Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 4: ‘Güçlerimiz Hizbullah’ın kışlasına saldırdı’

Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed (ortada), İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad ve Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, 25 Şubat 2010'da Şam'da buluştular. (Getty)
Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed (ortada), İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad ve Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, 25 Şubat 2010'da Şam'da buluştular. (Getty)
TT

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 4: ‘Güçlerimiz Hizbullah’ın kışlasına saldırdı’

Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed (ortada), İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad ve Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, 25 Şubat 2010'da Şam'da buluştular. (Getty)
Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed (ortada), İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad ve Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, 25 Şubat 2010'da Şam'da buluştular. (Getty)

Abdulhalim Haddam, Şarku’l Avsat tarafından yayınlanan hatıralarının bu bölümünde, 1987 yılının mart ayında kendisi ve Hizbullah’a aracılık etmek için görüşme talep eden İran’ın Şam Büyükelçisi Hasan Ahteri arasında geçen görüşmenin ayrıntılarını ve söz konusu dönemde yaşananların detaylarını aktarıyor.
15 Şubat 1987 tarihinde Lübnanlı İslami liderlerden oluşan bir heyet, Şam’a giderek Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam ile bir araya geldi. Şehirde yaşanan çatışmalar ve kaosun ardından, Suriye güçlerinin Beyrut'a güvenlik sağlamak için müdahalesini talep etti.
Haddam, konuyu Devlet Başkanı Hafız Esed’e sundu. Güvenliği sağlamak için Hizbullah’ın Fethallah Kışlası da dahil olmak üzere başkentin tüm bölgelerine bir askeri birlik göndermeye karar verdi.
Abdulhalim Haddam, İran’ın Şam Büyükelçisi Hasan Ahteri ile aralarında geçen görüşmede şunları söyledi:
“İranlı yetkililer Hizbullah ve Suriye'yi karşılaştırmamalı. Suriye’nin İran’a karşı tutumunu biliyorlar. Arkadaşlarımızın Lübnan krizinin sona ermesinde Suriye'nin başarısının önemini anlayacaklarını umuyoruz. Sizi temin ederim ki Suriye Hizbullah’a saldırma niyetinde değil. Ancak güvenlik planına uyulmasına karşı gelinmesini kabul edemez”.
Haddam, konunun arka planını ve süreçte yaşananları şöyle aktarıyor:
1987 yılının başlarında Beyrut'ta güvenlik çöktü. Bunun üzerine çeteler ve silahlı milisler yağma, soygun ve cinayetler işlemeye başladılar. Bunun yanı sıra ‘Emel’ ve ‘Murabitun’ hareketleri, ayrıca ‘Emel’ ile de ‘İlerici Sosyalist Parti’ arasında çatışmalar yaşanıyordu. ‘Emel’ ve kamplar arasındaki savaşa ek olarak ‘Emel’ ve Hizbullah arasında da bir savaş patlak vermişti.
15 Şubat 1986 tarihinde aralarında çeşitli mezheplerin liderlerinin de olduğu bir İslami liderler heyeti Beyrut’a geldi. Heyet söz konusu görüşmede Beyrut’ta yaşayanların maruz kaldıkları vahim duruma dikkat çektiler. Güvenliğin sağlanması için Suriye'den bir güvenlik gücü aracılığıyla müdahale edilmesini istediler.
Konuyu Devlet Başkanı Hafız Esed'e götürdüm. İslami liderlerin talepleri doğrultusunda Beyrut'a bir askeri birlik gönderme kararı aldı. Görevlerini yerine getirmeleri için ordu komutanlığına talimat verdi. Beyrut için bir ‘güvenlik planı’ hazırlandı. Suriyeli güçler bu planı uygulamaya koyarak milis karargahlarını kapattılar ve buldukları silahlara da el koydular.
Bu operasyon sırasında Hizbullah’ın Beyrut'taki Fethallah Kışlası’na yönelindi. Parti üyelerinden karargahı boşaltıp silahlarını teslim etmeleri istendi. Bir süre tartışmalar yaşandı. Bir anda Suriyeli güçlere karşı şiddetli bir şekilde ateş açıldı. Ölen askerler oldu. Aynı şekilde karşılık verilince ölü sayısı 22’ye yükseldi. Daha sonra Suriyeli kuvvetler kışlayı ele geçirdi.
3 Mart 1987 tarihinde, bazı meseleleri görüşmek istediğini söyleyen İran’ın Şam Büyükelçisi Hasan Ahteri’yi kabul ettim.
Aramızda geçen görüşmenin tutanaklarına göre ilk konu Beyrut’ta, özellikle de Fethallah Kışlası’nda yaşananlar ve Batı Beyrut’ta bugüne kadar meydana gelen olaylardı.
Tutanaklarda da kayda geçtiği üzere kendisi şunları söyledi:
“Aralarında kadınların ve çocukların da bulunduğu bir grubun öldürülmesi İran'daki yetkilileri ciddi şekilde etkiledi. İran’daki izlenim, bu eylemin pervasız ve sorumsuz gerçekleştirildiği yönünde. İran’daki yetkililer, olay karşısında şaşkınlığa uğradı. Daha sonra yaşananlarda sakallı olanlar yargılandı ve kadınlar erkekler tarafından arandı. Arama operasyonları Beyrut’taki İran Maslahatgüzarı’nın arabasına kadar ulaştı. Arabasından indirildi ve üzeri arandı. Bu olaylar beklemediğimiz şekilde gerçekleşti. Çünkü İran’daki yetkililer, güvenlik planını başından bu yana memnuniyetle karşıladılar. Batı Beyrut’ta buna karşı çıkan kimse olmadı. Sayın Faruk Şara (eski Dışişleri Bakanı) ile yaptığım görüşmede bile Hizbullah ile iş birliğinden bahsettim. Gelip sizinle görüştükten sonra taahhütlerini yerine getireceklerine dair söz verdiler. Bu olaylar, taahhütlerine bağlı olmalarına bu konuda herhangi bir ihmalde bulunmamalarına rağmen gerçekleşiyor.”
Ahteri sözlerinin devamında Tahran’ın yaşananlara dair bilgi talep ettiğini sözledi:
“İkinci nokta, Beyrut’un güney banliyösü ve girişiminin plana dahil edilip edilmemesiyle ilgili. Açıklamalar ve bunlara yapılan karşı çıkışlar var. Lübnan’daki Suriye İstihbarat Yetkilisi Gazi Kenan, Suriye güçlerinin güney banliyölerine gireceğini açıkladı. Ardından ise bunu yalanladı. Tahran’daki kardeşler, güvenlik planının boyutlarını, güney banliyölerini kapsayıp kapsamayacağını bilmek istiyor. Bir başka konu daha var: Batı Beyrut’taki Müslümanların evlerindeki silahlara el konulması. Devlet Başkanı Hafız Esed’e güven mektubumu takdim ederken gerçekleştirdiğim görüşmeyi hatırlıyorum. Bu konu hakkında konuştum. Esed bana ‘Bu konu bize bağlı değil. Onların silahlarını almamız istenmedi. Aksine onlara savaşmaları ve mücadele etmeleri için silah vereceğiz’ dedi. Şimdi insanların evlerindeki silahları alıyorsunuz. Bunun nasıl olduğunu bilmiyorum. Evlerinde silah olacak mı yoksa bu silahlara el mi konulacak? Biz, yani İran’daki yetkililer ve Hizbullah’taki kardeşlerimiz, durumu daha da kötüleştiren bahaneler ya da argümanlar kalmaması için gerekli tüm çabayı sarf ettik. Aksine hiçbir şeyin atmosferi bozmasını istemiyoruz. Tabii siz ne söylemek istediğimi daha iyi biliyorsunuz. Düşmanlarımızın iki ülke arasındaki güçlü ilişkilerden çok rahatsız olduğu açık. Mümkün olan tüm yollarla bu sağlam ilişkileri bozmaya ya da olayları alevlendirerek bir tür soğukluk yaratmaya çalışıyorlar. Gazetelerde sanki aramızda büyütmek istedikleri bir savaş varmış gibi yazılar ve fotoğraflar var. Siz de biz de bunun farkındayız. Suriye yönetimi ve Hafız Esed kardeşin endişeleri ve nezaketinin tamamen farkındayız ve minnettarız.”
Ahteri daha sonra Hizbullah ile ilgili konuştu:
“Hizbullah’a gelirsek; biz aslında partinin İsrail ile mücadelede etkili ve güçlü bir unsur olmasını istiyoruz. Bu nedenle şimdi Suriye ile Hizbullah arasındaki ilişkileri bozmak isteyen acımasız bir propaganda kampanyası yürütüldüğünü görüyoruz. Düşmanlar, propaganda yoluyla, aramızda çelişkiler olduğunu öne sürmek için çalışıyorlar.Biz düşmanların çabalarını engellemek istiyoruz. İran’daki yetkililer, özellikle de Ali Hamaney, Haşimi Rafsancani ve Başbakan Emir Hüseyin Musevi, Batı Beyrut’taki olaydan sonraki tüm açıklamalarda bunu sorumsuz bir olay olarak nitelendirdi. Suriye rejimi Hizbullah’ın bir dayanak olduğunu biliyor. Çünkü Suriye liderliği Hizbullah’ın İsrail ile savaşacak bir silah olduğunun farkında.”
Bunun Suriye ile Hizbullah’ın arasını açmayı hedefleyen bir komplodan başka bir şey olmadığını belirten Ahteri sözlerini şöyle sürdürdü:
“Suriye, Hizbullah’ın güçlü destekçisidir. Elbette ki İran'daki yetkililerin bir tür halk baskısı altında olduğunu biliyorsunuz. Çünkü İran'daki halk kitleleri Suriye rejimine olan sevgisi, eğilimi ve özlemi nedeniyle bunlara inanamaz. Bu durum İranlı yetkililer arasında endişeye neden oldu. İran’daki yetkililer, bu tür duyguları kontrol altına almak için olayın kişisel bir eylem, belli kişilerin işi olduğunu ifade ediyorlar. Olaydan etkilenen bölgeyi kontrol altına altında tutmaya çalışıyorlar. Fethallah’ta yaşananların haberini aldıktan sonraki gece hemen Şara’yı aradım fakat ulaşamadım. Bir süre sonra Dışişleri Bakanı Ali Velayeti beni aradı. Kendisinden Beyrut’u arayıp zarar görmesini istemediğimiz şeylere yönelik olayları önlemek için kontrollü olmalarını ve sorun çıkmaması için çabalamamızı istedim. Anlayış içinde, çözümün Suriye planıyla çelişmediği her türlü sorunda yardım etmeye hazırız. Ben konudan genel hatlarıyla bahsettim.”
Hasan Ahteri sürecin daha ılımlı ilerlemesi gerektiğini söyledi:
“Bu olaylar, insanlarda bir dereceye kadar karşıt duygular uyandırıyor. Bu bize, size ve Hizbullah’a onları kontrol etmek açısından oldukça zorluk yaşatacak. İnsanların inançlarına karşı herhangi bir hürmetsizlik yapılmamasını umuyoruz. Örneğin kişisel aramalarla ilgili olarak nezaketle ve kardeşçe yaklaşılabilir. Bir kişinin evinde arama yapılmak istenirse bu kardeşçe yapılabilir. Bizde, yani İran’da erkekler erkekleri, kadınlar kadınları arar. Asıl olaya, yani gençlerin öldürülmesine gelince; bence bir açıklama yapmak ya da olanların etkisini azaltmak için önceden bir sinyal vermek mümkündü.”
İranlı Büyükelçi’nin ardından sözü ben devraldım:
“Bunlardan tamamen farklı olan başka bilgilere sahibiz. Öncelikle, Büyükelçi’ye bu gerçekleri bize anlattığı için teşekkür ederim. Ancak açıklanması gereken iki nokta var. Bunlardan ilki şu: Suriye, İran ile var olan güçlü ve kardeş ilişkilere önem veriyordu. Her zaman bu ilişkileri güçlendirmek için çalışıyordu. Tahran’dan yapılan ve ilişkilerimize olan ilgimizi tam olarak yansıtmayan bazı sorumsuz açıklamalara rağmen bu önemi verdiğimizin altını çiziyorum.
İran’da bir açıklama dalgası başladı. Bunlardan bir kısmında Suriye ve İran arasındaki mevcut kardeşlik ilişkilerine atıfta bulunulurken bir kısmında ise yetkililer, Suriye ve onunla var olan ilişkilerini unuttu. Tüm dünya Lübnan’da meydana gelen olaydan başka bir şey görmez oldu. Dr. Ali Velayeti, el-Havza el-İlmiye ve Emir Hüseyin Musevi’ninkiler de dahil olmak üzere yapılan açıklamalar nedeniyle üzgünüz. Musevi, açıklamasında, ‘Kim Hizbullah’a elini uzatırsa İsrail ve ABD’ye hizmet ediyordur’ demişti. Bunun yanı sıra öğrenciler ve diğer birimler de açıklamalarda bulundular. Bu gayet üzücü bir durum. Suriye ile İran arasındaki ilişkilerin boyutu ve hepimizin görmesi gereken ortak mücadele, burada ya da orada meydana gelen bir olaydan çok daha büyüktür. İran'daki bazı önemli isimlerin Suriye'yi bir tarafa, Hizbullah'ı başka bir tarafa koyması üzücü. Suriye karşıtı bir seferberlik olduğunu tahmin ediyoruz. Ancak Suriye’deki İran karşıtı her türlü seferberliği engellediğimiz gibi İran’daki yönetiminin de bunların önüne geçmesini bekliyoruz. Biz, İran aleyhinde tek bir söz söyleyen olursa onu hapse tıkarız. İran’ı eleştirecek olanlarla ciddi bir şekilde ilgileniriz. İki ülke arasındaki ilişkilere verilen önemi, endişeyi bu şekilde anlıyoruz. Lübnan meselelerinde sorumluluk Suriye'ye ait. Çünkü Lübnan'ın Suriye ile özel ilişkileri var. Biz tek bir milletiz. Lübnan’da yaşananlar doğrudan Suriye'nin bölgedeki güvenliğine ve politikasına da yansıyor. Bu politikanın İran Cumhuriyeti'ndeki dostlarımız tarafından desteklenmesi gerekiyor. Çünkü temel çizgilerinde anti-emperyalist ve Siyonist karşıtı politikalarıyla uyumludur.
Ardından kendilerine iki komşu ülkenin hassasiyetlerinin farkında olduğumu söyledim:
“Bununla birlikte Suriye tüm açıklamalara rağmen İran ile ilişkilerine sadık kalacaktır. Öncesinde ne olduğuna dair Suriye tarafından bir inceleme yapılması gereken bu tepkilerden üzüntü duyduk. Eğer bir inceleme gerçekleştirebilirseniz, biz elimizdeki gerçekleri önünüze koyabilirsek ve İran'daki yetkililer de bunu kontrol edebilirse  düşmanlarımıza bu tür olaylardan yararlanma fırsatı vermekten kaçınırdık. Biz bir gün olsun Afganistan'da ne yaptığınızı sormadık. Yaptığımız gözlemler var. Ancak sormayacağız da. Çünkü konunun iki komşu ülke açısından hassasiyetinin farkındayız. Bu tür açıklamaların iki ülke arasındaki kardeşlik ilişkilerini etkilemeyeceğini bir kez daha teyit ediyoruz. İlişkilere gölge düşürmek ve düşmanlara fırsat vermek istemiyoruz.”
Ardından sözü açıklanması gereken ikinci noktaya getirdim:
“Hizbullah’ı kurulduğunda dost bir parti olarak gördük. Yardım ve destek sağladık. Bazı üyelerinin Lübnan’daki Suriye dostları ve Suriyeli askerlere yönelik tüm kötü operasyonlarını görmezden gelip karşılık vermedik. Tam tersine, bu örgütle dostane ilişkiler kurduk ve İsrail’le mücadeledeki rolü temelinde davrandık. Bizim için olumsuz bir niteliğe sahip değil. Aksine ona önem veriyor ve iş birliği yapıyorduk. Ancak bu örgütü mevcut ihlaller konusunda üç şekilde birçok kez uyardığımızı hatırlıyorsunuzdur. Yaser Arafat, Irak grubu ve Lübnan’daki ikinci ofis aracılığıyla uyarılarda bulunmuştuk. Hizbullah'a sızan bu grubun Lübnan'daki rolüne zarar verecek ve Suriye ile ilişkilerinde zarara neden olacak eylemler gerçekleştireceğinden korktuğumuz için söz konusu ihlallerin tehlikeleri konusunda uyarılarda bulunuyorduk. Ne yazık ki Hizbullah yönetimi bu uyarılara gereken önemi vermedi. Buna rağmen parti ile olumsuz eylemler yapan grup arasında yapı ve yönelim farkı olduğunun farkındayız. Biz halen ona önem veriyoruz. Yok olmasını istemiyoruz. Çünkü İsrail'le savaşma sloganı atan Lübnanlıların ortadan kaybolması taraftarı değiliz.”
Haddam, söz konusu görüşmenin ayrıntılarına yer verdiği bölümde Batı Beyrut’ta yaşananlara dikkat çekiyor:
İki noktayı netleştirdikten sonra gerçeklere dönecek olursam; Batı Beyrut yanıyordu. Bu yangın son günlerde başlamamıştı. Bilakis biz Beyrut’a girmeden önce de mevcuttu. Hatta birkaç sene önce başlamıştı. Batı Beyrut neredeyse Müslümanlar arasındaki mezhep çatışması için bir arenaya dönüşmek üzereydi. Müslümanlar parçalanıp savaşmaya başladığında hepimiz kaybederiz. Batı Beyrut’ta tüm kutsal değerler ihlal edildi. Haysiyet, can, mal... Hepsi gasp edildi. Üniversiteler, eğitim veremez hale geldi. Doktorlar ve büyük alimler Beyrut’tan kaçtı. Büyük çoğunluğu Müslüman olan bu şehir, kurtlar ve yabani hayvanların otladığı ve yılanların hareket ettiği bir ormana dönüştü. Ardından son çatışmalar patlak verdi. Bu, şehirdeki statükonun doğal bir sonucuydu. İnsanlar yardım talep eder hale geldiler. Askeri müdahalede bulunmamaya karar verdik. Çünkü şehre girmek bizim için büyük bir yüktü.
Ancak Müslüman ve ulusal figürler yardım istemek için geldiklerinde, Beyrut’taki suç furyasını ve çatışmaları durdurmak için fedakârlık yapmak zorunda kaldık. Bir güvenlik planı geliştirildi ve duyuruldu. Uygulamaya geçilmeden önce kurumların liderleri davet edildi. Şahsen ben Hizbullah temsilcileriyle görüştüm. Batı Beyrut’taki durumu ele aldık. Bu adımlar üzerinde anlaştık. Güvenlik planını desteklediklerini, olumlu baktıklarını ve Hizbullah’ın bu konudaki kararının Suriye ile mutabık olduğunu bildirdiler. Nitekim toplantının sonucunu yönetime bildirdiğimde memnuniyet duydular. Basta mahallesine girişin planlandığı gün Hizbullah yönetimi teslim olmayı kabul etmedi. “Güvenlik işlerimizin merkezini koruyacağız” dediler. Kendilerine “Siz kalırsanız diğerleri de kalacak. Bu yüzden şehirde devam eden durumdan siz sorumlusunuz” cevabı verildi. Yanıtları “Kışlayı bir bilim merkezine dönüştürüyoruz” oldu. Bunun üzerine “Beyrut'taki tüm partiler artık kapılarını kapattı. Durum ayarlandığında taraflarla ofis açılması konusu ele alınacak” denildi. Hizbullah’ın tepkisi ise “Biz onu Hüseyniye’ye dönüştürmek istiyoruz” oldu. Biz de “Diğerleri de ofislerini sosyal merkezlere dönüştürecekler” cevabını verdik.  
Daha sonra Şara, Velayeti ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirdi. Yapıyı boşaltmaları için ültimatom verildi. Cevapları “Teslim edip, planı uygulamaya koyacağız” oldu. Daha sonra da kışlayı ateşe verdiler ve “Buyurun” dediler. Suriye askerleri içeri girdkten hemen sonra ışıklar söndürüldü. Çevredeki binalardan askerlere ateş açıldı. Elbette hiç kimse askerlere ateş açılmasını, karşılık verilip çatışma yaşanmasını beklemiyordu. Çünkü görevleri Beyrut’ta güvenliği sağlamak ve ihlalleri bastırmaktı. Çatışmada iki taraf arasında can kayıpları yaşandı. Her iki taraftan ölen de öldüren de ister Suriye ister Hizbullah askerleri olsun bizdendi. Kurbanlar verilmesinden biz de üzüntü duyuyoruz. Ancak Suriye askerleri, Hizbullah militanlarına teslim olsa ve kendilerine karşı saldırılara cevap vermeseydi, Beyrut’ta durumun ne hale geleceğini düşünmeliyiz. Dünyanın tüm ordularında olduğu gibi silahını bırakan bir askerin esir olacağını belirten bir kuralımız var. Askerlerimiz görevlerinin Lübnanlılara yardım etmek, güvenliği sağlamak ve savaşı durdurmak olduğunu biliyordu.
Ardından medyada bize karşı yürütülen kampanya bizi şoka uğrattı. Suriye askerlerini kendilerine karşı seferber ettiklerini anlamalıydılar. Bu, bizim istemediğimiz bir şeydi. Beyrut’taki bazı Hizbullah yetkililerinin daha mantıklı davranmasını umuyorduk. Çünkü Suriye askerlerine kendilerine ve Suriye'ye düşman oldukları hissini aşılamalarını istemiyorduk. Oysa biz askerlerimizi bu partinin kendilerine ve Suriye’ye dost olduğu yönünde eğittik. Elbette bazı liderlerin mantıklı hareket etmelerini, kendilerini gözden geçirmelerini ve bu tür davranışların yalnızca düşmanlara fayda sağladığını fark etmelerini umut ediyorduk. Biz hiçbir zaman Suriye askerine Hizbullah’ın düşmanı olduğunu söylemedik, söylemeyeceğiz de. Onlara İsrail’le savaşan herkesin dostumuz ve müttefikimiz olduğunu söylemeye devam edeceğiz. Bununla birlikte Hizbullah yönetimi, Beyrut sakinlerinin güvenlik, istikrar ve güvenceye ihtiyaç duyduklarını anlaması gerekti.
Silahlarla ilgili konuya gelecek olursak; aslında güvenlik planında Batı Beyrut’ta silah bulundurmanın yasaklanması yönünde bir karar vardı. Tüm gruplara silahlarını Batı Beyrut’tan çıkarma fırsatı tanıdık.Görüşmede kendilerine şunları söyledim:
“Devlet Başkanı Esed’in size söylediği doğru: Düşmanla savaşmak için silaha ihtiyaç duyduklarında, onlara ordumuzun silahlarını vereceğiz. Ancak birbirimizle savaşmak için silah kullanılması, bu şer’i olarak da haram kılınan bir durum. Kontrol noktalarında yaşananlar hakkındaki sözlerinize gelince; bunları inkar etmek istemiyorum. Daha ziyade bu anlamda herhangi bir direktif olmadığını, ortaya çıkan bazı durumların bireysel olduğunu ve uyarılabileceğini vurgulamak istiyorum. Aynı zamanda meselelerin abartılıp büyütüldüğünü göz ardı etmemeliyiz. Bununla birlikte güvenlik güçlerinin talimatları uygularken daha nazik ve kibar olması gerektiği bir gerçek. Suriye, Lübnan’daki tüm örgütlere önem verdiği gibi Hizbullah’a da önem veriyor.”
Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı’nın Hizbullah’tan bir heyet davet etmesi verilen bu önemin kanıtıydı. Bir güvenlik yetkilisi onlarla görüşebilirdi. Ancak onlarla kendim görüşmeye özen gösterdim.
Haddam sözlerinin devamında güvenlik meselesine dikkat çekiyor:
“Güvenlik planı konusuna gelince; bu sadece Batı Beyrut'u ilgilendiriyor. Şimdi Batı Beyrut, sahil şeridi ve el-Cebel dışında herhangi bir konuyu tartışmak niyetinde değiliz. Gelecekte Lübnan’daki durum, planın diğer bölgeleri de kapsayacak şekilde genişletilmesini gerektiriyorsa bu konu zamanı gelince ele alınacaktır.”
Kararımız Beyrut'a asker göndermemek yönündeydi. Çünkü bu bize mali ve politik olarak yük olacaktı. Lübnanlıların birbirleriyle sorunlarını çözmelerine izin vermeye çalışıyorduk. Lübnan güvenlik güçleri güvenliği sağlayamayınca güçlerimiz Beyrut'a geldi.
Konuşmamın devamında şunları söyledim:
“Resim bu, Tahran’daki kardeşler olaylara duygusal yaklaşmamalılar. Hizbullah meselesine gelince; İran’daki Hizbullah’ın ağırlığının Suriye’nin ağırlığından fazla olması mümkün mü? Eğer öyleyse gerçek şu ki durum acı verici. İran ile ilişkinin yüz örgütten daha önemli olduğuna inanıyoruz. İran ile ilişkimizin emperyalizme ve Siyonizm’e karşı ortak vizyona dayandığını düşünüyoruz. Resim bu şekilde. Medyaya herhangi bir açıklamada bulunmadan önce bizimle iletişime geçip bir açıklama istemenizi umuyoruz.  ‘Ey iman edenler, eğer size bir fasık bir haber getirirse onu iyice araştırın, sonra bilmeden bir topluluğa sataşırsınız da yaptığınıza pişman olursunuz. ... Yoldan çıkmışın biri size (yalan) bir haber getirirse, muhakemenizi kullanın; yoksa istemeden insanları incitir ve sonra yaptığınızdan pişmanlık duyarsınız.’ (Hucurat/6) Aramızdaki tüm kanallar her zaman açıktır.”
Sözlerimin sonunda şunları söyledim:
“Baskın konusuna gelince; eğer silah kaldıysa bu başka bir patlama için kullanılacaktır. Lübnan ordusunun Batı Beyrut’ta harekete geçmesinden korkuyorsanız onu durdurabiliriz. Onlar, İsrail ile savaşmak istiyorlar ve biz yardım etmeye hazırız.”
İranlı Büyükelçi Hasan Ahteri, Fethallah Kışlası olayı hakkında şu açıklamada bulundu:
“Fathallah olayının nasıl meydana geldiğine değinecek olursak; Suriyeli askerlerin yanında Hizbullah unusrları da mevcuttu. Teslim olmaya hazırlardı; ateş açıldı. Onlara ne olduğunun açıklanmasını beklemediler. Hizbullah tarafından öldürülenlerin bazılarını gösteren, öldürenler tarafından çekilen fotoğraflar yayınlandı.”
Ben de kendisine “Böyle bir şey yaşandıysa bu cesetler alındıktan sonra oldu. Bir askere ateş açarsanız o da size karşılık verir. Karşılık vermezse yenilmiş sayılır ve yargılanır” yanıtını verdim. Büyükelçi de “Durumun daha geniş çaplı ele alınabileceğini düşünüyorum” dedi. Bunun üzerine kendisine şu cevabı verdim:
“Ateş açıldıktan sonra askerler kendilerini savunmasalardı durumlarının ne olacağını düşünebiliyor musunuz? Ortada kuvvetlerin güvenliği ile ilgili bir sorun var. Bunlar milis değil, düzenli bir ordunun askerleri. Üzerlerine ateş açılıyor. Ateş açanlar teslim olduk mu diyorlar? Bu askerlerimiz açısından kabul edebileceğimiz bir durum değil.”
Ahteri, “Ben teslim olmayı kastetmiyorum. Orada Suriyeli subaylar ve Hizbullah’tan yetkililer vardı…” dedi. Bu sırada sözünü kestim:
“Ateş açılmaya başlandıktan sonra bunu kim durdurabilirdi? Olayı aşmakta fayda var.”
Ahteri’nin cevabı ise şöyle oldu:
“Asıl konuya gelecek olursak; Askeri güçlerin girişi ve güvenlik planının krizi sona erdirmesi gerekiyor. Batı Beyrut'ta hüküm süren trajik durumun sona ereceği konusunda hemfikiriz ve Hizbullah iç meselelerle uğraşmak istemediğini defalarca kanıtladı. İsrail ile savaşmak istiyor.”
Kendisine “Mesele uygulamada karıştı. Lübnan'da sonuncusu Jean Obeid olmak üzere bazı Hıristiyanlar kaçırıldı ve İran da bu konuya katkıda bulundu” dedim. Büyükelçi, “Aynı gün Dışişleri Bakanı bize Jean Obeid konusundan bahsetti. Beyrut’a gittim. Hizbullah’ın bu konuyla bir ilgisi yoktu. İletişimde büyük bir rol oynadık” yanıtını verdi.
Ahteri’ye İmad Muğniye’nin Hizbullah’tan olup olmadığını sordum. Onunla hiç görüşmediğini ve kendisini tanımadığını bildirdi. “Bildiğime göre o ne teşkilattan ne de Hizbullah’tan” dedi. Söylediklerini kabul ettiğimi vurguladım.  
Büyükelçi daha sonra Hizbullah’a sızan kişiler konusunu aydınlatmaya çalıştı:
“Hizbullah’a sızan kişiler olduğu konusunda söylediklerinize gelince; bunu inkar etmiyorum. Arafat, birkaç kişi sokmuş olabilir. Ancak partiye ve açıkladığı hedeflere bakacak olursak Arafat’ın başarılı olması mümkün değil.”
Ben de Hizbullah’ı yönetim ve üyeler olarak ayırdığımı ifade ettim.
Ahteri daha sonra banliyöler konusunda konuştu:
“Güney banliyölerine gelecek olursak; İranlı yetkililer bu konuda banliyöye girmenin Şiiler için büyük bir felaket olacağını düşünüyorlar. Bu sözlerimde Suriye’nin müdahalesine herhangi bir itiraz söz konusu değil. Çünkü bu, banliyölerin hedef ve kuşatılmış olduğu anlamına geliyor. Doğu Beyrut Hıristiyanlara ve el-Cebel de Dürzilere kalacak. Bu nedenle İran'daki yetkililer banliyö meselesini diğer bölgelerin ayrılmaz bir parçası olarak görüyorlar. Suriye'nin bölgedeki ve Lübnan'daki mevkilerini ve haysiyetini dikkate alıyorlar. Müslüman ya da Şiilerin Suriye’yi sevmediği fikrinin oluşmamasına özen gösteriyorlar. Bu konular İran'daki yetkilileri yakından ilgilendiriyor.”
Bense bu sözlere şöyle karşılık verdim:
“Öncelikle operasyon Batı Beyrut’ta güvenliği sağlıyor. İkincisi, Lübnan'daki Şii Müslümanlara gelecek olursak; onlar genel İslami yapının ve Lübnan ulusunun vücudunun bir parçasıdır. Üzerindeki baskıyı kaldırmayı önemsiyoruz. Suriye, elbette iç dengeyi bozacak bir önlem almaz. Aldığımız önlemler, Lübnan’daki mazlumların ve zarar gören insanların menfaati içindir. Banliyö meselesi tartışmaya açık değil. İster Şii, ister Dürzi isterse  Sünni olsun Müslümanların çıkarlarını çok iyi biliyoruz. Ancak Lübnan Devleti, Lübnanlı taraflar arasında mutabık kalınan bir plan geliştirdiğinde hiçbir bölge bunun dışında kalmayacak. Yaptığınız karşılaştırmaya gelince; İran'daki yetkililer, Hizbullah ile Suriye’yi karşılaştırmamalıdır. Suriye’nin, İslam Cumhuriyeti’ne karşı tutumunu biliyorlar. Dostlarımızın Lübnan krizini sona erdirmede Suriye’nin başarısının önemini anlayacaklarını umuyoruz. Suriye'nin Hizbullah’a saldırı niyetinde olmadığını vurguluyorum. Ancak güvenlik planına uyulmamasını kabul etmek mümkün değil.”
Büyükelçi daha sonra kendisini kabul ettiğim için bana teşekkür etti ve dalaşıp ayrıldı.

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 6: Saddam ile Rafsancani arasında gizli barış mektuplaşmaları oldu

Eski Suriye Dışişleri Bakanı Haddam’ın günlükleri 5: Bush, Avn’ın ‘engel’ olduğunu bildirdiği bir mektup gönderdi… Esed bunu isyanı sonlandırmak için bir ‘yeşil ışık’ olarak nitelendirdi

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 3: ‘Hariri, Canbolat’ın teklifi üzerine bizimle bir araya geldi. Hafız Esed kendisini sınadı’

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 2: ‘Esed fikrini değiştirdi, Lahud’a verdiği süreyi uzattı. Suriye uluslararası iradeyle çarpıştı’

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 1: ‘Esed, Irak muhalefetine sahte vaatlerde bulunmayı önerirken Hatemi bir Kürt devletine karşı uyarı yaptı’



Şam'daki çifte patlamanın arkasında kim var? Saldırıdan kim çıkar sağlıyor?

Şam'daki çifte patlamanın arkasında kim var? Saldırıdan kim çıkar sağlıyor?
TT

Şam'daki çifte patlamanın arkasında kim var? Saldırıdan kim çıkar sağlıyor?

Şam'daki çifte patlamanın arkasında kim var? Saldırıdan kim çıkar sağlıyor?

Fransa Cumhurbaşkanı'nın Suriye ziyareti sırasında konakladığı yerin yaklaşık 10 kilometre yakınında meydana gelen peş peşe iki patlama, hem konumu hem de zamanlaması itibarıyla Suriye yönetimini son derece hassas ve zor bir dönemde hedef aldı.

Hükümete yakın kaynaklar, Şarku'l Avsat'a yaptıkları açıklamada, saldırıdan çıkar sağlayabilecek çok sayıda taraf bulunduğunu, bunların başında ise eski rejim kalıntıları ile Fransa-Suriye yakınlaşmasından rahatsız olan çevrelerin geldiğini belirtti. Buna karşın gelişmeleri yakından takip eden başka kaynaklar ise saldırının arkasında, ülkedeki en büyük güvenlik tehdidi olmayı sürdüren DEAŞ'ın bulunmasının daha olası olduğunu değerlendirdi.

Şam'da Turizm Bakanlığı yakınlarında, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un konakladığı Four Seasons Oteli çevresinde meydana gelen art arda iki patlamada, Turizm Bakan Yardımcısı ile 4 polis memurunun da aralarında bulunduğu en az 18 kişi yaralandı. Olay, adliye sarayı yakınındaki avukatların kullandığı bir kafede geçen hafta meydana gelen ve 10 sivilin hayatını kaybettiği, yaklaşık 20 kişinin yaralandığı bombalı saldırının ardından gerçekleşti.

frgthy
Suriye güvenlik güçleri, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara'nın salı günü Şam'daki Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nda Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile görüştüğü sırada, Four Seasons Oteli yakınındaki yanmış bir aracı inceliyor. (AP)

Güvenlik uzmanı Abdullah el-Neccar, Şarku'l Avsat'a yaptığı değerlendirmede, saldırıların eski rejim kalıntılarının izlerini taşıdığını belirterek, amaçlarının "kendilerini de kapsayacak geçiş dönemi adalet sürecini sabote etmek ve Suriye'nin güvenli olmadığı algısını oluşturmak" olduğunu söyledi.

El-Neccar, kullanılan patlayıcıların ilkel düzeneklerden oluştuğunu, sivil ya da asker ayrımı gözetmediğini belirterek, asıl hedefin güvenlik güçlerinin kontrolü sağlayamadığı görüntüsünü vermek olduğunu ifade etti. Ancak bunun doğrudan güvenlik zaafına işaret etmediğini söyleyen uzman, herhangi bir suçlunun çöp konteynerine ya da yol kenarında park halindeki bir araca el yapımı patlayıcı yerleştirebileceğini, salı günkü saldırının da bu yöntemle gerçekleştirildiğini kaydetti.

Eski diplomat ve siyasi analist Bassam Barabandi ise Şarku'l Avsat'a yaptığı açıklamada, Suriye'de toparlanmaya yönelik ciddi işaretler ortaya çıktıkça, ülkedeki iyileşmeden zarar gören tarafların harekete geçtiğini söyledi. Barabandi'ye göre bu noktada eski rejim kalıntılarının, DEAŞ'ın, Lübnan Hizbullahı'nın, İran'ın ve İsrail'in çıkarları kesişiyor.

fgthyu
Emmanuel Macron'un Şam ziyareti sırasında konakladığı otelin önünde Fransız bayrağı sallayan kişiler. (AFP)

Barabandi, eski baskı rejiminin parçası olan çok sayıda kişinin hâlâ toplumun içinde yaşamaya devam ettiğine dikkat çekerek, devlet kurumlarının henüz yeniden yapılanma aşamasında olduğunu, güvenlik teşkilatındaki personelin ise yeterli tecrübeye sahip olmadığını vurguladı.

Siyasi analiste göre patlamaların boyutu iki ihtimali gündeme getiriyor. Bunlardan ilki, saldırıların zarar gören kişi veya küçük gruplar tarafından gerçekleştirilmiş olması. Diğeri ise büyük çaplı operasyon düzenleme kapasitesine sahip bir örgütün, zaten büyük ölçüde yıkılmış olan ülkeye daha fazla fiziksel zarar vermekten ziyade, ülke genelinde istikrarsızlık algısı oluşturmayı hedeflemesi.

Barabandi, uluslararası toplumun Suriye'de istikrarın güçlendirilmesi yönünde irade ortaya koyduğunu belirterek, güvenlik kurumlarının inşasına verilen desteğin artmasının beklendiğini söyledi. Büyük ekonomik yatırımların siyasi hesaplara dayandığı için büyük ölçüde etkilenmeyeceğini ifade eden Barabandi, buna karşılık yerel ekonomilerin ve küçük ölçekli projelerin saldırılardan olumsuz etkileneceğini dile getirdi.

Hükümete yakın kaynaklar ise Şarku'l Avsat'a yaptıkları açıklamada, kullanılan ilkel patlayıcıların genellikle patlayıcı tarama sistemleri tarafından tespit edilemediğini, bu tür saldırıların güvenlikten çok siyasi mesaj taşıdığını belirtti. İlk bulguların DEAŞ'tan ziyade eski rejim kalıntılarına işaret ettiğini savunan kaynaklar, DEAŞ'ın öncelikli hedefinin devletin güvenlik güçleri ve kendi tanımına göre "mürted" kabul ettiği kişiler olduğunu ifade etti. Kaynaklar ayrıca örgütün saldırılarının genellikle çok daha yıkıcı olduğunu, "ancak örgüt bir gecede yöntem değiştirmişse bunun istisna olabileceğini" söyledi.

frgty7uı
Suriye İçişleri Bakanı Enes Hattab, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un konakladığı otelin yakınında Şam'da meydana gelen iki patlamanın ardından Four Seasons Oteli çevresinde incelemelerde bulunuyor. (AFP)

Güvenlik uzmanı Ziya Kaddur ise bu değerlendirmelerin, saldırıdan çıkar sağlayabilecek çok sayıda taraf bulunduğu için şimdilik varsayımdan ibaret olduğunu söyledi. Ancak buna rağmen DEAŞ'ın hâlâ Suriye'nin karşı karşıya olduğu en büyük güvenlik tehdidi olmaya devam ettiğini vurguladı.

Kaddur, Şarku'l Avsat'a yaptığı açıklamada, salı günü gerçekleştirilen koordineli saldırının, geçen mayıs ayında Şam'ın Bab Şarki bölgesinde Savunma Bakanlığı'na ait bir bina yakınında meydana gelen ve bir askerin öldüğü, çok sayıda sivilin yaralandığı, DEAŞ'ın üstlendiği saldırıya büyük ölçüde benzediğini belirtti.

Kaddur'a göre asıl tehlike, yalnızca başkentin en hassas bölgelerinde faaliyet gösteren aktif bir DEAŞ hücresinin bulunması değil; aynı zamanda bu hücrenin istediği zaman harekete geçebilecek kapasiteye sahip olması. İçişleri Bakanlığı'nın terör örgütlerine, özellikle de zaman zaman önleyici nitelikte operasyonlar da gerçekleştiren DEAŞ'a karşı yoğun çaba göstermesine rağmen örgütün nitelikli saldırılar düzenlemeyi sürdürdüğünü ifade etti.

Kaddur, son dönemde artan saldırıların Suriye'de bir süredir hakim olan göreli istikrar görüntüsünü zedelediğini ve saldırıların arkasındaki tarafların da tam olarak bunu amaçladığını söyledi. İçişleri Bakanlığı ile istihbarat kurumlarına çağrıda bulunan Kaddur, güvenlik tehditleriyle mücadele yöntemlerinin "acı ama gerekli" şekilde gözden geçirilmesi ve bu tehditleri ortadan kaldıracak kapsamlı bir strateji hazırlanması gerektiğini ifade etti.

Suriye İçişleri Bakanlığı ise yaptığı açıklamada, Şam'da Turizm Bakanlığı yakınlarında meydana gelen iki patlamada, 4 polis memurunun da aralarında bulunduğu 18 kişinin yaralandığını duyurdu. Bakanlık ayrıca patlamaların, Fransa Cumhurbaşkanı'nın konakladığı yerleşkenin güvenlik çemberinin dışında meydana geldiğini bildirdi.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un Şam ziyareti sırasında başkent genelinde güvenlik önlemleri üst düzeye çıkarıldı. Çok sayıda mahallede yoğun güvenlik tedbirleri alınırken, birçok ana yol da ulaşıma kapatıldı.


Şam ve Paris yeni bir ekonomik ortaklık kuruyor... Yatırım, yeniden yapılanmanın kapısı

(foto altı) Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera (AP)
(foto altı) Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera (AP)
TT

Şam ve Paris yeni bir ekonomik ortaklık kuruyor... Yatırım, yeniden yapılanmanın kapısı

(foto altı) Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera (AP)
(foto altı) Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera (AP)

Suriye’nin başkenti Şam, Ortadoğu’daki ticaret ve enerji hatlarını yeniden şekillendiren karmaşık jeopolitik değişimlerin etkisiyle, savaşın izlerini geride bırakarak yeni bir yatırım dönemi başlatma yolunda ilerliyor. Halk Sarayı’nda bir araya gelen Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, yeniden imar faaliyetlerine yönelik kapsamlı bir ekonomik ortaklık başlatarak stratejik bir dönüm noktasının temelini attı. Bu ortaklık çerçevesinde Suriye coğrafyası, Hürmüz Boğazı’nda yaşanan mevcut kriz karşısında küresel koridor pazarında güvenli bir geçiş yolu ve hayati bir alternatif olarak sunuluyor.

Görüşmelerle eş zamanlı olarak başkentin merkezini hedef alan bombalı saldırılara rağmen, deniz taşımacılığı, enerji ve sanayi sektörlerinin önde gelen isimlerini içeren üst düzey Fransız heyetinin ziyareti, Fransa ve Avrupa’nın güvenlik sorunlarını aşma konusundaki kararlılığını gösteriyor. Bu katılım, karşılıklı çıkarlara dayalı, sloganlardan uzak ve eşit bir ortaklık inşa etme iradesini yansıtıyor.

Bu gelişmeler, iç savaşın 2024 yılında sona ermesinden bu yana ilk ziyaretini gerçekleştiren Macron’a eşlik eden üst düzey yetkililer, yatırımcılar ve Fransız iş dünyası liderlerinin katıldığı yuvarlak masa toplantısında ele alındı.

Ziyaret, Suriye-Fransa ilişkilerini karşılıklı saygı ve eşit ortaklığa dayalı yeni bir aşamaya taşımayı hedefliyor. Fransa Cumhurbaşkanı’nın geceyi geçirdiği otelin yakınlarında, başkentin merkezini sarsan bombalı saldırıların yol açtığı güvenlik hareketliliğine rağmen, Fransız heyeti ortaklığı hayata geçirme yönündeki adımlarını sürdürdü.

Söz konusu hamle, başta İran ile yaşanan savaş nedeniyle Hürmüz Boğazı’nın kapatılması olmak üzere hızla değişen jeopolitik gelişmelerin etkisiyle atıldı. Bu durum, Suriye coğrafyasını küresel enerji ve ticaret akışları için en önemli alternatif ve güvenli koridorlardan biri olarak uluslararası arenada yeniden gündeme getirdi.

sdvdfe
(foto altı) Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Şam’da Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera ile bir toplantıya katıldı. (EPA)

Açılış konuşmasında Fransız sanayi ve ekonomi dünyasının önde gelen temsilcilerini selamlayan Şera, yeniden imar ve ortaklığa yönelik entegre bir yol haritasının mevcut olduğunu vurguladı. Ülkenin jeopolitik avantajına dikkat çeken Şera, “Suriye, Akdeniz’i Körfez ve Irak’a bağlayan stratejik bir konuma sahip olup, Marsilya’ya yalnızca birkaç deniz mili mesafededir. Hürmüz Boğazı krizinin ardından dünya, güvenli ve istikrarlı koridorların değerini bir kez daha anlamıştır. Bu noktada, küresel koridor pazarında vazgeçilmez bir bağlantı noktası olarak hayati rolünü yeniden kazanan Suriye coğrafyasının önemi ortaya çıkmaktadır. Fransa’nın bu süreçte ilk ortağımız olmasını arzuluyoruz” ifadelerini kullandı.

Yatırım yol haritasındaki sektörleri detaylandıran Şera, “Hava filomuzun yenilenmesi, havalimanlarımızın işletilmesi ve hava seyrüsefer sistemlerinin modernizasyonundan, kara sularımızda enerji arama faaliyetlerine, elektrik ve su şebekelerinin yenilenmesine, üniversite hastaneleri, gıda sanayisi, dijital altyapı ve nüfus kayıt sisteminin modernizasyonuna kadar uzanan entegre bir sistemden bahsediyoruz” dedi. Konuşmasını sürdüren Şera, “Suriye’deki organize sanayi bölgeleri, fabrikalarınız için bir çıkış noktası olmaya hazırdır. Bunu destekleyen en önemli unsur, Suriye’nin egemen kararlara dayalı kalkınma hamlesidir. Kanunlar ve kurumlar tarafından yönetilen modern bir yatırım ortamı inşa ediyoruz” şeklinde konuştu. Şera, bu stratejik ortaklığın Şam’ın Avrupa ve dünya ile kurmak istediği model olduğunu belirterek, sürecin “sloganlar yerine iki ülke halkına hizmet eden karşılıklı çıkarlar üzerine inşa edildiğini” sözlerine ekledi.

Lojistik iş birliği

Stratejik sektörlerin başında lojistik ve deniz taşımacılığı öne çıkarken, görüşmeler Fransız küresel nakliye grubu CMA CGM’nin ticari nüfuzunun artmasını sağladı. Bu çerçevede Şera, grup ile gerçekleştirilen başarılı ortaklık modelini örnek göstererek, şirketin 14 ay önce Lazkiye Limanı’nı geliştirmek üzere 230 milyon euroluk bir yatırım sözleşmesi imzaladığını ve bir yıl geçmeden limanın kapasitesini artırmak için 200 milyon euroluk ek bir kaynak aktarma kararı aldığını belirtti. CMA CGM CEO’su Rodolphe Saade ise Suriye’deki mevcut yatırım fırsatlarının önemini vurgulayarak, “Bugün Lazkiye Limanı’nı yeniden faaliyete geçiriyoruz ve Şam ile farklı alanlarda önemli ortaklıklar kurmayı öngörüyoruz” açıklamasında bulundu.

csdvgthy
Suriye Havacılık Holding CEO’su Enver Akkad ve CMA CGM CEO’su Rodolphe Saade, Şam Uluslararası Havalimanı’nda hava kargo taşımacılığına ilişkin bir mutabakat zaptı imzaladılar. (AFP)

Aynı doğrultuda Suriye Ekonomi ve Sanayi Bakanı Nidal eş-Şaar, her iki ekonomiye de katma değer sağlayacak şekilde Fransa’nın sanayi, ulaştırma, altyapı, eğitim ve sağlık alanlarında etkin bir şekilde yer almasını beklediklerini ifade etti. Şaar, ülkenin ‘ekonomik yaklaşımında daha rekabetçi ve küresel ekonomiye entegre olabilen yeni bir sayfa açmayı seçtiğini’ vurguladı. Suriye Yatırım Ajansı Başkanı Talal el-Hilali de bu görüşmeyi, ‘Suriye’nin modern bir ekonomi ve yatırım ortaklıkları inşa etme yolculuğunda dönüm noktası bir durak’ olarak nitelendirerek bu yaklaşımı destekledi.

Petrol görüşmeleri

Fransız hamlesinin en önemli eksenlerinden biri olarak enerji sektörü öne çıkarken, enerji devi TotalEnergies CEO’su Patrick Pouyanne, resmi bir petrol arama sözleşmesi imzalanmasını görüşmek üzere Suriyeli yetkililerle bir araya geldi.

Bu görüşmeler, Fransız şirketinin geçtiğimiz mayıs ayında Suriye Petrol Şirketi ile imzaladığı ve TotalEnergies’e, Akdeniz sularında tarihsel olarak keşfedilmemiş bir deniz sahasında arama yapma hakkı tanıyan mutabakat zaptının hayata geçirilmesi kapsamında gerçekleştirildi.

Bu çerçevede Pouyanne, mutabakat zaptını her iki taraf için de bağlayıcı resmi bir sözleşmeye dönüştürmek amacıyla, şirketinin hedeflenen sahaya ait ön çalışmaları yürütmek ve teknik verileri analiz etmek üzere diğer şirketlerle bir ortaklık kurduğunu açıkladı. Mevcut teknik fırsatlara ilişkin değerlendirmesinde Pouyanne, TotalEnergies’in normal şartlarda ham petrol bulmayı tercih ettiğini belirterek; Kıbrıs ve İsrail örneklerinde olduğu gibi Doğu Akdeniz bölgesindeki tarihsel keşiflerin yapısının, en güçlü göstergelerin doğal gaza işaret ettiğini doğruladığını ifade etti.

csdfgtrhy
TotalEnergies CEO’su Patrick Pouyanne ve CMA CGM CEO’su Rodolphe Saade, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’a Suriye ziyaretinde eşlik etti. (AFP)

Pouyanne, Hürmüz Boğazı sorununu aşmak ve Irak petrolünü Akdeniz’e taşımak amacıyla Şam’ın ‘Ortadoğu’nun kavşak noktasında’ yer alan merkezi bir transit ülke olma niteliğindeki stratejik önemine dikkat çekti. Irak’ın geçtiğimiz nisan ayında petrolünü Suriye toprakları üzerinden tankerlerle kara yoluyla taşımaya başladığına dair yaptığı açıklamayı ve Şam ile Bağdat arasında enerji transit mekanizmalarının kurulması ile ortak petrol boru hattının rehabilite edilmesi amacıyla yürütülen görüşmeleri hatırlattı. Bununla birlikte ihtiyatlı bir iyimserlik sergileyen Pouyanne, mevcut güvenlik durumunun sahada derhal çalışmaya başlanmasına henüz elvermediğini kabul ederek, ziyaretinin güven inşa etmeyi ve ilk lojistik temasları kurmayı amaçladığını belirtti. Pouyanne, 13 yıldan fazla süren ve 2024 yılında sona eren iç savaşın ardından hükümete kontrolü tamamen sağlaması için gerekli zamanın tanınması adına yatırımcılara biraz sabırlı olmaları çağrısında bulundu.

Uluslararası toplumu ve yatırımcıları, Suriye hükümetine tam kontrolü ve istikrarı sağlaması için zaman tanımak adına temkinli olmaya ve biraz sabır göstermeye davet eden Pouyanne, “13 yıldan fazla süren ve 2024’te sona eren bir iç savaştan yeni çıkan bir ülkeden çok fazla şey talep etmemeliyiz” değerlendirmesinde bulundu.

Buna karşılık Macron, Paris’in güven inşa etmeye, ayrıca enerji, bankacılık ve altyapı dahil olmak üzere birçok alanda ortak olarak yer almaya hazır olduğunu teyit etti. Suriye’nin yeniden imar çalışmalarını desteklemek amacıyla kapsamlı ortak ekonomik komitelerin kurulması konusunda mutabakata varıldığını açıklayan Macron, bu çerçevede Körfez ülkeleriyle de yakın bir ortaklık yürütüleceğini belirtti. Şam’ın önünde pek çok zorluk bulunduğunu kabul eden Macron, bununla birlikte geleceğe yönelik vaatlerde bulunan ortaklık fırsatlarının da mevcut olduğunu dile getirerek, güvenli ve istikrarlı bir yatırım ortamı hazırlanması için ülkesinin her zaman Suriye halkının yanında olacağını yineledi.

csdfgthy
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera (AP)

Destekleyici mali adımlar kapsamında Elysee Sarayı, Beşşar Esed’in amcası Rıfat Esed’den müsadere edilen ve Suriye devletine ait olan 51 milyon euroluk (yaklaşık 58,29 milyon dolar) tutarın iadesi için Şam yönetimi ile resmi sürecin başlatıldığını duyurdu.

Bu görüşmeler, iki ülke liderinin Yeni Suriye’nin çerçevesini çizen güçlü siyasi açıklamalarıyla tamamlandı. Fransız iş insanlarına seslenen Şera, Halk Sarayı’nın kapılarının geleceğin inşasına katkıda bulunmak isteyen herkese açık olduğunu vurguladı ve Hürmüz Boğazı krizinin ardından dünyanın, Suriye üzerinden geçen güvenli ve istikrarlı ticaret koridorlarının değerini anladığını ifade etti.


İsrail bayrağının Ali et-Tahir Tepeleri'nde göndere çekilmesi stratejik bölgeyi yeniden gündeme taşıdı

İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Nabatiye el-Fevka kasabasını hedef alan hava saldırısının ardından yükselen dumanlar (AFP)
İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Nabatiye el-Fevka kasabasını hedef alan hava saldırısının ardından yükselen dumanlar (AFP)
TT

İsrail bayrağının Ali et-Tahir Tepeleri'nde göndere çekilmesi stratejik bölgeyi yeniden gündeme taşıdı

İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Nabatiye el-Fevka kasabasını hedef alan hava saldırısının ardından yükselen dumanlar (AFP)
İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Nabatiye el-Fevka kasabasını hedef alan hava saldırısının ardından yükselen dumanlar (AFP)

İsrail bayrağının bugün Ali et-Tahir Tepeleri'ndeki bir noktaya çekildiğini gösteren görüntüler, Güney Lübnan'ın en önemli stratejik bölgelerinden birini yeniden gündeme taşıdı. Nebatiye ve Kefr Tebnit kentlerine hâkim konumdaki, Şakif Kalesi ile karşılıklı ateş desteği sağlayan tepe, jeostratejik bir düğüm noktası olarak öne çıkıyor. Görüntüler, İsrail'in bölgeyi tamamen kontrol altına alıp almadığı yönünde tartışmalara yol açarken, askeri uzmanlar tepenin bir noktasına ulaşmanın tüm dağın askeri kontrolünün sağlandığı anlamına gelmediğini vurguluyor. İstisnai konumu nedeniyle Ali et-Tahir Tepeleri, müzakerelerde de en önemli anlaşmazlık başlıklarından biri olmayı sürdürüyor.

Bu gelişmeler, sahadaki gerilimin arttığı bir dönemde yaşandı. İsrail'e ait insansız hava araçları (İHHA), Bint Cubeyl ilçesine bağlı Hadatha beldesine çok sayıda ses bombası attı. İsrail savaş uçakları ise Bekaa bölgesi üzerinden alçak irtifada uçarak Baalbek kentine kadar ilerledi. Lübnan Ulusal Haber Ajansı, İsrail ordusunun Batı sektörde bazı köylerde zırhlı devriyeler düzenlediğini, devriyeler sırasında yoğun ateş açıldığını ve aynı zamanda İsrail İHA'larının Beyrut'un güney banliyösü üzerinde uçuşlarını sürdürdüğünü bildirdi.

 Lübnan'da dolaşan bir fotoğrafta, Ali el-Tahir tepesine dikilen İsrail bayrağıLübnan'da dolaşan bir fotoğrafta, Ali el-Tahir tepesine dikilen İsrail bayrağı

Bayrak dikilmesi kontrol anlamına gelmiyor

İsrail, 26 Haziran'da Ali et-Tahir'i kontrol altına aldığını açıklamış, Hizbullah ise bu iddiayı reddederek, bölgenin hâlâ direniş güçlerinin kontrolünde olduğunu savunmuştu.

Emekli Tuğgeneral Basem Yasin, Şarku'l Avsat'a yaptığı açıklamada, Ali et-Tahir Tepeleri'nin Güney Lübnan'ın en önemli coğrafi ve askeri düğüm noktalarından biri olduğunu belirtti. Yasin, "Bölge Kefr Tebnit'ten Kefr Rumman'a kadar uzanıyor, Nebatiye'ye giden bütün yolları ve kentin çevresini kontrol ediyor. Şakif Kalesi'nin tam karşısında yer alıyor ve iki bölgeyi yalnızca Kefr Tebnit ayırıyor. Bu nedenle Şakif'in karşısında stratejik bir blok oluşturuyor" ifadelerini kullandı.

Yasin, İsrail'in 2000 yılına kadar Ali et-Tahir, Debşa ve Cebel et-Tahra tepelerinde üç askeri üs bulundurduğunu belirterek, İsrail'in bölgeyi yeniden kontrol altına alma çabasının bu nedenle şaşırtıcı olmadığını söyledi.

Yaklaşık 1,5 kilometre uzunluğundaki Ali et-Tahir Dağı'nın Kefr Rumman Ovası, İklim et-Tuffah bölgesi ile Refi', Safi ve Seced dağlarına kadar geniş bir alanı gözetlediğini ifade eden Yasin, bunun bölgeye önemli bir taktik ve stratejik değer kazandırdığını kaydetti.

Lübnan'ın güneyindeki Ali et-Tahir ve el-Dabşa tepelerinde bombalamanın etkileri,(Ulusal Haber Ajansı)Lübnan'ın güneyindeki Ali et-Tahir ve el-Dabşa tepelerinde bombalamanın etkileri,(Ulusal Haber Ajansı)

Yasin, İsrail güçlerinin tepenin bazı noktalarına ulaşmasının bölgenin tamamını kontrol ettikleri anlamına gelmediğini belirterek, "Bir İHA'nın belirli bir noktaya ulaşması ya da tek bir noktaya bayrak dikilmesi, askeri anlamda bölgenin kontrol altına alındığını veya işgal edildiğini göstermez" ifadelerini kullandı.

Ali et-Tahir'de yer altında bir tesis bulunduğuna ilişkin iddiaları da değerlendiren Yasin, böyle bir tesisin varlığı hâlinde son iki yılda bölgenin yüzlerce hava saldırısına maruz kalmasının nedenini açıklayabileceğini söyledi. İsrail'in tesiste hâlen Hizbullah mensuplarının bulunduğunu öne sürdüğünü belirten Yasin, "Bu nedenle bölgeyi tamamen kontrol altına almaya çalışıyor. Çünkü bu mesele yalnızca hava saldırılarıyla çözülemez; tesisin içine girilmesi ve sahada kontrol sağlanması gerekir" dedi.

Karşılıklı ateş desteği sağlayan tepeler ağı

Emekli Kurmay Tuğgeneral Fadi Davud ise Ali et-Tahir'in Şakif Tepesi için kritik bir destek noktası olduğunu söyledi. Davud, "Her iki mevzi de hem görsel gözetleme hem de ateş desteği bakımından birbirini tamamlıyor. Böylece çevredeki geniş alan üzerinde kontrol sağlanabiliyor" diye konuştu.

Davud, Ali et-Tahir'in tek bir zirveden ibaret olmadığını, kuzeyden güneye uzanan Ali et-Tahir, Debşa ve Rayet et-Tahir olmak üzere üç ana tepeden oluşan Cebel et-Tahra silsilesinin bir parçası olduğunu ifade etti. En yüksek noktanın güney kesimde bulunduğunu belirten Davud, üç tepenin tek bir coğrafi ve askeri bütün oluşturduğunu söyledi.

Bölgenin doğrudan Kefr Tebnit ve Nebatiye'ye hâkim olduğunu, ayrıca Kefr Rumman çevresini de etkilediğini kaydeden Davud, İsrail yerleşimlerinin esas olarak Şakif ve Bafur tepelerinden gözetlendiğini, Ali et-Tahir'in ise aynı tepe hattı içinde Bafur'u koruyup desteklediğini belirtti.

Lübnan'ın güneyindeki Ali Tahir ormanının bombalanması sonucu yükselen duman bulutları (Ulusal Haber Ajansı)

Lübnan'ın güneyindeki Ali Tahir ormanının bombalanması sonucu yükselen duman bulutları (Ulusal Haber Ajansı)

Davud, bölgede yer altı tesisleri bulunduğuna ilişkin yıllardır çeşitli iddiaların gündeme geldiğini ancak bunların doğrulanmadığını belirterek, "Dağın altında büyük tesisler ve operasyon odaları bulunduğu, ayrıca burada İranlı uzmanlar, subaylar veya önemli askeri unsurların görev yaptığı yönünde bilgiler dolaşıyor. Ancak bunlar doğrulanmış bilgiler değil" dedi.

Operasyonel açıdan bölgenin önemine de değinen Davud, Dar Mimas ekseninden ilerleyen birliklerin önce Şakif Kalesi ve Arnun'a ulaştığını, buradan da doğuda Ali et-Tahir'e, batıda ise Nebatiye ve Kefr Tebnit'e yöneldiğini belirtti. Davud, bu nedenle Ali et-Tahir'in kontrolünün bölgeye ulaşan yollar üzerinde hâkimiyet ve geniş bir alanın gözetlenmesi açısından kritik önemde olduğunu ifade etti.

Müzakerelerin düğüm noktası

Şarku'l Avsat'ın edindiği bilgilere göre, İsrail'in çekilmesine ilişkin müzakereler başladığında ilk aşamada çekilmenin Kefr Tebnit ve tarihi Şakif Kalesi bölgesinden başlaması önerildi. Amaç, İsrail güçlerini Nebatiye'nin hemen dışından uzaklaştırmaktı. Ancak İsrail'in Ali et-Tahir Tepeleri'ne ulaşma konusundaki ısrarı nedeniyle bölge müzakerelerin temel anlaşmazlık konusu hâline geldi.

ABD'nin arabuluculuğunda, İsrail ordusunun Litani Nehri'nin güneyine çekilmesi karşılığında Lübnan ordusunun bölgeye konuşlanmasını öngören bir öneri hazırlandı ve bu plan arabulucular aracılığıyla Hizbullah'a iletildi.

Edinilen bilgilere göre İsrail öneriyi kabul etti. Ancak Lübnan ordusunun yer altındaki tesise girmeden konuşlanmasını öngören ilk taslak Hizbullah tarafından reddedildi ve plan başarısız oldu. Bunun üzerine müzakereler Zotra el-Garbiyye, Frun ve Ganduriye bölgelerinde deneme uygulaması yapılmasına yönelirken, Ali et-Tahir herhangi bir anlaşmanın dışında kaldı.

Eski işgal mevzisinden yeni çatışma eksenine

Ali et-Tahir Tepesi, Litani Nehri'nin kuzeyinde, Kefr Tebnit ile Nebatiye el-Fevka beldeleri arasında, deniz seviyesinden yaklaşık 600 metre yüksekte yer alıyor. Bölge, Ali et-Tahir, Debşa ve Ras et-Tahra tepelerinden oluşan bir silsilenin parçası.

Son savaş sırasında İsrail'in bölgeye ilerleyişi, Şakif Kalesi'nin kontrol altına alınmasının ardından Litani Nehri çevresinden açılan iki ayrı eksen üzerinden Ali et-Tahir'e doğru devam etti. Bu güzergâh, arazi yapısı sayesinde Nebatiye'ye uzanan yolların denetlenmesine imkân sağlıyor.

Ali et-Tahir'in önemi yalnızca mevcut askeri operasyonlardan kaynaklanmıyor. Bölge, İsrail'in 2000 yılına kadar Güney Lübnan'daki işgal döneminde sınır hattındaki en önemli askeri üs ve tahkimatlarından biri olarak kullanılmış, İsrail'in çekilmesinin ardından ise Hizbullah'ın stratejik hedeflerinden biri hâline gelmişti.