Şarku’l Avsat, 1990’ların ortalarında Suriye ve Irak cumhurbaşkanları arasındaki gizli mesajları yayınlıyor (5): ‘Clinton, İsrail ile müzakereleri sürdürerek Suriye’yi Irak’a yapılacak harekâta karşı ‘etkisizleştirmeye’ çalıştı’

Şarku’l Avsat’ın Saddam Hüseyin ve Hafız Esed’in mektuplarını yayınlamaya devam ediyor. Mektuplar Ortadoğu’nun yakın tarihine ışık tutuyor. Suriye ve Irak cumhurbaşkanları arasındaki yazışmalar, “güven eksikliği” sebebiyle siyasi konuları tartışmayan bir

ABD Başkanı Bill Clinton ve Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed Ekim 1994'te Şam'da (Getty Images)
ABD Başkanı Bill Clinton ve Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed Ekim 1994'te Şam'da (Getty Images)
TT

Şarku’l Avsat, 1990’ların ortalarında Suriye ve Irak cumhurbaşkanları arasındaki gizli mesajları yayınlıyor (5): ‘Clinton, İsrail ile müzakereleri sürdürerek Suriye’yi Irak’a yapılacak harekâta karşı ‘etkisizleştirmeye’ çalıştı’

ABD Başkanı Bill Clinton ve Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed Ekim 1994'te Şam'da (Getty Images)
ABD Başkanı Bill Clinton ve Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed Ekim 1994'te Şam'da (Getty Images)

Suriye, 1998’in ikinci yarısında batı kanadında bulunan Lübnan üzerindeki vesayetini güvence altına alırken güney cephesinde ise yeni karar merci olan Binyamin Netanyahu ile gizli kanalları test ediyordu.
Ancak doğu tarafı Irak alevleriyle çevrilmişti. Türkiye tarafından sınıra konuşlandırılmış askerler, PKK lideri Abdullah Öcalan’ı uzaklaştırması için Başkan Hafız Esed’e baskı yapıyordu.
1998’in başlarında Irak’ta gerilimin başlamasıyla Esed, yardımcısı Abdulhalim Haddam ve Dışişleri Bakanı Faruk el-Şera’yı merhum Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek’e bir mesaj iletmesi için Mısır’a gönderdi. Şarku’l Avsat’ın Haddam’ın evrakları içindeki görüşmenin tutanaklarından elde ettiği bilgiye göre Esed ve Mübarek, Saddam’ın askeri gerilim için bahaneler üretmeye devam ettiğine ve kendisine ortak bir mesaj göndermek gerektiğine ikna oldular. Saddam Hüseyin’e açıkça şöyle denilmesini kararlaştırdılar:
“Bu askeri müdahale size gelecek ve bizzat rejim ve ülke olarak sizi hedef alacaktır. Bir sistem değişikliği gereklidir. Bu sistem ise ancak sizin müdahaleniz ile değişir.”
Yılın sonu yaklaştıkça ABD’de “Çöl Tilkisi Harekatı” için Irak topraklarına doğru ilerliyordu. Saddam, Esed ve diğer liderler arasındaki belgeler ve mesajlar incelendiğinde, Irak dosyasının başta Suriye olmak üzere diğer kazanımlarla ilgili olduğu bir kez daha ortaya çıkıyor. Temmuz 1996’da Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, İsrail’in Golan’dan çekilmesi ve Suriye’nin Lübnan’daki askeri varlığını garantiye almması için harekete geçti. Netanyahu ile çalışması karşılığında Hizbullah’ı silahsızlandırması için Esed’i kandırmaya çalıştı.
Bağlantı, yaklaşık iki yıl sonra başka bir taraftan ve bir diğer dosyadan geldi. Eski ABD Başkanı Bill Clinton, Suriye Devlet Başkanı Esed’in 1996’da Şimon Peres ile kesintiye uğrayan barış görüşmelerini Netanyahu ile “kaldığı yerden” yeniden başlatmaya çalışması, Irak’a yönelik yeni bir harekatı engellemesi ve İsrail’den, işgal altındaki Golan Tepeleri’nden 4 Haziran 1996 hattına tamamen geri çekilme taahhüdü almasıyla “tarafsızlığını” açıkça gösterdiğini söylemişti.
Clinton, 21 Şubat 1998’de Esed’e şu yazılı mesajı gönderdi:
“Saddam bizi askeri harekat yapmaya zorlarsa Suriye’nin, BM’nin Irak ile ilgili kararlarına tam uyumla bağlı kalması önemli olacaktır. Daha önceki çabalarımızın (Suriye-İsrail müzakerelerinin) tamamen farkındayım ve başladığımız noktaya geri dönmek istemiyorum. Ancak İsrail Başbakanı (Binyamin Netanyahu) ile yaptığım görüşmelere dayanarak böyle bir zamanda bile barış anlaşmasına varmanın halen mümkün olduğuna inanıyorum. Bunun için her iki tarafın da esneklik göstermesi gerekecektir.”
Esed ise 13 Mart 1998’de şu cevabı verdi:
“Irak’a karşı bir askeri harekat olasılığının kamuoyunda, özellikle de Arap ve İslam dünyasında endişe ve gerginliğe sebep olduğunu, halkın devam eden ıstırabını daha da artıracağını anlamış olmalısınız. Ancak müzakereleri takıldığı noktayı atlayarak devam ettirmek ve Suriye yolunda elde edilenlerinin üzerine inşaya bu şekilde devam etmek, hem beş yıllık Amerika, Suriye ve İsrail çabalarının boşa gitmesine hem de müzakerelerin rayından çıkmasına sebep olacaktır.”
Bu, Irak güçlerinin Kuveyt’i işgalinden sonra bölgenin tanık olduğu en tehlikeli krizlerden biriydi. Amerikan baskısı artıyordu. Irak’ta gerilimin gittikçe arttığı ve nelere sebep olacağını araştırmaya gerek olmaksızın açıkça görülüyordu. Sorunun temeli, yaygın kitle imha silahları, bunların teftiş edilmesi ve BM Genel Sekreteri tarafından atanan İzleme ve Teftiş Komitesi’nin yöntemleriydi.
Başbakan Yardımcısı Abdulhalim Haddam konuya dair şunları söyledi:
“Irak yönetimi ile ilgili endişemizi artıran şey, Amerikan müdahalesinin gerçek hedefleri ve buna karşı aldıkları pozisyon konularında Arap ve yabancı birçok kesim tarafından uyarılmalarına rağmen Irak’ın konumunu dahili, bölgesel ve uluslararası olarak güçlendirecek sebepleri terk ederek ve Irak halkına daha uygun olacağına inanarak, aynı yöntem ve davranışları sergilemeye devam etmeleridir.”
Hafız Esed, bu gergin durumun gölgesinde Hüsnü Mübarek ile ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirdi. İkili bu görüşmede, Irak’tan tehlikeyi ve sıkıntıyı uzaklaştıracak uygun bir pozisyon bulmak için Haddam ve Dışişleri Bakanı Faruk el-Şera’nın Kahire’yi ziyaret etmesi hususunda anlaştılar.
17 Şubat 1998’de Haddam ve el-Şera, Hüsnü Mübarek ile görüşmeden önce Kahire’de Mısır Başbakanı Kamal el-Ganzouri, Dışişleri Bakanı Amr Musa ve Cumhurbaşkanı Siyasi İşlerden Sorumlu Danışma Usame el-Baz ile bir araya geldi.
Görüşme tutanaklarına göre karşılıklı nezaket ifadelerinden sonra Cumhurbaşkanı Mübarek, Haddam ve el-Şera’nın bölgedeki atmosfere, Irak, BM ve ABD sorununa bakış açılarını ve ABD’nin askeri müdahalesi ve Irak sorununda İsrail varlığı hakkında duyduklarının doğru olup olmadığını sordu.
Haddam şu cevabı verdi:
“Elbette Irak sorununda İsrail de var. Sayın Başkan! Olup bitenler göz önüne alındığında bu büyük propaganda ve bu büyük seferberlik Irak’ta kitle imha silahları aramak için, hatta onları cumhurbaşkanlığı sarayında aramak için miydi? Yoksa burada Araplar ve bölge için düşünülen başka şeyler mi var? Irak’ın kitle imha silahlarında ısrar edip durmak sadece bir argüman. Konu bundan ne eksik ne fazla. Saddam da Irak’ta kitle imha silahları olmadığını, silahların imha edildiğini, cumhurbaşkanlığına ait sekiz sarayda hiçbir şey olmadığını, buraların Amerika’nın ve BM’nin denetim organlarına açık olduğunu söylüyor. Ancak Amerikalılar, İngilizler ve bu fikirde onlara katılan diğerleri, uluslararası yasama ve BM’nin kararlarının uygulanmasının, uluslararası Amerikan müfettişlerinin kitle imha silahları, biyolojik ve kimyasal silahlar gibi şeyleri aramalarına ve nerede oldukları hakkında görüş ve teoriler üretmelerine izin verilmesi gerektiğini söyleyip duruyorlar. Sorulması gereken şu: Tüm hızıyla devam eden bu kampanya ve seferberlik gerçekten de bu silahlar ve bu hedef için miydi? Yoksa geçmişte planlanan ve şimdi uygulamaya geçirilen başka bir hedef mi var? Araplar olarak bizler ve bu bölge, onların iradesini beklemekle ortaya çıkan durumla karşı karşıya kalacağız.”
Bunun üzerine Mübarek “Yalnızca teftiş ve kitle imha silahları diyorlar. Ancak bu operasyonların hedefleri daha sonra ortaya çıkacaktır” dedi.
Haddam ise şu karşılığı verdi:
“Operasyonların hedefleri daha sonra kendini gösterecek. Ancak biz bu hedefleri şu andan itibaren görmeye başladık. Bu kadar kampanya, seferberlik ve askeri gücün savaş veya askeri müdahale için değil de uluslararası güvenliğin gerekliliği için olduğunu söylemek son derece mantıksız ve kabul edilemez. Görüyorsunuz, İsrail bu seferberliğin boyutunu sadece teftiş ile mi sınırlı tutuyor yoksa bölgeye özel bir program mı hazırlıyor? Bunun manevradan başka bir şey olmadığını söylüyorlar. Ama bizce bu, bölgeye özel bir program için bir hazırlık yapıldığını gösteriyor. Yoksa pratikte bunu nasıl açıklayabiliriz?”
Başkan Mübarek, bu durumla başa çıkılması için ne yapılması gerektiğini sordu. Haddam “Cevap bulmamız gereken soru tam olarak bu. Durumla başa çıkmak ve patlamayı önlemek için bir şeyler yapılması gerektiği hususunda hemfikiriz” dedi.
Mübarek yaşananlarla yüzleşmek için çalışmaları gerektiğini ifade edince Haddam şunları söyledi:
“Evet. Arap vatandaşları arasında, olup bitenlerin Amerikalılar ve İsrailliler tarafından bir yandan İsrail’e destek sağlamak diğer yandan da bölgedeki hakimiyetlerini sağlamak için planlandığına dair bir inanç var. Bu tarih boyunca uygulanmaya çalışılan aynı İsrail projesi. Umuyorum ki bu durumla başa çıkmak, olasılıklarını ve çözümlerini tartışmak için birlikte çalışırız. Tabii büyük resmi tam boyutlarıyla görebilmemiz için Amr Musa ve Faruk el-Şera da birlikte çalışırlar. Bence Irak’ı böyle yıkıcı bir saldırıdan kurtarmak, Irak halkına merhamet göstermek ve Irak’ı yok eden, bölen ikinci bir felakete maruz kalmamak için yapmamız gereken ilk şey birlikte çalışmak ve Irak’a bir ziyaret heyeti göndererek gerekli temasları yerine getirmektir. İşte bunlar, Başkan Hafız Esed’in size iletmem için bana verdiği mesajdır. Sayın Faruk el-Şera, Irak Dışişleri Bakanı el-Sahhaf ile görüştü. Başkan Saddam da bu konuda onunla görüştü. Sizler ve bizler de bu sorunun çözümü ve tedavisi için de bir tutum sergiledik.”
Başkan Mübarek’in değerlendirmesi ise şöyle oldu:
“Kardeşim Başkan Esed’e mesajından ötürü teşekkür ediyorum. Elbette ki BM Güvenlik Konseyi’nin, kitle imha silahlarının ve diğer silahların teftişi ve imhasına yönelik kararına, teftiş görevinin yerine getirilmesine ve Amerikalı müfettişlere karşı çıkmamalıyız. Tüm bunlar, Irak’a yapılan önceki saldırıda neler yaşandığını bildiğimiz ve dedikleri gibi ikinci bir askeri müdahaleden kaçınmak istediğimiz içindir.”
Haddam da “Evet, nazikçe zikrettiğiniz şey bu. Yüzde 100 eminim ki hiçbir Irak elçisi bu sözleri Saddam’a şahsen iletmeye cesaret edemez” cevabını verdi.
Mübarek “Olan tam olarak bu. Kuveyt işgali sırasında da bu oldu. Biz ona nasihat ettik ama o nasihatlerimizi dinlemedi ve sonuç bugün gördüğünüz gibi oldu” dedi.
Haddam da bu sözleri onayladı:
“Doğru. Geçmişe dönüp bakıyorum da bir zamanlar, bugün yaşadığımız olaylar hakkında yaptığımız analizleri konuşuyorduk. Planlanan hedef, bölge için yeri bir harita çizmekse Arapların geleceğinin çok karanlık olacağına ve artık kimsenin bize hoşgörü göstermeyeceğine inanıyorum.”
Mübarek “Aynen öyle. Bu, önemli ve tehlikeli bir konu” ifadesini kullandı.
Haddam sözlerine şöyle devam etti:
“Irak kapısından bölge için planlananların tehlikesini arz ettikten sonra bir yandan bu planı durdurmak için bir şey yapmalı, diğer yandan da Arap dünyasını buna karşı çıkmaya teşvik edecek bir proje üzerinde ciddi olarak düşünmeliyiz. İlk ve temel adım, Irak’a yönelik askeri müdahaleyi durdurmaktır. Askeri müdahale olursa durum çok tehlikeli ve kötü bir hal alacak.”
Tam burada söze Usame el-Baz girdi:
“Evet. Bir askeri müdahale, hükümetler olarak bizlere şüpheyle bakılmasına sebep olur. Şimdi sıradan vatandaş nerede olursa olsun Irak’a sempati ile bakıyor. Yaşlı-genç tüm vatandaşlar böyle hissediyor. Kuveyt savaşında olduğu gibi bir askeri müdahale olursa bunun Arapların durumuna etkisini ve bu etkinin kötülüklerini göreceğiz. Şimdi durum nasıl? İsrail vuruyor, işgal ediyor, BM kararlarını ihlal ediyor ama kimse bu konuda tek kelime dahi etmiyor.”
Haddam da Başkan Mübarek’e dönerek şunları söyledi:
“Saddam’a ‘Bu askeri müdahale size gelecek ve bizzat rejim ve ülke olarak sizi hedef alacaktır. Bir sistem değişikliği gereklidir. Bu sistem ise ancak sizin müdahaleniz ile değişir’ demek gerekli. Ona böyle söylemek lazım.”
Mübarek de bu konuda onunla aynı fikirdeydi.
Haddam sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bağdat’a, Saddam Hüseyin’le görüşmesi için birini göndermenizi, Saddam Hüseyin’i Irak’a yönelik bir askeri müdahale konusunda uyarmasını teklif ediyorum. Biri Mısır’dan biri de Suriye’den iki kişi gönderelim. Ne dersiniz?”
Ardından kimin gideceği konuşuldu ve Başbakan Kamal el-Ganzouri iki ülkenin dışişleri bakanını önerdi. Başkan Mübarek de bunu kabul etti.
Haddam, Devlet Başkanı Esed’i telefonla arayarak Mübarek’e Bağdat’a bir heyet gönderme teklifinde bulunduğunu, kendisinin de bunu memnuniyetle karşıladığını iletti. Heyetin, dışişleri bakanları seviyesinde olmasını ve mesajın net olmasını istediğini aktardı.
Haddam’dan edinilen belgelerde şu ifadeler yer alıyordu:
“Cumhurbaşkanı Mübarek ile görüşmede Saddam Hüseyin’e verilecek mesajın açık olması gerektiği ve heyetin kendisine Suriye ve Mısır’ın tehlikeli durumu incelediğini bildireceği konusunda anlaşmıştık. Çünkü elimizdeki tüm veriler, Amerikan seferberliğinin ciddi bir durum olduğunu gösteriyordu. Askeri müdahaleden kaçınmak için bir fırsat ve çıkış yolu var. O da BM Genel Sekreteri ile anlaşmak. Böylece uluslararası toplumun sempatisini kazanmış oluruz. Irak hükümetinin BM Genel Sekreteri’nin misyonunu olumlu hale getirmek için her türlü çabayı göstermesi gerektiğine inanıyoruz. İki dışişleri bakanının, hareket hakkında liderlerini bilgilendirmek için Suudi Arabistan’a gitmesi konusunda da mutabık kalındı. Özetle; Mısır ve Suriyeli liderlerin durumun ciddiyeti hususundaki görüşleri hemfikirdi. Krizin nedenlerini ve hedeflerini analiz etmek, buna bağlı olarak krizi aşmak için çalışmak ve Irak’ı askeri bir saldırıdan kurtarmak hususunda da hemfikirdi. Kahire gezisinden günler sonra, BM Genel Sekreteri Kofi Annan Bağdat’a geldi ve Irak yönetimi ile bir görüşme gerçekleştirdi. Bu görüşme, Irak yönetiminin BM Güvenlik Konseyi’nin gözetim ve denetim şartlarını kabul ettiği bir anlaşmanın imzalanmasına yol açtı. Böylece fırtına dindi. Ama ne kadar süreliğine? Amerika’nın hedefleri mi değişti yoksa yöntemleri mi değişecek? Irak ve ABD arasındaki bu şiddetli kriz sırasında Amerikan yönetimi, 1990 Kuveyt İşgali sırasındaki Suriye-ABD ittifakını hatırlatarak Suriye’nin konumunu etkisiz hale getirmek için bizimle çeşitli temaslarda bulundu.”
Belgelerin devamında şu ifadeler yer alıyordu:
 “21 Şubat 1998’de Başkan Clinton, Başkan Esed’e şu mesajı gönderdi: Irak ile BM arasındaki mevcut krizi çözmek için diplomatik çabalarımızı sürdürürken, sizinle de ABD’nin hedeflerini ve bu çatışmanın barışçıl bir şekilde çözülmesine ilişkin umutlarımı paylaşmak istiyorum. 1991 Körfez Savaşı’ndaki koalisyonun bir üyesi, Irak’ın BM kararlarına uymasının sadık bir savunucusu olan Suriye’nin, Saddam Hüseyin’in komşularını bir daha asla tehdit etmemesi konusundaki endişemizi paylaştığını biliyorum. Bu gerçekten çok büyük bir bölgesel tehdit. Saddam Hüseyin’in kitle imha silahları geliştirme ve getirtme yeteneğini aktif olarak tekrar yapılandırmaya çalıştığına dair ikna edici kanıtlar var. Buna ek olarak Özel Komisyon müfettişleri, tüm potansiyel Irak silah sahalarına koşulsuz ve tam erişim sağlamanın önemine vurgu yapıyorlar. Benim tercihim bu krize diplomatik bir çözüm bulunmasıdır. Sizi temin ederim ki çatışmanın başından bu yana bu amaçla her türlü çabayı gösterdik. Şimdi, Saddam Hüseyin’in BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın önerilerine vereceği yanıtı duymayı bekliyoruz. Bu diplomatik çabalar başarısız olursa ve Irak’ın uyumunu sağlamak için güç kullanmak gerekli hale gelirse ABD, Saddam Hüseyin’in kitle imha silahları tehdidini ve komşularını tehdit etme kabiliyetini önemli ölçüde azaltacak ciddi bir askeri müdahale başlatmaya hazırdır. Irak’ın kaderinin Saddam’ın elinde olduğu açıktır. Saddam Hüseyin, askeri harekat düzenleneceğine ikna olursa, Irak’ın bu çatışmanın barışçıl bir şekilde çözülmesini kabul etmeye daha meyilli olacağına inanıyorum. Çabalarımıza rağmen diplomasi başarısız olursa ve Saddam Hüseyin’e karşı askeri müdahalede bulunmak zorunda kalırsak, Suriye’nin BM’in Irak hakkındaki kararlarına tam uyumla bağlı kalması son derece önemli olacaktır.”
Daha sonra çekilen acıların farkında olunduğu vurgulanıyordu:
“ABD, Irak halkının çektiği acılarla ilgili endişenizi anlıyor ve paylaşıyor. Bu nedenle ABD, bu insanı yardımın Irak halkına ulaştırılması ve Saddam’ın askerlerinin eline geçmemesi için yeterli güvenceye sahip olmamız koşuluyla, Güvenlik Konseyi’nin gıda için petrol anlaşmasını önemli ölçüde artırmayı destekliyor. Irak’ın egemenliğini korumanın bölgesel güvenlik ve istikrar için hayati önem taşıdığı konusunda hemfikiriz. Bu konudaki endişelerinizi anladığımı bilmenizi isterim. Sizi temin ederim ki ABD, Irak’ın toprak bütünlüğünü korumaya kararlıdır. Bu krizdeki amacımız, Irak’ın kitle imha silahlarının, Irak’ın komşularına yönelik oluşturduğu tehdidi azaltmaktır. Irak’ın dağılmasını sağlamak veya Irak halkını cezalandırmak değildir.”
Belgelerde daha önce bölgede yaşananlara da atıf vardı:
“1991’de Körfez Savaşı koalisyonuna katılma kararınız ikili ilişkilerimizi güçlendirmeye yardımcı oldu ve paylaştığımız her bir hedef, Ortadoğu’yu kapsamlı bir barışa doğru ilerlemeye teşvik etti. 2 Şubat tarihli mektubunuzda önemli bir şeye işaret etmiştiniz. Suriye ile İsrail arasındaki görüşmelerinin, barış sürecinin merkezinde yer alan konularda anlaşma ile sonuçlandığı ve bu konuların geri kalan konulardan daha önemli olduğunu söylemiştiniz. Elbette ki bu görüşmeler bir önceki İsrail hükümetiyle yapılmıştı. Önceki çabalarımızın tamamen farkındayım ve başladığımız yere dönmek istemiyorum. Ancak İsrail Başbakanı (Binyamin Netanyahu) ile yaptığım görüşmelere dayanarak, böyle bir zamanda bile barış anlaşmasına varmanın halen mümkün olduğuna inanıyorum. İsrail ile müzakereleri rayına oturmak ve ikimizin de istediği hedefe ulaşmak istiyorsak bunun için her iki tarafın da esneklik göstermesi gerekecektir. Birlikte çalışmaya devam edersek Saddam Hüseyin tehdidine bir kez daha son verebilir ve bölgesel barış arayışımızı yineleyebiliriz.”
Başkan Esed de cevap olarak Clinton’a 13 Mart 1998’de şu cevap mesajını gönderdi:
“21 Şubat 1998 tarihli mektubunuz için teşekkür ederim. Irak’ın, Güvenlik Kurulu kararlarına tam olarak uyması, askeri harekattan kaçınması ve Irak’ın egemenliğinin ve toprak bütünlüğünün korunması gerektiğine dair son Irak krizi konusundaki tutumumuza vakıf olduğunuzdan eminim. Irak’a yönelik bir askeri harekatın soruna çözüm getirmekten ziyade halkın acılarını artıracak olması ihtimalinin, özellikle Arap ve İslam dünyası kamuoyunda hakim olan endişe ve gerginliğin boyutunu fark etmişsinizdir. İsrail’i, bölgede nükleer silahlara sahip tek ülke olarak gören Arap kamuoyunun hassasiyetini ve öfkesini şüphesiz siz de hissetmişsinizdir. İsrail, barış sürecinin dayandığı Güvenlik Konseyi kararlarını ve gerektirdiği yükümlülüklerin yerine getirilmesini dikkate almadan Arap topraklarını işgal etmeye devam ediyor. Sayın Devlet Başkanı! Bölgemizde adil ve kapsamlı bir barışa ulaşma konusundaki isteğimizi paylaştığınızı mektubunuzda ifade ettiğiniz için teşekkür ederiz. ABD’nin formüle edilmesinde kilit rol oynadığı, sizin de çabalarınız ve aktif katılımınızla önemli sonuçlara ulaşılan Madrid Konferansı’nın referansına ve temellerine dayanan kesin arzumuz budur. Mevcut İsrail hükümeti, müzakerelerle varılan sonuçları sürekli inkar ediyor olmasaydı bu görüşmeler bir barış anlaşması ile sonuçlanabilirdi.”
Esed, sözlerinin devamında daha önce gerçekleştirilen müzakerelerin sonuçlarına dikkat çekti:
“Ortadoğu’da adil ve kapsamlı bir barışa ulaşmak için sizinle işbirliği yapmaya kararlıyım. Şunu bilmenizi isterim ki Sayın Devlet Başkanı, Suriye, Madrid Konferansı’ndan bu yana barış sürecinde gerekli esnekliği göstermemiş olsaydı bu süreç şimdiye kadar devam edemezdi ve sizin himayenizde elde ettiği önemli başarıları elde edemezdi. Ancak müzakereleri takıldığı noktayı atlayarak devam ettirmek ve Suriye yolunda elde edilenlerinin üzerine inşa etmeye bu şekilde devam etmek, hem beş yıllık Amerika, Suriye ve İsrail çabalarının boşa gitmesine hem de müzakerelerin rayından çıkmasına sebep olacaktır. Adil ve kapsamlı bir barışa ulaşmak için çabalarınızı yoğunlaştırma konusundaki kararlılığınızı memnuniyetle karşılıyoruz. Bu kararlılığınız olmasa bölgemizin güvenliğini ve istikrarını garanti etmek, bu barışı tesis etmek ve paydaşların ortak çıkarlarını korumak gerçekten mümkün değildir.”
Saddam, BM Genel Sekreteri’nin taleplerini kabul etti. ABD Başkanı Clinton, Bağdat’ı BM müfettişleriyle ve gözlemcileriyle işbirliği yapmakla suçladıktan sonra 15 Aralık 1998’de Irak’ı bombalama kararı aldı ve bombalama Bağdat’ta ve Irak’taki stratejik noktalarda yoğunlaştı. Clinton 19 Aralık’ta karar süreci ve hava operasyonlarında İngiltere’nin kendisine ortaklık ettiği bu bombalamanın durdurulmasını emretti.
Operasyonlar Arap ve İslam dünyasında derin bir yankı uyandırdı ve gürültülü protestolar düzenlendi. Şam’da gösteri yapan Suriyeliler, Amerikan büyükelçiliğine saldırdı ve bayrağı indirdiler. Ayrıca büyükelçinin evine ve İngiliz büyükelçisinin konutuna da saldırı oldu.
Karşılıklı olarak sınırların açılmasını takip eden yıllarda, ilgili bakanlar ve ticaret odaları arasındaki ticari hareketlilik ve karşılıklı ziyaretler etkin olmuş, özellikle de 11 Ağustos 2001’de Suriye Başbakanı Muhammed Mustafa Miro’nun ziyareti sırasında bir dizi anlaşma imzalanmıştı. Bu anlaşmaların önde geleni ile iki ülke arasında ortak bir Yüksek Komite kurulmuştu.
Yüksek Komite Başkanı düzeyindeki ikinci ziyaret ise Taha Yasin Ramazan’ın, Yüksek Komite toplantısına başkanlık etmek üzere 11 Ağustos 2002’de Şam’a yaptığı ziyaretti. Bu toplantıda anlaşmalar ve uygulama aşamaları gözden geçirildi. Suriye’nin Irak’a dayatılan kuşatma politikasına karşı çıkmasının yanı sıra bir yandan Irak’a ambargo uygulanması, diğer yandan da Ürdün’ün tedirginliği sebebiyle Suriye’ye karşı ticari bir açıklık vardı. Şam’ın kanaatine göre, bu ekonomik açıklık Suriye pazarının hareketlenmesine yardımcı oldu.
Haddam’ın, “tüm ziyaret ve toplantılarda Suriye tarafına verilen talimatların siyasi ilişkileri tartışmak için olmadığını, iki taraf arasında güven eksikliğinden dolayı bu tür tartışmalara zemin bulunamadığını, bu nedenle, yetkililer arasında yapılan görüşmelerde konuşulan siyasi konuların sadece Irak’ın kuşatılması konusuna odaklandığını ve bu kuşatmanın kaldırılması için çalışmalar yapıldığını” söylemesi dikkat çekiciydi.

* Şarku’l Avsat, 1990’ların ortalarında Suriye ve Irak cumhurbaşkanları arasındaki gizli mesajlar yayınlıyor 1: Hafız Esed, Saddam Hüseyin’den ilk mesajını dikkate aldı ve yanıt vermeden önce Saddam’ı test etti

* Şarku’l Avsat, 1990’ların ortalarında Suriye ve Irak cumhurbaşkanları arasındaki gizli mesajlar yayınlıyor 2: Saddam Esed’e 1996’da Lübnan’a yönelik İsrail saldırılarına karşı “gizli  zirve” teklif etti

* Şarku’l Avsat, 1990’ların ortalarında Suriye ve Irak cumhurbaşkanları arasındaki gizli mesajları yayınlıyor-3: Esed Saddam’ı durdurmak için Fransa’ya iş birliği teklif etti

* Şarku’l Avsat, 1990’ların ortalarında Suriye ve Irak cumhurbaşkanları arasındaki gizli mesajları yayınlıyor-4:  Hafız Esed Saddam’ı kurtarmaya çalıştı



Akkaşat ve Kerkük’te Halk Seferberlik Güçleri’ne yönelik ölümcül hava saldırıları

Irak’ın batısındaki Akkaşat’ta meydana gelen saldırının yerini gösteren bir videodan alınan ekran görüntüsü (Sosyal medya)
Irak’ın batısındaki Akkaşat’ta meydana gelen saldırının yerini gösteren bir videodan alınan ekran görüntüsü (Sosyal medya)
TT

Akkaşat ve Kerkük’te Halk Seferberlik Güçleri’ne yönelik ölümcül hava saldırıları

Irak’ın batısındaki Akkaşat’ta meydana gelen saldırının yerini gösteren bir videodan alınan ekran görüntüsü (Sosyal medya)
Irak’ın batısındaki Akkaşat’ta meydana gelen saldırının yerini gösteren bir videodan alınan ekran görüntüsü (Sosyal medya)

Irak’ın batısında, Halk Seferberlik Güçleri’ne (Haşdi Şabi) bağlı noktalara bugün şafak vakti düzenlenen hava saldırılarında ölü, yaralı ve kayıp sayısının 260’ı aştığı bildirildi. Söz konusu saldırı, milis grupları hedef alan en şiddetli saldırılardan biri olarak değerlendirilirken, bölgede artan gerilim ve saldırının sorumluluğuna ilişkin karşılıklı suçlamalar da sürüyor.

Enbar vilayetindeki bir güvenlik kaynağı, hava saldırılarının Halk Seferberlik Güçleri bünyesindeki Ensarullah el-Evfiya hareketine bağlı 19. Tugay’a ait üç noktayı hedef aldığını söyledi. Saldırıların, Irak-Suriye sınırında yer alan el-Kaim ilçesine bağlı Akkaşat bölgesinde gerçekleştiği belirtildi.

Kaynak, güçlü bombardımanın askeri sağlık birimleri, ikinci tabur ve destek birliğine ait karargâhları hedef aldığını ifade etti. Saldırılarda 99 kişi hayatını kaybetti, 43 kişi kayboldu ve bazıları ağır olmak üzere yaklaşık 123 kişi yaralandı.

Ayrıca saldırıyı gerçekleştiren savaş uçaklarının bombardımanın ardından da bölge üzerinde uçuşlarını sürdürdüğü aktarıldı. Hedef alınan noktalara ulaşmaya çalışan ambulans ekiplerinin de hava saldırılarına maruz kaldığı, bu nedenle yaralıların tahliyesi ve hastanelere sevkinin geciktiği kaydedildi.

Kimliği açıklanmayan savaş uçaklarının bugün erken saatlerde Akkaşat bölgesinde Halk Seferberlik Güçleri’ne ait bir noktaya şiddetli bir hava saldırısı düzenlediği bildirilmişti. İlk belirlemelere göre saldırıda çok sayıda militanın öldüğü ve bazılarının yaralandığı açıklanmış, enkaz altında kayıp kişilerin aranması sürdükçe bilanço daha da yükselmişti.

dfgth
Halk Seferberlik Güçleri üyeleri, Musul’un güneyindeki karargahlarından birini hedef alan hava saldırısında yaralanan bir meslektaşlarına ilk yardım uyguluyor. (Reuters)

Diğer yandan Ensarullah el-Evfiya hareketi, saldırının arkasında İsrail ve ABD’nin olduğunu iddia ederek, bombardımanın ‘terör örgütleri için boşluk yaratmayı ve bölgeyi yeniden kaosa sürüklemeyi amaçladığını’ savundu.

Hareket, hedef alınan 19. Tugay mensuplarının ‘sınırları koruma ve silahlı örgütlerin sızmalarını önleme görevini yerine getirdiğini’ belirtti.

Ensarullah el-Evfiya, yaşanan olayla ilgili olarak Irak hükümetini ‘anayasal ve etik sorumluluk’ taşımakla suçladı ve olayın ciddiyetine uygun resmi bir tavır alınması çağrısında bulundu. Hareket ayrıca 19. Tugay’ın Irak Silahlı Kuvvetleri Genel Komutanlığı’na bağlı resmi bir birim olduğunu vurguladı.

Ensarullah el-Evfiya, İran destekli Irak İslami Direnişi çatısı altında yer alan gruplardan biri olarak biliniyor.

ABD, 2024 yılında bu hareketi ‘terör örgütü’ olarak sınıflandırmıştı. Bu karar, hareketin Ürdün ve Suriye’deki Amerikan güçlerine yönelik saldırılara karışması ve Gazze savaşı sırasında İsrail’e roket ve insansız hava aracı (İHA) saldırıları düzenlemesi iddialarına dayanıyordu.

Kerkük’te saldırılar

Paralel bir gelişme olarak, Irak’ın kuzeyinde bulunan Kerkük kenti yakınlarındaki bir Halk Seferberlik Güçleri noktasına da bugün şafak vakti hava saldırısı düzenlendi. Olayın ardından güvenlik güçleri bölgeyi kuşatarak inceleme başlattı.

Irak Ortak Operasyonlar Komutanlığı, Halk Seferberlik Güçleri’ne ait hedeflere yapılan bu saldırıları ‘haksız saldırılar’ olarak nitelendirerek, ülke egemenliğinin açık bir ihlali olduğunu bildirdi.

frgt
Askeri tatbikatlar sırasında Halk Seferberlik Güçleri bayrağı taşıyan savaşçılar (Arşiv – Halk Seferberlik Güçleri)

Komutanlık tarafından yapılan açıklamada, “Tekrarlayan sistemli ihlaller ve saldırılar, toplumsal barışı tehdit ederek güvenlik ve istikrarın temellerini sarsabilir ve Irak halkı arasında rahatsızlık yaratabilir” ifadesi yer aldı.

Açıklamada, son saldırıların bugün Kerkük ve Enbar vilayetlerinde gerçekleştiği, geçtiğimiz günlerde ise Vasıt ile Babil vilayetinde Halk Seferberlik Güçleri’ne ait diğer noktalara hava saldırıları düzenlendiği belirtildi.

Yerel kaynaklara göre, önceki saldırılarda bir mühimmat deposunun hedef alınması sonucu depodaki mühimmat patlamış ve parçalar çevredeki yerleşim alanlarına saçılmıştı. Bu olayda bir kadın hayatını kaybetmiş, oğlu yaralanmış ve bazı Halk Seferberlik Güçleri mensupları da saldırıda zarar görmüştü.

Bu saldırılar, bölgede süregelen savaş ortamı ve güvenlik gerilimleri çerçevesinde gerçekleşiyor. İran destekli silahlı gruplara ait hedeflerin sık sık vurulmasıyla eş zamanlı olarak, bu grupların ABD ve İsrail çıkarlarına yönelik karşı saldırılar düzenlediği, bunu ‘direnişi destekleme’ çerçevesinde yaptıkları bildiriliyor.


İran savaşı, Gazze Anlaşması’nın ikinci aşamasının uygulanmasını nasıl etkileyecek?

Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat'ın güneybatısındaki el-Zehra mahallesinde, yıkılmış bir binanın enkazı arasında yürüyen genç adam, 6 Şubat 2026 (AFP)
Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat'ın güneybatısındaki el-Zehra mahallesinde, yıkılmış bir binanın enkazı arasında yürüyen genç adam, 6 Şubat 2026 (AFP)
TT

İran savaşı, Gazze Anlaşması’nın ikinci aşamasının uygulanmasını nasıl etkileyecek?

Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat'ın güneybatısındaki el-Zehra mahallesinde, yıkılmış bir binanın enkazı arasında yürüyen genç adam, 6 Şubat 2026 (AFP)
Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat'ın güneybatısındaki el-Zehra mahallesinde, yıkılmış bir binanın enkazı arasında yürüyen genç adam, 6 Şubat 2026 (AFP)

Salem el-Rayyes

Gazze Şeridi'ndeki ateşkes anlaşmasının ikinci aşaması, sadece müzakere süreci kapsamındaki prosedürel adım değil, savaş mantığı ile çözüm mantığı arasında önemli bir dönüm noktasıydı. Ancak, son dönemdeki bölgesel değişimler ve gelişmeler, özellikle bir tarafta İsrail ve ABD, diğer tarafta İran arasındaki savaş, karşılıklı saldırılar ve bombardımanlar, bu anlaşmayı farklı bir bağlama yerleştirdi. Uygulanmasını Gazze Şeridi'nin coğrafi sınırlarını aşan daha geniş bir jeopolitik denklemin parçası haline getirdi.

Ortadoğu'daki krizler genel olarak birbirinden izole şekilde hareket etmez. İran ile askeri süreçte yaşananlar, özellikle askeri, siyasi ve bölgesel hesapların kesiştiği verimli bir zemin olan Gazze başta olmak üzere bölgesel dosyalara da hızla yansıyor.

Geçen yıl ekim ayında Hamas ile İsrail arasında Gazze'de ateşkes anlaşmasına varılıp fiilen uygulamaya başlandığında belirtilen amaç, daha sürdürülebilir güvenlik, sivil ve insani düzenlemelere geçişin bir ön adımı olarak ateşkesi sağlamlaştırmaktı. Anlaşmanın ikinci aşaması, Gazze Şeridi'ni savaş halinden daha istikrarlı geçiş yönetimine taşımayı amaçlayan bir dizi birbirine bağlı icraatlar aracılığıyla, bu dönüşümler için bir çerçeve sağlamak üzere formüle edildi.

Bu aşama, Gazze Şeridi’ne insani yardım ve ticari malların akışının artırması için daha fazla geçiş noktasının açılması ile her iki yönde de geçiş için Refah Sınır Kapısı’nın yeniden açılması konusunda bir anlaşmayı içeriyordu. Refah, Gazze'nin tek kara sınır kapısı ve İsrail ordusunun sınır kapısının kontrolünü ele geçirmesi ve tesislerini tahrip etmesi nedeniyle bir buçuk yıldan fazla bir süredir kapalıydı. Ayrıca, Gazze Şeridi'ni yönetmek ve 2007'den beri iktidarda olan fiili Hamas hükümetinin yerini almak üzere teknokrat bir Filistin ulusal komitesi kurulması konusunda da anlaşmaya varılmış ve duyurulmuştu. Bu komite, ABD Başkanı Donald Trump'ın başkanlığını yaptığı “Barış Konseyi” tarafından denetlenen siyasi girişim tarafından yönetilen, daha geniş bir uluslararası çerçeve içinde faaliyet gösterecekti. Bu yönetimin fiili hükümetten yönetim sorumluluklarını kademeli olarak devralması düşünülüyordu.

İran ile askeri çatışmanın tırmanması ve savaşın patlak vermesiyle birlikte İsrail, stratejik önceliklerini gözden geçirdi

Buna paralel olarak, Gazze Şeridi'ndeki silahların geleceği, güvenlik düzenlemelerinin denetlenmesi, ateşkese uyulup uyulmadığını gözlemlemek üzere çok uluslu bir gücün konuşlandırılması için hazırlıklar yapmak da dahil olmak üzere, uygulanması planlanan ve tartışılan bir dizi hassas güvenlik düzenlemesi de gündeme getirilmişti. Çok uluslu güç, muhtemelen açıklanmayan bir zaman çizelgesine göre İsrail güçlerinin Gazze'den kademeli olarak çekilmesiyle eş zamanlı olarak konuşlandırılacaktı. Bu düzenlemelerin bazıları, enkazın temizlenmesi ve Gazze’nin yeniden inşası da dahil olmak üzere, ateşkesi tam olarak uygulamaya yönelik adımlar olarak hayata geçirilse de bölgesel gerçekler ilk adımları olumsuz etkiledi. İsrail kendi güvenlik çıkarlarını Filistin çıkarlarının önüne koydu.

tbtbt
İsrail askeri araçları, İsrail ile Gazze arasındaki sınırın İsrail tarafından görüldüğü üzere, Gazze'nin harap olmuş bölgelerinde devriye geziyor, 21 Ocak 2026 (Reuters)

İran ile askeri çatışmanın tırmanması ve şubat ayı sonunda savaşın patlak vermesiyle birlikte İsrail, stratejik önceliklerini gözden geçirdi. Tek bir cepheye odaklanmak yerine, İsrail askeri kurumu artık İran ve Lübnan gibi birden fazla cephede savaşın ve karşılıklı askeri saldırıların genişlemesi ve diğer tarafların açık çatışmaya girmesinden duyduğu korkuyla ilgilenmeye başladı. Bu bağlamda İsrail, Gazze anlaşmasının ikinci aşamasının gereklilikleriyle, özellikle de Gazze Şeridi’nden askeri olarak çekilme konusunda daha temkinli davranmaya başladı.

Sayıyı kontrol etmesinin yanı sıra, dışarıdan Gazze'ye dönenlerden bazılarının tutuklandıklarına, dövüldüklerine, tehdit edildiklerine ve geri dönmelerini engellemek için en iğrenç hakaretlere maruz kaldıklarına dair tanıklıklar bulunuyor

İsrail, özellikle devam eden savaş ve bunun birçok cepheye genişlemesi göz önüne alındığında, Gazze anlaşmasının ikinci aşamasının uygulanmasını engellemeye dönük adımlar atması gerektiğini düşünüyor. Hatta insani tavizler ve kolaylıklar olarak görülen adımlardan geri adım atmaya çalışıyor; zira şimdi güvenlik dosyası ve bu dönemde attığı her adımın nasıl yorumlanacağı İsrail için daha önemli. İsrail askeri ve hatta siyasi kurumu, bölgesel karışıklık döneminde anlaşmada ilerlemeye çalışmaya devam etmenin ve Gazze'deki askeri varlığını azaltmanın, özellikle Tel Aviv'in daha geniş bir bölgesel askeri manevra alanını korumaya çalıştığı dönemde, İsrail içinde güvenlik riski olarak algılanabileceğine inanılıyor.

Buna ilave olarak, İsrailli askeri yetkililer açık bir stratejik ikilemle karşı karşıya: Gazze Şeridi'nde askeri varlığı sürdürmek sürekli bir askeri ve siyasi kayıp anlamına gelirken, hızlı geri çekilme de Filistinli fraksiyonların askeri güçlerini yeniden inşa etmelerine olanak sağlayacak güvenlik boşluğuna yol açabilir. Bu, İsrail için kabul edilemez bir durum, zira kendisi, Gazze'yi özellikle Lübnan’da Hizbullah’ın güç ve kapasitesini ortadan kaldırmak için güney Lübnan'da neler yapabileceğine dair bir model olarak tanıtmaya çalışıyor.

rtbgtrb
Refah Sınır Kapısı’nın Mısır tarafından Gazze'ye giren insani yardım tırları, 4 Şubat 2026 (AFP)

Şubat ayı sonunda ikinci İran savaşının patlak vermesinden bir ay önce, İsrail ordusu, Refah Sınır Kapısı’nın açılmasına onay vererek, insani yardımlar ile mahsur kalan hastaların ve refakatçilerinin her iki yönde de geçişine izin verdi. Bu adım, aylarca süren gecikme ve oyalama, ABD ve Mısır'ın İsrail siyasi liderliğine uyguladığı baskının ardından atıldı. Sınır kapısı, 2005’te kabul edilen işletme prosedürlerine göre ve Avrupalı güçlerin gözetimi altında açıldı. Ancak ordunun, günde sadece çoğunluğu hasta ve refakatçilerinden oluşan 50'den fazla yolcunun kapıdan geçişine izin vermemesi nedeniyle işler amaçlandığı gibi ilerlemedi.

Ordunun sayıyı kontrol etmesinin yanı sıra, dışarıdan Gazze'ye dönen bazı kişilerin tutuklandıklarına, dövüldüklerine, tehdit edildiklerine ve geri dönmelerini engellemek için en iğrenç hakaretlere maruz kaldıklarına dair tanıklıklar da bulunuyor. Çok geçmeden de savaş ve güvensiz emniyet koşulları bahanesiyle Refah Sınır Kapısı da dahil olmak üzere tüm geçiş noktalarının kapatıldığı duyuruldu. Gazze'deki hükümetin Medya Ofisi'nden alınan verilere göre, kapatılana kadar geçen ay sınır kapısının açık kaldığı dönemde Gazze’den ayrılan veya geri dönen Filistinlilerin sayısı bin 500'den azdı. Bunların tamamı hasta ve refakatçileriydi; yani istisnai insani nedenlerle seyahat ediyorlardı. Ordu, kapatma kararından iki gün sonra geri adım atarak mal ve yardım taşıyan tırların geçişi için ticari sınır kapılarını kademeli olarak yeniden açsa da ateşkes anlaşmasının ikinci aşamasının başında Gazze'deki Filistinliler için en önemli olumlu gelişmelerden biri olan kara sınır kapısı hakkında hiçbir bilgi vermedi.

İran savaşı, Gazze'yi sadece insani düzeyde değil, aynı zamanda anlaşmanın ikinci aşamasının en hassas konularından biri olan Gazze Şeridi’nin gelecekteki siyasi yönetimiyle ilgili olarak da gölgeledi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Gazze'yi yönetmek üzere ulusal bir teknokrat komitesi kurulması fikri (ki bu komitenin sahada hemen çalışmaya başlaması gerekiyor), sivil yönetimi Filistinli fraksiyonların askeri yapısından ayırma yönündeki uluslararası çabalar bağlamında gündeme gelmişti.

Gazze artık sadece yerel bir insani veya güvenlik meselesi değil, caydırıcılık ve nüfuz hesaplarının kesiştiği daha geniş bir bölgesel denklemin parçası olarak ele alınıyor

Bu formülün açıklanan amacı, Gazze'nin yeniden inşası sürecini başlatmaya, Filistin Ulusal Otoritesi ile Hamas arasında 19 yıl önce yaşanan bölünmenin ardından Gazze’yi kademeli olarak daha geniş Filistin siyasi sistemine yeniden entegre etmeye elverişli bir siyasi ortam oluşturmaktı. Yeniden inşa ve planların hayata geçirilmesine hazırlık olarak, 2026 Davos Konferansı'ndaki temaslar sırasında yeniden inşa planları ön planda yer aldı. Jared Kushner, Gazze'nin silahsızlandırılması veya silahların teslim edilmesi koşuluyla, Gazze Şeridi'ni iki ila üç yıl içinde yeniden inşa etmek için ABD destekli bir “Barış Konseyi” kurulduğunu açıkladı. Bu vizyon, büyük ölçekli altyapı projeleri, limanlar ve havaalanları ile Gazze'yi bol iş fırsatı sunan bir yatırım bölgesine dönüştürme taahhütlerini içeriyordu. Ancak tüm bunlar belki de İran ile savaş sona erene ve yeniden adımlar atılana kadar geçici olarak durdurulmuş bulunuyor.

Bölgesel gerilimlerin artmasıyla birlikte, Gazze'deki ateşkes anlaşmasının uygulanması, özellikle Ulusal Komite'nin ABD'nin onaylarına, kararlarına ve direktiflerine bağlı olması nedeniyle daha zor hale geldi. Daha da önemlisi, komite tüm üyeleriyle birlikte Mısır'da konuşlanarak dışarıdan faaliyet göstermeye devam ediyor. Henüz Gazze'ye geri dönerek sahadaki görevlerini yerine getirip Filistinlilerin yaşamlarında olumlu değişiklikler gerçekleştiremedi.

Görünüşe göre ABD şu anda İran'a karşı savaşıyla meşgul ve artık silahsızlanmayı müzakere etmiyor. Ayrıca, geçmişteki beklentilere göre önümüzdeki haftalarda Gazze'ye ulaşması beklenen çok uluslu gücün gelişine yönelik hazırlıklardan da bahsetmiyor. Çok uluslu gücün gelişini, İsrail ordusunun kademeli olarak çekilmesi ve geçiş noktalarının daha geniş bir şekilde açılması, Ulusal Komite'nin ise enkazı kaldırma ve savaşın tahrip ettiği yerlerin yeniden inşası aşamalarına başlama sorumluluklarını üstlenmesi izleyecekti. Bu, bölgesel çatışmanın tırmanması, İsrail liderliğinin Gazze ile ilgili önemli kararları bölgedeki stratejik durum netleşene kadar erteleme eğilimi nedeniyle, anlaşmanın ikinci aşamasının neredeyse beyin ölümünün gerçekleştiği anlamına geliyor.

Gazze artık sadece yerel bir insani veya güvenlik meselesi değil; caydırıcılık ve nüfuz hesaplarının kesiştiği daha geniş bir bölgesel denklemin parçası olarak ele alınıyor. Ortadoğu'daki çatışma çemberi ne kadar genişlerse, geçici ateşkesten kalıcı bir çözüme geçiş o kadar zorlaşır. Bu arada, Filistinliler bölgenin geleceğini belirleyecek siyasi bir atılımı beklemeye devam ediyor. Buna göre ikinci aşama ya yakında yeniden canlandırılacak ya da gömülecek. İsrail kontrolü altında güvenlik, siyasi ve insani durum değişmeden kalacak veya öngörülemeyen bir patlama Gazze'yi başlangıç ​​noktasına geri döndürecek.

* Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


İsrail’in Lübnan’ın çeşitli bölgelerine düzenlediği hava saldırılarında 37 kişi hayatını kaybetti

Lübnan’ın güneyindeki kıyı kenti Sur’da İsrail hava saldırısının hedef aldığı bir bina, 8 Mart 2026 (AFP)
Lübnan’ın güneyindeki kıyı kenti Sur’da İsrail hava saldırısının hedef aldığı bir bina, 8 Mart 2026 (AFP)
TT

İsrail’in Lübnan’ın çeşitli bölgelerine düzenlediği hava saldırılarında 37 kişi hayatını kaybetti

Lübnan’ın güneyindeki kıyı kenti Sur’da İsrail hava saldırısının hedef aldığı bir bina, 8 Mart 2026 (AFP)
Lübnan’ın güneyindeki kıyı kenti Sur’da İsrail hava saldırısının hedef aldığı bir bina, 8 Mart 2026 (AFP)

Lübnan Sağlık Bakanlığı’nın açıklamasına göre, İsrail’in dün ülkenin doğusundaki Baalbek ilçesine bağlı Şaas kasabasına düzenlediği hava saldırısında 8 kişi hayatını kaybetti. Bakanlık ayrıca, İsrail’in Sur kentine bağlı Burc eş-Şimali kasabasına gerçekleştirdiği başka bir saldırıda 4, ülkenin güneyindeki Bint Cubeyl ilçesinde ise 8 kişinin yaşamını yitirdiğini bildirdi.

Sağlık Bakanlığı, Beyrut’un güney banliyölerine yönelik bir dizi İsrail hava saldırısında şimdiye kadar 17 kişinin yaralandığını da açıkladı.

Bakanlık daha önce yaptığı açıklamada, “İsrail düşmanının Bint Cubeyl ilçesine bağlı Tebnin kasabasına düzenlediği saldırı sonucunda ilk belirlemelere göre 8 vatandaş şehit oldu” ifadesini kullandı.

Lübnan Ulusal Haber Ajansı (NNA) ise saldırının ‘yerinden edilmiş ailelerin’ yaşadığı bir binayı hedef aldığını, saldırıda aynı aileden 5 kişinin yanı sıra başka kişilerin de hayatını kaybettiğini aktardı.

Öte yandan İsrail Ordu Sözcüsü Avichay Adraee dün yaptığı açıklamada, ordunun Beyrut’un güney banliyölerinde Hizbullah’a ait altyapıları hedef alan ‘geniş çaplı bir hava saldırısı dalgası’ başlattığını duyurdu.

Adraee, saldırıların Hizbullah’a ait noktaları hedef alarak başladığını belirterek, hava savunma sistemlerinin önleme faaliyetlerinin sürdüğünü söyledi. Adraee, İsrail ordusunun ‘Hizbullah’a karşı güçlü şekilde hareket etmeyi sürdüreceğini’ ifade ederek, örgütün ‘İran rejiminin himayesinde çatışmaya katılma kararı aldığını’ öne sürdü.

Adraee ayrıca, İsrail ordusunun ‘İsrail vatandaşlarının hedef alınmasına izin vermeyeceğini’ vurguladı ve herhangi bir tehdide ‘çok güçlü bir şekilde’ karşılık verileceğini söyledi.

İsrail’in, Lübnan sınırında konuşlandırdığı askeri birlikleri Golani Tugayı’na bağlı savaşçı güçlerle takviye etmeye hazırlandığı bildirildi. Bu adımın, Hizbullah unsurlarıyla sınır köylerinin çevresinde yaşanan çatışmalara rağmen Lübnan topraklarına yönelik olası kara operasyonlarına hazırlık kapsamında atıldığı ifade edildi. Bu arada Beyrut’un güney banliyöleri dördüncü gününde de aralıksız bombardımana maruz kalırken, saldırılar bölgede geniş çaplı maddi hasara yol açtı.

İsrail güçlerinin Lübnan topraklarına birkaç farklı eksenden ilerlemeye çalıştığı belirtiliyor. Şarku’l Avsat’ın sahadaki kaynaklardan edindiği bilgilere göre, İsrail ordusu dün şafak vakti, el-Hıyam’ın güney ve doğu eksenlerine yönelik dördüncü saldırısını düzenleyerek şehir merkezine ulaşmaya çalıştı. Aynı zamanda İsrail birlikleri, 3 Mart’ta başlayan ilerlemenin devamı olarak Marun er-Ras kasabasının çevresinde de ilerleme kaydetti.