Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 4: ‘Güçlerimiz Hizbullah’ın kışlasına saldırdı’

Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed (ortada), İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad ve Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, 25 Şubat 2010'da Şam'da buluştular. (Getty)
Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed (ortada), İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad ve Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, 25 Şubat 2010'da Şam'da buluştular. (Getty)
TT

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 4: ‘Güçlerimiz Hizbullah’ın kışlasına saldırdı’

Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed (ortada), İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad ve Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, 25 Şubat 2010'da Şam'da buluştular. (Getty)
Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed (ortada), İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad ve Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, 25 Şubat 2010'da Şam'da buluştular. (Getty)

Abdulhalim Haddam, Şarku’l Avsat tarafından yayınlanan hatıralarının bu bölümünde, 1987 yılının mart ayında kendisi ve Hizbullah’a aracılık etmek için görüşme talep eden İran’ın Şam Büyükelçisi Hasan Ahteri arasında geçen görüşmenin ayrıntılarını ve söz konusu dönemde yaşananların detaylarını aktarıyor.
15 Şubat 1987 tarihinde Lübnanlı İslami liderlerden oluşan bir heyet, Şam’a giderek Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam ile bir araya geldi. Şehirde yaşanan çatışmalar ve kaosun ardından, Suriye güçlerinin Beyrut'a güvenlik sağlamak için müdahalesini talep etti.
Haddam, konuyu Devlet Başkanı Hafız Esed’e sundu. Güvenliği sağlamak için Hizbullah’ın Fethallah Kışlası da dahil olmak üzere başkentin tüm bölgelerine bir askeri birlik göndermeye karar verdi.
Abdulhalim Haddam, İran’ın Şam Büyükelçisi Hasan Ahteri ile aralarında geçen görüşmede şunları söyledi:
“İranlı yetkililer Hizbullah ve Suriye'yi karşılaştırmamalı. Suriye’nin İran’a karşı tutumunu biliyorlar. Arkadaşlarımızın Lübnan krizinin sona ermesinde Suriye'nin başarısının önemini anlayacaklarını umuyoruz. Sizi temin ederim ki Suriye Hizbullah’a saldırma niyetinde değil. Ancak güvenlik planına uyulmasına karşı gelinmesini kabul edemez”.
Haddam, konunun arka planını ve süreçte yaşananları şöyle aktarıyor:
1987 yılının başlarında Beyrut'ta güvenlik çöktü. Bunun üzerine çeteler ve silahlı milisler yağma, soygun ve cinayetler işlemeye başladılar. Bunun yanı sıra ‘Emel’ ve ‘Murabitun’ hareketleri, ayrıca ‘Emel’ ile de ‘İlerici Sosyalist Parti’ arasında çatışmalar yaşanıyordu. ‘Emel’ ve kamplar arasındaki savaşa ek olarak ‘Emel’ ve Hizbullah arasında da bir savaş patlak vermişti.
15 Şubat 1986 tarihinde aralarında çeşitli mezheplerin liderlerinin de olduğu bir İslami liderler heyeti Beyrut’a geldi. Heyet söz konusu görüşmede Beyrut’ta yaşayanların maruz kaldıkları vahim duruma dikkat çektiler. Güvenliğin sağlanması için Suriye'den bir güvenlik gücü aracılığıyla müdahale edilmesini istediler.
Konuyu Devlet Başkanı Hafız Esed'e götürdüm. İslami liderlerin talepleri doğrultusunda Beyrut'a bir askeri birlik gönderme kararı aldı. Görevlerini yerine getirmeleri için ordu komutanlığına talimat verdi. Beyrut için bir ‘güvenlik planı’ hazırlandı. Suriyeli güçler bu planı uygulamaya koyarak milis karargahlarını kapattılar ve buldukları silahlara da el koydular.
Bu operasyon sırasında Hizbullah’ın Beyrut'taki Fethallah Kışlası’na yönelindi. Parti üyelerinden karargahı boşaltıp silahlarını teslim etmeleri istendi. Bir süre tartışmalar yaşandı. Bir anda Suriyeli güçlere karşı şiddetli bir şekilde ateş açıldı. Ölen askerler oldu. Aynı şekilde karşılık verilince ölü sayısı 22’ye yükseldi. Daha sonra Suriyeli kuvvetler kışlayı ele geçirdi.
3 Mart 1987 tarihinde, bazı meseleleri görüşmek istediğini söyleyen İran’ın Şam Büyükelçisi Hasan Ahteri’yi kabul ettim.
Aramızda geçen görüşmenin tutanaklarına göre ilk konu Beyrut’ta, özellikle de Fethallah Kışlası’nda yaşananlar ve Batı Beyrut’ta bugüne kadar meydana gelen olaylardı.
Tutanaklarda da kayda geçtiği üzere kendisi şunları söyledi:
“Aralarında kadınların ve çocukların da bulunduğu bir grubun öldürülmesi İran'daki yetkilileri ciddi şekilde etkiledi. İran’daki izlenim, bu eylemin pervasız ve sorumsuz gerçekleştirildiği yönünde. İran’daki yetkililer, olay karşısında şaşkınlığa uğradı. Daha sonra yaşananlarda sakallı olanlar yargılandı ve kadınlar erkekler tarafından arandı. Arama operasyonları Beyrut’taki İran Maslahatgüzarı’nın arabasına kadar ulaştı. Arabasından indirildi ve üzeri arandı. Bu olaylar beklemediğimiz şekilde gerçekleşti. Çünkü İran’daki yetkililer, güvenlik planını başından bu yana memnuniyetle karşıladılar. Batı Beyrut’ta buna karşı çıkan kimse olmadı. Sayın Faruk Şara (eski Dışişleri Bakanı) ile yaptığım görüşmede bile Hizbullah ile iş birliğinden bahsettim. Gelip sizinle görüştükten sonra taahhütlerini yerine getireceklerine dair söz verdiler. Bu olaylar, taahhütlerine bağlı olmalarına bu konuda herhangi bir ihmalde bulunmamalarına rağmen gerçekleşiyor.”
Ahteri sözlerinin devamında Tahran’ın yaşananlara dair bilgi talep ettiğini sözledi:
“İkinci nokta, Beyrut’un güney banliyösü ve girişiminin plana dahil edilip edilmemesiyle ilgili. Açıklamalar ve bunlara yapılan karşı çıkışlar var. Lübnan’daki Suriye İstihbarat Yetkilisi Gazi Kenan, Suriye güçlerinin güney banliyölerine gireceğini açıkladı. Ardından ise bunu yalanladı. Tahran’daki kardeşler, güvenlik planının boyutlarını, güney banliyölerini kapsayıp kapsamayacağını bilmek istiyor. Bir başka konu daha var: Batı Beyrut’taki Müslümanların evlerindeki silahlara el konulması. Devlet Başkanı Hafız Esed’e güven mektubumu takdim ederken gerçekleştirdiğim görüşmeyi hatırlıyorum. Bu konu hakkında konuştum. Esed bana ‘Bu konu bize bağlı değil. Onların silahlarını almamız istenmedi. Aksine onlara savaşmaları ve mücadele etmeleri için silah vereceğiz’ dedi. Şimdi insanların evlerindeki silahları alıyorsunuz. Bunun nasıl olduğunu bilmiyorum. Evlerinde silah olacak mı yoksa bu silahlara el mi konulacak? Biz, yani İran’daki yetkililer ve Hizbullah’taki kardeşlerimiz, durumu daha da kötüleştiren bahaneler ya da argümanlar kalmaması için gerekli tüm çabayı sarf ettik. Aksine hiçbir şeyin atmosferi bozmasını istemiyoruz. Tabii siz ne söylemek istediğimi daha iyi biliyorsunuz. Düşmanlarımızın iki ülke arasındaki güçlü ilişkilerden çok rahatsız olduğu açık. Mümkün olan tüm yollarla bu sağlam ilişkileri bozmaya ya da olayları alevlendirerek bir tür soğukluk yaratmaya çalışıyorlar. Gazetelerde sanki aramızda büyütmek istedikleri bir savaş varmış gibi yazılar ve fotoğraflar var. Siz de biz de bunun farkındayız. Suriye yönetimi ve Hafız Esed kardeşin endişeleri ve nezaketinin tamamen farkındayız ve minnettarız.”
Ahteri daha sonra Hizbullah ile ilgili konuştu:
“Hizbullah’a gelirsek; biz aslında partinin İsrail ile mücadelede etkili ve güçlü bir unsur olmasını istiyoruz. Bu nedenle şimdi Suriye ile Hizbullah arasındaki ilişkileri bozmak isteyen acımasız bir propaganda kampanyası yürütüldüğünü görüyoruz. Düşmanlar, propaganda yoluyla, aramızda çelişkiler olduğunu öne sürmek için çalışıyorlar.Biz düşmanların çabalarını engellemek istiyoruz. İran’daki yetkililer, özellikle de Ali Hamaney, Haşimi Rafsancani ve Başbakan Emir Hüseyin Musevi, Batı Beyrut’taki olaydan sonraki tüm açıklamalarda bunu sorumsuz bir olay olarak nitelendirdi. Suriye rejimi Hizbullah’ın bir dayanak olduğunu biliyor. Çünkü Suriye liderliği Hizbullah’ın İsrail ile savaşacak bir silah olduğunun farkında.”
Bunun Suriye ile Hizbullah’ın arasını açmayı hedefleyen bir komplodan başka bir şey olmadığını belirten Ahteri sözlerini şöyle sürdürdü:
“Suriye, Hizbullah’ın güçlü destekçisidir. Elbette ki İran'daki yetkililerin bir tür halk baskısı altında olduğunu biliyorsunuz. Çünkü İran'daki halk kitleleri Suriye rejimine olan sevgisi, eğilimi ve özlemi nedeniyle bunlara inanamaz. Bu durum İranlı yetkililer arasında endişeye neden oldu. İran’daki yetkililer, bu tür duyguları kontrol altına almak için olayın kişisel bir eylem, belli kişilerin işi olduğunu ifade ediyorlar. Olaydan etkilenen bölgeyi kontrol altına altında tutmaya çalışıyorlar. Fethallah’ta yaşananların haberini aldıktan sonraki gece hemen Şara’yı aradım fakat ulaşamadım. Bir süre sonra Dışişleri Bakanı Ali Velayeti beni aradı. Kendisinden Beyrut’u arayıp zarar görmesini istemediğimiz şeylere yönelik olayları önlemek için kontrollü olmalarını ve sorun çıkmaması için çabalamamızı istedim. Anlayış içinde, çözümün Suriye planıyla çelişmediği her türlü sorunda yardım etmeye hazırız. Ben konudan genel hatlarıyla bahsettim.”
Hasan Ahteri sürecin daha ılımlı ilerlemesi gerektiğini söyledi:
“Bu olaylar, insanlarda bir dereceye kadar karşıt duygular uyandırıyor. Bu bize, size ve Hizbullah’a onları kontrol etmek açısından oldukça zorluk yaşatacak. İnsanların inançlarına karşı herhangi bir hürmetsizlik yapılmamasını umuyoruz. Örneğin kişisel aramalarla ilgili olarak nezaketle ve kardeşçe yaklaşılabilir. Bir kişinin evinde arama yapılmak istenirse bu kardeşçe yapılabilir. Bizde, yani İran’da erkekler erkekleri, kadınlar kadınları arar. Asıl olaya, yani gençlerin öldürülmesine gelince; bence bir açıklama yapmak ya da olanların etkisini azaltmak için önceden bir sinyal vermek mümkündü.”
İranlı Büyükelçi’nin ardından sözü ben devraldım:
“Bunlardan tamamen farklı olan başka bilgilere sahibiz. Öncelikle, Büyükelçi’ye bu gerçekleri bize anlattığı için teşekkür ederim. Ancak açıklanması gereken iki nokta var. Bunlardan ilki şu: Suriye, İran ile var olan güçlü ve kardeş ilişkilere önem veriyordu. Her zaman bu ilişkileri güçlendirmek için çalışıyordu. Tahran’dan yapılan ve ilişkilerimize olan ilgimizi tam olarak yansıtmayan bazı sorumsuz açıklamalara rağmen bu önemi verdiğimizin altını çiziyorum.
İran’da bir açıklama dalgası başladı. Bunlardan bir kısmında Suriye ve İran arasındaki mevcut kardeşlik ilişkilerine atıfta bulunulurken bir kısmında ise yetkililer, Suriye ve onunla var olan ilişkilerini unuttu. Tüm dünya Lübnan’da meydana gelen olaydan başka bir şey görmez oldu. Dr. Ali Velayeti, el-Havza el-İlmiye ve Emir Hüseyin Musevi’ninkiler de dahil olmak üzere yapılan açıklamalar nedeniyle üzgünüz. Musevi, açıklamasında, ‘Kim Hizbullah’a elini uzatırsa İsrail ve ABD’ye hizmet ediyordur’ demişti. Bunun yanı sıra öğrenciler ve diğer birimler de açıklamalarda bulundular. Bu gayet üzücü bir durum. Suriye ile İran arasındaki ilişkilerin boyutu ve hepimizin görmesi gereken ortak mücadele, burada ya da orada meydana gelen bir olaydan çok daha büyüktür. İran'daki bazı önemli isimlerin Suriye'yi bir tarafa, Hizbullah'ı başka bir tarafa koyması üzücü. Suriye karşıtı bir seferberlik olduğunu tahmin ediyoruz. Ancak Suriye’deki İran karşıtı her türlü seferberliği engellediğimiz gibi İran’daki yönetiminin de bunların önüne geçmesini bekliyoruz. Biz, İran aleyhinde tek bir söz söyleyen olursa onu hapse tıkarız. İran’ı eleştirecek olanlarla ciddi bir şekilde ilgileniriz. İki ülke arasındaki ilişkilere verilen önemi, endişeyi bu şekilde anlıyoruz. Lübnan meselelerinde sorumluluk Suriye'ye ait. Çünkü Lübnan'ın Suriye ile özel ilişkileri var. Biz tek bir milletiz. Lübnan’da yaşananlar doğrudan Suriye'nin bölgedeki güvenliğine ve politikasına da yansıyor. Bu politikanın İran Cumhuriyeti'ndeki dostlarımız tarafından desteklenmesi gerekiyor. Çünkü temel çizgilerinde anti-emperyalist ve Siyonist karşıtı politikalarıyla uyumludur.
Ardından kendilerine iki komşu ülkenin hassasiyetlerinin farkında olduğumu söyledim:
“Bununla birlikte Suriye tüm açıklamalara rağmen İran ile ilişkilerine sadık kalacaktır. Öncesinde ne olduğuna dair Suriye tarafından bir inceleme yapılması gereken bu tepkilerden üzüntü duyduk. Eğer bir inceleme gerçekleştirebilirseniz, biz elimizdeki gerçekleri önünüze koyabilirsek ve İran'daki yetkililer de bunu kontrol edebilirse  düşmanlarımıza bu tür olaylardan yararlanma fırsatı vermekten kaçınırdık. Biz bir gün olsun Afganistan'da ne yaptığınızı sormadık. Yaptığımız gözlemler var. Ancak sormayacağız da. Çünkü konunun iki komşu ülke açısından hassasiyetinin farkındayız. Bu tür açıklamaların iki ülke arasındaki kardeşlik ilişkilerini etkilemeyeceğini bir kez daha teyit ediyoruz. İlişkilere gölge düşürmek ve düşmanlara fırsat vermek istemiyoruz.”
Ardından sözü açıklanması gereken ikinci noktaya getirdim:
“Hizbullah’ı kurulduğunda dost bir parti olarak gördük. Yardım ve destek sağladık. Bazı üyelerinin Lübnan’daki Suriye dostları ve Suriyeli askerlere yönelik tüm kötü operasyonlarını görmezden gelip karşılık vermedik. Tam tersine, bu örgütle dostane ilişkiler kurduk ve İsrail’le mücadeledeki rolü temelinde davrandık. Bizim için olumsuz bir niteliğe sahip değil. Aksine ona önem veriyor ve iş birliği yapıyorduk. Ancak bu örgütü mevcut ihlaller konusunda üç şekilde birçok kez uyardığımızı hatırlıyorsunuzdur. Yaser Arafat, Irak grubu ve Lübnan’daki ikinci ofis aracılığıyla uyarılarda bulunmuştuk. Hizbullah'a sızan bu grubun Lübnan'daki rolüne zarar verecek ve Suriye ile ilişkilerinde zarara neden olacak eylemler gerçekleştireceğinden korktuğumuz için söz konusu ihlallerin tehlikeleri konusunda uyarılarda bulunuyorduk. Ne yazık ki Hizbullah yönetimi bu uyarılara gereken önemi vermedi. Buna rağmen parti ile olumsuz eylemler yapan grup arasında yapı ve yönelim farkı olduğunun farkındayız. Biz halen ona önem veriyoruz. Yok olmasını istemiyoruz. Çünkü İsrail'le savaşma sloganı atan Lübnanlıların ortadan kaybolması taraftarı değiliz.”
Haddam, söz konusu görüşmenin ayrıntılarına yer verdiği bölümde Batı Beyrut’ta yaşananlara dikkat çekiyor:
İki noktayı netleştirdikten sonra gerçeklere dönecek olursam; Batı Beyrut yanıyordu. Bu yangın son günlerde başlamamıştı. Bilakis biz Beyrut’a girmeden önce de mevcuttu. Hatta birkaç sene önce başlamıştı. Batı Beyrut neredeyse Müslümanlar arasındaki mezhep çatışması için bir arenaya dönüşmek üzereydi. Müslümanlar parçalanıp savaşmaya başladığında hepimiz kaybederiz. Batı Beyrut’ta tüm kutsal değerler ihlal edildi. Haysiyet, can, mal... Hepsi gasp edildi. Üniversiteler, eğitim veremez hale geldi. Doktorlar ve büyük alimler Beyrut’tan kaçtı. Büyük çoğunluğu Müslüman olan bu şehir, kurtlar ve yabani hayvanların otladığı ve yılanların hareket ettiği bir ormana dönüştü. Ardından son çatışmalar patlak verdi. Bu, şehirdeki statükonun doğal bir sonucuydu. İnsanlar yardım talep eder hale geldiler. Askeri müdahalede bulunmamaya karar verdik. Çünkü şehre girmek bizim için büyük bir yüktü.
Ancak Müslüman ve ulusal figürler yardım istemek için geldiklerinde, Beyrut’taki suç furyasını ve çatışmaları durdurmak için fedakârlık yapmak zorunda kaldık. Bir güvenlik planı geliştirildi ve duyuruldu. Uygulamaya geçilmeden önce kurumların liderleri davet edildi. Şahsen ben Hizbullah temsilcileriyle görüştüm. Batı Beyrut’taki durumu ele aldık. Bu adımlar üzerinde anlaştık. Güvenlik planını desteklediklerini, olumlu baktıklarını ve Hizbullah’ın bu konudaki kararının Suriye ile mutabık olduğunu bildirdiler. Nitekim toplantının sonucunu yönetime bildirdiğimde memnuniyet duydular. Basta mahallesine girişin planlandığı gün Hizbullah yönetimi teslim olmayı kabul etmedi. “Güvenlik işlerimizin merkezini koruyacağız” dediler. Kendilerine “Siz kalırsanız diğerleri de kalacak. Bu yüzden şehirde devam eden durumdan siz sorumlusunuz” cevabı verildi. Yanıtları “Kışlayı bir bilim merkezine dönüştürüyoruz” oldu. Bunun üzerine “Beyrut'taki tüm partiler artık kapılarını kapattı. Durum ayarlandığında taraflarla ofis açılması konusu ele alınacak” denildi. Hizbullah’ın tepkisi ise “Biz onu Hüseyniye’ye dönüştürmek istiyoruz” oldu. Biz de “Diğerleri de ofislerini sosyal merkezlere dönüştürecekler” cevabını verdik.  
Daha sonra Şara, Velayeti ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirdi. Yapıyı boşaltmaları için ültimatom verildi. Cevapları “Teslim edip, planı uygulamaya koyacağız” oldu. Daha sonra da kışlayı ateşe verdiler ve “Buyurun” dediler. Suriye askerleri içeri girdkten hemen sonra ışıklar söndürüldü. Çevredeki binalardan askerlere ateş açıldı. Elbette hiç kimse askerlere ateş açılmasını, karşılık verilip çatışma yaşanmasını beklemiyordu. Çünkü görevleri Beyrut’ta güvenliği sağlamak ve ihlalleri bastırmaktı. Çatışmada iki taraf arasında can kayıpları yaşandı. Her iki taraftan ölen de öldüren de ister Suriye ister Hizbullah askerleri olsun bizdendi. Kurbanlar verilmesinden biz de üzüntü duyuyoruz. Ancak Suriye askerleri, Hizbullah militanlarına teslim olsa ve kendilerine karşı saldırılara cevap vermeseydi, Beyrut’ta durumun ne hale geleceğini düşünmeliyiz. Dünyanın tüm ordularında olduğu gibi silahını bırakan bir askerin esir olacağını belirten bir kuralımız var. Askerlerimiz görevlerinin Lübnanlılara yardım etmek, güvenliği sağlamak ve savaşı durdurmak olduğunu biliyordu.
Ardından medyada bize karşı yürütülen kampanya bizi şoka uğrattı. Suriye askerlerini kendilerine karşı seferber ettiklerini anlamalıydılar. Bu, bizim istemediğimiz bir şeydi. Beyrut’taki bazı Hizbullah yetkililerinin daha mantıklı davranmasını umuyorduk. Çünkü Suriye askerlerine kendilerine ve Suriye'ye düşman oldukları hissini aşılamalarını istemiyorduk. Oysa biz askerlerimizi bu partinin kendilerine ve Suriye’ye dost olduğu yönünde eğittik. Elbette bazı liderlerin mantıklı hareket etmelerini, kendilerini gözden geçirmelerini ve bu tür davranışların yalnızca düşmanlara fayda sağladığını fark etmelerini umut ediyorduk. Biz hiçbir zaman Suriye askerine Hizbullah’ın düşmanı olduğunu söylemedik, söylemeyeceğiz de. Onlara İsrail’le savaşan herkesin dostumuz ve müttefikimiz olduğunu söylemeye devam edeceğiz. Bununla birlikte Hizbullah yönetimi, Beyrut sakinlerinin güvenlik, istikrar ve güvenceye ihtiyaç duyduklarını anlaması gerekti.
Silahlarla ilgili konuya gelecek olursak; aslında güvenlik planında Batı Beyrut’ta silah bulundurmanın yasaklanması yönünde bir karar vardı. Tüm gruplara silahlarını Batı Beyrut’tan çıkarma fırsatı tanıdık.Görüşmede kendilerine şunları söyledim:
“Devlet Başkanı Esed’in size söylediği doğru: Düşmanla savaşmak için silaha ihtiyaç duyduklarında, onlara ordumuzun silahlarını vereceğiz. Ancak birbirimizle savaşmak için silah kullanılması, bu şer’i olarak da haram kılınan bir durum. Kontrol noktalarında yaşananlar hakkındaki sözlerinize gelince; bunları inkar etmek istemiyorum. Daha ziyade bu anlamda herhangi bir direktif olmadığını, ortaya çıkan bazı durumların bireysel olduğunu ve uyarılabileceğini vurgulamak istiyorum. Aynı zamanda meselelerin abartılıp büyütüldüğünü göz ardı etmemeliyiz. Bununla birlikte güvenlik güçlerinin talimatları uygularken daha nazik ve kibar olması gerektiği bir gerçek. Suriye, Lübnan’daki tüm örgütlere önem verdiği gibi Hizbullah’a da önem veriyor.”
Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı’nın Hizbullah’tan bir heyet davet etmesi verilen bu önemin kanıtıydı. Bir güvenlik yetkilisi onlarla görüşebilirdi. Ancak onlarla kendim görüşmeye özen gösterdim.
Haddam sözlerinin devamında güvenlik meselesine dikkat çekiyor:
“Güvenlik planı konusuna gelince; bu sadece Batı Beyrut'u ilgilendiriyor. Şimdi Batı Beyrut, sahil şeridi ve el-Cebel dışında herhangi bir konuyu tartışmak niyetinde değiliz. Gelecekte Lübnan’daki durum, planın diğer bölgeleri de kapsayacak şekilde genişletilmesini gerektiriyorsa bu konu zamanı gelince ele alınacaktır.”
Kararımız Beyrut'a asker göndermemek yönündeydi. Çünkü bu bize mali ve politik olarak yük olacaktı. Lübnanlıların birbirleriyle sorunlarını çözmelerine izin vermeye çalışıyorduk. Lübnan güvenlik güçleri güvenliği sağlayamayınca güçlerimiz Beyrut'a geldi.
Konuşmamın devamında şunları söyledim:
“Resim bu, Tahran’daki kardeşler olaylara duygusal yaklaşmamalılar. Hizbullah meselesine gelince; İran’daki Hizbullah’ın ağırlığının Suriye’nin ağırlığından fazla olması mümkün mü? Eğer öyleyse gerçek şu ki durum acı verici. İran ile ilişkinin yüz örgütten daha önemli olduğuna inanıyoruz. İran ile ilişkimizin emperyalizme ve Siyonizm’e karşı ortak vizyona dayandığını düşünüyoruz. Resim bu şekilde. Medyaya herhangi bir açıklamada bulunmadan önce bizimle iletişime geçip bir açıklama istemenizi umuyoruz.  ‘Ey iman edenler, eğer size bir fasık bir haber getirirse onu iyice araştırın, sonra bilmeden bir topluluğa sataşırsınız da yaptığınıza pişman olursunuz. ... Yoldan çıkmışın biri size (yalan) bir haber getirirse, muhakemenizi kullanın; yoksa istemeden insanları incitir ve sonra yaptığınızdan pişmanlık duyarsınız.’ (Hucurat/6) Aramızdaki tüm kanallar her zaman açıktır.”
Sözlerimin sonunda şunları söyledim:
“Baskın konusuna gelince; eğer silah kaldıysa bu başka bir patlama için kullanılacaktır. Lübnan ordusunun Batı Beyrut’ta harekete geçmesinden korkuyorsanız onu durdurabiliriz. Onlar, İsrail ile savaşmak istiyorlar ve biz yardım etmeye hazırız.”
İranlı Büyükelçi Hasan Ahteri, Fethallah Kışlası olayı hakkında şu açıklamada bulundu:
“Fathallah olayının nasıl meydana geldiğine değinecek olursak; Suriyeli askerlerin yanında Hizbullah unusrları da mevcuttu. Teslim olmaya hazırlardı; ateş açıldı. Onlara ne olduğunun açıklanmasını beklemediler. Hizbullah tarafından öldürülenlerin bazılarını gösteren, öldürenler tarafından çekilen fotoğraflar yayınlandı.”
Ben de kendisine “Böyle bir şey yaşandıysa bu cesetler alındıktan sonra oldu. Bir askere ateş açarsanız o da size karşılık verir. Karşılık vermezse yenilmiş sayılır ve yargılanır” yanıtını verdim. Büyükelçi de “Durumun daha geniş çaplı ele alınabileceğini düşünüyorum” dedi. Bunun üzerine kendisine şu cevabı verdim:
“Ateş açıldıktan sonra askerler kendilerini savunmasalardı durumlarının ne olacağını düşünebiliyor musunuz? Ortada kuvvetlerin güvenliği ile ilgili bir sorun var. Bunlar milis değil, düzenli bir ordunun askerleri. Üzerlerine ateş açılıyor. Ateş açanlar teslim olduk mu diyorlar? Bu askerlerimiz açısından kabul edebileceğimiz bir durum değil.”
Ahteri, “Ben teslim olmayı kastetmiyorum. Orada Suriyeli subaylar ve Hizbullah’tan yetkililer vardı…” dedi. Bu sırada sözünü kestim:
“Ateş açılmaya başlandıktan sonra bunu kim durdurabilirdi? Olayı aşmakta fayda var.”
Ahteri’nin cevabı ise şöyle oldu:
“Asıl konuya gelecek olursak; Askeri güçlerin girişi ve güvenlik planının krizi sona erdirmesi gerekiyor. Batı Beyrut'ta hüküm süren trajik durumun sona ereceği konusunda hemfikiriz ve Hizbullah iç meselelerle uğraşmak istemediğini defalarca kanıtladı. İsrail ile savaşmak istiyor.”
Kendisine “Mesele uygulamada karıştı. Lübnan'da sonuncusu Jean Obeid olmak üzere bazı Hıristiyanlar kaçırıldı ve İran da bu konuya katkıda bulundu” dedim. Büyükelçi, “Aynı gün Dışişleri Bakanı bize Jean Obeid konusundan bahsetti. Beyrut’a gittim. Hizbullah’ın bu konuyla bir ilgisi yoktu. İletişimde büyük bir rol oynadık” yanıtını verdi.
Ahteri’ye İmad Muğniye’nin Hizbullah’tan olup olmadığını sordum. Onunla hiç görüşmediğini ve kendisini tanımadığını bildirdi. “Bildiğime göre o ne teşkilattan ne de Hizbullah’tan” dedi. Söylediklerini kabul ettiğimi vurguladım.  
Büyükelçi daha sonra Hizbullah’a sızan kişiler konusunu aydınlatmaya çalıştı:
“Hizbullah’a sızan kişiler olduğu konusunda söylediklerinize gelince; bunu inkar etmiyorum. Arafat, birkaç kişi sokmuş olabilir. Ancak partiye ve açıkladığı hedeflere bakacak olursak Arafat’ın başarılı olması mümkün değil.”
Ben de Hizbullah’ı yönetim ve üyeler olarak ayırdığımı ifade ettim.
Ahteri daha sonra banliyöler konusunda konuştu:
“Güney banliyölerine gelecek olursak; İranlı yetkililer bu konuda banliyöye girmenin Şiiler için büyük bir felaket olacağını düşünüyorlar. Bu sözlerimde Suriye’nin müdahalesine herhangi bir itiraz söz konusu değil. Çünkü bu, banliyölerin hedef ve kuşatılmış olduğu anlamına geliyor. Doğu Beyrut Hıristiyanlara ve el-Cebel de Dürzilere kalacak. Bu nedenle İran'daki yetkililer banliyö meselesini diğer bölgelerin ayrılmaz bir parçası olarak görüyorlar. Suriye'nin bölgedeki ve Lübnan'daki mevkilerini ve haysiyetini dikkate alıyorlar. Müslüman ya da Şiilerin Suriye’yi sevmediği fikrinin oluşmamasına özen gösteriyorlar. Bu konular İran'daki yetkilileri yakından ilgilendiriyor.”
Bense bu sözlere şöyle karşılık verdim:
“Öncelikle operasyon Batı Beyrut’ta güvenliği sağlıyor. İkincisi, Lübnan'daki Şii Müslümanlara gelecek olursak; onlar genel İslami yapının ve Lübnan ulusunun vücudunun bir parçasıdır. Üzerindeki baskıyı kaldırmayı önemsiyoruz. Suriye, elbette iç dengeyi bozacak bir önlem almaz. Aldığımız önlemler, Lübnan’daki mazlumların ve zarar gören insanların menfaati içindir. Banliyö meselesi tartışmaya açık değil. İster Şii, ister Dürzi isterse  Sünni olsun Müslümanların çıkarlarını çok iyi biliyoruz. Ancak Lübnan Devleti, Lübnanlı taraflar arasında mutabık kalınan bir plan geliştirdiğinde hiçbir bölge bunun dışında kalmayacak. Yaptığınız karşılaştırmaya gelince; İran'daki yetkililer, Hizbullah ile Suriye’yi karşılaştırmamalıdır. Suriye’nin, İslam Cumhuriyeti’ne karşı tutumunu biliyorlar. Dostlarımızın Lübnan krizini sona erdirmede Suriye’nin başarısının önemini anlayacaklarını umuyoruz. Suriye'nin Hizbullah’a saldırı niyetinde olmadığını vurguluyorum. Ancak güvenlik planına uyulmamasını kabul etmek mümkün değil.”
Büyükelçi daha sonra kendisini kabul ettiğim için bana teşekkür etti ve dalaşıp ayrıldı.

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 6: Saddam ile Rafsancani arasında gizli barış mektuplaşmaları oldu

Eski Suriye Dışişleri Bakanı Haddam’ın günlükleri 5: Bush, Avn’ın ‘engel’ olduğunu bildirdiği bir mektup gönderdi… Esed bunu isyanı sonlandırmak için bir ‘yeşil ışık’ olarak nitelendirdi

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 3: ‘Hariri, Canbolat’ın teklifi üzerine bizimle bir araya geldi. Hafız Esed kendisini sınadı’

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 2: ‘Esed fikrini değiştirdi, Lahud’a verdiği süreyi uzattı. Suriye uluslararası iradeyle çarpıştı’

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 1: ‘Esed, Irak muhalefetine sahte vaatlerde bulunmayı önerirken Hatemi bir Kürt devletine karşı uyarı yaptı’



El-Halil’in kalbinde savaş… 500 yerleşimci, binlerce Filistinliyle yaşamın ayrıntılarını paylaşıyor

El-Halil’in kalbinde savaş… 500 yerleşimci, binlerce Filistinliyle yaşamın ayrıntılarını paylaşıyor
TT

El-Halil’in kalbinde savaş… 500 yerleşimci, binlerce Filistinliyle yaşamın ayrıntılarını paylaşıyor

El-Halil’in kalbinde savaş… 500 yerleşimci, binlerce Filistinliyle yaşamın ayrıntılarını paylaşıyor

Batı Şeria’nın güneyinde, Kudüs’ün yaklaşık 35 kilometre uzağında bulunan El-Halil kentine ulaşmadan önce, 60 numaralı çevre yolu olarak bilinen otoyolda, farklı milletlerden, dinlerden ve inançlardan yolcuları gidecekleri yerlere yönlendiren çok sayıda levha ve tabela göze çarpıyor. İbranice, İngilizce ve Arapça olmak üzere üç dilde hazırlanan bu tabelalar, varış noktası Filistin’de, İsrail’de ya da daha uzak bir yerde olsun, yolculara yön gösteriyor.

cgthy
El-Halil’in Eski Şehir’e giden girişinde bulunan bir İsrail kontrol noktası (Şarku’l Avsat)

Giriş yasak

Şehrin ana girişine kısa bir mesafe kala, İsraillileri kendilerine girişin yasak olduğu ve ‘tehlikeli’ olarak nitelendirilen A Bölgesi’ne girmemeleri konusunda uyaran dev bir tabela karşılıyor. Ancak tabela, bölgede yaşayan 500 yerleşimcinin varlığını görmezden geliyor. Bu yerleşimciler, Batı Şeria’nın en büyük kentinin kalbi olan Eski Şehir’i işgal ediyor; sokakları, evleri, dükkânları, meydanları, balkon manzaralarını ve Harem-i İbrahim Camii’ni kent sakinleriyle paylaşıyor. Komşularını her gün evlerinden çıkarmaya çalışıyorlar. Uzun ve yıpratıcı bir mücadeleye dönüşen bu süreç, 7 Ekim 2023’ün ardından büyük ölçüde daha da şiddetlendi.

El-Halil’in kalabalık ve ticari hareketliliğin yoğun olduğu Babu’z Zaviye bölgesinde, Şüheda Caddesi’nin başında, göreve hazır bekleyen İsrail askerleri karşılıyor sizi. Görevleri, bölgede yaşayan ve kuşatma altındaki, harap durumdaki eski evlerinden ayrılmamış birkaç kişi dışında, Filistinlilerin bölgeye girişini engellemek. Bu az sayıdaki Filistinli ise her gün evlerine gidip gelirken ayrıntılı aramalara tabi tutuluyor ve sürekli şüpheli muamelesi görüyor.

7 Ekim’den önce ve sonra

7 Ekim öncesinde askerlerin izin vermesi üzerine sokağa girmiştik. Ancak yalnızca 100 metre ilerledikten sonra bir asker bizi durdurmuş ve ‘Arap görünümümüz’ nedeniyle yolumuza devam etmemizin yasak olduğunu söylemişti. Asker, güvenliğimizi sağlayamayacağını öne sürmüştü.

Bugün ise bir metre bile ilerlememize izin verilmiyor.

adfrgth
El-Halil’in Eski Şehir bölgesindeki bir caddede geçişi engelleyen İsrail askeri (DPA)

Eski Şehir’e başka açık güzergâhlardan girdik, ancak buradaki çok sayıda sokağın kapatıldığını gördük. Şehre ait pek çok bölgeye ulaşamadık. Bunların arasında, Harem-i İbrahim Camii’nin arkasında bulunan Sehle Caddesi de vardı. Şüheda Caddesi gibi burası da kapatılmıştı. Bölgede yaşayanlar hariç Filistinlilerin bu sokağa girmesi yasaklanmıştı.

İslam el-Fahuri, girişi kapalı olmayan ara sokaklarda, bomboş durumdaki Lübnan Çarşısı’nda karşımıza çıktı. İç içe geçmiş diğer Eski Şehir sokaklarının bir parçası olan çarşıda dükkânlar kapalıydı; ne esnaf ne bölge sakini ne de alışveriş yapan kimse vardı.

Fahuri, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, aşağılayıcı ve zorlu uygulamalardan mümkün olduğunca kaçınmak için günde yalnızca bir kez dışarı çıkmayı, ardından da evine dönmeyi tercih ettiğini söyledi. Fahuri, “Bize sürekli şüpheli muamelesi yapıyorlar. Adınızın özel bir listede kayıtlı olması gerekiyor. Dışarı çıkarken ve geri dönerken aramadan geçiriliyorsunuz. Kimlikleriniz ayrıntılı biçimde inceleniyor, ancak bundan sonra geçişinize izin veriliyor” dedi.

Fahuri, Filistinliler ile İsrailliler arasındaki çatışmanın merkezinde yer alan Harem-i İbrahim Camii’nin yakınındaki Sehle Caddesi’ndeki evinde kalmayı sürdüren az sayıdaki kişiden biri.

ghyju
El-Halil şehrindeki ana kavşak (Şarku’l Avsat)

Fahuri, burada kalmasının nedenini, evinden ayrılma fikrini kabullenememesine ve ‘evini onlara bırakmak istememesine’ bağlıyor.

“Evden ayrılırsanız hemen el koyuyorlar. Zaten istedikleri de bu. Yaşanan her şey bizi evlerimizden göç etmeye zorlamayı amaçlıyor. Ordu neden üzerimizde baskı kuruyor? Neden bütün bu uygulamalar? Yerleşimciler neden bize saldırıyor? Çünkü buranın tamamını istiyorlar” diye konuştu.

Fahuri, kendisinin ve bölgedeki diğer kişilerin defalarca saldırı ve şiddet olaylarına maruz kaldığını anlatırken teslim olmadığını vurgulayarak, “Buradan gitmeyeceğim, evimden de vazgeçmeyeceğim” dedi.

Fahuri, kalma mücadelesinin daha da zorlaştığı ve bedelinin arttığı 7 Ekim sonrasında bile tutumunu değiştirmedi.

7 Ekim’den bu yana Batı Şeria’daki yerleşimciler düşmanca tutumlarını yoğunlaştırarak geniş bölgelerde kanlı saldırılar düzenlemeye başladı. Filistinlileri öldürüyor, evlerini, mülklerini ve ibadethanelerini ateşe veriyor, tarım alanlarını tahrip ediyor; topraklara, evlere, dağ tepelerine ve hatta hayvanlara el koyuyorlar.

Fahuri, “7 Ekim'den sonra her yerleşimci kendi başına bir devlete dönüştü” dedi.

scdfvgh
10 yerleşimcinin ziyareti sırasında, El-Halil’deki Eski Şehir’in girişlerinden birini koruyan İsrailli askerler, Ekim 2026 (DPA)

Şöyle devam etti: “Eskiden daha özgür hareket edebiliyor, daha az gerginlik yaşıyorduk. Ancak 7 Ekim’den sonra her şey değişti. Kapıları kapattılar, kontrol noktalarının sayısını artırdılar. Buradaki her hareketimiz artık denetim altında. Bütün bunların yanı sıra sürekli saldırılara ve şiddet olaylarına maruz kalıyoruz; hesap soran da yok, bizi denetleyen de. Evlerimize saldırıyor, sokaklarda bize şiddet uyguluyorlar. Her gün bir sorun, her gün.”

Fahuri’nin anlattıkları, Eski Şehir’in geniş kesimlerinde neden artık kimsenin yaşamadığını ve dükkânların neden kapalı olduğunu anlamaya yardımcı oluyor.

1978’de başlayan savaş

Elbette, kapatılma süreci 7 Ekim’den sonra başlamadı; çok daha öncesine dayanıyor. Yerleşimcilerin mücadelesi uzun yıllardır devam ediyor, ancak söz konusu tarihten sonra daha da şiddetlendi.

Filistin Ulusal Bilgi Merkezi’ne göre, Eski Şehir’deki ilk yerleşimci noktaları 1978 yılında kuruldu. Bir grup yerleşimci, kentin merkezindeki Deboya binasını işgal etti. Yerleşimciler daha sonra buraya Beit Hadassah adını verdi. 1980 yılında yaşanan ve Deboya Operasyonu olarak bilinen olayın ardından, işgale karşılık olarak İsrail işgal makamları, stratejik konumdaki yerleşimci noktasını genişletmek amacıyla onlarca evi yıktı. 1983 yılında ise Deboya binasının yakınında, Yahudilere ait olduğu iddiasıyla Usame bin Münkız Okulu’nun kontrolünün ele geçirilmesinin ardından Beit Romano adıyla bilinen bir yerleşimci noktası kuruldu.

1984 yılında Tel Rümeyde’deki arkeolojik bir alan üzerinde yeni bir yerleşimci noktası olan Abraham Avinu kuruldu. İsrail işgal makamları, Eski Şehir’deki merkezî sebze pazarını kapattı ve daha sonra yeni bir yerleşimci noktası kurulması amacıyla burayı yerleşimcilere teslim etti. Beit Hassoun ve Beit Shneerson gibi başka yerleşimci noktaları da kuruldu.

Filistin Ulusal Bilgi Merkezi, İsrail’in bölgeyi kontrol altına almayı ve yerleşimci noktalarının kapsamını genişletmeyi hedeflediğini belirtti. Bu amaçla Arap nüfusa karşı ırkçı politikalar uygulandığını kaydeden merkez, onlarca kontrol noktası ve arama noktası oluşturulduğunu, bazı sokak ve pazarların tamamen kapatıldığını bildirdi. Bu uygulamaların Arap halkını bölgeden çıkarmayı, yaşamlarını zorlaştırmayı ve nihayetinde göçe zorlamayı amaçladığı ifade edildi. Merkezin verilerine göre, yaklaşık 1829 dükkân kapatıldı. Bunların 520’si özel askerî emirlerle kapatılırken geri kalanı, yolların kapatılması ve dar sokaklara kontrol noktaları ile arama noktaları yerleştirilmesi nedeniyle sahipleri tarafından kapatıldı.

frgthy
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentindeki Eski Şehir’de bulunan Harem-i İbrahim Camii’nin duvarlarına asılı İsrail bayrakları, 16 Haziran 2026 (Reuters)

Bölgede kısa süreliğine görüştüğümüz Eski Şehir sakinleri, “Onlarla mücadele uzun zamandır devam ediyor, ancak iki dönemde daha da şiddetlendi. Bunlardan ilki 2000 yılındaki İkinci İntifada, ikincisi ise 7 Ekim 2023 sonrası” dedi.

Bugün gelinen noktada, nüfusu 40 bin olan Eski Şehir sakinlerinin büyük bölümü bölgeyi terk etmiş durumda.

Harem-i İbrahim Camii... Bir taş atımı uzaklıkta

Filistinlilerin dünyanın en eski kutsal mekânı olarak nitelendirdiği Harem-i İbrahim Camii, yalnızca birkaç adım uzaklıktaydı. Ancak camiye ulaşmadan önce çevrede bir miktar canlılık göze çarpıyordu. Birkaç dükkân açıktı. Bu dükkânlarda zanaatkârlar ve imalatçılar çeşitli takılar, seramikler ve ahşap oymalar sergiliyordu. Filistin haritaları ve nakış işlemelerinin yanı sıra süslemeli fincanlar, tütsüler ve işgalin kendisinden bile daha eski bir geçmişe sahip, çok eski bir imalathanede üretilen lokumlar da satışa sunuluyordu.

Vitrinlerden birinde, hayatını kaybeden şair Mahmud Derviş’in sedef üzerine çizilmiş bir portresi yer alıyordu. Portresinin yanına, şairin bir zamanlar söylediği şu sözler yazılmıştı: “Bu topraklarda yaşamaya değer şeyler var.” Hemen yanında ise Feyruz’un bir resmi ve “Ben sevgilime, sevgilim de bana ait” sözleri bulunuyordu. Bunların yanı sıra, yaşanan anla hiçbir benzerlik taşımayan başka seramik eserler de sergileniyordu.

csdfgt
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentinde, Harem-i İbrahim Camii (Makpela Mağarası) dışında dua eden bir İsrail askeri (AFP)

Harem-i İbrahim Camii’nin karşısında, bu topraklarda, İsrailli bir asker güvenlik kapılarının arkasında, silahlı ve tetikte bir şekilde durarak namaz kılmak isteyenleri gözetliyordu. Asker, yalnızca yeşil ışık yandığında geçişlerine izin veriyordu.

Önce döner kapılardan, ardından elektronik kapılardan geçtik. Asker her bir kişinin kimliğini kontrol ettikten sonra gözetleme kameraları ve nöbetçi askerlerin bulunduğu güvenlik kabinlerine ulaştık. Burada bir kadın asker kimlikleri yeniden kontrol etti ve ardından Harem-i İbrahim Camii’ne geçmemize izin verdi.

Bütün bunlar yalnızca birkaç adım içinde gerçekleşti. Ancak yaşananlar, namaz kılınan bir camiye girişten çok, bir ülkenin sınırından ya da bir savunma bakanlığının yerleşkesinden geçişi andırıyordu.

Müslümanlar açısından büyük kutsallık taşıyan mekân, kendine özgü heybetini koruyordu, ancak içeride namaz kılanların sayısı azdı.

xscdfrgt
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentinde, Harem-i İbrahim Camii’nde namaz kılmak için bir İsrail kontrol noktasında bekleyen Filistinliler, 16 Haziran 2026 (Reuters)

Hayatında ilk kez buraya gelenlerden bazıları, İsrail kameralarının gözetimi altında peygamberlerin makamlarını büyük bir şaşkınlıkla inceliyor, tarihî mekânın çok sayıdaki eski köşesini keşfediyordu.

Kameralar her yerdeydi. Yüzünüzü hangi yöne çevirseniz her hareketi ve her sözü kaydeden bir kamerayla karşılaşıyordunuz.

Cami Müdürü: “Bize korku salıyorlar”

Harem-i İbrahim Camii Müdürü Şeyh Mutaz Ebu Sinine, İsraillilerin bu durumu fırsata çevirerek camiye baskın düzenlemesinden endişe ettiği için, kamera veya görüntü kaydı olmadan bile camide bir tur düzenleme fikrine sıcak bakmıyordu.

Zaten çekim kameraları ve mikrofonlarla da bölgeye gitmedik. Çünkü bu, saatler sürecek soru-cevap işlemleri ve belki de hiçbir zaman çıkmayacak izinleri beklemek anlamına geliyordu.

İsrail makamları, caminin her köşesini sesli ve görüntülü olarak izleyecek şekilde kamera sistemlerini güçlendirmişti. Ayrıca cami yönetimini, askerlerin istedikleri zaman ve hızla camiye baskın düzenleyebilmelerini sağlayacak özel geçiş güzergâhlarını halıların üzerine yerleştirmeye zorlamıştı.

Ebu Sinine, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Gördüğünüz gibi buraya giren herkes kendisini bir askerî kışlaya girmiş gibi hissediyor ve sürekli gözetim altında tutuluyor. Barikatlar, kapılar, ayrıntılı kontroller, aramalar ve kimlik incelemeleri var. Bunlar, mübarek Harem-i İbrahim Camii’ne gelen herkesi etkileyen günlük uygulamalar. Zaman zaman ziyaretçiler aşağılanıyor ve onurlarını zedeleyen muamelelere maruz kalıyor. Buna caminin görevlileri, çalışanları ve yönetimi de dâhil. Bu mekâna giren herkes sesli ve görüntülü olarak sıkı gözetim altında tutuluyor” dedi.

Ebu Sinine’ye göre bütün bunlar, camiyi boşaltmayı ve Yahudilere ait bir mekâna dönüştürmeyi amaçlayan, yeni bir fiilî durum dayatma politikasının parçası.

xsdfrg
Harem-i İbrahim Camii’nde namaz kılanlar (Şarku’l Avsat)

Harem-i İbrahim Camii’nde zaten çok az sayıda kişi namaz kılıyordu. Ebu Sinine, 7 Ekim’den sonra durumun büyük ölçüde değiştiğini ve 25 yaşın altındaki bütün Filistinlilerin camiye girişinin tamamen yasaklanmasına kadar vardığını söyledi.

Ebu Sinine, “Buraya gelenlerin yüreklerine korku ve dehşet salıyorlar” diye konuştu.

Zamansal ve mekânsal sınırlama

Harem-i İbrahim Camii’nin bir bölümü, Eski Şehir’de olduğu gibi, Filistinlilerin girişine tamamen kapalı durumda.

1994 yılında camide yaşanan ve İsrail ordusunda görev yapmış yerleşimci doktor Baruch Goldstein’ın 29 kişiyi öldürdüğü katliamın ardından İsrail, caminin yüzde 63’ünü kontrol altına alarak Yahudilere ayrılmış bir alana dönüştürdü.

Goldstein, aşırı sağcı Meir Kahane tarafından kurulan terör örgütü Kach hareketinin mensubuydu.

Ebu Sinine, “O tarihten bu yana caminin yüzde 63’ü Müslümanlara kapalı” dedi.

Arada ayırıcı bir kapı bulunuyordu. Bu kapının arkasında Yahudi ibadetleri yapılıyor, gürültülü kutlamalar düzenleniyor ve şofar çalınıyordu. Müslümanların buraya girmesine yılda yalnızca 10 gün izin veriliyordu. Bu günler; Ramazan Ayı’ndaki cuma günleri, Kadir Gecesi, Ramazan ve Kurban bayramları, Mevlit Kandili, Hicret ve Miraç geceleriydi. Buna karşılık, Yahudi bayramlarına denk gelen 10 günde Müslümanların camiye girmesi tamamen yasaklanıyordu.

scdfrgth
Okul gezisi sırasında Harem-i İbrahim Camii’ndeki türbelerden birinin önünde duran Filistinli bir çocuk (Şarku’l Avsat)

Bu uygulama, Filistinlilerin Kudüs’teki Mescid-i Aksa’da da hayata geçirilmesinden endişe ettiği zamansal ve mekânsal sınırlama olarak biliniyor.

Az sayıdaki cemaatin arasında müezzin ayağa kalkarak namaz için kamet getirdi. Oysa daha önce İsrail’in kontrolündeki bölümde bulunan odasına gitmesi engelleniyordu.

Müezzinin hoparlörler ve dış ses sistemleri aracılığıyla ezan okuması da yasaktı.

Daha önce müezzin, kendisini odasına götürmeleri için İsrail askerlerinin gelmesini beklemek zorundaydı. Ardından cemaate ezan okuyor ve yine askerlerin eşliğinde, kısa ancak tehlikelerle dolu bir yolculuğun ardından oradan ayrılıyordu.

Ancak bu uygulama bütün namaz vakitlerinde aynı şekilde geçerli değildi. Müezzinin cumartesi ve cuma günlerinin belirli saatlerinde ve gecenin bazı bölümlerinde odasına gitmesine izin verilmiyordu.

Ortak türbeler ve tarihsel anlatı üzerine çatışma

Hz. İbrahim, Hz. Yakup, Hz. İshak ve Hz. Yusuf’un türbeleri, en çok ziyaret edilen ve hatıra fotoğrafı çekilen yerlerdi.

Yahudiler, bu türbelerin mekânın kendilerine de ait olduğunun kanıtı olduğunu söylüyor. Dolayısıyla buradaki çatışma yalnızca işgalle ilgili değil; kimliği de şekillendiren tarih anlatısı ve dinî statü üzerinde de yaşanıyor.

Ebu Sinine, “Tarih anlatısını ve kimliği silmeye çalışıyorlar. Burası bizim diyorlar. Biz ise buranın tamamen İslami bir mekân olduğunu söylüyoruz. Onlar İbrahim’e dayandıklarına inanıyor ve onun oğlunun soyundan geldiklerini, dolayısıyla bu mekân üzerinde hak sahibi olduklarını söylüyorlar. Ancak peygamberler üzerinde asıl hak sahibi olan biziz. Hz. İbrahim Yahudi değildi” dedi.

sac
Aşırı sağcı Bakan Bezalel Smotrich’in eşlik ettiği İsrailli yerleşimciler, 16 Haziran 2026 tarihinde işgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentinde yeni bir yerleşim biriminin üzerine İsrail bayrağı çekiyorlar. (AFP)

Ebu Sinine’nin anlattıkları Filistinlilerin ve Müslümanların bakış açısını yansıtıyor, ancak İsrail’de kabul görmüyor. İsrailliler, mevcut yapının altındaki bir mağarada Hz. İbrahim’in ve eşi Sare’nin mezarlarının bulunduğuna inandıkları için Makpela Mağarası adını verdikleri Harem-i İbrahim’i kutsal kabul ediyor.

Smotrich, kutsal alanı ‘egemenlik alanı’ ilan etti

Ziyaretimizden kısa süre sonra aşırı sağcı İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, Harem-i İbrahim’e gitti. Burada yaptığı açıklamada, El-Halil’deki Harem-i İbrahim’in ‘Yahudi halkının egemenlik hakkına sahip olduğu ilk mülk’ olduğunu söyledi.

İsrail Kanal 14 televizyonu, Harem-i İbrahim’deki kapsamlı çatı yapımı ve restorasyon çalışmalarının tamamlanmasına yönelik etkinliğe öncülük eden Smotrich’in, kutsal mekânda tarihî bir adımı daha tamamladığını bildirdi. Bu adımın, daha önce El-Halil anlaşmalarını sona erdirme ve Eski Şehir’deki Filistin belediyesinin bu konudaki yetkilerini geri alma kararının ardından geldiği belirtildi.

zxsdcfgt
10 kişilik bir yerleşimci heyetinin bölgeye yaptığı turistik ziyaret sırasında, El-Halil’in Eski Şehir sokaklarında konuşlanan İsrail askerleri, Ekim 2026 (Reuters)

Smotrich geçtiğimiz haziran ayında, kendi ifadesiyle ‘ataların toprağı’ olan El-Halil’e ilişkin El-Halil Anlaşması’nı iptal ettiğini açıklamıştı. Smotrich, El-Halil’deki Cebelu’l Halil bölgesinde yeni kurulan Doron yerleşiminin açılış töreninde yaptığı konuşmada, “El-Halil anlaşmalarını iptal ettik. Uzun yıllar boyunca Oslo Anlaşmaları’nın en akıl dışı maddelerinden biri yürürlükte kaldı. El-Halil’deki Yahudi yerleşimleri ve kutsal mekânlarla ilgili yetkiler El-Halil Belediyesi’ne verilmişti” demişti.

Smotrich’in açıkladığı ve İsrail ordusuna bağlı Sivil İdare bünyesindeki Yüksek Planlama Konseyi’nin onayladığı karar uyarınca, El-Halil’in Eski Şehir bölgesini kapsayan H2 bölgesindeki planlama ve inşaat yetkileri belediyeden alınıyor.

El-Halil... Oslo Anlaşması’nın sayfasını kapatıyor

El-Halil, 1997 yılında özel bir anlaşmaya tabi tutularak H1 ve H2 olarak iki bölgeye ayrılan Batı Şeria’daki tek Filistin kenti. El-Halil’de Yeniden Konuşlanmaya İlişkin Protokol olarak bilinen bu düzenleme, 1995 tarihli Oslo II Anlaşması’nın ve 1993’te Oslo Anlaşmaları kapsamında başlayan İsrail-Filistin barış sürecinin devamı niteliğindeydi.

El-Halil Anlaşması uyarınca İsrail, kentin yaklaşık yüzde 80’ini oluşturan H1 bölgesinden askerlerini çekti. Bu bölgede güvenlik ve sivil işlerin sorumluluğu Filistin yönetimine devredildi. Buna karşılık İsrail, kentin yüzde 20’sini oluşturan H2 bölgesindeki güvenlik kontrolünü elinde tuttu. Eski Şehir’i, Harem-i İbrahim’i ve El-Halil’deki Yahudi yerleşimini kapsayan bu bölgede sivil idare ise Filistin yönetimine bırakıldı.

Smotrich, “Bu, sıradan bir planlama adımından çok daha fazlası; tarihî bir düzenleme. Yerleşim devrimini sürdürüyor, yönetimi güçlendiriyor ve Yahudiye ve Samiriye’de (Batı Şeria) İsrail egemenliğini derinleştiriyoruz” dedi. Smotrich’e göre bu adım, El-Halil’deki tüm ‘dinî ve tarihî mekânlar’ için geçerli olacak. Bu karar, El-Halil’in merkezindeki Eski Şehir’de Oslo döneminin sona ermesi anlamına geliyor.

cdfvgbh
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentinde, elinde oyuncak tabanca taşıyan İsrailli bir çocuk, Mart 2024 (AFP)

Filistinliler kararı kabul etmedi. Filistin Devlet Başkanlığı, adımın El-Halil kentinin siyasi ve hukuki statüsünü ve kentle ilgili imzalanan ikili anlaşmaları etkilediğini belirterek bunun tehlikeli sonuçları olabileceği uyarısında bulundu. El-Halil Belediyesi de kararı reddederek kabul etmeyeceğini açıkladı.

Ancak sahadaki durum farklı. İsrail, Harem-i İbrahim de dâhil olmak üzere El-Halil’in merkezindeki her şey üzerinde giderek daha fazla kontrol sahibi oluyor.

Smotrich’in ‘El-Halil anlaşmalarını iptal ettiğini’ açıklamasından yalnızca bir gün sonra, Harem-i İbrahim’in yakınında bir Yahudi din okulunun inşası için büyük çaplı bir projeye onay verildi. Yedioth Ahronoth gazetesi, din okulunun inşasına Filistin belediyesinin onayı alınmaksızın izin verildiğini ve bunun onlarca yıldır ilk kez yaşandığını bildirdi.

Smotrich, Harem-i İbrahim’de çatının yenilenmesi çalışmalarını kutlamak amacıyla yaptığı konuşmada, “Makpela Mağarası, İsrail halkının egemenlik hakkına sahip olduğu ilk mülktür. Efendimiz İbrahim’in satın aldığı bu yer, bu topraklar üzerindeki egemenliğimizin simgesi hâline geldi” dedi.

Hafızayı pekiştirmek için yapılan ziyaretler

Ancak her şey güç kullanılarak dayatılamıyor. Ana ibadet bölümünün dışında, öğretmenlerin öğrencilere Harem-i İbrahim’in tarihini, önemini ve burada yaşanan katliamı anlatmaya çalıştığı bir okul gezisi düzenleniyordu.

dfgthy
El-Halil’in Eski Şehir bölgesinde bir Filistinli şekerci (Şarku’l Avsat)

Öğretmen Şerife Duveyk, Şarku’l Avsat’a, çocukların Harem-i İbrahim hakkında hiçbir şey bilmediklerini fark ettikten sonra onları buraya getirmeyi göze aldığını söyledi. Çocuklar, adeta bir maceraya çıkmışçasına heyecanlıydı. Askerlerin önünden aranmadan nasıl geçtiklerini ve buraya yeniden geleceklerini anlatıyorlardı. Duveyk, Yahudilerin her Filistinlinin unutmasını istediği bu yeri çocukların ziyaret etmesinin gerekli olduğunu belirtti.

Hacı Abdülaziz Ebu Haltem de Harem-i İbrahim’i ve Eski Şehir’i ziyaret etmek için uzaktaki Tarkumiye beldesinden geldiğini söyledi.

Ebu Haltem, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Riskler ve uzun bekleme süreleri nedeniyle sık sık gelemiyorum. Ancak bu kez riski göze almaya karar verdim. Gerçekten de Harem-i İbrahim’e ulaşmadan önce beklemekten yoruldum” dedi.

Yahudiler ise aynı sıkıntıları yaşamıyor. Mekânın Yahudi kimliğini öne çıkarmak amacıyla yoğun güvenlik önlemleri eşliğinde buraya geliyorlar.

asdfrgt
El-Halil’deki Eski Şehir’in eteklerinde, dikenli tel örgünün ardındaki evler (Şarku’l Avsat)

El-Halil’in merkezindeki 500 yerleşimciyi yaklaşık bin 500 İsrail askeri koruyor.

Harem-i İbrahim’in duvarlarının çevresinde de İsrail bayrakları bulunuyordu. Bu, tarih anlatısını mümkün olan her yolla görsel olarak yerleştirme çabasının bir başka örneğiydi.

Arap mahallelerinin merkezindeki geniş alanlarda da çok sayıda İsrail bayrağı görmek mümkündü.

Komşular arasında çatışma

Harem-i İbrahim’den çok uzak olmayan ve kente hâkim bir noktadan bakıldığında, Eski Şehir’in geniş kesimlerinde Yahudilerle Filistinlilerin iç içe yaşadığı alanlar dikkat çekici bir manzara oluşturuyor. Yahudiler, daha önce Araplara ait olan dükkânların üst katlarında oturuyor, evlerini Filistinlilerin evlerinden yalnızca duvarlar ayırıyor.

7 Ekim’den önce Filistinlilerin dükkânlarını açabildiği dönemde, dükkân sahipleri yerleşimcilerin yukarıdan attığı cisimlerden korunmak amacıyla sokağın üzerini dikenli tel örgülerle kaplamak zorunda kalmıştı. Bugün ise bu dükkânların tamamı kapalı.

Beyt İbrahim, Beyt Hadassa, Beyt Romano ve Tel Rümeyda’daki yerleşimciler tam koruma altında yaşarken, önceki yıllarda bölgede çok sayıda Filistinli, askerleri veya yerleşimcileri bıçakladıkları ya da bıçaklama girişiminde bulunacakları iddiasıyla öldürüldü.

Bütün bunlara rağmen Mahmud Muhamire evini terk etmedi. Evinin arkasına, onu Şüheda Caddesi’nden ayıran, sıkıca kapatılmış ahşap bir kapı yerleştirilmişti.

İsrailliler, olası hiçbir temasın kurulmasını istemiyordu.

Oradaki son kapı da Eski Şehir’in sokaklarını kapatan çok sayıda kapıdan, güvenlik bariyerlerinden ve kameralardan oluşan geniş sistemin bir parçasıydı.

fg
16 Mayıs 2026 tarihinde, işgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentinde yerleşimcilerin haftalık gezisi sırasında çekilmiş bir fotoğrafta görülen İsrailli askerler (Reuters)

Bölgesinde yerleşimcilere en yakın komşu olarak bilinen Muhamire, sürekli bir endişe içinde yaşadığını, bu durumun 7 Ekim’den sonra kâbusa dönüştüğünü söyledi.

Muhamire Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Bizi her zaman rahatsız ediyorlardı, ancak 7 Ekim’den sonra hayat yaşanmaz hâle geldi” dedi. İkinci İntifada’dan önceki refah dolu günleri hatırlayan Muhamire, bu dönemin uzun sürmediğini belirterek, “Birlikte yaşıyorduk. Bir hayat vardı ama artık yok” ifadelerini kullandı.

Muhamire, evinin çatısından, eskiden tamamen Araplara ait olan ancak bugün bütünüyle Yahudilerin kontrolüne geçen mahallelere baktı. Evleri ele geçiriyor ve üzerlerine İsrail bayrağı asıyorlar. Buna rağmen Muhamire, evini terk etmeyi düşünmediğini belirterek, “Buradan gitmeyeceğim” dedi.

“Gitmeyeceğiz” sözü, Batı Şeria’daki tüm Filistinlilerin benimsediği bir slogana dönüştü. Ancak hepsi bu sözü yerine getirebilecek durumda değil. Zira bugün çatışma tarihinin en aşırı sağcı İsrail hükümetiyle ve en şiddet yanlısı yerleşimcilerle karşı karşıyalar.

İsrail hükümeti bugün, Ürdün Nehri ile Akdeniz arasındaki coğrafi alanın yalnızca tek bir meşru ulusal egemenlik talebine yer olduğunu savunan ve Yahudilerin tam egemenliğini öngören ‘karar planını’ hayata geçirmek için çalışıyor.

İsrailli insan hakları örgütü B’Tselem, İsrail’i Batı Şeria’da eş zamanlı bir dizi politika uygulamakla suçladı. Örgüte göre bu politikalar, Filistinlileri bir halk olarak ortadan kaldırmayı amaçlayan daha kapsamlı bir projenin parçası. Bütün bunlar bugün El-Halil’in Eski Şehir bölgesinde yaşanıyor. El-Halil, İsrail açısından Batı Şeria’nın geri kalanında yaşanması istenenlerin bir tür provası olabilir.

Harem-i İbrahim’den ve Eski Şehir’den ayrılırken en eski dükkânlardan birinin önünden geçtik. Dükkânın cephesine, üzerine Mahmud Derviş’in meşhur “Eskiden Filistin’di adı… Şimdi Filistin’dir adı” dizelerinin işlendiği büyük bir Filistin haritası asılmıştı.


Irak, Ortadoğu savaşı nedeniyle 60 milyar dolarlık zarara uğradı

Bağdat’taki Şorca Pazarı, 13 Ekim 2026 (AFP)
Bağdat’taki Şorca Pazarı, 13 Ekim 2026 (AFP)
TT

Irak, Ortadoğu savaşı nedeniyle 60 milyar dolarlık zarara uğradı

Bağdat’taki Şorca Pazarı, 13 Ekim 2026 (AFP)
Bağdat’taki Şorca Pazarı, 13 Ekim 2026 (AFP)

Irak, Ortadoğu savaşının başlaması ve Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğinin aksaması nedeniyle petrol gelirlerinde yaşanan sert düşüşün ardından yaklaşık 60 milyar dolar kayba uğradı. Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre, bu açıklamayı Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin yaptı.

Şubat ayında savaşın başlamasından bu yana ekonomik kriz yaşayan Irak’ın, gelirlerinin yüzde 90’ını karşılayan petrol ihracatı birkaç ay boyunca ciddi ölçüde geriledi. Bu durum hükümeti iç borçlanmaya yönelmek zorunda bıraktı. Tüketim mallarının fiyatları yükselirken ülkenin döviz rezervleri yaklaşık 20 milyar dolar azaldı.

Hüseyin, perşembe akşamı Roma’da İtalyan mevkidaşıyla yaptığı görüşmede, “Irak, ABD ile İran arasında yaşanan son savaş sırasında yaklaşık 60 milyar dolar zarara uğradı” dedi. Açıklama, Hüseyin'in ofisinden yapılan duyuruda yer aldı.

Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) üyesi Irak, savaş öncesinde günde yaklaşık 4 milyon varil petrol üretiyor, bunun yaklaşık 3,5 milyon varilini ihraç ediyordu. Petrol ihracatının büyük bölümü ülkenin güneyinden Hürmüz Boğazı üzerinden gerçekleştiriliyordu.

dfvgyju
Irak’tan gelen ve Suriye’deki Baniyas Petrol Terminali’ne doğru yol alan petrol tankerleri, 14 Mayıs 2026 (Reuters)

Ancak savaşın başlamasından bu yana İran, küresel enerji arzı açısından kritik öneme sahip bu boğazdaki deniz trafiğini kısıtladı. Bu durum, depolama tanklarının dolması üzerine Irak’ı petrol sahalarının büyük bölümünde üretimi durdurmak zorunda bıraktı. Irak ayrıca, Suriye üzerinden tankerlerle sınırlı miktarda petrol ihraç etmeye, Türkiye’ye ise boru hattı aracılığıyla petrol göndermeye yöneldi.

Irak’ın petrol ihracatında yaşanan sert düşüşün ardından ihracat son dönemde yeniden artış gösterdi. Petrol Bakanlığı’nın verilerine göre, 1-21 Eylül döneminde günlük 2,6 milyon varile ulaştı.

Uluslararası Para Fonu (IMF) bu hafta yaptığı açıklamada, Irak’ın savaş nedeniyle ulaşımda yaşanan aksamalardan en fazla etkilenen ülkeler arasında yer aldığını belirtti.

Ekonomik krizin derinleşmesi üzerine Irak Merkez Bankası geçen hafta, üç yılı aşkın sürenin ardından ilk kez doların resmî döviz kurunu yükseltti.

dvfh

Irak, ithalatı finanse etmek, dinarın istikrarını sağlamak ve kamu çalışanları ile emeklilerin maaşlarını ödemek için büyük ölçüde petrol satışlarından elde ettiği döviz gelirlerine bağımlı. Kamu çalışanları ve emekliler, nüfusu 46 milyonu aşan ülke halkının yaklaşık yüzde 20’sini oluşturuyor.

Irak yönetimi, ekonomik kaynaklarını çeşitlendirmeyi ve petrol dışı gelirlerin toplam gelirler içindeki payını 2037 yılına kadar yüzde 10’dan yüzde 45’e çıkarmayı hedefliyor.


Fas’ta Dünya Kupası öncesinde işitme engelli ve normal işiten öğrencileri buluşturan ilk kapsayıcı üniversite

Fas Prensesi ve Lalla Esma Vakfı Başkanı Lalla Esma, kapsayıcı üniversitenin açılış töreninde (Fas Haber Ajansı – MAP)
Fas Prensesi ve Lalla Esma Vakfı Başkanı Lalla Esma, kapsayıcı üniversitenin açılış töreninde (Fas Haber Ajansı – MAP)
TT

Fas’ta Dünya Kupası öncesinde işitme engelli ve normal işiten öğrencileri buluşturan ilk kapsayıcı üniversite

Fas Prensesi ve Lalla Esma Vakfı Başkanı Lalla Esma, kapsayıcı üniversitenin açılış töreninde (Fas Haber Ajansı – MAP)
Fas Prensesi ve Lalla Esma Vakfı Başkanı Lalla Esma, kapsayıcı üniversitenin açılış töreninde (Fas Haber Ajansı – MAP)

Fas, işitme engelli ve işitme güçlüğü yaşayan öğrencilerle normal işiten öğrencileri aynı sınıflarda buluşturan, mesleki ve sosyal entegrasyonu hedefleyen benzeri görülmemiş bir üniversiteyi hayata geçirerek eğitim alanında yeni bir model başlattı.

Bu adım, beşerî sermayenin yeniden şekillendirilmesi, bilimsel mükemmeliyetin geliştirilmesi ve sağlık alanında inovasyonun teşvik edilmesi çerçevesinde atıldı. Klinik tedavileri, teknolojik eğitimi ve mesleki formasyonu bir araya getiren yeni bir akademik modelin önünü açan girişim, Fas’ın İspanya ve Portekiz ile birlikte 2030 Dünya Kupası gibi büyük uluslararası organizasyonlara hazırlandığı bir dönemde gerçekleşiyor. Bu organizasyonlar, farklı ihtiyaçlara sahip ziyaretçilerin ağırlanması konusunda ülkeye önemli sorumluluklar yüklüyor.

Tıp, teknoloji ve mesleki eğitimi buluşturan akademik model

Lalla Esma Üniversitesi, yaklaşık 3 bin 500 öğrenciyi ağırlayacak şekilde tasarlanan dört ana okuldan oluşuyor. Üniversite bünyesinde, mesleki eğitim sertifikasından temel yeterliliklere ve yüksek lisans derecesine kadar uzanan, işitme bilimleri alanında tamamen ücretsiz bir eğitim programı sunulacak.

Eğitim kurumunun bünyesinde, konuşma ve dil terapisi, klinik psikoloji ve bilişsel davranışların uygulamalı analizi alanlarında eğitim veren İşitme Bilimleri, İletişim ve Klinik Sinir Bilimleri Okulu da bulunuyor. Ayrıca kulak burun boğaz cerrahlarına ileri düzey koklear implant cerrahisi alanında uzmanlık diplomaları verilecek.

İşaret Dili, Sözlü Çeviri ve Erişilebilirlik Okulu ise kapsayıcı medya ve özel eğitim alanlarında uzmanlar yetiştirecek. Sistemin diğer bileşenlerini, yapay zekâ ve dijital sanat tasarımına odaklanan Kapsayıcı Teknolojiler Okulu ile mutfak sanatları, pastacılık ve çikolata üretimi alanlarında eğitim veren Kapsayıcı Meslekler Okulu oluşturacak.

Paris, Chicago, Leuven ve Montpellier’deki kurumlarla uluslararası iş birlikleri

Üniversitenin bilimsel yönetimi ve araştırma faaliyetleri, geniş bir uluslararası akademik ve hastane iş birliği ağına dayanıyor.

Bu iş birliklerinin başında, Fransa’nın başkenti Paris’te bulunan ve Avrupa’nın işitme ile konuşma alanındaki ilk uzmanlaşmış merkezlerinden biri olarak tanımlanan Reconnect Üniversite Hastanesi Enstitüsü ile kurulan stratejik ortaklık geliyor. Institut Pasteur’ü ve Paris Kamu Hastaneleri Kurumuna bağlı üç hastaneyi —Necker Çocuk Hastanesi, Pitié-Salpêtrière Hastanesi ve Lariboisière Hastanesi— bir araya getiren bu ortaklık sayesinde sağırlığın gen tedavisi ile çocuk ve yetişkin işitme sağlığı alanlarındaki ileri araştırmaların aktarılması hedefleniyor.

İş birliği ağı, Batı dünyasında faaliyetlerini sürdüren en eski tıp fakültesinin mirasını taşıyan Fransa’daki Montpellier Üniversitesi’nin yanı sıra Audiocampus ve Cochlear Academy kurumlarını da kapsıyor. Şarku'l Avsat'ın edindiği bilgiye göre bu ortaklıklarla koklear implant alanındaki uzmanlık eğitiminin aktarılması amaçlanıyor.

Belçika ile imzalanan niyet mektubu da uluslararası iş birliklerinin önemli bir parçasını oluşturuyor. Leuven Katolik Üniversitesi, Léonard de Vinci Yüksekokulu ve Fransızca konuşulan Belçika’nın ilk koklear implant merkezi olan Saint-Luc Üniversite Klinikleri arasındaki iş birliği, koklear implant uygulamalarına ilişkin Fransızca klinik eğitimin güçlendirilmesini hedefliyor.

Chicago’daki bir Amerikan akademik kurumuyla yapılan ortaklık ise uygulamalı davranış analizi alanında bilimsel uzmanlık sağlanmasını öngörüyor.

Uluslararası ortaklıklar, Muhammed V Üniversitesi ve Fas Ulusal Radyo ve Televizyon Şirketi ile yürütülen yerel iş birlikleriyle tamamlanıyor. Bu çalışmalarla kapsayıcı mesleki ve medya alanlarında yeni kariyer yollarının oluşturulması amaçlanıyor.

İnovasyonu destekleyen 7 bilimsel ve uygulamalı laboratuvar

Uluslararası iş birliklerini, üniversite kampüsünde kurulacak yedi gelişmiş bilimsel ve uygulamalı laboratuvar tamamlıyor.

Bunlar arasında, işaret dilleriyle iletişim kurmayı öğrenen insansı robotların ve yapay zekâ uygulamalarının geliştirilmesine yönelik inovasyon laboratuvarı öne çıkıyor. Kamu yayıncılığı kurumunun desteğiyle donatılan hareket laboratuvarında ise dijital görüntüleme, sanal karakter üretimi ve eğitsel video içeriklerinin hazırlanması üzerinde çalışılacak.

Üniversite bünyesinde ayrıca girişimciliğe, beceri geliştirmeye ve iş kurma süreçlerine odaklanan bir iş geliştirme merkezi bulunacak. Anatomi laboratuvarları ile ileri işitme testlerinin gerçekleştirileceği birimler de karmaşık cerrahi işlemlerin simüle edilmesine ve yardımcı işitme cihazlarının gerçek uygulama öncesinde ayarlanmasına imkân sağlayacak.

Erişilebilirlik hedefi ve uluslararası organizasyonlara hazırlık

Kapsayıcı üniversitenin hedefleri yalnızca akademik eğitimle sınırlı kalmıyor. Kurum, Fas’ın İspanya ve Portekiz ile birlikte düzenleyeceği 2030 FIFA Dünya Kupası öncesinde ülkenin organizasyon kapasitesini geliştirmeyi amaçlayan stratejik bir rol de üstleniyor.

Üniversitenin 2027 yılına kadar Fas’ın farklı bölgelerinden ve yurt dışından öğrencilere kapılarını açması planlanıyor. Kurum, otelcilik, ulaşım, bankacılık ve spor tesisleri gibi sektörlerde çalışacak profesyonelleri ve karşılama personelini eğiterek işitme engelli ve işitme güçlüğü yaşayan ziyaretçilerle doğrudan iletişim kurabilecek uzmanlar yetiştirmeyi hedefliyor.

Bu yaklaşım, eğitim altyapısını kamu hizmetlerinin, stadyumların ve diğer tesislerin erişilebilirliğini artıracak önemli bir araca dönüştürüyor. Böylece Fas’ın, yaklaşan uluslararası organizasyonlarda beklenen küresel erişilebilirlik standartlarına uygun biçimde insan kaynağını geliştirmesi amaçlanıyor.