgesine yerleşti. Bununla birlikte, yaşamlarının bir kısmı Çad, Nijer, Libya ve kuzey Nijerya arasındaki sınır aşan bir mera alanına bağlı kalmaya devam etti. Birleşmiş Milletler'in (BM) 2006 yılı tahminlerine göre Diffa'da, sayıları 100 bini bulan deve sürüleriyle birlikte 100 bin ile 150 bin arasında Mahamid yaşıyor.

Ancak yerleşik hayata geçmek aidiyet sorununu ortadan kaldırmadı. Çünkü büyük bir kesimi kanıtlanmış bir Nijer vatandaşlığı veya tanınmış bir mülteci statüsü olmadan yaşamaya devam etti. Bu durum, onların devletle olan ilişkilerini ülkede kaldıkları süreden ziyade resmi belgelere bağlı hale getirdi. Bu mesele, 2006 yılının ekim ayında açık bir krize dönüştü. Niamey yönetimi Mahamidleri Çad'a sınır dışı edeceğini açıkladı ve onları silah bulundurmak, yerel halkı tehdit etmek ve kuyular ile otlaklar yüzünden sürtüşmelere yol açmakla suçladı. Hükümet birkaç gün sonra geri adım atarak bu işlemi yalnızca yasal belgeleri olmayanlarla sınırlandırmaya ve toprak ile su anlaşmazlıklarını çözecek bir mekanizma kurmaya karar vermeden önce, toplama ve sınır dışı etme operasyonları fiilen başlamıştı.

Bu durum yalnızca idari bir anlaşmazlıktan ibaret değildi. BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR), Çad'a geri gönderilmelerinin vatansızlık durumlarına yol açma ihtimali konusunda uyardı ve söz konusu kişilerin sınır dışı edilmeden önce kimliklerinin ve yasal statülerinin belirlenmesini talep etti. Sonrasında bu kitlelerin bir kısmı güneye ve doğuya doğru hareket etti. BM, 2007 ve 2008 yıllarında çatışma bölgelerinde askere alma ve yeniden yerleştirme konusundaki karşılıklı suçlamaların gölgesinde, Çad ve Nijer'den yaklaşık 30 bin Arap’ın Darfur'a geçiş yaptığını tespit etti.

Uzantı halkaları

Sudan’da savaş patlak verdiğinde, Sahel bölgesine yayılan Arap kabileleri sahneye Sudan'a yeni gelmiş göçmen gruplar olarak girmedi. Zira savaşın öncesinde Darfur, Çad, Nijer ve Libya arasında bir kabile bağları, askere alma ve geçiş yolları ağı bulunuyordu. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre  Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK), 2013 yılında kurulduğundan bu yana büyük ölçüde Darfur'daki sosyal ve kabile ağlarına dayanıyor. Ardından asker toplama faaliyetleri Çad, Nijer, Libya ve diğer ülkelerden gelen savaşçıları kapsayacak şekilde genişledi. Savaşın bu ağları yeniden canlandırdığı ve Sahel bölgesinden Arap savaşçıları HDK’nın saflarına çektiği belirtiliyor.

Nijer, bu uzantının en önemli halkalarından biri olarak burada öne çıkıyor. Diffa Arapları ve aralarında Mahamidler ile devrik Nijer Cumhurbaşkanı Muhammed Bazum'un mensup olduğu Evlad Süleyman kabilesinin de bulunduğu gruplar, tarihi olarak modern sınırları aşan bir göçebe yaşam alanına (mera) bağlı kalmaya devam ettiler. Zamanla bu ilişki, nüfus ve hayvan hareketliliğinden siyaset ve silaha dönüştü. Raporlar, Nijer'den 4 binden fazla savaşçının HDK’ya katıldığını ve bunların bir kısmının mevcut savaş patlak vermeden önce de Darfur'da savaştığını ortaya koydu. Aynı kaynaklar, Hartum’daki ilk çatışmaların ardından HDK’nın kayıplarını telafi etmek amacıyla yerel dilde ‘Feza’ olarak bilinen yardım seferberliği kapsamında yeni birliklerin ülkeye ulaştığını aktardı.

Siyaset de bu ağlardan bağımsız değildi. Ne var ki HDK lideri Muhammed Hamdan Dagalo (Hemedti), 2020 seçimlerinin ardından cumhurbaşkanlığını üstlenen ve 2021 yılının nisan ayında göreve başlayan dönemin Cumhurbaşkanı Muhammed Bazum ile yakın bir ilişki kurmuş ve yemin törenine bizzat katılmıştı. Çeşitli aktarımlar, Hemedti'nin seçim kampanyası sırasında Bazum'a verdiği destekten de söz ediyor.

Nijerli generaller, 26 Temmuz 2023 darbesinin ardından Bazum'u, HDK’nın saflarında savaşmaları için Mahamid Araplarından askerler göndermekle suçladı. Sudan savaşının sınır aşan kabile uzantısını göz ardı edilemeyecek askeri bir unsura dönüştürdüğü bir anda gerçekleşen bu durum, söz konusu siyasi süreci kesintiye uğratarak Çad sınırının kapanmasına yol açtı. O zamandan bu yana mesele yalnızca Sudan'ın oradan gelen bireyleri kabul etmesiyle sınırlı kalmadı, hatta Sudan, kabile akrabalığının silah altına alma, para, silah ve altın rotalarıyla iç içe geçtiği bir arenaya dönüştü. Bu durum Arap diasporasını homojen tek bir kütle olarak değil, çıkarları ve sadakatleri farklılık gösteren ağlar halinde bölgesel savaş ekonomisinin bir parçası haline getiriyor.

Silah altına alma ağları

Çad, Nijer ve Orta Afrika sınırları ötesindeki asker toplama (silah altına alma) ve geçiş faaliyetlerinin takibi, HDK’nın bölgedeki demografik bağlarını sadece sosyal bağlar olarak ele almadığını, bilakis bunları kendi saflarına asker çekme ve insan kaynağı sağlama kanallarına dönüştürmeyi başardığını ortaya koyuyor.

BM uzmanları, Çad içinde özellikle Arap gruplar arasında HDK için asker toplama ağlarının kurulduğunu belgelerken silah altına alınanların sınır ötesinden Darfur'a geçişini tespit etti. Ayrıca Orta Afrika'daki sınır bölgelerinde de askere alma faaliyetleri belgelendi. Bu durum, savaşın kısa sürede Sudan'ın iç seferberlik gibi bir hareketliliğin ötesine geçtiğini doğruluyor.

Bu açıdan bakıldığında, devletlerin sınırları arasında yaşayan bazı grupların içinde bulunduğu çıkmaz, savaş için bir kaynağa dönüşebiliyor. Ne var ki örgütlü asker toplama ağlarının yanı sıra para, kabile bağları, korunma, intikam ve yerel liderlerin çıkarları gibi farklı motivasyonlarla hareket eden bu grupların bir kısmı, ‘alternatif bir vatan’ kurma projesi güdüsüyle harekete geçmiştir.

Bu seferberlik, bölgeyi kontrol etme stratejisiyle eş zamanlı olarak gerçekleşti. BM uzmanları, Darfur'da, sivilleri ve yerinden edilmiş kişileri hedef alan saldırıları, geniş çaplı şiddeti ve geçmişten bu yana tartışmalı olan bölgelerde kontrol sağlama çabalarını belgeledi. BM ayrıca savaşın başından bu yana geniş çaplı cinayet, yağma ve zorla yerinden etme eylemlerini de kayıt altına aldı. İşte bu noktada yerinden edilme olgusunun bizzat kendisi savaş ekonomisinin bir parçası haline geliyor. Toprağı gerçek sakinlerinden arındırmak, evlerine ve mülklerine el koymak, ardından nüfus ile iktidar dengelerini yeniden düzenlemek için güç kullanmak amaçlanıyor.

Bu yüzden HDK’yı sadece bir iç isyan olarak nitelendirmek artık yeterli değil. Zira yapının operasyonel işleyişi sınırı aşan bir boyuta ulaştı, asker toplama ve ikmal ağları Sudan devletinin sınırlarını aştı ve Sahel'den Darfur'a uzanan coğrafya ise insan ve askeri hareketlilik açısından tek bir sahaya dönüştü. Ancak en doğru ifadeyle savaş, sınır ve vatandaşlık krizlerini yoktan var etmedi, bilakis halihazırda var olan bu krizleri kendi çıkarına kullandı. Bu durum, çatışmanın çözümünü zorunlu olarak, onun sürdürülebilirliğine imkan tanıyan bölgesel zeminin yeniden düzenlenmesine bağlı hale getiriyor.

Muhtemel senaryolar

Arap diasporası ve Mahamidler meselesinin, Sudan savaşından bağımsız demografik bir dosya olarak kalmaması kuvvetle muhtemel. Zira dördüncü yılına giren savaş, Nijer'den Darfur'a, oradan da Çad ve Libya'ya uzanan bir güvenlik alanı çoktan yaratırken sınırların bizzat kendisi ikmal, silah altına alma ve hareketliliğin bir parçası haline geldi. Bu durum, HDK’nın Darfur'un büyük bir kısmı üzerindeki kontrolünü sürdürmesi, sınır aşan destek ağlarını elinde tutması, Çad içinde asker toplama ağları kurması ve bölgesel koridorlar üzerinden savaşçı ile teçhizat sevkiyatına devam etmesiyle paralel ilerliyor.

Bu noktada üç ana senaryo öngörülebilir. Bunlardan birincisi, Sahel bölgesi ülkelerinin, özellikle de paramiliter güçlerin potansiyel insan kaynağı olarak gördükleri kesimlere karşı vatandaşlık, nüfus kaydı ve sınır politikalarını sıkılaştırma yoluna gitmesi. Bu adım, söz konusu ağların asker toplama kapasitesini sınırlayabilir, ancak diğer yandan kabile kimliğinin bir aidiyetsizlik karinesi olarak ele alınması halinde yeni yerinden edilme dalgaları doğurabilir.

İkincisi, savaşın sınır bölgesini silah, savaşçı, altın ve kaçakçılıktan oluşan entegre bir ekonomiye dönüştürmeyi sürdürmesi. Bu senaryonun tehlikesi, savaşın devam etmesinin bu ekonomiyi kökleştirmek için kesin bir askeri zafere ihtiyaç duymamasında yatıyor. Bilakis Darfur ve Kordofan'ın ihtilaflı bölgeler olarak kalması ve dış ikmal yollarının açık olması yeterli. Son gelişmeler de HDK’nın bölge dışından gelen yabancı savaşçıların yanı sıra Çad ve Libya'yı da kapsayan uluslararası bir taşımacılık ağından faydalandığını halihazırda ortaya koydu.

Sudan için en önemlisi olan üçüncü senaryo ise, çatışmanın kademeli olarak bir iktidar savaşından, devletin yapısı ve demografisi üzerinde bir çatışmaya dönüşmesi. Yerinden edilenlerin ve Sudanlı mültecilerin sayısının milyonları bulmasıyla birlikte halkın geri dönüşü, mülklerin sahiplerine iadesi ile silahların ve sınırların kontrol altına alınması siyasi çözümün sonradan ele alınacak alt dosyaları değil, bizzat bir parçası haline geliyor.

Bu nedenle stratejik tehlike, yalnızca Arap diasporasındaki savaşçıların sınır ötesine geçmesinde yatmıyor. Aksine, Nijer'de vatandaşlıklarını kaybetmelerinin, ikinci bir ülkede silah edinmelerinin ve Sudan'da toprak gasp etmelerinin tek bir sürecin halkaları haline geldiği bir ortamın ortaya çıkmasında yatıyor. Eğer bu düzen kökleşirse savaş, yalnızca çatışmaların sona ermesiyle bitmez. Çünkü bunun siyasi ve demografik etkileri yıllarca sürmeye devam eder.


Suriye DEAŞ'ın üst düzey askeri liderlerinden birinin yakalandığını duyurdu

DEAŞ'ın üst düzey askeri liderlerinden, "Ebu Cihad el-Muhacir" lakaplı Hamza Abdullah Muhammed, yakalandıktan sonra (SANA) 
DEAŞ'ın üst düzey askeri liderlerinden, "Ebu Cihad el-Muhacir" lakaplı Hamza Abdullah Muhammed, yakalandıktan sonra (SANA) 
TT

Suriye DEAŞ'ın üst düzey askeri liderlerinden birinin yakalandığını duyurdu

DEAŞ'ın üst düzey askeri liderlerinden, "Ebu Cihad el-Muhacir" lakaplı Hamza Abdullah Muhammed, yakalandıktan sonra (SANA) 
DEAŞ'ın üst düzey askeri liderlerinden, "Ebu Cihad el-Muhacir" lakaplı Hamza Abdullah Muhammed, yakalandıktan sonra (SANA) 

Suriye İçişleri Bakanlığı bugün yaptığı açıklamada, güvenlik güçlerinin uluslararası ortaklarla iş birliği içinde Halep'in kuzeyindeki operasyon kapsamında DEAŞ'ın üst düzey bir askeri yöneticisini yakaladığını duyurdu.

Bakanlığın açıklamasında, İç Güvenlik Güçleri ile Genel İstihbarat Teşkilatı'nın “uluslararası ortaklarla iş birliği içinde” düzenlediği operasyonla, “Ebu Cihad el-Muhacir” lakaplı Hamza Abdullah Muhammed'in Münbiç kırsalında yakalandığı belirtildi.

Yakalanan kişinin örgütün “önde gelen askeri liderlerinden biri” olduğu kaydedilen açıklamada, Muhammed'in DEAŞ bünyesinde “Şam Vilayeti'nin genel askeri sorumlusu” ve daha önceki genel askeri sorumlunun yardımcısı olarak görev yaptığı, ayrıca örgütün sözde “İdlib Vilayeti”nden sorumlu olduğu ifade edildi.

Bakanlık, operasyonun DEAŞ'ın hücre ve liderlerinin takibine, ağlarının dağıtılmasına, örgütün yeniden yapılanma girişimlerinin engellenmesine ve vatandaşların güvenliği ile ülkedeki istikrarın tehdit edilmesinin önüne geçilmesine yönelik olarak sürdürülen güvenlik çalışmaları kapsamında gerçekleştirildiğini bildirdi.

Irak ve Suriye'de geniş bir bölgeyi kontrol eden DEAŞ, Suriye'deki son kalesinin 2019'da düşmesinin ardından zaman zaman özellikle Suriye güvenlik güçlerini hedef alan saldırılar düzenliyor. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre örgüt, Aralık 2024'te devrik Devlet Başkanı Beşşar Esed yönetiminin sona ermesinin ardından militanlarına yeni yönetime karşı savaşma çağrısında bulundu.

Temmuz ayında, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un Şam ziyareti sırasında konakladığı otelin çevresi, eş zamanlı olarak düzenlenen iki bombalı saldırının hedefi olmuştu. Suriye makamları, saldırılara karışan hücrenin DEAŞ'a bağlı olduğunu açıkladı.

Suriye hükümeti ise geçen yılın sonlarında, terör örgütüyle mücadele eden uluslararası koalisyona resmen katıldığını duyurdu.