Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 3: ‘Hariri, Canbolat’ın teklifi üzerine bizimle bir araya geldi. Hafız Esed kendisini sınadı’

Merhum Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed (solda) ve suikasta kurban giden Lübnan Başbakanı Refik Hariri. (Getty -AFP)
Merhum Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed (solda) ve suikasta kurban giden Lübnan Başbakanı Refik Hariri. (Getty -AFP)
TT

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 3: ‘Hariri, Canbolat’ın teklifi üzerine bizimle bir araya geldi. Hafız Esed kendisini sınadı’

Merhum Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed (solda) ve suikasta kurban giden Lübnan Başbakanı Refik Hariri. (Getty -AFP)
Merhum Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed (solda) ve suikasta kurban giden Lübnan Başbakanı Refik Hariri. (Getty -AFP)

Suriye’nin eski Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam, Şarku’l Avsat tarafından yayınlanan anılarının üçüncü bölümünde Lübnan’ın eski Başbakanı Refik Hariri ile tanıştığı 1982 yılından suikasta uğrayarak yaşamını yitirdiği 2005’e kadar devam eden ilişkisinin yanı sıra Suriye Devlet Başkanı merhum Hafız Esed’in 1992 yılında hükümet kurmaya onay vermesine ilişkin anılarını paylaşıyor.
Haddam günlüklerinin bu bölümüne 1982 yılının nisan ayında Velid Canbolat’ın talebi üzerine Hariri ile bir araya gelmesiyle başlıyor. Haddam, Esed’in 1992’de hükümeti kurmayı kabul etmeden önce Hariri’yi nasıl imtihandan geçirdiğini aktarıyor:
Haddam, Esed’in Hariri’ye bir anda “Lübnan hükümetinin başında olsanız ve Suudi Arabistan Krallığı ile anlaşmazlık yaşasak nasıl davranırsınız?” diye sorduğunu belirtiyor. Refik Hariri’nin ise şu cevabı verdiğini ifade ediyor:
“Saygıdeğer Başkanım, ben Lübnanlıyım ve ülkemi seviyorum. Ama aynı zamanda Suudiyim. Bir parçam Suudi Arabistan’a ait. Bu nedenle Suudi Arabistan’dan vazgeçemem. Çünkü nankör değilim. Ben bir Arap vatandaşıyım ve Suriye’yi Araplara karşı kucaklayıcı olarak görüyorum. Suriye’den başkasının yanında yer alamam. Bu nedenle eğer bir anlaşmazlık yaşanacak olursa bunu ortadan kaldırmak için çalışır ve her şeyi yoluna koymak için çabalarım. Başaramazsam istifa eder ve evime çekilirim.”
Hafız Esed de kendisine “Bundan başka bir şey söyleyecek olsaydın inanmazdım ve sana olan güvenimi kaybederdin. Ebu Cemal’den (Haddam) Lübnan Cumhurbaşkanı’na Refik Hariri’nin aday gösterilmesini onayladığımızı bildirmesini isteyeceğim” dedi.
Bunun ardından Haddam, Hariri’nin, Esed’in vefat etmesinin ardından karşı karşıya kaldığı ‘güvenlik saldırılarına’ ve Beşşar Esed ile Hariri arasındaki ‘gergin ilişkiye’ dikkat çekiyor.
Dışişleri Bakanı Faruk Şara’nın, 2004 yılında gerçekleştirilen bir parti toplantısında Hariri’nin Suriye’ye karşı bir komplo içinde olduğunu, ayrıca ABD ve Fransa ile Suriye’ye karşı temasta bulunduğuna söylediğine işaret ediyor. Haddam’a göre Esed ayrıca 2005 yılı başlarında düzenlenen bir parti toplantısında şunları söyledi:
“Bir ABD-Fransa komplosu var. Hariri de bize karşı yürütülen bu komplo içinde yer alıyor. Bununun için de destekçilerini etrafında topluyor. Bu da Suriye için tehlike arz ediyor.”
Haddam, 2005 yılının şubat ayının başlarında Hariri’yi uyarmak üzere Beyrut’a gitti. Hariri, 14 Şubat’ta suikasta uğradı. Hariri’nin ölüm haberini aldığında ‘üzüldüğünü’ söyleyen Haddam, “Çünkü Suriye ve Lübnan'a hizmet eden bir dostumu kaybettim” diyor. Haddam söz konusu dönemi anlattı anılarının üçüncü bölümünde şunları aktarıyor:
1982 yılının nisan ayında Velid Canbolat’ın talebi üzerine Refik Hariri ile görüştüm. Bu, onunla ilk görüşmemdi. Hakkında tek bildiğim Lübnan asıllı bir Suudi iş adamı olduğuydu.
Görüşmede kendisnin düşüncelerine, beklentilerine ve Lübnan meselesiyle ilişkisine odaklandım. Hariri muhafazakardı. Bir şey ifade etmeyen ifadelerde bulunuyordu. Lübnan meselesine yaklaşımımızı öğrenmek istediğini fark ettim. Görüşme sona erdikten sonra beni tekrar ziyaret etmek istedi. Ben de memnuniyetle kabul ettim.
İkinci görüşmeyi iki hafta sonra gerçekleştirdik. Bu, Lübnan meselesiyle ilgili beş saat süren bir görüşme oldu. Öğle yemeğini evimde birlikte yedik. Hariri, yetiştirilme tarzı ve yaşadığı koşullardan, ayrıca ‘Arap Milliyetçi Hareketi’ne katılımından açıkça bahsetti.  Ayrıca Filistin Kurtuluş Halk Cephesi Genel Sekreteri George Habaş’ın Suriye hapishanelerinden kaçırılmasına yardım edişini de anlattı.
Bunun yanı sıra Suudi Arabistan Krallığı’na yaptığı seyahatten, ilk projesinden başlayarak üstlendiği büyük görevlerde geçtiği aşamalardan bahsetti. “Lübnan benim büyüyüp yetiştiğim memleketim. Ailem halen orada yaşıyor. Orası hayatımın bir parçası.  Bu nedenle Lübnan krizine bir çözüm bulmak için Suriye’ye daha çok gelmeme izin verin” dedi.
Lübnan krizini, nedenlerini ve koşullarını ayrıntılarıyla ele aldık. Bence krizin iki nedeni vardı: İlki, Lübnanlıların tek bir halk haline gelmesini engelleyen ülkedeki mezhepsel sistem. İkincisi ise kendini Hristiyan siyasi oluşumlarla çatışmada bulan Filistin direnişinin koşullarıyla ilgili.
Söz konusu analiz üzerinde anlaştık. Bunlarla nasıl başa çıkılacağını ve çözüme nasıl ulaşılacağını ele aldık. Görüşme uzadı ve Hariri bize üzerinde konuşmamız için yazılı bir taslak sunacağı konusunda söz verdi. Gerçekten de sonraki görüşmeye üzerinde tartıştığımız bir taslakla geldi. Bazı itirazlarım vardı. Çünkü proje, ülkenin anayasal kurumlarındaki mezhepçi karakteri ve mezhepler arasında görev dağılımını koruyordu. Kendisi, bu sorunların aşamalı olarak çözülmesinden yanaydı. Ben dekendisine şunları söyledim:
“1920’li yıllarda hazırlanan Lübnan anayasası, bir süre sonra siyasi mezhepçiliği ortadan kaldıracak bir metin içeriyordu. Bu, 1920’den bugüne kadar sürdü. Dolayısıyla geçiş için belirli bir tarih yoksa mezhepçilik olduğu gibi kalacak ve Lübnanlıların yıllardır tanık olduğu çatışma devam edecek.”
Geçiş aşamasının süresini belirleme konusunda anlaştık. Projeyi Lübnan’a götürdü ve Lübnanlı yetkililere sundu. Bazıları bunu onaylarken bazıları ise itiraz edip mezhepçi formüle bağlı kalmak istedi.
Hariri her hafta Şam’a geliyordu. Kimi zaman Lübnan ulusal meselelerini ele almak için kimi zaman da merhum Kral Fahd bin Abdulaziz’den Cumhurbaşkanı Hafız Esed’e mesajlar iletmek için ziyaret gerçekleştiriyoru.
1992 yılına gelindiğinde Lübnan’da seçimler yapıldı. Anayasaya göre mevcut hükümetin istifa etmesi ve ardından yeni bir hükümet kurulması gerekiyordu.
Baniyas’daydım. Cumhurbaşkanlığı’ndan arandım. Cumhurbaşkanı Hafız Esed’in yanına gelmemi istediği bildirildi. Kendisi o sırada Lazkiye’de sahildeydi. Yanına gittim. Görüşmede Lübnan’daki yeni Başbakan’ın kim olacağını ele aldık. Ülkedeki tanınmış tüm siyasi isimleri tartıştık. Herhangi biri üzerinde anlaşmaya varamadık. Çünkü aralarında Lübnanlı partileri bir araya getirebilecek hiç kimse yoktu.
Esed bana Hariri’nin Şam’a gelip gelmediğini sordu. Ona haftalık olarak geldiğini söyledim. Bu defa da Refik Hariri’nin bu göreve uygun olup olmadığına ilişkin fikrimi öğrenmek istedi. Birçok ayırıcı özelliği bulunduğunu, ister Müslüman isterse Hristiyan olsun Lübnan’daki tüm taraflarla bağlantıları olduğunu söyledim. Bizle, Suudi Arabistan Krallığı’yla, birçok Arap devletiyle ve bazı Batı ülkeleriyle iyi bağlantıları olduğuna dikkat çektim. Esed, “Sorun şu ki, Suudi Arabistan ile anlaşmazlığa düşersek kimin yanında yer alacak?” diye sordu. Ben de “Bu, Refik’e sizin sormanız gereken bir soru. Bunu siz öğrenebilirsiniz, soruyu soran sizsiniz” cevabını verdim.
Cumhurbaşkanı Esed benden Hariri’yi davet etmemi istedi. Şam’a döndüm ve kendisiyle bir telefon görüşmesi gerçekleştirdim. Hemen Şam’a gelmesini istedim. Nitekim dört saatten az bir süre içinde Şam’a geldi. Onu ben karşıladım. Bana, “Neden böyle bir şey talep edildi?” diye sordu. Cumhurbaşkanı’nın kendisine sormak istediği sorular olduğunu bildirdim. Konunun ne olduğunu öğrenmek için ısrar etti. Konunun muhatabının ben olmadığımı söyledim. Cevabının doğal ve hazırlıksız olması için davetin nedenini öğrenmemesine özen gösterdim.
Hariri ertesi gün Lazkiye’ye gitti. Cumhurbaşkanı Esed kendisiyle üç saatten uzun süren bir görüşme gerçekleştirdi. İki saatten uzunca bir süre Lübnan’la ilgisi olmayan konular hakkında konuştuktan sonra Lübnan, Cumhurbaşkanı Elias Hravi ve Lübnanlı siyasetçiler hakkında sorular sormaya başladı. Önyargısız bir biçimde, kimseye gereksiz övgüde bulunmadan cevap verdi. Esed aniden “Lübnan hükümetinin başında olsanız ve Suudi Arabistan Krallığı ile anlaşmazlık yaşasak nasıl davranırsınız?’ diye sordu. Refik Hariri’nin cevabı ise şöyle oldu:
“Saygıdeğer Başkanım, ben Lübnanlıyım ve ülkemi seviyorum. Ama aynı zamanda Suudiyim. Bir parçam Suudi Arabistan’a ait. Bu nedenle Suudi Arabistan’dan vazgeçemem. Çünkü nankör değilim. Ben bir Arap vatandaşıyım ve Suriye’yi Araplara karşı kucaklayıcı olarak görüyorum. Suriye’den başkasının yanında yer alamam. Bu nedenle eğer bir anlaşmazlık yaşanacak olursa bunu ortadan kaldırmak için çalışır ve her şeyi yoluna koymak için çabalarım. Başaramazsam istifa eder ve evime çekilirim.”
Esed, “Bundan başka bir şey söyleyecek olsaydın sana inanmazdım ve san olan güvenimi kaybederdin. Ebu Cemal’den (Haddam) Lübnan Cumhurbaşkanı’na Refik Hariri’nin aday gösterilmesini onayladığımızı bildirmesini isteyeceğim” dedi.
Refik Hariri, bu şekilde Lübnan Başbakanı oldu. Esed ve bana söylediği her şeye bağlı kaldı. Dış ilişkileriyle Suriye’ye büyük hizmetlerde bulundu. Hariri ayrıca Lübnan’da hükümet meselesi gündeme gelmeden önce Suriye’ye bir hediye olarak ‘bir konferans sarayı’ ve ona bağlı bir otel inşa etmeyi teklif edip cumhurbaşkanlığı sarayının inşaatını da tamamladı.
Ancak Başbakan Hariri, Suriye güvenlik birimlerinin bazı hamlelerine maruz kaldı. Bunlar Hariri’nin Lübnan ve Suriye’ye hizmet açısından neler sağlayabileceğini bilen Cumhurbaşkanı Esed’in vefatından sonra daha da arttı.
Beşşar, iktidara geldikten sonra Hariri’ye karşı harekete geçti. Daha önce ağabeyi Basil’e bağlı bulunan ve Lübnan ile ilgili çıkarları olan Lübnanlı bir grup tarafından kışkırtıldı. Beşşar’da Hariri’ye karşı gergin bir tavır gelişti. Bu durum, Beşşar’ın Lübnan’daki arkadaşlarının Hariri’ye karşı daha fazla hamlelerde bulunmasına neden oldu. Bu hamleler hem Arap ülkeleri hem de uluslararası arenada Beşşar’ın izolasyonunun artmasına neden oldu. Kendini tek bir seçenekle karşı karşıya buldu: İran’ın kollarına atlamak.
Beşşar Esed ile yapılan çok sayıda görüşmenin ardından durum sakinleşti. Lübnan’da cumhurbaşkanlığı seçimleri yapılması planlanıyordu. Ancak Beşşar, Emil Lahud’un görev süresini uzatma konusunda ısrarcı davrandı. Bazı Müslümanlar, ulusal güçler ve siyasi partiler sürenin uzatılması operasyonuna karşı kampanyalarını yoğunlaştırdılar.
O aşamada, Beşşar’ın Hariri’ye karşı yeni bir kampanya başlattığına dair işaretler ortaya çıktı. Bu, ‘Ulusal İlerici Cephe’ (Baas liderliğindeki yetkili partileri içeren bir koalisyon) toplantısında daha belirgin bir şekilde görüldü. Söz konusu toplantıda Dışişleri Bakanı Faruk Şara, bölge ve Lübnan’daki durum hakkında yaptığı siyasi sunumda Hariri’yle ilişkileri sorulduğuna “ABD ve Fransa ile Suriye’ye karşı bir komplo içinde” dedi.
Bu haber bana ulaştığında “Esed’i arayıp Hariri'nin hükümeti kurmayacağını ve Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'a para ödeyeceğini söylemesi için Şara'ya bir talimat verdiniz mi?” diye sordum. Ulusal İlerici Cephe Koalisyonu toplantısında olanları anlattım. “Bu sözler, ABD, Fransa veya Hariri’nin kulağına giderse söz konusu suçlamalara verilecek tepkilerin ciddiyetini tahmin edemiyor musunuz? Yaşadığımız abluka yetmiyor mu?” dedim. Esed de şunları söyledi:
“Onu azarlayacağım. Başbakan Hariri’yi arayıp Suriye’nin kendisine saygı duyduğunu ve ilerleyen günlerde kendisini kabul edeceğimi bildirir misiniz?”
18 Ağustos 2004 tarihinde yıllık sağlık kontrollerim için Fransa’ya seyahatim vesilesiyle vedalaşmak için Cumhurbaşkanı Esed ile görüştüm. Görüşmede Albay Lahud’un görev süresinin uzatılması meselesini ele aldık. Esed’e “Durum nedir?” diye sordum. Bana uzatmama kararını aldığını söyledi. Ardından sözlerini şöyle sürdürdü:
“Uluslararası düzeyde kimse onaylamıyor. Arap ülkeleri de razı değil. Lübnanlıların büyük çoğunluğu itiraz ediyor. Cumhurbaşkanı Lahud’a süreyi uzatma niyetimiz olmadığını bildirdim. Lahud, bu konudaki tavrımızın ne olduğunu net bir şekilde öğrendi.”
Bunun üzerine “Umarım kimse sizi tavrınızı değiştirmeye zorlamaz. Görev süresini uzatmanın sonuçlarına katlanamazsınız. Suriye uzatma nedeniyle olabilecekleri kaldıramaz” dedim. Bana “Uzatmama kararı aldım. Cumhurbaşkanı Lahud ile bu konuda net konuştum” yanıtını verdi.
Birkaç gün sonra Başbakan Hariri’den ben Fransa’dayken bir telefon aldım. Dr. Beşşar Esed’in uzatma konusundaki fikrini değiştirdiğini söyledi. Ona bunun imkansız olduğunu, birkaç gün önce bana kesinlikle uzatmayacağını söylediğini ifade ettim.  Hariri benden kendisine ne yaptığı konusunda fikir vermemi istedi. Ona “Parlamento oturumlarına katılmanızı tavsiye ederim” diyerek uzatmayı kabul edip ardından da doğrudan yurt dışına gitmesini tavsiye ettim. Hariri ise bunun üzerine şunları söyledi:
“Beşşar erken saatlerde beni çağırdı. Gergindi. Bana ‘Lübnan’da cumhurbaşkanını seçmeye karar veren siz değilsiniz, benim. Kararıma karşı çıkanın ne yapacağımı da bilmesi gerek. Şu an sizden onay istemiyorum. Lübnan’a gidin ve söylediklerimi düşünün’ dedi.”
Paris’ten döndüm ve 6 Eylül’de Cumhurbaşkanı Beşşar Esed ile görüştüm. Lübnan’daki durum hakkında konuştuk. Kendisine uzatmama kararından neden vazgeçtiğini sordum. “Suriye, tehlike çukurunun kenarında duruyordu. Şimdi tam da ortasına düştü” dedim. Bana, “ABD’li biri yanıma geldi ve bana ülkesinin herhangi bir işlem yapmayacağına dair güvence verdi” dedi. “Vasfı ve görevini bilmediğiniz birinden mi güvence alıyorsunuz? Bugün Suriye yabancılar ve Arap dünyası arasında bir çıkmazda” dedim. “Ne yapabilirim?” diye sordu. Cevabım şöyle oldu:
“Lübnan'ı istikrara kavuşturmak için ülkedeki güçleri birleştirmek için çalışmak. Nebhi Berri, Refik Hariri, Velid Canbolat ve bazı Hristiyan figürleri ile Suriye tarafından desteklenen bir Lübnan uzlaşması üzerinde anlaşmaya davet etmek.”
Kendisi dediklerimi destekledi ancak maalesef hiçbir şey yapmadı.
Birkaç gün sonra Cumhurbaşkanlığı Sarayı’ndan, Başbakan Hariri’ye Cumhurbaşkanı Esed ile görüşmek üzere bir davet yapıldı. Nitekim istifa edeceğini açıklayan Hariri görüşmeye gitti. Cumhurbaşkanı Esed ile görüşmeden önce yönetimde kalmak istemediğini, ne yapması gerektiğini sordu. Kendisine “İstifa konusunda ısrarcı olun. Baskı yapacak olursa ona tüm taraflar arasındaki Lübnan ulusal uzlaşması konusunu götürün” dedim.
Nitekim görüşmede Refik Hariri istifa konusundaki tutumunda oldukça kararlı durdu. Cumhurbaşkanı Esed, “İstifadan vazgeçme şartlarınız nedir?” diye sordu. Hariri “Herkesin istisnasız katılacağı bir ulusal uzlaşma toplantısı yapılıp, ulusal birlik hükümeti kurulması, karar verme özgürlüğü sunulması ve Cumhurbaşkanı Lahud’un yönetişim işlerine karışmaması” cevabını verdi. Esed bu şartları kabul ettiğini söyledi. “Hükümeti istediğiniz gibi kurun. Benim herhangi bir adayım yok” dedi. Hariri “Sizin aklınızda bazı adaylar varsa, benim için sorun değil” yanıtını verdi. Beşşar de kendisine “İstediğinizi seçin. Ancak Süleyman Franjiye’ye bakanlık verilmesini istiyorum” dedi. Refik, “Bu mümkün. Süleyman Franjiye’den yararlanmak faydalı olacaktır” cevabını verdi.
Günler, haftalar geçti ve hükümet kurulmadı. Ekim ayı başlarında Mervan Hammade’ye bir suikast girişiminde bulunuldu. Böylece Lübnan’daki gerilimlere bir yenisi daha eklenmiş oldu. Lübnan’daki tarafların ve güçlerin fikirlerini yaklaştırma konusunda katkıda bulunan Mervan Hammade ile aramızdaki dostluk göz önüne alındığında kendisini hastanede ziyaret etmek üzere Beyrut’a gitmeye karar verdim. Esed’e Hammade’nin durumundan emin olmak için Beyrut’a gideceğimi bildirdim. Bana “Bundan bizi sorumlu tutacaklar” yanıtını verdi.
Beşşar, hiçbir gerekçe göstermeden Hariri'ye karşı bir kampanya başlattı. Lübnan’daki destekçilerinden Hariri’ye karşı bir yargılama kampanyası başlatmalarını istedi. Bu durum Hariri’yi görevlendirilmesinin üzerinden bir ay geçtiği halde hükümeti kuramadığı için özür dilemesine neden oldu. Hariri ile yaptığım bir telefon görüşmesinde, “Neden hükümeti kurmadınız?” diye sordum. “Sizinkiler engeller çıkardı” diye cevap verdi. Hariri ile görüştükten sonra Esed’i aradım “Lübnan'da hükümetin kurulmasındaki gecikme hakkında bir fikriniz var mı?” diye sordum. Bana, “Bizim bir ilgimiz yok. Hariri istediği gibi hareket etsin. Ona yardım için müdahalede bulunmayacağız” yanıtını verdi.
15 Ocak 2005’te Baas partisinin bölge liderliği, partiyle ilgili baz meseleleri ele almak üzere bir toplantı düzenledi. Bu toplantıda Esed, şunları söyledi:
“Lübnan hakkında konuşacağım. Bir ABD-Fransa komplosu söz konusu. Bize komplo kuran Hariri de bunun içinde. Destekçilerini çevresinde topluyor. Bu da Suriye için tehlike arz ediyor.”
Parti üyeleri bu duydukları karşısında şok oldular. Toplantıdan çıkarken Esed’in bu söylemlerindeki değişimin sebebini sorguluyorlardı. Toplantıdan çıktıktan sonra Esed’i aradım ve şunları söyledim:
“Fransa, ABD ve Hariri’ye karşı yürütülen kampanyadaki çıkarınız nedir? Bu konuşmanın sızdırılması halinde meydana gelecek tehlikenin farkında mısınız? Sünni grubun birleşmesinin Suriye için bir tehdit oluşturduğunu söylemekle ne kast ediyorsunuz? Şii grubun Hasan Nasrallah ve Marunilerin Süleyman Franjiye etrafında birleşmesi bir tehdit değil mi? Peki Sünniler? Suriye’nin büyük çoğunluğunun Sünni olduğunu unuttun mu? Söylediklerinizin tehlikesinin farkında mısınız?”
Sorularıma cevap vermedi. Tek söylediği” Ortada bir komplo var” oldu.
Ertesi gün Hariri ile güçlü bağları olan Muhsin Dellul ile görüştüm. Kendisine Beşşar’ın söylediklerinden bahsettim. Ondan, Refik’e karşı çok büyük bir nefret olduğunu ve hemen Lübnan’dan ayrılması gerektiğini bildirmesini istedim. Delluli Şam’dan ayrılıp Beyrut’a gitti ve mesajımı Hariri’ye iletti.
2005 yılının şubat ayının başlarında Amerikan Üniversite Hastanesi'nde sağlık kontrollerine girmek için Beyrut'a gittim. Kontrollerim sona erdikten sonra evinde Hariri’yi ziyaret ettim. Yanında misafirleri vardı. Evindeki ofisine geçtik. Hariri bana, “Muhsin’in bana bahsettiği konu nedir?” diye sordu. Ona, “Beşşar’ın söyledikleri gayet netti. Komplo suçlamasının cezası ölümdür. Bu nedenle bir an evvel Beyrut’tan ayrılmanız gerek” dedim. Bana, “Beşşar ve kardeşi Mahir’in arasındaki ilişki nasıl? Aralarında bir anlaşmazlık var mı?” diye sordu. Herhangi bir anlaşmazlık olmadığını söyledim. “Mahir bana beni sevdiklerini ve yardım edeceklerini ifade ettiği bir mektup yolladı. Şam’a gittiğimde beni ziyaretine beklediğini ve beni desteklemek istediklerini söyledi. Beni öldürme niyetleri varsa neden böyle bir mektup gönderdi?” sorusunu yöneltti. “Mahir’in gönderdiği bu mektup, suçlarını işleyene kadar sizi Lübnan’da tutmayı amaçlıyor” dedim. Öğle yemeğinin ardından kendisiyle vedalaşıp en kısa sürede ülkeden ayrılmasını diledim. Bana, “Seçim yasasıyla ilgili oy kullanmam gerek” dedi. Kendisine “Ey Ebu Baha, hangisi daha önemli hayatınız mı yoksa seçimler mi? Ülkeyi terk ederseniz Lübnan’ın yararına çalışmaya devam edebilirsiniz ancak kalırsanız bu suçu işleyecekler” diyerek Şam’a döndüm.  
Eve üzgün döndüm. Çünkü Suriye ve Lübnan’a hizmet eden bir dostumu kaybettim. Ebu Baha ile ilişkimizin nasıl başladığını düşündüm. İlk kez Velid Canbolat’ın talebi üzerine beni ziyaret etmişti. Beyrut’a ne zaman gelse Şam’a uğradı. Cumhurbaşkanı Hafız Esed’in Hariri’ye ilişkin tutumunu hatırladım. Onu Suriye güvenlik birimlerinin hamlelerinden nasıl koruduğunu anımsadım. Bir keresinde Suriye rejimine ve Beşşar Esed’e yakın Lübnanlılar, Hariri’yi bakanlıktan çıkarma girişiminde bulundular. Hafız Esed, oldukça sert bir tavırla Hariri’nin Suriye’ye hizmet ettiğini, Arap ülkeleri ve uluslararası arenadaki ilişkilerini Suriye yararına kullandığını söyledi.
Hariri’nin suikasta uğradığı gün Lübnan’a gittim. Evinin önünde büyük bir kalabalık vardı. Araçtan indiğimde bir adamın, “Bu burada ne yapıyor?” diye sorduğunu işittim. Bir başkası ona “Bu, Ebu Baha’nın dostu. Ondan hoşlanmayanlardan değil” diye cevap verdi.
Yaklaşık iki saat orada kalıp Şam’a geri döndüm.
Defnedildiği gün Esed’in sekreteri Ebu selim Dabul’u arayıp, merhum Hariri’nin cenaze törenine katılacağımı bildirdim. Ebu Selim daha sonra beni arayıp “Cumhurbaşkanı Esed, ‘Eğer törene katılmak istiyorsa bir Cumhurbaşkanı Yardımcısı olarak değil, şahsi olarak katılsın’ dedi” mesajını iletti. Dostu olarak gittiğimi söyledim.
Um Cemal ve çocuklarımla birlikte Beyrut’a gidip cenaze törenine katıldım. Arap ve yabancı birçok önemli isim kabre yakın bir yerde oturuyordu. Emin Cemayel ve Parlamento Başkanı Nebih Berri’nin yakınındaydım. Berri ısrarla evinde öğle yemeğine davet etti. Berri, üzgündü. Başbakan Hariri’nin başına gelenin kendisinin de başına gelmesinden endişe duyuyordu.
Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 6: Saddam ile Rafsancani arasında gizli barış mektuplaşmaları oldu

Eski Suriye Dışişleri Bakanı Haddam’ın günlükleri 5: Bush, Avn’ın ‘engel’ olduğunu bildirdiği bir mektup gönderdi… Esed bunu isyanı sonlandırmak için bir ‘yeşil ışık’ olarak nitelendirdi

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 4: ‘Güçlerimiz Hizbullah’ın kışlasına saldırdı’

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 2: ‘Esed fikrini değiştirdi, Lahud’a verdiği süreyi uzattı. Suriye uluslararası iradeyle çarpıştı’

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 1: ‘Esed, Irak muhalefetine sahte vaatlerde bulunmayı önerirken Hatemi bir Kürt devletine karşı uyarı yaptı’
 



Muhammed ed-Dayf'ın son aylarına dair bilinmeyenler: Refah sokaklarında uyudu, korumasız hareket etti

Hamas liderleri Yahya Sinvar, İsmail Heniyye, Muhammed Sinvar ve Muhammed ed-Dayf'ı gösteren görüntü (Kassam Tugayları'nın yayımladığı videodan ekran görüntüsü)
Hamas liderleri Yahya Sinvar, İsmail Heniyye, Muhammed Sinvar ve Muhammed ed-Dayf'ı gösteren görüntü (Kassam Tugayları'nın yayımladığı videodan ekran görüntüsü)
TT

Muhammed ed-Dayf'ın son aylarına dair bilinmeyenler: Refah sokaklarında uyudu, korumasız hareket etti

Hamas liderleri Yahya Sinvar, İsmail Heniyye, Muhammed Sinvar ve Muhammed ed-Dayf'ı gösteren görüntü (Kassam Tugayları'nın yayımladığı videodan ekran görüntüsü)
Hamas liderleri Yahya Sinvar, İsmail Heniyye, Muhammed Sinvar ve Muhammed ed-Dayf'ı gösteren görüntü (Kassam Tugayları'nın yayımladığı videodan ekran görüntüsü)

13 Temmuz 2024'te, yaklaşık üç dakika boyunca İsrail savaş uçakları Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'un el-Mevasi bölgesinde bulunan açık bir arazi üzerindeki küçük bir binaya tonlarca patlayıcı bıraktı. Saldırının yoğunluğu, hedefin son derece önemli bir isim olduğu izlenimini daha ilk andan itibaren oluşturdu.

Saatler sonra İsrail, hedefin Hamas'ın silahlı kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları'nın Genel Komutanı Muhammed ed-Dayf olduğunu açıkladı. Hamas ise hedef alınan yerin Gazze'nin çeşitli bölgelerinden gelen sivillerin sığındığı bir alan olduğunu belirterek bu iddiayı kesin bir dille reddetti.

Ancak yaklaşık altı ay sonra, 30 Ocak 2025'te Kassam Tugayları, Dayf'ın Han Yunus Tugayı Komutanı Rafi Selame ile birlikte öldürüldüğünü doğruladı. Açıklamada Dayf'ın yardımcısı Mervan İsa'nın da hayatını kaybeden komutanlar arasında olduğu belirtildi.

"Onun Gazze kentinde olduğunu düşünüyorlardı"

Hamas'a yakın kaynaklar, Şarku'l Avsat'a yaptığı açıklamada, Dayf'ın öldürüldüğüne ilişkin ilk inkârın, hareketin birçok üst düzey yöneticisinin onun Gazze kentinde bulunduğuna inanmasından kaynaklandığını söyledi. Kaynaklara göre bazı yöneticiler ise Dayf'ın Gazze Şeridi'nin güneyinde olduğunu biliyor ancak tam yerini bilmiyordu.

frgfr
İsrail'in, 13 Temmuz 2024'te Han Yunus yakınlarındaki el-Mevasi bölgesinde Kassam Tugayları komutanları Muhammed ed-Dayf ve Rafi Selame'ye yönelik suikast operasyonu kapsamında hedef aldığı noktadaki yıkım (AFP)

Medyaya çıkarak Dayf'ın öldürüldüğünü reddeden bazı Hamas yöneticilerinin, onun tünellerden birinde bulunduğunu düşündüğü ifade edilirken, kaynaklardan biri "Dayf savaşın başlamasından bu yana tünellere sığınmadı. Muhtemelen sadece bir kez buna mecbur kaldı" dedi.

Dayf'ın öldürüldüğü yerin aslında Han Yunus Tugayı Komutanı Rafi Selame'ye ait olduğu belirtilirken, saldırıda Selame'nin çok sayıda yakını ve Kassam Tugayları'na bağlı güvenlik görevlileri de yaşamını yitirdi.

Ancak Dayf'ın suikasttan önceki son ayları ile Gazze içinde nasıl hareket ettiği uzun süre gizemini korudu. Şarku'l Avsat, ölümünün ikinci yıl dönümünde Hamas kaynaklarına İsrail'in onun kimliğini nasıl tespit edip yerini belirlediğini sordu.

İki Hamas kaynağına göre Dayf, 7 Ekim 2023 saldırısının başladığı sırada gerçekten de Gazze kentindeydi ve İsrail'in özellikle sahil yolu er-Reşid Caddesi'nin bulunduğu Netzarim Koridoru üzerinde tam kontrol sağlamasından birkaç gün öncesine kadar kuzeyde kaldı. İsrail önce koridorun doğusundaki Selahaddin Caddesi'ni ele geçirirken, sahil yolu iki haftadan uzun süre daha açık kalmıştı.

"Korumasız hareket etti, iletişim tamamen kesildi"

Gazze'de bulunan ve Dayf'ın yakın çevresinden bilgi alan iki kaynak, Kassam Tugayları Komutanı'nın Kasım 2023'ün başında özel korumaları olmadan tek başına Gazze kentinden ayrılarak güneye, Refah'a geçtiğini söyledi.

Hamas'tan konuya vakıf bir başka kaynak ise daha sonra Kassam Tugayları'nın komutasını devralan ve Mayıs ayında İsrail tarafından öldürülen İzzeddin el-Haddad'ın da aralarında bulunduğu bazı komutanların Dayf'a Gazze'de kalmasını tavsiye ettiğini aktardı.

rfgtbgrfb
Kassam Tugayları'nın, Muhammed ed-Dayf'ın ölümünü duyururken paylaştığı fotoğraf (Telegram)

Kaynağa göre komutanlar, yoğun güvenlik baskısına rağmen onu koruyabileceklerini söyleseler de Dayf sahadaki operasyonları yönetmeyi ve o dönemde henüz başlamamış olan müzakerelere ilişkin olası siyasi gelişmeleri yakından takip etmeyi tercih etti.

Aynı kaynak, kullanılan iletişim yönteminin kesintiye uğraması nedeniyle Dayf'la dört günden uzun süre bağlantı kurulamadığını belirtti.

"Onu güvenli bölgeye götürmesi gereken aracı kişiyle buluşamayınca güneye, Refah'ın iç kesimlerine ilerlemek zorunda kaldı" diyen kaynak, bu süre boyunca Dayf'ın Kassam Tugayları'nın güvenli noktalarından hiçbirine ulaşamadığını söyledi.

Kaynağın aktardığına göre İsrail istihbaratının elinde Dayf'ın güncel bir fotoğrafının bulunmaması ve Filistinlilerin de yüzünü tanımaması sayesinde, Dayf bu dört gün boyunca Refah sokaklarında uyudu, bir geceyi de kentteki camilerden birinde geçirdi ve kimse onu fark etmedi.

xccxd
Sağdan sola, İsrail'in ayrı saldırılarda öldürdüğünü açıkladığı Kassam Tugayları komutanları: Muhammed Avde, Rafi Selame, Ebu Ubeyde ve Muhammed ed-Dayf (İsrail ordusunun yayımladığı fotoğraf)

2023'ün son aylarında Refah, savaş sırasında 1 milyon 300 binden fazla Filistinlinin sığındığı ve tarihin en yoğun nüfus hareketlerinden birine sahne olan kent konumundaydı.

Bir başka Hamas kaynağı ise iletişimin yeniden nasıl kurulduğunu şöyle anlattı:

"Kassam'ın sahadaki mensuplarından biri Dayf'ı tesadüfen tanıdı ve onu güvenli bir yere götürdü. Daha sonra Han Yunus'a nakledildi. Oradan da başka bir aracı vasıtasıyla Rafi Selame'nin bulunduğu yere ulaştırıldı. İkili daha sonra birkaç farklı noktaya geçti ve sonunda öldürüldükleri yerde kaldılar."

Kassam komutanına dair bilinmeyen görüntü

Kaynaklardan biri, son yıllarda Dayf'ın Kassam Tugayları'nın diğer komutanlarına kıyasla daha fazla görünür olmasına ve askeri noktalara çeşitli ziyaretler gerçekleştirmesine rağmen İsrail istihbaratının onun hakkında net bir profil oluşturamadığını söyledi.

Kaynağa göre İsrail'in elindeki bilgiler, Dayf'ın yaralı olduğu, en az bir ayağını kaybettiği ya da ayağı veya elinde ağır bir yaralanma bulunduğu yönündeydi.

Aynı kaynak, Dayf'ın iki ayrı olayda ağır yaralanmasının ardından sahte kimlikle Gazze dışına tedavi için çıkarılması yönünde girişimler yapıldığını ancak bunların başarısız olduğunu ve Dayf'ın Gazze'de kalmakta ısrar ettiğini anlattı.

Buna karşılık başka bir kaynak, "Görünüşe göre belirli bir dönemde kısa süreliğine tedavi amacıyla Gazze dışına çıktı, ardından geri döndü" ifadelerini kullandı. Ancak bu bilgi diğer kaynaklar tarafından doğrulanmadı.

xsdvfgrth
Filistinliler, 1 Kasım 2023'te Gazze Şeridi ile Mısır arasındaki Refah Sınır Kapısı'ndan geçmek için bekliyor (EPA)

Hamas'tan üç kaynağa göre İsrail, Dayf'ın sağlık durumunu ve fiziksel görünümünü uzun süre kesin olarak belirleyemedi. Bunun ancak İsrail güçlerinin Gazze'nin iç kesimlerindeki bazı noktalarda ele geçirdiği video kayıtları ve fotoğraflar sayesinde mümkün olduğu belirtildi.

Kaynaklara göre söz konusu görüntülerde Dayf, Kassam Tugayları komutanlarının katıldığı çeşitli etkinliklerde yer alıyordu. Bu materyaller İsrail istihbaratı tarafından analiz edildi; yüzlerce muhbir görevlendirilerek Dayf'ın fotoğrafları dağıtıldı. Ayrıca görüntüler yapay zekâ sistemleriyle incelendi ve savaş öncesinde 7 Ekim saldırısının hazırlıkları sırasında kaydedilen son görüntülerindeki sesi de dâhil olmak üzere elde edilen veriler istihbarat araçlarına ve insansız hava araçlarına yüklendi.

Hamas kaynaklarına göre tüm bu çalışmaların sonucunda İsrail, Dayf'ın yerini tespit ederek suikastı gerçekleştirmeyi başardı.


ABD’nin Libya’daki derin adımları ve Rusya’nın ne yapmak istediğine dair bilinmezlik

ABD Başkanı Donald Trump'ın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Kıdemli Danışmanı Massad Boulos, ABD heyetiyle birlikte Mareşal Halife Hafter’in yanında (Libya Silahlı Kuvvetleri Komutanlığı Basın Ofisi) 
ABD Başkanı Donald Trump'ın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Kıdemli Danışmanı Massad Boulos, ABD heyetiyle birlikte Mareşal Halife Hafter’in yanında (Libya Silahlı Kuvvetleri Komutanlığı Basın Ofisi) 
TT

ABD’nin Libya’daki derin adımları ve Rusya’nın ne yapmak istediğine dair bilinmezlik

ABD Başkanı Donald Trump'ın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Kıdemli Danışmanı Massad Boulos, ABD heyetiyle birlikte Mareşal Halife Hafter’in yanında (Libya Silahlı Kuvvetleri Komutanlığı Basın Ofisi) 
ABD Başkanı Donald Trump'ın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Kıdemli Danışmanı Massad Boulos, ABD heyetiyle birlikte Mareşal Halife Hafter’in yanında (Libya Silahlı Kuvvetleri Komutanlığı Basın Ofisi) 

Kerime Naci

Washington'ın Libya kurumlarını birleştirmeye ve tek bir yürütme organına yönelmeye dönük girişimlerini destekleme amacıyla yürüttüğü seferberlik ile Afrika Sahil bölgesindeki -özellikle Mali'deki gerginliklerin tırmanması- gelişmeler arasında sıkışan Moskova, Batı ve Kuzey Afrika'daki bölgesel ve uluslararası nüfuzunu korumaya yönelik jeopolitik bir sınavla karşı karşıya. Bu durum, Libya'nın Rusya için Akdeniz ve Afrika Sahil bölgesine açılan bir kapı niteliği taşıması nedeniyle daha da önem kazanıyor. Peki Moskova, bölgedeki nüfuz araçlarını yeniden düzenleyerek genişlemesini koruma konusunda başarılı olabilecek mi?

Hareket kabiliyeti önündeki zorluk

Washington merkezli Stratejik Politika ve Barış Merkezi Müdür Halid el-Muşeyti, Rusya'nın Libya'daki rolünün önceki yıllara kıyasla belirgin bir gerileme yaşadığını belirtiyor. Muşeyti, diplomatik düzeyde bile geçtiğimiz yıldan bu yana Libya'nın üst düzey Rus yetkililerin ziyaretine tanık olmadığını, buna karşılık ABD'nin Libya'daki diplomatik ve istihbarat hareketliliğinin art arda sürdüğünü, bunun da Rus varlığında görece bir gerilemeyi yansıttığını vurguluyor.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Muşeyti, bu gerilemeyi Moskova'nın askeri ve ekonomik kapasitesinin büyük bölümünü tüketen Ukrayna savaşıyla meşgul olmasına bağlıyor. Bu durumun Rusya'yı ister genel olarak Afrika'da ister özellikle Libya'da olsun, nüfuzunu genişletmesine imkan tanımayan bir konuma soktuğunu düşünen Muşeyti ayrıca, bölgedeki ABD varlığının artmasının, Rusya'nın nüfuzunu güçlendirmeye yönelik herhangi bir hareketini daha da zorlaştırdığına dikkati çekti.

dewfergr
Libya'nın güneydoğusunda Libya Ulusal Ordusu tarafından düzenlenen Onur Kalkanı 2 Askeri Tatbikatından bir kare 16 Mayıs 2026 (AFP)

Independent Arabia'ya konuşan Muşeyti, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in, ABD Başkanı Donald Trump ile gerginliği artırabilecek her türlü adımdan, özellikle bu adımların Afrika'da veya Libya'da Rus genişlemesi olarak yorumlanabilecek nitelikte olması durumunda, kaçınmaya özen gösterdiğini belirtti. Bu tür adımların, Moskova ile Washington arasında olası bir yakınlaşma veya mutabakatı engelleyebileceğini kaydetti.

Rusya'nın mevcut aşamadaki önceliğinin, dış nüfuzunu genişletmeye çalışmaktan ziyade, başta Afrika Sahil bölgesindeki nüfuzunun sarsılma ihtimali, Libya'daki konumunu koruma ve Ukrayna savaşından etkilenen kaynaklarını yönetme gibi doğrudan zorluklarını idare etmek olduğunu belirten Muşeyti, bu durumu, Rusya'nın Libya'daki faaliyet düzeyinin önceki dönemlere kıyasla gerilemesi olarak açıkladı.

Muşeyti, Rusya'nın Libya dosyasındaki tek nüfuz aracının, Akdeniz ve Afrika Sahil bölgesine açılan başlıca bir sıçrama noktası olarak değerlendirdiği Libya'daki genişlemesini korumak amacıyla, ABD girişimiyle ilgili olarak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde alınacak herhangi bir kararı engellemek olduğunu belirtti.

Çıkar çatışması

Öte yandan uluslararası hukuk ve diplomatik ilişkiler profesörü Yusuf bin Osman, Libya'da yaşanan jeopolitik dönüşümlerin, krizin artık iktidar mücadelesi veya devlet inşası süreçlerindeki tıkanıklıkla sınırlı olan iç boyutla açıklanamayacağını, aksine büyük güçlerin stratejik çıkar hesapları ve nüfuz alanlarını yeniden şekillendirme düşüncesiyle hareket ettiği daha geniş bir uluslararası tablonun parçası haline geldiğini vurguladı.

ABD ile Rusya arasında Libya sahnesinde artan rekabetin, Libya dosyasının yerel bir krizden, hayati konumlar ve güç dengeleri üzerindeki uluslararası rekabet alanlarından birine dönüştüğünü yansıttığına işaret eden Bin Osman, bu rekabetin bazı boyutlarıyla, Washington ile Sovyetler Birliği arasındaki Soğuk Savaş döneminin, tarafların doğrudan çatışma yerine genellikle bölgesel vekil sahalar üzerinden mücadeleyi yürüttüğü mantığının izlerini taşıdığını kaydetti.

Mevcut çatışmanın artık kapitalizm ile komünizm arasındaki ideolojik boyuta dayanmadığını ifade eden Bin Osman, aksine enerji, stratejik konumlar ve bölgesel ile uluslararası dengeleri etkileme kapasitesiyle ilişkili çok daha pragmatik değerlendirmelerin bu süreci yönlendirdiğini söyledi.

Bin Osman, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Tarihsel bir bakış açısıyla, Rusya'nın Libya ve Akdeniz bölgesine olan ilgisi mevcut dönemin ürünü değildir. Akdeniz'in güneyine erişim sağlamak ve Avrupa'ya yakın bölgeler ile Afrika'nın derinliklerindeki varlığı güçlendirmek, Sovyet döneminden bu yana Moskova için stratejik bir hedef teşkil etmiştir. Soğuk Savaş'ın sona ermesinin ardından Rus nüfuzunun gerilemesinin ardından Moskova, son yıllarda bölgesel krizlerin geride bıraktığı siyasi ve güvenlik boşluklarından yararlanarak stratejik bölgelere geri dönmek suretiyle uluslararası bir güç olarak konumunu yeniden kazanmaya çalıştı."

Öte yandan ABD, Libya'yı Akdeniz, Kuzey Afrika ve Sahil bölgesindeki güvenlik denkleminin önemli bir parçası olarak görüyor. Bin Osman'a göre ABD’nin bu sebeple artan hareketliliği, Washington'ın Libya sahnesindeki varlığını yeniden güçlendirme isteğinden bağımsız değerlendirilemez. Bu istek, ister kurumların birleştirilmesi ve bölünmenin sona erdirilmesi süreçlerini destekleme yoluyla, isterse başında Rusya'nın geldiği rakip güçlerin genişlemesini sınırlama yoluyla olsun her durumda da geçerli. Bin Osman, ABD'nin genişlemesinin Moskova'yı Libya'daki konumunu koruma amacıyla araçlarını gözden geçirmeye itebileceğini, ancak bunun mutlaka bir tırmanışla değil, stratejisini yeni dönüşümlere uyarlayarak gerçekleşebileceğini değerlendirdi.

İttifakların Yeniden Düzenlenmesi

Diplomatik düzeyde Rusya'nın, Libya denklemi içinde belirli bir tarafla sınırlı kalmamak amacıyla siyasi varlığını yoğunlaştırmaya ve farklı Libyalı taraflarla iletişim kanallarını genişletmeye yönelebileceğini açıklayan Bin Osman'a göre siyasi düzeyde ise Rusya, ittifaklar ağını yeniden düzenleyerek ve gelecekteki herhangi bir çözüm sürecinde kendisine rol garanti edecek daha esnek ilişkiler kurmaya çalışabilir.

Bin Osman, Moskova'nın Libya'daki ittifaklar ağını yeniden düzenlemesinin, Çin ile ilişkisi veya Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) içinde bazı ülkelerle tutumların yakınlaşması gibi uluslararası düzeyde bilinen geleneksel ittifakları kastetmediğini belirtti. Bin Osman'a göre burada Rusya'nın sahadaki varlığını sürdürmek için dayandığı bölgesel ve yerel nüfuz ağı kastediliyor.

drgthrh
Rusya, belirli bir tarafla sınırlı kalmamak için Libya’daki çeşitli taraflarla iletişim kanallarını genişletme yönünde adım atabilir (AFP)

Bin Osman, özellikle Libya özelinde Moskova'nın, siyasi aktörler, resmi kurumlar ve etkili yerel liderleri kapsayacak şekilde doğu ve batıdaki farklı Libyalı güç merkezlerine daha fazla açılarak iletişim çemberini genişletebileceğini ve nüfuzunu tek bir eksene hapsetmeyebileceğini belirtti. Bu yönelim, Rusya'nın gelecekteki herhangi bir siyasi çözüm sürecinde taraf olarak varlığını garanti altına almasını amaçlıyor. Zira Bin Osman'a göre önümüzdeki dönem, yalnızca önceki nüfuz araçlarına dayanmaya izin vermeyebilir ve ilişkiler kurmada daha fazla esneklik gerektirebilir.

Güvenlik boyutunda ise Moskova, etki araçlarından biri olarak nüfuz kartlarını elinde tutmaya devam edebilir. Ancak Bin Osman'a göre Rusya, Libya'daki nüfuzun geleceğinin yalnızca güçle değil, devlet inşası süreçlerini ve kurumların yeniden yapılandırılmasını etkileme kapasitesiyle belirleneceğinin farkında olarak, bu kartları güvenlik gücü ile diplomatik hareketi bir araya getiren daha geniş bir yaklaşım içinde bütünleştirmeye çalışabilir.

Bölgesel düzeyde ise Bin Osman, Rusya'nın Mısır ve Kuzey Afrika ile Ortadoğu'da Libya dosyasında doğrudan etkiye sahip diğer bazı bölgesel aktörlerle koordinasyonunu güçlendireceğini, bunun yanı sıra Afrika Sahel bölgesindeki uzantılarını da koruyacağını değerlendirdi. Zira Libya, Moskova açısından Akdeniz ile Afrika'nın derinlikleri arasında stratejik bir bağlantı noktası haline gelmiş durumda.

Bin Osman, Rusya'nın karşı karşıya bulunduğu en büyük zorluğun çift yönlü baskılarla mücadele etmesi olduğunu açıklıyor. Bir yandan, özellikle Mali ve diğer bazı Sahil ülkelerindeki artan Rus varlığının hassasiyeti göz önüne alındığında, Batı ve ABD'nin Rusya'nın Afrika Sahil bölgesindeki nüfuzunu sınırlama girişimi bulunuyor. Diğer yandan ise Libya'daki yeni ABD hareketliliği, Akdeniz ve Avrupa'ya yakın stratejik bir noktaya baskı uyguluyor.

Bin Osman, Moskova'nın kendisini çok daha karmaşık bir denklemle karşı karşıya bulacağını belirtiyor. Bu denklemin başında, güneyde Afrika Sahil bölgesindeki kazanımlarını korurken, aynı zamanda kuzeyde Libya'daki konumunu kaybetmemek geliyor. Bu durum Rusya'yı, mutlaka yeni müttefikler arayışına girmekle sınırlı kalmadan, ilişkilerini çeşitlendirerek siyasi, diplomatik ve güvenlik alanlarındaki manevra alanını genişletmeye itebilir. Bin Osman, Rusya'nın sahneden çekilme durumunda olmadığını, aksine Afrika Sahil bölgesinden Akdeniz'e uzanan nüfuz koridorunu korumaya çalıştığı bir yeniden konumlanma sürecinde bulunduğunu vurguladı. Bu süreçte ABD ise bu alanı daraltmaya ve güç dengelerini kendi konumlanması ile müttefikleri lehine yeniden şekillendirmeye çalışıyor. Bin Osman, Libya'nın, her iki tarafın da stratejik hedeflerine ulaşmak için siyasi, diplomatik ve güvenlik araçlarını kullanma kapasitesini sınayan bir test alanına dönüşebileceğinin de altını çizdi.


Atıf Necib, Dera çocukları davasında… Anlatımlara itiraz ve ‘ilk kıvılcım’ hikâyesi

26 Nisan 2026 tarihinde Şam’daki Adalet Sarayı’nda Atıf Necib’in duruşması sırasında işkence kurbanlarının fotoğraflarını taşıyan göstericiler (Reuters)
26 Nisan 2026 tarihinde Şam’daki Adalet Sarayı’nda Atıf Necib’in duruşması sırasında işkence kurbanlarının fotoğraflarını taşıyan göstericiler (Reuters)
TT

Atıf Necib, Dera çocukları davasında… Anlatımlara itiraz ve ‘ilk kıvılcım’ hikâyesi

26 Nisan 2026 tarihinde Şam’daki Adalet Sarayı’nda Atıf Necib’in duruşması sırasında işkence kurbanlarının fotoğraflarını taşıyan göstericiler (Reuters)
26 Nisan 2026 tarihinde Şam’daki Adalet Sarayı’nda Atıf Necib’in duruşması sırasında işkence kurbanlarının fotoğraflarını taşıyan göstericiler (Reuters)

2011 yılının Mart ayında Dera’da çocukların gözaltına alınması olayı, Suriye devriminin ilk kıvılcımı ve ülkenin yakın tarihindeki en etkili dönüm noktalarından biri olarak kabul ediliyor. Söz konusu olayın ardından başlayan halk protestoları kısa sürede ülke geneline yayıldı ve daha sonra yıkıcı bir savaşa dönüştü. Bu süreç yalnızca askeri ve güvenlik boyutuyla ya da ağır can kayıplarıyla sınırlı kalmadı; aynı zamanda tarihsel anlatı ve bu anlatı üzerindeki hak mücadelesinin de merkezine yerleşti.

Bugün, eski rejimin devrilmesinin üzerinden neredeyse iki yıl geçtikten sonra, Dera’daki çocukların gözaltına alınması dosyası yeniden gündeme geldi. Bu gelişmede, o dönemde Dera’da yaşanan ağır hak ihlalleri, geniş çaplı gözaltı kampanyaları, sistematik işkence ve baskıcı uygulamalara ilişkin hukuki soruşturma dosyalarının açılması etkili oldu. Söz konusu ihlaller, Esed rejiminin önde gelen isimleriyle, başta Atıf Necib olmak üzere birçok yetkiliyle doğrudan ilişkilendiriliyor.

2011’den bu yana işlenen hak ihlallerine karışanların yargılanmasına yönelik girişimlerin sürdüğü bir dönemde, Dera çocukları dosyası, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera hükümetinin geçiş dönemi adalet kurumlarının ağır bir ihlal mirasıyla ve Suriyelilerin hafızasında hâlâ canlılığını koruyan dönemin ‘sembol isimleriyle’ ne ölçüde hesaplaşabileceğini gösterecek önemli bir sınav olarak öne çıkıyor.

xsdvfrg
Atıf Necib, geçtiğimiz nisan ayında Şam Ceza Mahkemesi’nde görülen ilk duruşmasında (EPA)

Şarku’l Avsat, o dönemde gözaltına alınan ve bugün yetişkin birer genç olan iki kişiyle görüştü. İki tanık, Dera’daki bir okulun duvarına yazılan ve çocuklara atfedilen “Sıra sana da gelecek doktor” ifadesiyle başlayan sürecin ardından, güvenlik birimlerinin kapalı kapıları ardında yaşananları anlattı. Bu ifade nedeniyle ağır bedeller ödeyen çocuklar, gözaltında maruz kaldıkları uygulamalara ilişkin dikkat çekici tanıklıklarda bulundu.

Aradan 15 yıl geçmesine ve olaylara ilişkin farklı anlatılar arasındaki tartışmalar hâlâ sonuçlanmamış olmasına rağmen, bugün asıl soru ifadeyi kimin yazdığı değil; bu ifadenin, Esed karşıtı bir toplumsal çevreden intikam almak amacıyla çocuklara yönelik gözaltı ve işkence dalgasının gerekçesine nasıl dönüştüğü olarak öne çıkıyor. Bu haber kapsamında yer verilen yeni tanıklıklar, olayların başlangıcına ve gelişim sürecine ilişkin ayrıntıları yeniden ortaya koyarken, temel gerçeği değiştirmiyor: Güvenlik birimlerinde yaşananlar, yerel bir olayı ülkenin kaderini değiştiren ulusal bir krize dönüştürdü.

Nayif Eba Zeyd... Sorgu hücrelerinde geçen bir çocukluk

Gözaltına alındığında henüz 13 yaşında olan Nayif Eba Zeyd’in adı, duvarlara yazılan ve daha sonra simge haline gelen “Sıra sana da gelecek doktor” ifadesini yazdığı iddiasıyla anıldı. Ancak Eba Zeyd, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada bu iddiayı reddederek, 2009 yılında Dera el-Beled’deki okulun duvarına yalnızca kendi adını ve bir arkadaşının adını hatıra olarak yazdığını söyledi.

Eba Zeyd, “Atıf Necib’le hiçbir zaman karşılaşmadım” derken, kendisini doğrudan sorgulayan kişinin o dönemde albay rütbesi taşıyan Luey el-Ali olduğunu belirtti. Şarku’l Avsat’a konuşan Eba Zeyd, “Yazının Erbain mahallesindeki Erbain Okulu’nun duvarına yazıldığını söyleyen herkes gerçeği yansıtmayan bir anlatıyı dile getiriyor. Dera el-Beled’deki ilk yazı, erkek ortaokulu olan Dera el-Beled Okulu’nun duvarına yazıldı; ilkokula değil. Resmiyette ortaokul öğrencisiydik ama fiilen çocuktuk. Ben yedinci sınıftaydım ve yalnızca 13 yaşındaydım. Hikâyemi benden çalanlar, sadece yazının yazıldığı yeri ve bazı tarihleri değiştirerek olayı kendilerine mal etti. Oysa hiçbir suçum olmadığı halde sonuçlarına ben katlandım” ifadelerini kullandı.

Belki de en dikkat çekici nokta, bu tanıklıkların bazı kesimlerin bekleyebileceği gibi mağdur ya da failin kimliğini değiştiren bir sonuca ulaşmaması. Tanıklıklar, Atıf Necib’i aklamıyor; ancak olayların başlangıcına ilişkin en yaygın anlatılardaki kronolojiyi yeniden şekillendiriyor. Bu ifadelerden biri, ilk sorgu sürecindeki ağırlık merkezini Atıf Necib’ten dönemin subayı Luey el-Ali’ye kaydırırken, bir başka tanıklık ise çocukların tutulduğu güvenlik şubesinin en üst düzey yetkilisi olarak Necib’in sorumluluğunu teyit ediyor ve bazı çocukları bizzat sorguladığını ortaya koyuyor.

İki anlatı arasında suçlama ortadan kalkmıyor; aksine daha net bir çerçeveye oturuyor. Tartışma artık ilk olarak copu kimin kullandığı değil, çocukların gözaltına alınmasına, işkence görmesine ve zorla ifade vermeye zorlanmasına imkân tanıyan güvenlik mekanizmasını kimin yönettiği sorusu etrafında şekilleniyor.

Eba Zeyd’e göre Atıf Necib, kendisini gözaltına alan veya sorgulayan kişi olmasa da güvenlik sisteminin temel aktörlerinden ve bu yapının başlıca yönlendiricilerinden biriydi. Necib’in, daha üst düzey yöneticilerle birlikte olayların tırmanmasında etkili rol oynadığını savundu.

Uluslararası hukuka göre ise sorumluluk, işkenceyi bizzat uygulayan kişiyle sınırlı kalmıyor. ‘Komuta zinciri’ ilkesi uyarınca, ihlalleri bilen ya da bilmesi gereken ve bunları önleme veya failleri cezalandırma yetkisine sahip olan üst düzey yetkililer de hukuki sorumluluk taşıyor.

Sıradan bir okul gününde yapılan gözaltı

Eba Zeyd, gözaltına alındığı günü, güvenlik güçlerinin okuluna baskın düzenlediği anları hatırlıyor. Aynı sabah Abbasiye Polis Karakolu ekiplerinin, kuzenini aramak amacıyla evine baskın yaptığını belirten Eba Zeyd, ilk anları şöyle anlattı: “Sınıfa girdikten sonra idareye çağrıldım. Orada okul müdürü ile daha sonra kim olduğunu öğrendiğim, o dönemde albay rütbesindeki Luey el-Ali vardı. Kendisi daha sonra tuğgeneralliğe terfi etti.”

O anları anlatmayı sürdüren Eba Zeyd, “Luey el-Ali bana, ‘Ben Millî Eğitim Bakanlığı’ndan geldim. Okulun duvarına kendi adını ve sevgilinin adını yazdığını öğrendim’ dedi. Ardından eliyle meşhur ‘Sıra sana da gelecek doktor’ yazısının bulunduğu yeri işaret etti. Ancak yazı silinmişti; ben o sabah okula geldiğimde böyle bir yazı görmemiştim” ifadelerini kullandı.

asdcfvr
Dera’da bir duvara yazılan yazı, çocukların tutuklanmasına ve rejim hapishanelerinde işkence görmesine neden oldu. (Sosyal medya)

Henüz çocuk yaşta olan Eba Zeyd, ne söyleyeceğini bilemediğini belirterek, güvenlik görevlisiyle birlikte okuldan çıkarıldığını anlattı. El-Ali’nin okul yönetimine, işlemlerin 10 dakikadan uzun sürmeyeceğini söylediğini ve ailesine saat 10.00’dan önce haber verilmemesini istediğini aktaran Eba Zeyd, yaşananların ise çok farklı geliştiğini dile getirdi. Eba Zeyd, “Beni güvenlik şubesine götürdüler. Ardından sorgu odasına alındım. Burası son derece korkutucu bir odaydı. İçeride kablolar, sopalar, lastikler gibi işkence aletleri vardı; duvarda ise kelepçeler asılıydı. Sorgu da orada başladı” dedi.

“Sıra sana da gelecek doktor” yazısını kim yazdı?

Eba Zeyd, duvara ne yazdığı sorulduğunda doğruyu söylediğini, duvara yalnızca kendi adını yazdığını ve bir sevgilisi olmadığını anlattı. Ancak güvenlik görevlilerinin buna sert karşılık verdiğini belirten Eba Zeyd, Şarku’l Avsat’a şu ifadeleri kullandı: “Onlara 2009 yılında duvara sadece ismimi yazdığımı söyledim. Bunun üzerine subay, ‘Hayır, başka bir şey de yazdın’ dedi ve beni kabloyla dövmeye başladı. Ardından omuzlarıma sopayla vurdu, sonra da beni lastiğin içine sokarak işkence etti. İşkence sırasında, ‘Bana ne yazıldığını söyleyin ki itiraf edeyim’ dedim.”

Ağır işkence altında işlemediği bir suçu kabul etmek zorunda kaldığını söyleyen Eba Zeyd, “Sıra sana da gelecek doktor” ifadesini gerçekte yazan ve o dönemde dokuzuncu sınıfta okuyan kişinin kim olduğunu ise ancak cezaevinden çıktıktan uzun süre sonra öğrendiğini belirtti.

dfbfgr
2024’te rejiminin çöküşünün ardından Rusya’ya kaçan Beşşar Esed’in bir fotoğrafı (EPA)

İşkencenin ardından sorgu görevlisinin kendisine bir kâğıt ve kalem vererek okulun duvarında yazanları 10 dakika içinde yeniden yazmasını istediğini anlatan Eba Zeyd, yaşadıklarını şöyle aktardı: “Okulun duvarında ve sıraların üzerinde yazılı olan her şeyi yeniden yazdım. Ancak subay geri döndüğünde, aradığı ifade kâğıtta olmadığı için bana yeniden hakaret etmeye, dövmeye ve işkence etmeye başladı. Ardından beni duvara astı.”

Eba Zeyd’e göre, bunun üzerine sorgu görevlisi söz konusu ifadeyi zorla ezberleterek itiraf almaya çalıştı. “Sen ‘Sıra sana da gelecek’ diye yazdın dedi, ardından ‘Sonrası ne?’ diye sordu. Ben de onun söylediği kısmı tekrar ettim. Tekrar dövdü ve cümleyi tamamlamamı istedi. Bu kez kendisi ‘sıra’ dedi, ben tekrar ettim. Sonra ‘doktor’ dedi, ben de ‘Sıra sana da gelecek doktor’ cümlesini onun ardından tekrarladım.”

Eba Zeyd, sorgu sırasında yaşadıklarının sorgu görevlilerinin yaklaşımını ortaya koyduğunu belirterek şu ayrıntıyı paylaştı: “Subay bir ara sadece ‘Beşşar’ dedi. Ben de ‘Hangi Beşşar?’ diye sordum. Aklıma Beşşar Esed gelmemişti. Bunun üzerine işkenceyi daha da artırdı. Sonra kastettiğinin Beşşar Esed olduğunu anlayıp bunu söyleyince, ‘İşte şimdi anlamaya başladın’ dedi.”

Eba Zeyd, sürecin yalnızca zorla itiraf almayla sınırlı kalmadığını, kendisinden başka kişileri de suçlamasının istendiğini belirterek, “Subay kapıyı açıp, ‘Kimler seninleydi söyle, çık git’ dedi. O anda aklıma, 2009 yılında isimlerimizi hatıra olarak duvara yazarken yanımda bulunan arkadaşım Beşir geldi” ifadelerini kullandı.

İşkence altında itiraflar

Bunun üzerine Eba Zeyd, komşularının ve mahallesindeki çocukların isimlerini verdi. Bunlar arasında İyad Halife, Abdurrahman ve diğer bazı isimler de bulunuyordu. Ancak kapısı açılan odadan çıkmasına izin verilmedi. Bunun yerine yeni bir işkence süreci başladı. Daha sonra Luey el-Ali’nin odasına götürüldüğünü anlatan Eba Zeyd, burada kendisine Tunus’taki gösterilere ait görüntülerin izletildiğini ve el yazısının karşılaştırılması için bir grafoloji uzmanı getirildiğinin söylendiğini ifade etti.

Dera’da yaşanan sürecin son aşamasını ise şu sözlerle anlattı: “Beni şubenin avlusuna çıkardılar ve güvenlik şubesinin duvarına ‘Sıra sana da gelecek doktor’ yazısını yazdılar. Daha sonra içeri girince Luey el-Ali bana, ‘Yazı senin el yazın’ dedi. O anda durmaksızın ağlamaya başladım. Ardından beni yeniden sorguya aldılar ve işkence ile tehdit altında bir kez daha itirafta bulunmak zorunda kaldım.”

Eba Zeyd daha sonra, Süheyl Ramazan’ın yönetimindeki Suveyda Güvenlik Şubesi’ne sevk edildiğini, burada da aynı işkence yöntemlerinin sürdüğünü söyledi.

Bu sırada Dera’da aileler, Nayif ile farklı gerekçelerle gözaltına alınan diğer çocukların serbest bırakılması için girişimlerde bulunmaya başladı. Eba Zeyd’in anlatımına göre Luey el-Ali, ailelere Nayif’i serbest bırakma karşılığında Beşir’in teslim olmasını teklif etti ve dosyanın yalnızca bir taahhütname imzalanmasıyla kapanacağını söyledi. Ancak gelişmeler, krizin büyüyeceğine işaret ediyordu. Bir yandan güvenlik birimleri, duvara yazılan ifadeyi herhangi bir kişiye mal etmeye çalışırken, diğer yandan işkence gören çocukların hikâyeleri dışarı sızmaya başlamış, bu durum toplumdaki öfkeyi artırarak henüz başlangıç aşamasındaki gösterilere ivme kazandırmıştı.

Filistin Şubesi’ndeki sınıf arkadaşları

Nitekim Beşir, arkadaşını kurtarmak amacıyla güvenlik güçlerine teslim oldu. Ancak teslim olur olmaz gözaltına alınarak Suveyda Güvenlik Şubesi’ne sevk edildi ve burada yeniden Nayif ile bir araya geldi. İki çocuk da ağır işkenceye maruz kaldı. Beşir de baskı altında zorla ifade vererek bazı arkadaşlarının isimlerini verdi.

fgbfgrgb
Abdullah el-Hatib, 2011 yılında işkence sonucu hayatını kaybeden kardeşi Hamza’nın fotoğrafını tutuyor.

Bunun üzerine dört arkadaşı gözaltına alındı. İtiraf etmeyen İyad Halife dışında diğerleri Şam’daki Filistin Şubesi’ne sevk edildi. Burada ağır şekilde darbedildikleri ve isimleri yerine numaralarla anılmaya başlandıkları belirtildi. Buna göre Nayif’e 16, Beşir’e ise 14 numarası verildi. Koğuştaki diğer tutukluların, suçlamaları reddetmeleri halinde davanın idam cezasına kadar varabilecek sonuçlar doğurabileceğini söyleyerek kendilerine suçlamaları inkâr etmelerini tavsiye ettiğini anlatan Eba Zeyd, güvenlik görevlilerinin ailelerini de gözaltına almakla tehdit etmesi üzerine daha önce işkence altında verdikleri ifadeleri tekrar etmek zorunda kaldıklarını söyledi.

Eba Zeyd’in anlatımına göre, Atıf Necib’e çocukların serbest bırakılması yönünde çok sayıda talep iletildi. Necib ise uzun süre oyalama ve erteleme taktiği izledikten, ailelerin çocuklarına yeniden kavuşma umutlarını neredeyse yitirdiği bir aşamada tahliyeye onay verdi. Eba Zeyd, bunun Necib’in çocuklara yönelik uygulamalardan haberdar olduğunu ve gözaltında tutulmaları ile işkencenin sürmesinden dolaylı sorumluluk taşıdığını gösterdiğini savundu.

Samir es-Sayasine’nin aynasında Atıf Necib

Samir Ali es-Sayasine de 14 Şubat 2011’de Dera el-Beled’deki Erbain Okulu’nun köşesinde bulunan bir polis kulübesini ateşe verdiği iddiasıyla keyfi olarak gözaltına alınan çocuklardan biriydi. Es-Sayasine, mahkemede verdiği ifadede Atıf Necib aleyhine tanıklıkta bulundu.

Es-Sayasine, Dera’da yaşanan olayların fitilinin ateşlenmesinden, keyfi gözaltılardan başlayarak Ömeri Camii ve Akaryakıt İstasyonu katliamlarında ateş açılması emrinin verilmesine kadar uzanan süreçten Atıf Necib’i tamamen sorumlu tuttu. Güvenlik birimlerinin Necib’in onayı olmadan hiçbir adım atamayacağını savunan Es-Sayasine, hukuki boşluklara dayanılarak Necib’in aklanmasının mümkün olmadığını belirterek, hak ihlallerindeki rolünün tartışmaya açık olmadığını ifade etti.

Es-Sayasine, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, evine ve dedesinin evine düzenlenen geniş çaplı güvenlik baskınını anlattı. “Önce altı gün boyunca Abbasiye Polis Karakolu’nda tutuldum. Daha sonra Ceza Güvenliği Şubesi’ne sevk edildim. Burada işkence gördükten sonra Siyasi Güvenlik Şubesi’ne nakledildim” dedi.

Es-Sayasine, şube başkanı Atıf Necib ile karşı karşıya geldiği anı ise şu sözlerle aktardı: “İşte asıl felaket orada yaşandı. Şube personelinin ağır işkence ve aşağılamalarına maruz kaldıktan, yaklaşık 24 saat bodrum katta tutulduktan sonra beni şube başkanı Atıf Necib’in odasına çıkardılar. Beni bizzat o sorguladı. Bunu mahkemede ve soruşturma hâkimi önünde de anlattım. Hatta kısa süre önce televizyonda görünmeden önce kıyafetini ve fiziksel özelliklerini ayrıntılı şekilde tarif etmiştim.”

Polis kulübesini ateşe verme veya duvarlara slogan yazma suçlamalarıyla hiçbir ilgisinin olmadığını savunan es-Sayasine, güvenlik görevlilerinin henüz 14 yaşını bile doldurmamış çocuklara yönelttiği soruların da dikkat çekici olduğunu belirtti.

“Atıf Necib’in odasına girdiğimde elinde bir telsiz vardı ve resmî üniformasını giyiyordu. Bana ve yanımdaki çocuklara, ‘Cündü’ş Şam’a mı bağlısınız, yoksa Fethu’l İslam’a mı?’ diye sordu” ifadelerini kullandı.

Tanıklığını, gözaltında maruz kaldığı işkenceyi anlatarak tamamlayan es-Sayasine, “Uygulanan işkence yöntemleri bizim için adeta ölüm gibiydi. Henüz 14 yaşına bile gelmemişken beni acımasızca dövdüler. Ne kadar anlatsam da Atıf’ın ve yanındakilerin işlediği suçların boyutunu tarif etmeye yetmez” dedi.

Suriye yasaları muhasebenin temelini oluşturmakta

Dosyanın hukuki boyutuna ilişkin Şarku’l Avsat’a değerlendirmelerde bulunan avukat Nuha el-Mısri, bu davada yöneltilen suçlamaların hukuki dayanağının, 2022 tarihli 16 sayılı yasa başta olmak üzere Suriye Ceza Kanunu hükümleri ile 2013 tarihli 20 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’ye dayandığını belirtti. El-Mısri’ye göre Mart 2011’de Dera’da işlenen fiiller, sivillere karşı yaygın ve sistematik şekilde gerçekleştirilmeleri nedeniyle uluslararası hukukta kabul edilen tanım çerçevesinde ‘insanlığa karşı suç’ olarak nitelendirilebilir.

El-Mısri ayrıca, uluslararası teamül hukukuna göre öldürme, işkence ve keyfi gözaltı uygulamalarının, örgütlü ve sistematik biçimde gerçekleştirilmeleri halinde insanlığa karşı suç kapsamına girdiğini ifade etti. Ancak ‘insanlığa karşı suç’ kavramının Suriye Ceza Muhakemesi Kanunu’nda açık biçimde yer almamasına karşın, halihazırda yürütülen yargılamalarda uygulanan temel hukuki çerçevenin Suriye iç hukuku olduğunu vurguladı.

xsdvdfsv
Eski bir Suriyeli general, Beşşar Esed rejiminin muhaliflerine işkence yapmakla suçlandığı davada, Avusturya’nın Viyana Bölge Mahkemesi’ne girerken… Davada bir üst düzey Suriyeli polis memuru da yargılanıyor. (AFP)

El-Mısri, cezai sorumluluğun yalnızca ihlalleri doğrudan gerçekleştiren kişilerle sınırlı olmadığını belirterek, ihlalleri planlayan, emreden, denetleyen veya bunları bildiği halde ve önleme imkânına sahip olmasına rağmen görmezden gelen herkesin de sorumluluk taşıdığını ifade etti. El-Mısri, ‘komuta sorumluluğu’ ilkesi ile karar alma hiyerarşisinin, uluslararası insancıl hukukta yerleşik temel prensipler arasında bulunduğunu vurguladı.

El-Mısri’ye göre, mağdur ifadeleri, video kayıtları, tıbbi raporlar ve resmî belgeler bir bütün olarak değerlendirildiğinde, Suriye’nin yakın tarihinde dönüm noktası niteliğinde bir yargılamaya temel oluşturabilecek kapsamlı bir dosya ortaya çıkıyor. Bu davanın, sonraki yargı süreçleri için de yol gösterici olabileceğini belirtti.

El-Mısri, Suriye hukukunun mağdurlara şahsi dava açma ve fiziksel, psikolojik, maddi ve manevi zararlar için tazminat talep etme imkânı tanıdığını ifade etti. Kanıt dosyasının güçlendirilmesi için ise tanık ifadelerinin video kayıtları, belgeler, tıbbi raporlar ve insan hakları kuruluşlarının hazırladığı raporlarla karşılaştırılarak doğrulanması gerektiğine dikkat çekti.

Duruşma... Adaletin sınanması

Atıf Necib’in Ocak 2025’te tutuklanması, geçiş dönemi adaleti sürecinde önemli bir dönüm noktası oluşturdu. Necib, bu dosya kapsamında soruşturulan ilk üst düzey güvenlik yetkilisi oldu.

26 Nisan 2026’da Şam Adalet Sarayı’ndaki Dördüncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen usul duruşmasında tarafların hazır bulunduğu teyit edildi. 10 Mayıs 2026’da ise iddianamenin okunmasına ilişkin duruşma gerçekleştirildi. Hâkim Fahreddin el-Eryan tarafından okunan kapsamlı iddianamede; savaş suçları, insanlığa karşı suçlar, kasten öldürme, işkence, zorla kaybetme, göstericilere ateş açılması yönünde emir verme ve Dera çocuklarının işkence görmesinden sorumluluk gibi ağır suçlamalara yer verildi.

Sorgu sırasında Necib, tüm suçlamaları kesin biçimde reddetti. Ateş açılması veya çocukların gözaltına alınması yönünde herhangi bir emir vermediğini savunan Necib, sorumluluğu Hava İstihbaratı, Askeri Güvenlik ve Devlet Güvenliği birimlerine atmaya çalıştı. Kendi şubesinin 24 saatten uzun süreli gözaltı yetkisine sahip olmadığını öne süren Necib, 22 Mart 2011’de görevden alındığını da iddia etti. Ancak tüm inkârlarına rağmen, Nayif ve Samir gibi mağdurların tanıklıkları ile insan hakları kuruluşlarının hazırladığı belgeler, Necib’in sorumluluktan kaçma girişimlerini çürüten güçlü bir dayanak olarak duruyor.

sdvfdv

Devrimin başlangıcına tanıklık eden çocukların yıllar sonra mahkemede de tanık sıfatıyla ifade vermesi ile sanığın sorumluluktan kaçma girişimleri arasında süren Atıf Necib davası, bugün yalnızca bir ceza davası olmanın ötesinde, Suriye’deki geçiş dönemi adaletinin ve yeni devletin uzun yıllar süren baskı ve ihlal mirasıyla nasıl yüzleşeceğinin önemli bir sınavı olarak görülüyor.