Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 3: ‘Hariri, Canbolat’ın teklifi üzerine bizimle bir araya geldi. Hafız Esed kendisini sınadı’

Merhum Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed (solda) ve suikasta kurban giden Lübnan Başbakanı Refik Hariri. (Getty -AFP)
Merhum Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed (solda) ve suikasta kurban giden Lübnan Başbakanı Refik Hariri. (Getty -AFP)
TT

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 3: ‘Hariri, Canbolat’ın teklifi üzerine bizimle bir araya geldi. Hafız Esed kendisini sınadı’

Merhum Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed (solda) ve suikasta kurban giden Lübnan Başbakanı Refik Hariri. (Getty -AFP)
Merhum Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed (solda) ve suikasta kurban giden Lübnan Başbakanı Refik Hariri. (Getty -AFP)

Suriye’nin eski Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam, Şarku’l Avsat tarafından yayınlanan anılarının üçüncü bölümünde Lübnan’ın eski Başbakanı Refik Hariri ile tanıştığı 1982 yılından suikasta uğrayarak yaşamını yitirdiği 2005’e kadar devam eden ilişkisinin yanı sıra Suriye Devlet Başkanı merhum Hafız Esed’in 1992 yılında hükümet kurmaya onay vermesine ilişkin anılarını paylaşıyor.
Haddam günlüklerinin bu bölümüne 1982 yılının nisan ayında Velid Canbolat’ın talebi üzerine Hariri ile bir araya gelmesiyle başlıyor. Haddam, Esed’in 1992’de hükümeti kurmayı kabul etmeden önce Hariri’yi nasıl imtihandan geçirdiğini aktarıyor:
Haddam, Esed’in Hariri’ye bir anda “Lübnan hükümetinin başında olsanız ve Suudi Arabistan Krallığı ile anlaşmazlık yaşasak nasıl davranırsınız?” diye sorduğunu belirtiyor. Refik Hariri’nin ise şu cevabı verdiğini ifade ediyor:
“Saygıdeğer Başkanım, ben Lübnanlıyım ve ülkemi seviyorum. Ama aynı zamanda Suudiyim. Bir parçam Suudi Arabistan’a ait. Bu nedenle Suudi Arabistan’dan vazgeçemem. Çünkü nankör değilim. Ben bir Arap vatandaşıyım ve Suriye’yi Araplara karşı kucaklayıcı olarak görüyorum. Suriye’den başkasının yanında yer alamam. Bu nedenle eğer bir anlaşmazlık yaşanacak olursa bunu ortadan kaldırmak için çalışır ve her şeyi yoluna koymak için çabalarım. Başaramazsam istifa eder ve evime çekilirim.”
Hafız Esed de kendisine “Bundan başka bir şey söyleyecek olsaydın inanmazdım ve sana olan güvenimi kaybederdin. Ebu Cemal’den (Haddam) Lübnan Cumhurbaşkanı’na Refik Hariri’nin aday gösterilmesini onayladığımızı bildirmesini isteyeceğim” dedi.
Bunun ardından Haddam, Hariri’nin, Esed’in vefat etmesinin ardından karşı karşıya kaldığı ‘güvenlik saldırılarına’ ve Beşşar Esed ile Hariri arasındaki ‘gergin ilişkiye’ dikkat çekiyor.
Dışişleri Bakanı Faruk Şara’nın, 2004 yılında gerçekleştirilen bir parti toplantısında Hariri’nin Suriye’ye karşı bir komplo içinde olduğunu, ayrıca ABD ve Fransa ile Suriye’ye karşı temasta bulunduğuna söylediğine işaret ediyor. Haddam’a göre Esed ayrıca 2005 yılı başlarında düzenlenen bir parti toplantısında şunları söyledi:
“Bir ABD-Fransa komplosu var. Hariri de bize karşı yürütülen bu komplo içinde yer alıyor. Bununun için de destekçilerini etrafında topluyor. Bu da Suriye için tehlike arz ediyor.”
Haddam, 2005 yılının şubat ayının başlarında Hariri’yi uyarmak üzere Beyrut’a gitti. Hariri, 14 Şubat’ta suikasta uğradı. Hariri’nin ölüm haberini aldığında ‘üzüldüğünü’ söyleyen Haddam, “Çünkü Suriye ve Lübnan'a hizmet eden bir dostumu kaybettim” diyor. Haddam söz konusu dönemi anlattı anılarının üçüncü bölümünde şunları aktarıyor:
1982 yılının nisan ayında Velid Canbolat’ın talebi üzerine Refik Hariri ile görüştüm. Bu, onunla ilk görüşmemdi. Hakkında tek bildiğim Lübnan asıllı bir Suudi iş adamı olduğuydu.
Görüşmede kendisnin düşüncelerine, beklentilerine ve Lübnan meselesiyle ilişkisine odaklandım. Hariri muhafazakardı. Bir şey ifade etmeyen ifadelerde bulunuyordu. Lübnan meselesine yaklaşımımızı öğrenmek istediğini fark ettim. Görüşme sona erdikten sonra beni tekrar ziyaret etmek istedi. Ben de memnuniyetle kabul ettim.
İkinci görüşmeyi iki hafta sonra gerçekleştirdik. Bu, Lübnan meselesiyle ilgili beş saat süren bir görüşme oldu. Öğle yemeğini evimde birlikte yedik. Hariri, yetiştirilme tarzı ve yaşadığı koşullardan, ayrıca ‘Arap Milliyetçi Hareketi’ne katılımından açıkça bahsetti.  Ayrıca Filistin Kurtuluş Halk Cephesi Genel Sekreteri George Habaş’ın Suriye hapishanelerinden kaçırılmasına yardım edişini de anlattı.
Bunun yanı sıra Suudi Arabistan Krallığı’na yaptığı seyahatten, ilk projesinden başlayarak üstlendiği büyük görevlerde geçtiği aşamalardan bahsetti. “Lübnan benim büyüyüp yetiştiğim memleketim. Ailem halen orada yaşıyor. Orası hayatımın bir parçası.  Bu nedenle Lübnan krizine bir çözüm bulmak için Suriye’ye daha çok gelmeme izin verin” dedi.
Lübnan krizini, nedenlerini ve koşullarını ayrıntılarıyla ele aldık. Bence krizin iki nedeni vardı: İlki, Lübnanlıların tek bir halk haline gelmesini engelleyen ülkedeki mezhepsel sistem. İkincisi ise kendini Hristiyan siyasi oluşumlarla çatışmada bulan Filistin direnişinin koşullarıyla ilgili.
Söz konusu analiz üzerinde anlaştık. Bunlarla nasıl başa çıkılacağını ve çözüme nasıl ulaşılacağını ele aldık. Görüşme uzadı ve Hariri bize üzerinde konuşmamız için yazılı bir taslak sunacağı konusunda söz verdi. Gerçekten de sonraki görüşmeye üzerinde tartıştığımız bir taslakla geldi. Bazı itirazlarım vardı. Çünkü proje, ülkenin anayasal kurumlarındaki mezhepçi karakteri ve mezhepler arasında görev dağılımını koruyordu. Kendisi, bu sorunların aşamalı olarak çözülmesinden yanaydı. Ben dekendisine şunları söyledim:
“1920’li yıllarda hazırlanan Lübnan anayasası, bir süre sonra siyasi mezhepçiliği ortadan kaldıracak bir metin içeriyordu. Bu, 1920’den bugüne kadar sürdü. Dolayısıyla geçiş için belirli bir tarih yoksa mezhepçilik olduğu gibi kalacak ve Lübnanlıların yıllardır tanık olduğu çatışma devam edecek.”
Geçiş aşamasının süresini belirleme konusunda anlaştık. Projeyi Lübnan’a götürdü ve Lübnanlı yetkililere sundu. Bazıları bunu onaylarken bazıları ise itiraz edip mezhepçi formüle bağlı kalmak istedi.
Hariri her hafta Şam’a geliyordu. Kimi zaman Lübnan ulusal meselelerini ele almak için kimi zaman da merhum Kral Fahd bin Abdulaziz’den Cumhurbaşkanı Hafız Esed’e mesajlar iletmek için ziyaret gerçekleştiriyoru.
1992 yılına gelindiğinde Lübnan’da seçimler yapıldı. Anayasaya göre mevcut hükümetin istifa etmesi ve ardından yeni bir hükümet kurulması gerekiyordu.
Baniyas’daydım. Cumhurbaşkanlığı’ndan arandım. Cumhurbaşkanı Hafız Esed’in yanına gelmemi istediği bildirildi. Kendisi o sırada Lazkiye’de sahildeydi. Yanına gittim. Görüşmede Lübnan’daki yeni Başbakan’ın kim olacağını ele aldık. Ülkedeki tanınmış tüm siyasi isimleri tartıştık. Herhangi biri üzerinde anlaşmaya varamadık. Çünkü aralarında Lübnanlı partileri bir araya getirebilecek hiç kimse yoktu.
Esed bana Hariri’nin Şam’a gelip gelmediğini sordu. Ona haftalık olarak geldiğini söyledim. Bu defa da Refik Hariri’nin bu göreve uygun olup olmadığına ilişkin fikrimi öğrenmek istedi. Birçok ayırıcı özelliği bulunduğunu, ister Müslüman isterse Hristiyan olsun Lübnan’daki tüm taraflarla bağlantıları olduğunu söyledim. Bizle, Suudi Arabistan Krallığı’yla, birçok Arap devletiyle ve bazı Batı ülkeleriyle iyi bağlantıları olduğuna dikkat çektim. Esed, “Sorun şu ki, Suudi Arabistan ile anlaşmazlığa düşersek kimin yanında yer alacak?” diye sordu. Ben de “Bu, Refik’e sizin sormanız gereken bir soru. Bunu siz öğrenebilirsiniz, soruyu soran sizsiniz” cevabını verdim.
Cumhurbaşkanı Esed benden Hariri’yi davet etmemi istedi. Şam’a döndüm ve kendisiyle bir telefon görüşmesi gerçekleştirdim. Hemen Şam’a gelmesini istedim. Nitekim dört saatten az bir süre içinde Şam’a geldi. Onu ben karşıladım. Bana, “Neden böyle bir şey talep edildi?” diye sordu. Cumhurbaşkanı’nın kendisine sormak istediği sorular olduğunu bildirdim. Konunun ne olduğunu öğrenmek için ısrar etti. Konunun muhatabının ben olmadığımı söyledim. Cevabının doğal ve hazırlıksız olması için davetin nedenini öğrenmemesine özen gösterdim.
Hariri ertesi gün Lazkiye’ye gitti. Cumhurbaşkanı Esed kendisiyle üç saatten uzun süren bir görüşme gerçekleştirdi. İki saatten uzunca bir süre Lübnan’la ilgisi olmayan konular hakkında konuştuktan sonra Lübnan, Cumhurbaşkanı Elias Hravi ve Lübnanlı siyasetçiler hakkında sorular sormaya başladı. Önyargısız bir biçimde, kimseye gereksiz övgüde bulunmadan cevap verdi. Esed aniden “Lübnan hükümetinin başında olsanız ve Suudi Arabistan Krallığı ile anlaşmazlık yaşasak nasıl davranırsınız?’ diye sordu. Refik Hariri’nin cevabı ise şöyle oldu:
“Saygıdeğer Başkanım, ben Lübnanlıyım ve ülkemi seviyorum. Ama aynı zamanda Suudiyim. Bir parçam Suudi Arabistan’a ait. Bu nedenle Suudi Arabistan’dan vazgeçemem. Çünkü nankör değilim. Ben bir Arap vatandaşıyım ve Suriye’yi Araplara karşı kucaklayıcı olarak görüyorum. Suriye’den başkasının yanında yer alamam. Bu nedenle eğer bir anlaşmazlık yaşanacak olursa bunu ortadan kaldırmak için çalışır ve her şeyi yoluna koymak için çabalarım. Başaramazsam istifa eder ve evime çekilirim.”
Esed, “Bundan başka bir şey söyleyecek olsaydın sana inanmazdım ve san olan güvenimi kaybederdin. Ebu Cemal’den (Haddam) Lübnan Cumhurbaşkanı’na Refik Hariri’nin aday gösterilmesini onayladığımızı bildirmesini isteyeceğim” dedi.
Refik Hariri, bu şekilde Lübnan Başbakanı oldu. Esed ve bana söylediği her şeye bağlı kaldı. Dış ilişkileriyle Suriye’ye büyük hizmetlerde bulundu. Hariri ayrıca Lübnan’da hükümet meselesi gündeme gelmeden önce Suriye’ye bir hediye olarak ‘bir konferans sarayı’ ve ona bağlı bir otel inşa etmeyi teklif edip cumhurbaşkanlığı sarayının inşaatını da tamamladı.
Ancak Başbakan Hariri, Suriye güvenlik birimlerinin bazı hamlelerine maruz kaldı. Bunlar Hariri’nin Lübnan ve Suriye’ye hizmet açısından neler sağlayabileceğini bilen Cumhurbaşkanı Esed’in vefatından sonra daha da arttı.
Beşşar, iktidara geldikten sonra Hariri’ye karşı harekete geçti. Daha önce ağabeyi Basil’e bağlı bulunan ve Lübnan ile ilgili çıkarları olan Lübnanlı bir grup tarafından kışkırtıldı. Beşşar’da Hariri’ye karşı gergin bir tavır gelişti. Bu durum, Beşşar’ın Lübnan’daki arkadaşlarının Hariri’ye karşı daha fazla hamlelerde bulunmasına neden oldu. Bu hamleler hem Arap ülkeleri hem de uluslararası arenada Beşşar’ın izolasyonunun artmasına neden oldu. Kendini tek bir seçenekle karşı karşıya buldu: İran’ın kollarına atlamak.
Beşşar Esed ile yapılan çok sayıda görüşmenin ardından durum sakinleşti. Lübnan’da cumhurbaşkanlığı seçimleri yapılması planlanıyordu. Ancak Beşşar, Emil Lahud’un görev süresini uzatma konusunda ısrarcı davrandı. Bazı Müslümanlar, ulusal güçler ve siyasi partiler sürenin uzatılması operasyonuna karşı kampanyalarını yoğunlaştırdılar.
O aşamada, Beşşar’ın Hariri’ye karşı yeni bir kampanya başlattığına dair işaretler ortaya çıktı. Bu, ‘Ulusal İlerici Cephe’ (Baas liderliğindeki yetkili partileri içeren bir koalisyon) toplantısında daha belirgin bir şekilde görüldü. Söz konusu toplantıda Dışişleri Bakanı Faruk Şara, bölge ve Lübnan’daki durum hakkında yaptığı siyasi sunumda Hariri’yle ilişkileri sorulduğuna “ABD ve Fransa ile Suriye’ye karşı bir komplo içinde” dedi.
Bu haber bana ulaştığında “Esed’i arayıp Hariri'nin hükümeti kurmayacağını ve Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'a para ödeyeceğini söylemesi için Şara'ya bir talimat verdiniz mi?” diye sordum. Ulusal İlerici Cephe Koalisyonu toplantısında olanları anlattım. “Bu sözler, ABD, Fransa veya Hariri’nin kulağına giderse söz konusu suçlamalara verilecek tepkilerin ciddiyetini tahmin edemiyor musunuz? Yaşadığımız abluka yetmiyor mu?” dedim. Esed de şunları söyledi:
“Onu azarlayacağım. Başbakan Hariri’yi arayıp Suriye’nin kendisine saygı duyduğunu ve ilerleyen günlerde kendisini kabul edeceğimi bildirir misiniz?”
18 Ağustos 2004 tarihinde yıllık sağlık kontrollerim için Fransa’ya seyahatim vesilesiyle vedalaşmak için Cumhurbaşkanı Esed ile görüştüm. Görüşmede Albay Lahud’un görev süresinin uzatılması meselesini ele aldık. Esed’e “Durum nedir?” diye sordum. Bana uzatmama kararını aldığını söyledi. Ardından sözlerini şöyle sürdürdü:
“Uluslararası düzeyde kimse onaylamıyor. Arap ülkeleri de razı değil. Lübnanlıların büyük çoğunluğu itiraz ediyor. Cumhurbaşkanı Lahud’a süreyi uzatma niyetimiz olmadığını bildirdim. Lahud, bu konudaki tavrımızın ne olduğunu net bir şekilde öğrendi.”
Bunun üzerine “Umarım kimse sizi tavrınızı değiştirmeye zorlamaz. Görev süresini uzatmanın sonuçlarına katlanamazsınız. Suriye uzatma nedeniyle olabilecekleri kaldıramaz” dedim. Bana “Uzatmama kararı aldım. Cumhurbaşkanı Lahud ile bu konuda net konuştum” yanıtını verdi.
Birkaç gün sonra Başbakan Hariri’den ben Fransa’dayken bir telefon aldım. Dr. Beşşar Esed’in uzatma konusundaki fikrini değiştirdiğini söyledi. Ona bunun imkansız olduğunu, birkaç gün önce bana kesinlikle uzatmayacağını söylediğini ifade ettim.  Hariri benden kendisine ne yaptığı konusunda fikir vermemi istedi. Ona “Parlamento oturumlarına katılmanızı tavsiye ederim” diyerek uzatmayı kabul edip ardından da doğrudan yurt dışına gitmesini tavsiye ettim. Hariri ise bunun üzerine şunları söyledi:
“Beşşar erken saatlerde beni çağırdı. Gergindi. Bana ‘Lübnan’da cumhurbaşkanını seçmeye karar veren siz değilsiniz, benim. Kararıma karşı çıkanın ne yapacağımı da bilmesi gerek. Şu an sizden onay istemiyorum. Lübnan’a gidin ve söylediklerimi düşünün’ dedi.”
Paris’ten döndüm ve 6 Eylül’de Cumhurbaşkanı Beşşar Esed ile görüştüm. Lübnan’daki durum hakkında konuştuk. Kendisine uzatmama kararından neden vazgeçtiğini sordum. “Suriye, tehlike çukurunun kenarında duruyordu. Şimdi tam da ortasına düştü” dedim. Bana, “ABD’li biri yanıma geldi ve bana ülkesinin herhangi bir işlem yapmayacağına dair güvence verdi” dedi. “Vasfı ve görevini bilmediğiniz birinden mi güvence alıyorsunuz? Bugün Suriye yabancılar ve Arap dünyası arasında bir çıkmazda” dedim. “Ne yapabilirim?” diye sordu. Cevabım şöyle oldu:
“Lübnan'ı istikrara kavuşturmak için ülkedeki güçleri birleştirmek için çalışmak. Nebhi Berri, Refik Hariri, Velid Canbolat ve bazı Hristiyan figürleri ile Suriye tarafından desteklenen bir Lübnan uzlaşması üzerinde anlaşmaya davet etmek.”
Kendisi dediklerimi destekledi ancak maalesef hiçbir şey yapmadı.
Birkaç gün sonra Cumhurbaşkanlığı Sarayı’ndan, Başbakan Hariri’ye Cumhurbaşkanı Esed ile görüşmek üzere bir davet yapıldı. Nitekim istifa edeceğini açıklayan Hariri görüşmeye gitti. Cumhurbaşkanı Esed ile görüşmeden önce yönetimde kalmak istemediğini, ne yapması gerektiğini sordu. Kendisine “İstifa konusunda ısrarcı olun. Baskı yapacak olursa ona tüm taraflar arasındaki Lübnan ulusal uzlaşması konusunu götürün” dedim.
Nitekim görüşmede Refik Hariri istifa konusundaki tutumunda oldukça kararlı durdu. Cumhurbaşkanı Esed, “İstifadan vazgeçme şartlarınız nedir?” diye sordu. Hariri “Herkesin istisnasız katılacağı bir ulusal uzlaşma toplantısı yapılıp, ulusal birlik hükümeti kurulması, karar verme özgürlüğü sunulması ve Cumhurbaşkanı Lahud’un yönetişim işlerine karışmaması” cevabını verdi. Esed bu şartları kabul ettiğini söyledi. “Hükümeti istediğiniz gibi kurun. Benim herhangi bir adayım yok” dedi. Hariri “Sizin aklınızda bazı adaylar varsa, benim için sorun değil” yanıtını verdi. Beşşar de kendisine “İstediğinizi seçin. Ancak Süleyman Franjiye’ye bakanlık verilmesini istiyorum” dedi. Refik, “Bu mümkün. Süleyman Franjiye’den yararlanmak faydalı olacaktır” cevabını verdi.
Günler, haftalar geçti ve hükümet kurulmadı. Ekim ayı başlarında Mervan Hammade’ye bir suikast girişiminde bulunuldu. Böylece Lübnan’daki gerilimlere bir yenisi daha eklenmiş oldu. Lübnan’daki tarafların ve güçlerin fikirlerini yaklaştırma konusunda katkıda bulunan Mervan Hammade ile aramızdaki dostluk göz önüne alındığında kendisini hastanede ziyaret etmek üzere Beyrut’a gitmeye karar verdim. Esed’e Hammade’nin durumundan emin olmak için Beyrut’a gideceğimi bildirdim. Bana “Bundan bizi sorumlu tutacaklar” yanıtını verdi.
Beşşar, hiçbir gerekçe göstermeden Hariri'ye karşı bir kampanya başlattı. Lübnan’daki destekçilerinden Hariri’ye karşı bir yargılama kampanyası başlatmalarını istedi. Bu durum Hariri’yi görevlendirilmesinin üzerinden bir ay geçtiği halde hükümeti kuramadığı için özür dilemesine neden oldu. Hariri ile yaptığım bir telefon görüşmesinde, “Neden hükümeti kurmadınız?” diye sordum. “Sizinkiler engeller çıkardı” diye cevap verdi. Hariri ile görüştükten sonra Esed’i aradım “Lübnan'da hükümetin kurulmasındaki gecikme hakkında bir fikriniz var mı?” diye sordum. Bana, “Bizim bir ilgimiz yok. Hariri istediği gibi hareket etsin. Ona yardım için müdahalede bulunmayacağız” yanıtını verdi.
15 Ocak 2005’te Baas partisinin bölge liderliği, partiyle ilgili baz meseleleri ele almak üzere bir toplantı düzenledi. Bu toplantıda Esed, şunları söyledi:
“Lübnan hakkında konuşacağım. Bir ABD-Fransa komplosu söz konusu. Bize komplo kuran Hariri de bunun içinde. Destekçilerini çevresinde topluyor. Bu da Suriye için tehlike arz ediyor.”
Parti üyeleri bu duydukları karşısında şok oldular. Toplantıdan çıkarken Esed’in bu söylemlerindeki değişimin sebebini sorguluyorlardı. Toplantıdan çıktıktan sonra Esed’i aradım ve şunları söyledim:
“Fransa, ABD ve Hariri’ye karşı yürütülen kampanyadaki çıkarınız nedir? Bu konuşmanın sızdırılması halinde meydana gelecek tehlikenin farkında mısınız? Sünni grubun birleşmesinin Suriye için bir tehdit oluşturduğunu söylemekle ne kast ediyorsunuz? Şii grubun Hasan Nasrallah ve Marunilerin Süleyman Franjiye etrafında birleşmesi bir tehdit değil mi? Peki Sünniler? Suriye’nin büyük çoğunluğunun Sünni olduğunu unuttun mu? Söylediklerinizin tehlikesinin farkında mısınız?”
Sorularıma cevap vermedi. Tek söylediği” Ortada bir komplo var” oldu.
Ertesi gün Hariri ile güçlü bağları olan Muhsin Dellul ile görüştüm. Kendisine Beşşar’ın söylediklerinden bahsettim. Ondan, Refik’e karşı çok büyük bir nefret olduğunu ve hemen Lübnan’dan ayrılması gerektiğini bildirmesini istedim. Delluli Şam’dan ayrılıp Beyrut’a gitti ve mesajımı Hariri’ye iletti.
2005 yılının şubat ayının başlarında Amerikan Üniversite Hastanesi'nde sağlık kontrollerine girmek için Beyrut'a gittim. Kontrollerim sona erdikten sonra evinde Hariri’yi ziyaret ettim. Yanında misafirleri vardı. Evindeki ofisine geçtik. Hariri bana, “Muhsin’in bana bahsettiği konu nedir?” diye sordu. Ona, “Beşşar’ın söyledikleri gayet netti. Komplo suçlamasının cezası ölümdür. Bu nedenle bir an evvel Beyrut’tan ayrılmanız gerek” dedim. Bana, “Beşşar ve kardeşi Mahir’in arasındaki ilişki nasıl? Aralarında bir anlaşmazlık var mı?” diye sordu. Herhangi bir anlaşmazlık olmadığını söyledim. “Mahir bana beni sevdiklerini ve yardım edeceklerini ifade ettiği bir mektup yolladı. Şam’a gittiğimde beni ziyaretine beklediğini ve beni desteklemek istediklerini söyledi. Beni öldürme niyetleri varsa neden böyle bir mektup gönderdi?” sorusunu yöneltti. “Mahir’in gönderdiği bu mektup, suçlarını işleyene kadar sizi Lübnan’da tutmayı amaçlıyor” dedim. Öğle yemeğinin ardından kendisiyle vedalaşıp en kısa sürede ülkeden ayrılmasını diledim. Bana, “Seçim yasasıyla ilgili oy kullanmam gerek” dedi. Kendisine “Ey Ebu Baha, hangisi daha önemli hayatınız mı yoksa seçimler mi? Ülkeyi terk ederseniz Lübnan’ın yararına çalışmaya devam edebilirsiniz ancak kalırsanız bu suçu işleyecekler” diyerek Şam’a döndüm.  
Eve üzgün döndüm. Çünkü Suriye ve Lübnan’a hizmet eden bir dostumu kaybettim. Ebu Baha ile ilişkimizin nasıl başladığını düşündüm. İlk kez Velid Canbolat’ın talebi üzerine beni ziyaret etmişti. Beyrut’a ne zaman gelse Şam’a uğradı. Cumhurbaşkanı Hafız Esed’in Hariri’ye ilişkin tutumunu hatırladım. Onu Suriye güvenlik birimlerinin hamlelerinden nasıl koruduğunu anımsadım. Bir keresinde Suriye rejimine ve Beşşar Esed’e yakın Lübnanlılar, Hariri’yi bakanlıktan çıkarma girişiminde bulundular. Hafız Esed, oldukça sert bir tavırla Hariri’nin Suriye’ye hizmet ettiğini, Arap ülkeleri ve uluslararası arenadaki ilişkilerini Suriye yararına kullandığını söyledi.
Hariri’nin suikasta uğradığı gün Lübnan’a gittim. Evinin önünde büyük bir kalabalık vardı. Araçtan indiğimde bir adamın, “Bu burada ne yapıyor?” diye sorduğunu işittim. Bir başkası ona “Bu, Ebu Baha’nın dostu. Ondan hoşlanmayanlardan değil” diye cevap verdi.
Yaklaşık iki saat orada kalıp Şam’a geri döndüm.
Defnedildiği gün Esed’in sekreteri Ebu selim Dabul’u arayıp, merhum Hariri’nin cenaze törenine katılacağımı bildirdim. Ebu Selim daha sonra beni arayıp “Cumhurbaşkanı Esed, ‘Eğer törene katılmak istiyorsa bir Cumhurbaşkanı Yardımcısı olarak değil, şahsi olarak katılsın’ dedi” mesajını iletti. Dostu olarak gittiğimi söyledim.
Um Cemal ve çocuklarımla birlikte Beyrut’a gidip cenaze törenine katıldım. Arap ve yabancı birçok önemli isim kabre yakın bir yerde oturuyordu. Emin Cemayel ve Parlamento Başkanı Nebih Berri’nin yakınındaydım. Berri ısrarla evinde öğle yemeğine davet etti. Berri, üzgündü. Başbakan Hariri’nin başına gelenin kendisinin de başına gelmesinden endişe duyuyordu.
Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 6: Saddam ile Rafsancani arasında gizli barış mektuplaşmaları oldu

Eski Suriye Dışişleri Bakanı Haddam’ın günlükleri 5: Bush, Avn’ın ‘engel’ olduğunu bildirdiği bir mektup gönderdi… Esed bunu isyanı sonlandırmak için bir ‘yeşil ışık’ olarak nitelendirdi

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 4: ‘Güçlerimiz Hizbullah’ın kışlasına saldırdı’

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 2: ‘Esed fikrini değiştirdi, Lahud’a verdiği süreyi uzattı. Suriye uluslararası iradeyle çarpıştı’

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 1: ‘Esed, Irak muhalefetine sahte vaatlerde bulunmayı önerirken Hatemi bir Kürt devletine karşı uyarı yaptı’
 



Suriye'de Kürt sorunu diye bir şey yoktur!

Görsel: Axel Rangel Garcia
Görsel: Axel Rangel Garcia
TT

Suriye'de Kürt sorunu diye bir şey yoktur!

Görsel: Axel Rangel Garcia
Görsel: Axel Rangel Garcia

Hüseyin eş-Şara

Levant bölgesinin mücevheri Suriye, 1516 yılında Halep'in kuzeyindeki Mercidâbık Muharebesi’nden sonra Osmanlı İmparatorluğu'nun bir parçası oldu.

Osmanlı orduları, ‘İslam fethi ve Arap bölgesindeki Müslüman emirliklerin birleştirilmesi’ sloganı altında Levant ve Mısır'ı yöneten Memlükleri yendi. Böylece Suriye, 1516'dan üç konsolosun başta Biladü'ş-Şam ve Irak olmak üzere Levant bölgesindeki Arap ülkelerini bölüşmeyi kabul etmesinden sonra, Büyük Britanya ve Batılı güçler tarafından açıkça kışkırtılan Büyük Arap İsyanı’nın patlak verdiği 1916'ya kadar yaklaşık 400 yıl Osmanlı hakimiyetinde kaldı. Bu anlaşma, 1916 yılında ‘Sykes-Picot Anlaşması’ olarak adlandırıldı ve adını Fransa ve İngiltere'den iki politikacı ile Çarlık Rusya'sının Rus konsolosundan aldı. Ancak, 1917 Ekim Devrimi'nden sonra, Rus devrimciler bu anlaşmayı ifşa ettiler ve anlaşmadan çekildiler. Bu anlaşmanın etkileri, 2 Kasım 1917'de talihsiz Balfour Deklarasyonu ile devam etti. Bunu, 1920'de Levant bölgesi üzerinde İngiliz-Fransız Mandası, ardından İngiltere ve Fransa arasında bölünmesi ve Arap devletinin devrilmesi, Kral Faysal bin Hüseyin'in görevden alınması ve Levant bölgesini dört vilayetiyle yöneten bu yeni kurulan devletin sonu izledi.

Fransa’nın Suriye ve Lübnan’daki manda yönetimi ve İngiltere’nin Filistin ve Mavera-i Ürdün üzerindeki mandası sırasında, Irak üzerinde vesayet kurularak İngiliz yönetimi altında Kral Faysal bin Hüseyin'in kral olarak tahta çıkarıldı ve Prens Abdullah bin Hüseyin tarafından Mavera-i Ürdün’de Ürdün Haşimi Krallığı'nın kuruldu.

Suriye'deki Kürt sorunu hiçbir zaman Suriye kimliğinin bir parçası olmadı. Suriye'deki Kürtler hem şehirlerde hem de kırsal kesimde yaşayan ve her zaman Arap kültürüne sahip ve İslam dinine mensup vatandaşlar oldu.

Suriye'deki Fransız Suriye ve Lübnan Mandası döneminde, Suriye topraklarında bölgesel isyanlar başladı. Bu isyanların ilki, Kürt kökenli olan ancak bir Suriye ve Arap vatandaşı olarak manda yönetimine karşı savaşan Suriyeli milliyetçi lider İbrahim Hananu tarafından yönetildi. Onun isyancıları Kefer Taharim ve Cebel ez-Zaviye bölgelerinden gelen Araplardı ve Halep ve çevresine taşındılar.

Onun devrimi çok iyi biliniyordu ve kendisi Kürt olduğunu söylemiyordu, aksine devrimini Suriyeli olduğu ve yoldaşlarının Arap olduğu için liderlik ediyordu. İnsan hakları aktivisti ve aydın bir adam olan bu büyük azimli kişi, Fransız mandasına karşı Suriye devriminde önemli bir rol oynadı. Ülkesini, Suriye'yi ve Arap ulusunu savunmak için işgalciye direnmenin gerekliliğine inandığı için yargılandı ve idama çarptırıldı.

Kürt sorunu var mı?

Suriye'deki Kürt sorununu tartışıyorsak, bu sorunun Suriye Anayasası’nda hiçbir zaman yer almadığını söyleyebiliriz. Suriye'deki Kürt sorunu hiçbir zaman Suriye kimliğinin bir parçası olmadı. Suriye'deki Kürtler hem şehirlerde hem de kırsal kesimde yaşayan ve her zaman Arap kültürüne sahip ve İslam dinine mensup vatandaşlar oldu. Onlara karşı milliyetçi şiddet uygulanmadı. Hem yakın hem de uzak tarih bunu bize gösteriyor. Hatta bazı Kürt şahsiyetler tarihimizi etkiledi. Bunlardan biri de Irak'ın Tikrit kentinden gelen Kürt bir aile olan Eyyubi hanedanının soyundan gelen kahraman Selahaddin Eyyubi’ydi. Eyyubi, yine Kürt bir aile olan ünlü Zengi hanedanının damadıydı.

ASDEFR
Suriye'nin doğusundaki Deyrizor ilinde Ömer Petrol Sahası’nda düzenlenen askeri geçit törenine katılan SDG üyeleri, 23 Mart 2021 (Reuters)

Nureddin Zengi, Levant bölgesini Mısır ile birleştirdi ve Müslüman Arap lider olarak ortaya çıktı. Selahaddin Eyyubi, savaşan Arap emirliklerini birleştiren dönemin lideriydi. Bu görevi başardıktan sonra, Levant, Irak ve Mısır'dan Arap-İslam ordusu kurdu ve Levant'ta Haçlıları yendi. Hıttin Muharebesi, 4 Temmuz 1187'de (Hicri 25 Rebiulahir 583) Filistin'in Levant bölgesinde gerçekleşti. Haçlıları yenen Selahaddin Eyyubi, onlarla bir barış antlaşması imzaladı ve bu antlaşma, Levant bölgesinin Haçlılardan kurtarılmasıyla sonuçlandı.

Suriye'nin bir bütün olarak etnik özelliklere sahip olduğunu iddia edenler büyük bir yanılgı içindeler, çünkü kültürel, entelektüel ve ulusal denge o kadar bütünleşmiştir ki, bunları birbirinden ayırmak imkânsız.

Araplar ve Kürtlerin birbiriyle kaynaşmalarının uzun bir geçmişi var ve ayrımcılığa yol açmaz. Tıpkı 3 Eylül 1260'da (Hicri 25 Ramazan 658) Mısır Sultanı Seyfeddin Kutuz'un önderliğinde Moğollara karşı Filistin'de Ayn Calut Savaşı'nda olduğu gibi. Bu tarih unutulamaz ve Araplar ile diğerleri arasında ayrım yapmak için kullanılamaz. Çünkü bu tarih, bölünme, ayrımcılık veya olayların ve eğilimlerin özünde olmayan sorunları gündeme getirmek için değil, bilgi, miras ve dinin bir bütünüdür.

Suriye'de ortak bir tarih

Tarihsel olarak Suriye, büyük ve küçük tüm bileşenleri en küçük ayrıntısına kadar harmanlayarak ve birleştirerek ortak bir tarihe ve karışık bir nüfusa sahiptir. Levant ve Irak'ı ziyaret ederseniz, bu ülkelerde on beşten fazla medeniyetin yaşadığını ve büyüdüğünü ve izlerini bıraktığını göreceksiniz. Tüm bunlar nihayetinde bizim için istikrarlı, tutarlı ve güçlü bir ulusal uyum ortamı yarattı. Suriye'nin bir bütün olarak etnik özelliklere sahip olduğunu iddia edenler büyük bir yanılgı içindeler, çünkü kültürel, entelektüel ve ulusal denge o kadar bütünleşmiştir ki, bunları birbirinden ayırmak imkânsız. Zira bu, endişe verici veya çözülmesi gereken bir sorun değildi. Kürtler, Türkmenler, Süryaniler ve Aramiler tek bir ulus, Suriyeli ve Arap halkıdır. Çünkü en genel ve baskın özellik düşünce, kültür, yaklaşım ve davranışta Arapçılıktır. Bu nedenle Suriye'de seçkin bir akademisyen olan Dilbilim Akademisi ve Arap Entelektüel Birliği Başkanı Muhammed Kurd Ali'yi buldum. Bunu savunan ve benimseyen akademisyen, bunun bir Kürt akademisi ya da başka bir şey olduğunu söylemiyor, aksine bir Arap akademisi olduğunu söylüyor. Bunun Arap ve Müslüman uluslararasın birliği çağrısı olduğunu belirten Muhammed Kurd Ali’nin yazıları ve tartışmaları da buna tanıklık ediyor.

SADFRGT
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara, Şam'da bir konuşma yaparken, 29 Ocak 2025 (AFP)

Biraz daha geriye gidecek olursak yukarıda da belirttiğimiz gibi, İbrahim Hananu'nun Suriyeli ve Arap kültürüne düşkün birinden başka bir şey olmadığını göreceğiz. Arap kültürü, ırksal bir ayrıcalık değil, bir kültür, düşünce ve dildir; yabancı dillerde yetkin olsalar bile. Fransızca bilen Fransız olmadığı, Osmanlıca bilenin Osmanlı olmadığı gibi. Aynı şey İngilizce için de geçerli.

Dolayısıyla Arap olmak pratikte, kültürde ve benimsemede, son zamanlarda ortaya çıkan kökenler ve dallar üzerine yapılan araştırmalara rağmen, birçok aile ve aşiret için geçerli olmaya devam ediyor. Ancak bu insanlar, Suriye devletinin ve Arapçılığın en coşkulu destekçileri arasındaydı, ki bu da tüm aşamaların taçını oluşturuyor. Burada daha ayrıntılı olarak belirtmek gerekirse, Hama'da el-Barazi adında büyük, nüfuzlu ve feodal bir aile vardır ve bu aileden Suriye tarihi ve Arapçılıkta önemli pozisyonlarda yer alan şahsiyetler çıktı.

Suriye, Kürt kökenli ve 1946 yılının nisan ayında tahliye sonrasında Suriye ordusunun komutanı olan lider Husni ez-Zaim tarafından yönetiliyordu. Daha sonra, Şukri el-Kuveytli'nin başını çektiği seçilmiş hükümeti devirdi ve onu hapse attıktan sonra Suriye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı görevini üstlendi. Başbakan ise Hama'daki el-Barazi aşiretinden Muhsin el-Barazi oldu. Onlar kendilerini Kürt olarak değil, tamamen Suriyeli olarak tanımladılar ve anayasasında ‘Suriye Cumhuriyeti bir Arap ülkesidir ve Arap milletine aittir’ yazan bir Arap ülkesini yönettiler. Bu önsöz, 1920 yılından günümüze kadar tüm Suriye anayasalarında yer aldı. Tüm anayasalarda belirtildiği gibi, mezhep, etnik köken veya din ayrımı gözetmeksizin vatandaşlık yoluyla egemen olan halka vurgu yapılıyor.

Rakka, Deyrizor ve Haseke olmak üzere üç ili ve Kamışlı’yı kapsayan el-Cezire bölgesinde, Cebel-i Ekrad adlı bir dağda Kürt topluluğu yaşıyordu. Bu topluluğun Suriye nüfusuna oranı yaklaşık yüzde 3’tü.

Yine el-Cezire bölgesinden Kürt kökenli Tümgeneral Tevfik Nizameddin, Suriye Ordusu Genelkurmay Başkanlığı görevini devraldı. Şubat 1958'de Mısır-Suriye Birliği kurulmadan önce Suriye Arap Ordusu’nun komutanlığını yaptı. Bundan sonra da sınırlı bir süre görevine devam etti, ardından Tümgeneral Afif el-Bazra onun yerine geçti. Afif el-Barza da Kürt kökenli olabilir. Zira kardeşi Selahhdin el-Barza'yı tanıyorum. Suriye Arap Ordusu İkinci Bürosu'nda subay olarak görev yapan Barza, Mısır ve Suriye için ünlü Çekoslavakya Mısır Silah Anlaşması’nı (1955), yani ‘silah tekelini kırma’ müzakerelerine katılanlardan biriydi. Ardından gelen tüm Suriye hükümetlerinde, hiç kimse şu veya bu bakanın etnik kökenini sormadı. O da Suriye-Mısır birliğinin en önde gelen bakanlarından biriydi.

Suriyeli Kürt şahsiyetler

Kürt kökenli Arap milliyetçisi eski bakan Muhammed Ali Buzu, Tümgeneral Faruk Buzu ve kardeşi ünlü spor yorumcusu Adnan Buzu. Bu isimlere Şam'ın en ünlü ailelerinden Salihiyye ailesi, Şamadin Aga ve Ömer Aga da eklenebilir. Bunlar, Şam'ın önde gelen Kürt aileleriydi. Bu iki liderin annesi, bizim ailemizdendi. Şam'daki Şamadin Aga Meydanı bugün hala varlığını sürdürüyor.

FR
SDG ile Suriye devleti arasındaki birleşme anlaşmasının şartları (Al Majalla)

Şam'daki Kürt mahallesi, Kürt kökenli ailelerin çoğuna ev sahipliği yapıyor. Ancak bunlar Arap ve daha fazlasıdır. Bunlar arasında, otuz yılı aşkın bir süre Suriye'nin Büyük Müftüsü olarak görev yapan Şeyh Ahmed Kuftaro, İslam'a Arap bakış açısıyla yaklaşan ve bununla gurur duyan İslam vaizi Dr. Muhammed Ramazan el-Buti ve yetenekli yayıncı Mervan Şeyho ile kardeşi Adnan Şeyho'yu yetiştiren El-Şeyho ailesi bulunuyor. Hafız Esed döneminde bakan ve başbakanlık görevlerinde bulunan, Arap Sosyalist Baas Partisi'nin ulusal ve bölgesel liderlik kadrosunda yer alan Muhammed el-Eyyubi'yi hatırlıyorum. Hiçbir zaman “Ben Kürtüm” demedi ve bunu söylemeyen başkaları da var. Çünkü kendilerini Arap olarak görüyorlardı. Kamışlılı gazeteci İrfan Nizamuddin'i hatırlarsınız. Onun “Ben Kürtüm” dediğini hiç duydunuz mu?

Şam'daki Kürt kökenli aileler arasında, Suriye Komünist Partisi'nin liderlerinden ve her zaman Suriye ve Arap ulusunu savunan merhum Halid Bekdaş, eşi ve oğlu Dr. Ammar Bekdaş'ın da mensubu olduğu Bekdaş ailesi bulunuyor. Ayrıca Hamu Lili, Şamsu, ez-Zerki, el-Alusi ve diğer aileler de var. Bu aileler Kürt kökenli, ancak yönelimleri her zaman Suriye ve Arap ulusundan yana oldu. Kürt, Türkmen, Çerkes, Arnavut, Arami, Asur veya Asuri arasında pratikte bir ayrım yoktur. Bahsettiğim tüm aileler Arapça konuşuyordu ve Arap milletindendi. Bunu önyargıdan değil, bilakis hakikat bu olduğu için söylüyorum.

El-Cezire

Rakka, Deyrizor ve Haseke olmak üzere üç ili ve Kamışlı’yı kapsayan el-Cezire bölgesinde, Cebel-i Ekrad (Kürt Dağı) adlı bir dağda Kürt topluluğu yaşıyordu. Bu topluluğun Suriye nüfusuna oranı yaklaşık yüzde 3’tü. Cebel-i Ekrad’da Kürtlerin bir ağası vardı. Kamışlı, çoğunlukla Hıristiyanlar, Asurlu Araplar, Asuriler ve diğerlerinin yerleştiği bir şehir olduğundan 1960'larda ekonomik nedenlerle ABD ve Avrupa'ya göç ettiler. Mülklerinin çoğunu Türkiye'nin güneyinden veya Cebel-i Ekrad’dan gelen Kürtlere sattılar ve Kürtler Kamışlı ve çevresindeki köylere yerleşti.

Uzun yıllar Suriye'yi yöneten Baas Partisi döneminde, çok sayıda küçük ve farklı Kürt partisi kuruldu, ancak bunların çoğu milliyetçi bir eğilime sahipti.

Kamışlı’nın da ilçesi olduğu Haseke ilindeki Kürt nüfusu, toplam nüfusun yaklaşık yüzde 20'sini oluşturuyor. Kürtler, başta Amuda, Ayn el-Arab, el-Kahtaniye ve el-Yarubiyye olmak üzere Arap kabileleriyle iç içe oldukları için Kürt etnik bir enklav oluşturmuyorlar. Kürt nüfusunun yoğun olduğu tek bölge, Halep'e bağlı Afrin'dir.

Kürtlere yönelik baskı, 1962 nüfus sayımı sırasında, hazır bulunanların vatandaşlığa kabul edilmesi, hazır bulunmayanların ise dışlanarak kırmızı kart veya başka bir tür yabancı kimliği verilmesi ile belirginleşti. Devletin görüşü, bu insanların çoğunun Suriye vatandaşı değil, Türkiye'nin güneyinden gelen göçmenler olduğu yönündeydi.

Ancak bunların çoğu, özellikle de Baas Partisi Suriye’de iktidara geldiğinde ve bu bölgelerin Araplaştırılması olgusu iktidar rejimini domine ederek Kürtlerin varlığını azalttığında, özellikle de Kürt olgusu ve Kürt sorunu Türkiye, İran ve Irak'ta ortaya çıkmaya ve öne çıkmaya başladığında başka illerde çalışan Suriyelilerdi ve bu durum düzeltilmedi.

İran, Türkiye ve Irak

İran'da, Sovyetler Birliği'nin teşvikiyle 1946 yılında İran'ın kuzeybatısındaki Mahabad şehrinde bir Kürt devleti kuruldu ve 11 ay gibi kısa bir sürenin ardından sona erdi. İran'da ve Türkiye'nin doğusundaki bazı şehirlerde ve bölgelerde yaklaşık 15 milyon Kürt yaşıyor. Kürtler, Türk devletinde bölünme yaratmak amacıyla, Hafız Esad döneminde Suriye'nin desteğiyle Abdullah Öcalan liderliğinde silahlı bir parti olan Kürdistan İşçi Partisi'ni (PKK) kurdular ve silahlı mücadeleye başladılar. Yaklaşık elli yıl boyunca Irak ile Türkiye arasındaki engebeli Kandil Dağları'nı üs olarak kullandılar.

DFE
Suriye hükümet güçleri, Suriye'nin doğusundaki Deyrizor’da konuşlanmak üzere Fırat Nehri'ni geçerken 19 Ocak 2026 (AFP)

Irak'ta, Kral Gazi bin Faysal döneminde 1931 yılında Ahmed Barzani önderliğinde gerçekleşen devrimin ardından, Kürt lider Molla Mustafa Barzani harekete geçti. Kardeşi Mustafa Barzani, özerklik hedefiyle 1943 yılında ‘İkinci Devrim’ olarak bilinen hareketi başlattı ve Irak devletine karşı isyanın başını çekti. Bunlara 1919 ile 1931 yılları arasında Süleymaniye'de Mahmud Berzenci'nin isyan hareketleri eşlik etti. Barzani hareketi, General Abdulkerim Kasım önderliğindeki 1958 darbesinin başarısından sonra 1961'de ivme kazandı. 1945'ten beri Sovyetler Birliği'nde sürgündeyken Kürdistan Demokrat Partisi'ni (KDP) kuran Molla Mustafa Barzani, harekete katılmaya davet edildi.

Eylül devrimi, ‘Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ (IKBY) olarak bilinen bölgede gerçekleşti. 1961 yılından 1991 yılına kadar Saddam Hüseyin'in Kuveyt'in işgaline karışması dışında hiçbir şey başarılmadı. Bu dönemde, KDP ile arasındaki bölünme nedeniyle Erbil ve Süleymaniye arasında bölünmüş IKBY bölgesinde bir tür özerklik sağlandı. Bu bölünme hala devam ediyor ve nesiller boyu aktarılıyor.  Eski IKBY Başkanı Mesud Barzani, yıllar önceki referandumdan bu yana bağımsızlık elde etmeye çalışsa da buna izin verilmiyor.

Suriye ve Baas Partisi

Suriye’ye gelince hiçbir zaman böyle bir şey olmadı. Uzun yıllar Suriye'yi yöneten Baas Partisi döneminde, çok sayıda küçük ve farklı Kürt partisi kuruldu, ancak bunların çoğu milliyetçi bir eğilime sahipti. Ancak bunların çoğunun ulusal bağlantısı vardı ve bazıları Marksist yönelimdeydi. Ta ki ‘özerk yönetim’ örgütü oluşturulup ‘Suriye Demokratik Güçleri’ (SDG) adını verdikleri silahlı bir örgüt kurulana kadar.

Suriye'de ne geçmişte ne de şu anda “Kürt sorunu” diye bir şey yok. Acil bir durumla ve gerçeklikle hiçbir ilgisi bulunmuyor. Suriyeli Kürtler Suriye devleti vatandaşlarıdır. Kürt aşiretleri de vardır ama onlar Arap’tır.

2011 yılında başlayan Suriye Devrimi sırasında, bazı sınır ötesi Kürt güçleri zamanın kendileri için uygun olduğunu anladı. Suriye'den üç il bu güçler tarafından ele geçirildi. Bu güçler, Türkiye tarafından terör örgütü olarak görülen PKK'nın bir kolunu oluşturuyordu. Küçük bir nüfusu olmasına ve uluslararası toplumun görüşüne rağmen IKBY’ye benzer bir Kürt bölgesi kurabileceklerini düşündüler. Bu amaçla DEAŞ olgusunu kullandılar. Terör örgütü DEAŞ’la mücadeleyi ve Amerikalılar ve Uluslararası Koalisyonla iletişimi fırsat bilerek, kaderlerini ABD’nin ellerine teslim ettiler.

Ancak bu illerin tamamı Arap illeri ve buralarda Kürtler yaşamıyor. Rakka'da, Deyrizor'da Kürt nüfusu yok. Haseke’de ise nüfusun yaklaşık yüzde 20'si farklı bölgelere dağılmış Kürtlerden oluşuyor. Dolayısıyla, işsiz Arapları örgüt üyesi yaparak çoğunluğu Araplardan oluşan, Kandil Dağları'ndan yönetilen bir silahlı güç oluşturuldu.

Suriye Devrimi’nin zaferle sonuçlanmasından sonra, Suriye'nin yaşadığı istikrarsızlık durumundan yararlanarak rejim liderlerinin bazı kalıntılarını da kendi saflarına kattılar. Ancak, Suriye Devrimi’nde hiçbir rolleri olmadı.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Kürt Partileri Birliği’nin siyasi bir mücadelesi olduğu biliniyor, ancak ne SDG'nin tutumlarını benimsedi ne de destekledi. Aksine Suriye ulusal birliğinin ve Suriye Arap Cumhuriyeti'nin destekçisi oldu. SDG onlara karşı her türlü organize suçu işlemeye ve yoluna çıkan herkesi öldürmeye başladı. Suriye Kürt Müstakbel Hareketi Lideri Meşal Temo ve diğerlerine suikast düzenledi. Ardından 10 Mart 2025'te yeni Suriye devleti ile bir anlaşma imzalamak zorunda kaldı. Kandil Dağları'nın liderlerinin kontrolü altında olması nedeniyle anlaşmanın uygulanmasını geciktirdi.

Tüm bunlardan ötürü Suriye'de ne geçmişte ne de şu anda “Kürt sorunu” diye bir şey yok. Acil bir durumla ve gerçeklikle hiçbir ilgisi bulunmuyor. Suriyeli Kürtler Suriye devleti vatandaşlarıdır. Kürt aşiretleri de vardır ama onlar Arap’tır. Çünkü Arapçılığın anlamı ve önemi vardır, düşüncesi ve kültürü vardır, ırkçılık değildir. Osmanlı İmparatorluğu, Şamlı el-Yusuf, el-Alusi, ez-Zerki, el-Karaşuli ve el-Barazi aileleri gibi Suriye topraklarındaki Kürtler için büyük beylikler kurdu. Aynı şekilde Kürt Dağı Kürt ağaları vardı. Ancak bu insanlar tarih boyunca Arap olarak kaldılar ve ayrılıkçı ya da ırkçı emelleri olmaadı. Mensubiyet itibariyle Suriyeli ve Araplardı. Bunların arasında Suriye devletinde ve Suriye Sosyal Partisi, Baas Partisi, Arap Milliyetçileri Hareketi gibi Arap milliyetçi partilerinde ve Halk Partisi, Ulusal Parti, diğer partiler ve Suriye Ulusal Bloku gibi eski Suriye partilerinde önemli mevkilerde bulunan büyük isimler de bulunuyor.

Suriye bölünmez bir ülkedir, kültürü ve düşüncesi Arap ve İslam'dır, hiçbir zaman kimseye karşı ırkçılık yapmamıştır.


Suriye Ordusu: SDG mayınları ve el yapımı patlayıcılar sonucu çok sayıda sivil ve askeri personel hayatını kaybetti

Suriye güvenlik güçleri, Haseke'de SDG’nin çekilmesinin ardından El-Hol kampının kontrolünü ele geçirdi- Syria Today (Reuters)
Suriye güvenlik güçleri, Haseke'de SDG’nin çekilmesinin ardından El-Hol kampının kontrolünü ele geçirdi- Syria Today (Reuters)
TT

Suriye Ordusu: SDG mayınları ve el yapımı patlayıcılar sonucu çok sayıda sivil ve askeri personel hayatını kaybetti

Suriye güvenlik güçleri, Haseke'de SDG’nin çekilmesinin ardından El-Hol kampının kontrolünü ele geçirdi- Syria Today (Reuters)
Suriye güvenlik güçleri, Haseke'de SDG’nin çekilmesinin ardından El-Hol kampının kontrolünü ele geçirdi- Syria Today (Reuters)

Suriye Arap Ordusu Operasyon Komutanlığı bugün yaptığı açıklamada, Rakka, Deyrizor ve Doğu Halep vilayetlerinde SDG ve PKK teröristleri tarafından yerleştirilen mayınlar ve el yapımı patlayıcılar (EYP) nedeniyle çok sayıda sivil ve askerin öldüğünü duyurdu.

Komutanlık yayınladığı basın açıklamasında, "Rakka, Deyrizor ve Doğu Halep vilayetlerindeki sivil halkımızı SDG mevzilerine veya tünellerine girmemeye çağırıyoruz" ifadelerini kullandı.

Açıklama şöyle devam etti: “Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ve PKK (Kürdistan İşçi Partisi) teröristleri, kapıları, koridorları ve tünelleri tuzakladılar ve kaya ve yapı tuğlası şeklinde patlayıcılar yerleştirdiler… ayrıca konuşlandıkları evlerin yanı sıra halka açık yolların yakınındaki eski yerlerinin çoğunda ev eşyalarına ve arabalara da tuzaklar kurdular.”

Açıklamada, "SDG'nin camilere ve Kur’an-ı Kerim nüshalarına yerleştirdiği mayınlar, camileri de etkiledi; birçok nüsha mayınlanmış ve uygunsuz yerlere yerleştirilmiş halde bulundu. Bu mayınlar ve el yapımı patlayıcılar nedeniyle çok sayıda sivil ve askeri personel hayatını kaybetti" denildi.

Komutanlık, sakinlerden şüpheli herhangi bir nesne veya yerinden oynatılmış mobilya bulduklarında derhal bildirmelerini ve konuşlandırılmış askeri ve güvenlik birimleriyle iletişime geçmelerini istedi.

DEFGTH

Suriye resmi haber kanalı El-İhbariye, internet sitesinde, Haseke kırsalındaki el-Ya'rubiye kasabasında, SDG’nin bölgeden çekilmeden önce mayın döşediği bir mühimmat deposunun patladığını bildirdi.

Bu bağlamda, Suriye İçişleri Bakanlığı bugün yaptığı açıklamada, Haseke'nin doğusundaki el-Hol kampı ve güvenlik güçlerinin son zamanlarda konuşlandırıldığı güvenlik hapishanelerinin "kısıtlı güvenlik bölgeleri" olarak kabul edildiğini ve bu bölgelere yaklaşmanın kesinlikle yasak olduğunu belirtti.

Bakanlık açıklamasında, el-Hol kampı ve güvenlik hapishanelerinin bulunduğu alanların şu anda güven altına alındığını, "kaçan DEAŞ mahkumlarının aranmasının devam ettiğini ve el-Hol kampı ile diğer benzer merkezlerdeki güvenlik durumunu kontrol altına almak için gerekli verilerin toplanmasının tamamlandığını" ifade ettti.

SDCFGT
SDG’nin çekilmesinin ardından Suriye hükümetinin kontrolü ele geçirdiği Haseke'deki el-Hol kampında toplanan bir grup tutuklu, kapıdan içeri bakıyor (Reuters)

SDG dün günü yaptığı açıklamada, Irak sınırına yakın el-Hol kampından, DEAŞ militanlarının ailelerinin kaldığı kamptan, hükümet güçleriyle yaşanan çatışmaların ardından çekilmek zorunda kaldıklarını duyurdu. Bu arada, Suriye hükümeti SDG'yi, örgüte ait hapishanelerin ve kampların teslimini kasten "geciktirmekle" suçladı.

Suriye İçişleri Bakanlığı, SDG'yi onlarca DEAŞ mahkumunu ve ailelerini hapishanelerden serbest bırakmakla suçladı ve dün yaptığı açıklamada, el-Hol kampını korumakla görevli SDG savaşçılarının, hükümet veya uluslararası koalisyonla koordinasyon kurmadan geri çekildiğini, bunun "terörle mücadele dosyası konusunda hükümete baskı kurmayı amaçlayan bir hareket" olduğunu ifade etti.


Suriye güvenlik güçleri SDG’nin çekilmesinin ardından el-Hol Kampı’na girdi

Suriye güvenlik güçleri Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke kentine doğru ilerliyor, 20 Ocak 2026 (AFP)
Suriye güvenlik güçleri Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke kentine doğru ilerliyor, 20 Ocak 2026 (AFP)
TT

Suriye güvenlik güçleri SDG’nin çekilmesinin ardından el-Hol Kampı’na girdi

Suriye güvenlik güçleri Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke kentine doğru ilerliyor, 20 Ocak 2026 (AFP)
Suriye güvenlik güçleri Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke kentine doğru ilerliyor, 20 Ocak 2026 (AFP)

Suriye güvenlik güçleri bugün, ülkenin kuzeydoğusundaki el-Hol Kampı’na girdi. Kamp, terör örgütü DEAŞ mensuplarının ailelerini barındırıyor. AFP muhabirinin aktardığına göre bu gelişme, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) kampı terk ettiklerini duyurmasının hemen ardından gerçekleşti.

AFP muhabiri, kampın çevresinde görev yapan onlarca güvenlik görevlisinin demir bir kapıyı açıp araçlarıyla içeri girdiğini, bazı güvenlik mensuplarının ise kampı gözetim altında tuttuğunu bildirdi.

SDG, salı günü 24 binden fazla kişinin yaşadığı el-Hol Kampı’ndan çekildiğini açıkladı. Kamp sakinleri arasında 15 bin Suriyeli, 3 bin 500 Iraklı ve 6 bin 200 yabancı bulunuyor ve sıkı güvenlik önlemleri altında tutuluyordu. Suriye Savunma Bakanlığı ise el-Hol Kampı ve DEAŞ’a ait tüm hapishaneleri devralmaya hazır olduğunu duyurdu.

Suriye Cumhurbaşkanlığı da dün, SDG ile ‘Haseke vilayetinin geleceğine ilişkin bazı konularda’ yeni bir ‘ortak anlayış’ sağlandığını açıkladı. Anlaşma gereği SDG’ye ‘alanların fiilen entegrasyonuna yönelik detaylı planı hazırlamak için dört günlük bir süre’ tanındı. Bununla eş zamanlı olarak dört günlük ateşkes ilan edildi. SDG de ateşkese uyacağını ve anlaşmanın ‘istikrarı destekleyecek şekilde’ uygulanmasına hazır olduğunu bildirdi.

Diğer yandan SDG lideri Mazlum Abdi dün, ABD liderliğindeki DEAŞ’la Mücadele Uluslararası Koalisyonu’nu (DMUK), Kürt savaşçıların bazı bölgelerden çekilmesinin ardından Suriye’de DEAŞ mensuplarının tutulduğu tesislerin korunmasında sorumluluklarını yerine getirmeye çağırdı.

Washington ise Kürtlerin DEAŞ’a karşı görevlerinin sona erdiğini belirtti; ABD, yıllarca destek verdiği Kürt güçlerin artık bu rolü üstlenmediğini açıkladı.

Suriye’deki Kürt yetkililer ve yerel makamlar ise dün yeni bir ateşkese uyacaklarını duyurdu. Bu ateşkes, Kürt güçlerinin hükümet kurumlarıyla entegrasyonuna yönelik görüşmelerin tamamlanmasının ön hazırlığı olarak ilan edildi.

Bu ayın 6’sında Halep’te başlayan askeri gerilimin ardından, Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, pazar günü SDG ile bir anlaşmaya vardığını açıkladı. Anlaşma, ateşkes ve özerk yönetim kurumlarının Suriye devleti bünyesinde kapsamlı entegrasyonunu öngörüyor.

Taraflar arasında ateşkesi ihlal suçlamalarının yükselmesiyle birlikte hükümet güçleri, SDG kontrolündeki Arap çoğunluğa sahip bölgelere ilerledi. Hükümet dün, Hasake kentine takviye birlikler gönderirken, Kürt yetkililer Şam ile görüşmelerin çöktüğünü duyurdu.

Anlaşmanın açıklanmasının ardından ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, X platformunda paylaştığı mesajda, SDG’nin ‘DEAŞ’a karşı sahadaki başlıca güç’ rolünün büyük ölçüde sona erdiğini belirtti. Barrack, Şam’ın artık güvenlik sorumluluklarını üstlenmeye yetkin olduğunu ve bunun örgüt mensuplarının tutulduğu hapishaneler ile ailelerini barındıran kampları da kapsadığını ifade etti.

ABD desteğiyle DEAŞ’a karşı mücadele eden ve bu süreçte örgütü Suriye’de neredeyse tamamen yok etmeyi başaran SDG, Arap savaşçıları da bünyesinde barındırarak yıllar boyunca Suriye iç savaşında kritik bir rol oynadı. Bu başarısı sayesinde kuzey ve doğu Suriye’de geniş alanlarda kontrol sağladı, büyük petrol sahalarını kapsayan bu bölgelerde özerk bir yönetim kurdu.

Ancak Esed sonrası dönemde yeni yönetim, ülkeyi hükümet güçlerinin kontrolü altında birleştirme kararlılığını ilan etti ve Kürtlerle, güçlerini ve kurumlarını devlet yapısına entegre etmek üzere müzakerelere başladı.

Son günlerde hükümet güçlerinin ilerleyişiyle SDG, kuzey ve doğuda kontrol ettiği alanların önemli bir bölümünü kaybetti.