Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 2: ‘Esed fikrini değiştirdi, Lahud’a verdiği süreyi uzattı. Suriye uluslararası iradeyle çarpıştı’

Merhum Lübnan Başbakanı Refik Hariri (solda) ve eski Lübnan Cumhurbaşkanı Emil Lahud (Ekim, 2004) (AFP)
Merhum Lübnan Başbakanı Refik Hariri (solda) ve eski Lübnan Cumhurbaşkanı Emil Lahud (Ekim, 2004) (AFP)
TT

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 2: ‘Esed fikrini değiştirdi, Lahud’a verdiği süreyi uzattı. Suriye uluslararası iradeyle çarpıştı’

Merhum Lübnan Başbakanı Refik Hariri (solda) ve eski Lübnan Cumhurbaşkanı Emil Lahud (Ekim, 2004) (AFP)
Merhum Lübnan Başbakanı Refik Hariri (solda) ve eski Lübnan Cumhurbaşkanı Emil Lahud (Ekim, 2004) (AFP)

Suriye’nin eski Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlüklerinde Lübnan siyasi tarihine ilişkin de önemli ayrıntılara yer veriliyor. Haddam, eski Lübnan Cumhurbaşkanı Emil Lahud’un görev süresini uzatmaya karar vermesinin ve dönemin Lübnan Başbakanı merhum Refik Hariri ile söz konusu meseleye dair yapılan görüşmeleri su yüzüne çıkarıyor.
Haddam, Lahud’un görev süresinin uzatılması sorununun 2004 yılında yaşandığını söylüyor:
“Lübnan kamuoyu, görev süresinin uzatılmasına karşı çıkan ezici bir çoğunluk ile destekleyen bir azınlık arasında bölünmüş durumdaydı. Buna ek olarak ABD’nin Fransa’yı Nazizmden kurtarmak için Normandiya sahiline çıkışının yıl dönümü münasebetiyle iki lider, ABD Başkanı George W. Bush ve Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac 2004 yılının haziran ayında bir araya geldi. Ardından gittikçe güçlenen, kapsamlı bir uluslararası karşı duruş yaşandı. Her iki lider de Cumhurbaşkanı Lahud’un görev süresinin uzatılmasına kesinlikle karşı olduklarını bildirdi ve Suriye’nin Lübnan’ın içişlerine karışmasını kınadı.”
Abdulhalim Haddam, görev süresinin uzatılması konusunda Lübnan’dan, Arap ülkelerinden ve uluslararası toplumdan yapılan itirazların artmasıyla birlikte Suriye’nin Lübnan’a müdahalesini durdurma ve Suriyeli güçlerin geri çekilmesi ile ilgili çağrıların arttığına işaret ediyor. Suriye rejimi tarafından takınılacak herhangi bir mantıksız tutumun ülkeye büyük bir zarar vereceğini belirten Haddam “Dr. Beşşar Esed ile yaptığım tüm görüşmelerimde onu görev süresini uzatmanın tehlikeli olduğuna ikna etmeye çalışıyordum” diyor.
Haddam, görev süresini uzatmama, Lahud’un istifasını talep etme ve Lübnan Ulusal Diyalogu’nun Suriye’nin gözetiminde gerçekleştirilmesi konusunda Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed ile yaptığı görüşmelerin ayrıntılarından da bahsediyor. Haddam, anılarında 22 Eylül 2004 tarihinde Esed ve Hariri arasında gerçekleştirilen toplantı üzerinde de duruyor:
“Esed toplantıda Suriye’nin Hariri’ye verdiği önemi dile getirip Şam’la iş birliğinde bulunmasına, özellikle de görev süresini uzatmayı kabul etmesine övgüde bulundu. Esed, Hariri’ye ‘Hiçbir yandan sizinle ilgili söylenenleri kabul etmiyorum. Hakkınızda söylenenleri çöpe atıyorum’ dedi. Beşşar Esed görüşmede en az ayda bir kez Lübnan Başbakanı Hariri ile bir araya geleceğini vurguladı. Hariri’nin kuracağı hükümeti destekleyeceğini ifade eden Esed, Süleyman Franjiye’den başka bir adayı olmadığını söyledi.”
Hariri’nin görüşmeden ‘içi rahatlamış’ bir şekilde ayrıldığına işaret eden Haddam, Eski Suriye Dışişleri Bakanı Faruk eş-Şara’nın parti toplantısında Hariri’nin hükümeti kurmasının ‘olanaksız’ olduğunu çünkü Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ile Suriye'ye karşı bir komplo içinde olduğunu söylemesinin bir sürpriz olduğunu ifade etti.  Haddam anılarının ikinci bölümünde sürece dair şunları aktarıyor:
Lübnan kamuoyu, görev süresinin uzatılmasına karşı çıkan ezici bir çoğunluk ile destekleyen azınlık arasında bölünmüş durumdaydı. Buna ek olarak ABD’nin Fransa’yı Nazizmden kurtarmak için Normandiya sahiline inmesinin yıl dönümü münasebetiyle iki lider, ABD Başkanı George W. Bush ve Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, 2004 yılının Haziran ayında bir araya geldi. Ardından güçlenen kapsamlı uluslararası bir karşı duruş sergilendi. Her iki lider de Cumhurbaşkanı Lahud’un görev süresinin uzatılmasına kesinlikle karşı olduğunu bildirdi ve Suriye’nin Lübnan’ın iç işlerine karışmasını kınadı.
Lahud’un görev süresinin uzatılması konusunda Lübnan’dan, Arap ülkelerinden ve uluslararası toplumdan yapılan itirazların artmasıyla birlikte Suriye’nin Lübnan’a müdahalesini durdurma ve Suriyeli güçlerin geri çekilmesi konusundaki çağrılar da hız kazandı.
Suriye rejimi tarafından sergilenecek herhangi bir mantıksız tutumun, ülkeye büyük zarar vereceğini açıkça görebiliyordum. Bu nedenle Dr. Beşşar Esed ile yaptığım tüm görüşmelerimde kendisini görev süresini uzatmanın tehlikeli olduğuna ikna etmeye çalışıyordum. Lübnan Başbakanı Refik Hariri'ye büyük baskı uyguluyordu. Esed, Hariri’yi temmuz ayında Tümgeneral Gazi Kenan, Tuğgeneral Rüstem Gazale ve Albay Muhammed Halluf’un da hazır bulunduğu bir görüşmeye çağırdı. Esed’in sözlerinin ağırlığından Hariri’nin tansiyonu yükseldi ve burnu kanadı.
O günün sabahında Dr. Beşşar Esed ile bir görüşmem vardı. Yanına gittiğimde gergin ve heyecanlıydı. Bana şuları söyledi:
“Refik Hariri buradaydı. Sabah saat 7.30’ta geldi. Subayların huzurunda onunla açık ve net bir şekilde konuştum. Kendisine cumhurbaşkanının seçilmesi konusunda çalışma yetkisi olmadığını bildirdim. Onu seçecek olan benim. Bana karşı çıkanın kemiklerini kıracağım.”
Söyledikleri karşısında şok oldum. Ardından kendisine şunları söyledim:
“Ne yaptınız? Siz Lübnan’da Müslümanları temsil eden Lübnan Başbakanı ile konuşuyorsunuz. Sözleriniz dışarıya sızacak olsa sonuçlarının ne olacağını düşündünüz mü? Bu sözlerin sonuçlarını hesapladınız mı? Uzun yıllar boyunca Başbakan ve Parlamento Başkanı’nın temel bir rol oynaması için çalıştık. Siz Emil Lahud için bu rolü zayıflatmaya çalışıyorsunuz. Bu konuda herhangi bir çıkarınız yok. O subayların huzurunda bir başbakana nasıl böyle hitap edersiniz? Başbakan ve Parlamento Başkanı’nı kısıtlamaktan ülkenin ve sizin menfaatiniz nedir?”
Esed sözlerimin ardından sakinleşti ve “Başbakan Hariri'yi sizi ziyaret etmeye davet edin. Benimle görüşmesinin etkilerini silmek için çalışın” dedi. Bunu yapacağımı söyledim.
Ardından Başbakan Hariri ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirdim. Şam’a gelip benimle iletişime geçmediği için sitem edip, “Birkaç gün içinde Şam’a gelmenizi bekliyorum” dedim. Bana, “Durumum gerçekten kötüydü. Bu nedenle sizi aramadım. O ziyaretten sonra bir daha asla Şam’a gelmem” cevabını verdi.  
Kendisiyle uzun uzun konuştum. Konuşmanın sonunda Şam’a yakın bir bölge olan Bloudan’a gelmeyi kabul etti. Perşembe günü geldi ve kendisiyle görüştük. Bana olanları anlattı. Kırgındı. “Hayatta olduğum sürece Beşşar Esed'le o görüşmemi unutmayacağım” dedi. Sözünü keserek şunları söyledim:
“Sen bir politikacısın. Meselelere bu şekilde yaklaşmaman gerek. Adam senle konuşurken heyecanlıydı. Görüştüğü gün biz de onunla buluştuk, olanları anlattı. Söylediklerinden üzgün olduğunu hissettim. Sen de boş ver.”
Nitekim o görüşmede Dr. Beşşar Esed ile Hariri arasındaki gerilimi azaltmaya çalıştım.  
18 Ağustos 2004 tarihinde yıllık sağlık kontrollerim için Fransa’ya seyahatim vesilesiyle vedalaşmak için Esed ile görüştüm. O görüşmede Albay Lahud’un görev süresinin uzatılması meselesini ele aldık. Esed’e “Durum nedir?” diye sordum. Bana uzatmama kararını aldığını söyledi. Ardından sözlerini şöyle sürdürdü:
“Uluslararası düzeyde kimse onaylamıyor. Arap ülkeleri de razı değil. Lübnanlıların büyük çoğunluğu itiraz ediyor. Cumhurbaşkanı Lahud’a süreyi uzatma niyetimiz olmadığını bildirdim. Lahud, bu konudaki tavrımızın ne olduğunu net bir şekilde öğrendi.”
Bunun üzerine “Umarım kimse sizi tavrınızı değiştirmeye zorlamaz. Görev süresini uzatmanın sonuçlarına katlanamazsınız. Suriye uzatma nedeniyle olabilecekleri kaldıramaz” dedim. Bana “Cumhurbaşkanı Lahud ile bu konuda net konuştum” yanıtını verdi. Ben de vedalaşıp ayrıldım.
Birkaç gün sonra ben Fransa’dayken Başbakan Hariri’den telefon aldım. Dr. Beşşar Esed’in uzatma konusundaki fikrini değiştirdiğini, kendisini Şam’a davet ettiğini söyledi. Görüşmenin kısa sürdüğünü ve Esed’in gergin olduğunu ifade etti. Esed’in kendisine Albay Lahud’un görev süresini uzatmaya karar verdiğini aktardı. Kendisine pozisyonunu belirlemesi gerektiğini söyleyen Esed’in Suriye’nin yanında mı karşısında mı olduğunu sorduğunu belirtti. Hariri’nin söylediğine göre Esed kendisine “Gidin ve bu konuyu düşünüp olumlu ya da olumsuz kararınızı bize bildirin” dedi. Hariri benden kendisine fikir vermemi istedi. Ona “Velid Canbolat ile bir araya geldiniz mi? Bu konuda ne düşünüyor?” diye sordum. Görüştüğünü ve uzatmayı kabul edip ardından da istifa etmesini tavsiye ettiğini söyledi.  Benim değerlendirmem ise şöyle oldu:
“Reddetmenin sonuçlarına katlanamazsınız. Velid’in verdiği tavsiye sizin için en uygun olanı. En iyisi onay vermeniz. Sonra Lübnan'ı terk edersiniz ve yurt dışında da istifa ettiğinizi açıklarsınız.”
Başbakan Hariri, Albay Rüstem el-Gazali’ye kabul ettiğini söyledi. Ardından ailesiyle buluşmak üzere Sardinya Adası'na gitti.  Birkaç gün sonra beni aradığında hala Fransa’daydım. Bana “Lübnan’a gidersem benim için bir hayati tehlike söz konusu olur mu?” diye sordu. Benim cevabım şu şekilde oldu:
“Dr. Beşşar Esed’in senden istediği her şeyi kabul ettin. Halen sana ihtiyacı var. Çünkü anayasa henüz değiştirilmedi. Ancak söylediğim gibi işlemleri tamamladıktan sonra derhal Lübnan’dan ayrılın ve hemen istifa edin.”
O dönemde Avrupa ülkeleri, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) toplantısı düzenleme, ayrıca Lübnan ve ülkedeki Suriye varlığı hakkında kararlar alma konusunda çalışmalar yürüttü. Bu ülkeler, projenin formülü üzerinde anlaştılar ve BMGK’daki durumu düzenlediler. Bir BMGK oturumu düzenlemek için tarih belirlendi.
Esed, Dışişleri Bakanı Faruk Şara’dan İspanya Dışişleri Bakanı Miguel Angel Morationos ile temasa geçip BMGK oturumunu iptal etmek için Batılı ülkelerin Suriye ile hareket etmesini sağlama konusunda yardım talep etmesini istedi. Ayrıca Suriye’nin, Cumhurbaşkanı Lahud’un görev süresini uzatmaktan vazgeçip yeni cumhurbaşkanlığı seçimleri gerçekleştirmek için çalışacağını bildirmesini söyledi.
Şara, İspanyol mevkidaşıyla temasa geçti ve meseleyi onunla görüştü. İspanyol Bakan, Şara’dan Cumhurbaşkanı’ndan İspanya Başbakanı José Luis Rodriguez Zapatero ile temasa geçmesini talep etmesini istedi. Nitekim Esed, Zapatero’yu arayıp BMGK oturumunun iptal edilmesine yardım etmesi talebinde bulundu. Ayrıca Suriye’nin yeni cumhurbaşkanlığı seçimleri düzenlemeye ve Lahud’un görev süresini uzatmaktan vazgeçmeye hazır olduğunu bildirdi.
İspanya Başbakanı, ABD Başkanı George W. Bush, İngiltere Başbakanı Tony Blair ve Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ile görüştü. Beş saat süren görüşmelerin ardından Suriye tarafının taahhüdünü yerine getirmesi halinde BMGK oturumunun iptal edilmesi kararlaştırıldı.
Morationos, Şara’yı aradı ve Batılı devletlerin Suriye’nin önerisini kabul ettiğini bildirdi. Suriye tarafının anayasayı değiştirmek için düzenlenen parlamento oturumunu iptal etmek için Meclis Başkanı Nebih Berri ile temasa geçmesini umduklarını dile getirdi. Şara kendisine “Lübnan bağımsız bir ülke. Konuyla ilgilenmiyoruz. Nebih Berri ile siz görüşün” cevabını verdi.
İspanyol Bakan bu yanıt dolayısıyla şoka uğradı. Ardından Morationos, Parlamento Başkanı Nebih Berri’yi aradı ve ona olan biteni anlattı. Berri’nin cevabı “Lübnan, bağımsız ve egemen bir devlettir. Suriye'nin bu konuyla herhangi bir ilgisi yok” oldu.
BMGK 2 Eylül’de toplandı ve 1559 sayılı kararı aldı. Karar, Suriye’ye güçlerini Lübnan’dan çekme ve iç işlerine karışmama çağrısında bulunuyordu. Aynı zamanda Lübnan’a dış müdahale olmaksızın cumhurbaşkanlığı seçimini gerçekleştirme çağrısı da yapılıyordu. Kararda Lübnan’ın bağımsızlığı ve egemenliği vurgulandı. Bunun yanı sıra silahlı militanların ortadan kaldırılmasının gerekliliğine işaret edildi. Karar, Birleşmiş Milletler Anlaşması’nın Yedinci Bölümü’ne uygun olarak verildi. Böylece Suriye rejimi BMGK'nın denetimine geçti.
Birçok sorum vardı: Dr. Beşşar Esed, Albay Lahud'un görev süresinin uzatılmasını destekleme kararında neden değişikliğe gitti? Peki, kararını neden Lahud’un görev süresini uzatmama ve İspanya’nın arabuluculuğuna başvurma yönünde değiştirdi? Beş saat sonra kararından vazgeçip Albay Lahud’un görev süresini uzatma fikrine geri mi döndü? Lübnan’da menfaatleri olan yakınlarının baskısı mı etkili oldu? Yoksa güvenlik sistemine ortak olan Lübnan’daki güvenlik hizmetleriyle ilgili sorunlardan mı kaynaklanıyor? Ya da kararlarını kontrol altına alan endişe ve tereddüt durumlarından kaynaklanan kişisel reaksiyonlar mı?
5 Eylül 2004 tarihinde Fransa’dan döndüm. Ertesi gün Devlet Başkanı Esed’le görüştüm. Sağlık kontrollerim hakkında kısa bir muhabbetin ardından ABD Kongre Üyesi Darrell Issa ile görüşmesi ile ilgili konuştuk. Issa’nın görüşmede Suriye-ABD ilişkilerinin iyileştirilmesi için çaba sarf etmek istediğini ilettiğini ifade etti. Ardından ABD Başkanı Bill Clinton'ın Eski Güvenlik Danışmanı Martin Indyk ile görüşmesinden bahsetti. Indyk, George Bush’un politikasını şiddetle eleştirdiğini söyledi.
Bunun üzerine “İkisinin de ABD’de politika üretme konusunda herhangi bir rolü yok” dedim. Esed, “Ortadoğu İşlerinden Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı William Burns başkanlığında büyük bir ABD heyeti gelecek. ABD Lübnan’ı değil Irak’ı önemsiyor” cevabını verdi. Esed’in söyledikleri üzerine bu heyetin, Suriye’den Irak’a müdahale etmeyi bırakmasını, Saddam Hüseyin grubunu teslim etmesini ve Irak fonlarını Bağdat hükümetine iade etmesini talep edeceğini söyledim.
Bana, haberleri takip edip etmediğimi sordu. Cevabım şöyle oldu:
“Evet, takip ediyorum. Durum hakkında düşünce ve kanaatim; Suriye’nin tehlike çukurunun kenarında durduğu yönündeydi. Şimdi tam da merkezine düştü. Başbakan Refik Hariri, bana görüşmeniz hakkında bilgi verdi. Albay Lahud’un görev süresini uzatma kararırınızı bildirdiğinizi söylediğinde şoke oldum. Siz bana uzatmayacağınızı söylemiştiniz.”
Bunun üzerine Esed, “ABD ve Fransa'nın Suriye'yi Lübnan'dan çıkarma konusunda anlaştığı ve Hariri’nin bu anlaşmada büyük bir rol oynadığı bilgisini aldık” dedi. Ben de şunları söyledim:
“Bu, bana tuhaf geliyor. Hariri’nin ABD ve Fransa’nın Ortadoğu’daki politikasını belirlemede rolü olması düşünülebilir mi? Hariri, onunla görüşmenizin ardından bana süreyi uzatmama konusunda ikna olmamasına rağmen destekleyeceğini söyledi. Lübnan'da Suriye'nin yenilgisine yol açacak bir tavır almak istemiyor. Bir yandan Irak’la ilgili sebepler, diğer yandan Arap-İsrail çatışmasıyla ilgili meseleler nedeniyle ABD’nin böyle bir tutum sergilemesini bekliyordum. Fransa'ya gelince, Suriye'yi her zaman destekledi. Ancak gaz sözleşmesi sorununu ve son Fransa ziyaretim sırasında olanlar ile Başkan Chirac’ın sorunu kontrol altına alma girişimini hatırlıyorsunuzdur. Beni Fransa’ya davet etmişlerdi ve siz karşı çıkıp kabul etmemiştiniz. Bunun üzerine Büyükelçimiz Siba Nasır’a, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın Cumhurbaşkanı Chirac’ın davetini kabul etmesini engelleyenin Esed olduğu bildirildi. Fransa’nın tutumu, Fransız şirketinin uzaklaştırılıp büyük bir AB menşeili petrol şirketinin sahiplerinden biri olan Kanadalı şirketle anlaşma yapılmasının ardından değişti.”
Esed, “Hangisi daha iyi? ABD-Suriye ilişkilerine mi yoksa Suriye-Avrupa ilişkilerine mi odaklanmalıyız?” diye sordu. Cevabım şöyle oldu:
“ABD, dünyadaki en etkili güçtür ve teoride onunla ilişkilere odaklanmak daha iyidir. Ancak en büyük engel İsrail’in ABD politikasındaki konumu. Avrupa'ya gelince; etkisi sınırlı. Ancak onlarla çalışmak Amerikalılarla çalışmaktan çok daha kolay.”
Esed, Şara’dan birkaç Avrupa ülkesini ziyaret etmesini ve konularla ilgili düşüncelerimizi anlatmasını istediğini söyledi. Ayrıca ziyaretlerin düzenlenmesi konusunda İspanya Dışişleri Bakanı’ndan yardım talep etmesini istediğini ifade etti. Ben de şu değerlendirmede bulundum:
“İspanya, politikasında Avrupa Birliği'nden ayrılamaz. 1559 sayılı kararı kabul edildiğinde BMGK’ya, İspanya'nın Birleşmiş Milletler (BM) Büyükelçisi, başkanlık ediyordu. Benim tavsiyem bunu ve diğer ziyaretleri yapmayın. Çünkü Avrupa bize karşı bıkkınlık içinde. Şara, Enformasyon Bakanı Ahmed el-Hasan ve Dışişleri Bakanlığı Enformasyon Direktörü Büşra Kinfani, 1559 sayılı kararın Suriye için bir zafer teşkil ettiğini ilan ettikten sonra bu ekip bizim bakış açımızı nasıl açıklayabilir?”
Esed, “Bu ne zaman oldu?” diye sordu. “1559 sayılı karar çıktıktan sonra” cevabını verdim. “Vatandaş kime inanır? Bunlara mı yoksa 1559 sayılı Kararı Suriye ve Lübnan'a karşı bir komplo olarak gören Suriye'nin Lübnan'daki müttefiklerine mi inanır?” diye sordum. Aslında Dr. Beşşar Esed bu ifadelere şaşırdı ve kızgınlığını dile getirdi.
Bu kararın yansımaları ve konuyla nasıl başa çıkılacağına dair görüşlerim üzerine konuştuk. Kendisine mantıklı olanın Cumhurbaşkanı Lahud’un istifasını sunması ve yeni bir Cumhurbaşkanı seçilmesi olduğunu söyledim. Ancak bu konunun kendisi ve Cumhurbaşkanı Lahud için zor olabileceğini ifade ettim. Ardından gelişmelerin hızlanacağını söyledi. Bu nedenle kayıpları azaltan bir diğer çözümün Hıristiyan tarafı ile uzlaşmayı, ayrıca aralarında Fares Souaid, Boutros Harb ve Nesib Lahud  gibi isimlerin bulunduğu bir grubu davet ederek Patrik Sufeyr ve Cornet Chahwan ile diyalog gerçekleştirmek için taviz vermeyi gerektirdiğini bildirdim. Bunun yanı sıra Fransa’da bulunan Cumhurbaşkanı Emin Cemayel’e güvence mesajı göndermek gerektiğine işaret ettim. “Diyalog sürecini bizzat yönetmelisiniz” dedim.
Esed bana şu soruyu yöneltti: “Diğerleri davet edilebilir de Patrik ile diyalog nasıl olacak?” Cevabım şöyle oldu:
“Cumhurbaşkanı Nebih Berri, Başbakan Refik Hariri, Sayın Hasan Nasrallah ve uzlaştıktan sonra Sayın Velid Canbolat’ı davet etmenizi öneriyorum. İslami tarafın iki taraf arasında eşit düzeyde ulusal bir birlik hükümeti kurmayı kabul etmesi şartıyla Patrik Sufeyr liderliğindeki Hristiyan tarafı ile diyalogu onlara havale ederiz. Bu hükümetin tek bir görevi olacak; Hristiyan tarafı tatmin eden bir seçim yasası oluşturmak, ardından ülkede seçimler yapmak ve sonra da meşruiyetine kimsenin itiraz edemeyeceği bir konsey kurmak. Bildiğim kadarıyla Hıristiyan tarafı Suriye ile ilişkileri bozmaya çalışmıyor. Aksine Lübnan’daki dengeli ilişkiler, Suriye güvenlik birimlerinin uygulamalarına son verir. Birimlerin Lübnanlılara muamelesi, geçmişte Lübnan’ı yöneten yabancıların ilişkilerinden daha kötü. Güvenlik Şubesi Başkanı, Parlamento ve Başbakan’a hakaret etmeye cesaret ediyorsa -kaldı ki ikisi de Suriye’nin dostu- diğerlerine nasıl davranır siz düşünün.”
Esed, “Hristiyan tarafı yargıya dayalı bir seçim yasası istiyor. Ben bunu onaylıyorum” dedi. Bunun üzerine, “Bu yolu izlemek, Suriye’nin çıkarlarını güvence altına alıyor. Aynı zamanda tüm Lübnan taraflarla gerçek ilişkiler kurulmasına yardımcı olur” ifadesini kullandım.
Konu, Canbolat’ın durumuna gelince Dr. Beşşar Esed, Albay Lahud’un görev süresinin uzatılması konusundaki tutumundan dolayı onu şiddetle eleştirdi. Eleştirilerine şöyle cevap verdim:
“Canbolat, tutumunu ifade etmede diğerlerinden daha cesurdu. Milletvekillerinin kendi tercihlerine bırakılsaydı, anayasa değiştirilemezdi. Canbolat’ın geçmişini ve bizim yanımızda yer alışını unutmamalıyız. Onun kaybı Suriye’nin çıkarına değil.”
Esed de daha müsamahakâr olmayı ve onunla görüşmeyi kabul etti.
Dr. Beşşar’ın uzlaşma yolunda etkili adımlar atacağını umarak toplantıdan ayrıldım.
21 Eylül 2004 tarihinde Refik Hariri ile bir araya geldim. Cumhurbaşkanı Lahud, Beyrut'taki arazilerin okul inşa etmek için tahsis edilmesi de dahil olmak üzere daha önce üzerinde anlaşmaya varılan bir dizi konuyu onaylama anlaşmasına uymadığı için gerçekleştirilen Lübnan’daki kabine oturumu nedeniyle gergindi. Kendisi ile Suriye hükümeti arasındaki iş birliği aşamalarını gözden geçirdikten sonra ikna olmamasına rağmen anayasada düzenleme kararını onayladığını bildirdi. Düzenlemeye halk, Arap toplumu ve uluslararası arena karşı çıkıyordu. Lahud ile iş birliği yapma imkanı olmadığını vurguladı. Hükümet kurması Suriye’nin çıkarına değildi. Çünkü durum kötüydü ve daha da kötüleşecekti. Lübnan içinde ve dışında da Suriye ile kalacağını, kendisinin Sayda’nın Müslüman ve Arap evladı olduğunu söyledi. Suriye’ye zarar verecek ya da Lübnan’daki gücünü kıracak hiçbir adım atmasının mümkün olmadığını vurguladı. Suriyeli ve Lübnanlı güvenlik servislerinin uygulamalarının kötülüğünden şikayet etti. Halkın karşı çıkışının bu uygulamalardan kaynaklandığını söyledi.
Düşüncelerini anlattıktan sonra sözü ben aldım ve “Hükümete ilişkin önceki uygulama koşulları, diğerlerinde olduğu gibi devam ederse hükümeti kurmamanız konusunda sizinle hemfikirim” dedim. Ardından “Lübnan'daki durum nasıl aşılabilir?” diye sordum. Ülkedeki genel durum hakkındaki karamsarlığı ve Cumhurbaşkanı Lahud’a duyduğu güvensizliği dile getirdi. Ben de kendisine “Koşullar karşılanırsa, durumun üstesinden gelmek kolaylaşmaz mı?” diye sordum. “Mümkün ancak zor” yanıtını verdi. “Nasıl?” diye sordum. Hariri’nin cevabı şöyle oldu:
“Halk tarafından inanılan ve bir programa sahip bir hükümet olmalı. Yeni bir seçim yasası koymalı. Yanlış uygulamaları durdurmalı ve Taif Anlaşması’nı uygulamalı.”
Kendisine şu cevabı verdim:
“Tamamen katılıyorum. Öncelikle Patrik Sufeyr başkanlığındaki Hristiyan muhalefet ile diyalog yapılmalı. Boutros Harb, Nesib Lahud ve Faris Souaid gibi Hıristiyan muhalefet temsilcilerinin yer aldığı ulusal bir birlik hükümeti kurulmalı ve muhalefetin temsilcilerini seçmesine izin verilmeli. Bu hükümetin görevidir. Adil bir seçim yasası oluşturmalı ve seçimlerin yürütülmesini denetlemelidir.”
Hariri’ye “Seçim yasasını nasıl görüyorsunuz?” diye sordum. Hristiyan muhalefetin küçük çemberi istediğini, Canbolat’ın da bunu desteklediğini söyledi. Küçük çemberin aşırılık getireceğini ifade ettim. Anayasaya göre her ilin bir seçim bölgesi olarak kabul edildiğini söyledim. Hariri, “Bu doğru ancak Hıristiyan muhalefetinin talebini anayasa ile bağdaştıran bir formül olmalı” cevabını verdi.
İdari paylaşımları yeniden gözden geçirip Taif’te belirtilenlere uyma konusunda anlaştık. Kuzey, Güney ve Bekaa iki valiliğe bölündüğünden, Cebel Lübnan da iki valiliğe bölünebilir. Birincisi; Kuzey Metn, Keservan ve Cubeyl'i içerir. İkincisi Güney Metni, Aliye ve eş-Şuf’u kapsar. Ancak Beyrut ise tek bir valilik olarak kalacaktı.
Hariri konuşmamız sırasında Canbolat ve Hristiyan muhalefetinin temsil edilmesinin gerekliliğini vugruladı. Ayrıca böyle bir katılımın olmadığı bir ortamda bir hükümet kurmanın zorluğunun altını çizdi. Bunun yanı sıra bu hükümetin birkaç ay içinde gerçekleşecek olan seçimler nedeniyle geçici bir geçiş hükümeti olması gerektiğini, ardından da seçim sonuçları ışığında hükümetin geleceği konusunda onunla aynı fikirde olduğunu ifade etti. Buna ek olarak ulusal bir birlik hükümetin seçimlere güvenilirlik katacağını söyledi.
Hariri'nin vurguladığı konular arasında, Cumhurbaşkanı’nın kabine oturumlarına başkanlık etmek konusundaki ısrarı ile Anayasa ve Taif Anlaşması'nı ihlal etmesi vardı. Bunu uygun olmadığı konusunda kendisine katıldığımıı söyledim. Kendisine görüşmemizden Esed’e bahsedeceğimi bildirdim. Daha sonra yanından ayrılıp başka bir odaya geçtim ve görüştüklerimizi Esed’e aktardım. Olumlu bir görüşme gerçekleştirdik. Devlet Başkanı Esed, konuya ilişkin düşünceleri söyledi.
Öncelikle Hristiyan muhalefet ve Canbolat’ın katılımı ile ulusal birlik hükümeti kurulmasını onayladı.
İkinci olarak, özellikle de seçim yasası konusunda Taif’e bağlılık konusundaki görüşümüzü destekledi.
Son olarak da Taif Anlaşması’nda ve anayasada belirtilen haller, yani ülkeyle ilgili önemli konuların tartışıldığı durumlar dışında Cumhurbaşkanı’na yetki verilmediğini vurguladı.
Bana, “Başbakan Hariri de bu konuda kararlı mı?” diye sordu. Öyle olduğunu bildirdim.
Daha sonra bana Bakanlar Kurulu’nun son oturumu ile ilgili olarak Cumhurbaşkanı Lahud'un eylemlerinden memnuniyetsizliğini dile getirdi. Ayrıca bu konuda kendisine bir mesaj gönderdiğini bildirdi.
Esed, 22 Eylül 2004 tarihinde Hariri’yi Şam’da kabul etti. Yukarıda bahsi geçen tüm konular ele alınıp onaylandı. Esed, Hariri’ye Suriye’nin kendisini önemsediğini söyledi. Suriye ile iş birliğine, özellikle de Cumhurbaşkanı Lahud'un görev süresinin uzatılmasını kabul etmesine övgüde bulundu. Başbakan Hariri bana Suriye konusundaki tutumu hakkında söylediklerini orada da tekrarladı. Esed bu konuda: “Sizle ilgili söylenenleri kabul etmiyorum. Hakkınızda söylenenleri çöpe atıyorum” dedi. Başbakan Hariri ile ayda en az bir kez görüşeceğini söyledi.  Ayrıca Hariri’nin kuracağı hükümeti destekleyeceğini belirterek Süleyman Franjiye’den başka bir adayı olmadığını vurguladı.
Hariri, görüşmeden ‘içi rahatlamış’ bir şekilde ayrıldı. Yanıma geldiğinde Esed’le görüşmekten memnun olduğu yüzünden okunuyordu. Görüşme öncesinde dile getirdiklerinden farklı şeyler söylüyordu.
Başbakan Hariri'nin hükümeti kurmak için görevlendirilmesin günler sonra Suriye'de ‘Ulusal İlerici Cephe’ (Baas liderliğindeki yetkili partileri içeren bir koalisyon) bir toplantı gerçekleştirdi. Söz konusu toplantıda Dışişleri Bakanı Faruk Şara, bölge ve Lübnan’daki durum hakkında siyasi bir sunum yaptı. Bir parti üyesi kendisine Hariri’nin hükümeti kurup kurmayacağını sordu. O da şu cevabı verdi:
“Bu söz konusu değil. Refik Hariri'den para alan Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ile Suriye'ye karşı bir komplo içinde.”
Cephe üyelerinin çoğu, Başbakan Hariri’nin Suriye Cumhurbaşkanı ile görüşmeler gerçekleştirmesi nedeniyle, bu söylenenler karşısında şoka uğradı. ‘Ulusal İlerici Cephe’ Koalisyonu’nun bir üyesi bana bu konuşmayı bildirdi. Dışişleri Bakanı’nın sözleri karşısında şaşkın olduğunu ifade etti. Bunun üzerinde Esed’i arayıp, “Hariri'nin hükümeti kurmayacağını ve Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'a para ödeyeceğini söylemesi için Şara'ya bir talimat verdiniz mi? Bu sözlerin Fransızlara ulaşacağını ve bunun durumu daha da karmaşıklaştıracağını biliyor musunuz?” diye sordum.
Bana “Kimseye bir talimat vermedim. Lübnan hakkında konuşmasını ondan kim istedi? Lübnan’dan ona ne. Bu adam anlamıyor” cevabını verdi. Sonra daha sert ifadeler de kullandı. Benden Hariri’yi aramamı ve Lübnan’da kendisinden başka bir Başbakan olmadığını bildirmemi istedi. Ayrıca bunun dışında kendisine ulaşan hiçbir sözün doğru olmadığını, bizim de bunun arkasında olduğumuzu söylememi talep etti.
Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 6: Saddam ile Rafsancani arasında gizli barış mektuplaşmaları oldu

Eski Suriye Dışişleri Bakanı Haddam’ın günlükleri 5: Bush, Avn’ın ‘engel’ olduğunu bildirdiği bir mektup gönderdi… Esed bunu isyanı sonlandırmak için bir ‘yeşil ışık’ olarak nitelendirdi

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 4: ‘Güçlerimiz Hizbullah’ın kışlasına saldırdı’

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 3: ‘Hariri, Canbolat’ın teklifi üzerine bizimle bir araya geldi. Hafız Esed kendisini sınadı’

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 1: ‘Esed, Irak muhalefetine sahte vaatlerde bulunmayı önerirken Hatemi bir Kürt devletine karşı uyarı yaptı’



Sisi'ye Suudi Arabistan'a askeri destek sağlama yetkisinin verilmesinin ardından neler olacak?

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, Süveyş'te ordu birliklerini denetliyor, Ekim 2023 (Reuters)
Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, Süveyş'te ordu birliklerini denetliyor, Ekim 2023 (Reuters)
TT

Sisi'ye Suudi Arabistan'a askeri destek sağlama yetkisinin verilmesinin ardından neler olacak?

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, Süveyş'te ordu birliklerini denetliyor, Ekim 2023 (Reuters)
Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, Süveyş'te ordu birliklerini denetliyor, Ekim 2023 (Reuters)

Ahmed Abdulhekim

Mısır parlamentosu, pazartesi günü üçte iki çoğunlukla, Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi'ye “talep edilmesi halinde” Suudi Arabistan'a savunma takviyeleri gönderme yetkisi vermeyi kabul etti. Kapalı olarak gerçekleştirilen bu son oturum, geçen hafta pazar ve pazartesi günü yapılan iki oturumun ardından üçüncü oturumdu; bu oturumlarda kapsamlı tartışmalar yapıldı ve parlamentodaki siyasi parti bloklarının çoğu Sisi'ye yetki verilmesini onayladı. Bu arada, bazı milletvekilleri de misyonun doğası, kapsamı ve süresiyle ilgili açıklamalar talep etti.

Parlamento yetki vermeden önce Mısır Ulusal Savunma Konseyi geçen hafta, Suudi Arabistan'ın güvenliğini ve istikrarını savunmak, kaynaklarını, toprak bütünlüğünü ve kutsal yerleri korumak için gerekli ve mümkün olan her türlü desteği sağlama kararı aldı. Bu karar, Mısır Cumhurbaşkanı'nın ülkesinin Suudi Arabistan'ı korumak için her türlü adımı atacağını açıklamasının ve 17 Ekim'de parlamentoya kendisinden “talep edilmesi halinde” bu adımı onaylamak üzere acil bir oturum düzenleme çağrısında bulunmasının ardından alındı.

Parlamento üç oturumdan sonra onayladı

Mısır parlamentosu, pazartesi günü (dün) düzenlenen kapalı oturumda Cumhurbaşkanının talebini onayladı. Temsilciler Meclisi'nden yapılan açıklamaya göre görüşmeler, Ulusal Savunma Konseyi'nin kararı doğrultusunda, Cumhurbaşkanına “iki kardeş ülke arasında koordinasyon sağlanarak, topraklarını, egemenliğini ve kutsal yerleri herhangi bir dış saldırıya karşı savunmak için gerekli tüm önlemleri alma” yetkisinin verilmesinin kabulüyle sonuçlandı.

Meclis açıklamasında, Temsilciler Meclisi İşleri Bakanı Hani Hanna ile Anayasa ve Hukuk İşlerinden Sorumlu Savunma Bakan Yardımcısı General Halid Şahdi'nin de katıldığı oturumların, çeşitli siyasi partilerden, gruplardan ve bağımsızlardan çok sayıda milletvekiline, hassas bölgesel durum ve bunun Mısır ve Arap ulusal güvenliği üzerindeki mevcut etkileri hakkındaki görüşlerini ifade etmelerine imkân sağlamaya önem verdiğini belirtti.

Konuştuğumuz meclis kaynaklarına göre, oylama isim okunarak yapıldı. Karar, yetkinin verilmesi için gereken eşik olan üçte ikiden fazla çoğunlukla alındı. Kaynaklar, görüşülen konunun stratejik niteliği nedeniyle oturumun gizli yapıldığını ifade etti.

Görüştüğümüz kaynaklar, geçen hafta boyunca ve düne kadar oturumların devam ettiği meclisin yetki kararını onaylamasında gecikmesinin, milletvekillerinin çoğunluğunun yetki hakkındaki görüşlerini ifade etme isteğinden kaynaklandığını belirtti. Kaynaklara göre bu sayı 500'e yaklaştı.

Kaynaklar, Meclis Başkanı Müsteşar Hişam Bedevi'nin, siyasi bağlılıklarına bakılmaksızın tüm milletvekillerine konuşma fırsatı tanımaya karar verdiğini ve görüşlerini ifade etme konusunda eşit erişim sağladığını belirtti. Ayrıca, görüşlerin çoğunluğunun, Cumhurbaşkanının Suudi Arabistan'ı desteklemek, onunla dayanışmak ve iki ülke arasında ortak koordinasyonun ardından topraklarını herhangi bir dış saldırıya karşı savunmak için gerekli gördüğü her türlü adımı atmasına destek verdiğini de ifade ettiler.

Meclisin onayından önce, Cumhurbaşkanı Sisi başkanlığında Mısır Ulusal Savunma Konseyi geçen hafta, “Arap dünyasının kalbi olan iki kardeş ülke arasındaki tarihi ilişkiler, güçlü bağlar temelinde ve Suudi Arabistan’ın ulusal güvenliğinin Mısır ve Arap ulusal güvenliğiyle bağlantılı olduğu inancıyla, Suudi Arabistan ile tam ve kararlı bir şekilde dayanışma içinde olma” kararı aldı. Ulusal Savunma Konseyi, “Suudi Arabistan'ın güvenliğini ve istikrarını savunmak, kaynaklarını, toprak bütünlüğünü ve kutsal yerleri korumak için gerekli ve mümkün olan her türlü desteği sağlama” ve ilgili bölgesel ve uluslararası taraflarla koordinasyon içinde, bölgenin genelinde gerginliğin azaltılmasına ve bölgeyi saran krizlerin barışçıl çözümüne katkıda bulunmak için siyasi ve diplomatik çabaları sürdürme ve yoğunlaştırma kararı aldı.

Mısır parlamentosu, pazartesi günü kapalı kapılar ardında yapılan oylamada bu adımı onayladı (Reuters)
Mısır parlamentosu, pazartesi günü kapalı kapılar ardında yapılan oylamada bu adımı onayladı (Reuters)

Ulusal Savunma Konseyi'nin kararının ardından, Cumhurbaşkanı Sisi, Mısır 2026 Forumu'na katılımı sırasında konuya tekrar değinerek, Arap ulusal güvenliğinin bölünmez olduğunu ve Körfez'in istikrarının Mısır'ın güvenliğinin bir parçası olduğunu vurguladı. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre ayrıca bütün Arap ülkelerinde istikrarın yeniden sağlanması gereğinin altını çizdi.

Cumhurbaşkanı Sisi, Mısır'ın Suudi Arabistan'ı savunmaya yönelik askeri çabalarının Yemen'e bir saldırıyı içermediğini, amacın Krallığın topraklarını ve sınırlarını, ayrıca Mısır'dan talep edilmesi halinde diğer herhangi bir Arap ülkesinin topraklarını savunmak olduğunu açıkladı.

Sisi, 17 Ekim'de Mısır Askeri Akademisi'ndeki mezuniyet töreninde verdiği ilk mesajında, ülkesinin “talep edilmesi halinde Suudi Arabistan'ı korumak ve güvenliğini ve egemenliğini savunmak için her türlü adımı atacağını” taahhüt etti. “Suudi Arabistan'a, güvenliğine ve istikrarına herhangi bir zarar gelmesine izin vermemiz düşünülemez. Körfez'deki herkese mesajım savaşı durdurmalarıdır” dedi ve ekledi: “Ancak bu çağrıya rağmen Mısır, Majesteleri Kral Selman'ın ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman'ın direktifleri doğrultusunda, Suudi Arabistan'ı korumak ve savunmak için her türlü adımı atacaktır.”

Mısır Anayasası, Cumhurbaşkanının silahlı kuvvetlerin başkomutanı sıfatıyla, önce Ulusal Savunma Konseyi'ne danışmadan ve Temsilciler Meclisi'nin üçte iki çoğunluğuyla onayını almadan ülke sınırları dışına muharip birlikler göndermeye veya savaş deklare etmeye karar veremeyeceğini öngörmektedir.

Parlamento onayının ardından

Askeri uzmanlar, Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi'ye verilen yetkinin parlamento tarafından onaylanmasının, Suudi Arabistan'ın talep etmesi halinde destek sağlanması için gerekli anayasal prosedürlerin tamamlandığı anlamına geldiğini vurguladı. Uzmanlar ayrıca yetkinin içeriğinin, “Suudi Arabistan'ın güvenliğini ve istikrarını savunmak, kaynaklarını ve toprak bütünlüğünü korumak ve kutsal yerleri korumak için gerekli ve mümkün olan tüm desteği sağlamak” yönündeki Ulusal Savunma Konseyi'nin bildirisiyle örtüştüğünü ekledi.

Stratejik çalışmalar profesörü, Nasır Yüksek Askeri Akademisi’nde Danışman ve İstihbarat Servisi eski Başkanı General Nasr Salem, parlamentonun verdiği yetki ve Savunma Konseyi'nin kararı doğrultusunda Mısır'ın desteğinin “istenilen misyonu tam olarak yerine getirmek için bütün yön ve yetenekleri kapsayacağını” teyit ettiğini belirtti. Nasr Salem yaptığı açıklamada, “desteğin şekli ve niteliği öncelikle Suudi Arabistan'ın talebine ve stratejik ve askeri ihtiyaçları için uygun gördüklerine bağlıdır” ifadelerini kullandı.

Salem sözlerine şöyle devam etti: “İki ülke arasında desteğin şekli ve niteliği konusunda üst düzey bir koordinasyon olacak. Konu bir yönle sınırlı kalmayacak, Suudi Arabistan’ın bakış açısına göre deniz, hava, kara ve istihbarat desteği de dahil olmak üzere Mısır'ın karşılayabileceği tüm ihtiyaçları içerecektir.” Salem, “Yetki ve Mısır'ın harekete geçmesi, Arap ulusal güvenliği kavramlarının pratik bir uygulamasıdır ve Körfez'in ve özellikle Suudi Arabistan'ın güvenliğinin Mısır ulusal güvenliğinin ayrılmaz bir parçası olduğu anlayışına dayanmaktadır” diye vurguladı.

Aynı doğrultuda, Yüksek Stratejik Çalışmalar Askeri Akademisi’nde Danışman Hava Kuvvetleri Generali Dr. Hişam el-Halebi de şunları belirtti: “Suudi Arabistan ile birlikte hareket edecek Mısır kuvvetlerinin büyüklüğü ve türü, iki ülke arasında gerçekleşecek koordinasyona bağlı olacaktır; bu nokta Cumhurbaşkanı Sisi'nin açıklamalarında da vurgulanmıştır. Suudi Arabistan silahlı kuvvetleri yüksek muharebe yeteneklerine ve verimliliğine sahip, ancak savaşın uzun sürebileceği göz önüne alındığında, özel ekipman veya yeteneklere ihtiyaç duyacaklar mı? Bu çok önemli bir nokta ve Suudi Arabistan'ın Mısır'dan bulunacağı taleplerle netleşecektir.”

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman (Reuters)
Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman (Reuters)

Halebi, yetki verildikten hemen sonra, iki ülke arasında herhangi bir koordinasyondan önce iki önemli konunun öncelikli olacağını belirtti. Ona göre bunlar, bilgi ve istihbarat desteği ile ilgili olup, ayrıca Suudi Arabistan hava savunma kapasitesinin insansız hava araçları ve balistik füzeleri engellemek için desteklenmesini de kapsamaktadır.

“Suudi Arabistan bu konuları en büyük hassasiyetle belirleyecek olan taraf olacaktır” diye vurguladı. Halebi, Mısır'ın Suudi Arabistan ile olan ilişkisini “Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerindeki kardeşlerimize yönelik açık bir destek mesajı ve ortak kaderimizin, hedeflerimizin ve çıkarlarımızın yeniden teyidi” olarak değerlendirdi. “Suudi Arabistan ve Mısır ulusal güvenliği bölünmez ve ayrılamaz” diye belirtti.

Halebi, iki ülke arasındaki mevcut askeri iş birliği ve koordinasyonun, çeşitli alanlarda uzun ve sürekli bir askeri iş birliği geçmişinin devamı olduğunu ve bunun yeni bir gelişme olmadığını kaydetti. Bu şekilde gelişmesinin ve derinleşmesinin, “hepimizin karşı karşıya olduğu düşmanlıklara karşı Körfez bölgesinde caydırıcılığı güçlendirme açısından bölgede yeni bir durum yarattığını” da ifade etti.

Suudi Arabistan ve Mısır: Arap ulusunun iki kanadı

Bu arada, bir dizi milletvekili, iki ülkeyi birbirine bağlayan derin kardeşlik bağları göz önüne alındığında, Arap ulusunun iki kanadı oldukları için Mısır'ın Suudi Arabistan'ı destekleme hamlesini övdü.

Yazar ve Milletvekili Mustafa Bekri, “Cumhurbaşkanının bu yöndeki adımı, bölgesel gerilimler ortamında başta Suudi Arabistan olmak üzere büyük Arap devletleriyle stratejik dayanışmaya dair açık sinyaller taşıyor. Bu, her iki ülkenin istikrarının bölgesel istikrarın temel taşı olduğunu teyit ediyor” dedi. Mustafa Bekri yaptığı açıklamada, “bu duruş, önceki pozisyonların doğal bir sonucudur” dedi.

Bekri, “Körfez ülkelerinin, özellikle de Suudi Arabistan’ın, son yıllarda, bilhassa 2013'ten sonra Mısır'ı desteklemesi gibi, şimdi de Kahire'nin pozisyonunu yeniden teyit etmesinin ve Suudi Arabistan'ı savunma kararlılığını duyurmasının, Körfez'deki kardeşlerini korumak için gerekli tüm önlemleri almasının zamanının geldiği” düşüncesinde. “Mısır'ın bu stratejik hamleyle vermek istediği mesaj, Arap ulusunun bir olduğunu, ulusal güvenliğimizin bölünmez olduğunu ve bazı kardeşlerimize karşı, istikrarlarını baltalamayı amaçlayan, çeşitli tarafların dahil olduğu bir komplo olduğunu teyit etmektedir. Mısır buna hiçbir koşulda izin vermeyecektir ve Mısır ordusu Suudi Arabistan liderliğinin talepleri doğrultusunda müdahale edecektir” diye vurguladı.

Bekri, “Herhangi bir Körfez ülkesinin, özellikle Suudi Arabistan'ın yaşadığı durumun, izole bir tehdit olarak görülmemesi, aksine bu durumun bölgenin güvenliği ve istikrarı üzerindeki ve doğrudan Mısır üzerindeki etkileri bağlamında ele alınması gerektiğini” vurguladı.

Mısır Temsilciler Meclisi Arap İşleri Komitesi Başkanı Milletvekili Muhammed Salah Ebu Hamila ise “Mısır ve Körfez ülkelerinde bulunan kardeşlerimiz arasındaki karşılıklı destek, güncel olayların bir ürünü değil, uzun bir karşılıklı destek geçmişine ve ortak kader ve amacın yeniden teyit edilmesine dayanmaktadır” dedi. Ebu Hamila verdiği röportajda, iki ülkenin “Arap ulusunun iki kanadı ve Arap sisteminin ve ulusal güvenliğinin dayandığı ana sütunlar” olduğunu da sözlerine ekledi. “Bu nedenle, birine yapılan herhangi bir saldırı diğerine yapılan bir saldırıdır ve herhangi bir tehdit, tehdit edilen devletin ötesine uzanır. Bu, Körfez ülkeleri ve Mısır liderlerinin tarih boyunca sahip olduğu sağlam bir inançtır” dedi.

Ebu Hamila mevcut durumun en belirgin özelliğinin, Mısır ve Suudi Arabistan arasındaki bu savunma denkleminin, Arap ulusal güvenlik kavramlarının yeniden düzenlenmesi ve iki ülke arasında ortak çıkarları ve hedefleri korumak için Arap caydırıcılık sistemlerinin güçlendirilmesi konusunda iş birliği açısından yansıttıkları olduğunu belirtti.

Mısır Anayasası'nın 152. maddesinin, cumhurbaşkanının ülke sınırları dışındaki muharebe görevleri için silahlı kuvvetlerin gönderilmesi konusundaki yetkilerini ve kuralları düzenlediğini belirtmekte fayda var. Bu madde, “Ulusal Savunma Konseyi'ne danışılmadıkça ve Temsilciler Meclisi'nin üçte iki çoğunluğunun onayı alınmadıkça savaş ilan edilemez ve devlet sınırları dışındaki muharebe görevleri için silahlı kuvvetler gönderilemez” hükmünü içermektedir. Temsilciler Meclisi'nin bulunmadığı durumlarda, Anayasa, cumhurbaşkanı, başbakan, Temsilciler Meclisi başkanı, savunma, dışişleri, maliye ve içişleri bakanları, Genel İstihbarat direktörü, Silahlı Kuvvetler genelkurmay başkanı, Deniz Kuvvetleri, Hava Kuvvetleri ve Hava Savunma Kuvvetleri komutanları, Silahlı Kuvvetler Operasyonlar Komisyonu başkanı, Askeri İstihbarat ve Keşif direktörünün de aralarında bulunduğu Milli Savunma Konseyi ve Bakanlar Kurulu’nun onayına ek olarak, Silahlı Kuvvetler Yüksek Konseyi'ne danışılmasını şart koşmaktadır.

*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevrilmiştir."


Güney Suriye tufanın eşiğinde: İlk kurşun sonrası senaryolar

Suriye'nin Dera şehrinde, Kuneytra ve batı Dera bölgelerine yönelik İsrail askeri müdahalelerine karşı düzenlenen protestoda, bir gösterici Arapça olarak “Hepimiz Güney Suriye'yiz” yazılı pankart taşıyor, 23 Ekim 2026
Suriye'nin Dera şehrinde, Kuneytra ve batı Dera bölgelerine yönelik İsrail askeri müdahalelerine karşı düzenlenen protestoda, bir gösterici Arapça olarak “Hepimiz Güney Suriye'yiz” yazılı pankart taşıyor, 23 Ekim 2026
TT

Güney Suriye tufanın eşiğinde: İlk kurşun sonrası senaryolar

Suriye'nin Dera şehrinde, Kuneytra ve batı Dera bölgelerine yönelik İsrail askeri müdahalelerine karşı düzenlenen protestoda, bir gösterici Arapça olarak “Hepimiz Güney Suriye'yiz” yazılı pankart taşıyor, 23 Ekim 2026
Suriye'nin Dera şehrinde, Kuneytra ve batı Dera bölgelerine yönelik İsrail askeri müdahalelerine karşı düzenlenen protestoda, bir gösterici Arapça olarak “Hepimiz Güney Suriye'yiz” yazılı pankart taşıyor, 23 Ekim 2026

Subhi Franciye

Suriye ve İsrail arasında güney Suriye'de askeri olarak gerilimin artması korkusu, özellikle bölgesel güvenlik, genel olarak da uluslararası güvenlik ve ekonomi üzerindeki etkisi nedeniyle giderek artıyor. Güney Suriye ve İsrail sınırında Suriye ve İsrail birlikleri yığınak yapıyor ve İsrail'in müdahaleleri Suriye halkının öfkesini körüklüyor, bölgesel tarafların ve Batı'nın gerilimin artmasını önleme ve şiddet yerine diyaloğu önceliklendirme çabaları arasında siyasi müzakere sürecini tehdit ediyor.

Satır aralarında ise bölgedeki İran hücreleri ve milisleri, yeniden faaliyete geçmek ve “direniş” anlatısı için halk desteği toplamak üzere hızlı adımlar atmalarına imkân sağlayacak yeni bir fırsat için hazırlanıyor. Al-Majalla, Suriye istihbaratının, Hizbullah hücrelerinin, Irak milislerinin ve eski rejimin kalıntılarının, güneyde gerilimin tırmanması durumunda güney Suriye'de Suriye hükümetine karşı saldırılar başlatmaya hazırlandığına dair bilgilere ulaştığını öğrendi. DEAŞ hücrelerinin, Uluslararası Koalisyonun operasyonları ve Esed rejiminin devrilmesinden bu yana Suriye genelinde güvenlik güçlerinin takibi sonucunda hem Suriye hem de Irak'ta kaybettiği nüfuzu yeniden kazanmak için bu gerilimden faydalanma olasılığı da göz ardı edilmiyor.

Gerilimi tırmandırma son dakikada engellendi

Askeri gerilimin ilk belirtileri, Suriye hükümetinin Süveyda’da Şeyh Hikmet el-Hicri'ye bağlı askeri grupların, Süveyda sınırındaki bölgelerde Suriye ordusu ve iç güvenlik kuvvetlerinin mevzilerine saldırılar düzenlemeye hazırlandığına dair bilgi almasının ardından, 19 Ekim Pazartesi gecesi ortaya çıktı. Suriye hükümetine ulaşan bilgiler, Süveyda’daki grupların bu eylemleriyle, hükümeti onlara karşılık vermeye kışkırtmayı amaçladıklarına ve bunun da İsrail'i Dürzileri koruma bahanesiyle Suriye'ye çekmeyi hedeflediğine işaret ediyor. Şam, elde ettiği bu bilgiyi müttefiklerine iletti ve gerilimin bu hatların ötesine geçmesini, çevredeki köylere ulaşmasını önlemek için proaktif bir hamlede bulunarak, Süveyda ile olan cephe hatlarına askeri takviyeler göndermeye başladı. Şam, İsrail tarafının bir noktada kendisini Süveyda’daki gruplarla doğrudan bir çatışmaya çekmek istediğinin farkında. Bu çatışma, İsrail'in güney Suriye'ye büyük ölçekli hava ve kara müdahalesinin gerekçesi olarak hizmet edecektir.

Siyasi hamleler ve hızla harekete geçen arabuluculuk çabaları 20 Ekim Salı günü başladı. Washington, bölgesel taraflar ve Körfez ülkeleri, bölgedeki gerginliğin artmasını önlemek için diplomatik çabalara girişti; zira bunun etkileri ve sonuçları tüm bölgeyi etkileyecek ve bir noktada ABD Başkanının Özel Temsilcisi Tom Barrack tarafından geliştirilen “barışçıl bir Ortadoğu” projesi vizyonuyla çatışacaktı. Suriye'de ise Suriye hükümeti ile Şeyh Hicri arasında müzakereleri kolaylaştırmaya çalışan önde gelen Suriyeli Dürzi şahsiyetler ve Avrupalı ​​arabulucular öncülüğünde arabuluculuk ve müzakere çabaları başladı. Süveyda ve Şam arasında mesajları ileterek gerginliğin tırmanmasını önleme yolunun taşlarını döşediler. Kaynaklara göre, bu birleşik çabalar Salı gecesi gerginliğin artmasını önlemeyi başardı. Bu başarı, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack'ın Ürdün'den helikopterle güney Suriye üzerinden 21 Ekim Çarşamba günü Şam'a varmasıyla eş zamanlı gerçekleşti.

Suriye ilk kurşunu atan taraf olmak istemiyor ve gerilimin yükselmesini önlemek için her türlü çabayı gösteriyor. Ancak, tek taraflı bir gerilimi azaltma isteği, bunu önlemek için yeterli değil

Salı akşamı varılan gerilimi önleme anlaşması, kaynaklara göre kırılgan ve her an çökebilir, bu da güney Suriye'yi uzun süre devam edebilecek çok taraflı bir çatışmaya sürükleyebilir. Bu mesele, çarşamba günü Şam'da Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara ve Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ile ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack arasında yapılan görüşmelere de hâkim oldu. Kaynaklar, Suriye tarafının ABD Özel Temsilcisi’ne, Suriye'nin hâlâ İsrail ile müzakereleri ve siyasi bir çözümü tercih ettiğini, ancak askeri olmayan bir çözüme meyletmesinin İsrail ile uzun süreli bir çatışmaya hazırlıksız olduğu anlamına da gelmediğini bildirdiğini söyledi. Suriye tarafı, İsrail'in Suriye'deki davranışlarının, Tel Aviv'in Şam ile siyasi bir çözüm ve güvenlik anlaşması istediği konusunda olumlu bir gösterge olmadığını vurguladı.

ABD Özel Temsilcisi, Washington'un gerginliğin artmasını önlemek için her türlü çabayı gösterdiğini ve İsrail'e, iki taraf arasında bir anlaşmaya varılması sürecinde Suriye-İsrail siyasi görüşmelerine öncelik vermesi için baskı yaptığını vurguladı. ABD Özel Temsilcisi, Suriye’nin güneyinin Suriye ve İsrail arasında bir savaş alanı haline gelmesini önlemek için devam eden ABD baskısı göz önüne alındığında, güneyde bir çatışma riskini küçük bir olasılık olarak gördü.

Tom Barrack'ın Şam ziyareti, yaptığı açıklamalarla eş zamanlı gerçekleşti. Bu açıklamalarda, “ABD ile bir tür fikir birliği ile İsrail’in desteğini alacağı algısını kullanarak diğer Dürzilere baskı yapmak isteyen belirli bir Dürzi şeyhi” hakkındaki “endişe”lerini dile getirdi. Bununla birlikte, Şam ve Tel Aviv arasında bir uzlaşı olasılığının hâlâ mevcut olduğunu ve Şam'ın “büyük ölçekli bir yüksek gerilimi önlemek için sabırlı davrandığını” da belirtti.

Suriyeli ve Batılı çeşitli kaynaklar, kendisini önlemeye yönelik bütün çabalara rağmen güney Suriye'de gerilimin yükselmesi tehlikesinin devam ettiğini belirtti. Suriye ilk kurşunu atan taraf olmak istemiyor ve gerilimin artmasını önlemek için her türlü çabayı gösteriyor. Ancak, tek taraflı bir gerilimi azaltma isteği, bunu önlemek için yeterli değil. Kaynaklara göre, bölgesel ve Batılı siyasi çabaların büyük çoğunluğu, güney Suriye'de yüksek gerilimin bir yandan bölgesel ve uluslararası güvenlik, diğer yandan da İsrail ve Suriye güvenliği için önemli sonuçlar doğuracağına, ayrıca diğer tarafların da çatışmaya dahil olmasına yol açarak hızlı bir çözümü zorlaştıracağına İsrail tarafını ikna etmeye odaklanmış durumda.

Şam, güneyde gerilimin yükselmesini önleme yönünde hareket ediyor

ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack'ın Şam ziyaretinden bir gün sonra, Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybani'nin uçağı Ürdün'e iniş yaptı. Ziyaretin amacı, iki ülke arasındaki ortak konuları, özellikle de güney Suriye'deki durumu ve bunun Suriye-Ürdün güvenliği üzerindeki etkilerini görüşmekti. Dışişleri Bakanı Esad Şeybani ile Ürdün Kralı İkinci Abdullah arasında gerçekleşen görüşmede, Şeybani, Suriye'nin geçen yıl eylül ayında Suriye, Ürdün ve Washington tarafından üzerinde anlaşmaya varılan Süveyda yol haritasına bağlılığını teyit etti. Şeybani ayrıca Ürdünlü mevkidaşı Eymen Safadi ile Güney Suriye'deki durumu ve kasım ayında yapılması planlanan Suriye-Ürdün Yüksek Koordinasyon Konseyi'nin yeni oturumu için hazırlıkları da görüştü.

Suriye Dışişleri Bakanı, Güney Suriye'de gerginliğin tırmanmasını önlemek ve ülkedeki istikrara katkıda bulunmayan İsrail'in Suriye'ye yönelik saldırılarını engellemek için diplomatik çabalara öncülük ediyor. Bakan Şeybani, son haftalarda Körfez ülkeleri, Türkiye, Washington ve Avrupa ülkeleriyle yoğun ziyaretler ve istişareler gerçekleştirdi. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu görüşmeler, Suriye ve İsrail arasında artan gerilimlere siyasi bir çözüm bulmanın önemine ve İsrail'e Suriye'ye yönelik tekrarlanan askeri müdahalelerini durdurması için daha fazla baskı uygulamanın gerekliliğine odaklandı. Bu müdahaleler son zamanlarda yoğunlaşarak Suriye'de halkın öfkesini körüklüyor ve siyasi müzakere süreci önünde engeller oluşturuyor.

Suriye'deki Lübnan Hizbullahı hücreleri ve Irak milisleri, geri dönmek için önlerinde altın bir fırsat bulacaklar. Bu fırsatı, Suriyelileri uyardıkları şeyin gerçekleştiğine ve İsrail ile mücadelenin tek yolunun direniş olduğuna ikna etmeye çalışmak için kullanacaklar.

İsrail'in Suriye'ye yönelik müdahalelerinin ivmesi ekim ayı boyunca önemli ölçüde arttı, Kuneytra ve Dera'daki köylerde neredeyse günlük olaylar haline geldi. Bu müdahaleler ayrıca Suriye vatandaşlarının gözaltına alınmasını ve bu köylerde geçici kontrol noktalarının kurulmasını da içerdi. Resmi olmayan istatistiklere göre son iki haftada İsrail 12'den fazla saldırı gerçekleştirdi, 8'den fazla gözaltı yaptı, tarım alanlarını bombaladı ve geceleyin işaret fişekleri attı. Bu durum, Tel Aviv'de tasarlanan, 2022'de İsrail tarafından uygulamaya sokulan “Sufa 53 Projesi” olarak bilinen planı uygulamak için İsrail'in Suriye içindeki operasyonlarını artıracağı yönündeki Suriye ve bölgesel endişelerin ortasında yaşanıyor. Bu endişeler, özellikle bölgeye kara yoluyla bir İsrail müdahalesinin önünü açmak amacıyla, güney Suriye'de askeri çatışma kararı alınması halinde askeri yeteneklerini pekiştirmek için İsrail'in Süveyda'daki gruplara askeri destek gönderdiğine dair artan haberler ile daha da büyüyor.

İsrail'in eylemlerine karşı Suriye'deki öfke yeni boyutlara ulaştı; son günlerde birçok Suriye bölgesinde İsrail müdahalesini protesto eden kitlesel gösteriler düzenlendi. İsrail'in tekrarlanan müdahaleleri ve Suriye'deki öfke düzeyi, Suriye rejiminin devrilmesinden ve yeni Suriye yönetiminin Suriye'yi yeniden inşa etmeye, komşu ülkelerin ve dünyanın güvenliğine ve siyasetine karışmamaya odaklanan bir politikaya geçiş yapmasından sonra Ortadoğu'nun önüne çıkan tarihi fırsata bir tehdit olarak yorumlanabilir. Güney Suriye'de ilk kurşun sıkıldıktan sonra tekrar ortaya çıkmayabilecek bu fırsatın başarısız olmasının, özellikle bölgeyi başlangıç ​​noktasına geri döndürebileceği için Ortadoğu'nun çok ötesinde yankıları olacaktır. Ayrıca, Suriye rejiminin devrilmesinden ve Washington'un bölgede İran'a karşı yürüttüğü askeri operasyonlardan bu yana etkisi azalan güçler ve ülkeler için de kapıyı yeniden aralayacaktır.

İlk kurşun sonrası senaryolar

Birçok kişi, Suriye'deki yüksek tansiyon ve artan İsrail faaliyetleri hakkındaki konuşmaları, gözlemcilerin ve politikacıların Ortadoğu'nun bir sonraki aşamasını şekillendirmede önemli bir faktör olarak gördüğü 27 Ekim Salı günü yapılacak İsrail seçimleri ve sonuçlarıyla ilişkilendiriyor. Bu arada, bazı gözlemciler Tel Aviv'in Suriye ve Lübnan'daki politikalarının, bölgedeki nüfuz sınırlarını yeniden çizmeye yönelik adımlar olduğunu düşünüyor. Bu adımlar, alevleri bölge sınırlarının ötesine yayılacak ve yankıları Ortadoğu'nun güvenlik ve istikrarının ötesine uzanacak bir savaşı ateşleyebilir.

Aşağıdaki maddeler ile Majalla, Şam ve Tel Aviv arasında Suriye'de yaşanabilecek askeri gerilimin olası senaryolarını ve Ortadoğu ile uluslararası güvenlik üzerindeki yankılarını özetlemeye çalıştı. Zira ilk kurşunun etkileri Suriye topraklarıyla sınırlı kalmayacak, yankıları sınırların ötesine uzanacaktır. Gerilimin ilk kurşunu, yakın gelecekte tekrarlanmayacak siyasi projelerin sonu ve geçmişi beraberinde sürükleyen ve geleceği tüm jeopolitik, askeri ve ekonomik düzeylerde karmaşıklaştıran bir aşamanın başlangıcı olabilir.

-Suriye-İsrail gerilimi, özellikle Suriye'de kontrolsüzce dolaşan milyonlarca silah göz önüne alındığında, Suriye hükümetinin uluslararası destekle yürüttüğü tüm istikrar çabalarına bir tehdit oluşturmaktadır. Bu gerilimin yol açacağı kaos, Suriye güvenliğini olumsuz etkileyecek, DEAŞ hücrelerine düşman İsrail ile mücadele ve Kudüs'ü özgürleştirme anlatısıyla beslenerek yeniden toparlanma ve yeni savaşçılar kazanma konusunda tarihi bir fırsat sunacaktır. Güney Suriye'de zaten birçok cephede mücadele eden Suriye hükümeti, DEAŞ’ın Suriye ve Irak'ta, hatta belki de bir noktada Lübnan'da yeniden ortaya çıkmasına karşı koyamayacaktır. Bu durum, örgütün Arap ve Batı ülkelerindeki eleman kazanma çabalarıyla daha da karmaşık hale gelecektir. Bu ise DEAŞ'a karşı kurulan uluslararası koalisyonun kazanımlarını tehdit ederek başlangıç ​​noktasına geri dönme tehdidi oluşturmaktadır.

- Lübnan ve Irak'taki İran milisleri, Suriye'deki hücreleriyle birlikte (direniş ekseni), son üç yılda Suriye, Lübnan ve Irak'ta yaşadıkları tüm kayıplardan sonra yeni bir tarihi fırsat elde edeceklerdir. Lübnan'da eşi benzeri görülmemiş bir zayıflık içinde olan ve Suriye'de günlük olarak takip edilen Lübnan Hizbullahı, İsrail'e karşı bir direniş hareketi olarak yeniden ön plana çıkacak ve direniş anlatısını yeniden kullanarak Lübnan'daki halk desteğini güçlendirecektir. Suriye'deki Hizbullah hücreleri ve Irak milisleri, geri dönmek için altın bir fırsat yakalayacak ve bunu Suriyelileri, uyardıkları şeyin gerçekleştiğine ve İsrail’e karşı mücadelede tek çözümün direniş olduğuna ikna etmek için kullanacaklardır. Iraklı milisler, Irak hükümetine silahlarını teslim etmeme ve ülkeyi ve direnişi korumak için gerekli olan bu silahlara sıkıca tutunma anlatılarını desteklemek için uzun zamandır bekledikleri bir fırsata sahip olacaklardır.

-Ekonomisinin çökmesi ve topraklarında ABD-İsrail askeri geriliminin yeniden tırmanması tehdidi nedeniyle önemli krizlerle karşı karşıya olan İran, Suriye'deki askeri gerilimi büyük bir dönüm noktası olarak görecektir. Bu gerilimden faydalanarak ABD-İsrail'in dikkatini dağıtabilir, Suriye, Lübnan ve Irak'taki hücrelerine desteğini artırabilir, İran içinde direniş anlatısını güçlendirebilir ve belki de uluslararası endişelerden, Ortadoğu'daki kaostan yararlanarak uranyum zenginleştirme programının ve mevcut stokların yeni yerlere transferini hızlandırabilir.

Suriye'deki askeri gerilimin çok sayıda ve önemli sonuçları olacaktır, potansiyel olarak küresel siyasi ve güvenlik ortamını yeniden şekillendirebilir ve birçok ülkenin ekonomik ve güvenlik kaynaklarını tehdit edebilir

-Dahası, Suriye'deki askeri gerilim ve onu takip edecek Ortadoğu'daki kaos, bölgenin ve dünyanın güvenliğini tehdit eden uyuşturucu kaçakçılığının yeniden canlanması için yeni bir kapı açacaktır. Yollar ve sınırlar bu ticaret için daha az tehlikeli hale gelecek, öncelikler değiştikçe bölgedeki uyuşturucuyla mücadele operasyonları azalacaktır. Ortadoğu'da uyuşturucu kaçakçılığının yeniden canlanması, Lübnan Hizbullahı ve İran milislerinin bölgedeki en hayati ekonomik damarı için yeni bir fırsat anlamına geliyor.

-Suriye ve İsrail arasında askeri gerilim, bölgedeki petrol ve enerji boru hattı projeleri için felaket bir dönüm noktası olacaktır. Birçok ülke bu projeleri, İran ve Yemen'deki vekil gücü (Husiler) tarafından Hürmüz Boğazı ve Babul Mendeb'de dünyaya ve bölge devletlerine şantaj yapılmasını önlemek için hayati önemde görüyor. Alternatif enerji ve tedarik boru hattı projelerinin çökmesi, İran'ın jeopolitik nüfuzunu yeniden tesis ederek, kazanımlar elde etmek ve bölgenin ve dünyanın güvenliğini tehdit eden istikrarsızlaştırıcı etkisini sürdürmek için küresel ekonomiye baskı yapmasına imkân tanıyacaktır.

- Şüphesiz ki, Suriye ve İsrail arasındaki siyasi sürecin çökmesi, Trump'ın barışçıl bir Ortadoğu kurmayı ve Ortadoğu barış planının önünü açmayı amaçlayan projesi için önemli olumsuz sonuçlar doğuracaktır. Trump yönetimi bu planı, bölgedeki jeopolitik gelişmelerin sunduğu bir fırsat olarak görüyor; bu fırsat, 2023 sonrası yeni bölgesel düzenin çökmesi durumunda bir daha görülmeyebilir. Ayrıca, Ortadoğu'daki olası bir kaosun, Washington'un kısa veya uzun vadeli emellerine hizmet etmeyebilecek şekilde ittifakları yeniden şekillendirmek için yeni fırsatlar yaratacağı da açıktır.

Suriye'deki askeri gerilimin çok sayıda ve önemli sonuçları, potansiyel olarak küresel siyasi ve güvenlik ortamını yeniden şekillendirebilir ve birçok ülkenin ekonomik ve güvenlik kaynaklarını tehdit edebilir. Bu sonuçların ciddiyeti, siyasi çevreler için caydırıcı ve teşvik edici bir unsur olarak da işlev görebilir ve onları, Ortadoğu'da güvenlik ve ekonominin geleceğini şekillendiren tek araç olarak kurşunların kullanılmasını önlemek için daha fazla çaba göstermeye yönlendirebilir.

*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir."


Sudan savaşı... Cenevre’nin sıradan toplantıya dönüşmemesi için yol haritası arayışı

21 Ekim 2026 tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde düzenlenen, Sudan’daki barış girişimleri ve çabaları arasında koordinasyonu güçlendirmeye yönelik altıncı istişare toplantısında bir araya gelen ülke ve kuruluş temsilcileri (AFP)
21 Ekim 2026 tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde düzenlenen, Sudan’daki barış girişimleri ve çabaları arasında koordinasyonu güçlendirmeye yönelik altıncı istişare toplantısında bir araya gelen ülke ve kuruluş temsilcileri (AFP)
TT

Sudan savaşı... Cenevre’nin sıradan toplantıya dönüşmemesi için yol haritası arayışı

21 Ekim 2026 tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde düzenlenen, Sudan’daki barış girişimleri ve çabaları arasında koordinasyonu güçlendirmeye yönelik altıncı istişare toplantısında bir araya gelen ülke ve kuruluş temsilcileri (AFP)
21 Ekim 2026 tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde düzenlenen, Sudan’daki barış girişimleri ve çabaları arasında koordinasyonu güçlendirmeye yönelik altıncı istişare toplantısında bir araya gelen ülke ve kuruluş temsilcileri (AFP)

Areej Al-Hac 

Sudan’da barış çabalarından sorumlu taraflar, 20-21 Ekim 2026 tarihlerinde Cenevre’de yeniden bir araya geldi. Bu kez koordinasyon, önceki toplantılara kıyasla daha kapsamlıydı. Hatta bu koordinasyonun savaşın başlamasından bu yana en geniş kapsamlı düzeye ulaştığı söylenebilir. Ancak toplantı, açık bir uygulama planı açıklanmadan, ateşkesin başlaması veya sivil siyasi sürecin başlatılması için bağlayıcı bir tarih belirlenmeden sona erdi. Bir sonraki toplantının tarihi ve yeri dahi henüz kararlaştırılmadı.

Burada şu soru öne çıkıyor: Dünya başka bir krizle meşgul olmadan ve Sudan meselesi geçmişte olduğu gibi yeniden uluslararası gündemin arka sıralarına düşmeden önce bu ivme nasıl korunabilir? Savaşın başlamasından bu yana Sudan’da beklentileri yükselten ve ülkeyi bir barış anlaşmasına taşıması umulan çok sayıda toplantı ve girişim düzenlendi. Buna rağmen bu çabalar çatışmaları durdurmayı başaramadı. Dolayısıyla Cenevre toplantısının önemi yalnızca tarafları aynı masa etrafında bir araya getirmesinde değil, koordinasyonun uygun biçimde sağlanması halinde bundan sonra neler yaşanabileceğinde yatıyor.

Toplantıya 22 ülke ve beş uluslararası kuruluştan temsilciler katıldı. Toplantının öne çıkan gelişmelerinden biri, ABD, Suudi Arabistan, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden (BAE) oluşan Dörtlü Mekanizma ile Afrika Birliği (AfB), Hükümetlerarası Kalkınma Otoritesi (IGAD), Birleşmiş Milletler (BM), Avrupa Birliği (AB) ve Arap Birliği’nden oluşan Beşli Mekanizma arasındaki koordinasyonun sürdürülmesiydi. Bu toplantı, iki grubun 23 Eylül’de New York’ta gerçekleştirdiği görüşmenin ardından ilk buluşma oldu. BM Genel Sekreteri’nin Sudan Özel Temsilcisi Pekka Haavisto, iki grup arasındaki etkileşim düzeyini şimdiye kadarki en yoğun düzey olarak nitelendirdi. Bu gelişme, Sudan’da barışın sağlanmasına yönelik uluslararası ve bölgesel girişimlerin çoğaldığı, zaman zaman rollerin ve önceliklerin birbiriyle örtüştüğü yönünde eleştirilerin dile getirildiği bir dönemde önem taşıyor.

Hızlı Destek Kuvvetleri’nin Sudan’ın Kuzey Darfur bölgesindeki et-Tavile kasabasında bulunan Zemzem Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıların ardından bölgeden ayrılmak zorunda kalan mülteciler, 15 Nisan 2025 (Reuters)
Hızlı Destek Kuvvetleri’nin Sudan’ın Kuzey Darfur bölgesindeki et-Tavile kasabasında bulunan Zemzem Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıların ardından bölgeden ayrılmak zorunda kalan mülteciler, 15 Nisan 2025 (Reuters)

Verileri eyleme geçirilebilir adımlara dönüştürmek

Sudan’ın ihtiyacı, üst düzey toplantıların ardından yayımlanan süslü açıklamalar değil, yaşanan insani felaketin boyutlarıyla örtüşen somut adımlar. Ülkenin giderek ağırlaşan insani krizine yol açan sorunların ele alınması gerekiyor.

Çözüm bekleyen sorunların başında, savaşın iki tarafına silah ve finansman akışının sürmesi geliyor. Nisan 2023’ten bu yana uluslararası düzeyde dış askerî desteğin durdurulması yönünde çağrılar tekrarlansa da ikmal hatları, çatışmaların devam etmesini sağlayan başlıca etkenlerden biri olmayı sürdürüyor. Cenevre Bildirisi’nde özellikle insansız hava araçlarının (İHA) kullanımındaki artışa ve bunların sivil kayıplara yol açmasına dikkat çekildi.

İkinci ve acil mesele ise insani ateşkes. Cenevre toplantılarında ateşkes ile siyasi süreç arasında bağlantı kurulmasının önemi vurgulandı. Cidde görüşmeleri de dahil olmak üzere geçmiş deneyimler göz önünde bulundurulduğunda bu yaklaşımın benimsenmesi gerekli. Ancak bu ilke üzerinde anlaşmaya varılması tek başına yeterli değil; ateşkesin nasıl izleneceği ve tarafların anlaşmaya uymasının nasıl güvence altına alınacağı da açıklığa kavuşturulmalı. Taraflardan biri ateşkesi yeniden silahlanmak veya mevzilerini güçlendirmek için kullanırsa hangi önlemler alınabilir? Yeni bir anlaşmaya varılmadan önce bu soruların yanıtlanması gerekiyor. Aksi halde kısa sürede çöken ateşkeslerin deneyimi yeniden yaşanabilir. Bu sürece, eş zamanlı olarak yürütülecek, ABD ve uluslararası toplumun güçlü baskısı da eşlik etmeli; bu çabalar mümkün olan en üst düzeyde koordinasyon içinde sürdürülmeli. İnsani bedel artık son derece ağır bir noktaya ulaşmış durumda. Sudan’daki can kayıplarının ve yıkımın boyutlarını duymaya yönelik bir tür alışkanlık gelişirken uluslararası toplumun sessizliği de devam ediyor. Bu sessizliğin hiçbir haklı gerekçesi bulunmuyor.

Bu çabalarda sivillerin yeri ne?

Güvenlik süreciyle paralel olarak Beşli Mekanizma, Sudanlı sivil güçlerle temaslarını genişletti. Hartum, Addis Ababa ve Nairobi’nin de aralarında bulunduğu kentlerde siyasi taraflar, kadın ve gençlik grupları ile savaş karşıtı güçlerle görüşmeler gerçekleştirdi. Bu istişareler, daha geniş katılımlı bir sürecin önünü açıyor. Burada önemli olan, Sudan toplumunun çeşitliliğini yansıtan bir temsilin güvence altına alınması ve ülkenin sesinin yalnızca yurt dışındaki toplantılarda daha fazla görünürlük kazanan güçlerle sınırlandırılmamasıdır.

Sudan’daki sivil siyasi alan tek bir bütünlük oluşturmuyor. Bununla birlikte, bileşenler arasındaki farklılıklar mutlaka aşılması gereken bir bölünme olarak görülmemeli; aksine bu farklılıklar dikkate alınmalı, bölgelerin ve toplulukların çıkarları ile savaş karşısında yaşadıkları farklı deneyimler gözetilmeli. Bu nedenle öncelikle, sivil katılıma ilişkin açık kurallar üzerinde uzlaşmaya varılması gerekiyor. Bu kurallar, katılımcıların çatışan taraflardan, diğer silahlı gruplardan ve bu grupların finansman ağlarından bağımsızlığını güvence altına almalı; toplulukların kendilerini temsil edecek kişileri, silahlı güçlerin veya uluslararası arabulucuların vesayeti ya da baskısı altında kalmadan seçmelerine imkân tanımalı.

ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika işlerinden sorumlu danışmanı Massad Boulos ile Dışişleri Bakan Yardımcısı Musa Kulaklıkaya, 21 Ekim 2026 tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde düzenlenen, Sudan’daki barış girişimleri ve çabaları arasında koordinasyonu güçlendirmeye yönelik altıncı istişare toplantısı sırasında (Reuters)
ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika işlerinden sorumlu danışmanı Massad Boulos ile Dışişleri Bakan Yardımcısı Musa Kulaklıkaya, 21 Ekim 2026 tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde düzenlenen, Sudan’daki barış girişimleri ve çabaları arasında koordinasyonu güçlendirmeye yönelik altıncı istişare toplantısı sırasında (Reuters)

Dörtlü ve Beşli mekanizmaların her birinin sorumluluklarını belirleyen ve ateşkes çabalarını, açık ve yakın vadeli bir takvim çerçevesinde sivil siyasi sürecin hazırlıklarıyla ilişkilendiren ortak bir yol haritasına ihtiyacı var. İstişarelere sendikalar, meslek örgütleri, yerel girişimler, kadınlar, gençler, ülke içinde yerinden edilmiş kişiler, mülteciler ve güvenilir geleneksel yerel yönetim yapıları da dahil edilmeli. Ayrıca Darfur, Kordofan, Doğu Sudan ve diğer bölgelerdeki toplulukların temsilcilerinin de sürece katılması sağlanmalı; böylece herkesin sesini duyurabileceği bir ortam oluşturulmalı.

Bu sürecin başarıya ulaşması için şeffaf bir finansman mekanizmasına da ihtiyaç var. Böyle bir mekanizma, seyahat, organizasyon ve istişare masraflarını karşılayamayan kişilerin katılımını mümkün kılarken diyaloğun finansörlere bağımlı hale gelmesini de önlemeli. Bu yaklaşım, geçiş dönemi hükümetinin kurumlarıyla temel hizmetleri desteklemeyi amaçlayan uluslararası fonun, denetime tabi ve açık bir kanal üzerinden oluşturulmasının da önünü açabilir. Böylece uluslararası toplumun rolü, gerekli koşulları hazırlamak, destek sağlamak ve koruma sunmakla sınırlı kalır. Temsilcilerin seçilmesi ve Sudan’ı kimin yöneteceği konusunda uzlaşmaya varılması ise yalnızca Sudanlıların sorumluluğundadır.

Güven inşa etmek için küçük adımlar

Cenevre’de gündeme gelen konular arasında Haavisto’nun açıkladığı, güven artırıcı adımlara yönelik çalışmalar da yer aldı. Bu çalışmalar, esir ve tutukluların karşılıklı olarak değiştirilmesini ve Sudan’ın farklı bölgelerindeki öğrencilerin lise bitirme sınavlarına girmelerinin kolaylaştırılmasını kapsıyor. Bu başlıklar büyük önem taşıyor. Arabuluculuk çabalarının öğrencilerin sınavlara girmesini sağlayacak düzenlemeler yapılmasına veya tutukluların serbest bırakılmasına yönelik sonuç vermesi, çatışan taraflardan somut taahhütler alınabileceğini gösterecektir.

Bu adımlar, özellikle sivillere insani yardımların engelsiz ulaştırılmasını güvence altına alan önlemlerle birlikte hayata geçirildiğinde, daha kapsamlı uzlaşıların önünü açmak için dayanak oluşturabilir.

BM Genel Sekreteri’nin Sudan Özel Temsilcisi Pekka Haavisto, Sudan’daki barış girişimleri ve çabaları arasındaki koordinasyonu güçlendirmek amacıyla Cenevre’de düzenlenen altıncı istişare toplantısının ardından yaptığı basın toplantısında, 21 Ekim 2026 (AFP)
BM Genel Sekreteri’nin Sudan Özel Temsilcisi Pekka Haavisto, Sudan’daki barış girişimleri ve çabaları arasındaki koordinasyonu güçlendirmek amacıyla Cenevre’de düzenlenen altıncı istişare toplantısının ardından yaptığı basın toplantısında, 21 Ekim 2026 (AFP)

Son olarak Cenevre toplantısı, girişimlerin çoğaldığı ve rollerin iç içe geçtiği yılların ardından Sudan’la ilgilenen uluslararası ve bölgesel taraflar arasında daha geniş bir koordinasyon alanı bulunduğunu gösterdi. Ancak koordinasyonun başarısıyla arabuluculuk sürecinin başarısı birbirine karıştırılmamalı. Şu ana kadar bu çabalar çatışmaları durdurmayı sağlayamadı ve üzerinde uzlaşılan hususların uygulanmasına yönelik ortak bir mekanizma da henüz netleşmedi. Dörtlü ve Beşli mekanizmalarının önünde, aralarındaki yakınlaşmayı daha düzenli bir sürece dönüştürme fırsatı bulunuyor. Bu süreç, uygulanabilir insani adımlarla başlamalı; ateşkes düzenlemeleri ve sivil siyasi sürece yönelik hazırlıklar da buna paralel yürütülmeli. Cenevre sonrasında iki grubu meşgul etmesi gereken soru yalnızca bir sonraki toplantının ne zaman yapılacağı değil, o toplantı gerçekleşene kadar nelerin başarılabileceğidir.