Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 3: ‘Hariri, Canbolat’ın teklifi üzerine bizimle bir araya geldi. Hafız Esed kendisini sınadı’

Merhum Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed (solda) ve suikasta kurban giden Lübnan Başbakanı Refik Hariri. (Getty -AFP)
Merhum Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed (solda) ve suikasta kurban giden Lübnan Başbakanı Refik Hariri. (Getty -AFP)
TT

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 3: ‘Hariri, Canbolat’ın teklifi üzerine bizimle bir araya geldi. Hafız Esed kendisini sınadı’

Merhum Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed (solda) ve suikasta kurban giden Lübnan Başbakanı Refik Hariri. (Getty -AFP)
Merhum Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed (solda) ve suikasta kurban giden Lübnan Başbakanı Refik Hariri. (Getty -AFP)

Suriye’nin eski Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam, Şarku’l Avsat tarafından yayınlanan anılarının üçüncü bölümünde Lübnan’ın eski Başbakanı Refik Hariri ile tanıştığı 1982 yılından suikasta uğrayarak yaşamını yitirdiği 2005’e kadar devam eden ilişkisinin yanı sıra Suriye Devlet Başkanı merhum Hafız Esed’in 1992 yılında hükümet kurmaya onay vermesine ilişkin anılarını paylaşıyor.
Haddam günlüklerinin bu bölümüne 1982 yılının nisan ayında Velid Canbolat’ın talebi üzerine Hariri ile bir araya gelmesiyle başlıyor. Haddam, Esed’in 1992’de hükümeti kurmayı kabul etmeden önce Hariri’yi nasıl imtihandan geçirdiğini aktarıyor:
Haddam, Esed’in Hariri’ye bir anda “Lübnan hükümetinin başında olsanız ve Suudi Arabistan Krallığı ile anlaşmazlık yaşasak nasıl davranırsınız?” diye sorduğunu belirtiyor. Refik Hariri’nin ise şu cevabı verdiğini ifade ediyor:
“Saygıdeğer Başkanım, ben Lübnanlıyım ve ülkemi seviyorum. Ama aynı zamanda Suudiyim. Bir parçam Suudi Arabistan’a ait. Bu nedenle Suudi Arabistan’dan vazgeçemem. Çünkü nankör değilim. Ben bir Arap vatandaşıyım ve Suriye’yi Araplara karşı kucaklayıcı olarak görüyorum. Suriye’den başkasının yanında yer alamam. Bu nedenle eğer bir anlaşmazlık yaşanacak olursa bunu ortadan kaldırmak için çalışır ve her şeyi yoluna koymak için çabalarım. Başaramazsam istifa eder ve evime çekilirim.”
Hafız Esed de kendisine “Bundan başka bir şey söyleyecek olsaydın inanmazdım ve sana olan güvenimi kaybederdin. Ebu Cemal’den (Haddam) Lübnan Cumhurbaşkanı’na Refik Hariri’nin aday gösterilmesini onayladığımızı bildirmesini isteyeceğim” dedi.
Bunun ardından Haddam, Hariri’nin, Esed’in vefat etmesinin ardından karşı karşıya kaldığı ‘güvenlik saldırılarına’ ve Beşşar Esed ile Hariri arasındaki ‘gergin ilişkiye’ dikkat çekiyor.
Dışişleri Bakanı Faruk Şara’nın, 2004 yılında gerçekleştirilen bir parti toplantısında Hariri’nin Suriye’ye karşı bir komplo içinde olduğunu, ayrıca ABD ve Fransa ile Suriye’ye karşı temasta bulunduğuna söylediğine işaret ediyor. Haddam’a göre Esed ayrıca 2005 yılı başlarında düzenlenen bir parti toplantısında şunları söyledi:
“Bir ABD-Fransa komplosu var. Hariri de bize karşı yürütülen bu komplo içinde yer alıyor. Bununun için de destekçilerini etrafında topluyor. Bu da Suriye için tehlike arz ediyor.”
Haddam, 2005 yılının şubat ayının başlarında Hariri’yi uyarmak üzere Beyrut’a gitti. Hariri, 14 Şubat’ta suikasta uğradı. Hariri’nin ölüm haberini aldığında ‘üzüldüğünü’ söyleyen Haddam, “Çünkü Suriye ve Lübnan'a hizmet eden bir dostumu kaybettim” diyor. Haddam söz konusu dönemi anlattı anılarının üçüncü bölümünde şunları aktarıyor:
1982 yılının nisan ayında Velid Canbolat’ın talebi üzerine Refik Hariri ile görüştüm. Bu, onunla ilk görüşmemdi. Hakkında tek bildiğim Lübnan asıllı bir Suudi iş adamı olduğuydu.
Görüşmede kendisnin düşüncelerine, beklentilerine ve Lübnan meselesiyle ilişkisine odaklandım. Hariri muhafazakardı. Bir şey ifade etmeyen ifadelerde bulunuyordu. Lübnan meselesine yaklaşımımızı öğrenmek istediğini fark ettim. Görüşme sona erdikten sonra beni tekrar ziyaret etmek istedi. Ben de memnuniyetle kabul ettim.
İkinci görüşmeyi iki hafta sonra gerçekleştirdik. Bu, Lübnan meselesiyle ilgili beş saat süren bir görüşme oldu. Öğle yemeğini evimde birlikte yedik. Hariri, yetiştirilme tarzı ve yaşadığı koşullardan, ayrıca ‘Arap Milliyetçi Hareketi’ne katılımından açıkça bahsetti.  Ayrıca Filistin Kurtuluş Halk Cephesi Genel Sekreteri George Habaş’ın Suriye hapishanelerinden kaçırılmasına yardım edişini de anlattı.
Bunun yanı sıra Suudi Arabistan Krallığı’na yaptığı seyahatten, ilk projesinden başlayarak üstlendiği büyük görevlerde geçtiği aşamalardan bahsetti. “Lübnan benim büyüyüp yetiştiğim memleketim. Ailem halen orada yaşıyor. Orası hayatımın bir parçası.  Bu nedenle Lübnan krizine bir çözüm bulmak için Suriye’ye daha çok gelmeme izin verin” dedi.
Lübnan krizini, nedenlerini ve koşullarını ayrıntılarıyla ele aldık. Bence krizin iki nedeni vardı: İlki, Lübnanlıların tek bir halk haline gelmesini engelleyen ülkedeki mezhepsel sistem. İkincisi ise kendini Hristiyan siyasi oluşumlarla çatışmada bulan Filistin direnişinin koşullarıyla ilgili.
Söz konusu analiz üzerinde anlaştık. Bunlarla nasıl başa çıkılacağını ve çözüme nasıl ulaşılacağını ele aldık. Görüşme uzadı ve Hariri bize üzerinde konuşmamız için yazılı bir taslak sunacağı konusunda söz verdi. Gerçekten de sonraki görüşmeye üzerinde tartıştığımız bir taslakla geldi. Bazı itirazlarım vardı. Çünkü proje, ülkenin anayasal kurumlarındaki mezhepçi karakteri ve mezhepler arasında görev dağılımını koruyordu. Kendisi, bu sorunların aşamalı olarak çözülmesinden yanaydı. Ben dekendisine şunları söyledim:
“1920’li yıllarda hazırlanan Lübnan anayasası, bir süre sonra siyasi mezhepçiliği ortadan kaldıracak bir metin içeriyordu. Bu, 1920’den bugüne kadar sürdü. Dolayısıyla geçiş için belirli bir tarih yoksa mezhepçilik olduğu gibi kalacak ve Lübnanlıların yıllardır tanık olduğu çatışma devam edecek.”
Geçiş aşamasının süresini belirleme konusunda anlaştık. Projeyi Lübnan’a götürdü ve Lübnanlı yetkililere sundu. Bazıları bunu onaylarken bazıları ise itiraz edip mezhepçi formüle bağlı kalmak istedi.
Hariri her hafta Şam’a geliyordu. Kimi zaman Lübnan ulusal meselelerini ele almak için kimi zaman da merhum Kral Fahd bin Abdulaziz’den Cumhurbaşkanı Hafız Esed’e mesajlar iletmek için ziyaret gerçekleştiriyoru.
1992 yılına gelindiğinde Lübnan’da seçimler yapıldı. Anayasaya göre mevcut hükümetin istifa etmesi ve ardından yeni bir hükümet kurulması gerekiyordu.
Baniyas’daydım. Cumhurbaşkanlığı’ndan arandım. Cumhurbaşkanı Hafız Esed’in yanına gelmemi istediği bildirildi. Kendisi o sırada Lazkiye’de sahildeydi. Yanına gittim. Görüşmede Lübnan’daki yeni Başbakan’ın kim olacağını ele aldık. Ülkedeki tanınmış tüm siyasi isimleri tartıştık. Herhangi biri üzerinde anlaşmaya varamadık. Çünkü aralarında Lübnanlı partileri bir araya getirebilecek hiç kimse yoktu.
Esed bana Hariri’nin Şam’a gelip gelmediğini sordu. Ona haftalık olarak geldiğini söyledim. Bu defa da Refik Hariri’nin bu göreve uygun olup olmadığına ilişkin fikrimi öğrenmek istedi. Birçok ayırıcı özelliği bulunduğunu, ister Müslüman isterse Hristiyan olsun Lübnan’daki tüm taraflarla bağlantıları olduğunu söyledim. Bizle, Suudi Arabistan Krallığı’yla, birçok Arap devletiyle ve bazı Batı ülkeleriyle iyi bağlantıları olduğuna dikkat çektim. Esed, “Sorun şu ki, Suudi Arabistan ile anlaşmazlığa düşersek kimin yanında yer alacak?” diye sordu. Ben de “Bu, Refik’e sizin sormanız gereken bir soru. Bunu siz öğrenebilirsiniz, soruyu soran sizsiniz” cevabını verdim.
Cumhurbaşkanı Esed benden Hariri’yi davet etmemi istedi. Şam’a döndüm ve kendisiyle bir telefon görüşmesi gerçekleştirdim. Hemen Şam’a gelmesini istedim. Nitekim dört saatten az bir süre içinde Şam’a geldi. Onu ben karşıladım. Bana, “Neden böyle bir şey talep edildi?” diye sordu. Cumhurbaşkanı’nın kendisine sormak istediği sorular olduğunu bildirdim. Konunun ne olduğunu öğrenmek için ısrar etti. Konunun muhatabının ben olmadığımı söyledim. Cevabının doğal ve hazırlıksız olması için davetin nedenini öğrenmemesine özen gösterdim.
Hariri ertesi gün Lazkiye’ye gitti. Cumhurbaşkanı Esed kendisiyle üç saatten uzun süren bir görüşme gerçekleştirdi. İki saatten uzunca bir süre Lübnan’la ilgisi olmayan konular hakkında konuştuktan sonra Lübnan, Cumhurbaşkanı Elias Hravi ve Lübnanlı siyasetçiler hakkında sorular sormaya başladı. Önyargısız bir biçimde, kimseye gereksiz övgüde bulunmadan cevap verdi. Esed aniden “Lübnan hükümetinin başında olsanız ve Suudi Arabistan Krallığı ile anlaşmazlık yaşasak nasıl davranırsınız?’ diye sordu. Refik Hariri’nin cevabı ise şöyle oldu:
“Saygıdeğer Başkanım, ben Lübnanlıyım ve ülkemi seviyorum. Ama aynı zamanda Suudiyim. Bir parçam Suudi Arabistan’a ait. Bu nedenle Suudi Arabistan’dan vazgeçemem. Çünkü nankör değilim. Ben bir Arap vatandaşıyım ve Suriye’yi Araplara karşı kucaklayıcı olarak görüyorum. Suriye’den başkasının yanında yer alamam. Bu nedenle eğer bir anlaşmazlık yaşanacak olursa bunu ortadan kaldırmak için çalışır ve her şeyi yoluna koymak için çabalarım. Başaramazsam istifa eder ve evime çekilirim.”
Esed, “Bundan başka bir şey söyleyecek olsaydın sana inanmazdım ve san olan güvenimi kaybederdin. Ebu Cemal’den (Haddam) Lübnan Cumhurbaşkanı’na Refik Hariri’nin aday gösterilmesini onayladığımızı bildirmesini isteyeceğim” dedi.
Refik Hariri, bu şekilde Lübnan Başbakanı oldu. Esed ve bana söylediği her şeye bağlı kaldı. Dış ilişkileriyle Suriye’ye büyük hizmetlerde bulundu. Hariri ayrıca Lübnan’da hükümet meselesi gündeme gelmeden önce Suriye’ye bir hediye olarak ‘bir konferans sarayı’ ve ona bağlı bir otel inşa etmeyi teklif edip cumhurbaşkanlığı sarayının inşaatını da tamamladı.
Ancak Başbakan Hariri, Suriye güvenlik birimlerinin bazı hamlelerine maruz kaldı. Bunlar Hariri’nin Lübnan ve Suriye’ye hizmet açısından neler sağlayabileceğini bilen Cumhurbaşkanı Esed’in vefatından sonra daha da arttı.
Beşşar, iktidara geldikten sonra Hariri’ye karşı harekete geçti. Daha önce ağabeyi Basil’e bağlı bulunan ve Lübnan ile ilgili çıkarları olan Lübnanlı bir grup tarafından kışkırtıldı. Beşşar’da Hariri’ye karşı gergin bir tavır gelişti. Bu durum, Beşşar’ın Lübnan’daki arkadaşlarının Hariri’ye karşı daha fazla hamlelerde bulunmasına neden oldu. Bu hamleler hem Arap ülkeleri hem de uluslararası arenada Beşşar’ın izolasyonunun artmasına neden oldu. Kendini tek bir seçenekle karşı karşıya buldu: İran’ın kollarına atlamak.
Beşşar Esed ile yapılan çok sayıda görüşmenin ardından durum sakinleşti. Lübnan’da cumhurbaşkanlığı seçimleri yapılması planlanıyordu. Ancak Beşşar, Emil Lahud’un görev süresini uzatma konusunda ısrarcı davrandı. Bazı Müslümanlar, ulusal güçler ve siyasi partiler sürenin uzatılması operasyonuna karşı kampanyalarını yoğunlaştırdılar.
O aşamada, Beşşar’ın Hariri’ye karşı yeni bir kampanya başlattığına dair işaretler ortaya çıktı. Bu, ‘Ulusal İlerici Cephe’ (Baas liderliğindeki yetkili partileri içeren bir koalisyon) toplantısında daha belirgin bir şekilde görüldü. Söz konusu toplantıda Dışişleri Bakanı Faruk Şara, bölge ve Lübnan’daki durum hakkında yaptığı siyasi sunumda Hariri’yle ilişkileri sorulduğuna “ABD ve Fransa ile Suriye’ye karşı bir komplo içinde” dedi.
Bu haber bana ulaştığında “Esed’i arayıp Hariri'nin hükümeti kurmayacağını ve Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'a para ödeyeceğini söylemesi için Şara'ya bir talimat verdiniz mi?” diye sordum. Ulusal İlerici Cephe Koalisyonu toplantısında olanları anlattım. “Bu sözler, ABD, Fransa veya Hariri’nin kulağına giderse söz konusu suçlamalara verilecek tepkilerin ciddiyetini tahmin edemiyor musunuz? Yaşadığımız abluka yetmiyor mu?” dedim. Esed de şunları söyledi:
“Onu azarlayacağım. Başbakan Hariri’yi arayıp Suriye’nin kendisine saygı duyduğunu ve ilerleyen günlerde kendisini kabul edeceğimi bildirir misiniz?”
18 Ağustos 2004 tarihinde yıllık sağlık kontrollerim için Fransa’ya seyahatim vesilesiyle vedalaşmak için Cumhurbaşkanı Esed ile görüştüm. Görüşmede Albay Lahud’un görev süresinin uzatılması meselesini ele aldık. Esed’e “Durum nedir?” diye sordum. Bana uzatmama kararını aldığını söyledi. Ardından sözlerini şöyle sürdürdü:
“Uluslararası düzeyde kimse onaylamıyor. Arap ülkeleri de razı değil. Lübnanlıların büyük çoğunluğu itiraz ediyor. Cumhurbaşkanı Lahud’a süreyi uzatma niyetimiz olmadığını bildirdim. Lahud, bu konudaki tavrımızın ne olduğunu net bir şekilde öğrendi.”
Bunun üzerine “Umarım kimse sizi tavrınızı değiştirmeye zorlamaz. Görev süresini uzatmanın sonuçlarına katlanamazsınız. Suriye uzatma nedeniyle olabilecekleri kaldıramaz” dedim. Bana “Uzatmama kararı aldım. Cumhurbaşkanı Lahud ile bu konuda net konuştum” yanıtını verdi.
Birkaç gün sonra Başbakan Hariri’den ben Fransa’dayken bir telefon aldım. Dr. Beşşar Esed’in uzatma konusundaki fikrini değiştirdiğini söyledi. Ona bunun imkansız olduğunu, birkaç gün önce bana kesinlikle uzatmayacağını söylediğini ifade ettim.  Hariri benden kendisine ne yaptığı konusunda fikir vermemi istedi. Ona “Parlamento oturumlarına katılmanızı tavsiye ederim” diyerek uzatmayı kabul edip ardından da doğrudan yurt dışına gitmesini tavsiye ettim. Hariri ise bunun üzerine şunları söyledi:
“Beşşar erken saatlerde beni çağırdı. Gergindi. Bana ‘Lübnan’da cumhurbaşkanını seçmeye karar veren siz değilsiniz, benim. Kararıma karşı çıkanın ne yapacağımı da bilmesi gerek. Şu an sizden onay istemiyorum. Lübnan’a gidin ve söylediklerimi düşünün’ dedi.”
Paris’ten döndüm ve 6 Eylül’de Cumhurbaşkanı Beşşar Esed ile görüştüm. Lübnan’daki durum hakkında konuştuk. Kendisine uzatmama kararından neden vazgeçtiğini sordum. “Suriye, tehlike çukurunun kenarında duruyordu. Şimdi tam da ortasına düştü” dedim. Bana, “ABD’li biri yanıma geldi ve bana ülkesinin herhangi bir işlem yapmayacağına dair güvence verdi” dedi. “Vasfı ve görevini bilmediğiniz birinden mi güvence alıyorsunuz? Bugün Suriye yabancılar ve Arap dünyası arasında bir çıkmazda” dedim. “Ne yapabilirim?” diye sordu. Cevabım şöyle oldu:
“Lübnan'ı istikrara kavuşturmak için ülkedeki güçleri birleştirmek için çalışmak. Nebhi Berri, Refik Hariri, Velid Canbolat ve bazı Hristiyan figürleri ile Suriye tarafından desteklenen bir Lübnan uzlaşması üzerinde anlaşmaya davet etmek.”
Kendisi dediklerimi destekledi ancak maalesef hiçbir şey yapmadı.
Birkaç gün sonra Cumhurbaşkanlığı Sarayı’ndan, Başbakan Hariri’ye Cumhurbaşkanı Esed ile görüşmek üzere bir davet yapıldı. Nitekim istifa edeceğini açıklayan Hariri görüşmeye gitti. Cumhurbaşkanı Esed ile görüşmeden önce yönetimde kalmak istemediğini, ne yapması gerektiğini sordu. Kendisine “İstifa konusunda ısrarcı olun. Baskı yapacak olursa ona tüm taraflar arasındaki Lübnan ulusal uzlaşması konusunu götürün” dedim.
Nitekim görüşmede Refik Hariri istifa konusundaki tutumunda oldukça kararlı durdu. Cumhurbaşkanı Esed, “İstifadan vazgeçme şartlarınız nedir?” diye sordu. Hariri “Herkesin istisnasız katılacağı bir ulusal uzlaşma toplantısı yapılıp, ulusal birlik hükümeti kurulması, karar verme özgürlüğü sunulması ve Cumhurbaşkanı Lahud’un yönetişim işlerine karışmaması” cevabını verdi. Esed bu şartları kabul ettiğini söyledi. “Hükümeti istediğiniz gibi kurun. Benim herhangi bir adayım yok” dedi. Hariri “Sizin aklınızda bazı adaylar varsa, benim için sorun değil” yanıtını verdi. Beşşar de kendisine “İstediğinizi seçin. Ancak Süleyman Franjiye’ye bakanlık verilmesini istiyorum” dedi. Refik, “Bu mümkün. Süleyman Franjiye’den yararlanmak faydalı olacaktır” cevabını verdi.
Günler, haftalar geçti ve hükümet kurulmadı. Ekim ayı başlarında Mervan Hammade’ye bir suikast girişiminde bulunuldu. Böylece Lübnan’daki gerilimlere bir yenisi daha eklenmiş oldu. Lübnan’daki tarafların ve güçlerin fikirlerini yaklaştırma konusunda katkıda bulunan Mervan Hammade ile aramızdaki dostluk göz önüne alındığında kendisini hastanede ziyaret etmek üzere Beyrut’a gitmeye karar verdim. Esed’e Hammade’nin durumundan emin olmak için Beyrut’a gideceğimi bildirdim. Bana “Bundan bizi sorumlu tutacaklar” yanıtını verdi.
Beşşar, hiçbir gerekçe göstermeden Hariri'ye karşı bir kampanya başlattı. Lübnan’daki destekçilerinden Hariri’ye karşı bir yargılama kampanyası başlatmalarını istedi. Bu durum Hariri’yi görevlendirilmesinin üzerinden bir ay geçtiği halde hükümeti kuramadığı için özür dilemesine neden oldu. Hariri ile yaptığım bir telefon görüşmesinde, “Neden hükümeti kurmadınız?” diye sordum. “Sizinkiler engeller çıkardı” diye cevap verdi. Hariri ile görüştükten sonra Esed’i aradım “Lübnan'da hükümetin kurulmasındaki gecikme hakkında bir fikriniz var mı?” diye sordum. Bana, “Bizim bir ilgimiz yok. Hariri istediği gibi hareket etsin. Ona yardım için müdahalede bulunmayacağız” yanıtını verdi.
15 Ocak 2005’te Baas partisinin bölge liderliği, partiyle ilgili baz meseleleri ele almak üzere bir toplantı düzenledi. Bu toplantıda Esed, şunları söyledi:
“Lübnan hakkında konuşacağım. Bir ABD-Fransa komplosu söz konusu. Bize komplo kuran Hariri de bunun içinde. Destekçilerini çevresinde topluyor. Bu da Suriye için tehlike arz ediyor.”
Parti üyeleri bu duydukları karşısında şok oldular. Toplantıdan çıkarken Esed’in bu söylemlerindeki değişimin sebebini sorguluyorlardı. Toplantıdan çıktıktan sonra Esed’i aradım ve şunları söyledim:
“Fransa, ABD ve Hariri’ye karşı yürütülen kampanyadaki çıkarınız nedir? Bu konuşmanın sızdırılması halinde meydana gelecek tehlikenin farkında mısınız? Sünni grubun birleşmesinin Suriye için bir tehdit oluşturduğunu söylemekle ne kast ediyorsunuz? Şii grubun Hasan Nasrallah ve Marunilerin Süleyman Franjiye etrafında birleşmesi bir tehdit değil mi? Peki Sünniler? Suriye’nin büyük çoğunluğunun Sünni olduğunu unuttun mu? Söylediklerinizin tehlikesinin farkında mısınız?”
Sorularıma cevap vermedi. Tek söylediği” Ortada bir komplo var” oldu.
Ertesi gün Hariri ile güçlü bağları olan Muhsin Dellul ile görüştüm. Kendisine Beşşar’ın söylediklerinden bahsettim. Ondan, Refik’e karşı çok büyük bir nefret olduğunu ve hemen Lübnan’dan ayrılması gerektiğini bildirmesini istedim. Delluli Şam’dan ayrılıp Beyrut’a gitti ve mesajımı Hariri’ye iletti.
2005 yılının şubat ayının başlarında Amerikan Üniversite Hastanesi'nde sağlık kontrollerine girmek için Beyrut'a gittim. Kontrollerim sona erdikten sonra evinde Hariri’yi ziyaret ettim. Yanında misafirleri vardı. Evindeki ofisine geçtik. Hariri bana, “Muhsin’in bana bahsettiği konu nedir?” diye sordu. Ona, “Beşşar’ın söyledikleri gayet netti. Komplo suçlamasının cezası ölümdür. Bu nedenle bir an evvel Beyrut’tan ayrılmanız gerek” dedim. Bana, “Beşşar ve kardeşi Mahir’in arasındaki ilişki nasıl? Aralarında bir anlaşmazlık var mı?” diye sordu. Herhangi bir anlaşmazlık olmadığını söyledim. “Mahir bana beni sevdiklerini ve yardım edeceklerini ifade ettiği bir mektup yolladı. Şam’a gittiğimde beni ziyaretine beklediğini ve beni desteklemek istediklerini söyledi. Beni öldürme niyetleri varsa neden böyle bir mektup gönderdi?” sorusunu yöneltti. “Mahir’in gönderdiği bu mektup, suçlarını işleyene kadar sizi Lübnan’da tutmayı amaçlıyor” dedim. Öğle yemeğinin ardından kendisiyle vedalaşıp en kısa sürede ülkeden ayrılmasını diledim. Bana, “Seçim yasasıyla ilgili oy kullanmam gerek” dedi. Kendisine “Ey Ebu Baha, hangisi daha önemli hayatınız mı yoksa seçimler mi? Ülkeyi terk ederseniz Lübnan’ın yararına çalışmaya devam edebilirsiniz ancak kalırsanız bu suçu işleyecekler” diyerek Şam’a döndüm.  
Eve üzgün döndüm. Çünkü Suriye ve Lübnan’a hizmet eden bir dostumu kaybettim. Ebu Baha ile ilişkimizin nasıl başladığını düşündüm. İlk kez Velid Canbolat’ın talebi üzerine beni ziyaret etmişti. Beyrut’a ne zaman gelse Şam’a uğradı. Cumhurbaşkanı Hafız Esed’in Hariri’ye ilişkin tutumunu hatırladım. Onu Suriye güvenlik birimlerinin hamlelerinden nasıl koruduğunu anımsadım. Bir keresinde Suriye rejimine ve Beşşar Esed’e yakın Lübnanlılar, Hariri’yi bakanlıktan çıkarma girişiminde bulundular. Hafız Esed, oldukça sert bir tavırla Hariri’nin Suriye’ye hizmet ettiğini, Arap ülkeleri ve uluslararası arenadaki ilişkilerini Suriye yararına kullandığını söyledi.
Hariri’nin suikasta uğradığı gün Lübnan’a gittim. Evinin önünde büyük bir kalabalık vardı. Araçtan indiğimde bir adamın, “Bu burada ne yapıyor?” diye sorduğunu işittim. Bir başkası ona “Bu, Ebu Baha’nın dostu. Ondan hoşlanmayanlardan değil” diye cevap verdi.
Yaklaşık iki saat orada kalıp Şam’a geri döndüm.
Defnedildiği gün Esed’in sekreteri Ebu selim Dabul’u arayıp, merhum Hariri’nin cenaze törenine katılacağımı bildirdim. Ebu Selim daha sonra beni arayıp “Cumhurbaşkanı Esed, ‘Eğer törene katılmak istiyorsa bir Cumhurbaşkanı Yardımcısı olarak değil, şahsi olarak katılsın’ dedi” mesajını iletti. Dostu olarak gittiğimi söyledim.
Um Cemal ve çocuklarımla birlikte Beyrut’a gidip cenaze törenine katıldım. Arap ve yabancı birçok önemli isim kabre yakın bir yerde oturuyordu. Emin Cemayel ve Parlamento Başkanı Nebih Berri’nin yakınındaydım. Berri ısrarla evinde öğle yemeğine davet etti. Berri, üzgündü. Başbakan Hariri’nin başına gelenin kendisinin de başına gelmesinden endişe duyuyordu.
Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 6: Saddam ile Rafsancani arasında gizli barış mektuplaşmaları oldu

Eski Suriye Dışişleri Bakanı Haddam’ın günlükleri 5: Bush, Avn’ın ‘engel’ olduğunu bildirdiği bir mektup gönderdi… Esed bunu isyanı sonlandırmak için bir ‘yeşil ışık’ olarak nitelendirdi

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 4: ‘Güçlerimiz Hizbullah’ın kışlasına saldırdı’

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 2: ‘Esed fikrini değiştirdi, Lahud’a verdiği süreyi uzattı. Suriye uluslararası iradeyle çarpıştı’

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 1: ‘Esed, Irak muhalefetine sahte vaatlerde bulunmayı önerirken Hatemi bir Kürt devletine karşı uyarı yaptı’
 



El-Halil’in kalbinde savaş… 500 yerleşimci, binlerce Filistinliyle yaşamın ayrıntılarını paylaşıyor

El-Halil’in kalbinde savaş… 500 yerleşimci, binlerce Filistinliyle yaşamın ayrıntılarını paylaşıyor
TT

El-Halil’in kalbinde savaş… 500 yerleşimci, binlerce Filistinliyle yaşamın ayrıntılarını paylaşıyor

El-Halil’in kalbinde savaş… 500 yerleşimci, binlerce Filistinliyle yaşamın ayrıntılarını paylaşıyor

Batı Şeria’nın güneyinde, Kudüs’ün yaklaşık 35 kilometre uzağında bulunan El-Halil kentine ulaşmadan önce, 60 numaralı çevre yolu olarak bilinen otoyolda, farklı milletlerden, dinlerden ve inançlardan yolcuları gidecekleri yerlere yönlendiren çok sayıda levha ve tabela göze çarpıyor. İbranice, İngilizce ve Arapça olmak üzere üç dilde hazırlanan bu tabelalar, varış noktası Filistin’de, İsrail’de ya da daha uzak bir yerde olsun, yolculara yön gösteriyor.

cgthy
El-Halil’in Eski Şehir’e giden girişinde bulunan bir İsrail kontrol noktası (Şarku’l Avsat)

Giriş yasak

Şehrin ana girişine kısa bir mesafe kala, İsraillileri kendilerine girişin yasak olduğu ve ‘tehlikeli’ olarak nitelendirilen A Bölgesi’ne girmemeleri konusunda uyaran dev bir tabela karşılıyor. Ancak tabela, bölgede yaşayan 500 yerleşimcinin varlığını görmezden geliyor. Bu yerleşimciler, Batı Şeria’nın en büyük kentinin kalbi olan Eski Şehir’i işgal ediyor; sokakları, evleri, dükkânları, meydanları, balkon manzaralarını ve Harem-i İbrahim Camii’ni kent sakinleriyle paylaşıyor. Komşularını her gün evlerinden çıkarmaya çalışıyorlar. Uzun ve yıpratıcı bir mücadeleye dönüşen bu süreç, 7 Ekim 2023’ün ardından büyük ölçüde daha da şiddetlendi.

El-Halil’in kalabalık ve ticari hareketliliğin yoğun olduğu Babu’z Zaviye bölgesinde, Şüheda Caddesi’nin başında, göreve hazır bekleyen İsrail askerleri karşılıyor sizi. Görevleri, bölgede yaşayan ve kuşatma altındaki, harap durumdaki eski evlerinden ayrılmamış birkaç kişi dışında, Filistinlilerin bölgeye girişini engellemek. Bu az sayıdaki Filistinli ise her gün evlerine gidip gelirken ayrıntılı aramalara tabi tutuluyor ve sürekli şüpheli muamelesi görüyor.

7 Ekim’den önce ve sonra

7 Ekim öncesinde askerlerin izin vermesi üzerine sokağa girmiştik. Ancak yalnızca 100 metre ilerledikten sonra bir asker bizi durdurmuş ve ‘Arap görünümümüz’ nedeniyle yolumuza devam etmemizin yasak olduğunu söylemişti. Asker, güvenliğimizi sağlayamayacağını öne sürmüştü.

Bugün ise bir metre bile ilerlememize izin verilmiyor.

adfrgth
El-Halil’in Eski Şehir bölgesindeki bir caddede geçişi engelleyen İsrail askeri (DPA)

Eski Şehir’e başka açık güzergâhlardan girdik, ancak buradaki çok sayıda sokağın kapatıldığını gördük. Şehre ait pek çok bölgeye ulaşamadık. Bunların arasında, Harem-i İbrahim Camii’nin arkasında bulunan Sehle Caddesi de vardı. Şüheda Caddesi gibi burası da kapatılmıştı. Bölgede yaşayanlar hariç Filistinlilerin bu sokağa girmesi yasaklanmıştı.

İslam el-Fahuri, girişi kapalı olmayan ara sokaklarda, bomboş durumdaki Lübnan Çarşısı’nda karşımıza çıktı. İç içe geçmiş diğer Eski Şehir sokaklarının bir parçası olan çarşıda dükkânlar kapalıydı; ne esnaf ne bölge sakini ne de alışveriş yapan kimse vardı.

Fahuri, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, aşağılayıcı ve zorlu uygulamalardan mümkün olduğunca kaçınmak için günde yalnızca bir kez dışarı çıkmayı, ardından da evine dönmeyi tercih ettiğini söyledi. Fahuri, “Bize sürekli şüpheli muamelesi yapıyorlar. Adınızın özel bir listede kayıtlı olması gerekiyor. Dışarı çıkarken ve geri dönerken aramadan geçiriliyorsunuz. Kimlikleriniz ayrıntılı biçimde inceleniyor, ancak bundan sonra geçişinize izin veriliyor” dedi.

Fahuri, Filistinliler ile İsrailliler arasındaki çatışmanın merkezinde yer alan Harem-i İbrahim Camii’nin yakınındaki Sehle Caddesi’ndeki evinde kalmayı sürdüren az sayıdaki kişiden biri.

ghyju
El-Halil şehrindeki ana kavşak (Şarku’l Avsat)

Fahuri, burada kalmasının nedenini, evinden ayrılma fikrini kabullenememesine ve ‘evini onlara bırakmak istememesine’ bağlıyor.

“Evden ayrılırsanız hemen el koyuyorlar. Zaten istedikleri de bu. Yaşanan her şey bizi evlerimizden göç etmeye zorlamayı amaçlıyor. Ordu neden üzerimizde baskı kuruyor? Neden bütün bu uygulamalar? Yerleşimciler neden bize saldırıyor? Çünkü buranın tamamını istiyorlar” diye konuştu.

Fahuri, kendisinin ve bölgedeki diğer kişilerin defalarca saldırı ve şiddet olaylarına maruz kaldığını anlatırken teslim olmadığını vurgulayarak, “Buradan gitmeyeceğim, evimden de vazgeçmeyeceğim” dedi.

Fahuri, kalma mücadelesinin daha da zorlaştığı ve bedelinin arttığı 7 Ekim sonrasında bile tutumunu değiştirmedi.

7 Ekim’den bu yana Batı Şeria’daki yerleşimciler düşmanca tutumlarını yoğunlaştırarak geniş bölgelerde kanlı saldırılar düzenlemeye başladı. Filistinlileri öldürüyor, evlerini, mülklerini ve ibadethanelerini ateşe veriyor, tarım alanlarını tahrip ediyor; topraklara, evlere, dağ tepelerine ve hatta hayvanlara el koyuyorlar.

Fahuri, “7 Ekim'den sonra her yerleşimci kendi başına bir devlete dönüştü” dedi.

scdfvgh
10 yerleşimcinin ziyareti sırasında, El-Halil’deki Eski Şehir’in girişlerinden birini koruyan İsrailli askerler, Ekim 2026 (DPA)

Şöyle devam etti: “Eskiden daha özgür hareket edebiliyor, daha az gerginlik yaşıyorduk. Ancak 7 Ekim’den sonra her şey değişti. Kapıları kapattılar, kontrol noktalarının sayısını artırdılar. Buradaki her hareketimiz artık denetim altında. Bütün bunların yanı sıra sürekli saldırılara ve şiddet olaylarına maruz kalıyoruz; hesap soran da yok, bizi denetleyen de. Evlerimize saldırıyor, sokaklarda bize şiddet uyguluyorlar. Her gün bir sorun, her gün.”

Fahuri’nin anlattıkları, Eski Şehir’in geniş kesimlerinde neden artık kimsenin yaşamadığını ve dükkânların neden kapalı olduğunu anlamaya yardımcı oluyor.

1978’de başlayan savaş

Elbette, kapatılma süreci 7 Ekim’den sonra başlamadı; çok daha öncesine dayanıyor. Yerleşimcilerin mücadelesi uzun yıllardır devam ediyor, ancak söz konusu tarihten sonra daha da şiddetlendi.

Filistin Ulusal Bilgi Merkezi’ne göre, Eski Şehir’deki ilk yerleşimci noktaları 1978 yılında kuruldu. Bir grup yerleşimci, kentin merkezindeki Deboya binasını işgal etti. Yerleşimciler daha sonra buraya Beit Hadassah adını verdi. 1980 yılında yaşanan ve Deboya Operasyonu olarak bilinen olayın ardından, işgale karşılık olarak İsrail işgal makamları, stratejik konumdaki yerleşimci noktasını genişletmek amacıyla onlarca evi yıktı. 1983 yılında ise Deboya binasının yakınında, Yahudilere ait olduğu iddiasıyla Usame bin Münkız Okulu’nun kontrolünün ele geçirilmesinin ardından Beit Romano adıyla bilinen bir yerleşimci noktası kuruldu.

1984 yılında Tel Rümeyde’deki arkeolojik bir alan üzerinde yeni bir yerleşimci noktası olan Abraham Avinu kuruldu. İsrail işgal makamları, Eski Şehir’deki merkezî sebze pazarını kapattı ve daha sonra yeni bir yerleşimci noktası kurulması amacıyla burayı yerleşimcilere teslim etti. Beit Hassoun ve Beit Shneerson gibi başka yerleşimci noktaları da kuruldu.

Filistin Ulusal Bilgi Merkezi, İsrail’in bölgeyi kontrol altına almayı ve yerleşimci noktalarının kapsamını genişletmeyi hedeflediğini belirtti. Bu amaçla Arap nüfusa karşı ırkçı politikalar uygulandığını kaydeden merkez, onlarca kontrol noktası ve arama noktası oluşturulduğunu, bazı sokak ve pazarların tamamen kapatıldığını bildirdi. Bu uygulamaların Arap halkını bölgeden çıkarmayı, yaşamlarını zorlaştırmayı ve nihayetinde göçe zorlamayı amaçladığı ifade edildi. Merkezin verilerine göre, yaklaşık 1829 dükkân kapatıldı. Bunların 520’si özel askerî emirlerle kapatılırken geri kalanı, yolların kapatılması ve dar sokaklara kontrol noktaları ile arama noktaları yerleştirilmesi nedeniyle sahipleri tarafından kapatıldı.

frgthy
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentindeki Eski Şehir’de bulunan Harem-i İbrahim Camii’nin duvarlarına asılı İsrail bayrakları, 16 Haziran 2026 (Reuters)

Bölgede kısa süreliğine görüştüğümüz Eski Şehir sakinleri, “Onlarla mücadele uzun zamandır devam ediyor, ancak iki dönemde daha da şiddetlendi. Bunlardan ilki 2000 yılındaki İkinci İntifada, ikincisi ise 7 Ekim 2023 sonrası” dedi.

Bugün gelinen noktada, nüfusu 40 bin olan Eski Şehir sakinlerinin büyük bölümü bölgeyi terk etmiş durumda.

Harem-i İbrahim Camii... Bir taş atımı uzaklıkta

Filistinlilerin dünyanın en eski kutsal mekânı olarak nitelendirdiği Harem-i İbrahim Camii, yalnızca birkaç adım uzaklıktaydı. Ancak camiye ulaşmadan önce çevrede bir miktar canlılık göze çarpıyordu. Birkaç dükkân açıktı. Bu dükkânlarda zanaatkârlar ve imalatçılar çeşitli takılar, seramikler ve ahşap oymalar sergiliyordu. Filistin haritaları ve nakış işlemelerinin yanı sıra süslemeli fincanlar, tütsüler ve işgalin kendisinden bile daha eski bir geçmişe sahip, çok eski bir imalathanede üretilen lokumlar da satışa sunuluyordu.

Vitrinlerden birinde, hayatını kaybeden şair Mahmud Derviş’in sedef üzerine çizilmiş bir portresi yer alıyordu. Portresinin yanına, şairin bir zamanlar söylediği şu sözler yazılmıştı: “Bu topraklarda yaşamaya değer şeyler var.” Hemen yanında ise Feyruz’un bir resmi ve “Ben sevgilime, sevgilim de bana ait” sözleri bulunuyordu. Bunların yanı sıra, yaşanan anla hiçbir benzerlik taşımayan başka seramik eserler de sergileniyordu.

csdfgt
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentinde, Harem-i İbrahim Camii (Makpela Mağarası) dışında dua eden bir İsrail askeri (AFP)

Harem-i İbrahim Camii’nin karşısında, bu topraklarda, İsrailli bir asker güvenlik kapılarının arkasında, silahlı ve tetikte bir şekilde durarak namaz kılmak isteyenleri gözetliyordu. Asker, yalnızca yeşil ışık yandığında geçişlerine izin veriyordu.

Önce döner kapılardan, ardından elektronik kapılardan geçtik. Asker her bir kişinin kimliğini kontrol ettikten sonra gözetleme kameraları ve nöbetçi askerlerin bulunduğu güvenlik kabinlerine ulaştık. Burada bir kadın asker kimlikleri yeniden kontrol etti ve ardından Harem-i İbrahim Camii’ne geçmemize izin verdi.

Bütün bunlar yalnızca birkaç adım içinde gerçekleşti. Ancak yaşananlar, namaz kılınan bir camiye girişten çok, bir ülkenin sınırından ya da bir savunma bakanlığının yerleşkesinden geçişi andırıyordu.

Müslümanlar açısından büyük kutsallık taşıyan mekân, kendine özgü heybetini koruyordu, ancak içeride namaz kılanların sayısı azdı.

xscdfrgt
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentinde, Harem-i İbrahim Camii’nde namaz kılmak için bir İsrail kontrol noktasında bekleyen Filistinliler, 16 Haziran 2026 (Reuters)

Hayatında ilk kez buraya gelenlerden bazıları, İsrail kameralarının gözetimi altında peygamberlerin makamlarını büyük bir şaşkınlıkla inceliyor, tarihî mekânın çok sayıdaki eski köşesini keşfediyordu.

Kameralar her yerdeydi. Yüzünüzü hangi yöne çevirseniz her hareketi ve her sözü kaydeden bir kamerayla karşılaşıyordunuz.

Cami Müdürü: “Bize korku salıyorlar”

Harem-i İbrahim Camii Müdürü Şeyh Mutaz Ebu Sinine, İsraillilerin bu durumu fırsata çevirerek camiye baskın düzenlemesinden endişe ettiği için, kamera veya görüntü kaydı olmadan bile camide bir tur düzenleme fikrine sıcak bakmıyordu.

Zaten çekim kameraları ve mikrofonlarla da bölgeye gitmedik. Çünkü bu, saatler sürecek soru-cevap işlemleri ve belki de hiçbir zaman çıkmayacak izinleri beklemek anlamına geliyordu.

İsrail makamları, caminin her köşesini sesli ve görüntülü olarak izleyecek şekilde kamera sistemlerini güçlendirmişti. Ayrıca cami yönetimini, askerlerin istedikleri zaman ve hızla camiye baskın düzenleyebilmelerini sağlayacak özel geçiş güzergâhlarını halıların üzerine yerleştirmeye zorlamıştı.

Ebu Sinine, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Gördüğünüz gibi buraya giren herkes kendisini bir askerî kışlaya girmiş gibi hissediyor ve sürekli gözetim altında tutuluyor. Barikatlar, kapılar, ayrıntılı kontroller, aramalar ve kimlik incelemeleri var. Bunlar, mübarek Harem-i İbrahim Camii’ne gelen herkesi etkileyen günlük uygulamalar. Zaman zaman ziyaretçiler aşağılanıyor ve onurlarını zedeleyen muamelelere maruz kalıyor. Buna caminin görevlileri, çalışanları ve yönetimi de dâhil. Bu mekâna giren herkes sesli ve görüntülü olarak sıkı gözetim altında tutuluyor” dedi.

Ebu Sinine’ye göre bütün bunlar, camiyi boşaltmayı ve Yahudilere ait bir mekâna dönüştürmeyi amaçlayan, yeni bir fiilî durum dayatma politikasının parçası.

xsdfrg
Harem-i İbrahim Camii’nde namaz kılanlar (Şarku’l Avsat)

Harem-i İbrahim Camii’nde zaten çok az sayıda kişi namaz kılıyordu. Ebu Sinine, 7 Ekim’den sonra durumun büyük ölçüde değiştiğini ve 25 yaşın altındaki bütün Filistinlilerin camiye girişinin tamamen yasaklanmasına kadar vardığını söyledi.

Ebu Sinine, “Buraya gelenlerin yüreklerine korku ve dehşet salıyorlar” diye konuştu.

Zamansal ve mekânsal sınırlama

Harem-i İbrahim Camii’nin bir bölümü, Eski Şehir’de olduğu gibi, Filistinlilerin girişine tamamen kapalı durumda.

1994 yılında camide yaşanan ve İsrail ordusunda görev yapmış yerleşimci doktor Baruch Goldstein’ın 29 kişiyi öldürdüğü katliamın ardından İsrail, caminin yüzde 63’ünü kontrol altına alarak Yahudilere ayrılmış bir alana dönüştürdü.

Goldstein, aşırı sağcı Meir Kahane tarafından kurulan terör örgütü Kach hareketinin mensubuydu.

Ebu Sinine, “O tarihten bu yana caminin yüzde 63’ü Müslümanlara kapalı” dedi.

Arada ayırıcı bir kapı bulunuyordu. Bu kapının arkasında Yahudi ibadetleri yapılıyor, gürültülü kutlamalar düzenleniyor ve şofar çalınıyordu. Müslümanların buraya girmesine yılda yalnızca 10 gün izin veriliyordu. Bu günler; Ramazan Ayı’ndaki cuma günleri, Kadir Gecesi, Ramazan ve Kurban bayramları, Mevlit Kandili, Hicret ve Miraç geceleriydi. Buna karşılık, Yahudi bayramlarına denk gelen 10 günde Müslümanların camiye girmesi tamamen yasaklanıyordu.

scdfrgth
Okul gezisi sırasında Harem-i İbrahim Camii’ndeki türbelerden birinin önünde duran Filistinli bir çocuk (Şarku’l Avsat)

Bu uygulama, Filistinlilerin Kudüs’teki Mescid-i Aksa’da da hayata geçirilmesinden endişe ettiği zamansal ve mekânsal sınırlama olarak biliniyor.

Az sayıdaki cemaatin arasında müezzin ayağa kalkarak namaz için kamet getirdi. Oysa daha önce İsrail’in kontrolündeki bölümde bulunan odasına gitmesi engelleniyordu.

Müezzinin hoparlörler ve dış ses sistemleri aracılığıyla ezan okuması da yasaktı.

Daha önce müezzin, kendisini odasına götürmeleri için İsrail askerlerinin gelmesini beklemek zorundaydı. Ardından cemaate ezan okuyor ve yine askerlerin eşliğinde, kısa ancak tehlikelerle dolu bir yolculuğun ardından oradan ayrılıyordu.

Ancak bu uygulama bütün namaz vakitlerinde aynı şekilde geçerli değildi. Müezzinin cumartesi ve cuma günlerinin belirli saatlerinde ve gecenin bazı bölümlerinde odasına gitmesine izin verilmiyordu.

Ortak türbeler ve tarihsel anlatı üzerine çatışma

Hz. İbrahim, Hz. Yakup, Hz. İshak ve Hz. Yusuf’un türbeleri, en çok ziyaret edilen ve hatıra fotoğrafı çekilen yerlerdi.

Yahudiler, bu türbelerin mekânın kendilerine de ait olduğunun kanıtı olduğunu söylüyor. Dolayısıyla buradaki çatışma yalnızca işgalle ilgili değil; kimliği de şekillendiren tarih anlatısı ve dinî statü üzerinde de yaşanıyor.

Ebu Sinine, “Tarih anlatısını ve kimliği silmeye çalışıyorlar. Burası bizim diyorlar. Biz ise buranın tamamen İslami bir mekân olduğunu söylüyoruz. Onlar İbrahim’e dayandıklarına inanıyor ve onun oğlunun soyundan geldiklerini, dolayısıyla bu mekân üzerinde hak sahibi olduklarını söylüyorlar. Ancak peygamberler üzerinde asıl hak sahibi olan biziz. Hz. İbrahim Yahudi değildi” dedi.

sac
Aşırı sağcı Bakan Bezalel Smotrich’in eşlik ettiği İsrailli yerleşimciler, 16 Haziran 2026 tarihinde işgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentinde yeni bir yerleşim biriminin üzerine İsrail bayrağı çekiyorlar. (AFP)

Ebu Sinine’nin anlattıkları Filistinlilerin ve Müslümanların bakış açısını yansıtıyor, ancak İsrail’de kabul görmüyor. İsrailliler, mevcut yapının altındaki bir mağarada Hz. İbrahim’in ve eşi Sare’nin mezarlarının bulunduğuna inandıkları için Makpela Mağarası adını verdikleri Harem-i İbrahim’i kutsal kabul ediyor.

Smotrich, kutsal alanı ‘egemenlik alanı’ ilan etti

Ziyaretimizden kısa süre sonra aşırı sağcı İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, Harem-i İbrahim’e gitti. Burada yaptığı açıklamada, El-Halil’deki Harem-i İbrahim’in ‘Yahudi halkının egemenlik hakkına sahip olduğu ilk mülk’ olduğunu söyledi.

İsrail Kanal 14 televizyonu, Harem-i İbrahim’deki kapsamlı çatı yapımı ve restorasyon çalışmalarının tamamlanmasına yönelik etkinliğe öncülük eden Smotrich’in, kutsal mekânda tarihî bir adımı daha tamamladığını bildirdi. Bu adımın, daha önce El-Halil anlaşmalarını sona erdirme ve Eski Şehir’deki Filistin belediyesinin bu konudaki yetkilerini geri alma kararının ardından geldiği belirtildi.

zxsdcfgt
10 kişilik bir yerleşimci heyetinin bölgeye yaptığı turistik ziyaret sırasında, El-Halil’in Eski Şehir sokaklarında konuşlanan İsrail askerleri, Ekim 2026 (Reuters)

Smotrich geçtiğimiz haziran ayında, kendi ifadesiyle ‘ataların toprağı’ olan El-Halil’e ilişkin El-Halil Anlaşması’nı iptal ettiğini açıklamıştı. Smotrich, El-Halil’deki Cebelu’l Halil bölgesinde yeni kurulan Doron yerleşiminin açılış töreninde yaptığı konuşmada, “El-Halil anlaşmalarını iptal ettik. Uzun yıllar boyunca Oslo Anlaşmaları’nın en akıl dışı maddelerinden biri yürürlükte kaldı. El-Halil’deki Yahudi yerleşimleri ve kutsal mekânlarla ilgili yetkiler El-Halil Belediyesi’ne verilmişti” demişti.

Smotrich’in açıkladığı ve İsrail ordusuna bağlı Sivil İdare bünyesindeki Yüksek Planlama Konseyi’nin onayladığı karar uyarınca, El-Halil’in Eski Şehir bölgesini kapsayan H2 bölgesindeki planlama ve inşaat yetkileri belediyeden alınıyor.

El-Halil... Oslo Anlaşması’nın sayfasını kapatıyor

El-Halil, 1997 yılında özel bir anlaşmaya tabi tutularak H1 ve H2 olarak iki bölgeye ayrılan Batı Şeria’daki tek Filistin kenti. El-Halil’de Yeniden Konuşlanmaya İlişkin Protokol olarak bilinen bu düzenleme, 1995 tarihli Oslo II Anlaşması’nın ve 1993’te Oslo Anlaşmaları kapsamında başlayan İsrail-Filistin barış sürecinin devamı niteliğindeydi.

El-Halil Anlaşması uyarınca İsrail, kentin yaklaşık yüzde 80’ini oluşturan H1 bölgesinden askerlerini çekti. Bu bölgede güvenlik ve sivil işlerin sorumluluğu Filistin yönetimine devredildi. Buna karşılık İsrail, kentin yüzde 20’sini oluşturan H2 bölgesindeki güvenlik kontrolünü elinde tuttu. Eski Şehir’i, Harem-i İbrahim’i ve El-Halil’deki Yahudi yerleşimini kapsayan bu bölgede sivil idare ise Filistin yönetimine bırakıldı.

Smotrich, “Bu, sıradan bir planlama adımından çok daha fazlası; tarihî bir düzenleme. Yerleşim devrimini sürdürüyor, yönetimi güçlendiriyor ve Yahudiye ve Samiriye’de (Batı Şeria) İsrail egemenliğini derinleştiriyoruz” dedi. Smotrich’e göre bu adım, El-Halil’deki tüm ‘dinî ve tarihî mekânlar’ için geçerli olacak. Bu karar, El-Halil’in merkezindeki Eski Şehir’de Oslo döneminin sona ermesi anlamına geliyor.

cdfvgbh
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentinde, elinde oyuncak tabanca taşıyan İsrailli bir çocuk, Mart 2024 (AFP)

Filistinliler kararı kabul etmedi. Filistin Devlet Başkanlığı, adımın El-Halil kentinin siyasi ve hukuki statüsünü ve kentle ilgili imzalanan ikili anlaşmaları etkilediğini belirterek bunun tehlikeli sonuçları olabileceği uyarısında bulundu. El-Halil Belediyesi de kararı reddederek kabul etmeyeceğini açıkladı.

Ancak sahadaki durum farklı. İsrail, Harem-i İbrahim de dâhil olmak üzere El-Halil’in merkezindeki her şey üzerinde giderek daha fazla kontrol sahibi oluyor.

Smotrich’in ‘El-Halil anlaşmalarını iptal ettiğini’ açıklamasından yalnızca bir gün sonra, Harem-i İbrahim’in yakınında bir Yahudi din okulunun inşası için büyük çaplı bir projeye onay verildi. Yedioth Ahronoth gazetesi, din okulunun inşasına Filistin belediyesinin onayı alınmaksızın izin verildiğini ve bunun onlarca yıldır ilk kez yaşandığını bildirdi.

Smotrich, Harem-i İbrahim’de çatının yenilenmesi çalışmalarını kutlamak amacıyla yaptığı konuşmada, “Makpela Mağarası, İsrail halkının egemenlik hakkına sahip olduğu ilk mülktür. Efendimiz İbrahim’in satın aldığı bu yer, bu topraklar üzerindeki egemenliğimizin simgesi hâline geldi” dedi.

Hafızayı pekiştirmek için yapılan ziyaretler

Ancak her şey güç kullanılarak dayatılamıyor. Ana ibadet bölümünün dışında, öğretmenlerin öğrencilere Harem-i İbrahim’in tarihini, önemini ve burada yaşanan katliamı anlatmaya çalıştığı bir okul gezisi düzenleniyordu.

dfgthy
El-Halil’in Eski Şehir bölgesinde bir Filistinli şekerci (Şarku’l Avsat)

Öğretmen Şerife Duveyk, Şarku’l Avsat’a, çocukların Harem-i İbrahim hakkında hiçbir şey bilmediklerini fark ettikten sonra onları buraya getirmeyi göze aldığını söyledi. Çocuklar, adeta bir maceraya çıkmışçasına heyecanlıydı. Askerlerin önünden aranmadan nasıl geçtiklerini ve buraya yeniden geleceklerini anlatıyorlardı. Duveyk, Yahudilerin her Filistinlinin unutmasını istediği bu yeri çocukların ziyaret etmesinin gerekli olduğunu belirtti.

Hacı Abdülaziz Ebu Haltem de Harem-i İbrahim’i ve Eski Şehir’i ziyaret etmek için uzaktaki Tarkumiye beldesinden geldiğini söyledi.

Ebu Haltem, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Riskler ve uzun bekleme süreleri nedeniyle sık sık gelemiyorum. Ancak bu kez riski göze almaya karar verdim. Gerçekten de Harem-i İbrahim’e ulaşmadan önce beklemekten yoruldum” dedi.

Yahudiler ise aynı sıkıntıları yaşamıyor. Mekânın Yahudi kimliğini öne çıkarmak amacıyla yoğun güvenlik önlemleri eşliğinde buraya geliyorlar.

asdfrgt
El-Halil’deki Eski Şehir’in eteklerinde, dikenli tel örgünün ardındaki evler (Şarku’l Avsat)

El-Halil’in merkezindeki 500 yerleşimciyi yaklaşık bin 500 İsrail askeri koruyor.

Harem-i İbrahim’in duvarlarının çevresinde de İsrail bayrakları bulunuyordu. Bu, tarih anlatısını mümkün olan her yolla görsel olarak yerleştirme çabasının bir başka örneğiydi.

Arap mahallelerinin merkezindeki geniş alanlarda da çok sayıda İsrail bayrağı görmek mümkündü.

Komşular arasında çatışma

Harem-i İbrahim’den çok uzak olmayan ve kente hâkim bir noktadan bakıldığında, Eski Şehir’in geniş kesimlerinde Yahudilerle Filistinlilerin iç içe yaşadığı alanlar dikkat çekici bir manzara oluşturuyor. Yahudiler, daha önce Araplara ait olan dükkânların üst katlarında oturuyor, evlerini Filistinlilerin evlerinden yalnızca duvarlar ayırıyor.

7 Ekim’den önce Filistinlilerin dükkânlarını açabildiği dönemde, dükkân sahipleri yerleşimcilerin yukarıdan attığı cisimlerden korunmak amacıyla sokağın üzerini dikenli tel örgülerle kaplamak zorunda kalmıştı. Bugün ise bu dükkânların tamamı kapalı.

Beyt İbrahim, Beyt Hadassa, Beyt Romano ve Tel Rümeyda’daki yerleşimciler tam koruma altında yaşarken, önceki yıllarda bölgede çok sayıda Filistinli, askerleri veya yerleşimcileri bıçakladıkları ya da bıçaklama girişiminde bulunacakları iddiasıyla öldürüldü.

Bütün bunlara rağmen Mahmud Muhamire evini terk etmedi. Evinin arkasına, onu Şüheda Caddesi’nden ayıran, sıkıca kapatılmış ahşap bir kapı yerleştirilmişti.

İsrailliler, olası hiçbir temasın kurulmasını istemiyordu.

Oradaki son kapı da Eski Şehir’in sokaklarını kapatan çok sayıda kapıdan, güvenlik bariyerlerinden ve kameralardan oluşan geniş sistemin bir parçasıydı.

fg
16 Mayıs 2026 tarihinde, işgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentinde yerleşimcilerin haftalık gezisi sırasında çekilmiş bir fotoğrafta görülen İsrailli askerler (Reuters)

Bölgesinde yerleşimcilere en yakın komşu olarak bilinen Muhamire, sürekli bir endişe içinde yaşadığını, bu durumun 7 Ekim’den sonra kâbusa dönüştüğünü söyledi.

Muhamire Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Bizi her zaman rahatsız ediyorlardı, ancak 7 Ekim’den sonra hayat yaşanmaz hâle geldi” dedi. İkinci İntifada’dan önceki refah dolu günleri hatırlayan Muhamire, bu dönemin uzun sürmediğini belirterek, “Birlikte yaşıyorduk. Bir hayat vardı ama artık yok” ifadelerini kullandı.

Muhamire, evinin çatısından, eskiden tamamen Araplara ait olan ancak bugün bütünüyle Yahudilerin kontrolüne geçen mahallelere baktı. Evleri ele geçiriyor ve üzerlerine İsrail bayrağı asıyorlar. Buna rağmen Muhamire, evini terk etmeyi düşünmediğini belirterek, “Buradan gitmeyeceğim” dedi.

“Gitmeyeceğiz” sözü, Batı Şeria’daki tüm Filistinlilerin benimsediği bir slogana dönüştü. Ancak hepsi bu sözü yerine getirebilecek durumda değil. Zira bugün çatışma tarihinin en aşırı sağcı İsrail hükümetiyle ve en şiddet yanlısı yerleşimcilerle karşı karşıyalar.

İsrail hükümeti bugün, Ürdün Nehri ile Akdeniz arasındaki coğrafi alanın yalnızca tek bir meşru ulusal egemenlik talebine yer olduğunu savunan ve Yahudilerin tam egemenliğini öngören ‘karar planını’ hayata geçirmek için çalışıyor.

İsrailli insan hakları örgütü B’Tselem, İsrail’i Batı Şeria’da eş zamanlı bir dizi politika uygulamakla suçladı. Örgüte göre bu politikalar, Filistinlileri bir halk olarak ortadan kaldırmayı amaçlayan daha kapsamlı bir projenin parçası. Bütün bunlar bugün El-Halil’in Eski Şehir bölgesinde yaşanıyor. El-Halil, İsrail açısından Batı Şeria’nın geri kalanında yaşanması istenenlerin bir tür provası olabilir.

Harem-i İbrahim’den ve Eski Şehir’den ayrılırken en eski dükkânlardan birinin önünden geçtik. Dükkânın cephesine, üzerine Mahmud Derviş’in meşhur “Eskiden Filistin’di adı… Şimdi Filistin’dir adı” dizelerinin işlendiği büyük bir Filistin haritası asılmıştı.


Irak, Ortadoğu savaşı nedeniyle 60 milyar dolarlık zarara uğradı

Bağdat’taki Şorca Pazarı, 13 Ekim 2026 (AFP)
Bağdat’taki Şorca Pazarı, 13 Ekim 2026 (AFP)
TT

Irak, Ortadoğu savaşı nedeniyle 60 milyar dolarlık zarara uğradı

Bağdat’taki Şorca Pazarı, 13 Ekim 2026 (AFP)
Bağdat’taki Şorca Pazarı, 13 Ekim 2026 (AFP)

Irak, Ortadoğu savaşının başlaması ve Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğinin aksaması nedeniyle petrol gelirlerinde yaşanan sert düşüşün ardından yaklaşık 60 milyar dolar kayba uğradı. Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre, bu açıklamayı Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin yaptı.

Şubat ayında savaşın başlamasından bu yana ekonomik kriz yaşayan Irak’ın, gelirlerinin yüzde 90’ını karşılayan petrol ihracatı birkaç ay boyunca ciddi ölçüde geriledi. Bu durum hükümeti iç borçlanmaya yönelmek zorunda bıraktı. Tüketim mallarının fiyatları yükselirken ülkenin döviz rezervleri yaklaşık 20 milyar dolar azaldı.

Hüseyin, perşembe akşamı Roma’da İtalyan mevkidaşıyla yaptığı görüşmede, “Irak, ABD ile İran arasında yaşanan son savaş sırasında yaklaşık 60 milyar dolar zarara uğradı” dedi. Açıklama, Hüseyin'in ofisinden yapılan duyuruda yer aldı.

Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) üyesi Irak, savaş öncesinde günde yaklaşık 4 milyon varil petrol üretiyor, bunun yaklaşık 3,5 milyon varilini ihraç ediyordu. Petrol ihracatının büyük bölümü ülkenin güneyinden Hürmüz Boğazı üzerinden gerçekleştiriliyordu.

dfvgyju
Irak’tan gelen ve Suriye’deki Baniyas Petrol Terminali’ne doğru yol alan petrol tankerleri, 14 Mayıs 2026 (Reuters)

Ancak savaşın başlamasından bu yana İran, küresel enerji arzı açısından kritik öneme sahip bu boğazdaki deniz trafiğini kısıtladı. Bu durum, depolama tanklarının dolması üzerine Irak’ı petrol sahalarının büyük bölümünde üretimi durdurmak zorunda bıraktı. Irak ayrıca, Suriye üzerinden tankerlerle sınırlı miktarda petrol ihraç etmeye, Türkiye’ye ise boru hattı aracılığıyla petrol göndermeye yöneldi.

Irak’ın petrol ihracatında yaşanan sert düşüşün ardından ihracat son dönemde yeniden artış gösterdi. Petrol Bakanlığı’nın verilerine göre, 1-21 Eylül döneminde günlük 2,6 milyon varile ulaştı.

Uluslararası Para Fonu (IMF) bu hafta yaptığı açıklamada, Irak’ın savaş nedeniyle ulaşımda yaşanan aksamalardan en fazla etkilenen ülkeler arasında yer aldığını belirtti.

Ekonomik krizin derinleşmesi üzerine Irak Merkez Bankası geçen hafta, üç yılı aşkın sürenin ardından ilk kez doların resmî döviz kurunu yükseltti.

dvfh

Irak, ithalatı finanse etmek, dinarın istikrarını sağlamak ve kamu çalışanları ile emeklilerin maaşlarını ödemek için büyük ölçüde petrol satışlarından elde ettiği döviz gelirlerine bağımlı. Kamu çalışanları ve emekliler, nüfusu 46 milyonu aşan ülke halkının yaklaşık yüzde 20’sini oluşturuyor.

Irak yönetimi, ekonomik kaynaklarını çeşitlendirmeyi ve petrol dışı gelirlerin toplam gelirler içindeki payını 2037 yılına kadar yüzde 10’dan yüzde 45’e çıkarmayı hedefliyor.


Fas’ta Dünya Kupası öncesinde işitme engelli ve normal işiten öğrencileri buluşturan ilk kapsayıcı üniversite

Fas Prensesi ve Lalla Esma Vakfı Başkanı Lalla Esma, kapsayıcı üniversitenin açılış töreninde (Fas Haber Ajansı – MAP)
Fas Prensesi ve Lalla Esma Vakfı Başkanı Lalla Esma, kapsayıcı üniversitenin açılış töreninde (Fas Haber Ajansı – MAP)
TT

Fas’ta Dünya Kupası öncesinde işitme engelli ve normal işiten öğrencileri buluşturan ilk kapsayıcı üniversite

Fas Prensesi ve Lalla Esma Vakfı Başkanı Lalla Esma, kapsayıcı üniversitenin açılış töreninde (Fas Haber Ajansı – MAP)
Fas Prensesi ve Lalla Esma Vakfı Başkanı Lalla Esma, kapsayıcı üniversitenin açılış töreninde (Fas Haber Ajansı – MAP)

Fas, işitme engelli ve işitme güçlüğü yaşayan öğrencilerle normal işiten öğrencileri aynı sınıflarda buluşturan, mesleki ve sosyal entegrasyonu hedefleyen benzeri görülmemiş bir üniversiteyi hayata geçirerek eğitim alanında yeni bir model başlattı.

Bu adım, beşerî sermayenin yeniden şekillendirilmesi, bilimsel mükemmeliyetin geliştirilmesi ve sağlık alanında inovasyonun teşvik edilmesi çerçevesinde atıldı. Klinik tedavileri, teknolojik eğitimi ve mesleki formasyonu bir araya getiren yeni bir akademik modelin önünü açan girişim, Fas’ın İspanya ve Portekiz ile birlikte 2030 Dünya Kupası gibi büyük uluslararası organizasyonlara hazırlandığı bir dönemde gerçekleşiyor. Bu organizasyonlar, farklı ihtiyaçlara sahip ziyaretçilerin ağırlanması konusunda ülkeye önemli sorumluluklar yüklüyor.

Tıp, teknoloji ve mesleki eğitimi buluşturan akademik model

Lalla Esma Üniversitesi, yaklaşık 3 bin 500 öğrenciyi ağırlayacak şekilde tasarlanan dört ana okuldan oluşuyor. Üniversite bünyesinde, mesleki eğitim sertifikasından temel yeterliliklere ve yüksek lisans derecesine kadar uzanan, işitme bilimleri alanında tamamen ücretsiz bir eğitim programı sunulacak.

Eğitim kurumunun bünyesinde, konuşma ve dil terapisi, klinik psikoloji ve bilişsel davranışların uygulamalı analizi alanlarında eğitim veren İşitme Bilimleri, İletişim ve Klinik Sinir Bilimleri Okulu da bulunuyor. Ayrıca kulak burun boğaz cerrahlarına ileri düzey koklear implant cerrahisi alanında uzmanlık diplomaları verilecek.

İşaret Dili, Sözlü Çeviri ve Erişilebilirlik Okulu ise kapsayıcı medya ve özel eğitim alanlarında uzmanlar yetiştirecek. Sistemin diğer bileşenlerini, yapay zekâ ve dijital sanat tasarımına odaklanan Kapsayıcı Teknolojiler Okulu ile mutfak sanatları, pastacılık ve çikolata üretimi alanlarında eğitim veren Kapsayıcı Meslekler Okulu oluşturacak.

Paris, Chicago, Leuven ve Montpellier’deki kurumlarla uluslararası iş birlikleri

Üniversitenin bilimsel yönetimi ve araştırma faaliyetleri, geniş bir uluslararası akademik ve hastane iş birliği ağına dayanıyor.

Bu iş birliklerinin başında, Fransa’nın başkenti Paris’te bulunan ve Avrupa’nın işitme ile konuşma alanındaki ilk uzmanlaşmış merkezlerinden biri olarak tanımlanan Reconnect Üniversite Hastanesi Enstitüsü ile kurulan stratejik ortaklık geliyor. Institut Pasteur’ü ve Paris Kamu Hastaneleri Kurumuna bağlı üç hastaneyi —Necker Çocuk Hastanesi, Pitié-Salpêtrière Hastanesi ve Lariboisière Hastanesi— bir araya getiren bu ortaklık sayesinde sağırlığın gen tedavisi ile çocuk ve yetişkin işitme sağlığı alanlarındaki ileri araştırmaların aktarılması hedefleniyor.

İş birliği ağı, Batı dünyasında faaliyetlerini sürdüren en eski tıp fakültesinin mirasını taşıyan Fransa’daki Montpellier Üniversitesi’nin yanı sıra Audiocampus ve Cochlear Academy kurumlarını da kapsıyor. Şarku'l Avsat'ın edindiği bilgiye göre bu ortaklıklarla koklear implant alanındaki uzmanlık eğitiminin aktarılması amaçlanıyor.

Belçika ile imzalanan niyet mektubu da uluslararası iş birliklerinin önemli bir parçasını oluşturuyor. Leuven Katolik Üniversitesi, Léonard de Vinci Yüksekokulu ve Fransızca konuşulan Belçika’nın ilk koklear implant merkezi olan Saint-Luc Üniversite Klinikleri arasındaki iş birliği, koklear implant uygulamalarına ilişkin Fransızca klinik eğitimin güçlendirilmesini hedefliyor.

Chicago’daki bir Amerikan akademik kurumuyla yapılan ortaklık ise uygulamalı davranış analizi alanında bilimsel uzmanlık sağlanmasını öngörüyor.

Uluslararası ortaklıklar, Muhammed V Üniversitesi ve Fas Ulusal Radyo ve Televizyon Şirketi ile yürütülen yerel iş birlikleriyle tamamlanıyor. Bu çalışmalarla kapsayıcı mesleki ve medya alanlarında yeni kariyer yollarının oluşturulması amaçlanıyor.

İnovasyonu destekleyen 7 bilimsel ve uygulamalı laboratuvar

Uluslararası iş birliklerini, üniversite kampüsünde kurulacak yedi gelişmiş bilimsel ve uygulamalı laboratuvar tamamlıyor.

Bunlar arasında, işaret dilleriyle iletişim kurmayı öğrenen insansı robotların ve yapay zekâ uygulamalarının geliştirilmesine yönelik inovasyon laboratuvarı öne çıkıyor. Kamu yayıncılığı kurumunun desteğiyle donatılan hareket laboratuvarında ise dijital görüntüleme, sanal karakter üretimi ve eğitsel video içeriklerinin hazırlanması üzerinde çalışılacak.

Üniversite bünyesinde ayrıca girişimciliğe, beceri geliştirmeye ve iş kurma süreçlerine odaklanan bir iş geliştirme merkezi bulunacak. Anatomi laboratuvarları ile ileri işitme testlerinin gerçekleştirileceği birimler de karmaşık cerrahi işlemlerin simüle edilmesine ve yardımcı işitme cihazlarının gerçek uygulama öncesinde ayarlanmasına imkân sağlayacak.

Erişilebilirlik hedefi ve uluslararası organizasyonlara hazırlık

Kapsayıcı üniversitenin hedefleri yalnızca akademik eğitimle sınırlı kalmıyor. Kurum, Fas’ın İspanya ve Portekiz ile birlikte düzenleyeceği 2030 FIFA Dünya Kupası öncesinde ülkenin organizasyon kapasitesini geliştirmeyi amaçlayan stratejik bir rol de üstleniyor.

Üniversitenin 2027 yılına kadar Fas’ın farklı bölgelerinden ve yurt dışından öğrencilere kapılarını açması planlanıyor. Kurum, otelcilik, ulaşım, bankacılık ve spor tesisleri gibi sektörlerde çalışacak profesyonelleri ve karşılama personelini eğiterek işitme engelli ve işitme güçlüğü yaşayan ziyaretçilerle doğrudan iletişim kurabilecek uzmanlar yetiştirmeyi hedefliyor.

Bu yaklaşım, eğitim altyapısını kamu hizmetlerinin, stadyumların ve diğer tesislerin erişilebilirliğini artıracak önemli bir araca dönüştürüyor. Böylece Fas’ın, yaklaşan uluslararası organizasyonlarda beklenen küresel erişilebilirlik standartlarına uygun biçimde insan kaynağını geliştirmesi amaçlanıyor.