Şarku’l Avsat, 1990’ların ortalarında Suriye ve Irak cumhurbaşkanları arasındaki gizli mesajları yayınlıyor-3: Esed Saddam’ı durdurmak için Fransa’ya iş birliği teklif etti

Şarku’l Avsat’ın Saddam Hüseyin ve Hafız Esed’in mektuplarını yayınlamaya devam ediyor. Mektuplar Ortadoğu’nun yakın tarihine ışık tutuyor. Chirac, Esed’e, Lübnan’da kalması karşılığında Hizbullah’ı silahsızlandırmasını teklif etti

Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed ve Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac 16 Temmuz 1998'de Paris'te (Getty)
Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed ve Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac 16 Temmuz 1998'de Paris'te (Getty)
TT

Şarku’l Avsat, 1990’ların ortalarında Suriye ve Irak cumhurbaşkanları arasındaki gizli mesajları yayınlıyor-3: Esed Saddam’ı durdurmak için Fransa’ya iş birliği teklif etti

Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed ve Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac 16 Temmuz 1998'de Paris'te (Getty)
Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed ve Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac 16 Temmuz 1998'de Paris'te (Getty)

Uzun süre kopuk olan ancak 1996 yılında başlayan dönemin Irak lideri Saddam Hüseyin ve Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed arasındaki gizli iletişimdeki ilerlemenin yanı sıra Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed, Başkan Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ı, 1982’den beri kapalı olan Suriye-Irak sınırının açılmasına adına görüşmeler yapması için Paris’e, Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac’a göndermeye karar verdi.
Esed’in Chirac ile iş birliği yapma amacı, Saddam’ın “tecridi kırma” girişimine yönelik herhangi bir ABD tepkisini azaltmaktı. Buna ek olarak, 1966 yılının ortalarında Şimon Peres tarafından başlatılan ve Peres’in başkanlık koltuğunu Binyamin Netanyahu’ya kaptırdığı, Lübnan’daki “Gazap Üzümleri” savaşından sonra Suriye cumhurbaşkanının ABD’ye baskı yaparak Fransa’yı da Nisan 1996’da imzalanan “Nisan Anlaşması”nın izleme düzenlemelerine dahil etmeyi başarabilmesiyle Fransa ile Suriye arasındaki güven bağı güçlenmişti.
Nitekim Chirac, Suriye hareketinin gerekçelerini açıklaması için 31 Temmuz 1996’da Haddam ile bir araya geldi. Şarku’l Avsat’ın, bugün Saddam ile Esed’in gizli mesajlarının üçüncü bölümünde yayınladığı toplantı tutanaklarına göre, Suriye Cumhurbaşkanı, yardımcısı Haddam aracılığıyla Fransız mevkidaşına şu mesajları ulaştırmıştı: “Irak’taki durum artık endişe verici hale geldi. Durum, patlamak üzere olan bir bomba gibi. Sınırların açılması, Irak rejiminin yeni maceralar yaşamasını engelleyecektir.”
Chirac, Iraklıların çektiği acılardan Saddam’ın sorumlu olduğunu, ancak durumları göz önüne alındığında kimsenin Irak halkını, tüm bölgede patlama yapacak bir harekete sevk etmek istemediğini ifade etti ve şunları söyledi: “Sorun şu ki günümüzde Saddam’ı etkilemek zor. Çünkü insanlar onunla konuşmaya cesaret edemiyor. Bu, Başkan Yardımcısı Tarık Aziz ile konuşup bir anlaşmaya vardığımız konularda neden aniden başka bir şey olduğunu açıklıyor. Çünkü Saddam böyle bir kimse. Kimse onunla konuşmaya cesaret edemiyor.”
Görüşmenin içeriğini gizli tutmak isteyen Chirac, Suriye’nin Lübnan’daki askeri varlığına ve yeni İsrail Başbakanı Netanyahu ile müzakerelere başlama olasılığına ilişkin Esed’in önceliklerine yakın konular açarak Haddam’ı şaşırttı. Ancak en büyük sürpriz, İsrail ordusunun Güney Lübnan’dan çekilmesi halinde tüm sınırı Lübnan’ın yönetmeyi üstlenmesi teklifinde bulunmasıydı. Fransa’nın bölgeye gözlemci yerleştirmeye hazır olduğunu, ancak bunun Hizbullah’ı silahsızlandırmak anlamına geldiğini söyledi. Bu konunun da Suriye ile alakalı bir konu olduğunu, doğal olarak Suriye’nin, karşılığında bir şey almadan bunu kabul etmeyeceğini aktardı. “Sorulması gereken soru şu: Suriye’nin karşılık olarak alacağı şey nedir? Örneğin İsrail’in Golan’dan çekilmesi ve operasyondan sonra bir süre Lübnan’da askeri varlığını sağlamak mı?” dedi.
Suriye Cumhurbaşkanı Yardımcısı Haddam, Chirac ile arasındaki görüşmenin tutanaklarını da 2005 yılında, yanındaki evraklar ve belgelerle birlikte Paris’e götürmüştü.
7 Temmuz 1996’da Haddam, Esed’e, Şam’ın tutumunu açıklamak için Başkan Chirac’a mektup taşımak üzere Fransa’ya bir elçi göndermesini önerdi. Esed bu öneriyi kabul etti ve Haddam’ı elçi olarak gönderdi. 31 Temmuz’da Chirac, Haddam’ı kabul etti. Tutanakların metni şöyle: “İlişkilerimizde hakim olan iyi atmosfere duyduğu yüksek takdir ile Cumhurbaşkanı Esed’in selamlarını sayın Chirac’a iletmek istiyorum. Suriye, iki ülke arasındaki ilişkileri güçlendirme, stratejik ortaklık ve işbirliği sağlamak için çalışmaya devam etmektedir. Dışişleri Bakanı Herve Ducharette’in verdiği mesajlardan son derece memnunuz. Hiç şüphe yok ki Chirac döneminde Fransa’nın uluslararası ve Ortadoğu politikası yeni bir seviyeye ulaşmıştır. Sayın Cumhurbaşkanı Esed’in beni iletmekle görevlendirdiği konu Irak’la ilgilidir. Başkan Chirac, altmışlı yıllardan beri Irak ile aramızda bir rekabet olduğunu biliyor. Irak’tan çok zarar gördük. Biz aslında onların hem İran’a karşı savaşlarında (1980-88) hem de sonrasındaki Kuveyt’in işgali (1990) sırasındaki akılsız politikalarına itiraz ediyorduk. Ancak şu anda Irak’taki durum endişe verici seviyeye ulaştı. Bölgede uygulanan ambargo ve tecrit sebebiyle bölge patlamaya hazır bir bomba haline geldi. Bu nedenle Suriye, Irak sınırını açmak için bir yaklaşım benimsedi. Elbette ki aramızdaki sınırlar 1982’den beri kapalı. Sınırların açılması meselesi elbette ki Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararları çerçevesinde olacak. Biliyorsunuz Irak ile Ürdün, Türkiye ve İran arasındaki uluslararası sınırlar açık durumda. Suriye’nin bu yaklaşımı benimsemesinin birkaç nedeni var:
Birincisi, Irak halkının yaşadığı büyük acılar.
İkincisi ise Irak’ta iç savaş çıkarmak ve Irak halkının bazı kesimlerini birbirine düşürmek için dış mihraklarca yürütülen çalışmalar. Böyle bir savaş patlak verirse tüm bölgeyi havaya uçurur.
Üçüncü olarak, iki ülke arasındaki ilişkilerde yeni ver gerçekçi bir ortamın, Irak hükümetinin bölgede güvenlik ve istikrarı zedeleyecek herhangi bir eylemi gerçekleştirmesine engel teşkil edeceğine inanıyoruz. 1991’de böyle olmuştu. Eğer o zamanlar Suriye ile Irak arasında normal ilişkiler olsaydı, Körfez’deki ikinci savaş yaşanmazdı. Saddam’ı durdurmak için adımlar atardık.
Tabi ki, Fransa’nın bölgedeki çıkarlarına ve bölgedeki rolüne dayanarak, Irak ile yaklaşımımızı ilan etmeden önce Başkan Chirac’ı bu yaklaşım hakkında bilgilendirmek istiyoruz.”
Başkan Chirac şu şekilde karşılık verdi: “Bunun benim için iyi bir haber olduğunu söylememe gerek bile yok. Ben de bu yasağın riskleri konusunda aynı analize sahibim. Fransa, 986 sayılı karar ile bir adım daha atmak için Birleşmiş Milletler’de çok çaba gösterdi. Ardından Tarık Aziz ile koordineli olarak çalışmalar yaptık. Onu iki veya üç kez kabul ettik. Elbette onu kabul eden kişi Dışişleri Bakanımızdı. Durum analizimiz tamamen aynı. Elbette dileyen kimse yaşananlardan Saddam’ın sorumlu olduğunu söyleyebilir. Ancak kimse durumları göz önüne alındığında Irak halkını tüm bölgede patlama yapacak bir harekete sevk etmek istemez. Suriye ile Irak arasında normale dönüş çok iyi bir haber. Bu vesileyle birkaç kelime söylemek istiyorum. Birincisi, bu kararı son derece memnuniyetle karşılıyorum. Elbette ki Amerika ve İsrail böyle bir adımı takdir etmeyebilir ancak Fransa olarak biz bunu tamamen destekliyoruz. İkinci olarak, Başkan Esed’e şu mesajı iletmenizi rica ediyorum, Suriye bu konuyu ilan edene kadar aramızdaki görüşmelerin bu kısmı gizli kalacaktır. Sanırım Bakan Ducharette’in de bu konuda söyleyecek şeyleri var.”
Dışişleri Bakanı Ducharette de şunları söyledi: “İki önemli nokta var. İlk nokta, Haddam’ın BM Güvenlik Konseyi kararlarına saygı çerçevesinde ilişkilerin yeniden kurulması ve sınırların açılması konusunda konuşma başlatması. İkinci nokta ise, Suriye’nin Irak’ı uluslararası kararlara uymaya ikna etmede özel ve önemli bir rol oynamasıdır. Bu kararlar üzerinde bir anlaşmaya varılacağını umarak Irak’ı dikkatlice dinledik. Ancak Irak’ın beceriksiz davranışları bizi hayal kırıklığına uğrattı.”
Chirac sonradan şunları söyledi: “Sorun şu ki günümüzde Saddam’ı etkilemek zor. Çünkü insanlar onunla konuşmaya cesaret edemiyor. Bu, Başkan Yardımcısı Tarık Aziz ile konuşup bir anlaşmaya vardığımız konularda neden aniden başka bir şey olduğunu açıklıyor. Çünkü Saddam böyle bir kimse. Kimse onunla konuşmaya cesaret edemiyor.”
Ben de (Haddam) şöyle cevap verdim: “Elbette Iraklılarla açık konuşacağız. Bu, öncelikle Irak’ın maslahatı için. Saddam Hüseyin, Suriye’nin bu mesajını anlayacaktır. Çünkü bu mesajı da anlamıyorsa kimse Irak’a yardım edemez.”
Chirac şöyle devam etti: “Barış sürecine katılmak istiyoruz. Suriye olmadan bir barış süreci mümkün değil. Fransa’nın özellikle barış süreci konusunda Suriye’yi üzecek bir tavır almayacağından emin olabilirsiniz. Siz bunu yapmadan önce, herhangi bir şeye karar vermeden önce sizinle gerekli bağlantıları yapacağız. Başkan Esed, politikalarımızın uyumlu olduğuna ve olacağına kani olmalı. Eğer politikalarımızda herhangi bir ayrılık olursa herhangi bir şeye karar vermeden önce sizinle irtibata geçeceğiz. Bunu söylüyorum çünkü ricası üzerine Netanyahu ile aramızda uzun bir görüşme oldu. Kendisi de bu hafta tekrar arayacağını söyledi. Onu, 10-15 gün önce Amerika’da olduğu zamana göre nispeten daha esnek buldum. Kendisiyle görüşen Mübarek de (merhum Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek) beni aradı ve kendisinin de Netanyahu’yu daha esnek bulduğunu ancak barış anlaşması için toprak ilkesi konusundaki tutumunu değiştirmediğini ve Golan hakkında hiçbir şey söylemediğini aktardı. Netanyahu, “Biz bu konuda Golan müzakerelerinin gerekli olduğuna inanıyoruz” dedi ve Suriye ve Lübnan ile barış sürecine geri dönme arzusunu dile getirdi. Ancak yapacakları herhangi bir hazırlıktan bahsetmedi. Lakin Peres’in aksine yeni bir şey ortaya attı ve şöyle dedi: “Fransa’nın bu sürece müdahale etmesini istiyoruz. Suriye ile iyi ilişkileriniz olduğunu biliyoruz ve bu süreçte bundan faydalanmak istiyoruz.” Peres, bu süreçte Amerika’nın tek başına yeterli olacağını söylüyordu. Bizim, bu bölgenin dışında olmamıza rağmen bölge içinde barışın tesis edilmesi için çalışmamız gerekir.”
Chirac sözlerine şöyle devam etti: “Burada beni şaşırtan bir şey var. O da, İsrail’in çıkarlarından bahsetmesi. İsrail’in güney Lübnan’daki askeri varlığından ne çıkarı var? Tabi ki böyle bir eğilimin taraftarı olabilirim ancak bu Suriye için büyük bir sorun teşkil edebilir. Suriye’nin başına bela açmak istemiyorum. Tuzağa da düşmek istemiyorum. Fransa’nın, Suriye’nin kabul etmediği bir pozisyon almasını istemiyorum. Bu, bizi çekmeye çalıştıkları bir tuzak. Bu süreçte Netanyahu’ya açıkça söyledim. Golan, güney Lübnan’dan ayrılamaz çünkü Golan ve güney Lübnan birbirine bağlı unsurlardır, bunun için Lübnan ve Suriye ile müzakerelerin açılması gerekir dedim. Bana, “Bu konuyu düşüneceğim, sonra tekrar konuşuruz” dedi. Bu söylediğimi içgüdüsel olarak söylüyorum ki ben Netanyahu’nun yerinde olsaydım herkesi rahatsız eden ve herkes için sorun teşkil eden güçlerimi güney Lübnan’dan koşulsuz olarak çekerdim.  Ona, böyle bir eylemde bulunmasını tavsiye edeceğimi söylememe gerek yok sanırım. Ancak İsrail ordusu güney Lübnan’dan çekilirse tüm sınırın idaresini Lübnan’ın devralacağını varsayıyorum. Suriye, böyle bir varsayımı dışlamamalı ve kendini buna hazırlamalı diye düşünüyorum. Fransa gözlemci yerleştirmeye hazır. Ama öte yandan bu, Hizbullah’ın silahsızlanması anlamına geliyor ve elbette bu Suriye’yle alakalı ve onu ilgilendiren bir konu. Doğal olarak Suriye, karşılığında bir şey almadan bunu kabul etmeyecektir. Sorulması gereken soru şu: Suriye’nin karşılık olarak alacağı şey nedir? Örneğin İsrail’in Golan’dan çekilmesi ve operasyondan sonra bir süre Lübnan’da askeri varlığını sağlamak mı?. İki sebepten dolayı bunları söylüyorum.
Fransa bu konuda Suriye’ye karşı hareket etmeyecek, Suriye ile istişare ederek hareket edecektir. Lübnan’a ve bağımsızlığına, Lübnan ve Suriye arasındaki özel bağlara dikkat ediyoruz. Suriye’nin çıkarlarının aleyhine hiçbir şey yapmayacağız.
Birinci nedeni söyledim. İkinci neden ise söylediğim varsayımın reddedilemeyeceği gerçeğidir. İsrailliler her zaman kendilerine yardım edebilecek kişilerle iletişim kurmaya çalışırlar ancak sonunda yine kendi kararlarını verirler. Amerika da dahil olmak üzere diğerlerinin ne düşündüğünü ve ne gördüğünü umursamazlar. Fransızlar da öyle. Fransızların Arap ülkeleriyle iyi ilişkileri olduğunu, bu yüzden bir iyilik yapabileceklerini söylüyorlar. Tabi ki Araplara ne yapmaları gerektiklerini dikte etmeyeceğiz. Ama geri çekilmeyi dışlamamaları gerektiğini söylemek zorundayız.
Bahsettiği bu bilgiler ve Fransa’nın Suriye konusundaki tutumu için Başkan Chirac’a teşekkür ettim ve şunları söyledim: “Netanyahu, seçim kampanyası sırasında açıkladığı hedefi korurken oyunun kurallarını değiştirmek istiyor. Mübarek, Dışişleri Bakanı’nı Suriye’ye gönderdi ve Başkan Esed bu bakanla görüştü. Görüşmede Başkan Esed, Bakan’a “Netanyahu’dan ne aldınız?” diye sordu. Bakan, “Tonda bir değişiklik” diye cevap verdi. Başkan Esed, “Üzerine yeni bir ilişki inşa edebileceğimiz bir tutum gördünüz mü?” diye sorunca Bakan, “Hayır” diye cevap verdi.”
(Eski ABD elçisi Dennis) Ross geldi ve müzakerelerin yeniden başlatılmasını önerdi. Başkan Esed ona şöyle dedi: “Bu müzakereleri hangi temelde yeniden başlatmalıyız?” Ross, “Ön koşul olmaksızın” dedi. Başkan Esed, “Ancak barış sürecinin ilkeleri ve referansları var. Ama biz bulunduğumuz bu noktadan dönmeye hazırız. 4 Haziran 1967 hattına çekilme ile ilgili (eski ABD Dışişleri Bakanı Warren) Christopher aracılığıyla bize iletilen, İsrail tarafının aldığı bir taahhüdümüz var. Etrafında anlaşmaya varılan güvenlik düzenlemeleri var. İşte bu noktadan hareket ediyoruz” dedi.
Ross, “Hayır, bu imkansız” diye yanıtladı. Başkan Esed, “Peki neye dayanarak çalışıyoruz? Hangi ikinci temel, Netanyahu’nun programı kabulü anlamına gelir?  Peki uluslararası kararları tanımazsa müzakerelere nasıl geri döneceğiz?”
Ross: “Programı kabul ediyorlar. Ancak bu kararlara ilişkin kendi yorumlarına sahipler. Geri çekilmeyi reddetmiyorlar ama aynı zamanda kabul de etmiyorlar. Sonuç olarak, Netanyahu Clinton’a bir şey vermezse Mübarek’e nasıl verebilir?”
Sonra sırası gelen (merhum Filistin Devlet Başkanı Yaser) Arafat, çok üzgün bir halde ve ona bir şey vermedikleri için dert yanarak bize geldi. Bize göre Netanyahu manevra yapıyor. 425 sayılı karara göre Lübnan’dan çekilmek istemiyor. 425 sayılı kanuna göre çekilmek bizim için sorun değil. Lübnan devleti görevlerini yerine getirecek ve sorumluluklarını üstlenecektir. Ancak Netanyahu, bir taşla iki kuş vurmak istiyor. Lübnan içindeki gruplar arasındaki ilişkiyi sabote etmek ve Suriye ile Lübnan arasında bir çatlak oluşturmak istiyor. Ama Lübnan’daki herkes onun bu oyununun farkında. O halde Netanyahu, geri çekilme ilkesine inanıyorsa neden Suriye ve Filistin topraklarından geri çekilmiyor? Amerikalılar ona, tonunu değiştirmesini tavsiye etti. İçinde bulunduğu durumların meydana getirdiği kaygıyı gidermek için kelimelerini ve üslubunu değiştirdi ama aynı durumlarda kaldı, durumları değiştirmedi. Şimdi Batı Şeria’da yerleşim faaliyetlerine devam edebilmek için yeni yollar inşa etmeye başladılar. Böyle bir politika izlerken nasıl barış isteyebilir?”
Chirac da şunları söyledi: “Burada hesaba katmamız gereken bir unsur var. Netanyahu iktidara gelmeden önce onunla görüştüm. Belediye Başkanı’nın Paris’teki evine iki kez gelmişti. O sıralar onun hakkındaki ilk izlenimim, onun, zeki, genç ve hırslı bir adam olduğu ama kanaat etmeyi bilmediğiydi. Asıl sorun şu ki Netanyahu’nun çevresi kötü kimseler tarafından kuşatılmış durumda. Bir yanda intikam almak isteyen ve bunun peşinde koşan askerler, diğer tarafta da dindarlar var. Ama bu genç ve hırslı adam, mümkün olduğu kadar uzun bir süre iktidarda kalmak istiyor. Zeki olduğu için de gelecekte hükümette kalmasının ancak barışın sağlanmasıyla mümkün olacağını biliyor. Çünkü savaş adamı, geçmişin adamıdır, barış adamı ise geleceğin adamı. Bazı taahhütler verdiği bir seçim kampanyası vardı. Bu hususta elini kolunu bağlayan güçler var ama durumlar gelişebilir. Kesin olan şey Netanyahu’nun harekete geçmek zorunda olduğudur. Tutumlarına gelince, Golan’da harekete geçebilir. Ancak bu hemen değil bir müddet sonra olur. Bu benim kendi izlenimim. Hareket edebileceği tek yer Lübnan. Lübnan, ona hiçbir şey vermeden çok pahalıya mal oluyor. Bir gün, Suriye’yi, Lübnan’ı ve herkesi üzecek bir girişime bulunmasından korkuyorum. Bu nedenle, ilerde şaşkınlığa uğramamak için bu ihtimalin dışlanmaması gerektiğini söylüyorum.”
Başkan Chirac’ın konuşmaları hakkında şu yorumları yaptım: “Dikkat çekici olan, bu konuyu Amerikalılarla konuşmuyor olması ve Dennis Ross’a bundan hiç bahsetmemesi. Başkan Chirac’ın Netanyahu tanımlaması doğru ancak günün sonunda Netanyahu kendi başına karar alamıyor. Kararlar askeri teşkilat tarafından alınıyor. Bir karar almak istese bile önünde iki engel bulunuyor; Likud ve dindarlar. Yaser Arafat, Şimon Peres’in bir general tarafından neredeyse dövüldüğü iki olay anlatmıştı. İsrail, askeri ve dini bir kurumdur. Manevra yapmak istiyor, barış aradığını söylüyor, arıyor da. Ama barış istiyorsa Suriyesiz barış olmayacağını ve bu barışın kapısının Golan olduğunu biliyor. Biliyor ama oyunun kurallarını değiştirmek istiyor. Dünyaya şunu söylemek istiyor: “Bakın ne kadar da mazlumum ama buna rağmen barış arıyorum.”
Başkan Chirac şu yanıtı verdi: “Fakat İsrailli generallerin çoğu Lübnan’da çok şey kaybettiklerini ve orada kalmalarına gerek olmadığını söylüyorlar. İsrailli generallerden biriyle aynı okulda okumuş bir arkadaşımız var. General şöyle demiş: “Neden hala Lübnan’da duruyoruz? Bir hiç uğruna toprak kaybediyoruz, çok şey kaybediyoruz.” Netanyahu’ya söylediğim ilk şey, Golan’ın tüm bu süreçte en önemli nokta olduğu ve Golan sorunu halledilmedikçe hiçbir şey elde edilemeyeceğiydi. Ancak ben yine de İsrail ile ilgili varsayımımın imkan dahilinde olduğunu ve teyakkuzda olmak gerektiğini söylüyorum.”
Chirac’a şu cevabı verdim: “Bir sabah uyandığımızı ve İsrail’in güneyden çekildiğini varsayalım. İnanın bana kimse bunun için ağlamaz. Ancak bu, müzakereler bağlamında ve ayrı bir barış içinde yapılmamalıdır.”
Cumhurbaşkanı Chirac: “Bunu çok iyi biliyorlar. Ama sorun, bir sabah uyanıp İsraillilerin gittiğini görmeleri” dedi.
“Öyleyse onların şerefine içelim” dedim.
Chirac, “Peki onların şerefine içtikten sonra ne olacak?” diye sordu.
Şöyle cevap verdim: “Hiçbir şey. Lübnan’da mevcut bir devlet var ama sorulması gereken soru şu, Lübnan’daki savaş duracak mı? Kimse bunu garanti edemez.”
Cumhurbaşkanı Chirac tekrar sordu: “Ama, Hizbullah silahsızlandırılacak mı? Ordu bunu taktiksel olarak yapabilir ama politik olarak yapamaz. Bunu kim yapabilir? Suriye. Peki Suriye bu silahsızlanma karşılığında ne talep ediyor?”
Şöyle cevap verdim: “İsrail geri çekilince geride bir boşluk bırakacak. Güneyde Hizbullah ve Filistinli gruplardan başka gruplar da var. Medya “Hizbullah” konusunu çok abartıyor. Zaten bu konu kendi içinde, İsrail’in çıkarları için değil Lübnan’ın çıkarları için tartışılıyor. İsrail, Lübnan’da sorun çıkarmaya çalışıyor ama Lübnan bunun farkında. Silah veya silahsızlanma konusunu önceden tartışmak İsrail’in ön şartıdır ve Netanyahu bu konuda bir ön koşul istemiyor.”
Chirac: “Tekrar ediyorum, belki de bu İsrail’in koşulsuz olarak geri çekileceğine dair temelsiz bir varsayımdı. Dediğiniz gibi Lübnan ordusu sınır boyunca mevzi alıyor ve bu da Suriye güçlerinin Lübnan’daki varlığı gibi bir sorun teşkil ediyor. Prens Abdullah ve Kral Fahd, İsrail’in güneyden çekilmesinin ardından Suriye ordusuna ne olacak diye soruyorlar. Ne yapılacaksa tüm paydaşlar arasında istişareler yapılarak yapılacak. Ancak Hizbullah silahsızlandırılmazsa çatışmalar devam edecek ve o zaman İsrail tüm Lübnan’ı hedef alacak. İsrailli generallerin aradığı da bu. Lübnan’da kalmak isteyen çok fazla general olduğunu sanmıyorum ama yine de Lübnan’a girip Suriye ordusuyla çarpışmak isteyenler de var. Bu herkes için kötü bir durum. Yani geri çekilme tamamlanırsa ve Hizbullah silahsızlandırılmazsa bu provokasyonlara ve başka şeylere yol açacak. Ancak silahsızlandırılsa Suriye bir şey kaybetmiş olacak ve bunun karşılığında Suriye’nin Lübnan’daki varlığını garanti edecek bir şey olmalıdır. Belki de tüm bunlar sadece bir hayaldir. İstediğim şey, aramızda güçlü ve samimi bir bağ olması.”
Haddam: Rabin’i ve Peres’i Netanyahu’ya tercih ederdik
Dedim ki: “Sizin söylediğiniz, Başkan Esed’in de beni söylemek için görevlendirdiği gibi aramızdaki temas düzeyini yükseltmek istiyoruz. Bölgede Fransız varlığını destekliyoruz. Çünkü bu, mevcut uluslararası durumda bize biraz umut veren bir pencere. Bu yönlendirme, iletişim, koordinasyon ve tartışma gerektirir. Tabi dediğiniz olursa kendi aramızda mutlaka tartışırız. Adil ve kapsamlı bir barış istiyoruz. Fransa’nın bu barışın merkezinde yer almasını istiyoruz. Böyle bir şey olursa, birbirimizle temasa geçmemiz ve konuyu objektif bir şekilde tartışmamız doğaldır. Netanyahu’nun manevralarına karşı dikkatli olmamız çok önemli. Netanyahu, zeki, hırslı ancak dogmatik bir adam. Kendini geliştirmeye çalışabilir ama inandığı şeyleri terk etmez. Yeni bir yola adım atarsa bizim tarafımızdan olumlu karşılanır. Peres’i sevdiğimiz de söylenemezdi ama önceden onunla ve Rabin’le görüşmek mümkündü. Bazı anlaşma noktalarına da varmıştık. Rabin öldürülmeseydi çok daha fazla yol kat etmiş olacaktık. Çünkü o karar verme konusunda Peres’ten daha yetenekliydi. Netanyahu’nun üzerindeki baskı onu değişime itiyor.”
Chirac: “Son bir nokta daha var. İsrailli pilot Ron Arad’ın serbest bırakılması için Başkan Esed’e bir veya iki kez müracaat ettim. Peres çok çaba gösterdi ama başarılı olamadı. Şahsen ben bu konuyu destekliyorum. Ancak bu hemen gerçekleşmez. Bu nedenle bu jest barış sürecini kutsallaştırmalıdır. Eylül ayının bitmeden önce bunun yerine gelmesi barışa çok büyük hizmet edecektir.”
Şu şekilde cevap verdim: “Yaşayıp yaşamadığını bilmiyorum. Bill Clinton da bu konuyu Başkan Esed’in gündemine getirdi. Ben şahsen konuyu Hizbullah ve güvenlik servislerimiz üzerinden takip ettim. İlk başta Emel Hareketi tarafından hapsedildi. Sonra harekette bir bölünme oldu. Böylece iltica lideri onu başka bir bölgeye götürdü. Ardından İsrail o bölgeye bir baskın yaptı ve Arad ortadan kayboldu. Takip edebiliriz.  Bir şey bulabilirsek serbest bırakma işleminin Fransa aracılığıyla gerçeklemesi için çalışacağız.”
Chirac: “Suriye’nin ve barışın çıkarları için bu konuya değiniyorum, Suriye’nin iç işlerine karışmak için değil. Peres’e konuyla ilgileneceğimi söylemiştim ama Netanyahu’ya söylemedim. Eğer bulabilirseniz bu sayfa Netanyahu için önemlidir ve eksiksiz bir sürecin parçası olabilir. Eylül ayı bitmeden önce bulunursa barış sürecinin gidişatını tersine çevirebilir. Burada özgürce konuşuyorum ama “Siz mi söylediniz?” diye sorulursa inkar edeceğim.”

Şarku’l Avsat, 1990’ların ortalarında Suriye ve Irak cumhurbaşkanları arasındaki gizli mesajlar yayınlıyor 1: Hafız Esed, Saddam Hüseyin’den ilk mesajını dikkate aldı ve yanıt vermeden önce Saddam’ı test etti
Şarku’l Avsat, 1990’ların ortalarında Suriye ve Irak cumhurbaşkanları arasındaki gizli mesajlar yayınlıyor 2: Saddam Esed’e 1996’da Lübnan’a yönelik İsrail saldırılarına karşı “gizli  zirve” teklif etti
Şarku’l Avsat, 1990’ların ortalarında Suriye ve Irak cumhurbaşkanları arasındaki gizli mesajları yayınlıyor-4:  Hafız Esed Saddam’ı kurtarmaya çalıştı

 



Akkaşat ve Kerkük’te Halk Seferberlik Güçleri’ne yönelik ölümcül hava saldırıları

Irak’ın batısındaki Akkaşat’ta meydana gelen saldırının yerini gösteren bir videodan alınan ekran görüntüsü (Sosyal medya)
Irak’ın batısındaki Akkaşat’ta meydana gelen saldırının yerini gösteren bir videodan alınan ekran görüntüsü (Sosyal medya)
TT

Akkaşat ve Kerkük’te Halk Seferberlik Güçleri’ne yönelik ölümcül hava saldırıları

Irak’ın batısındaki Akkaşat’ta meydana gelen saldırının yerini gösteren bir videodan alınan ekran görüntüsü (Sosyal medya)
Irak’ın batısındaki Akkaşat’ta meydana gelen saldırının yerini gösteren bir videodan alınan ekran görüntüsü (Sosyal medya)

Irak’ın batısında, Halk Seferberlik Güçleri’ne (Haşdi Şabi) bağlı noktalara bugün şafak vakti düzenlenen hava saldırılarında ölü, yaralı ve kayıp sayısının 260’ı aştığı bildirildi. Söz konusu saldırı, milis grupları hedef alan en şiddetli saldırılardan biri olarak değerlendirilirken, bölgede artan gerilim ve saldırının sorumluluğuna ilişkin karşılıklı suçlamalar da sürüyor.

Enbar vilayetindeki bir güvenlik kaynağı, hava saldırılarının Halk Seferberlik Güçleri bünyesindeki Ensarullah el-Evfiya hareketine bağlı 19. Tugay’a ait üç noktayı hedef aldığını söyledi. Saldırıların, Irak-Suriye sınırında yer alan el-Kaim ilçesine bağlı Akkaşat bölgesinde gerçekleştiği belirtildi.

Kaynak, güçlü bombardımanın askeri sağlık birimleri, ikinci tabur ve destek birliğine ait karargâhları hedef aldığını ifade etti. Saldırılarda 99 kişi hayatını kaybetti, 43 kişi kayboldu ve bazıları ağır olmak üzere yaklaşık 123 kişi yaralandı.

Ayrıca saldırıyı gerçekleştiren savaş uçaklarının bombardımanın ardından da bölge üzerinde uçuşlarını sürdürdüğü aktarıldı. Hedef alınan noktalara ulaşmaya çalışan ambulans ekiplerinin de hava saldırılarına maruz kaldığı, bu nedenle yaralıların tahliyesi ve hastanelere sevkinin geciktiği kaydedildi.

Kimliği açıklanmayan savaş uçaklarının bugün erken saatlerde Akkaşat bölgesinde Halk Seferberlik Güçleri’ne ait bir noktaya şiddetli bir hava saldırısı düzenlediği bildirilmişti. İlk belirlemelere göre saldırıda çok sayıda militanın öldüğü ve bazılarının yaralandığı açıklanmış, enkaz altında kayıp kişilerin aranması sürdükçe bilanço daha da yükselmişti.

dfgth
Halk Seferberlik Güçleri üyeleri, Musul’un güneyindeki karargahlarından birini hedef alan hava saldırısında yaralanan bir meslektaşlarına ilk yardım uyguluyor. (Reuters)

Diğer yandan Ensarullah el-Evfiya hareketi, saldırının arkasında İsrail ve ABD’nin olduğunu iddia ederek, bombardımanın ‘terör örgütleri için boşluk yaratmayı ve bölgeyi yeniden kaosa sürüklemeyi amaçladığını’ savundu.

Hareket, hedef alınan 19. Tugay mensuplarının ‘sınırları koruma ve silahlı örgütlerin sızmalarını önleme görevini yerine getirdiğini’ belirtti.

Ensarullah el-Evfiya, yaşanan olayla ilgili olarak Irak hükümetini ‘anayasal ve etik sorumluluk’ taşımakla suçladı ve olayın ciddiyetine uygun resmi bir tavır alınması çağrısında bulundu. Hareket ayrıca 19. Tugay’ın Irak Silahlı Kuvvetleri Genel Komutanlığı’na bağlı resmi bir birim olduğunu vurguladı.

Ensarullah el-Evfiya, İran destekli Irak İslami Direnişi çatısı altında yer alan gruplardan biri olarak biliniyor.

ABD, 2024 yılında bu hareketi ‘terör örgütü’ olarak sınıflandırmıştı. Bu karar, hareketin Ürdün ve Suriye’deki Amerikan güçlerine yönelik saldırılara karışması ve Gazze savaşı sırasında İsrail’e roket ve insansız hava aracı (İHA) saldırıları düzenlemesi iddialarına dayanıyordu.

Kerkük’te saldırılar

Paralel bir gelişme olarak, Irak’ın kuzeyinde bulunan Kerkük kenti yakınlarındaki bir Halk Seferberlik Güçleri noktasına da bugün şafak vakti hava saldırısı düzenlendi. Olayın ardından güvenlik güçleri bölgeyi kuşatarak inceleme başlattı.

Irak Ortak Operasyonlar Komutanlığı, Halk Seferberlik Güçleri’ne ait hedeflere yapılan bu saldırıları ‘haksız saldırılar’ olarak nitelendirerek, ülke egemenliğinin açık bir ihlali olduğunu bildirdi.

frgt
Askeri tatbikatlar sırasında Halk Seferberlik Güçleri bayrağı taşıyan savaşçılar (Arşiv – Halk Seferberlik Güçleri)

Komutanlık tarafından yapılan açıklamada, “Tekrarlayan sistemli ihlaller ve saldırılar, toplumsal barışı tehdit ederek güvenlik ve istikrarın temellerini sarsabilir ve Irak halkı arasında rahatsızlık yaratabilir” ifadesi yer aldı.

Açıklamada, son saldırıların bugün Kerkük ve Enbar vilayetlerinde gerçekleştiği, geçtiğimiz günlerde ise Vasıt ile Babil vilayetinde Halk Seferberlik Güçleri’ne ait diğer noktalara hava saldırıları düzenlendiği belirtildi.

Yerel kaynaklara göre, önceki saldırılarda bir mühimmat deposunun hedef alınması sonucu depodaki mühimmat patlamış ve parçalar çevredeki yerleşim alanlarına saçılmıştı. Bu olayda bir kadın hayatını kaybetmiş, oğlu yaralanmış ve bazı Halk Seferberlik Güçleri mensupları da saldırıda zarar görmüştü.

Bu saldırılar, bölgede süregelen savaş ortamı ve güvenlik gerilimleri çerçevesinde gerçekleşiyor. İran destekli silahlı gruplara ait hedeflerin sık sık vurulmasıyla eş zamanlı olarak, bu grupların ABD ve İsrail çıkarlarına yönelik karşı saldırılar düzenlediği, bunu ‘direnişi destekleme’ çerçevesinde yaptıkları bildiriliyor.


Trump, stratejik petrol rezervinden 172 milyon varil petrolün serbest bırakılması talimatı verdi

Teksas eyaletindeki bir petrol sahasında bulunan petrol pompaları (AFP)
Teksas eyaletindeki bir petrol sahasında bulunan petrol pompaları (AFP)
TT

Trump, stratejik petrol rezervinden 172 milyon varil petrolün serbest bırakılması talimatı verdi

Teksas eyaletindeki bir petrol sahasında bulunan petrol pompaları (AFP)
Teksas eyaletindeki bir petrol sahasında bulunan petrol pompaları (AFP)

ABD Enerji Bakanı Chris Wright, Başkan Donald Trump’ın stratejik petrol rezervlerinden 172 milyon varil petrolün serbest bırakılmasına izin verdiğini açıkladı. Bu adımın, enerji fiyatlarındaki artışı kontrol altına almak ve küresel piyasaların güvenliğini sağlamak amacı taşıdığı bildirildi.

Wright resmî açıklamasında, serbest bırakmanın gelecek hafta başlayacağını ve tedarik işlemlerinin yaklaşık 120 gün süreceğini belirtti. Bu hamle, Uluslararası Enerji Ajansı’na (IEA) üye 32 ülke arasında yapılan tarihî ve kapsamlı bir anlaşmanın parçası olarak, toplam 400 milyon varil petrol ve rafine ürünün serbest bırakılmasını kapsıyor.

İran’a caydırıcı bir mesaj

Wright, bu kararı doğrudan İran’ın hareketleriyle ilişkilendirerek, Tahran ve destekçilerinin uyguladığı ‘enerji şantajı’ döneminin sona erdiğini vurguladı. Wright, “Son 47 yıldır enerji güvenliğimizi tehdit etmeye ve Amerikalıları hedef almaya çalıştılar. Ancak Başkan Trump liderliğinde, Amerikalıların enerji güvenliğinin her zamankinden daha güçlü olduğunu dünyaya gösteriyoruz” dedi.

Wright ayrıca stratejik rezervin, serbest bırakılan miktardan daha fazlasıyla yeniden inşa edilmesine yönelik planları da açıkladı. ABD, önümüzdeki yıl boyunca depolara yerleştirmek üzere 200 milyon varil petrol satın almayı taahhüt etti; bu, serbest bırakılan miktardan yüzde 20 daha fazla. Wright, bu işlemin Amerikan vergi mükellefine herhangi bir maliyet yaratmayacağını, fiyat farkları ve vadeli işlemler üzerinden yapılacak stratejik alımlarla maliyetin karşılanacağını belirtti.


Rusya, savaş sonrası zor bir seçimle karşı karşıya: Bir başka stratejik müttefikini kaybetmeyi göze almak mı, yoksa Trump'ı kızdırmak mı?

Görsel: AFP / Al Majalla
Görsel: AFP / Al Majalla
TT

Rusya, savaş sonrası zor bir seçimle karşı karşıya: Bir başka stratejik müttefikini kaybetmeyi göze almak mı, yoksa Trump'ı kızdırmak mı?

Görsel: AFP / Al Majalla
Görsel: AFP / Al Majalla

Samer Elias

İran ile ABD ve İsrail arasındaki savaş, Rusya'yı son derece zor bir duruma soktu. İsrail ve ABD’nin füzeleri, Moskova'nın en tatlısı bile acı olan zor seçimlerden kurtulmasını sağlayabilecek arabuluculuk rolünü üstlenme konusundaki son umutlarını da yok etti. İran'ı askeri olarak desteklemek; İsrail'i feda ederek onun tarafında yer almak ve daha da önemlisi, ABD Başkanı Donald Trump'ı kızdırmak ve Rusya'nın Ukrayna ile ‘beka’ savaşı konusunda yönetiminin Moskova yanlısı tutumunda bir değişiklik beklemek anlamına geliyor.

Öte yandan bir buçuk yıldan kısa sürede Kremlin'in Batı karşıtı ideolojisine ve çok kutuplu dünya inşa etme projelerine en yakın olan üçüncü müttefikini kaybetmesi, Rusya'nın Batı'ya rakip olacak uluslararası örgütler ve gruplar kurma çabalarına indirilen darbe olduğu kadar, Devlet Başkanı Vladimir Putin'in müttefiklerini savunma konusundaki itibarına ve güvenilirliğine de ağır bir darbeydi. İran'ın Rusya'nın güney sınırlarına yakın stratejik bölgelere açık coğrafi erişimi nedeniyle, İran'daki rejimin devrilmesi, Güney Kafkasya ve Hazar Denizi'ndeki güvenlik sistemlerinin çökmesine, silah ve uyuşturucu kaçakçılığının artmasına ve mülteci dalgalarına yol açarak Rusya'nın komşuları arasında istikrarsızlığa neden olabilir.

Rus Çarlığı ve Osmanlı İmparatorluğu dönemlerine kadar uzanan tarihi güvensizlik göz önüne alındığında, Batı’nın İran’daki mevcut hükümeti devirmeyi başarması halinde, ülkedeki herhangi bir yeni rejim Rusya’ya yönelebilir ya da mevcut rejimin iktidarda kalması halinde savaştan aldığı derslere dayanarak Rusya ve uluslararası güçlerle ilişkilerini gözden geçirebilir.

İran’ın Arap Körfezi ülkelerine düzenlediği füzeli ve İHA’lı saldırılar, Körfez'in her iki yakasındaki stratejik ilişkileri birleştirme ve tüm tarafların güvenliği ve endişeleri çerçevesinde, tüm istekli bölgesel ve uluslararası tarafların katıldığı bir güvenlik sistemi kurma olasılığından kaynaklanan hassas dengelere dayanan Rusya’nın Ortadoğu stratejisini de zedeledi. İran’ın saldırılarının Rusya’nın bölge dengesi üzerindeki etkilerini hafifletmek amacıyla Putin, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Katar ve Bahreyn liderleriyle temasa geçme girişiminde bulundu. Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, Putin'in İran'a, bölgedeki petrol altyapısını hedef alan İran saldırıları konusunda Arap liderlerin endişelerini ileteceğini açıkladı. Peskov, Putin'in ‘en azından mütevazı da olsa gerginliği azaltmaya katkıda bulunmak için her türlü çabayı göstereceğini’ belirtti.

Kınamalar ve arabuluculuklar

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Rusya, savaşın başlamasından yaklaşık on gün sonra ABD ve İsrail'i şiddetle kınayan açıklamalar yaptı. Ancak, Ukrayna'ya karşı savaşta kendisine büyük destek veren ve tek kutuplu dünya düzenini kınayan müttefiki İran’a askeri destek sağlamadı. Rusya, İran'ın askeri destek talebinde bulunmadığını ve iki ülke arasındaki stratejik ortaklık anlaşmasının ortak savunmayı içermediğini savundu.

Ukrayna'da Batı ile ‘beka’ savaşıyla meşgul olan Rusya, Trump yönetimi ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'yu kızdırabilecek herhangi bir savunma taahhüdünde bulunmamaya özen gösteriyor gibi görünüyor.

Moskova, askeri destek sağlamaya istekli veya muktedir olmadığından maliyet-çıkar hesaplarına dayalı pragmatik bir yaklaşım benimsedi. Savaştan elde ettiği geçici faydalar olmasına rağmen, İran'ın tamamen çökmesi Moskova'nın uzun vadeli çıkarlarına uygun değil. Arabuluculuk rolünü üstlenmeye çalışan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, salı günü İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ile yaptığı telefon görüşmesinde ‘hızlı bir gerileme’ çağrısında bulundu. Kremlin tarafından yapılan açıklamada, “Rusya Devlet Başkanı, çatışmanın hızla gerilemesi ve siyasi yollarla çözülmesi yönündeki ilkesel tutumunu yineledi” ifadeleri yer aldı. Pezeşkiyan’ın, insani yardım alanlarında ülkesine verdiği destekten dolayı Rusya'ya teşekkür ettiği belirtilen açıklamada, Putin'in İran çatışmasında arabuluculuk ve gerilimin azaltılması için çeşitli seçenekler sunduğu ve bu önerilerin masada kaldığı ifade edildi.

Putin, bundan bir gün önce ABD Başkanı Donald Trump'ı aramak için inisiyatif aldı ve Kremlin, iki liderin İran'daki çatışmayı hızla sona erdirmek için Rusya'nın önerilerini, Ukrayna'daki askeri durumu ve Venezuela'nın küresel petrol piyasası üzerindeki nüfuzunu görüştüklerini açıkladı. Washington’ın herhangi bir arabuluculuk çabasına açık olmadığına işaret eden Trump, Putin’in İran'a yardım etmek istediğini söyledi. Trump, “Ona (Putin’e) şunu söyledim: Ukrayna ile Rusya arasındaki savaşı sona erdirirseniz daha fazla yardımcı olabilirsiniz. Bu daha yararlı olur” diyerek, geçtiğimiz yaz yaptığı açıklamaları neredeyse kelimesi kelimesine tekrarladı.

vgrf
ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Alaska'nın Anchorage kentindeki Elmendorf-Richardson Ortak Hava Üssü'nün pistinde, 15 Ağustos 2025 (AFP)

İran'a yönelik saldırılar başladığından beri Rusya'nın tepkisi, saldırıyı kınamak ve savaşı durdurup diplomasiye dönülmesi gerektiğini vurgulamakla yetinmek oldu. Putin, Hamaney'in suikastının ertesi günü İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’a gönderdiği telgrafta, İran'ın Dini Lideri Ali Hamaney'i överek, suikastın ‘insan ahlakı ve uluslararası hukukun tüm standartlarını açıkça ihlal ettiğini’ yazdı. Mesajda, Trump ve ABD'yi doğrudan suçlamamak için katilin kimliğinin kasıtlı olarak belirtilmediği açık.

Trump'ın yeniden Beyaz Saray’a dönüşü ve 7 Ekim 2023 saldırılarının ardından Ortadoğu'da yeni bir stratejinin parçası olarak İran'ın nükleer programına karşı sert bir tutum sergileyeceği beklentisiyle, İran uzun zamandır beklenen stratejik ortaklık anlaşmasını imzalayarak Rusya ile ilişkilerini güçlendirmeye çalıştı.

Anlaşmada, iki ülke arasında ortak savunma konusunda herhangi bir hüküm yer almıyordu. Bu da Tahran'da hayal kırıklığı yarattı, özellikle de İran'ın Rusya'ya desteği, 2022 sonbaharında Rusya'ya Şahid İHA’ları tedarik etmesinden bu yana açıkça ortadaydı. İran ayrıca Rusya topraklarında fabrikaların inşasına izin verdi ve Rusya'nın Ukrayna'yı vurmak için ihtiyaç duyduğu füze ve roket eksikliğini karşıladı. Bu silahlar, savaşta dengeleri Rusya'nın lehine çevirdi ve Ukrayna ordusu ile enerji altyapısına önemli zararlar verdi.

İsrail geçtiğimiz yaz İran hedeflerine hava saldırıları yapmaya başladıktan sonra, Putin arabuluculuk çabalarına girişti ve nükleer anlaşmayı yeni şartlarla yeniden müzakere etmeye hazırlandı. Trump'ı arayıp arabuluculuk teklifinde bulunmadan önce Başbakan Netanyahu ve Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ile temasa geçti. Trump, ilk başta Rusya'nın teklifine açık olduğunu söyledi. Ancak 14 Haziran'da Putin ile yaptığı bir başka görüşmenin sonunda yaptığı yorum alaycı bir tondaydı ve arabuluculuğa kapıyı kapatarak, “Ona dedim ki, ‘Bana bir iyilik yap, arabuluculuk görevini kendin üstlen. Önce Rusya ile ilgilenelim, tamam mı?’” ifadelerini kullandı.

Rusya, Hamaney ve İranlı liderlerin suikastını eleştirmesine rağmen, Ukrayna'daki savaşın devam eden çıkmazı göz önüne alındığında, Zelenskiy ve Ukraynalı diğer yetkililere karşı tereddüt etmeden hassas saldırılar düzenleyebilir.

Bu hususlar göz önüne alındığında, Rusya'nın arabuluculuk söylemleri gerçekçilikten uzak ve stratejik müttefikini kurtaramadığını örtbas etmekten ibaret. Bu bağlamda, ABD ve İsrail'in uluslararası hukuku ihlal ettiği ve ‘devletlerin egemenliğine açıkça saldırdığı’ yönündeki söylemler boşuna. Trump ve Netanyahu'nun da umurunda değil. Her ikisi de durumu tersine çevirip, Rusya'nın Ukrayna'ya karşı savaşını kınayabilecek konumda. Dolayısıyla Kremlin, Trump'ın desteğiyle Ukrayna'daki hedeflerine ulaşma umuduyla, bir buçuk yıldan kısa bir sürede üçüncü ve en yakın müttefikinin çöküşünü izlemekten başka seçeneği kalmadı.

Pratik açıdan, geçtiğimiz yaz İran'a karşı yürütülen savaş iki önemli gerçeği ortaya çıkardı. Bunlardan birincisi, Rusların Ukrayna'yı kazanmak için daha fazla fedakârlık yapmaya hazır oldukları, ikincisi ise İsrail ve ABD’nin, Kremlin’in İran rejimini kurtarmak için gösterdiği çabadan daha fazla çaba göstermeye hazır oldukları gerçeğiydi.

Arabuluculuk yaklaşımı, itibarını korumak ve kurtarılabilecekleri kurtarmak, İran'daki müttefik rejimin düşüşünü önlemek ve Rusya'nın düşmanı olarak sınıflandırılmayan düşmanlarını kızdırmamak için bir yoldu. Bazı aşamalarda gerginlikler yaşanmasına rağmen, İsrail ile ilişkiler iyi ve Trump yönetimi ile ilişkiler önceki yönetimlere göre çok daha iyiydi. Ukrayna'daki savaş, dünyadaki etki alanlarının bölüşülmesi ve ekonomik iş birliğini içeren Washington ile büyük bir anlaşma olasılığının kapısı kapalı değildi.

Sınırlı faydalar

‘İranlı müttefiklerini’ kurtaramayacakları gerçeğiyle karşı karşıya kalan Rus medyası ve Kremlin uzmanları, petrol ve gaz fiyatlarının rekor seviyelere yükselmesinin Batı'ya verdiği ağır kayıpları öne çıkarıyorlar.

Bazı analistler, İsrail ve ABD’nin saldırıları ile İran'ın yanıtının Rus ekonomisine fayda sağladığını, onu daha güçlü hale getirdiğini ve Ukrayna'ya karşı savaşı daha uzun süre finanse edebileceğini savunuyorlar. Ancak bu görüş, Rusya'nın İran'daki yatırım ve ekonomik projelerden on milyarlarca dolarlık kayıplarını göz ardı ediyor.

Rusya, İran’ın güneydeki limanlarından kuzeydeki Baltık Denizi'ne ürün tedariki için Uluslararası Kuzey-Güney Ulaştırma Koridoru’nu (INSTC) geliştirmek üzere altyapı iyileştirme projelerine milyarlarca dolarlık yatırım yaptı. Rus şirketler de İran'da 25 milyar dolar değerinde üç yeni nükleer reaktör inşa etmek için sözleşme imzaladı. Yıllardır Rus petrol ve gaz şirketleri petrol ve gaz projelerine yatırım yapıyor. Rejim değişikliğinin, teknoloji ve finansman açısından Rus muadillerinden üstün olan Batılı şirketlerin pazara girmesine yol açması doğal.

frgt
Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Çin’in Tianjin şehrinde düzenlenen Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) zirvesi sırasında bir toplantıda, 1 Eylül 2025 (AFP)

Rusya'da İHA üretiminin artması, Ukrayna'daki savaşın değişen niteliği ve Kuzey Kore'nin tedarik hattına güçlü bir şekilde girmesi nedeniyle yüz binlerce füze ve milyonlarca İran mermisine ihtiyaç duyulmaması nedeniyle, Rusya'nın Ukrayna'daki askeri çabaları savaştan ve İran ile koordinasyonun kesilmesinden etkilenmeyecek. Öte yandan Güney Kafkasya ve Hazar Denizi'ndeki güvenlik sistemi ve güç dengesindeki oransızlık, Orta Asya ve Güney Kafkasya ülkelerinin ABD, Avrupa Birliği (AB), Türkiye ve Çin ile ilişkilerini güçlendirme eğiliminin açıkça görülmesi ve bir müttefikin kaybı ile Rusya için büyük zorluklar yaratıyor.

Çıkarılan dersler ve sonuçlar

Rusya, Hamaney ve diğer İranlı yetkililere düzenlenen suikastları eleştirmiş ve zorla rejim değişikliğini reddetmiş olsa da Ukrayna'daki savaşın şu anki çıkmaz durumu ve Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy'nin taviz vermeme konusundaki ısrarı göz önüne alındığında, Zelenskiy ve Ukrayna diğer yetkililere karşı hiç tereddüt etmeden hassas operasyonlar yürütebilir. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre böyle bir durumda Batı'nın herhangi bir kınama veya suçlamada bulunması, Batı'nın çifte standardının bir parçası olarak görülecektir.

Rusya'nın İran, ABD ve İsrail arasındaki bir savaştan elde edeceği faydalar, İran gibi stratejik bir müttefikini kaybetmesinin yol açacağı zarara kıyasla sınırlı.

İsrail ve ABD’nin geçtiğimiz yaz düzenlenen saldırıların ardından bir yandan müzakereler devam ederken İran'a karşı başlattıkları ikinci saldırılar, Kremlin'i askeri ve siyasi hedeflerini zorla gerçekleştirmeye ve müzakerelerde taviz vermeye açık olmamaya itiyor.

İran deneyiminden ders alan Rusya, Batı'dan Ukrayna'da savaşı sona erdirmesi yönündeki taleplerinin çıtasını yükseltebilir ve yaptırımların ülkeleri zayıflatarak ve ekonomik zayıflıkları askeri araçları kolaylaştırmak için sömürerek savaş ilan etmenin ilk aşaması olduğu gerekçesiyle, tüm ekonomik ve mali yaptırımların kaldırılması gerektiğini ısrarla talep edebilir.

Trump'ın savaşı meşrulaştırmak için İran'daki ekonomik, hayati ve sosyal koşullara karşı halkın muhalefet hareketini kullanması, Rusya'yı herhangi bir halk hareketini önlemek için iç kontrolünü daha da sıkılaştırmaya ve dış taraflarla iletişim kurmak için kullanmanın yanı sıra sokakları kışkırtmaya katkıda bulunabilecek Batı sosyal medyasını yasaklamaya iteceğine şüphe yok.

gbg
Rusya-İran ortak yapımı Şahid-136 (Geran-2) model bir kamikaze İHA, Ukrayna'nın Kiev kentinde tahrip edilmiş Rusya’ya ait askeri araçların ve silahlarının sergilendiği St. Michael Katedrali'nin önünde sergileniyor, 26 Kasım 2025 (Reuters)

Rusya, savaş nedeniyle nükleer silahların yayılmasına karşı defalarca uyarıda bulunurken, Rus elitler, Batı'nın Rusya'yı parçalama planlarına karşı bir garanti olarak ve Batı'nın Rusya'ya karşı herhangi bir saldırı başlatmasını önlemek amacıyla Rusya'nın nükleer silahlarını güçlendirmesi gerektiğine giderek daha fazla ikna oluyorlar. Rusya Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Dmitriy Medvedev pazartesi günü yaptığı açıklamada, Trump'ın ‘rejim değişikliğine yönelik suçlu yaklaşımını’ sürdürmesi halinde üçüncü bir dünya savaşı tehlikesi olduğuna dikkat çekerek, “Tek bir garanti var. Öyle ki ABD, Rusya'dan korkuyor ve nükleer çatışmanın neye mal olacağını biliyor” ifadelerini kullandı. Geçtiğimiz pazar günü, Rusya Duması (parlamento) Savunma Komitesi Başkanı Andrey Kartapolov, Rusya devlet televizyonunda yayınlanan bir programda “Artık herkes Burevestnik, Poseidon ve Oreshnik sistemlerine (nükleer savaş başlıkları taşıyabilen silah sistemleri) neden ihtiyacımız olduğunu anlıyor” şeklinde konuştu.

İran, ABD ve İsrail arasında çıkacak bir savaştan Rusya'nın elde edeceği faydalar genel olarak, İran gibi stratejik bir müttefikini kaybetmesinin yol açacağı zarara kıyasla oldukça sınırlı. Öte yandan Trump'ın Ukrayna'daki uzlaşmaya ilişkin kararlılığına dair tahminler son derece şüphe uyandırıyor. Buna karşın Moskova, Ukrayna’daki savaş ve barışın gidişatını belirlemede kilit rol oynayan ve Rusya’nın sadece nükleer silahlara sahip bölgesel bir süper güç mü, yoksa küresel savaş ve barış denklemlerinde kilit bir oyuncu mu olacağını belirleyecek olan Trump'ı kızdıramaz.

* Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.