Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 4: ‘Güçlerimiz Hizbullah’ın kışlasına saldırdı’

Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed (ortada), İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad ve Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, 25 Şubat 2010'da Şam'da buluştular. (Getty)
Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed (ortada), İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad ve Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, 25 Şubat 2010'da Şam'da buluştular. (Getty)
TT

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 4: ‘Güçlerimiz Hizbullah’ın kışlasına saldırdı’

Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed (ortada), İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad ve Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, 25 Şubat 2010'da Şam'da buluştular. (Getty)
Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed (ortada), İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad ve Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, 25 Şubat 2010'da Şam'da buluştular. (Getty)

Abdulhalim Haddam, Şarku’l Avsat tarafından yayınlanan hatıralarının bu bölümünde, 1987 yılının mart ayında kendisi ve Hizbullah’a aracılık etmek için görüşme talep eden İran’ın Şam Büyükelçisi Hasan Ahteri arasında geçen görüşmenin ayrıntılarını ve söz konusu dönemde yaşananların detaylarını aktarıyor.
15 Şubat 1987 tarihinde Lübnanlı İslami liderlerden oluşan bir heyet, Şam’a giderek Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam ile bir araya geldi. Şehirde yaşanan çatışmalar ve kaosun ardından, Suriye güçlerinin Beyrut'a güvenlik sağlamak için müdahalesini talep etti.
Haddam, konuyu Devlet Başkanı Hafız Esed’e sundu. Güvenliği sağlamak için Hizbullah’ın Fethallah Kışlası da dahil olmak üzere başkentin tüm bölgelerine bir askeri birlik göndermeye karar verdi.
Abdulhalim Haddam, İran’ın Şam Büyükelçisi Hasan Ahteri ile aralarında geçen görüşmede şunları söyledi:
“İranlı yetkililer Hizbullah ve Suriye'yi karşılaştırmamalı. Suriye’nin İran’a karşı tutumunu biliyorlar. Arkadaşlarımızın Lübnan krizinin sona ermesinde Suriye'nin başarısının önemini anlayacaklarını umuyoruz. Sizi temin ederim ki Suriye Hizbullah’a saldırma niyetinde değil. Ancak güvenlik planına uyulmasına karşı gelinmesini kabul edemez”.
Haddam, konunun arka planını ve süreçte yaşananları şöyle aktarıyor:
1987 yılının başlarında Beyrut'ta güvenlik çöktü. Bunun üzerine çeteler ve silahlı milisler yağma, soygun ve cinayetler işlemeye başladılar. Bunun yanı sıra ‘Emel’ ve ‘Murabitun’ hareketleri, ayrıca ‘Emel’ ile de ‘İlerici Sosyalist Parti’ arasında çatışmalar yaşanıyordu. ‘Emel’ ve kamplar arasındaki savaşa ek olarak ‘Emel’ ve Hizbullah arasında da bir savaş patlak vermişti.
15 Şubat 1986 tarihinde aralarında çeşitli mezheplerin liderlerinin de olduğu bir İslami liderler heyeti Beyrut’a geldi. Heyet söz konusu görüşmede Beyrut’ta yaşayanların maruz kaldıkları vahim duruma dikkat çektiler. Güvenliğin sağlanması için Suriye'den bir güvenlik gücü aracılığıyla müdahale edilmesini istediler.
Konuyu Devlet Başkanı Hafız Esed'e götürdüm. İslami liderlerin talepleri doğrultusunda Beyrut'a bir askeri birlik gönderme kararı aldı. Görevlerini yerine getirmeleri için ordu komutanlığına talimat verdi. Beyrut için bir ‘güvenlik planı’ hazırlandı. Suriyeli güçler bu planı uygulamaya koyarak milis karargahlarını kapattılar ve buldukları silahlara da el koydular.
Bu operasyon sırasında Hizbullah’ın Beyrut'taki Fethallah Kışlası’na yönelindi. Parti üyelerinden karargahı boşaltıp silahlarını teslim etmeleri istendi. Bir süre tartışmalar yaşandı. Bir anda Suriyeli güçlere karşı şiddetli bir şekilde ateş açıldı. Ölen askerler oldu. Aynı şekilde karşılık verilince ölü sayısı 22’ye yükseldi. Daha sonra Suriyeli kuvvetler kışlayı ele geçirdi.
3 Mart 1987 tarihinde, bazı meseleleri görüşmek istediğini söyleyen İran’ın Şam Büyükelçisi Hasan Ahteri’yi kabul ettim.
Aramızda geçen görüşmenin tutanaklarına göre ilk konu Beyrut’ta, özellikle de Fethallah Kışlası’nda yaşananlar ve Batı Beyrut’ta bugüne kadar meydana gelen olaylardı.
Tutanaklarda da kayda geçtiği üzere kendisi şunları söyledi:
“Aralarında kadınların ve çocukların da bulunduğu bir grubun öldürülmesi İran'daki yetkilileri ciddi şekilde etkiledi. İran’daki izlenim, bu eylemin pervasız ve sorumsuz gerçekleştirildiği yönünde. İran’daki yetkililer, olay karşısında şaşkınlığa uğradı. Daha sonra yaşananlarda sakallı olanlar yargılandı ve kadınlar erkekler tarafından arandı. Arama operasyonları Beyrut’taki İran Maslahatgüzarı’nın arabasına kadar ulaştı. Arabasından indirildi ve üzeri arandı. Bu olaylar beklemediğimiz şekilde gerçekleşti. Çünkü İran’daki yetkililer, güvenlik planını başından bu yana memnuniyetle karşıladılar. Batı Beyrut’ta buna karşı çıkan kimse olmadı. Sayın Faruk Şara (eski Dışişleri Bakanı) ile yaptığım görüşmede bile Hizbullah ile iş birliğinden bahsettim. Gelip sizinle görüştükten sonra taahhütlerini yerine getireceklerine dair söz verdiler. Bu olaylar, taahhütlerine bağlı olmalarına bu konuda herhangi bir ihmalde bulunmamalarına rağmen gerçekleşiyor.”
Ahteri sözlerinin devamında Tahran’ın yaşananlara dair bilgi talep ettiğini sözledi:
“İkinci nokta, Beyrut’un güney banliyösü ve girişiminin plana dahil edilip edilmemesiyle ilgili. Açıklamalar ve bunlara yapılan karşı çıkışlar var. Lübnan’daki Suriye İstihbarat Yetkilisi Gazi Kenan, Suriye güçlerinin güney banliyölerine gireceğini açıkladı. Ardından ise bunu yalanladı. Tahran’daki kardeşler, güvenlik planının boyutlarını, güney banliyölerini kapsayıp kapsamayacağını bilmek istiyor. Bir başka konu daha var: Batı Beyrut’taki Müslümanların evlerindeki silahlara el konulması. Devlet Başkanı Hafız Esed’e güven mektubumu takdim ederken gerçekleştirdiğim görüşmeyi hatırlıyorum. Bu konu hakkında konuştum. Esed bana ‘Bu konu bize bağlı değil. Onların silahlarını almamız istenmedi. Aksine onlara savaşmaları ve mücadele etmeleri için silah vereceğiz’ dedi. Şimdi insanların evlerindeki silahları alıyorsunuz. Bunun nasıl olduğunu bilmiyorum. Evlerinde silah olacak mı yoksa bu silahlara el mi konulacak? Biz, yani İran’daki yetkililer ve Hizbullah’taki kardeşlerimiz, durumu daha da kötüleştiren bahaneler ya da argümanlar kalmaması için gerekli tüm çabayı sarf ettik. Aksine hiçbir şeyin atmosferi bozmasını istemiyoruz. Tabii siz ne söylemek istediğimi daha iyi biliyorsunuz. Düşmanlarımızın iki ülke arasındaki güçlü ilişkilerden çok rahatsız olduğu açık. Mümkün olan tüm yollarla bu sağlam ilişkileri bozmaya ya da olayları alevlendirerek bir tür soğukluk yaratmaya çalışıyorlar. Gazetelerde sanki aramızda büyütmek istedikleri bir savaş varmış gibi yazılar ve fotoğraflar var. Siz de biz de bunun farkındayız. Suriye yönetimi ve Hafız Esed kardeşin endişeleri ve nezaketinin tamamen farkındayız ve minnettarız.”
Ahteri daha sonra Hizbullah ile ilgili konuştu:
“Hizbullah’a gelirsek; biz aslında partinin İsrail ile mücadelede etkili ve güçlü bir unsur olmasını istiyoruz. Bu nedenle şimdi Suriye ile Hizbullah arasındaki ilişkileri bozmak isteyen acımasız bir propaganda kampanyası yürütüldüğünü görüyoruz. Düşmanlar, propaganda yoluyla, aramızda çelişkiler olduğunu öne sürmek için çalışıyorlar.Biz düşmanların çabalarını engellemek istiyoruz. İran’daki yetkililer, özellikle de Ali Hamaney, Haşimi Rafsancani ve Başbakan Emir Hüseyin Musevi, Batı Beyrut’taki olaydan sonraki tüm açıklamalarda bunu sorumsuz bir olay olarak nitelendirdi. Suriye rejimi Hizbullah’ın bir dayanak olduğunu biliyor. Çünkü Suriye liderliği Hizbullah’ın İsrail ile savaşacak bir silah olduğunun farkında.”
Bunun Suriye ile Hizbullah’ın arasını açmayı hedefleyen bir komplodan başka bir şey olmadığını belirten Ahteri sözlerini şöyle sürdürdü:
“Suriye, Hizbullah’ın güçlü destekçisidir. Elbette ki İran'daki yetkililerin bir tür halk baskısı altında olduğunu biliyorsunuz. Çünkü İran'daki halk kitleleri Suriye rejimine olan sevgisi, eğilimi ve özlemi nedeniyle bunlara inanamaz. Bu durum İranlı yetkililer arasında endişeye neden oldu. İran’daki yetkililer, bu tür duyguları kontrol altına almak için olayın kişisel bir eylem, belli kişilerin işi olduğunu ifade ediyorlar. Olaydan etkilenen bölgeyi kontrol altına altında tutmaya çalışıyorlar. Fethallah’ta yaşananların haberini aldıktan sonraki gece hemen Şara’yı aradım fakat ulaşamadım. Bir süre sonra Dışişleri Bakanı Ali Velayeti beni aradı. Kendisinden Beyrut’u arayıp zarar görmesini istemediğimiz şeylere yönelik olayları önlemek için kontrollü olmalarını ve sorun çıkmaması için çabalamamızı istedim. Anlayış içinde, çözümün Suriye planıyla çelişmediği her türlü sorunda yardım etmeye hazırız. Ben konudan genel hatlarıyla bahsettim.”
Hasan Ahteri sürecin daha ılımlı ilerlemesi gerektiğini söyledi:
“Bu olaylar, insanlarda bir dereceye kadar karşıt duygular uyandırıyor. Bu bize, size ve Hizbullah’a onları kontrol etmek açısından oldukça zorluk yaşatacak. İnsanların inançlarına karşı herhangi bir hürmetsizlik yapılmamasını umuyoruz. Örneğin kişisel aramalarla ilgili olarak nezaketle ve kardeşçe yaklaşılabilir. Bir kişinin evinde arama yapılmak istenirse bu kardeşçe yapılabilir. Bizde, yani İran’da erkekler erkekleri, kadınlar kadınları arar. Asıl olaya, yani gençlerin öldürülmesine gelince; bence bir açıklama yapmak ya da olanların etkisini azaltmak için önceden bir sinyal vermek mümkündü.”
İranlı Büyükelçi’nin ardından sözü ben devraldım:
“Bunlardan tamamen farklı olan başka bilgilere sahibiz. Öncelikle, Büyükelçi’ye bu gerçekleri bize anlattığı için teşekkür ederim. Ancak açıklanması gereken iki nokta var. Bunlardan ilki şu: Suriye, İran ile var olan güçlü ve kardeş ilişkilere önem veriyordu. Her zaman bu ilişkileri güçlendirmek için çalışıyordu. Tahran’dan yapılan ve ilişkilerimize olan ilgimizi tam olarak yansıtmayan bazı sorumsuz açıklamalara rağmen bu önemi verdiğimizin altını çiziyorum.
İran’da bir açıklama dalgası başladı. Bunlardan bir kısmında Suriye ve İran arasındaki mevcut kardeşlik ilişkilerine atıfta bulunulurken bir kısmında ise yetkililer, Suriye ve onunla var olan ilişkilerini unuttu. Tüm dünya Lübnan’da meydana gelen olaydan başka bir şey görmez oldu. Dr. Ali Velayeti, el-Havza el-İlmiye ve Emir Hüseyin Musevi’ninkiler de dahil olmak üzere yapılan açıklamalar nedeniyle üzgünüz. Musevi, açıklamasında, ‘Kim Hizbullah’a elini uzatırsa İsrail ve ABD’ye hizmet ediyordur’ demişti. Bunun yanı sıra öğrenciler ve diğer birimler de açıklamalarda bulundular. Bu gayet üzücü bir durum. Suriye ile İran arasındaki ilişkilerin boyutu ve hepimizin görmesi gereken ortak mücadele, burada ya da orada meydana gelen bir olaydan çok daha büyüktür. İran'daki bazı önemli isimlerin Suriye'yi bir tarafa, Hizbullah'ı başka bir tarafa koyması üzücü. Suriye karşıtı bir seferberlik olduğunu tahmin ediyoruz. Ancak Suriye’deki İran karşıtı her türlü seferberliği engellediğimiz gibi İran’daki yönetiminin de bunların önüne geçmesini bekliyoruz. Biz, İran aleyhinde tek bir söz söyleyen olursa onu hapse tıkarız. İran’ı eleştirecek olanlarla ciddi bir şekilde ilgileniriz. İki ülke arasındaki ilişkilere verilen önemi, endişeyi bu şekilde anlıyoruz. Lübnan meselelerinde sorumluluk Suriye'ye ait. Çünkü Lübnan'ın Suriye ile özel ilişkileri var. Biz tek bir milletiz. Lübnan’da yaşananlar doğrudan Suriye'nin bölgedeki güvenliğine ve politikasına da yansıyor. Bu politikanın İran Cumhuriyeti'ndeki dostlarımız tarafından desteklenmesi gerekiyor. Çünkü temel çizgilerinde anti-emperyalist ve Siyonist karşıtı politikalarıyla uyumludur.
Ardından kendilerine iki komşu ülkenin hassasiyetlerinin farkında olduğumu söyledim:
“Bununla birlikte Suriye tüm açıklamalara rağmen İran ile ilişkilerine sadık kalacaktır. Öncesinde ne olduğuna dair Suriye tarafından bir inceleme yapılması gereken bu tepkilerden üzüntü duyduk. Eğer bir inceleme gerçekleştirebilirseniz, biz elimizdeki gerçekleri önünüze koyabilirsek ve İran'daki yetkililer de bunu kontrol edebilirse  düşmanlarımıza bu tür olaylardan yararlanma fırsatı vermekten kaçınırdık. Biz bir gün olsun Afganistan'da ne yaptığınızı sormadık. Yaptığımız gözlemler var. Ancak sormayacağız da. Çünkü konunun iki komşu ülke açısından hassasiyetinin farkındayız. Bu tür açıklamaların iki ülke arasındaki kardeşlik ilişkilerini etkilemeyeceğini bir kez daha teyit ediyoruz. İlişkilere gölge düşürmek ve düşmanlara fırsat vermek istemiyoruz.”
Ardından sözü açıklanması gereken ikinci noktaya getirdim:
“Hizbullah’ı kurulduğunda dost bir parti olarak gördük. Yardım ve destek sağladık. Bazı üyelerinin Lübnan’daki Suriye dostları ve Suriyeli askerlere yönelik tüm kötü operasyonlarını görmezden gelip karşılık vermedik. Tam tersine, bu örgütle dostane ilişkiler kurduk ve İsrail’le mücadeledeki rolü temelinde davrandık. Bizim için olumsuz bir niteliğe sahip değil. Aksine ona önem veriyor ve iş birliği yapıyorduk. Ancak bu örgütü mevcut ihlaller konusunda üç şekilde birçok kez uyardığımızı hatırlıyorsunuzdur. Yaser Arafat, Irak grubu ve Lübnan’daki ikinci ofis aracılığıyla uyarılarda bulunmuştuk. Hizbullah'a sızan bu grubun Lübnan'daki rolüne zarar verecek ve Suriye ile ilişkilerinde zarara neden olacak eylemler gerçekleştireceğinden korktuğumuz için söz konusu ihlallerin tehlikeleri konusunda uyarılarda bulunuyorduk. Ne yazık ki Hizbullah yönetimi bu uyarılara gereken önemi vermedi. Buna rağmen parti ile olumsuz eylemler yapan grup arasında yapı ve yönelim farkı olduğunun farkındayız. Biz halen ona önem veriyoruz. Yok olmasını istemiyoruz. Çünkü İsrail'le savaşma sloganı atan Lübnanlıların ortadan kaybolması taraftarı değiliz.”
Haddam, söz konusu görüşmenin ayrıntılarına yer verdiği bölümde Batı Beyrut’ta yaşananlara dikkat çekiyor:
İki noktayı netleştirdikten sonra gerçeklere dönecek olursam; Batı Beyrut yanıyordu. Bu yangın son günlerde başlamamıştı. Bilakis biz Beyrut’a girmeden önce de mevcuttu. Hatta birkaç sene önce başlamıştı. Batı Beyrut neredeyse Müslümanlar arasındaki mezhep çatışması için bir arenaya dönüşmek üzereydi. Müslümanlar parçalanıp savaşmaya başladığında hepimiz kaybederiz. Batı Beyrut’ta tüm kutsal değerler ihlal edildi. Haysiyet, can, mal... Hepsi gasp edildi. Üniversiteler, eğitim veremez hale geldi. Doktorlar ve büyük alimler Beyrut’tan kaçtı. Büyük çoğunluğu Müslüman olan bu şehir, kurtlar ve yabani hayvanların otladığı ve yılanların hareket ettiği bir ormana dönüştü. Ardından son çatışmalar patlak verdi. Bu, şehirdeki statükonun doğal bir sonucuydu. İnsanlar yardım talep eder hale geldiler. Askeri müdahalede bulunmamaya karar verdik. Çünkü şehre girmek bizim için büyük bir yüktü.
Ancak Müslüman ve ulusal figürler yardım istemek için geldiklerinde, Beyrut’taki suç furyasını ve çatışmaları durdurmak için fedakârlık yapmak zorunda kaldık. Bir güvenlik planı geliştirildi ve duyuruldu. Uygulamaya geçilmeden önce kurumların liderleri davet edildi. Şahsen ben Hizbullah temsilcileriyle görüştüm. Batı Beyrut’taki durumu ele aldık. Bu adımlar üzerinde anlaştık. Güvenlik planını desteklediklerini, olumlu baktıklarını ve Hizbullah’ın bu konudaki kararının Suriye ile mutabık olduğunu bildirdiler. Nitekim toplantının sonucunu yönetime bildirdiğimde memnuniyet duydular. Basta mahallesine girişin planlandığı gün Hizbullah yönetimi teslim olmayı kabul etmedi. “Güvenlik işlerimizin merkezini koruyacağız” dediler. Kendilerine “Siz kalırsanız diğerleri de kalacak. Bu yüzden şehirde devam eden durumdan siz sorumlusunuz” cevabı verildi. Yanıtları “Kışlayı bir bilim merkezine dönüştürüyoruz” oldu. Bunun üzerine “Beyrut'taki tüm partiler artık kapılarını kapattı. Durum ayarlandığında taraflarla ofis açılması konusu ele alınacak” denildi. Hizbullah’ın tepkisi ise “Biz onu Hüseyniye’ye dönüştürmek istiyoruz” oldu. Biz de “Diğerleri de ofislerini sosyal merkezlere dönüştürecekler” cevabını verdik.  
Daha sonra Şara, Velayeti ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirdi. Yapıyı boşaltmaları için ültimatom verildi. Cevapları “Teslim edip, planı uygulamaya koyacağız” oldu. Daha sonra da kışlayı ateşe verdiler ve “Buyurun” dediler. Suriye askerleri içeri girdkten hemen sonra ışıklar söndürüldü. Çevredeki binalardan askerlere ateş açıldı. Elbette hiç kimse askerlere ateş açılmasını, karşılık verilip çatışma yaşanmasını beklemiyordu. Çünkü görevleri Beyrut’ta güvenliği sağlamak ve ihlalleri bastırmaktı. Çatışmada iki taraf arasında can kayıpları yaşandı. Her iki taraftan ölen de öldüren de ister Suriye ister Hizbullah askerleri olsun bizdendi. Kurbanlar verilmesinden biz de üzüntü duyuyoruz. Ancak Suriye askerleri, Hizbullah militanlarına teslim olsa ve kendilerine karşı saldırılara cevap vermeseydi, Beyrut’ta durumun ne hale geleceğini düşünmeliyiz. Dünyanın tüm ordularında olduğu gibi silahını bırakan bir askerin esir olacağını belirten bir kuralımız var. Askerlerimiz görevlerinin Lübnanlılara yardım etmek, güvenliği sağlamak ve savaşı durdurmak olduğunu biliyordu.
Ardından medyada bize karşı yürütülen kampanya bizi şoka uğrattı. Suriye askerlerini kendilerine karşı seferber ettiklerini anlamalıydılar. Bu, bizim istemediğimiz bir şeydi. Beyrut’taki bazı Hizbullah yetkililerinin daha mantıklı davranmasını umuyorduk. Çünkü Suriye askerlerine kendilerine ve Suriye'ye düşman oldukları hissini aşılamalarını istemiyorduk. Oysa biz askerlerimizi bu partinin kendilerine ve Suriye’ye dost olduğu yönünde eğittik. Elbette bazı liderlerin mantıklı hareket etmelerini, kendilerini gözden geçirmelerini ve bu tür davranışların yalnızca düşmanlara fayda sağladığını fark etmelerini umut ediyorduk. Biz hiçbir zaman Suriye askerine Hizbullah’ın düşmanı olduğunu söylemedik, söylemeyeceğiz de. Onlara İsrail’le savaşan herkesin dostumuz ve müttefikimiz olduğunu söylemeye devam edeceğiz. Bununla birlikte Hizbullah yönetimi, Beyrut sakinlerinin güvenlik, istikrar ve güvenceye ihtiyaç duyduklarını anlaması gerekti.
Silahlarla ilgili konuya gelecek olursak; aslında güvenlik planında Batı Beyrut’ta silah bulundurmanın yasaklanması yönünde bir karar vardı. Tüm gruplara silahlarını Batı Beyrut’tan çıkarma fırsatı tanıdık.Görüşmede kendilerine şunları söyledim:
“Devlet Başkanı Esed’in size söylediği doğru: Düşmanla savaşmak için silaha ihtiyaç duyduklarında, onlara ordumuzun silahlarını vereceğiz. Ancak birbirimizle savaşmak için silah kullanılması, bu şer’i olarak da haram kılınan bir durum. Kontrol noktalarında yaşananlar hakkındaki sözlerinize gelince; bunları inkar etmek istemiyorum. Daha ziyade bu anlamda herhangi bir direktif olmadığını, ortaya çıkan bazı durumların bireysel olduğunu ve uyarılabileceğini vurgulamak istiyorum. Aynı zamanda meselelerin abartılıp büyütüldüğünü göz ardı etmemeliyiz. Bununla birlikte güvenlik güçlerinin talimatları uygularken daha nazik ve kibar olması gerektiği bir gerçek. Suriye, Lübnan’daki tüm örgütlere önem verdiği gibi Hizbullah’a da önem veriyor.”
Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı’nın Hizbullah’tan bir heyet davet etmesi verilen bu önemin kanıtıydı. Bir güvenlik yetkilisi onlarla görüşebilirdi. Ancak onlarla kendim görüşmeye özen gösterdim.
Haddam sözlerinin devamında güvenlik meselesine dikkat çekiyor:
“Güvenlik planı konusuna gelince; bu sadece Batı Beyrut'u ilgilendiriyor. Şimdi Batı Beyrut, sahil şeridi ve el-Cebel dışında herhangi bir konuyu tartışmak niyetinde değiliz. Gelecekte Lübnan’daki durum, planın diğer bölgeleri de kapsayacak şekilde genişletilmesini gerektiriyorsa bu konu zamanı gelince ele alınacaktır.”
Kararımız Beyrut'a asker göndermemek yönündeydi. Çünkü bu bize mali ve politik olarak yük olacaktı. Lübnanlıların birbirleriyle sorunlarını çözmelerine izin vermeye çalışıyorduk. Lübnan güvenlik güçleri güvenliği sağlayamayınca güçlerimiz Beyrut'a geldi.
Konuşmamın devamında şunları söyledim:
“Resim bu, Tahran’daki kardeşler olaylara duygusal yaklaşmamalılar. Hizbullah meselesine gelince; İran’daki Hizbullah’ın ağırlığının Suriye’nin ağırlığından fazla olması mümkün mü? Eğer öyleyse gerçek şu ki durum acı verici. İran ile ilişkinin yüz örgütten daha önemli olduğuna inanıyoruz. İran ile ilişkimizin emperyalizme ve Siyonizm’e karşı ortak vizyona dayandığını düşünüyoruz. Resim bu şekilde. Medyaya herhangi bir açıklamada bulunmadan önce bizimle iletişime geçip bir açıklama istemenizi umuyoruz.  ‘Ey iman edenler, eğer size bir fasık bir haber getirirse onu iyice araştırın, sonra bilmeden bir topluluğa sataşırsınız da yaptığınıza pişman olursunuz. ... Yoldan çıkmışın biri size (yalan) bir haber getirirse, muhakemenizi kullanın; yoksa istemeden insanları incitir ve sonra yaptığınızdan pişmanlık duyarsınız.’ (Hucurat/6) Aramızdaki tüm kanallar her zaman açıktır.”
Sözlerimin sonunda şunları söyledim:
“Baskın konusuna gelince; eğer silah kaldıysa bu başka bir patlama için kullanılacaktır. Lübnan ordusunun Batı Beyrut’ta harekete geçmesinden korkuyorsanız onu durdurabiliriz. Onlar, İsrail ile savaşmak istiyorlar ve biz yardım etmeye hazırız.”
İranlı Büyükelçi Hasan Ahteri, Fethallah Kışlası olayı hakkında şu açıklamada bulundu:
“Fathallah olayının nasıl meydana geldiğine değinecek olursak; Suriyeli askerlerin yanında Hizbullah unusrları da mevcuttu. Teslim olmaya hazırlardı; ateş açıldı. Onlara ne olduğunun açıklanmasını beklemediler. Hizbullah tarafından öldürülenlerin bazılarını gösteren, öldürenler tarafından çekilen fotoğraflar yayınlandı.”
Ben de kendisine “Böyle bir şey yaşandıysa bu cesetler alındıktan sonra oldu. Bir askere ateş açarsanız o da size karşılık verir. Karşılık vermezse yenilmiş sayılır ve yargılanır” yanıtını verdim. Büyükelçi de “Durumun daha geniş çaplı ele alınabileceğini düşünüyorum” dedi. Bunun üzerine kendisine şu cevabı verdim:
“Ateş açıldıktan sonra askerler kendilerini savunmasalardı durumlarının ne olacağını düşünebiliyor musunuz? Ortada kuvvetlerin güvenliği ile ilgili bir sorun var. Bunlar milis değil, düzenli bir ordunun askerleri. Üzerlerine ateş açılıyor. Ateş açanlar teslim olduk mu diyorlar? Bu askerlerimiz açısından kabul edebileceğimiz bir durum değil.”
Ahteri, “Ben teslim olmayı kastetmiyorum. Orada Suriyeli subaylar ve Hizbullah’tan yetkililer vardı…” dedi. Bu sırada sözünü kestim:
“Ateş açılmaya başlandıktan sonra bunu kim durdurabilirdi? Olayı aşmakta fayda var.”
Ahteri’nin cevabı ise şöyle oldu:
“Asıl konuya gelecek olursak; Askeri güçlerin girişi ve güvenlik planının krizi sona erdirmesi gerekiyor. Batı Beyrut'ta hüküm süren trajik durumun sona ereceği konusunda hemfikiriz ve Hizbullah iç meselelerle uğraşmak istemediğini defalarca kanıtladı. İsrail ile savaşmak istiyor.”
Kendisine “Mesele uygulamada karıştı. Lübnan'da sonuncusu Jean Obeid olmak üzere bazı Hıristiyanlar kaçırıldı ve İran da bu konuya katkıda bulundu” dedim. Büyükelçi, “Aynı gün Dışişleri Bakanı bize Jean Obeid konusundan bahsetti. Beyrut’a gittim. Hizbullah’ın bu konuyla bir ilgisi yoktu. İletişimde büyük bir rol oynadık” yanıtını verdi.
Ahteri’ye İmad Muğniye’nin Hizbullah’tan olup olmadığını sordum. Onunla hiç görüşmediğini ve kendisini tanımadığını bildirdi. “Bildiğime göre o ne teşkilattan ne de Hizbullah’tan” dedi. Söylediklerini kabul ettiğimi vurguladım.  
Büyükelçi daha sonra Hizbullah’a sızan kişiler konusunu aydınlatmaya çalıştı:
“Hizbullah’a sızan kişiler olduğu konusunda söylediklerinize gelince; bunu inkar etmiyorum. Arafat, birkaç kişi sokmuş olabilir. Ancak partiye ve açıkladığı hedeflere bakacak olursak Arafat’ın başarılı olması mümkün değil.”
Ben de Hizbullah’ı yönetim ve üyeler olarak ayırdığımı ifade ettim.
Ahteri daha sonra banliyöler konusunda konuştu:
“Güney banliyölerine gelecek olursak; İranlı yetkililer bu konuda banliyöye girmenin Şiiler için büyük bir felaket olacağını düşünüyorlar. Bu sözlerimde Suriye’nin müdahalesine herhangi bir itiraz söz konusu değil. Çünkü bu, banliyölerin hedef ve kuşatılmış olduğu anlamına geliyor. Doğu Beyrut Hıristiyanlara ve el-Cebel de Dürzilere kalacak. Bu nedenle İran'daki yetkililer banliyö meselesini diğer bölgelerin ayrılmaz bir parçası olarak görüyorlar. Suriye'nin bölgedeki ve Lübnan'daki mevkilerini ve haysiyetini dikkate alıyorlar. Müslüman ya da Şiilerin Suriye’yi sevmediği fikrinin oluşmamasına özen gösteriyorlar. Bu konular İran'daki yetkilileri yakından ilgilendiriyor.”
Bense bu sözlere şöyle karşılık verdim:
“Öncelikle operasyon Batı Beyrut’ta güvenliği sağlıyor. İkincisi, Lübnan'daki Şii Müslümanlara gelecek olursak; onlar genel İslami yapının ve Lübnan ulusunun vücudunun bir parçasıdır. Üzerindeki baskıyı kaldırmayı önemsiyoruz. Suriye, elbette iç dengeyi bozacak bir önlem almaz. Aldığımız önlemler, Lübnan’daki mazlumların ve zarar gören insanların menfaati içindir. Banliyö meselesi tartışmaya açık değil. İster Şii, ister Dürzi isterse  Sünni olsun Müslümanların çıkarlarını çok iyi biliyoruz. Ancak Lübnan Devleti, Lübnanlı taraflar arasında mutabık kalınan bir plan geliştirdiğinde hiçbir bölge bunun dışında kalmayacak. Yaptığınız karşılaştırmaya gelince; İran'daki yetkililer, Hizbullah ile Suriye’yi karşılaştırmamalıdır. Suriye’nin, İslam Cumhuriyeti’ne karşı tutumunu biliyorlar. Dostlarımızın Lübnan krizini sona erdirmede Suriye’nin başarısının önemini anlayacaklarını umuyoruz. Suriye'nin Hizbullah’a saldırı niyetinde olmadığını vurguluyorum. Ancak güvenlik planına uyulmamasını kabul etmek mümkün değil.”
Büyükelçi daha sonra kendisini kabul ettiğim için bana teşekkür etti ve dalaşıp ayrıldı.

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 6: Saddam ile Rafsancani arasında gizli barış mektuplaşmaları oldu

Eski Suriye Dışişleri Bakanı Haddam’ın günlükleri 5: Bush, Avn’ın ‘engel’ olduğunu bildirdiği bir mektup gönderdi… Esed bunu isyanı sonlandırmak için bir ‘yeşil ışık’ olarak nitelendirdi

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 3: ‘Hariri, Canbolat’ın teklifi üzerine bizimle bir araya geldi. Hafız Esed kendisini sınadı’

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 2: ‘Esed fikrini değiştirdi, Lahud’a verdiği süreyi uzattı. Suriye uluslararası iradeyle çarpıştı’

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 1: ‘Esed, Irak muhalefetine sahte vaatlerde bulunmayı önerirken Hatemi bir Kürt devletine karşı uyarı yaptı’



Husiler Aden Uluslararası Havalimanı'nı füze ve İHA'larla hedef aldı

Daha önce Husilerin Aden Uluslararası Havalimanı'na düzenlediği saldırının ardından yükselen duman (Reuters)
Daha önce Husilerin Aden Uluslararası Havalimanı'na düzenlediği saldırının ardından yükselen duman (Reuters)
TT

Husiler Aden Uluslararası Havalimanı'nı füze ve İHA'larla hedef aldı

Daha önce Husilerin Aden Uluslararası Havalimanı'na düzenlediği saldırının ardından yükselen duman (Reuters)
Daha önce Husilerin Aden Uluslararası Havalimanı'na düzenlediği saldırının ardından yükselen duman (Reuters)

Husiler, balistik füzeler ve bombalı İHA'lar, Aden'de sivil hava trafiğini tehdit etti. Husilerin Aden Uluslararası Havalimanı'na düzenlediği saldırıda, inişe hazırlanan Yemen'e ait bir yolcu uçağı son anda rotasını değiştirmek zorunda kalırken, Taiz'deki Husilerin bombardımanında 5 sivil yaralandı.

Yemen Ulaştırma Bakanlığı, Husilerin Aden Havalimanı'nı iki balistik füze ve çok sayıda bombalı insansız hava aracıyla hedef aldığını açıkladı. Bakanlık, füzelerden birinin, Kahire'den gelen ve sivil yolcuları taşıyan Yemen Havayolları'nın 603 sefer sayılı uçağının inişinden birkaç dakika önce havalimanı pistinin yakınına düştüğünü bildirdi.

Bakanlık, saldırının sabaha karşı saat 03.00'te Cidde'ye gitmek üzere başka bir uçuşu bekleyen yolcuların havalimanında bulunduğu sırada gerçekleştiğini belirtti. O sırada biri Yemen Havayolları'na, diğeri Aden Air'e ait iki uçak da havalimanında bulunuyordu. Saldırı, yolcuları, çalışanları ve uçuş ekiplerini doğrudan tehlikeye attı.

Saldırının oluşturduğu risk üzerine ilgili makamlar acil önlemler aldı. Kahire'den gelen uçağın Aden'e inişi iptal edilerek Cidde'ye yönlendirilirken, havalimanında bulunan iki uçak da tahliye edilerek tehlike bölgesinden uzaklaştırıldı. Bu sırada Aden semalarında Husilere ait insansız hava araçları tespit edildi.

Hava trafiğine tehdit

Yemen Ulaştırma Bakanlığı, havalimanının hedef alınmasını "tehlikeli bir tırmanış" olarak nitelendirerek bunun sivil havacılığı, havalimanlarını ve sivil tesisleri koruyan uluslararası hukuk ve teamüllerin ihlali olduğunu belirtti. Bakanlık, saldırının hava trafiğinin güvenliği ile yolcuların ve çalışanların hayatları açısından ciddi sonuçlar doğurabileceği uyarısında bulundu.

vfghj
Aden Uluslararası Havalimanı'nda Yemen Havayolları'na ait bir uçak (Yerel medya)

Bakanlık, başta Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü (ICAO) olmak üzere uluslararası toplum ve ilgili sivil havacılık kuruluşlarına saldırıyı kınama ve havalimanları, sivil tesisler ile ticari havacılığın askeri saldırılara karşı korunması konusunda sorumluluklarını yerine getirme çağrısı yaptı.

Yemen İnsan Hakları Bakanlığı da saldırıyı kınayarak Aden Havalimanı'nın hedef alınmasının uluslararası insancıl hukuk kurallarının ağır bir ihlali ve sivillerin yaşam, güvenlik ve hareket özgürlüğüne yönelik bir tehdit olduğunu belirtti.

Bakanlık, Husilerin 30 Aralık 2020'de, Yemen hükümetinin ülkeye dönüşü sırasında Aden Havalimanı'na düzenlediği saldırıyı hatırlattı. Söz konusu saldırıda can kayıpları ve yaralanmalar yaşanmış, havalimanı ile tesislerinde hasar meydana gelmişti.

Yemen İnsan Hakları Bakanlığı, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Birleşmiş Milletler ve ilgili uluslararası kuruluşlara sivil tesislerin korunmasını ve bu tesislerin hedef alınmasına son verilmesini sağlayacak önlemler alma, saldırıdan sorumlu kişileri hesap vermeye çağırma ve cezasızlıklarının önüne geçme çağrısında bulundu.

Taiz'de 5 sivil yaralandı

Husilerin kuşatması altındaki Taiz kentinde ise Husilerin kentin merkezindeki eş-Şemasi ve es-Sevra bölgelerine düzenlediği bombardımanda 5 sivil yaralandı. Yaralıların, Sevra Hastanesi'ndeki sağlık kaynağı tarafından doğrulandığı belirtildi.

fghyjuık
Husilerin füzeleri, Yemen'in hükümet güçlerinin kontrolündeki bölgelerde sivilleri hedef alıyor (Husi medyası)

Sağlık kaynağı, acil servise 5 yaralının getirildiğini açıkladı. Yaralılar arasında 24 yaşındaki Şadi Reşad Ganım el-Beşiri'nin omuz ve sol elinden, 22 yaşındaki Eymen Ali Said Huzza'nın ise sağ kolundan şarapnel parçalarıyla yaralandığı bildirildi.

23 yaşındaki Hamza Cemil Şeref Sabit'in sol uyluğuna, 22 yaşındaki Yakup Muhammed Hüseyin Ali'nin sol kalçasına, 20 yaşındaki Hüseyin Muhammed Hüseyin Ali Hadi'nin ise sağ koluna şarapnel parçaları isabet etti.

Sağlık kaynağı, yaralıların gerekli tıbbi tedaviyi aldığını belirtti.

Havalimanına yönelik saldırı ve Taiz'deki yerleşim bölgelerinin bombalanması, Yemen'deki askeri operasyonların genişlediği bir dönemde gerçekleşti. İran destekli Husiler, sivil bölgeleri ve kritik tesisleri hedef almaya devam ederken saldırılar, sivillerin hareketliliği ve ticari hava trafiği açısından yeni riskler oluşturuyor.

ghyjuı
Husiler, seyir güvenliğini ve sivilleri tehdit etmek için İHA ve füzeleri kullanıyor (Husi medyası)

 


Yemen Şafağı’nın sürprizlerinden sonra ne olacak?

Fotoğraf: Majalla
Fotoğraf: Majalla
TT

Yemen Şafağı’nın sürprizlerinden sonra ne olacak?

Fotoğraf: Majalla
Fotoğraf: Majalla

Enver el-Ansi

“Yemen Şafağı” Operasyonu, özellikle Yemen Silahlı Kuvvetleri'nin Babul Mendeb Boğazı'nı, Zubab bölgesini ve havaalanını, stratejik Muha şehrini geri almasıyla büyük sürprizler taşıyordu. Bu başarılar, bazı hükümet güçlerinin gizemli ve düzensiz bir şekilde geri çekilmesinin ardından Husi milislerinin bu bölgelere ulaşmasından yaklaşık bir aydan daha kısa bir sürede gerçekleşti.

O dönemde bu geri çekilme şok etkisi yaratmış ve hükümet güçlerinin liderliğini eksiklikleri gidermeye ve saflarını yeniden düzenlemeye sevk etmişti. Daha sonra, meşru hükümeti destekleyen Suudi Arabistan liderliğindeki koalisyonun savaş uçaklarının önemli ve etkili desteğiyle bu güçler önceki konumlarına güçlü bir şekilde geri döndüler.

Sürpriz, sadece Yemen ordusunun, Husilerin İran Devrim Muhafızları uzmanlarının yardımıyla inşa etmeye başladığı mevzilere, tahkimatlara ve kurduğu yeni radar tesislerine yaptığı ani saldırıda değil, aynı zamanda milislerin, kuzeyden ve doğudan ulaştıkları Kızıldeniz ve güneybatı kıyı şeridinin kumlarında panik ve düzensizlik içinde dağılmalarında, kendileri için askeri bir başarı olarak değerlendirilebilecek herhangi bir çatışmaya girişmeden buradan sökülüp atılmalarında yatıyordu.

Diğer sürpriz ise, Zubab limanı ve havaalanı çevresindeki hızlı kuşatma manevrasının ardından, Devler Tugayı’nın güneyde, Babul Mendeb Boğazı'nın kalbinde yer alan Perim (Mayyun) Adası'na doğru hemen harekete geçmesiydi. Bunu, stratejik kıyı kenti Muha'ya doğru hızlı bir kuzeye ilerleme ve oradan da kalan kıyı bölgelerini güvence altına alma izledi. Tüm bunlar, Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi'nin açıkladığı gibi, nihai amacı birleşik Yemen'in tarihi başkenti Sana'yı geri almak, oradan, meşru ulusal devleti yeniden kurmak ve egemenliğini tüm Yemen topraklarına yaymak için her yöne operasyonlar düzenlemek olan büyük bir askeri operasyonun parçasıydı.

Aynı günün erken saatlerinde, bu operasyon, Taiz vilayetinin bazı şehirlerinde, köylerinde ve dağlık bölgelerinde ele geçirdikleri mevzilerden Husi milislerini kovmak için diğer cephelerde çatışmaların tırmanmasıyla aynı zamana denk geldi. Husiler, Babul Mendeb'e nazır dağları kontrol etmeden, boğazdaki varlıklarının tehdit altında ve savunmasız kalacağını bildikleri için bu mevzileri ele geçirmişlerdi. Milisler düzensiz bir şekilde bu mevzilerden hızla geri çekilmeye başlarken, onlarcası öldürüldü veya yaralandı ve onlarcası da hükümet güçleri, halk direnişi ve yavaş yavaş geri alınan, batı kıyısındaki “özgürleştirilmiş diğer bölgelere katılan köylerin sakinleri tarafından esir alındı.

Bu arada, ülkenin doğusundaki Marib vilayetinin güney ve batı cephelerinde de şiddetli çatışmalar yoğunlaştı. Ulusal ordu güçleri, özellikle el-Kasara cephesinde, Marib çölünde ve komşu el-Cevf vilayetinde devam eden temizleme operasyonları ve milislerin takibi arasında, Husi savaşçılarına karşı önemli ilerlemeler kaydetti.

Husiler ve İran için durum netti ve her iki müttefik de kendileri için ne planlandığının farkındaydılar. Ancak, Suudi Arabistan'ın eski ve yeni müttefikleri arasında destek toplamak için yaptığı hamlelerin sonuçlarını kavramayı reddederek yine aynı hataya düştüler

Bu panoramik sahnenin merkezinde, başta başkent Sana olmak üzere Yemen'in çeşitli vilayetlerindeki çok sayıda önemli askeri bölge ve hedefi vuran düzinelerce hava saldırısı vardı. Şehrin sakinlerinin çoğu, her biri kendince, güzel şehirlerini Husilerin elinden “kurtarma” operasyonunun başlamasından duyduğu umut ve iyimserliği dile getirdi. Aralarından birisi; “Husiler, bazı mahalleleri ya aralarında yüzlerce kadın ve çocuğun da bulunduğu binlerce masum ve mazlum insanı hapsettikleri cezaevlerine ve gözaltı merkezlerine ya da ölüleri için mezarlıklara dönüştürdüler; bu ölülerin çoğu milisler tarafından kandırılarak ölüme gönderildi” dedi.

Yemen Hava Kuvvetleri, Yemen insansız hava araçları ve koalisyon savaş uçakları tarafından gerçekleştirilen koordineli hava saldırıları, Saada vilayeti genelindeki Husi mevzilerini de hedef aldı.Husi grubu Saada’nın dağlarındaki mağaraları ülkenin kontrolü altındaki diğer vilayetlerdeki darbe rejimini yönetmek için tahkim edilmiş kaleler olarak kullanıyor.

Milislerin tutumu

Milisler, Yemen Şafağı Operasyonu'nun başlatılmasından bu yana yaşadıkları ağır yenilgilerin ardından silahlı unsurlarının moralini yüksek tutmak için öngörülebilir bir inatçılıkla ve canla başla bir medya propagandası yürütüyorlar. Grubun bazı liderleri ve şahin kanadı, Güney Kızıldeniz'deki yenilgilerini inkar etmeye ve güçlerinin Babul Mendeb'deki mevzilerini koruduklarında ısrar etmeye devam ederken, bunu kanıtlayacak herhangi bir yeni görüntü sunamadılar. Bunun yerine, Sana'ya yapılan hava saldırılarında sivil kayıplar yaşandığı iddialarını yoğunlaştırarak dikkatleri boğazda yaşananlardan başka bir yöne çekmeye çalıştılar. Aynı zamanda, 21 Eylül 2014'te ulusal uzlaşmaya karşı gerçekleştirdikleri darbeden bugüne kadar devlet ve topluma karşı yürüttükleri savaşlar serisinde, çoğunluğu kadın ve çocuk olmak üzere yüz binlerce Yemenliyi öldürdüklerini veya ölmelerine neden olduklarını unutmuş gibi yaparak sempati toplamaya giriştiler.

fgthyj
5 Ekim 2026'da yayınlanan bir videodan alınan bir karede, Yemen'in Taiz vilayetindeki Zubab yakınlarında bir yolda askeri araçlar ilerliyor (Reuters)

Husi grubunun, intikam, öfke ve hayal kırıklığını ifade etme ve en azından destekçileri nezdinde itibarını koruma dışında pratik bir sonuç beklemese bile, Yemen topraklarına ve komşu Suudi Arabistan'a yönelik balistik füze ve insansız hava aracı saldırılarına pervasızca devam etmek de dahil olmak üzere çeşitli şekillerde tepkilerini sürdürmesi bekleniyor.

Aynı zamanda, grubun, kamuoyunu daha fazla yanıltıcı söylenti ve hatta bazı genel izleyicilerin yanlış veya yanıltıcı olduğunu ayırt edemeyeceği yapay zeka tarafından oluşturulmuş uydurma görüntü ve videolarla kirletmek için yumuşak güç araçlarını ve  trollerini kullanmaya devam etmesi muhtemel. Zira grup, propaganda, medya ve psikolojik savaş konusunda oldukça deneyimli.

Tahran bu olaylara nasıl bakıyor?

Yıllardır Babul Mendeb Boğazı'nı ele geçirme planının arkasında olan, bunu stratejik ve ideolojik bir hedef olarak gören, ABD ile devam eden çatışmasında Hürmüz Boğazı ile birlikte pazarlık kozu olarak kullanmayı amaçlayan İran Devrim Muhafızları liderleri arasında derin bir hayal kırıklığı ve öfke duygusu hakim olmalı. İran, Babul Mendeb Boğazı'ndaki kontrolünü, Husi vekilleri aracılığıyla, ABD'nin müttefiki veya dostu olanlar başta olmak üzere Kızıldeniz'e kıyısı olan ülkelerin ekonomilerinin yanı sıra, küresel ekonomi için savaşın maliyetini artırmak için kullanmaya çalıştı.

Husilerle mücadele için uluslararası ve bölgesel destek

Yemen Şafağı Operasyonu'nun başlatılmasından günler, daha doğrusu haftalar önce, Husiler ve İran için durum netti ve her iki müttefik taraf da kendileri için ne planlandığının farkındaydılar. Ancak, her ikisi de Suudi Arabistan'ın Körfez, Arap, İslam dünyası ile uluslararası toplumdaki eski ve yeni müttefikleri arasında destek toplamak için yaptığı hamlelerinin hedefini kasten kavramayı reddettikleri için yine aynı tuzağa düştüler. Bu hamlelerin amacı, Suudi Arabistan'ın, Yemen halkının Riyad liderliğindeki koalisyonun yardımıyla devletini geri alma hakkını destekleyen uluslararası kararlar ya da Suudi Arabistan'ın uluslararası hukuk uyarınca kendini savunma, egemenliğini ve toprak bütünlüğünü koruma hakkı çerçevesinde atabileceği herhangi bir adımı meşrulaştırmaktı. Nitekim Yemen Şafağı Operasyonu'nun sabahında, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ülkesinin pozisyonunu yeniden teyit ederek, “Suudi Arabistan'ın Husiler tarafından saldırıya uğradıktan sonra kendini savunma hakkı vardır” dedi. “Yemen'de şu anda yaşananları, Yemen güçlerinin Husilerin ele geçirdiği toprakları geri almaya çalışmasıyla birlikte Husi saldırganlığına yönelik bir karşı saldırı olarak değerlendirdiğini” belirten Bakan, “Suudi Arabistan ile Yemen hükümetinin Babul Mendeb'in Husi kontrolünde olmasını kabul etmeyeceğini” vurguladı. Washington'un Suudi Arabistan ile güvenlik anlaşmaları ve taahhütleri olduğunu ve bunları yerine getireceğini de sözlerine ekledi.

Sana ve Saada'daki Husi kaleleri saldırıların odağı haline geldiğinden, pusulanın bu bölgelerden sapmaması gerekiyor

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre ABD Dışişleri Bakanı'nın açıklaması bu türden ilk açıklama değildi. Fransa, Suudi Arabistan'ın kuzeyden maruz kaldığı Iraklı Şii milis grupların saldırılarına karşı koymasına yardımcı olmak için asker ve hava savunma ekipmanı gönderme sözü vermişti. Mekke İttifakı, güneyden yapılan Husi saldırılarına karşı Suudi Arabistan'ı savunmak için güç konuşlandırmak üzere Riyad, Ankara ve İslamabad arasındaki anlaşmaları etkinleştirmeye hazır olduğunu duyurdu. Bundan önce, Suudi Arabistan liderliğinde ve 14'ten fazla ülkeden oluşan deniz savunma koalisyonu, bölgedeki su yollarına erişimin güvenliğini sağlamak amacıyla kuruldu. Ancak Husiler, şüphesiz Tahran'ın emriyle, bunların hepsini görmezden geldiler ve şimdi de durumu doğru değerlendirememelerinin bedelini ödüyorlar.

Sana'ya giden yol

Yemen siyasi ve askeri liderliği, dün sabah bir dizi “genel seferberlik ve ulusal silahlanma çağrısı” duyurusu ve hükümet güçlerinin saflarına asker alımı ve kaydının açılmasının ardından başlatılan Yemen Şafağı Operasyonu'nun temel amacının Sana'yı Husi kontrolünden kurtarmak olduğunu vurguladı. Ancak liderliğin, birleşik Yemen'in tarihi başkentine giden yolun taşlarının henüz döşenmemiş olduğunun farkında olduğu da kesin. Karadan Sana'ya yönelik ilerleme, sivillerin güvenliğini sağlamak için hâlâ zaman, çaba ve dikkatli planlama gerektiriyor.

Bilhassa Hudeyde'nin üç limanının yanı sıra Midi Limanı’nın da geri alınması durumunda, liderlik, aralarında bazı Husi firarilerinin veya yakın zamanda gruptan ayrılanların da bulunduğu diğerleri gibi, Husilerin gücünün dışarıdan herhangi bir müdahaleden önce içeriden çökeceğine inanıyor. Zira bu limanlar geri alındığında Sana ve Tahran arasındaki hayati önem taşıyan bağlantı da koparılmış olacak. Grubun ilk dönemlerinde bu, İran Devrim Muhafızları ile Yemen'deki Husi kolu arasında gizli bir bağlantı ağıydı.

 Sonuç olarak, analistlere göre, milislere karşı askeri harekat başladıktan sonra kesinlikle durdurulmamalı. Sana ve Saada'daki Husi kaleleri saldırıların odağı haline geldiğinden, pusulanın ibresi buradan sapmamalı veya kaymamalı. Silah, mühimmat ve yeni Dini Liderin gözünde “gelecek” olarak kabul edilen “ölene kadar cihat” ideolojisinin kaynağı kesildiğinde milis güçleri otomatik olarak dağılabilir.


Libya Temsilciler Meclisi, Akile Salih dönemini kapattı; Abdünnebi’yi başkan seçti

Temsilciler Meclisi üyesi Salihîn Abdünnebi, Meclis Başkanlığına seçildi. (Meclis Sözcüsü Abdullah Blihak’ın sayfası)
Temsilciler Meclisi üyesi Salihîn Abdünnebi, Meclis Başkanlığına seçildi. (Meclis Sözcüsü Abdullah Blihak’ın sayfası)
TT

Libya Temsilciler Meclisi, Akile Salih dönemini kapattı; Abdünnebi’yi başkan seçti

Temsilciler Meclisi üyesi Salihîn Abdünnebi, Meclis Başkanlığına seçildi. (Meclis Sözcüsü Abdullah Blihak’ın sayfası)
Temsilciler Meclisi üyesi Salihîn Abdünnebi, Meclis Başkanlığına seçildi. (Meclis Sözcüsü Abdullah Blihak’ın sayfası)

Libya’nın doğusundaki Bingazi kentinde toplanan Temsilciler Meclisi, yeni yasama dönemi için Milletvekili Salihin Abdünnebi’yi başkan seçti. Böylece 2014’ten beri Meclis Başkanlığı görevini yürüten Akile Salih dönemi sona ermiş oldu.

Meclis Sözcüsü Abdullah Blihak dün akşam yaptığı açıklamada, Abdünnebi’nin Salih’in yerine seçildiğini bildirdi. Seçim, Salih’in ikinci yardımcısı Misbah Dume başkanlığında düzenlenen oturumda gerçekleştirildi. Abdünnebi, yaklaşık 82 yaşındaki Salih’in de mensubu olduğu Ubeydat aşiretine bağlı bulunuyor.

Temsilciler Meclisi, başkanlık divanını seçmek amacıyla Bingazi’deki merkezinde ikinci başkan yardımcısının başkanlığında toplandı. Oturum öncesinde Salih’in destekçileri ile Meclis İç Tüzüğü’nde değişiklik yapılmasını ve yeni bir başkan seçilmesini isteyen milletvekilleri arasında derin görüş ayrılıkları ve bölünme yaşandı. Salih’in birinci yardımcısı Fevzi en-Nuveyri de başkanın destekçileri arasında yer aldı.

Abdünnebi, 2014’ten bu yana Temsilciler Meclisi’nde Tobruk seçim bölgesini temsil ediyor. Faaliyetleri arasında Dışişleri ve Uluslararası İşbirliği Komisyonu üyeliği ile Libya-Türkiye Parlamentolar Arası Dostluk Komitesi başkanlığı bulunuyor. Ayrıca bölgesel ve uluslararası parlamento toplantıları ile Arap Parlamentolar Birliği’nin faaliyetlerine katılıyor.

cvfghyj
Abdünnebi, 2014’ten bu yana Temsilciler Meclisi’nde Tobruk seçim bölgesini temsil ediyor. (Libya Hükümeti Adalet Bakanlığı)

Abdünnebi’nin 110 milletvekilinin katıldığı oturumda başkan seçilmesinin ardından Meclis, dün akşam birinci başkan yardımcısını belirlemek üzere seçim sürecine geçti. Bu görev için Tarık el-Eşter, Sıddık Hammude ve İzzeddin Kveyreb aday oldu. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre Ubeydat aşireti, Libya’nın doğusundaki Yeşil Dağ bölgesi, Tobruk ve çevresinde yaşayan ülkenin en büyük ve önde gelen aşiretlerinden biri olarak biliniyor.

Yasal olarak Libya Temsilciler Meclisi 200 sandalyeden oluşuyor. Ancak 2014 seçimlerinde güvenlik gerekçeleriyle bazı seçim bölgelerinde sandık kurulamaması nedeniyle yalnızca 188 sandalye doldurulabildi. Bugün ise ölüm, istifa ve boykotlar nedeniyle fiilen görev yapan milletvekili sayısı bunun da altında bulunuyor.

“Ulusal Ordu” Başkomutanı Mareşal Halife Hafter, geçen hafta Meclis Başkanı Akile Salih ile yaşanan krizin ardından bazı milletvekilleriyle bir araya gelmişti. Görüşmenin sonunda Hafter, “bölünmüşlüğün sona erdirilmesi ve devlet kurumlarının birleştirilmesine yönelik çabaları” desteklediğini belirtmiş, siyasi süreçte Temsilciler Meclisi’nin rolünü ve 4+4 Komitesi’nin sonuçlarını takdir ettiğini ifade etmişti.

Görüşmeye katılan milletvekili İsam el-Cehani, Meclis’in reformlar için birleştirilmesini sağlayacak adımların, başta İç Tüzük’te değişiklik yapılması ve yeni bir Meclis başkanlık divanının seçilmesi olmak üzere desteklenmesi konusunda uzlaşıldığını söyledi. El-Cehani ayrıca 4+4 anlaşmasına ve anayasa değişikliğine desteğin sürdürülmesi konusunda da mutabakata varıldığını ifade etti.