Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 2: ‘Esed fikrini değiştirdi, Lahud’a verdiği süreyi uzattı. Suriye uluslararası iradeyle çarpıştı’

Merhum Lübnan Başbakanı Refik Hariri (solda) ve eski Lübnan Cumhurbaşkanı Emil Lahud (Ekim, 2004) (AFP)
Merhum Lübnan Başbakanı Refik Hariri (solda) ve eski Lübnan Cumhurbaşkanı Emil Lahud (Ekim, 2004) (AFP)
TT

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 2: ‘Esed fikrini değiştirdi, Lahud’a verdiği süreyi uzattı. Suriye uluslararası iradeyle çarpıştı’

Merhum Lübnan Başbakanı Refik Hariri (solda) ve eski Lübnan Cumhurbaşkanı Emil Lahud (Ekim, 2004) (AFP)
Merhum Lübnan Başbakanı Refik Hariri (solda) ve eski Lübnan Cumhurbaşkanı Emil Lahud (Ekim, 2004) (AFP)

Suriye’nin eski Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlüklerinde Lübnan siyasi tarihine ilişkin de önemli ayrıntılara yer veriliyor. Haddam, eski Lübnan Cumhurbaşkanı Emil Lahud’un görev süresini uzatmaya karar vermesinin ve dönemin Lübnan Başbakanı merhum Refik Hariri ile söz konusu meseleye dair yapılan görüşmeleri su yüzüne çıkarıyor.
Haddam, Lahud’un görev süresinin uzatılması sorununun 2004 yılında yaşandığını söylüyor:
“Lübnan kamuoyu, görev süresinin uzatılmasına karşı çıkan ezici bir çoğunluk ile destekleyen bir azınlık arasında bölünmüş durumdaydı. Buna ek olarak ABD’nin Fransa’yı Nazizmden kurtarmak için Normandiya sahiline çıkışının yıl dönümü münasebetiyle iki lider, ABD Başkanı George W. Bush ve Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac 2004 yılının haziran ayında bir araya geldi. Ardından gittikçe güçlenen, kapsamlı bir uluslararası karşı duruş yaşandı. Her iki lider de Cumhurbaşkanı Lahud’un görev süresinin uzatılmasına kesinlikle karşı olduklarını bildirdi ve Suriye’nin Lübnan’ın içişlerine karışmasını kınadı.”
Abdulhalim Haddam, görev süresinin uzatılması konusunda Lübnan’dan, Arap ülkelerinden ve uluslararası toplumdan yapılan itirazların artmasıyla birlikte Suriye’nin Lübnan’a müdahalesini durdurma ve Suriyeli güçlerin geri çekilmesi ile ilgili çağrıların arttığına işaret ediyor. Suriye rejimi tarafından takınılacak herhangi bir mantıksız tutumun ülkeye büyük bir zarar vereceğini belirten Haddam “Dr. Beşşar Esed ile yaptığım tüm görüşmelerimde onu görev süresini uzatmanın tehlikeli olduğuna ikna etmeye çalışıyordum” diyor.
Haddam, görev süresini uzatmama, Lahud’un istifasını talep etme ve Lübnan Ulusal Diyalogu’nun Suriye’nin gözetiminde gerçekleştirilmesi konusunda Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed ile yaptığı görüşmelerin ayrıntılarından da bahsediyor. Haddam, anılarında 22 Eylül 2004 tarihinde Esed ve Hariri arasında gerçekleştirilen toplantı üzerinde de duruyor:
“Esed toplantıda Suriye’nin Hariri’ye verdiği önemi dile getirip Şam’la iş birliğinde bulunmasına, özellikle de görev süresini uzatmayı kabul etmesine övgüde bulundu. Esed, Hariri’ye ‘Hiçbir yandan sizinle ilgili söylenenleri kabul etmiyorum. Hakkınızda söylenenleri çöpe atıyorum’ dedi. Beşşar Esed görüşmede en az ayda bir kez Lübnan Başbakanı Hariri ile bir araya geleceğini vurguladı. Hariri’nin kuracağı hükümeti destekleyeceğini ifade eden Esed, Süleyman Franjiye’den başka bir adayı olmadığını söyledi.”
Hariri’nin görüşmeden ‘içi rahatlamış’ bir şekilde ayrıldığına işaret eden Haddam, Eski Suriye Dışişleri Bakanı Faruk eş-Şara’nın parti toplantısında Hariri’nin hükümeti kurmasının ‘olanaksız’ olduğunu çünkü Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ile Suriye'ye karşı bir komplo içinde olduğunu söylemesinin bir sürpriz olduğunu ifade etti.  Haddam anılarının ikinci bölümünde sürece dair şunları aktarıyor:
Lübnan kamuoyu, görev süresinin uzatılmasına karşı çıkan ezici bir çoğunluk ile destekleyen azınlık arasında bölünmüş durumdaydı. Buna ek olarak ABD’nin Fransa’yı Nazizmden kurtarmak için Normandiya sahiline inmesinin yıl dönümü münasebetiyle iki lider, ABD Başkanı George W. Bush ve Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, 2004 yılının Haziran ayında bir araya geldi. Ardından güçlenen kapsamlı uluslararası bir karşı duruş sergilendi. Her iki lider de Cumhurbaşkanı Lahud’un görev süresinin uzatılmasına kesinlikle karşı olduğunu bildirdi ve Suriye’nin Lübnan’ın iç işlerine karışmasını kınadı.
Lahud’un görev süresinin uzatılması konusunda Lübnan’dan, Arap ülkelerinden ve uluslararası toplumdan yapılan itirazların artmasıyla birlikte Suriye’nin Lübnan’a müdahalesini durdurma ve Suriyeli güçlerin geri çekilmesi konusundaki çağrılar da hız kazandı.
Suriye rejimi tarafından sergilenecek herhangi bir mantıksız tutumun, ülkeye büyük zarar vereceğini açıkça görebiliyordum. Bu nedenle Dr. Beşşar Esed ile yaptığım tüm görüşmelerimde kendisini görev süresini uzatmanın tehlikeli olduğuna ikna etmeye çalışıyordum. Lübnan Başbakanı Refik Hariri'ye büyük baskı uyguluyordu. Esed, Hariri’yi temmuz ayında Tümgeneral Gazi Kenan, Tuğgeneral Rüstem Gazale ve Albay Muhammed Halluf’un da hazır bulunduğu bir görüşmeye çağırdı. Esed’in sözlerinin ağırlığından Hariri’nin tansiyonu yükseldi ve burnu kanadı.
O günün sabahında Dr. Beşşar Esed ile bir görüşmem vardı. Yanına gittiğimde gergin ve heyecanlıydı. Bana şuları söyledi:
“Refik Hariri buradaydı. Sabah saat 7.30’ta geldi. Subayların huzurunda onunla açık ve net bir şekilde konuştum. Kendisine cumhurbaşkanının seçilmesi konusunda çalışma yetkisi olmadığını bildirdim. Onu seçecek olan benim. Bana karşı çıkanın kemiklerini kıracağım.”
Söyledikleri karşısında şok oldum. Ardından kendisine şunları söyledim:
“Ne yaptınız? Siz Lübnan’da Müslümanları temsil eden Lübnan Başbakanı ile konuşuyorsunuz. Sözleriniz dışarıya sızacak olsa sonuçlarının ne olacağını düşündünüz mü? Bu sözlerin sonuçlarını hesapladınız mı? Uzun yıllar boyunca Başbakan ve Parlamento Başkanı’nın temel bir rol oynaması için çalıştık. Siz Emil Lahud için bu rolü zayıflatmaya çalışıyorsunuz. Bu konuda herhangi bir çıkarınız yok. O subayların huzurunda bir başbakana nasıl böyle hitap edersiniz? Başbakan ve Parlamento Başkanı’nı kısıtlamaktan ülkenin ve sizin menfaatiniz nedir?”
Esed sözlerimin ardından sakinleşti ve “Başbakan Hariri'yi sizi ziyaret etmeye davet edin. Benimle görüşmesinin etkilerini silmek için çalışın” dedi. Bunu yapacağımı söyledim.
Ardından Başbakan Hariri ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirdim. Şam’a gelip benimle iletişime geçmediği için sitem edip, “Birkaç gün içinde Şam’a gelmenizi bekliyorum” dedim. Bana, “Durumum gerçekten kötüydü. Bu nedenle sizi aramadım. O ziyaretten sonra bir daha asla Şam’a gelmem” cevabını verdi.  
Kendisiyle uzun uzun konuştum. Konuşmanın sonunda Şam’a yakın bir bölge olan Bloudan’a gelmeyi kabul etti. Perşembe günü geldi ve kendisiyle görüştük. Bana olanları anlattı. Kırgındı. “Hayatta olduğum sürece Beşşar Esed'le o görüşmemi unutmayacağım” dedi. Sözünü keserek şunları söyledim:
“Sen bir politikacısın. Meselelere bu şekilde yaklaşmaman gerek. Adam senle konuşurken heyecanlıydı. Görüştüğü gün biz de onunla buluştuk, olanları anlattı. Söylediklerinden üzgün olduğunu hissettim. Sen de boş ver.”
Nitekim o görüşmede Dr. Beşşar Esed ile Hariri arasındaki gerilimi azaltmaya çalıştım.  
18 Ağustos 2004 tarihinde yıllık sağlık kontrollerim için Fransa’ya seyahatim vesilesiyle vedalaşmak için Esed ile görüştüm. O görüşmede Albay Lahud’un görev süresinin uzatılması meselesini ele aldık. Esed’e “Durum nedir?” diye sordum. Bana uzatmama kararını aldığını söyledi. Ardından sözlerini şöyle sürdürdü:
“Uluslararası düzeyde kimse onaylamıyor. Arap ülkeleri de razı değil. Lübnanlıların büyük çoğunluğu itiraz ediyor. Cumhurbaşkanı Lahud’a süreyi uzatma niyetimiz olmadığını bildirdim. Lahud, bu konudaki tavrımızın ne olduğunu net bir şekilde öğrendi.”
Bunun üzerine “Umarım kimse sizi tavrınızı değiştirmeye zorlamaz. Görev süresini uzatmanın sonuçlarına katlanamazsınız. Suriye uzatma nedeniyle olabilecekleri kaldıramaz” dedim. Bana “Cumhurbaşkanı Lahud ile bu konuda net konuştum” yanıtını verdi. Ben de vedalaşıp ayrıldım.
Birkaç gün sonra ben Fransa’dayken Başbakan Hariri’den telefon aldım. Dr. Beşşar Esed’in uzatma konusundaki fikrini değiştirdiğini, kendisini Şam’a davet ettiğini söyledi. Görüşmenin kısa sürdüğünü ve Esed’in gergin olduğunu ifade etti. Esed’in kendisine Albay Lahud’un görev süresini uzatmaya karar verdiğini aktardı. Kendisine pozisyonunu belirlemesi gerektiğini söyleyen Esed’in Suriye’nin yanında mı karşısında mı olduğunu sorduğunu belirtti. Hariri’nin söylediğine göre Esed kendisine “Gidin ve bu konuyu düşünüp olumlu ya da olumsuz kararınızı bize bildirin” dedi. Hariri benden kendisine fikir vermemi istedi. Ona “Velid Canbolat ile bir araya geldiniz mi? Bu konuda ne düşünüyor?” diye sordum. Görüştüğünü ve uzatmayı kabul edip ardından da istifa etmesini tavsiye ettiğini söyledi.  Benim değerlendirmem ise şöyle oldu:
“Reddetmenin sonuçlarına katlanamazsınız. Velid’in verdiği tavsiye sizin için en uygun olanı. En iyisi onay vermeniz. Sonra Lübnan'ı terk edersiniz ve yurt dışında da istifa ettiğinizi açıklarsınız.”
Başbakan Hariri, Albay Rüstem el-Gazali’ye kabul ettiğini söyledi. Ardından ailesiyle buluşmak üzere Sardinya Adası'na gitti.  Birkaç gün sonra beni aradığında hala Fransa’daydım. Bana “Lübnan’a gidersem benim için bir hayati tehlike söz konusu olur mu?” diye sordu. Benim cevabım şu şekilde oldu:
“Dr. Beşşar Esed’in senden istediği her şeyi kabul ettin. Halen sana ihtiyacı var. Çünkü anayasa henüz değiştirilmedi. Ancak söylediğim gibi işlemleri tamamladıktan sonra derhal Lübnan’dan ayrılın ve hemen istifa edin.”
O dönemde Avrupa ülkeleri, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) toplantısı düzenleme, ayrıca Lübnan ve ülkedeki Suriye varlığı hakkında kararlar alma konusunda çalışmalar yürüttü. Bu ülkeler, projenin formülü üzerinde anlaştılar ve BMGK’daki durumu düzenlediler. Bir BMGK oturumu düzenlemek için tarih belirlendi.
Esed, Dışişleri Bakanı Faruk Şara’dan İspanya Dışişleri Bakanı Miguel Angel Morationos ile temasa geçip BMGK oturumunu iptal etmek için Batılı ülkelerin Suriye ile hareket etmesini sağlama konusunda yardım talep etmesini istedi. Ayrıca Suriye’nin, Cumhurbaşkanı Lahud’un görev süresini uzatmaktan vazgeçip yeni cumhurbaşkanlığı seçimleri gerçekleştirmek için çalışacağını bildirmesini söyledi.
Şara, İspanyol mevkidaşıyla temasa geçti ve meseleyi onunla görüştü. İspanyol Bakan, Şara’dan Cumhurbaşkanı’ndan İspanya Başbakanı José Luis Rodriguez Zapatero ile temasa geçmesini talep etmesini istedi. Nitekim Esed, Zapatero’yu arayıp BMGK oturumunun iptal edilmesine yardım etmesi talebinde bulundu. Ayrıca Suriye’nin yeni cumhurbaşkanlığı seçimleri düzenlemeye ve Lahud’un görev süresini uzatmaktan vazgeçmeye hazır olduğunu bildirdi.
İspanya Başbakanı, ABD Başkanı George W. Bush, İngiltere Başbakanı Tony Blair ve Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ile görüştü. Beş saat süren görüşmelerin ardından Suriye tarafının taahhüdünü yerine getirmesi halinde BMGK oturumunun iptal edilmesi kararlaştırıldı.
Morationos, Şara’yı aradı ve Batılı devletlerin Suriye’nin önerisini kabul ettiğini bildirdi. Suriye tarafının anayasayı değiştirmek için düzenlenen parlamento oturumunu iptal etmek için Meclis Başkanı Nebih Berri ile temasa geçmesini umduklarını dile getirdi. Şara kendisine “Lübnan bağımsız bir ülke. Konuyla ilgilenmiyoruz. Nebih Berri ile siz görüşün” cevabını verdi.
İspanyol Bakan bu yanıt dolayısıyla şoka uğradı. Ardından Morationos, Parlamento Başkanı Nebih Berri’yi aradı ve ona olan biteni anlattı. Berri’nin cevabı “Lübnan, bağımsız ve egemen bir devlettir. Suriye'nin bu konuyla herhangi bir ilgisi yok” oldu.
BMGK 2 Eylül’de toplandı ve 1559 sayılı kararı aldı. Karar, Suriye’ye güçlerini Lübnan’dan çekme ve iç işlerine karışmama çağrısında bulunuyordu. Aynı zamanda Lübnan’a dış müdahale olmaksızın cumhurbaşkanlığı seçimini gerçekleştirme çağrısı da yapılıyordu. Kararda Lübnan’ın bağımsızlığı ve egemenliği vurgulandı. Bunun yanı sıra silahlı militanların ortadan kaldırılmasının gerekliliğine işaret edildi. Karar, Birleşmiş Milletler Anlaşması’nın Yedinci Bölümü’ne uygun olarak verildi. Böylece Suriye rejimi BMGK'nın denetimine geçti.
Birçok sorum vardı: Dr. Beşşar Esed, Albay Lahud'un görev süresinin uzatılmasını destekleme kararında neden değişikliğe gitti? Peki, kararını neden Lahud’un görev süresini uzatmama ve İspanya’nın arabuluculuğuna başvurma yönünde değiştirdi? Beş saat sonra kararından vazgeçip Albay Lahud’un görev süresini uzatma fikrine geri mi döndü? Lübnan’da menfaatleri olan yakınlarının baskısı mı etkili oldu? Yoksa güvenlik sistemine ortak olan Lübnan’daki güvenlik hizmetleriyle ilgili sorunlardan mı kaynaklanıyor? Ya da kararlarını kontrol altına alan endişe ve tereddüt durumlarından kaynaklanan kişisel reaksiyonlar mı?
5 Eylül 2004 tarihinde Fransa’dan döndüm. Ertesi gün Devlet Başkanı Esed’le görüştüm. Sağlık kontrollerim hakkında kısa bir muhabbetin ardından ABD Kongre Üyesi Darrell Issa ile görüşmesi ile ilgili konuştuk. Issa’nın görüşmede Suriye-ABD ilişkilerinin iyileştirilmesi için çaba sarf etmek istediğini ilettiğini ifade etti. Ardından ABD Başkanı Bill Clinton'ın Eski Güvenlik Danışmanı Martin Indyk ile görüşmesinden bahsetti. Indyk, George Bush’un politikasını şiddetle eleştirdiğini söyledi.
Bunun üzerine “İkisinin de ABD’de politika üretme konusunda herhangi bir rolü yok” dedim. Esed, “Ortadoğu İşlerinden Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı William Burns başkanlığında büyük bir ABD heyeti gelecek. ABD Lübnan’ı değil Irak’ı önemsiyor” cevabını verdi. Esed’in söyledikleri üzerine bu heyetin, Suriye’den Irak’a müdahale etmeyi bırakmasını, Saddam Hüseyin grubunu teslim etmesini ve Irak fonlarını Bağdat hükümetine iade etmesini talep edeceğini söyledim.
Bana, haberleri takip edip etmediğimi sordu. Cevabım şöyle oldu:
“Evet, takip ediyorum. Durum hakkında düşünce ve kanaatim; Suriye’nin tehlike çukurunun kenarında durduğu yönündeydi. Şimdi tam da merkezine düştü. Başbakan Refik Hariri, bana görüşmeniz hakkında bilgi verdi. Albay Lahud’un görev süresini uzatma kararırınızı bildirdiğinizi söylediğinde şoke oldum. Siz bana uzatmayacağınızı söylemiştiniz.”
Bunun üzerine Esed, “ABD ve Fransa'nın Suriye'yi Lübnan'dan çıkarma konusunda anlaştığı ve Hariri’nin bu anlaşmada büyük bir rol oynadığı bilgisini aldık” dedi. Ben de şunları söyledim:
“Bu, bana tuhaf geliyor. Hariri’nin ABD ve Fransa’nın Ortadoğu’daki politikasını belirlemede rolü olması düşünülebilir mi? Hariri, onunla görüşmenizin ardından bana süreyi uzatmama konusunda ikna olmamasına rağmen destekleyeceğini söyledi. Lübnan'da Suriye'nin yenilgisine yol açacak bir tavır almak istemiyor. Bir yandan Irak’la ilgili sebepler, diğer yandan Arap-İsrail çatışmasıyla ilgili meseleler nedeniyle ABD’nin böyle bir tutum sergilemesini bekliyordum. Fransa'ya gelince, Suriye'yi her zaman destekledi. Ancak gaz sözleşmesi sorununu ve son Fransa ziyaretim sırasında olanlar ile Başkan Chirac’ın sorunu kontrol altına alma girişimini hatırlıyorsunuzdur. Beni Fransa’ya davet etmişlerdi ve siz karşı çıkıp kabul etmemiştiniz. Bunun üzerine Büyükelçimiz Siba Nasır’a, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın Cumhurbaşkanı Chirac’ın davetini kabul etmesini engelleyenin Esed olduğu bildirildi. Fransa’nın tutumu, Fransız şirketinin uzaklaştırılıp büyük bir AB menşeili petrol şirketinin sahiplerinden biri olan Kanadalı şirketle anlaşma yapılmasının ardından değişti.”
Esed, “Hangisi daha iyi? ABD-Suriye ilişkilerine mi yoksa Suriye-Avrupa ilişkilerine mi odaklanmalıyız?” diye sordu. Cevabım şöyle oldu:
“ABD, dünyadaki en etkili güçtür ve teoride onunla ilişkilere odaklanmak daha iyidir. Ancak en büyük engel İsrail’in ABD politikasındaki konumu. Avrupa'ya gelince; etkisi sınırlı. Ancak onlarla çalışmak Amerikalılarla çalışmaktan çok daha kolay.”
Esed, Şara’dan birkaç Avrupa ülkesini ziyaret etmesini ve konularla ilgili düşüncelerimizi anlatmasını istediğini söyledi. Ayrıca ziyaretlerin düzenlenmesi konusunda İspanya Dışişleri Bakanı’ndan yardım talep etmesini istediğini ifade etti. Ben de şu değerlendirmede bulundum:
“İspanya, politikasında Avrupa Birliği'nden ayrılamaz. 1559 sayılı kararı kabul edildiğinde BMGK’ya, İspanya'nın Birleşmiş Milletler (BM) Büyükelçisi, başkanlık ediyordu. Benim tavsiyem bunu ve diğer ziyaretleri yapmayın. Çünkü Avrupa bize karşı bıkkınlık içinde. Şara, Enformasyon Bakanı Ahmed el-Hasan ve Dışişleri Bakanlığı Enformasyon Direktörü Büşra Kinfani, 1559 sayılı kararın Suriye için bir zafer teşkil ettiğini ilan ettikten sonra bu ekip bizim bakış açımızı nasıl açıklayabilir?”
Esed, “Bu ne zaman oldu?” diye sordu. “1559 sayılı karar çıktıktan sonra” cevabını verdim. “Vatandaş kime inanır? Bunlara mı yoksa 1559 sayılı Kararı Suriye ve Lübnan'a karşı bir komplo olarak gören Suriye'nin Lübnan'daki müttefiklerine mi inanır?” diye sordum. Aslında Dr. Beşşar Esed bu ifadelere şaşırdı ve kızgınlığını dile getirdi.
Bu kararın yansımaları ve konuyla nasıl başa çıkılacağına dair görüşlerim üzerine konuştuk. Kendisine mantıklı olanın Cumhurbaşkanı Lahud’un istifasını sunması ve yeni bir Cumhurbaşkanı seçilmesi olduğunu söyledim. Ancak bu konunun kendisi ve Cumhurbaşkanı Lahud için zor olabileceğini ifade ettim. Ardından gelişmelerin hızlanacağını söyledi. Bu nedenle kayıpları azaltan bir diğer çözümün Hıristiyan tarafı ile uzlaşmayı, ayrıca aralarında Fares Souaid, Boutros Harb ve Nesib Lahud  gibi isimlerin bulunduğu bir grubu davet ederek Patrik Sufeyr ve Cornet Chahwan ile diyalog gerçekleştirmek için taviz vermeyi gerektirdiğini bildirdim. Bunun yanı sıra Fransa’da bulunan Cumhurbaşkanı Emin Cemayel’e güvence mesajı göndermek gerektiğine işaret ettim. “Diyalog sürecini bizzat yönetmelisiniz” dedim.
Esed bana şu soruyu yöneltti: “Diğerleri davet edilebilir de Patrik ile diyalog nasıl olacak?” Cevabım şöyle oldu:
“Cumhurbaşkanı Nebih Berri, Başbakan Refik Hariri, Sayın Hasan Nasrallah ve uzlaştıktan sonra Sayın Velid Canbolat’ı davet etmenizi öneriyorum. İslami tarafın iki taraf arasında eşit düzeyde ulusal bir birlik hükümeti kurmayı kabul etmesi şartıyla Patrik Sufeyr liderliğindeki Hristiyan tarafı ile diyalogu onlara havale ederiz. Bu hükümetin tek bir görevi olacak; Hristiyan tarafı tatmin eden bir seçim yasası oluşturmak, ardından ülkede seçimler yapmak ve sonra da meşruiyetine kimsenin itiraz edemeyeceği bir konsey kurmak. Bildiğim kadarıyla Hıristiyan tarafı Suriye ile ilişkileri bozmaya çalışmıyor. Aksine Lübnan’daki dengeli ilişkiler, Suriye güvenlik birimlerinin uygulamalarına son verir. Birimlerin Lübnanlılara muamelesi, geçmişte Lübnan’ı yöneten yabancıların ilişkilerinden daha kötü. Güvenlik Şubesi Başkanı, Parlamento ve Başbakan’a hakaret etmeye cesaret ediyorsa -kaldı ki ikisi de Suriye’nin dostu- diğerlerine nasıl davranır siz düşünün.”
Esed, “Hristiyan tarafı yargıya dayalı bir seçim yasası istiyor. Ben bunu onaylıyorum” dedi. Bunun üzerine, “Bu yolu izlemek, Suriye’nin çıkarlarını güvence altına alıyor. Aynı zamanda tüm Lübnan taraflarla gerçek ilişkiler kurulmasına yardımcı olur” ifadesini kullandım.
Konu, Canbolat’ın durumuna gelince Dr. Beşşar Esed, Albay Lahud’un görev süresinin uzatılması konusundaki tutumundan dolayı onu şiddetle eleştirdi. Eleştirilerine şöyle cevap verdim:
“Canbolat, tutumunu ifade etmede diğerlerinden daha cesurdu. Milletvekillerinin kendi tercihlerine bırakılsaydı, anayasa değiştirilemezdi. Canbolat’ın geçmişini ve bizim yanımızda yer alışını unutmamalıyız. Onun kaybı Suriye’nin çıkarına değil.”
Esed de daha müsamahakâr olmayı ve onunla görüşmeyi kabul etti.
Dr. Beşşar’ın uzlaşma yolunda etkili adımlar atacağını umarak toplantıdan ayrıldım.
21 Eylül 2004 tarihinde Refik Hariri ile bir araya geldim. Cumhurbaşkanı Lahud, Beyrut'taki arazilerin okul inşa etmek için tahsis edilmesi de dahil olmak üzere daha önce üzerinde anlaşmaya varılan bir dizi konuyu onaylama anlaşmasına uymadığı için gerçekleştirilen Lübnan’daki kabine oturumu nedeniyle gergindi. Kendisi ile Suriye hükümeti arasındaki iş birliği aşamalarını gözden geçirdikten sonra ikna olmamasına rağmen anayasada düzenleme kararını onayladığını bildirdi. Düzenlemeye halk, Arap toplumu ve uluslararası arena karşı çıkıyordu. Lahud ile iş birliği yapma imkanı olmadığını vurguladı. Hükümet kurması Suriye’nin çıkarına değildi. Çünkü durum kötüydü ve daha da kötüleşecekti. Lübnan içinde ve dışında da Suriye ile kalacağını, kendisinin Sayda’nın Müslüman ve Arap evladı olduğunu söyledi. Suriye’ye zarar verecek ya da Lübnan’daki gücünü kıracak hiçbir adım atmasının mümkün olmadığını vurguladı. Suriyeli ve Lübnanlı güvenlik servislerinin uygulamalarının kötülüğünden şikayet etti. Halkın karşı çıkışının bu uygulamalardan kaynaklandığını söyledi.
Düşüncelerini anlattıktan sonra sözü ben aldım ve “Hükümete ilişkin önceki uygulama koşulları, diğerlerinde olduğu gibi devam ederse hükümeti kurmamanız konusunda sizinle hemfikirim” dedim. Ardından “Lübnan'daki durum nasıl aşılabilir?” diye sordum. Ülkedeki genel durum hakkındaki karamsarlığı ve Cumhurbaşkanı Lahud’a duyduğu güvensizliği dile getirdi. Ben de kendisine “Koşullar karşılanırsa, durumun üstesinden gelmek kolaylaşmaz mı?” diye sordum. “Mümkün ancak zor” yanıtını verdi. “Nasıl?” diye sordum. Hariri’nin cevabı şöyle oldu:
“Halk tarafından inanılan ve bir programa sahip bir hükümet olmalı. Yeni bir seçim yasası koymalı. Yanlış uygulamaları durdurmalı ve Taif Anlaşması’nı uygulamalı.”
Kendisine şu cevabı verdim:
“Tamamen katılıyorum. Öncelikle Patrik Sufeyr başkanlığındaki Hristiyan muhalefet ile diyalog yapılmalı. Boutros Harb, Nesib Lahud ve Faris Souaid gibi Hıristiyan muhalefet temsilcilerinin yer aldığı ulusal bir birlik hükümeti kurulmalı ve muhalefetin temsilcilerini seçmesine izin verilmeli. Bu hükümetin görevidir. Adil bir seçim yasası oluşturmalı ve seçimlerin yürütülmesini denetlemelidir.”
Hariri’ye “Seçim yasasını nasıl görüyorsunuz?” diye sordum. Hristiyan muhalefetin küçük çemberi istediğini, Canbolat’ın da bunu desteklediğini söyledi. Küçük çemberin aşırılık getireceğini ifade ettim. Anayasaya göre her ilin bir seçim bölgesi olarak kabul edildiğini söyledim. Hariri, “Bu doğru ancak Hıristiyan muhalefetinin talebini anayasa ile bağdaştıran bir formül olmalı” cevabını verdi.
İdari paylaşımları yeniden gözden geçirip Taif’te belirtilenlere uyma konusunda anlaştık. Kuzey, Güney ve Bekaa iki valiliğe bölündüğünden, Cebel Lübnan da iki valiliğe bölünebilir. Birincisi; Kuzey Metn, Keservan ve Cubeyl'i içerir. İkincisi Güney Metni, Aliye ve eş-Şuf’u kapsar. Ancak Beyrut ise tek bir valilik olarak kalacaktı.
Hariri konuşmamız sırasında Canbolat ve Hristiyan muhalefetinin temsil edilmesinin gerekliliğini vugruladı. Ayrıca böyle bir katılımın olmadığı bir ortamda bir hükümet kurmanın zorluğunun altını çizdi. Bunun yanı sıra bu hükümetin birkaç ay içinde gerçekleşecek olan seçimler nedeniyle geçici bir geçiş hükümeti olması gerektiğini, ardından da seçim sonuçları ışığında hükümetin geleceği konusunda onunla aynı fikirde olduğunu ifade etti. Buna ek olarak ulusal bir birlik hükümetin seçimlere güvenilirlik katacağını söyledi.
Hariri'nin vurguladığı konular arasında, Cumhurbaşkanı’nın kabine oturumlarına başkanlık etmek konusundaki ısrarı ile Anayasa ve Taif Anlaşması'nı ihlal etmesi vardı. Bunu uygun olmadığı konusunda kendisine katıldığımıı söyledim. Kendisine görüşmemizden Esed’e bahsedeceğimi bildirdim. Daha sonra yanından ayrılıp başka bir odaya geçtim ve görüştüklerimizi Esed’e aktardım. Olumlu bir görüşme gerçekleştirdik. Devlet Başkanı Esed, konuya ilişkin düşünceleri söyledi.
Öncelikle Hristiyan muhalefet ve Canbolat’ın katılımı ile ulusal birlik hükümeti kurulmasını onayladı.
İkinci olarak, özellikle de seçim yasası konusunda Taif’e bağlılık konusundaki görüşümüzü destekledi.
Son olarak da Taif Anlaşması’nda ve anayasada belirtilen haller, yani ülkeyle ilgili önemli konuların tartışıldığı durumlar dışında Cumhurbaşkanı’na yetki verilmediğini vurguladı.
Bana, “Başbakan Hariri de bu konuda kararlı mı?” diye sordu. Öyle olduğunu bildirdim.
Daha sonra bana Bakanlar Kurulu’nun son oturumu ile ilgili olarak Cumhurbaşkanı Lahud'un eylemlerinden memnuniyetsizliğini dile getirdi. Ayrıca bu konuda kendisine bir mesaj gönderdiğini bildirdi.
Esed, 22 Eylül 2004 tarihinde Hariri’yi Şam’da kabul etti. Yukarıda bahsi geçen tüm konular ele alınıp onaylandı. Esed, Hariri’ye Suriye’nin kendisini önemsediğini söyledi. Suriye ile iş birliğine, özellikle de Cumhurbaşkanı Lahud'un görev süresinin uzatılmasını kabul etmesine övgüde bulundu. Başbakan Hariri bana Suriye konusundaki tutumu hakkında söylediklerini orada da tekrarladı. Esed bu konuda: “Sizle ilgili söylenenleri kabul etmiyorum. Hakkınızda söylenenleri çöpe atıyorum” dedi. Başbakan Hariri ile ayda en az bir kez görüşeceğini söyledi.  Ayrıca Hariri’nin kuracağı hükümeti destekleyeceğini belirterek Süleyman Franjiye’den başka bir adayı olmadığını vurguladı.
Hariri, görüşmeden ‘içi rahatlamış’ bir şekilde ayrıldı. Yanıma geldiğinde Esed’le görüşmekten memnun olduğu yüzünden okunuyordu. Görüşme öncesinde dile getirdiklerinden farklı şeyler söylüyordu.
Başbakan Hariri'nin hükümeti kurmak için görevlendirilmesin günler sonra Suriye'de ‘Ulusal İlerici Cephe’ (Baas liderliğindeki yetkili partileri içeren bir koalisyon) bir toplantı gerçekleştirdi. Söz konusu toplantıda Dışişleri Bakanı Faruk Şara, bölge ve Lübnan’daki durum hakkında siyasi bir sunum yaptı. Bir parti üyesi kendisine Hariri’nin hükümeti kurup kurmayacağını sordu. O da şu cevabı verdi:
“Bu söz konusu değil. Refik Hariri'den para alan Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ile Suriye'ye karşı bir komplo içinde.”
Cephe üyelerinin çoğu, Başbakan Hariri’nin Suriye Cumhurbaşkanı ile görüşmeler gerçekleştirmesi nedeniyle, bu söylenenler karşısında şoka uğradı. ‘Ulusal İlerici Cephe’ Koalisyonu’nun bir üyesi bana bu konuşmayı bildirdi. Dışişleri Bakanı’nın sözleri karşısında şaşkın olduğunu ifade etti. Bunun üzerinde Esed’i arayıp, “Hariri'nin hükümeti kurmayacağını ve Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'a para ödeyeceğini söylemesi için Şara'ya bir talimat verdiniz mi? Bu sözlerin Fransızlara ulaşacağını ve bunun durumu daha da karmaşıklaştıracağını biliyor musunuz?” diye sordum.
Bana “Kimseye bir talimat vermedim. Lübnan hakkında konuşmasını ondan kim istedi? Lübnan’dan ona ne. Bu adam anlamıyor” cevabını verdi. Sonra daha sert ifadeler de kullandı. Benden Hariri’yi aramamı ve Lübnan’da kendisinden başka bir Başbakan olmadığını bildirmemi istedi. Ayrıca bunun dışında kendisine ulaşan hiçbir sözün doğru olmadığını, bizim de bunun arkasında olduğumuzu söylememi talep etti.
Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 6: Saddam ile Rafsancani arasında gizli barış mektuplaşmaları oldu

Eski Suriye Dışişleri Bakanı Haddam’ın günlükleri 5: Bush, Avn’ın ‘engel’ olduğunu bildirdiği bir mektup gönderdi… Esed bunu isyanı sonlandırmak için bir ‘yeşil ışık’ olarak nitelendirdi

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 4: ‘Güçlerimiz Hizbullah’ın kışlasına saldırdı’

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 3: ‘Hariri, Canbolat’ın teklifi üzerine bizimle bir araya geldi. Hafız Esed kendisini sınadı’

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 1: ‘Esed, Irak muhalefetine sahte vaatlerde bulunmayı önerirken Hatemi bir Kürt devletine karşı uyarı yaptı’



El-Halil’in kalbinde savaş… 500 yerleşimci, binlerce Filistinliyle yaşamın ayrıntılarını paylaşıyor

El-Halil’in kalbinde savaş… 500 yerleşimci, binlerce Filistinliyle yaşamın ayrıntılarını paylaşıyor
TT

El-Halil’in kalbinde savaş… 500 yerleşimci, binlerce Filistinliyle yaşamın ayrıntılarını paylaşıyor

El-Halil’in kalbinde savaş… 500 yerleşimci, binlerce Filistinliyle yaşamın ayrıntılarını paylaşıyor

Batı Şeria’nın güneyinde, Kudüs’ün yaklaşık 35 kilometre uzağında bulunan El-Halil kentine ulaşmadan önce, 60 numaralı çevre yolu olarak bilinen otoyolda, farklı milletlerden, dinlerden ve inançlardan yolcuları gidecekleri yerlere yönlendiren çok sayıda levha ve tabela göze çarpıyor. İbranice, İngilizce ve Arapça olmak üzere üç dilde hazırlanan bu tabelalar, varış noktası Filistin’de, İsrail’de ya da daha uzak bir yerde olsun, yolculara yön gösteriyor.

cgthy
El-Halil’in Eski Şehir’e giden girişinde bulunan bir İsrail kontrol noktası (Şarku’l Avsat)

Giriş yasak

Şehrin ana girişine kısa bir mesafe kala, İsraillileri kendilerine girişin yasak olduğu ve ‘tehlikeli’ olarak nitelendirilen A Bölgesi’ne girmemeleri konusunda uyaran dev bir tabela karşılıyor. Ancak tabela, bölgede yaşayan 500 yerleşimcinin varlığını görmezden geliyor. Bu yerleşimciler, Batı Şeria’nın en büyük kentinin kalbi olan Eski Şehir’i işgal ediyor; sokakları, evleri, dükkânları, meydanları, balkon manzaralarını ve Harem-i İbrahim Camii’ni kent sakinleriyle paylaşıyor. Komşularını her gün evlerinden çıkarmaya çalışıyorlar. Uzun ve yıpratıcı bir mücadeleye dönüşen bu süreç, 7 Ekim 2023’ün ardından büyük ölçüde daha da şiddetlendi.

El-Halil’in kalabalık ve ticari hareketliliğin yoğun olduğu Babu’z Zaviye bölgesinde, Şüheda Caddesi’nin başında, göreve hazır bekleyen İsrail askerleri karşılıyor sizi. Görevleri, bölgede yaşayan ve kuşatma altındaki, harap durumdaki eski evlerinden ayrılmamış birkaç kişi dışında, Filistinlilerin bölgeye girişini engellemek. Bu az sayıdaki Filistinli ise her gün evlerine gidip gelirken ayrıntılı aramalara tabi tutuluyor ve sürekli şüpheli muamelesi görüyor.

7 Ekim’den önce ve sonra

7 Ekim öncesinde askerlerin izin vermesi üzerine sokağa girmiştik. Ancak yalnızca 100 metre ilerledikten sonra bir asker bizi durdurmuş ve ‘Arap görünümümüz’ nedeniyle yolumuza devam etmemizin yasak olduğunu söylemişti. Asker, güvenliğimizi sağlayamayacağını öne sürmüştü.

Bugün ise bir metre bile ilerlememize izin verilmiyor.

adfrgth
El-Halil’in Eski Şehir bölgesindeki bir caddede geçişi engelleyen İsrail askeri (DPA)

Eski Şehir’e başka açık güzergâhlardan girdik, ancak buradaki çok sayıda sokağın kapatıldığını gördük. Şehre ait pek çok bölgeye ulaşamadık. Bunların arasında, Harem-i İbrahim Camii’nin arkasında bulunan Sehle Caddesi de vardı. Şüheda Caddesi gibi burası da kapatılmıştı. Bölgede yaşayanlar hariç Filistinlilerin bu sokağa girmesi yasaklanmıştı.

İslam el-Fahuri, girişi kapalı olmayan ara sokaklarda, bomboş durumdaki Lübnan Çarşısı’nda karşımıza çıktı. İç içe geçmiş diğer Eski Şehir sokaklarının bir parçası olan çarşıda dükkânlar kapalıydı; ne esnaf ne bölge sakini ne de alışveriş yapan kimse vardı.

Fahuri, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, aşağılayıcı ve zorlu uygulamalardan mümkün olduğunca kaçınmak için günde yalnızca bir kez dışarı çıkmayı, ardından da evine dönmeyi tercih ettiğini söyledi. Fahuri, “Bize sürekli şüpheli muamelesi yapıyorlar. Adınızın özel bir listede kayıtlı olması gerekiyor. Dışarı çıkarken ve geri dönerken aramadan geçiriliyorsunuz. Kimlikleriniz ayrıntılı biçimde inceleniyor, ancak bundan sonra geçişinize izin veriliyor” dedi.

Fahuri, Filistinliler ile İsrailliler arasındaki çatışmanın merkezinde yer alan Harem-i İbrahim Camii’nin yakınındaki Sehle Caddesi’ndeki evinde kalmayı sürdüren az sayıdaki kişiden biri.

ghyju
El-Halil şehrindeki ana kavşak (Şarku’l Avsat)

Fahuri, burada kalmasının nedenini, evinden ayrılma fikrini kabullenememesine ve ‘evini onlara bırakmak istememesine’ bağlıyor.

“Evden ayrılırsanız hemen el koyuyorlar. Zaten istedikleri de bu. Yaşanan her şey bizi evlerimizden göç etmeye zorlamayı amaçlıyor. Ordu neden üzerimizde baskı kuruyor? Neden bütün bu uygulamalar? Yerleşimciler neden bize saldırıyor? Çünkü buranın tamamını istiyorlar” diye konuştu.

Fahuri, kendisinin ve bölgedeki diğer kişilerin defalarca saldırı ve şiddet olaylarına maruz kaldığını anlatırken teslim olmadığını vurgulayarak, “Buradan gitmeyeceğim, evimden de vazgeçmeyeceğim” dedi.

Fahuri, kalma mücadelesinin daha da zorlaştığı ve bedelinin arttığı 7 Ekim sonrasında bile tutumunu değiştirmedi.

7 Ekim’den bu yana Batı Şeria’daki yerleşimciler düşmanca tutumlarını yoğunlaştırarak geniş bölgelerde kanlı saldırılar düzenlemeye başladı. Filistinlileri öldürüyor, evlerini, mülklerini ve ibadethanelerini ateşe veriyor, tarım alanlarını tahrip ediyor; topraklara, evlere, dağ tepelerine ve hatta hayvanlara el koyuyorlar.

Fahuri, “7 Ekim'den sonra her yerleşimci kendi başına bir devlete dönüştü” dedi.

scdfvgh
10 yerleşimcinin ziyareti sırasında, El-Halil’deki Eski Şehir’in girişlerinden birini koruyan İsrailli askerler, Ekim 2026 (DPA)

Şöyle devam etti: “Eskiden daha özgür hareket edebiliyor, daha az gerginlik yaşıyorduk. Ancak 7 Ekim’den sonra her şey değişti. Kapıları kapattılar, kontrol noktalarının sayısını artırdılar. Buradaki her hareketimiz artık denetim altında. Bütün bunların yanı sıra sürekli saldırılara ve şiddet olaylarına maruz kalıyoruz; hesap soran da yok, bizi denetleyen de. Evlerimize saldırıyor, sokaklarda bize şiddet uyguluyorlar. Her gün bir sorun, her gün.”

Fahuri’nin anlattıkları, Eski Şehir’in geniş kesimlerinde neden artık kimsenin yaşamadığını ve dükkânların neden kapalı olduğunu anlamaya yardımcı oluyor.

1978’de başlayan savaş

Elbette, kapatılma süreci 7 Ekim’den sonra başlamadı; çok daha öncesine dayanıyor. Yerleşimcilerin mücadelesi uzun yıllardır devam ediyor, ancak söz konusu tarihten sonra daha da şiddetlendi.

Filistin Ulusal Bilgi Merkezi’ne göre, Eski Şehir’deki ilk yerleşimci noktaları 1978 yılında kuruldu. Bir grup yerleşimci, kentin merkezindeki Deboya binasını işgal etti. Yerleşimciler daha sonra buraya Beit Hadassah adını verdi. 1980 yılında yaşanan ve Deboya Operasyonu olarak bilinen olayın ardından, işgale karşılık olarak İsrail işgal makamları, stratejik konumdaki yerleşimci noktasını genişletmek amacıyla onlarca evi yıktı. 1983 yılında ise Deboya binasının yakınında, Yahudilere ait olduğu iddiasıyla Usame bin Münkız Okulu’nun kontrolünün ele geçirilmesinin ardından Beit Romano adıyla bilinen bir yerleşimci noktası kuruldu.

1984 yılında Tel Rümeyde’deki arkeolojik bir alan üzerinde yeni bir yerleşimci noktası olan Abraham Avinu kuruldu. İsrail işgal makamları, Eski Şehir’deki merkezî sebze pazarını kapattı ve daha sonra yeni bir yerleşimci noktası kurulması amacıyla burayı yerleşimcilere teslim etti. Beit Hassoun ve Beit Shneerson gibi başka yerleşimci noktaları da kuruldu.

Filistin Ulusal Bilgi Merkezi, İsrail’in bölgeyi kontrol altına almayı ve yerleşimci noktalarının kapsamını genişletmeyi hedeflediğini belirtti. Bu amaçla Arap nüfusa karşı ırkçı politikalar uygulandığını kaydeden merkez, onlarca kontrol noktası ve arama noktası oluşturulduğunu, bazı sokak ve pazarların tamamen kapatıldığını bildirdi. Bu uygulamaların Arap halkını bölgeden çıkarmayı, yaşamlarını zorlaştırmayı ve nihayetinde göçe zorlamayı amaçladığı ifade edildi. Merkezin verilerine göre, yaklaşık 1829 dükkân kapatıldı. Bunların 520’si özel askerî emirlerle kapatılırken geri kalanı, yolların kapatılması ve dar sokaklara kontrol noktaları ile arama noktaları yerleştirilmesi nedeniyle sahipleri tarafından kapatıldı.

frgthy
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentindeki Eski Şehir’de bulunan Harem-i İbrahim Camii’nin duvarlarına asılı İsrail bayrakları, 16 Haziran 2026 (Reuters)

Bölgede kısa süreliğine görüştüğümüz Eski Şehir sakinleri, “Onlarla mücadele uzun zamandır devam ediyor, ancak iki dönemde daha da şiddetlendi. Bunlardan ilki 2000 yılındaki İkinci İntifada, ikincisi ise 7 Ekim 2023 sonrası” dedi.

Bugün gelinen noktada, nüfusu 40 bin olan Eski Şehir sakinlerinin büyük bölümü bölgeyi terk etmiş durumda.

Harem-i İbrahim Camii... Bir taş atımı uzaklıkta

Filistinlilerin dünyanın en eski kutsal mekânı olarak nitelendirdiği Harem-i İbrahim Camii, yalnızca birkaç adım uzaklıktaydı. Ancak camiye ulaşmadan önce çevrede bir miktar canlılık göze çarpıyordu. Birkaç dükkân açıktı. Bu dükkânlarda zanaatkârlar ve imalatçılar çeşitli takılar, seramikler ve ahşap oymalar sergiliyordu. Filistin haritaları ve nakış işlemelerinin yanı sıra süslemeli fincanlar, tütsüler ve işgalin kendisinden bile daha eski bir geçmişe sahip, çok eski bir imalathanede üretilen lokumlar da satışa sunuluyordu.

Vitrinlerden birinde, hayatını kaybeden şair Mahmud Derviş’in sedef üzerine çizilmiş bir portresi yer alıyordu. Portresinin yanına, şairin bir zamanlar söylediği şu sözler yazılmıştı: “Bu topraklarda yaşamaya değer şeyler var.” Hemen yanında ise Feyruz’un bir resmi ve “Ben sevgilime, sevgilim de bana ait” sözleri bulunuyordu. Bunların yanı sıra, yaşanan anla hiçbir benzerlik taşımayan başka seramik eserler de sergileniyordu.

csdfgt
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentinde, Harem-i İbrahim Camii (Makpela Mağarası) dışında dua eden bir İsrail askeri (AFP)

Harem-i İbrahim Camii’nin karşısında, bu topraklarda, İsrailli bir asker güvenlik kapılarının arkasında, silahlı ve tetikte bir şekilde durarak namaz kılmak isteyenleri gözetliyordu. Asker, yalnızca yeşil ışık yandığında geçişlerine izin veriyordu.

Önce döner kapılardan, ardından elektronik kapılardan geçtik. Asker her bir kişinin kimliğini kontrol ettikten sonra gözetleme kameraları ve nöbetçi askerlerin bulunduğu güvenlik kabinlerine ulaştık. Burada bir kadın asker kimlikleri yeniden kontrol etti ve ardından Harem-i İbrahim Camii’ne geçmemize izin verdi.

Bütün bunlar yalnızca birkaç adım içinde gerçekleşti. Ancak yaşananlar, namaz kılınan bir camiye girişten çok, bir ülkenin sınırından ya da bir savunma bakanlığının yerleşkesinden geçişi andırıyordu.

Müslümanlar açısından büyük kutsallık taşıyan mekân, kendine özgü heybetini koruyordu, ancak içeride namaz kılanların sayısı azdı.

xscdfrgt
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentinde, Harem-i İbrahim Camii’nde namaz kılmak için bir İsrail kontrol noktasında bekleyen Filistinliler, 16 Haziran 2026 (Reuters)

Hayatında ilk kez buraya gelenlerden bazıları, İsrail kameralarının gözetimi altında peygamberlerin makamlarını büyük bir şaşkınlıkla inceliyor, tarihî mekânın çok sayıdaki eski köşesini keşfediyordu.

Kameralar her yerdeydi. Yüzünüzü hangi yöne çevirseniz her hareketi ve her sözü kaydeden bir kamerayla karşılaşıyordunuz.

Cami Müdürü: “Bize korku salıyorlar”

Harem-i İbrahim Camii Müdürü Şeyh Mutaz Ebu Sinine, İsraillilerin bu durumu fırsata çevirerek camiye baskın düzenlemesinden endişe ettiği için, kamera veya görüntü kaydı olmadan bile camide bir tur düzenleme fikrine sıcak bakmıyordu.

Zaten çekim kameraları ve mikrofonlarla da bölgeye gitmedik. Çünkü bu, saatler sürecek soru-cevap işlemleri ve belki de hiçbir zaman çıkmayacak izinleri beklemek anlamına geliyordu.

İsrail makamları, caminin her köşesini sesli ve görüntülü olarak izleyecek şekilde kamera sistemlerini güçlendirmişti. Ayrıca cami yönetimini, askerlerin istedikleri zaman ve hızla camiye baskın düzenleyebilmelerini sağlayacak özel geçiş güzergâhlarını halıların üzerine yerleştirmeye zorlamıştı.

Ebu Sinine, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Gördüğünüz gibi buraya giren herkes kendisini bir askerî kışlaya girmiş gibi hissediyor ve sürekli gözetim altında tutuluyor. Barikatlar, kapılar, ayrıntılı kontroller, aramalar ve kimlik incelemeleri var. Bunlar, mübarek Harem-i İbrahim Camii’ne gelen herkesi etkileyen günlük uygulamalar. Zaman zaman ziyaretçiler aşağılanıyor ve onurlarını zedeleyen muamelelere maruz kalıyor. Buna caminin görevlileri, çalışanları ve yönetimi de dâhil. Bu mekâna giren herkes sesli ve görüntülü olarak sıkı gözetim altında tutuluyor” dedi.

Ebu Sinine’ye göre bütün bunlar, camiyi boşaltmayı ve Yahudilere ait bir mekâna dönüştürmeyi amaçlayan, yeni bir fiilî durum dayatma politikasının parçası.

xsdfrg
Harem-i İbrahim Camii’nde namaz kılanlar (Şarku’l Avsat)

Harem-i İbrahim Camii’nde zaten çok az sayıda kişi namaz kılıyordu. Ebu Sinine, 7 Ekim’den sonra durumun büyük ölçüde değiştiğini ve 25 yaşın altındaki bütün Filistinlilerin camiye girişinin tamamen yasaklanmasına kadar vardığını söyledi.

Ebu Sinine, “Buraya gelenlerin yüreklerine korku ve dehşet salıyorlar” diye konuştu.

Zamansal ve mekânsal sınırlama

Harem-i İbrahim Camii’nin bir bölümü, Eski Şehir’de olduğu gibi, Filistinlilerin girişine tamamen kapalı durumda.

1994 yılında camide yaşanan ve İsrail ordusunda görev yapmış yerleşimci doktor Baruch Goldstein’ın 29 kişiyi öldürdüğü katliamın ardından İsrail, caminin yüzde 63’ünü kontrol altına alarak Yahudilere ayrılmış bir alana dönüştürdü.

Goldstein, aşırı sağcı Meir Kahane tarafından kurulan terör örgütü Kach hareketinin mensubuydu.

Ebu Sinine, “O tarihten bu yana caminin yüzde 63’ü Müslümanlara kapalı” dedi.

Arada ayırıcı bir kapı bulunuyordu. Bu kapının arkasında Yahudi ibadetleri yapılıyor, gürültülü kutlamalar düzenleniyor ve şofar çalınıyordu. Müslümanların buraya girmesine yılda yalnızca 10 gün izin veriliyordu. Bu günler; Ramazan Ayı’ndaki cuma günleri, Kadir Gecesi, Ramazan ve Kurban bayramları, Mevlit Kandili, Hicret ve Miraç geceleriydi. Buna karşılık, Yahudi bayramlarına denk gelen 10 günde Müslümanların camiye girmesi tamamen yasaklanıyordu.

scdfrgth
Okul gezisi sırasında Harem-i İbrahim Camii’ndeki türbelerden birinin önünde duran Filistinli bir çocuk (Şarku’l Avsat)

Bu uygulama, Filistinlilerin Kudüs’teki Mescid-i Aksa’da da hayata geçirilmesinden endişe ettiği zamansal ve mekânsal sınırlama olarak biliniyor.

Az sayıdaki cemaatin arasında müezzin ayağa kalkarak namaz için kamet getirdi. Oysa daha önce İsrail’in kontrolündeki bölümde bulunan odasına gitmesi engelleniyordu.

Müezzinin hoparlörler ve dış ses sistemleri aracılığıyla ezan okuması da yasaktı.

Daha önce müezzin, kendisini odasına götürmeleri için İsrail askerlerinin gelmesini beklemek zorundaydı. Ardından cemaate ezan okuyor ve yine askerlerin eşliğinde, kısa ancak tehlikelerle dolu bir yolculuğun ardından oradan ayrılıyordu.

Ancak bu uygulama bütün namaz vakitlerinde aynı şekilde geçerli değildi. Müezzinin cumartesi ve cuma günlerinin belirli saatlerinde ve gecenin bazı bölümlerinde odasına gitmesine izin verilmiyordu.

Ortak türbeler ve tarihsel anlatı üzerine çatışma

Hz. İbrahim, Hz. Yakup, Hz. İshak ve Hz. Yusuf’un türbeleri, en çok ziyaret edilen ve hatıra fotoğrafı çekilen yerlerdi.

Yahudiler, bu türbelerin mekânın kendilerine de ait olduğunun kanıtı olduğunu söylüyor. Dolayısıyla buradaki çatışma yalnızca işgalle ilgili değil; kimliği de şekillendiren tarih anlatısı ve dinî statü üzerinde de yaşanıyor.

Ebu Sinine, “Tarih anlatısını ve kimliği silmeye çalışıyorlar. Burası bizim diyorlar. Biz ise buranın tamamen İslami bir mekân olduğunu söylüyoruz. Onlar İbrahim’e dayandıklarına inanıyor ve onun oğlunun soyundan geldiklerini, dolayısıyla bu mekân üzerinde hak sahibi olduklarını söylüyorlar. Ancak peygamberler üzerinde asıl hak sahibi olan biziz. Hz. İbrahim Yahudi değildi” dedi.

sac
Aşırı sağcı Bakan Bezalel Smotrich’in eşlik ettiği İsrailli yerleşimciler, 16 Haziran 2026 tarihinde işgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentinde yeni bir yerleşim biriminin üzerine İsrail bayrağı çekiyorlar. (AFP)

Ebu Sinine’nin anlattıkları Filistinlilerin ve Müslümanların bakış açısını yansıtıyor, ancak İsrail’de kabul görmüyor. İsrailliler, mevcut yapının altındaki bir mağarada Hz. İbrahim’in ve eşi Sare’nin mezarlarının bulunduğuna inandıkları için Makpela Mağarası adını verdikleri Harem-i İbrahim’i kutsal kabul ediyor.

Smotrich, kutsal alanı ‘egemenlik alanı’ ilan etti

Ziyaretimizden kısa süre sonra aşırı sağcı İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, Harem-i İbrahim’e gitti. Burada yaptığı açıklamada, El-Halil’deki Harem-i İbrahim’in ‘Yahudi halkının egemenlik hakkına sahip olduğu ilk mülk’ olduğunu söyledi.

İsrail Kanal 14 televizyonu, Harem-i İbrahim’deki kapsamlı çatı yapımı ve restorasyon çalışmalarının tamamlanmasına yönelik etkinliğe öncülük eden Smotrich’in, kutsal mekânda tarihî bir adımı daha tamamladığını bildirdi. Bu adımın, daha önce El-Halil anlaşmalarını sona erdirme ve Eski Şehir’deki Filistin belediyesinin bu konudaki yetkilerini geri alma kararının ardından geldiği belirtildi.

zxsdcfgt
10 kişilik bir yerleşimci heyetinin bölgeye yaptığı turistik ziyaret sırasında, El-Halil’in Eski Şehir sokaklarında konuşlanan İsrail askerleri, Ekim 2026 (Reuters)

Smotrich geçtiğimiz haziran ayında, kendi ifadesiyle ‘ataların toprağı’ olan El-Halil’e ilişkin El-Halil Anlaşması’nı iptal ettiğini açıklamıştı. Smotrich, El-Halil’deki Cebelu’l Halil bölgesinde yeni kurulan Doron yerleşiminin açılış töreninde yaptığı konuşmada, “El-Halil anlaşmalarını iptal ettik. Uzun yıllar boyunca Oslo Anlaşmaları’nın en akıl dışı maddelerinden biri yürürlükte kaldı. El-Halil’deki Yahudi yerleşimleri ve kutsal mekânlarla ilgili yetkiler El-Halil Belediyesi’ne verilmişti” demişti.

Smotrich’in açıkladığı ve İsrail ordusuna bağlı Sivil İdare bünyesindeki Yüksek Planlama Konseyi’nin onayladığı karar uyarınca, El-Halil’in Eski Şehir bölgesini kapsayan H2 bölgesindeki planlama ve inşaat yetkileri belediyeden alınıyor.

El-Halil... Oslo Anlaşması’nın sayfasını kapatıyor

El-Halil, 1997 yılında özel bir anlaşmaya tabi tutularak H1 ve H2 olarak iki bölgeye ayrılan Batı Şeria’daki tek Filistin kenti. El-Halil’de Yeniden Konuşlanmaya İlişkin Protokol olarak bilinen bu düzenleme, 1995 tarihli Oslo II Anlaşması’nın ve 1993’te Oslo Anlaşmaları kapsamında başlayan İsrail-Filistin barış sürecinin devamı niteliğindeydi.

El-Halil Anlaşması uyarınca İsrail, kentin yaklaşık yüzde 80’ini oluşturan H1 bölgesinden askerlerini çekti. Bu bölgede güvenlik ve sivil işlerin sorumluluğu Filistin yönetimine devredildi. Buna karşılık İsrail, kentin yüzde 20’sini oluşturan H2 bölgesindeki güvenlik kontrolünü elinde tuttu. Eski Şehir’i, Harem-i İbrahim’i ve El-Halil’deki Yahudi yerleşimini kapsayan bu bölgede sivil idare ise Filistin yönetimine bırakıldı.

Smotrich, “Bu, sıradan bir planlama adımından çok daha fazlası; tarihî bir düzenleme. Yerleşim devrimini sürdürüyor, yönetimi güçlendiriyor ve Yahudiye ve Samiriye’de (Batı Şeria) İsrail egemenliğini derinleştiriyoruz” dedi. Smotrich’e göre bu adım, El-Halil’deki tüm ‘dinî ve tarihî mekânlar’ için geçerli olacak. Bu karar, El-Halil’in merkezindeki Eski Şehir’de Oslo döneminin sona ermesi anlamına geliyor.

cdfvgbh
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentinde, elinde oyuncak tabanca taşıyan İsrailli bir çocuk, Mart 2024 (AFP)

Filistinliler kararı kabul etmedi. Filistin Devlet Başkanlığı, adımın El-Halil kentinin siyasi ve hukuki statüsünü ve kentle ilgili imzalanan ikili anlaşmaları etkilediğini belirterek bunun tehlikeli sonuçları olabileceği uyarısında bulundu. El-Halil Belediyesi de kararı reddederek kabul etmeyeceğini açıkladı.

Ancak sahadaki durum farklı. İsrail, Harem-i İbrahim de dâhil olmak üzere El-Halil’in merkezindeki her şey üzerinde giderek daha fazla kontrol sahibi oluyor.

Smotrich’in ‘El-Halil anlaşmalarını iptal ettiğini’ açıklamasından yalnızca bir gün sonra, Harem-i İbrahim’in yakınında bir Yahudi din okulunun inşası için büyük çaplı bir projeye onay verildi. Yedioth Ahronoth gazetesi, din okulunun inşasına Filistin belediyesinin onayı alınmaksızın izin verildiğini ve bunun onlarca yıldır ilk kez yaşandığını bildirdi.

Smotrich, Harem-i İbrahim’de çatının yenilenmesi çalışmalarını kutlamak amacıyla yaptığı konuşmada, “Makpela Mağarası, İsrail halkının egemenlik hakkına sahip olduğu ilk mülktür. Efendimiz İbrahim’in satın aldığı bu yer, bu topraklar üzerindeki egemenliğimizin simgesi hâline geldi” dedi.

Hafızayı pekiştirmek için yapılan ziyaretler

Ancak her şey güç kullanılarak dayatılamıyor. Ana ibadet bölümünün dışında, öğretmenlerin öğrencilere Harem-i İbrahim’in tarihini, önemini ve burada yaşanan katliamı anlatmaya çalıştığı bir okul gezisi düzenleniyordu.

dfgthy
El-Halil’in Eski Şehir bölgesinde bir Filistinli şekerci (Şarku’l Avsat)

Öğretmen Şerife Duveyk, Şarku’l Avsat’a, çocukların Harem-i İbrahim hakkında hiçbir şey bilmediklerini fark ettikten sonra onları buraya getirmeyi göze aldığını söyledi. Çocuklar, adeta bir maceraya çıkmışçasına heyecanlıydı. Askerlerin önünden aranmadan nasıl geçtiklerini ve buraya yeniden geleceklerini anlatıyorlardı. Duveyk, Yahudilerin her Filistinlinin unutmasını istediği bu yeri çocukların ziyaret etmesinin gerekli olduğunu belirtti.

Hacı Abdülaziz Ebu Haltem de Harem-i İbrahim’i ve Eski Şehir’i ziyaret etmek için uzaktaki Tarkumiye beldesinden geldiğini söyledi.

Ebu Haltem, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Riskler ve uzun bekleme süreleri nedeniyle sık sık gelemiyorum. Ancak bu kez riski göze almaya karar verdim. Gerçekten de Harem-i İbrahim’e ulaşmadan önce beklemekten yoruldum” dedi.

Yahudiler ise aynı sıkıntıları yaşamıyor. Mekânın Yahudi kimliğini öne çıkarmak amacıyla yoğun güvenlik önlemleri eşliğinde buraya geliyorlar.

asdfrgt
El-Halil’deki Eski Şehir’in eteklerinde, dikenli tel örgünün ardındaki evler (Şarku’l Avsat)

El-Halil’in merkezindeki 500 yerleşimciyi yaklaşık bin 500 İsrail askeri koruyor.

Harem-i İbrahim’in duvarlarının çevresinde de İsrail bayrakları bulunuyordu. Bu, tarih anlatısını mümkün olan her yolla görsel olarak yerleştirme çabasının bir başka örneğiydi.

Arap mahallelerinin merkezindeki geniş alanlarda da çok sayıda İsrail bayrağı görmek mümkündü.

Komşular arasında çatışma

Harem-i İbrahim’den çok uzak olmayan ve kente hâkim bir noktadan bakıldığında, Eski Şehir’in geniş kesimlerinde Yahudilerle Filistinlilerin iç içe yaşadığı alanlar dikkat çekici bir manzara oluşturuyor. Yahudiler, daha önce Araplara ait olan dükkânların üst katlarında oturuyor, evlerini Filistinlilerin evlerinden yalnızca duvarlar ayırıyor.

7 Ekim’den önce Filistinlilerin dükkânlarını açabildiği dönemde, dükkân sahipleri yerleşimcilerin yukarıdan attığı cisimlerden korunmak amacıyla sokağın üzerini dikenli tel örgülerle kaplamak zorunda kalmıştı. Bugün ise bu dükkânların tamamı kapalı.

Beyt İbrahim, Beyt Hadassa, Beyt Romano ve Tel Rümeyda’daki yerleşimciler tam koruma altında yaşarken, önceki yıllarda bölgede çok sayıda Filistinli, askerleri veya yerleşimcileri bıçakladıkları ya da bıçaklama girişiminde bulunacakları iddiasıyla öldürüldü.

Bütün bunlara rağmen Mahmud Muhamire evini terk etmedi. Evinin arkasına, onu Şüheda Caddesi’nden ayıran, sıkıca kapatılmış ahşap bir kapı yerleştirilmişti.

İsrailliler, olası hiçbir temasın kurulmasını istemiyordu.

Oradaki son kapı da Eski Şehir’in sokaklarını kapatan çok sayıda kapıdan, güvenlik bariyerlerinden ve kameralardan oluşan geniş sistemin bir parçasıydı.

fg
16 Mayıs 2026 tarihinde, işgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentinde yerleşimcilerin haftalık gezisi sırasında çekilmiş bir fotoğrafta görülen İsrailli askerler (Reuters)

Bölgesinde yerleşimcilere en yakın komşu olarak bilinen Muhamire, sürekli bir endişe içinde yaşadığını, bu durumun 7 Ekim’den sonra kâbusa dönüştüğünü söyledi.

Muhamire Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Bizi her zaman rahatsız ediyorlardı, ancak 7 Ekim’den sonra hayat yaşanmaz hâle geldi” dedi. İkinci İntifada’dan önceki refah dolu günleri hatırlayan Muhamire, bu dönemin uzun sürmediğini belirterek, “Birlikte yaşıyorduk. Bir hayat vardı ama artık yok” ifadelerini kullandı.

Muhamire, evinin çatısından, eskiden tamamen Araplara ait olan ancak bugün bütünüyle Yahudilerin kontrolüne geçen mahallelere baktı. Evleri ele geçiriyor ve üzerlerine İsrail bayrağı asıyorlar. Buna rağmen Muhamire, evini terk etmeyi düşünmediğini belirterek, “Buradan gitmeyeceğim” dedi.

“Gitmeyeceğiz” sözü, Batı Şeria’daki tüm Filistinlilerin benimsediği bir slogana dönüştü. Ancak hepsi bu sözü yerine getirebilecek durumda değil. Zira bugün çatışma tarihinin en aşırı sağcı İsrail hükümetiyle ve en şiddet yanlısı yerleşimcilerle karşı karşıyalar.

İsrail hükümeti bugün, Ürdün Nehri ile Akdeniz arasındaki coğrafi alanın yalnızca tek bir meşru ulusal egemenlik talebine yer olduğunu savunan ve Yahudilerin tam egemenliğini öngören ‘karar planını’ hayata geçirmek için çalışıyor.

İsrailli insan hakları örgütü B’Tselem, İsrail’i Batı Şeria’da eş zamanlı bir dizi politika uygulamakla suçladı. Örgüte göre bu politikalar, Filistinlileri bir halk olarak ortadan kaldırmayı amaçlayan daha kapsamlı bir projenin parçası. Bütün bunlar bugün El-Halil’in Eski Şehir bölgesinde yaşanıyor. El-Halil, İsrail açısından Batı Şeria’nın geri kalanında yaşanması istenenlerin bir tür provası olabilir.

Harem-i İbrahim’den ve Eski Şehir’den ayrılırken en eski dükkânlardan birinin önünden geçtik. Dükkânın cephesine, üzerine Mahmud Derviş’in meşhur “Eskiden Filistin’di adı… Şimdi Filistin’dir adı” dizelerinin işlendiği büyük bir Filistin haritası asılmıştı.


Irak, Ortadoğu savaşı nedeniyle 60 milyar dolarlık zarara uğradı

Bağdat’taki Şorca Pazarı, 13 Ekim 2026 (AFP)
Bağdat’taki Şorca Pazarı, 13 Ekim 2026 (AFP)
TT

Irak, Ortadoğu savaşı nedeniyle 60 milyar dolarlık zarara uğradı

Bağdat’taki Şorca Pazarı, 13 Ekim 2026 (AFP)
Bağdat’taki Şorca Pazarı, 13 Ekim 2026 (AFP)

Irak, Ortadoğu savaşının başlaması ve Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğinin aksaması nedeniyle petrol gelirlerinde yaşanan sert düşüşün ardından yaklaşık 60 milyar dolar kayba uğradı. Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre, bu açıklamayı Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin yaptı.

Şubat ayında savaşın başlamasından bu yana ekonomik kriz yaşayan Irak’ın, gelirlerinin yüzde 90’ını karşılayan petrol ihracatı birkaç ay boyunca ciddi ölçüde geriledi. Bu durum hükümeti iç borçlanmaya yönelmek zorunda bıraktı. Tüketim mallarının fiyatları yükselirken ülkenin döviz rezervleri yaklaşık 20 milyar dolar azaldı.

Hüseyin, perşembe akşamı Roma’da İtalyan mevkidaşıyla yaptığı görüşmede, “Irak, ABD ile İran arasında yaşanan son savaş sırasında yaklaşık 60 milyar dolar zarara uğradı” dedi. Açıklama, Hüseyin'in ofisinden yapılan duyuruda yer aldı.

Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) üyesi Irak, savaş öncesinde günde yaklaşık 4 milyon varil petrol üretiyor, bunun yaklaşık 3,5 milyon varilini ihraç ediyordu. Petrol ihracatının büyük bölümü ülkenin güneyinden Hürmüz Boğazı üzerinden gerçekleştiriliyordu.

dfvgyju
Irak’tan gelen ve Suriye’deki Baniyas Petrol Terminali’ne doğru yol alan petrol tankerleri, 14 Mayıs 2026 (Reuters)

Ancak savaşın başlamasından bu yana İran, küresel enerji arzı açısından kritik öneme sahip bu boğazdaki deniz trafiğini kısıtladı. Bu durum, depolama tanklarının dolması üzerine Irak’ı petrol sahalarının büyük bölümünde üretimi durdurmak zorunda bıraktı. Irak ayrıca, Suriye üzerinden tankerlerle sınırlı miktarda petrol ihraç etmeye, Türkiye’ye ise boru hattı aracılığıyla petrol göndermeye yöneldi.

Irak’ın petrol ihracatında yaşanan sert düşüşün ardından ihracat son dönemde yeniden artış gösterdi. Petrol Bakanlığı’nın verilerine göre, 1-21 Eylül döneminde günlük 2,6 milyon varile ulaştı.

Uluslararası Para Fonu (IMF) bu hafta yaptığı açıklamada, Irak’ın savaş nedeniyle ulaşımda yaşanan aksamalardan en fazla etkilenen ülkeler arasında yer aldığını belirtti.

Ekonomik krizin derinleşmesi üzerine Irak Merkez Bankası geçen hafta, üç yılı aşkın sürenin ardından ilk kez doların resmî döviz kurunu yükseltti.

dvfh

Irak, ithalatı finanse etmek, dinarın istikrarını sağlamak ve kamu çalışanları ile emeklilerin maaşlarını ödemek için büyük ölçüde petrol satışlarından elde ettiği döviz gelirlerine bağımlı. Kamu çalışanları ve emekliler, nüfusu 46 milyonu aşan ülke halkının yaklaşık yüzde 20’sini oluşturuyor.

Irak yönetimi, ekonomik kaynaklarını çeşitlendirmeyi ve petrol dışı gelirlerin toplam gelirler içindeki payını 2037 yılına kadar yüzde 10’dan yüzde 45’e çıkarmayı hedefliyor.


Fas’ta Dünya Kupası öncesinde işitme engelli ve normal işiten öğrencileri buluşturan ilk kapsayıcı üniversite

Fas Prensesi ve Lalla Esma Vakfı Başkanı Lalla Esma, kapsayıcı üniversitenin açılış töreninde (Fas Haber Ajansı – MAP)
Fas Prensesi ve Lalla Esma Vakfı Başkanı Lalla Esma, kapsayıcı üniversitenin açılış töreninde (Fas Haber Ajansı – MAP)
TT

Fas’ta Dünya Kupası öncesinde işitme engelli ve normal işiten öğrencileri buluşturan ilk kapsayıcı üniversite

Fas Prensesi ve Lalla Esma Vakfı Başkanı Lalla Esma, kapsayıcı üniversitenin açılış töreninde (Fas Haber Ajansı – MAP)
Fas Prensesi ve Lalla Esma Vakfı Başkanı Lalla Esma, kapsayıcı üniversitenin açılış töreninde (Fas Haber Ajansı – MAP)

Fas, işitme engelli ve işitme güçlüğü yaşayan öğrencilerle normal işiten öğrencileri aynı sınıflarda buluşturan, mesleki ve sosyal entegrasyonu hedefleyen benzeri görülmemiş bir üniversiteyi hayata geçirerek eğitim alanında yeni bir model başlattı.

Bu adım, beşerî sermayenin yeniden şekillendirilmesi, bilimsel mükemmeliyetin geliştirilmesi ve sağlık alanında inovasyonun teşvik edilmesi çerçevesinde atıldı. Klinik tedavileri, teknolojik eğitimi ve mesleki formasyonu bir araya getiren yeni bir akademik modelin önünü açan girişim, Fas’ın İspanya ve Portekiz ile birlikte 2030 Dünya Kupası gibi büyük uluslararası organizasyonlara hazırlandığı bir dönemde gerçekleşiyor. Bu organizasyonlar, farklı ihtiyaçlara sahip ziyaretçilerin ağırlanması konusunda ülkeye önemli sorumluluklar yüklüyor.

Tıp, teknoloji ve mesleki eğitimi buluşturan akademik model

Lalla Esma Üniversitesi, yaklaşık 3 bin 500 öğrenciyi ağırlayacak şekilde tasarlanan dört ana okuldan oluşuyor. Üniversite bünyesinde, mesleki eğitim sertifikasından temel yeterliliklere ve yüksek lisans derecesine kadar uzanan, işitme bilimleri alanında tamamen ücretsiz bir eğitim programı sunulacak.

Eğitim kurumunun bünyesinde, konuşma ve dil terapisi, klinik psikoloji ve bilişsel davranışların uygulamalı analizi alanlarında eğitim veren İşitme Bilimleri, İletişim ve Klinik Sinir Bilimleri Okulu da bulunuyor. Ayrıca kulak burun boğaz cerrahlarına ileri düzey koklear implant cerrahisi alanında uzmanlık diplomaları verilecek.

İşaret Dili, Sözlü Çeviri ve Erişilebilirlik Okulu ise kapsayıcı medya ve özel eğitim alanlarında uzmanlar yetiştirecek. Sistemin diğer bileşenlerini, yapay zekâ ve dijital sanat tasarımına odaklanan Kapsayıcı Teknolojiler Okulu ile mutfak sanatları, pastacılık ve çikolata üretimi alanlarında eğitim veren Kapsayıcı Meslekler Okulu oluşturacak.

Paris, Chicago, Leuven ve Montpellier’deki kurumlarla uluslararası iş birlikleri

Üniversitenin bilimsel yönetimi ve araştırma faaliyetleri, geniş bir uluslararası akademik ve hastane iş birliği ağına dayanıyor.

Bu iş birliklerinin başında, Fransa’nın başkenti Paris’te bulunan ve Avrupa’nın işitme ile konuşma alanındaki ilk uzmanlaşmış merkezlerinden biri olarak tanımlanan Reconnect Üniversite Hastanesi Enstitüsü ile kurulan stratejik ortaklık geliyor. Institut Pasteur’ü ve Paris Kamu Hastaneleri Kurumuna bağlı üç hastaneyi —Necker Çocuk Hastanesi, Pitié-Salpêtrière Hastanesi ve Lariboisière Hastanesi— bir araya getiren bu ortaklık sayesinde sağırlığın gen tedavisi ile çocuk ve yetişkin işitme sağlığı alanlarındaki ileri araştırmaların aktarılması hedefleniyor.

İş birliği ağı, Batı dünyasında faaliyetlerini sürdüren en eski tıp fakültesinin mirasını taşıyan Fransa’daki Montpellier Üniversitesi’nin yanı sıra Audiocampus ve Cochlear Academy kurumlarını da kapsıyor. Şarku'l Avsat'ın edindiği bilgiye göre bu ortaklıklarla koklear implant alanındaki uzmanlık eğitiminin aktarılması amaçlanıyor.

Belçika ile imzalanan niyet mektubu da uluslararası iş birliklerinin önemli bir parçasını oluşturuyor. Leuven Katolik Üniversitesi, Léonard de Vinci Yüksekokulu ve Fransızca konuşulan Belçika’nın ilk koklear implant merkezi olan Saint-Luc Üniversite Klinikleri arasındaki iş birliği, koklear implant uygulamalarına ilişkin Fransızca klinik eğitimin güçlendirilmesini hedefliyor.

Chicago’daki bir Amerikan akademik kurumuyla yapılan ortaklık ise uygulamalı davranış analizi alanında bilimsel uzmanlık sağlanmasını öngörüyor.

Uluslararası ortaklıklar, Muhammed V Üniversitesi ve Fas Ulusal Radyo ve Televizyon Şirketi ile yürütülen yerel iş birlikleriyle tamamlanıyor. Bu çalışmalarla kapsayıcı mesleki ve medya alanlarında yeni kariyer yollarının oluşturulması amaçlanıyor.

İnovasyonu destekleyen 7 bilimsel ve uygulamalı laboratuvar

Uluslararası iş birliklerini, üniversite kampüsünde kurulacak yedi gelişmiş bilimsel ve uygulamalı laboratuvar tamamlıyor.

Bunlar arasında, işaret dilleriyle iletişim kurmayı öğrenen insansı robotların ve yapay zekâ uygulamalarının geliştirilmesine yönelik inovasyon laboratuvarı öne çıkıyor. Kamu yayıncılığı kurumunun desteğiyle donatılan hareket laboratuvarında ise dijital görüntüleme, sanal karakter üretimi ve eğitsel video içeriklerinin hazırlanması üzerinde çalışılacak.

Üniversite bünyesinde ayrıca girişimciliğe, beceri geliştirmeye ve iş kurma süreçlerine odaklanan bir iş geliştirme merkezi bulunacak. Anatomi laboratuvarları ile ileri işitme testlerinin gerçekleştirileceği birimler de karmaşık cerrahi işlemlerin simüle edilmesine ve yardımcı işitme cihazlarının gerçek uygulama öncesinde ayarlanmasına imkân sağlayacak.

Erişilebilirlik hedefi ve uluslararası organizasyonlara hazırlık

Kapsayıcı üniversitenin hedefleri yalnızca akademik eğitimle sınırlı kalmıyor. Kurum, Fas’ın İspanya ve Portekiz ile birlikte düzenleyeceği 2030 FIFA Dünya Kupası öncesinde ülkenin organizasyon kapasitesini geliştirmeyi amaçlayan stratejik bir rol de üstleniyor.

Üniversitenin 2027 yılına kadar Fas’ın farklı bölgelerinden ve yurt dışından öğrencilere kapılarını açması planlanıyor. Kurum, otelcilik, ulaşım, bankacılık ve spor tesisleri gibi sektörlerde çalışacak profesyonelleri ve karşılama personelini eğiterek işitme engelli ve işitme güçlüğü yaşayan ziyaretçilerle doğrudan iletişim kurabilecek uzmanlar yetiştirmeyi hedefliyor.

Bu yaklaşım, eğitim altyapısını kamu hizmetlerinin, stadyumların ve diğer tesislerin erişilebilirliğini artıracak önemli bir araca dönüştürüyor. Böylece Fas’ın, yaklaşan uluslararası organizasyonlarda beklenen küresel erişilebilirlik standartlarına uygun biçimde insan kaynağını geliştirmesi amaçlanıyor.