Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 4: ‘Güçlerimiz Hizbullah’ın kışlasına saldırdı’

Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed (ortada), İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad ve Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, 25 Şubat 2010'da Şam'da buluştular. (Getty)
Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed (ortada), İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad ve Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, 25 Şubat 2010'da Şam'da buluştular. (Getty)
TT

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 4: ‘Güçlerimiz Hizbullah’ın kışlasına saldırdı’

Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed (ortada), İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad ve Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, 25 Şubat 2010'da Şam'da buluştular. (Getty)
Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed (ortada), İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad ve Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, 25 Şubat 2010'da Şam'da buluştular. (Getty)

Abdulhalim Haddam, Şarku’l Avsat tarafından yayınlanan hatıralarının bu bölümünde, 1987 yılının mart ayında kendisi ve Hizbullah’a aracılık etmek için görüşme talep eden İran’ın Şam Büyükelçisi Hasan Ahteri arasında geçen görüşmenin ayrıntılarını ve söz konusu dönemde yaşananların detaylarını aktarıyor.
15 Şubat 1987 tarihinde Lübnanlı İslami liderlerden oluşan bir heyet, Şam’a giderek Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam ile bir araya geldi. Şehirde yaşanan çatışmalar ve kaosun ardından, Suriye güçlerinin Beyrut'a güvenlik sağlamak için müdahalesini talep etti.
Haddam, konuyu Devlet Başkanı Hafız Esed’e sundu. Güvenliği sağlamak için Hizbullah’ın Fethallah Kışlası da dahil olmak üzere başkentin tüm bölgelerine bir askeri birlik göndermeye karar verdi.
Abdulhalim Haddam, İran’ın Şam Büyükelçisi Hasan Ahteri ile aralarında geçen görüşmede şunları söyledi:
“İranlı yetkililer Hizbullah ve Suriye'yi karşılaştırmamalı. Suriye’nin İran’a karşı tutumunu biliyorlar. Arkadaşlarımızın Lübnan krizinin sona ermesinde Suriye'nin başarısının önemini anlayacaklarını umuyoruz. Sizi temin ederim ki Suriye Hizbullah’a saldırma niyetinde değil. Ancak güvenlik planına uyulmasına karşı gelinmesini kabul edemez”.
Haddam, konunun arka planını ve süreçte yaşananları şöyle aktarıyor:
1987 yılının başlarında Beyrut'ta güvenlik çöktü. Bunun üzerine çeteler ve silahlı milisler yağma, soygun ve cinayetler işlemeye başladılar. Bunun yanı sıra ‘Emel’ ve ‘Murabitun’ hareketleri, ayrıca ‘Emel’ ile de ‘İlerici Sosyalist Parti’ arasında çatışmalar yaşanıyordu. ‘Emel’ ve kamplar arasındaki savaşa ek olarak ‘Emel’ ve Hizbullah arasında da bir savaş patlak vermişti.
15 Şubat 1986 tarihinde aralarında çeşitli mezheplerin liderlerinin de olduğu bir İslami liderler heyeti Beyrut’a geldi. Heyet söz konusu görüşmede Beyrut’ta yaşayanların maruz kaldıkları vahim duruma dikkat çektiler. Güvenliğin sağlanması için Suriye'den bir güvenlik gücü aracılığıyla müdahale edilmesini istediler.
Konuyu Devlet Başkanı Hafız Esed'e götürdüm. İslami liderlerin talepleri doğrultusunda Beyrut'a bir askeri birlik gönderme kararı aldı. Görevlerini yerine getirmeleri için ordu komutanlığına talimat verdi. Beyrut için bir ‘güvenlik planı’ hazırlandı. Suriyeli güçler bu planı uygulamaya koyarak milis karargahlarını kapattılar ve buldukları silahlara da el koydular.
Bu operasyon sırasında Hizbullah’ın Beyrut'taki Fethallah Kışlası’na yönelindi. Parti üyelerinden karargahı boşaltıp silahlarını teslim etmeleri istendi. Bir süre tartışmalar yaşandı. Bir anda Suriyeli güçlere karşı şiddetli bir şekilde ateş açıldı. Ölen askerler oldu. Aynı şekilde karşılık verilince ölü sayısı 22’ye yükseldi. Daha sonra Suriyeli kuvvetler kışlayı ele geçirdi.
3 Mart 1987 tarihinde, bazı meseleleri görüşmek istediğini söyleyen İran’ın Şam Büyükelçisi Hasan Ahteri’yi kabul ettim.
Aramızda geçen görüşmenin tutanaklarına göre ilk konu Beyrut’ta, özellikle de Fethallah Kışlası’nda yaşananlar ve Batı Beyrut’ta bugüne kadar meydana gelen olaylardı.
Tutanaklarda da kayda geçtiği üzere kendisi şunları söyledi:
“Aralarında kadınların ve çocukların da bulunduğu bir grubun öldürülmesi İran'daki yetkilileri ciddi şekilde etkiledi. İran’daki izlenim, bu eylemin pervasız ve sorumsuz gerçekleştirildiği yönünde. İran’daki yetkililer, olay karşısında şaşkınlığa uğradı. Daha sonra yaşananlarda sakallı olanlar yargılandı ve kadınlar erkekler tarafından arandı. Arama operasyonları Beyrut’taki İran Maslahatgüzarı’nın arabasına kadar ulaştı. Arabasından indirildi ve üzeri arandı. Bu olaylar beklemediğimiz şekilde gerçekleşti. Çünkü İran’daki yetkililer, güvenlik planını başından bu yana memnuniyetle karşıladılar. Batı Beyrut’ta buna karşı çıkan kimse olmadı. Sayın Faruk Şara (eski Dışişleri Bakanı) ile yaptığım görüşmede bile Hizbullah ile iş birliğinden bahsettim. Gelip sizinle görüştükten sonra taahhütlerini yerine getireceklerine dair söz verdiler. Bu olaylar, taahhütlerine bağlı olmalarına bu konuda herhangi bir ihmalde bulunmamalarına rağmen gerçekleşiyor.”
Ahteri sözlerinin devamında Tahran’ın yaşananlara dair bilgi talep ettiğini sözledi:
“İkinci nokta, Beyrut’un güney banliyösü ve girişiminin plana dahil edilip edilmemesiyle ilgili. Açıklamalar ve bunlara yapılan karşı çıkışlar var. Lübnan’daki Suriye İstihbarat Yetkilisi Gazi Kenan, Suriye güçlerinin güney banliyölerine gireceğini açıkladı. Ardından ise bunu yalanladı. Tahran’daki kardeşler, güvenlik planının boyutlarını, güney banliyölerini kapsayıp kapsamayacağını bilmek istiyor. Bir başka konu daha var: Batı Beyrut’taki Müslümanların evlerindeki silahlara el konulması. Devlet Başkanı Hafız Esed’e güven mektubumu takdim ederken gerçekleştirdiğim görüşmeyi hatırlıyorum. Bu konu hakkında konuştum. Esed bana ‘Bu konu bize bağlı değil. Onların silahlarını almamız istenmedi. Aksine onlara savaşmaları ve mücadele etmeleri için silah vereceğiz’ dedi. Şimdi insanların evlerindeki silahları alıyorsunuz. Bunun nasıl olduğunu bilmiyorum. Evlerinde silah olacak mı yoksa bu silahlara el mi konulacak? Biz, yani İran’daki yetkililer ve Hizbullah’taki kardeşlerimiz, durumu daha da kötüleştiren bahaneler ya da argümanlar kalmaması için gerekli tüm çabayı sarf ettik. Aksine hiçbir şeyin atmosferi bozmasını istemiyoruz. Tabii siz ne söylemek istediğimi daha iyi biliyorsunuz. Düşmanlarımızın iki ülke arasındaki güçlü ilişkilerden çok rahatsız olduğu açık. Mümkün olan tüm yollarla bu sağlam ilişkileri bozmaya ya da olayları alevlendirerek bir tür soğukluk yaratmaya çalışıyorlar. Gazetelerde sanki aramızda büyütmek istedikleri bir savaş varmış gibi yazılar ve fotoğraflar var. Siz de biz de bunun farkındayız. Suriye yönetimi ve Hafız Esed kardeşin endişeleri ve nezaketinin tamamen farkındayız ve minnettarız.”
Ahteri daha sonra Hizbullah ile ilgili konuştu:
“Hizbullah’a gelirsek; biz aslında partinin İsrail ile mücadelede etkili ve güçlü bir unsur olmasını istiyoruz. Bu nedenle şimdi Suriye ile Hizbullah arasındaki ilişkileri bozmak isteyen acımasız bir propaganda kampanyası yürütüldüğünü görüyoruz. Düşmanlar, propaganda yoluyla, aramızda çelişkiler olduğunu öne sürmek için çalışıyorlar.Biz düşmanların çabalarını engellemek istiyoruz. İran’daki yetkililer, özellikle de Ali Hamaney, Haşimi Rafsancani ve Başbakan Emir Hüseyin Musevi, Batı Beyrut’taki olaydan sonraki tüm açıklamalarda bunu sorumsuz bir olay olarak nitelendirdi. Suriye rejimi Hizbullah’ın bir dayanak olduğunu biliyor. Çünkü Suriye liderliği Hizbullah’ın İsrail ile savaşacak bir silah olduğunun farkında.”
Bunun Suriye ile Hizbullah’ın arasını açmayı hedefleyen bir komplodan başka bir şey olmadığını belirten Ahteri sözlerini şöyle sürdürdü:
“Suriye, Hizbullah’ın güçlü destekçisidir. Elbette ki İran'daki yetkililerin bir tür halk baskısı altında olduğunu biliyorsunuz. Çünkü İran'daki halk kitleleri Suriye rejimine olan sevgisi, eğilimi ve özlemi nedeniyle bunlara inanamaz. Bu durum İranlı yetkililer arasında endişeye neden oldu. İran’daki yetkililer, bu tür duyguları kontrol altına almak için olayın kişisel bir eylem, belli kişilerin işi olduğunu ifade ediyorlar. Olaydan etkilenen bölgeyi kontrol altına altında tutmaya çalışıyorlar. Fethallah’ta yaşananların haberini aldıktan sonraki gece hemen Şara’yı aradım fakat ulaşamadım. Bir süre sonra Dışişleri Bakanı Ali Velayeti beni aradı. Kendisinden Beyrut’u arayıp zarar görmesini istemediğimiz şeylere yönelik olayları önlemek için kontrollü olmalarını ve sorun çıkmaması için çabalamamızı istedim. Anlayış içinde, çözümün Suriye planıyla çelişmediği her türlü sorunda yardım etmeye hazırız. Ben konudan genel hatlarıyla bahsettim.”
Hasan Ahteri sürecin daha ılımlı ilerlemesi gerektiğini söyledi:
“Bu olaylar, insanlarda bir dereceye kadar karşıt duygular uyandırıyor. Bu bize, size ve Hizbullah’a onları kontrol etmek açısından oldukça zorluk yaşatacak. İnsanların inançlarına karşı herhangi bir hürmetsizlik yapılmamasını umuyoruz. Örneğin kişisel aramalarla ilgili olarak nezaketle ve kardeşçe yaklaşılabilir. Bir kişinin evinde arama yapılmak istenirse bu kardeşçe yapılabilir. Bizde, yani İran’da erkekler erkekleri, kadınlar kadınları arar. Asıl olaya, yani gençlerin öldürülmesine gelince; bence bir açıklama yapmak ya da olanların etkisini azaltmak için önceden bir sinyal vermek mümkündü.”
İranlı Büyükelçi’nin ardından sözü ben devraldım:
“Bunlardan tamamen farklı olan başka bilgilere sahibiz. Öncelikle, Büyükelçi’ye bu gerçekleri bize anlattığı için teşekkür ederim. Ancak açıklanması gereken iki nokta var. Bunlardan ilki şu: Suriye, İran ile var olan güçlü ve kardeş ilişkilere önem veriyordu. Her zaman bu ilişkileri güçlendirmek için çalışıyordu. Tahran’dan yapılan ve ilişkilerimize olan ilgimizi tam olarak yansıtmayan bazı sorumsuz açıklamalara rağmen bu önemi verdiğimizin altını çiziyorum.
İran’da bir açıklama dalgası başladı. Bunlardan bir kısmında Suriye ve İran arasındaki mevcut kardeşlik ilişkilerine atıfta bulunulurken bir kısmında ise yetkililer, Suriye ve onunla var olan ilişkilerini unuttu. Tüm dünya Lübnan’da meydana gelen olaydan başka bir şey görmez oldu. Dr. Ali Velayeti, el-Havza el-İlmiye ve Emir Hüseyin Musevi’ninkiler de dahil olmak üzere yapılan açıklamalar nedeniyle üzgünüz. Musevi, açıklamasında, ‘Kim Hizbullah’a elini uzatırsa İsrail ve ABD’ye hizmet ediyordur’ demişti. Bunun yanı sıra öğrenciler ve diğer birimler de açıklamalarda bulundular. Bu gayet üzücü bir durum. Suriye ile İran arasındaki ilişkilerin boyutu ve hepimizin görmesi gereken ortak mücadele, burada ya da orada meydana gelen bir olaydan çok daha büyüktür. İran'daki bazı önemli isimlerin Suriye'yi bir tarafa, Hizbullah'ı başka bir tarafa koyması üzücü. Suriye karşıtı bir seferberlik olduğunu tahmin ediyoruz. Ancak Suriye’deki İran karşıtı her türlü seferberliği engellediğimiz gibi İran’daki yönetiminin de bunların önüne geçmesini bekliyoruz. Biz, İran aleyhinde tek bir söz söyleyen olursa onu hapse tıkarız. İran’ı eleştirecek olanlarla ciddi bir şekilde ilgileniriz. İki ülke arasındaki ilişkilere verilen önemi, endişeyi bu şekilde anlıyoruz. Lübnan meselelerinde sorumluluk Suriye'ye ait. Çünkü Lübnan'ın Suriye ile özel ilişkileri var. Biz tek bir milletiz. Lübnan’da yaşananlar doğrudan Suriye'nin bölgedeki güvenliğine ve politikasına da yansıyor. Bu politikanın İran Cumhuriyeti'ndeki dostlarımız tarafından desteklenmesi gerekiyor. Çünkü temel çizgilerinde anti-emperyalist ve Siyonist karşıtı politikalarıyla uyumludur.
Ardından kendilerine iki komşu ülkenin hassasiyetlerinin farkında olduğumu söyledim:
“Bununla birlikte Suriye tüm açıklamalara rağmen İran ile ilişkilerine sadık kalacaktır. Öncesinde ne olduğuna dair Suriye tarafından bir inceleme yapılması gereken bu tepkilerden üzüntü duyduk. Eğer bir inceleme gerçekleştirebilirseniz, biz elimizdeki gerçekleri önünüze koyabilirsek ve İran'daki yetkililer de bunu kontrol edebilirse  düşmanlarımıza bu tür olaylardan yararlanma fırsatı vermekten kaçınırdık. Biz bir gün olsun Afganistan'da ne yaptığınızı sormadık. Yaptığımız gözlemler var. Ancak sormayacağız da. Çünkü konunun iki komşu ülke açısından hassasiyetinin farkındayız. Bu tür açıklamaların iki ülke arasındaki kardeşlik ilişkilerini etkilemeyeceğini bir kez daha teyit ediyoruz. İlişkilere gölge düşürmek ve düşmanlara fırsat vermek istemiyoruz.”
Ardından sözü açıklanması gereken ikinci noktaya getirdim:
“Hizbullah’ı kurulduğunda dost bir parti olarak gördük. Yardım ve destek sağladık. Bazı üyelerinin Lübnan’daki Suriye dostları ve Suriyeli askerlere yönelik tüm kötü operasyonlarını görmezden gelip karşılık vermedik. Tam tersine, bu örgütle dostane ilişkiler kurduk ve İsrail’le mücadeledeki rolü temelinde davrandık. Bizim için olumsuz bir niteliğe sahip değil. Aksine ona önem veriyor ve iş birliği yapıyorduk. Ancak bu örgütü mevcut ihlaller konusunda üç şekilde birçok kez uyardığımızı hatırlıyorsunuzdur. Yaser Arafat, Irak grubu ve Lübnan’daki ikinci ofis aracılığıyla uyarılarda bulunmuştuk. Hizbullah'a sızan bu grubun Lübnan'daki rolüne zarar verecek ve Suriye ile ilişkilerinde zarara neden olacak eylemler gerçekleştireceğinden korktuğumuz için söz konusu ihlallerin tehlikeleri konusunda uyarılarda bulunuyorduk. Ne yazık ki Hizbullah yönetimi bu uyarılara gereken önemi vermedi. Buna rağmen parti ile olumsuz eylemler yapan grup arasında yapı ve yönelim farkı olduğunun farkındayız. Biz halen ona önem veriyoruz. Yok olmasını istemiyoruz. Çünkü İsrail'le savaşma sloganı atan Lübnanlıların ortadan kaybolması taraftarı değiliz.”
Haddam, söz konusu görüşmenin ayrıntılarına yer verdiği bölümde Batı Beyrut’ta yaşananlara dikkat çekiyor:
İki noktayı netleştirdikten sonra gerçeklere dönecek olursam; Batı Beyrut yanıyordu. Bu yangın son günlerde başlamamıştı. Bilakis biz Beyrut’a girmeden önce de mevcuttu. Hatta birkaç sene önce başlamıştı. Batı Beyrut neredeyse Müslümanlar arasındaki mezhep çatışması için bir arenaya dönüşmek üzereydi. Müslümanlar parçalanıp savaşmaya başladığında hepimiz kaybederiz. Batı Beyrut’ta tüm kutsal değerler ihlal edildi. Haysiyet, can, mal... Hepsi gasp edildi. Üniversiteler, eğitim veremez hale geldi. Doktorlar ve büyük alimler Beyrut’tan kaçtı. Büyük çoğunluğu Müslüman olan bu şehir, kurtlar ve yabani hayvanların otladığı ve yılanların hareket ettiği bir ormana dönüştü. Ardından son çatışmalar patlak verdi. Bu, şehirdeki statükonun doğal bir sonucuydu. İnsanlar yardım talep eder hale geldiler. Askeri müdahalede bulunmamaya karar verdik. Çünkü şehre girmek bizim için büyük bir yüktü.
Ancak Müslüman ve ulusal figürler yardım istemek için geldiklerinde, Beyrut’taki suç furyasını ve çatışmaları durdurmak için fedakârlık yapmak zorunda kaldık. Bir güvenlik planı geliştirildi ve duyuruldu. Uygulamaya geçilmeden önce kurumların liderleri davet edildi. Şahsen ben Hizbullah temsilcileriyle görüştüm. Batı Beyrut’taki durumu ele aldık. Bu adımlar üzerinde anlaştık. Güvenlik planını desteklediklerini, olumlu baktıklarını ve Hizbullah’ın bu konudaki kararının Suriye ile mutabık olduğunu bildirdiler. Nitekim toplantının sonucunu yönetime bildirdiğimde memnuniyet duydular. Basta mahallesine girişin planlandığı gün Hizbullah yönetimi teslim olmayı kabul etmedi. “Güvenlik işlerimizin merkezini koruyacağız” dediler. Kendilerine “Siz kalırsanız diğerleri de kalacak. Bu yüzden şehirde devam eden durumdan siz sorumlusunuz” cevabı verildi. Yanıtları “Kışlayı bir bilim merkezine dönüştürüyoruz” oldu. Bunun üzerine “Beyrut'taki tüm partiler artık kapılarını kapattı. Durum ayarlandığında taraflarla ofis açılması konusu ele alınacak” denildi. Hizbullah’ın tepkisi ise “Biz onu Hüseyniye’ye dönüştürmek istiyoruz” oldu. Biz de “Diğerleri de ofislerini sosyal merkezlere dönüştürecekler” cevabını verdik.  
Daha sonra Şara, Velayeti ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirdi. Yapıyı boşaltmaları için ültimatom verildi. Cevapları “Teslim edip, planı uygulamaya koyacağız” oldu. Daha sonra da kışlayı ateşe verdiler ve “Buyurun” dediler. Suriye askerleri içeri girdkten hemen sonra ışıklar söndürüldü. Çevredeki binalardan askerlere ateş açıldı. Elbette hiç kimse askerlere ateş açılmasını, karşılık verilip çatışma yaşanmasını beklemiyordu. Çünkü görevleri Beyrut’ta güvenliği sağlamak ve ihlalleri bastırmaktı. Çatışmada iki taraf arasında can kayıpları yaşandı. Her iki taraftan ölen de öldüren de ister Suriye ister Hizbullah askerleri olsun bizdendi. Kurbanlar verilmesinden biz de üzüntü duyuyoruz. Ancak Suriye askerleri, Hizbullah militanlarına teslim olsa ve kendilerine karşı saldırılara cevap vermeseydi, Beyrut’ta durumun ne hale geleceğini düşünmeliyiz. Dünyanın tüm ordularında olduğu gibi silahını bırakan bir askerin esir olacağını belirten bir kuralımız var. Askerlerimiz görevlerinin Lübnanlılara yardım etmek, güvenliği sağlamak ve savaşı durdurmak olduğunu biliyordu.
Ardından medyada bize karşı yürütülen kampanya bizi şoka uğrattı. Suriye askerlerini kendilerine karşı seferber ettiklerini anlamalıydılar. Bu, bizim istemediğimiz bir şeydi. Beyrut’taki bazı Hizbullah yetkililerinin daha mantıklı davranmasını umuyorduk. Çünkü Suriye askerlerine kendilerine ve Suriye'ye düşman oldukları hissini aşılamalarını istemiyorduk. Oysa biz askerlerimizi bu partinin kendilerine ve Suriye’ye dost olduğu yönünde eğittik. Elbette bazı liderlerin mantıklı hareket etmelerini, kendilerini gözden geçirmelerini ve bu tür davranışların yalnızca düşmanlara fayda sağladığını fark etmelerini umut ediyorduk. Biz hiçbir zaman Suriye askerine Hizbullah’ın düşmanı olduğunu söylemedik, söylemeyeceğiz de. Onlara İsrail’le savaşan herkesin dostumuz ve müttefikimiz olduğunu söylemeye devam edeceğiz. Bununla birlikte Hizbullah yönetimi, Beyrut sakinlerinin güvenlik, istikrar ve güvenceye ihtiyaç duyduklarını anlaması gerekti.
Silahlarla ilgili konuya gelecek olursak; aslında güvenlik planında Batı Beyrut’ta silah bulundurmanın yasaklanması yönünde bir karar vardı. Tüm gruplara silahlarını Batı Beyrut’tan çıkarma fırsatı tanıdık.Görüşmede kendilerine şunları söyledim:
“Devlet Başkanı Esed’in size söylediği doğru: Düşmanla savaşmak için silaha ihtiyaç duyduklarında, onlara ordumuzun silahlarını vereceğiz. Ancak birbirimizle savaşmak için silah kullanılması, bu şer’i olarak da haram kılınan bir durum. Kontrol noktalarında yaşananlar hakkındaki sözlerinize gelince; bunları inkar etmek istemiyorum. Daha ziyade bu anlamda herhangi bir direktif olmadığını, ortaya çıkan bazı durumların bireysel olduğunu ve uyarılabileceğini vurgulamak istiyorum. Aynı zamanda meselelerin abartılıp büyütüldüğünü göz ardı etmemeliyiz. Bununla birlikte güvenlik güçlerinin talimatları uygularken daha nazik ve kibar olması gerektiği bir gerçek. Suriye, Lübnan’daki tüm örgütlere önem verdiği gibi Hizbullah’a da önem veriyor.”
Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı’nın Hizbullah’tan bir heyet davet etmesi verilen bu önemin kanıtıydı. Bir güvenlik yetkilisi onlarla görüşebilirdi. Ancak onlarla kendim görüşmeye özen gösterdim.
Haddam sözlerinin devamında güvenlik meselesine dikkat çekiyor:
“Güvenlik planı konusuna gelince; bu sadece Batı Beyrut'u ilgilendiriyor. Şimdi Batı Beyrut, sahil şeridi ve el-Cebel dışında herhangi bir konuyu tartışmak niyetinde değiliz. Gelecekte Lübnan’daki durum, planın diğer bölgeleri de kapsayacak şekilde genişletilmesini gerektiriyorsa bu konu zamanı gelince ele alınacaktır.”
Kararımız Beyrut'a asker göndermemek yönündeydi. Çünkü bu bize mali ve politik olarak yük olacaktı. Lübnanlıların birbirleriyle sorunlarını çözmelerine izin vermeye çalışıyorduk. Lübnan güvenlik güçleri güvenliği sağlayamayınca güçlerimiz Beyrut'a geldi.
Konuşmamın devamında şunları söyledim:
“Resim bu, Tahran’daki kardeşler olaylara duygusal yaklaşmamalılar. Hizbullah meselesine gelince; İran’daki Hizbullah’ın ağırlığının Suriye’nin ağırlığından fazla olması mümkün mü? Eğer öyleyse gerçek şu ki durum acı verici. İran ile ilişkinin yüz örgütten daha önemli olduğuna inanıyoruz. İran ile ilişkimizin emperyalizme ve Siyonizm’e karşı ortak vizyona dayandığını düşünüyoruz. Resim bu şekilde. Medyaya herhangi bir açıklamada bulunmadan önce bizimle iletişime geçip bir açıklama istemenizi umuyoruz.  ‘Ey iman edenler, eğer size bir fasık bir haber getirirse onu iyice araştırın, sonra bilmeden bir topluluğa sataşırsınız da yaptığınıza pişman olursunuz. ... Yoldan çıkmışın biri size (yalan) bir haber getirirse, muhakemenizi kullanın; yoksa istemeden insanları incitir ve sonra yaptığınızdan pişmanlık duyarsınız.’ (Hucurat/6) Aramızdaki tüm kanallar her zaman açıktır.”
Sözlerimin sonunda şunları söyledim:
“Baskın konusuna gelince; eğer silah kaldıysa bu başka bir patlama için kullanılacaktır. Lübnan ordusunun Batı Beyrut’ta harekete geçmesinden korkuyorsanız onu durdurabiliriz. Onlar, İsrail ile savaşmak istiyorlar ve biz yardım etmeye hazırız.”
İranlı Büyükelçi Hasan Ahteri, Fethallah Kışlası olayı hakkında şu açıklamada bulundu:
“Fathallah olayının nasıl meydana geldiğine değinecek olursak; Suriyeli askerlerin yanında Hizbullah unusrları da mevcuttu. Teslim olmaya hazırlardı; ateş açıldı. Onlara ne olduğunun açıklanmasını beklemediler. Hizbullah tarafından öldürülenlerin bazılarını gösteren, öldürenler tarafından çekilen fotoğraflar yayınlandı.”
Ben de kendisine “Böyle bir şey yaşandıysa bu cesetler alındıktan sonra oldu. Bir askere ateş açarsanız o da size karşılık verir. Karşılık vermezse yenilmiş sayılır ve yargılanır” yanıtını verdim. Büyükelçi de “Durumun daha geniş çaplı ele alınabileceğini düşünüyorum” dedi. Bunun üzerine kendisine şu cevabı verdim:
“Ateş açıldıktan sonra askerler kendilerini savunmasalardı durumlarının ne olacağını düşünebiliyor musunuz? Ortada kuvvetlerin güvenliği ile ilgili bir sorun var. Bunlar milis değil, düzenli bir ordunun askerleri. Üzerlerine ateş açılıyor. Ateş açanlar teslim olduk mu diyorlar? Bu askerlerimiz açısından kabul edebileceğimiz bir durum değil.”
Ahteri, “Ben teslim olmayı kastetmiyorum. Orada Suriyeli subaylar ve Hizbullah’tan yetkililer vardı…” dedi. Bu sırada sözünü kestim:
“Ateş açılmaya başlandıktan sonra bunu kim durdurabilirdi? Olayı aşmakta fayda var.”
Ahteri’nin cevabı ise şöyle oldu:
“Asıl konuya gelecek olursak; Askeri güçlerin girişi ve güvenlik planının krizi sona erdirmesi gerekiyor. Batı Beyrut'ta hüküm süren trajik durumun sona ereceği konusunda hemfikiriz ve Hizbullah iç meselelerle uğraşmak istemediğini defalarca kanıtladı. İsrail ile savaşmak istiyor.”
Kendisine “Mesele uygulamada karıştı. Lübnan'da sonuncusu Jean Obeid olmak üzere bazı Hıristiyanlar kaçırıldı ve İran da bu konuya katkıda bulundu” dedim. Büyükelçi, “Aynı gün Dışişleri Bakanı bize Jean Obeid konusundan bahsetti. Beyrut’a gittim. Hizbullah’ın bu konuyla bir ilgisi yoktu. İletişimde büyük bir rol oynadık” yanıtını verdi.
Ahteri’ye İmad Muğniye’nin Hizbullah’tan olup olmadığını sordum. Onunla hiç görüşmediğini ve kendisini tanımadığını bildirdi. “Bildiğime göre o ne teşkilattan ne de Hizbullah’tan” dedi. Söylediklerini kabul ettiğimi vurguladım.  
Büyükelçi daha sonra Hizbullah’a sızan kişiler konusunu aydınlatmaya çalıştı:
“Hizbullah’a sızan kişiler olduğu konusunda söylediklerinize gelince; bunu inkar etmiyorum. Arafat, birkaç kişi sokmuş olabilir. Ancak partiye ve açıkladığı hedeflere bakacak olursak Arafat’ın başarılı olması mümkün değil.”
Ben de Hizbullah’ı yönetim ve üyeler olarak ayırdığımı ifade ettim.
Ahteri daha sonra banliyöler konusunda konuştu:
“Güney banliyölerine gelecek olursak; İranlı yetkililer bu konuda banliyöye girmenin Şiiler için büyük bir felaket olacağını düşünüyorlar. Bu sözlerimde Suriye’nin müdahalesine herhangi bir itiraz söz konusu değil. Çünkü bu, banliyölerin hedef ve kuşatılmış olduğu anlamına geliyor. Doğu Beyrut Hıristiyanlara ve el-Cebel de Dürzilere kalacak. Bu nedenle İran'daki yetkililer banliyö meselesini diğer bölgelerin ayrılmaz bir parçası olarak görüyorlar. Suriye'nin bölgedeki ve Lübnan'daki mevkilerini ve haysiyetini dikkate alıyorlar. Müslüman ya da Şiilerin Suriye’yi sevmediği fikrinin oluşmamasına özen gösteriyorlar. Bu konular İran'daki yetkilileri yakından ilgilendiriyor.”
Bense bu sözlere şöyle karşılık verdim:
“Öncelikle operasyon Batı Beyrut’ta güvenliği sağlıyor. İkincisi, Lübnan'daki Şii Müslümanlara gelecek olursak; onlar genel İslami yapının ve Lübnan ulusunun vücudunun bir parçasıdır. Üzerindeki baskıyı kaldırmayı önemsiyoruz. Suriye, elbette iç dengeyi bozacak bir önlem almaz. Aldığımız önlemler, Lübnan’daki mazlumların ve zarar gören insanların menfaati içindir. Banliyö meselesi tartışmaya açık değil. İster Şii, ister Dürzi isterse  Sünni olsun Müslümanların çıkarlarını çok iyi biliyoruz. Ancak Lübnan Devleti, Lübnanlı taraflar arasında mutabık kalınan bir plan geliştirdiğinde hiçbir bölge bunun dışında kalmayacak. Yaptığınız karşılaştırmaya gelince; İran'daki yetkililer, Hizbullah ile Suriye’yi karşılaştırmamalıdır. Suriye’nin, İslam Cumhuriyeti’ne karşı tutumunu biliyorlar. Dostlarımızın Lübnan krizini sona erdirmede Suriye’nin başarısının önemini anlayacaklarını umuyoruz. Suriye'nin Hizbullah’a saldırı niyetinde olmadığını vurguluyorum. Ancak güvenlik planına uyulmamasını kabul etmek mümkün değil.”
Büyükelçi daha sonra kendisini kabul ettiğim için bana teşekkür etti ve dalaşıp ayrıldı.

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 6: Saddam ile Rafsancani arasında gizli barış mektuplaşmaları oldu

Eski Suriye Dışişleri Bakanı Haddam’ın günlükleri 5: Bush, Avn’ın ‘engel’ olduğunu bildirdiği bir mektup gönderdi… Esed bunu isyanı sonlandırmak için bir ‘yeşil ışık’ olarak nitelendirdi

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 3: ‘Hariri, Canbolat’ın teklifi üzerine bizimle bir araya geldi. Hafız Esed kendisini sınadı’

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 2: ‘Esed fikrini değiştirdi, Lahud’a verdiği süreyi uzattı. Suriye uluslararası iradeyle çarpıştı’

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 1: ‘Esed, Irak muhalefetine sahte vaatlerde bulunmayı önerirken Hatemi bir Kürt devletine karşı uyarı yaptı’



35 yıl sonra: Irak Kürdistan Bölgesi ABD şemsiyesi dışında

Al Majalla
Al Majalla
TT

35 yıl sonra: Irak Kürdistan Bölgesi ABD şemsiyesi dışında

Al Majalla
Al Majalla

Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başbakanı Mesrur Barzani'nin özel ofisi ile dış istihbarat teşkilatı Parastin’in genel merkezinin İran'a ait olduğu söylenen insansız hava aracı saldırılarının hedefi olması, IKBY’de yıllardır ilk kez tansiyonu bu kadar yükseltti.

Bu olay, ABD ordusunun bölgedeki üslerinden güçlerini ve ekipmanlarını çekmek için saha operasyonlarına başlamasından sadece birkaç gün sonra gerçekleşti; Irak federal hükümeti bu sürecin eylül ayı sonuna kadar tamamlanacağını duyurdu.

Bu iki olayın zamanlaması üç önemli soruyu gündeme getiriyor: Son aylarda hem İran hem de ona bağlı Iraklı fraksiyonların binden fazla saldırısına maruz kalan bölgenin hava sahasını kim koruyacak? Boşaltılacak üsleri kim devralacak, Peşmerge mi yoksa Irak ordusu mu? Ve bu geri çekilme, daha geniş ABD-İran çatışması içinde nereye oturuyor?

Geri çekilme mi yoksa yeniden konumlanma mı?

Elde ettiğimiz detaylı bilgilere göre son iki hafta içinde, devasa C-17 Globemaster III askeri nakliye uçakları, Erbil Uluslararası Havalimanı'nın bitişiğindeki ABD üssünden Ürdün'deki ABD üslerine karadan havaya Patriot füze bataryalarını taşıdı. Şehrin üzerinde havada asılı duran gözetleme balonu indirildi ve İngiltere de hava savunma sistemini Güney Kıbrıs’a taşıdı. Washington ve Londra, Berlin ve Paris ile birlikte üste sadece küçük askeri birlikler bıraktı.

Erbil Havalimanı yakınındaki ABD lojistik üssü, Bağdat Uluslararası Havalimanı yakınındaki muadiliyle benzer bir işlev görüyordu: 2014'ten beri, terörle mücadele operasyonlarında müttefiklere kara birlikleri için izleme, iletişim ve lojistik destek sağlama görevini üstlenmişti ve uluslararası koalisyonun diğer üyeleriyle koordinasyon noktası olarak hizmet veriyordu. Yanında, Erbil'in yaklaşık 70 kilometre kuzeydoğusunda, 2003 yılında ABD hava indirme birlikleri için iniş pisti olarak kullanılan Harir Hava Üssü bulunuyor. Uzun bir süre âtıl kalmasının ardından Washington, 2019'da geliştirme çalışmalarına yeniden başladı ve pistini genişletti. Ancak Kürt yetkililer, tesisin operasyonel olarak hazır kalmaya devam etmesi için sadece sivil personelin ve az miktarda ekipmanın kaldığını, neredeyse tamamen asker ve askeri ekipmandan boşaltıldığını söylüyor. Bölgedeki çeşitli şehirlerde, 1991'den beri sürekli olarak faaliyet gösteren küçük lojistik merkezleri de bulunuyor. ABD ordusu bu hamlenin niteliğini açıklığa kavuşturmadı. ABD’li yetkililer, konuşlanma alanları arasında “rutin ve sürekli taşınma operasyonlarından” bahsetti ve Ortadoğu'daki çatışmanın, savaşın taleplerini karşılamak için birlikleri esnek bir şekilde nakletme ihtiyacını artırdığını belirtti. Bu arada IKBY’e yakın kaynaklar, ABD önlemlerinin önemini küçümseyerek, taşınmanın yalnızca geçen yıl Irak'ın diğer bölgelerinden IKBY’e taşınmış olan güçleri kapsadığını söyledi.

Bu zamanlama, Eylül 2024'te açıklanan ve uluslararası koalisyonun Irak'taki misyonunun iki aşamada sona ermesini öngören, ikinci aşaması olan Erbil'deki konuşlanmanın ise Eylül 2026'ya kadar uzandığı zaman çizelgesinden ayrı olarak yorumlanamaz. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu anlamda, yaşananlar stratejik bir sürprizden ziyade, son derece hassas bir bölgesel dönemde gerçekleşen, uzun zamandır beklenen bir gelişme.

Üst düzey bir Kürt siyasi kaynağı, Erbil'in konuya ilişkin bakış açısını açıklayarak, Kürt tarafının Amerikan varlığını Irak'ta istikrar için bir katalizör olarak görmesine rağmen, olayın Kürtlerde üç nedenden dolayı “korku” yaratmadığını belirtti.

Birincisi, Amerika Birleşik Devletleri Irak’tan tamamen ayrılamaz, aynı zamanda onu kendisine karşı olan bölgesel güçlere de bırakamaz, “çünkü Irak, özellikle güvenlik ve askeri alanlarda, çıkarları ve nüfuz biçimleri için stratejik bir merkezdir. Washington 2011'de bunu aşmaya çalışıp tamamen çekildiğinde, üç yıldan kısa süre sonra DEAŞ'ın yükselişiyle birlikte daha büyük bir güçle geri döndü.”

İkinci faktör, IKBY’nin konumu ve bölgesel çatışmalara ilişkin tutumudur; kaynağa göre bu tutum, açık tarafsızlık ve herhangi bir tarafın işlerine karışmama isteğiyle karakterize edilir. “Bu, bölgeyi ve istikrarını savunmak için birincil şemsiye olacaktır.”

Üçüncü faktör ise, “diplomatik çıkarları koruyan güçler veya koordinasyon, eğitim ve bilgi paylaşım merkezleri gibi adlarla da olsa bazı uluslararası güçlerin bölgede kalacağı beklentisidir. Bu güçler, en azından hava desteği açısından, bölgenin güvenlik şemsiyesini kendi başlarına koruyacaklardır. Kürdistan'ın jeopolitik önemi, onu yalnız bırakma olasılığından daha ağır basmaktadır.”

Hukuki ve anayasal tartışma

Gözlemciler, Amerikan askeri ve lojistik üslerinin devredilmesi mekanizmasının, sadece konuyu düzenleyen kuralların farklı hukuki ve siyasi yorumlarından değil, esas olarak iki taraf arasındaki karşılıklı güven eksikliğinden dolayı, Erbil ve Bağdat arasında uzun sürecek bir siyasi ve medya savaşına dönüşmesini bekliyor.

Zamanlama, Eylül 2024'te açıklanan ve uluslararası koalisyonun Irak'taki misyonunun iki aşamada sona ermesini öngören zaman çizelgesinden ayrı olarak yorumlanamaz

Amerikan varlığı, Güvenlik Konseyi'nin eski rejimin sivillere yönelik baskısını kınayan ve Bağdat'tan insani yardım kuruluşlarının girişine derhal izni vermesini talep eden 688 sayılı Kararı yayınladığı 1991 baharına kadar uzanıyor. Uçuşa yasak bölgeye gelince, aynı kararla kurulmadı; bunun yerine, daha sonra operasyonlar kapsamında ABD, İngiltere ve Fransa tarafından tek taraflı olarak dayatıldı. Zamanla, bu şemsiye, IKBY’nin doğuşunda ve korunmasında hayati bir faktör haline geldi. Ancak Iraklı yetkililer, bütün bunların geçmişte kaldığını ve IKBY’nin federal statüsünün herhangi bir dış güç tarafından değil, Irak anayasası tarafından güvence altına alındığını savunuyor.

 Federal hükümete göre Irak ordusu, tahliye edilecek üsleri ve merkezleri devralacak, çünkü bu tesisler “hava savunma” yapıları kapsamına giriyor. Bu ise ulusal güvenlik ve savunma politikasının oluşturulmasının yalnızca federal makamların yetkisinde olduğunu öngören anayasanın 110. maddesine dayanarak, ordunun ve federal hükümetin görev ve yetkileri dahilindedir. Bağdat ayrıca, bölgedeki sivil havaalanlarının ve kara sınır kapılarının zaten federal hükümet ve kurumları tarafından yönetildiğini belirtiyor.

Buna karşılık, Kürt tarafı pozisyonunu, “bölgesel yönetim, bölgenin idaresi için gerekli tüm konulardan ve özellikle polis, güvenlik güçleri ve bölgesel muhafız gibi bölgenin iç güvenlik güçlerinin kurulması ve örgütlenmesinden sorumludur” diyen 121. maddenin 5. fıkrasına dayandırıyor. Kürt yorumuna göre bu fıkra, Peşmerge güçlerinin bu üsleri devralma ve anayasal olarak kendilerine verilen görev ve hedefleri yerine getirmek için yeniden kullanma hakkına sahip oldukları anlamına geliyor.

 IKBY Başbakanı Mesrur Barzani, bölgenin başkenti Erbil'de basın toplantısı düzenliyor, 25 Haziran 2025 (AFP)
IKBY Başbakanı Mesrur Barzani, bölgenin başkenti Erbil'de basın toplantısı düzenliyor, 25 Haziran 2025 (AFP)

Irak iç işlerini takip edenler, havaalanlarının yönetimi ve sınır muhafızları gibi diğer dosyalarda olduğu gibi, iki taraf arasında bir tür “anlaşmaya” varılmasını bekliyorlar. Bu dosyalarda idari ve mali olarak federal hükümete, orduya ve bakanlıklara bağlı olan, ancak personeli ve subayları IKBY vatandaşı olan ve bölgesel hükümet kurumlarından fiilen ayrı olan sistemler benimsendi.

Ancak, mesele sadece tabela dağıtımından ibaret değil, daha karmaşık. Irak güçlerinin bu üsleri kontrol etmesi, bölgenin hava sahasını füze ve insansız hava aracı saldırılarına ve sınırlarından herhangi bir kara saldırısına karşı sürekli olarak koruma yetkisine sahip olacakları ve bunu yapmakla yükümlü olacakları anlamına geliyor. Şimdiye kadar, federal hükümet, merkezi hükümete ait petrol tesislerinin korunmasıyla ilgili sınırlı teklifler dışında, böyle bir koruma sağladığını açıklamadı. Dolayısıyla şu pratik soru hâlâ cevapsız: Hangi sistemlerle, hangi stoklardan ve hangi çatışma kurallarına göre?

Karmaşık bir bölgesel sahne

IKBY’deki resmi kaynaklar, bölge Başkanı Neçirvan Barzani'nin ABD ve İran, özellikle de Devrim Muhafızları Ordusu arasında yürüttüğü siyasi arabuluculuk girişimlerine ilişkin sızdırılan haberleri doğruladı. Bu haberler, Barzani'nin Devrim Muhafızları liderliğiyle temasa geçtiğini ve Amerikan tarafından “tam güven” aldığını nakletmişti. Gözlemciler, bu girişimi, bölgenin varlığını tehlikeye atabilecek herhangi bir durumdan kaçınmak için bu savaşta mümkün olduğunca tarafsız kalma arzusuna bağlıyor.

 IKBY’nin başkenti Erbil'in eteklerindeki Kani Kirzala bölgesinde bulunan bir petrol deposundan, şüpheli bir İHA saldırısının ardından dumanlar yükseliyor, 1 Nisan 2026 (AFP)
IKBY’nin başkenti Erbil'in eteklerindeki Kani Kirzala bölgesinde bulunan bir petrol deposundan, şüpheli bir İHA saldırısının ardından dumanlar yükseliyor, 1 Nisan 2026 (AFP)

Siyaset bilimi profesörü Neval Remo ile yaptığımız uzun röportajda, durumun üç temel yönünü özetledi ve bunları geri çekilmenin nedenleri, korumadaki azalma ve potansiyel sonuçlar olarak ayırdı.

Remo şöyle dedi: “Amerikan ve uluslararası koalisyona bağlı askeri birliklerin Irak'tan çekilmesinin Irak iç baskıları ile bir bağlantısı olduğu doğru. Yalnız ABD, kendisine güvenlik faydaları sağlamaya ve nüfuzunu artırmaya devam etseydi, varlığını sürdürmesi için nedenler ve gerekçeler yaratabilirdi. Ancak son altı ay, Ortadoğu'daki tüm tesisleri için kapsamlı ve sürdürülebilir caydırıcılık sağlama kabiliyetindeki gerileme açısından oldukça şaşırtıcı oldu. Bu nedenle, askeri bir taktik olarak küçülme, Irak'ta zaten devam eden sürece eklendi.”  

Şöyle devam etti: “Geri çekilme, ABD'nin birçok ülkedeki askeri varlığını azalttığı, İran'la öngörülebilir gelecekte yüzleşme stratejisinin bir parçası olarak güçlerini yeniden konumlandırdığı ve düzenlediği kapsamlı bölgesel çerçeve içinde gerçekleşti. Bu, özellikle yıllık üretimi yaklaşık 600’ü geçmeyen Patriot önleme füzeleri başta olmak üzere, savunma mühimmatı stoklarında  düşüşe işaret eden bilgiler göz önüne alındığında anlaşılabilir bir durum; zira bu füzeler son aylarda bölgeye yayılmış üslerini savunmak için yoğun olarak kullanıldı.”

İran'ın stratejisi, Kürdistan bölgesini bir zamanlar Amerikan koruması nedeniyle nüfuz alanı dışında kalan ve şimdi bu korumadan yoksun bir bölge olarak ele almaya devam edecektir

Remo, bunun IKBY’e maliyetinin iki yönlü olduğunu düşünüyor: “Amerikan askeri varlığı sadece  güvenlik şemsiyesi değil, aynı zamanda siyasi bir şemsiyeydi. Birçok analistin gerçeklerden ziyade kendi arzularına dayanarak yorumlamaya ve tahmin etmeye çalıştığının aksine, IKBY’de Amerikan üslerinin olmayışı İran ve müttefiki fraksiyonların bölgeye yönelik saldırılarını azaltmayacaktır. Irak'ın diğer bölgelerinde böyle bir varlığın olmamasının, İran'ın merkezi Irak'a yönelik stratejisinde hiçbir şeyi değiştirmemiş olması, bunun kanıtı. İran ve müttefikleri için mesele sadece ABD ile bir siyasi ve güvenlik anlaşmazlığı değil, aynı zamanda onun varlığına karşı çıkmaktır; çünkü bu, Irak'taki siyasi, güvenlik ve ekonomik yaşamın çeşitli yönlerine hâkim olmalarını engelliyor.”

Irak'ın Erbil şehrinde ABD Ordusu'ndan Kürt Peşmerge savaşçılarına askeri yardım dağıtılan bir törende Kürt subaylar, 10 Kasım 2020 (Reuters)
Irak'ın Erbil şehrinde ABD Ordusu'ndan Kürt Peşmerge savaşçılarına askeri yardım dağıtılan bir törende Kürt subaylar, 10 Kasım 2020 (Reuters)

İran stratejisinin, Kürdistan bölgesini bir zamanlar Amerikan koruması nedeniyle nüfuz alanı dışında kalan ve şimdi bu korumadan yoksun olan bir bölge olarak ele almaya devam edeceğini ebelirtti. Bu durum, “karmaşık gerilimi artırma biçimlerine, yani uluslararası şirketleri uzaklaştırmak için petrol ve doğalgaz tesislerini bombalamaya, İranlı Kürt partilerin yerel merkezlerini karadan hedef almaya ve hatta bölgedeki kilit egemenlik merkezlerini tehdit etmeye neden olabilir.”

Ancak Remo, İran saldırganlığını dizginleyebilecek iki karşı faktör olduğunu da hatırlatıyor. Birincisi, “tüm bu analizler, Amerikan güçlerinin IKBY’den çekilişinin nihai ve sürdürülebilir olduğu varsayımına dayanıyor ki, bu yanlış. En hayati faktör, yani İran ile savaş, henüz hiçbir şekilde sonuçlanmadı ve bilinmeyen süreçleri ve sonuçları, kartları ve düzenlemeleri her an yeniden karıştırabilir. Çeşitli taraflar bunu dikkate alıyor, tıpkı 2014'te Amerikan güçlerinin olağanüstü bir hızla geri dönmesinde olduğu gibi.”

İkincisi ise bölgesel dengelerin bozulması: “İran'ın IKBY’e yönelik emelleri, Irak üzerinde tam kontrol sahibi olması ve böylece Suriye'de Esed rejiminin devrilmesinden önceki aşamaya geri dönmesi anlamına geliyor. Bu, birçok bölge ülkesinin kabul etmeyeceği ve IKBY’i açıkça destekleyeceği bir durumdur.”

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


Erbil, ABD’nin çekilmesini beklemeden “hava savunmasını” güvence altına alma çabasında

24 Temmuz 2026'da Irak Kürdistanı'ndaki Erbil Havalimanı yakınlarında meydana gelen patlamaların ardından yükselen duman, (AFP)
24 Temmuz 2026'da Irak Kürdistanı'ndaki Erbil Havalimanı yakınlarında meydana gelen patlamaların ardından yükselen duman, (AFP)
TT

Erbil, ABD’nin çekilmesini beklemeden “hava savunmasını” güvence altına alma çabasında

24 Temmuz 2026'da Irak Kürdistanı'ndaki Erbil Havalimanı yakınlarında meydana gelen patlamaların ardından yükselen duman, (AFP)
24 Temmuz 2026'da Irak Kürdistanı'ndaki Erbil Havalimanı yakınlarında meydana gelen patlamaların ardından yükselen duman, (AFP)

Erbil, Irak’ın kuzeyindeki Kürdistan Bölgesi’ni korumak amacıyla hava savunma sistemlerini güvence altına almak için ABD’nin ülkeden tamamen çekilmesinden önce zamana karşı yarışıyor. Ancak bu ekipmanların satın alınması Washington ve Bağdat’la koordinasyonun yanı sıra, daha da önemlisi federal hükümetten finansman sağlanmasını gerektiriyor.

Irak hükümeti ile ABD arasında Eylül 2024’te imzalanan anlaşmaya göre, DEAŞ ile mücadele eden uluslararası koalisyonun (DMUK) çekilmesinden önce, Kürdistan Bölgesi ve diğer bölgelerdeki askeri varlıkların ve ekipmanların kademeli olarak geri çekilmesi öngörülüyor.

Çekilmenin gelecek 30 Eylül’e kadar tamamlanması planlanıyor. Ancak bu tarih, İran’la savaş nedeniyle bölgede ciddi bir istikrarsızlığın yaşandığı ve İran’ın Irak ile bölgedeki vekil güçlerinin faaliyetlerine ilişkin endişelerin arttığı bir dönemle örtüşüyor.

Kürt makamları, geçtiğimiz salı günü iki “İran yapımı” insansız hava aracının (İHA) Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başbakanı Mesrur Barzani’nin ofisini ve Erbil’de istihbarat teşkilatı Parastin’in direktörünün ikametgâhını hedef aldığını açıkladı. Yetkililer saldırıyı “tehlikeli bir gerilim ve Irak’ın egemenliğinin ihlali” olarak nitelendirdi.

Mesrur Barzani, X hesabından yaptığı açıklamada saldırıları “en güçlü ifadelerle” kınadı. Saldırıları “pervasız ve kabul edilemez” olarak nitelendiren Barzani, bunun “tehlikeli bir tırmanış ve Kürdistan Bölgesi’nin güvenlik ve istikrarına doğrudan tehdit” olduğunu belirtti. Barzani ayrıca bölgenin “hiçbir zaman bölgede devam eden bu savaş ve gerilimlerin tarafı olmadığını” vurguladı.

Federal hükümetin başkanı Ali Zeydi ise geçtiğimiz çarşamba günü saldırıyla ilgili soruşturma başlatıldığını açıkladı ve Irak ile Kürdistan Bölgesi’nin güvenlik ve istikrarının korunması gerektiğini vurguladı.

 Erbil'deki Harir üssü, Kürdistan Bölgesi (X)
Erbil'deki Harir üssü, Kürdistan Bölgesi (X)

Zamanla yarış

Irak İçişleri Bakanlığı’nın Kürdistan Bölgesi işlerinden sorumlu eski müsteşarı Tümgeneral Muhyiddin Muhammed Yunus, Erbil yönetiminin Washington ve Bağdat’la koordinasyon halinde hava savunma sistemleri temin etmek için zamana karşı yarıştığını belirtti.

Yunus, bunun “acil bir mesele ve zorunlu bir ihtiyaç” olduğunu ifade ederek, özellikle “bölge hükümeti başkanının makamı ile bölgedeki önemli güvenlik merkezine yönelik son saldırının ardından” hava savunmasının öneminin daha da arttığını ifade etti.

ABD’nin çekilme planları kapsamında askeri ekipman ve sistemlerin taşınması, İHA saldırılarının devam ettiği Kürdistan Bölgesi’nde güvenlik denkleminin nasıl şekilleneceğine dair endişeleri artırıyor.

Yunus’un Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmeye göre, bölgede halihazırda bulunan hava savunma sistemlerinin görevi Erbil’deki diplomatik ve askeri tesisleri, özellikle de ABD Başkonsolosluğu’nu korumakla sınırlı. Buna karşılık Kürdistan Bölgesi’ndeki kritik tesislerin, petrol sahalarının ve genel olarak hava sahasının korunmaya ihtiyacı bulunuyor.

Daha önce yayımlanan haberlerde, füze ve İHA’lara karşı kullanılan Patriot sistemlerinin, ABD’nin geçen temmuz ayının son haftasında başlayan ve halen devam eden çekilme süreciyle birlikte Erbil’deki Harir Askeri Üssü’nde artık bulunmadığı bildirilmişti.

Yerel Kürt medyasının verilerine göre, geçtiğimiz temmuz ayında Irak Kürdistan Bölgesi 88 İHA ve füze saldırısına maruz kaldı. Saldırılarda 10 kişi hayatını kaybederken 15 kişi de yaralandı.

Ancak Kürdistan Bölgesi’ni güvence altına alma çabaları yeni değil.

Kürdistan Bölgesi eski Peşmerge Bakanlığı Genel Sekreteri Korgeneral Cebbar Yaver, Erbil yönetiminin hava savunma sistemleri edinmek için uzun süredir çaba gösterdiğini, ancak bu hedefin Bağdat’taki federal makamların onayı olmadan gerçekleştirilemeyeceğini ifade ediyor.

Yaver, “Bu sistemler son derece pahalı. Bölge yönetiminin bütçesi, Irak hükümetinin finansmanı olmadan bunları satın almaya yetmez” diyor.

Kürdistan Bölgesi’nde herhangi bir hava savunma sistemi bulunmuyor. Irak genelinde de entegre bir hava savunma sistemi mevcut değil. Yaver’e göre ülkede yalnızca “Irak’ın tamamındaki hava sahasını korumaya yeterli olmayan küçük çaplı sistemler” bulunuyor.

 Erbil kentindeki Harir Üssü yakınlarında uçan bir ABD helikopteri (Arşiv- Rudaw)
Erbil kentindeki Harir Üssü yakınlarında uçan bir ABD helikopteri (Arşiv- Rudaw)

Sınırlı kapasite

Mevcut hava savunma sistemi, Erbil’deki ABD Başkonsolosluğu ile çevresini, sivil havalimanını, Harir Üssü Havalimanı’nı ve uluslararası koalisyon güçlerinin tesislerini kapsıyor. Ancak Yaver’e göre bu durum, sistemin diğer bölgeleri ve tesisleri koruyabildiği anlamına gelmiyor.

Eski askeri yetkili, “Bu sistemin kapasitesi sınırlı. Bölgedeki İranlı muhalif grupların merkezleri birçok kez hedef alındı ve söz konusu sistem bu saldırıları engelleyemedi” ifadelerini kullanıyor.

Kürdistan Bölgesi de Bağdat’taki federal hükümet gibi füze ve İHA saldırılarına karşı etkili silah ve savunma sistemlerine sahip değil. Her iki tarafın da savaş uçakları, füzeler ve İHA’lar aracılığıyla Irak hava sahasına yönelik ihlalleri erken tespit edebilecek radar sistemlerinden yoksun olduğu belirtiliyor.

Bağdat yönetimi ise kritik tesisleri ve hassas noktaları tehdit eden İHA ve füzelere karşı koyma kapasitesini artırmak amacıyla Türkiye’den 20 hava savunma sistemi satın almak üzere bir anlaşmaya yaklaşıldığını bildiriyor.

Irak Genelkurmay Başkan Yardımcısı Korgeneral Saad Harbiye, geçtiğimiz mayıs ayında yaptığı açıklamada Irak hava sahasının artık “İHA’larla dolu” olduğunu söylemiş ve yeni sistemlerin petrol sahalarını, diplomatik misyonları ve kritik tesisleri hedef alan mühimmatları önlemek amacıyla kullanılacağını belirtmişti.


İranlı bir yetkili, Katar’ı gözaltında tutulan pilotları karadaki bir hastaneye nakletmeye çağırdı

İran'a ait bir F-7 savaş uçağı İsfahan'daki askeri havaalanından havalanıyor (Arşiv-IRNA)İran'a ait bir F-7 savaş uçağı İsfahan'daki askeri havaalanından havalanıyor (Arşiv-IRNA)
İran'a ait bir F-7 savaş uçağı İsfahan'daki askeri havaalanından havalanıyor (Arşiv-IRNA)İran'a ait bir F-7 savaş uçağı İsfahan'daki askeri havaalanından havalanıyor (Arşiv-IRNA)
TT

İranlı bir yetkili, Katar’ı gözaltında tutulan pilotları karadaki bir hastaneye nakletmeye çağırdı

İran'a ait bir F-7 savaş uçağı İsfahan'daki askeri havaalanından havalanıyor (Arşiv-IRNA)İran'a ait bir F-7 savaş uçağı İsfahan'daki askeri havaalanından havalanıyor (Arşiv-IRNA)
İran'a ait bir F-7 savaş uçağı İsfahan'daki askeri havaalanından havalanıyor (Arşiv-IRNA)İran'a ait bir F-7 savaş uçağı İsfahan'daki askeri havaalanından havalanıyor (Arşiv-IRNA)

Tasnim Haber Ajansı'nın haberine göre İranlı üst düzey bir askeri yetkili, bugün Katar'a çağrıda bulunarak, gözaltında tutulan İranlı pilotların "kötü fiziksel durumda" olduklarını ve su üzerinde tutulduklarını belirterek ana karadaki bir hastaneye nakledilmelerini istedi.

Şarku’l Avsat’ın Reuters’ten aktardığına göre İran Genelkurmay Başkanlığı Kayıp Şahısları Arama Komitesi Komutanı Muhammed Bakır Zade, pilotların tutulduğu yerin uygun olmadığını belirterek, Uluslararası Kızılhaç Komitesi'nden (ICRC) yaralı ve hasta tutukluların İran'a naklini hızlandırmak üzere Katar'a bir ambulans uçak göndermesini talep etti.

Katar geçtiğimiz hafta, İranlı pilotların gözaltına alındığı iddialarını reddetmiş; bu kişilerin yılın başlarında hava sahalarını ihlal ettiğini ve iletişim kurma çabalarına yanıt vermediğini açıklamıştı. Doha, pilotlardan birinin naaşının teslimatını koordine etmek üzere İran ile iletişime geçtiğini ve Tahran'ı kendi yürüttükleri arama-kurtarma operasyonlarının detaylarını incelemeye davet ettiğini, ancak herhangi bir cevap alamadığını belirtmişti.

Dışişleri Bakanlığı sözcüsü salı günü yaptığı açıklamada, pilotlar meselesini ele almak üzere bir İran heyetinin ülkeyi ziyaret etmesi için yapılan davetin geçerliliğini koruduğunu kaydetti. Bakır Zade ise son açıklamasında, Katar'ın bir İranlı uzman heyetini ağırlama kararını memnuniyetle karşılayarak Doha'dan ekibe gerekli iş birliğini sağlamasını istedi. Daha önce İran Hava Kuvvetleri'nden bir uzman ile bir gerçeği araştırma ekibinin Katar'a girebilmek için aylardır beklediğini belirten Bakır Zade, Katar yetkililerini soruşturmayı defalarca geciktirmekle suçlamıştı.