Tarihçi Raşid bin Asakir Suudi Arabistan Kuruluş Günü hakkında Şarku'l Avsat'a konuştu: Birinci Suudi Devleti’nin kuruluşunun dini boyutu abartılıyor

Bin Asakir, Birinci Suudi Devleti’nin kuruluşuyla ilgili gizemi açıklığa kavuşturdu

Hanife Vadisi'nden 1917'ne yılına ait bir kare
Hanife Vadisi'nden 1917'ne yılına ait bir kare
TT

Tarihçi Raşid bin Asakir Suudi Arabistan Kuruluş Günü hakkında Şarku'l Avsat'a konuştu: Birinci Suudi Devleti’nin kuruluşunun dini boyutu abartılıyor

Hanife Vadisi'nden 1917'ne yılına ait bir kare
Hanife Vadisi'nden 1917'ne yılına ait bir kare

Arap Yarımadası'nın özellikle merkezinin (Necid ya da diğer adıyla Yemame) tarihini, İslam'ın ilk dönemlerinden son dört asra kadar kayıt altına alan bazı kitaplarda yazılanları okuyanlar, halk arasında cahilliğin, sapkınlığın ve şirkin (çok tanrıcılık) ne kadar yaygın olduğuna atıfta bulunulduğunu hatta dini, kültürel ve bilimsel bilincin hiçbir şekilde tezahür etmediğinin vurgulandığını görecekler. Bu durum, ünlü Hanife Vadisi'nin kıyı bölgesine dağılan ve her biri kendilerine ait siyasi yapılara sahip emirliklerden biri olan Diriye Emirliği için de geçerliydi. Mahalle büyüklüğündeki topraklara sahip bu emirliklerin her biri diğerinin pahasına topraklarını genişletmeyi hayal ediyordu. Aralarında güvenliğin olmadığı ve yoksulluğun yayıldığı çatışmalar, savaşlar ve anlaşmazlıklar ortaya çıktı. Tüm bunların üzerine bir de bu küçük emirliklerin egemenliklerine son vermek ya da en azından onları kendi hamiyetleri altına almak için bekleyen bölge dışındaki düşmanların varlığı söz konusuydu. Bu emirliklerin bazıları hayatta kalmayı başarırken bazıları başaramadı. Sonuç olarak çoğu haritadan silindi.
Mani' ibn Rabi'a el-Muraydi’nin soyundan gelen yöneticilerin Diriye’den diğer bölgelere yayılan Diriye Emirliği merkezli bir devlet kurma fikrine sahip oldukları iyi bilinen bir gerçektir. Bu fikir, tam üç yüzyıl sonra Muhammed bin Suud'un ‘Birinci Suudi Devleti’ adını taşıyan devletin kurulduğunu ilan etmesiyle gerçekleşti. Bazı tarihçiler, Birinci Suudi Devleti’nin duyurulmasıyla ilgili olarak Muhammed bin Suud'un reformist çağrıyı savunmasına odaklanan tezler ortaya koymuşlar ve bunu devletin kuruluşunun temeli olarak görmüşlerdir. Ancak devletin kuruluşunun dini boyutlarını abartmışlardır. İmam Muhammed bin Suud'un reformist çağrıyı savunmasını, içeriden ve dışarıdan gelen müdahalelerle iki kez düşen, ancak üçüncü kez kurulan, modern bir devlet olarak kabul gören ve uluslararası dengelerde önemli bir yer edinen yeni devletin kuruluşunun baş motivasyonlarından biri olarak nitelemişlerdir.
Tarihçi ve Ortadoğu tarihi araştırmacısı yazar Dr. Raşid bin Asakir, Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda, o dönemin şartlarından ve Birinci Suudi Devleti’nin hangi koşullarda kurulduğundan bahsetti. Bin Asakir röportajının tam metni:

Siyasi ve sosyal sözleşme
Tarihçilerin Birinci Suudi Devleti’nin kurulmasından önceki son dört asırdan başlayarak Arap Yarımadası tarihi üzerine kaleme aldıkları kitaplarda ve tezlerde bilhassa Necid Bölgesi’nin ve cahilliğin ve sapkınlıkların yayıldığına yönelik aktardıklarını nasıl görüyorsunuz? İmam Muhammed bin Suud'un Şeyh Muhammed bin Abdulvahhab’ın (kendisine bağlı olan ve Vahhabilik olarak adlandırılan) savunduğu çağrıya verdiği destekten öncesi Necid'deki mevcut durum doğru bir şekilde aktarılıyor mu?
Orta Arabistan tarihini, özellikle Necid Bölgesi’nde kültür ve bilincin henüz tezahür etmediği ve İslam'ın ilk dönemlerinden İmam Muhammed ibn Suud'un desteğiyle Şeyh Muhammed bin Abdulvahhab arasındaki ‘reformist dava’ olarak adlandırılan davanın doğuşuna kadar sapkınlıkların yayıldığı aktarılmış ve bazı kitaplarda kaydedilmiştir. Ancak tarihi araştırmalar bu tezin hatalı ve yanlış olduğunu ortaya koymuştur. Çünkü bölge siyasi açıdan bir bütünlükten yoksun olsa da her şeyden önce dini öğretilere, Kuran’a ve Sünnet'e dayalı, Hanbeli Mezhebi’ne bağlı dini bir bütünlük vardı.
İmam Muhammed bin Suud, siyasi ve askeri ittifakların yanı sıra Şeyh Muhammed bin Abdulvahhab da dahil olmak üzere önde gelen din adamlarının desteğini alma arayışı içerisindeydi. Bu arayış, yaklaşık üç yüzyıl önce bu yeni siyasi ve sosyal sözleşmenin ortaya çıkmasıyla sonuçlandı. Halen toplumdaki dönüşüme ve bu sözleşmenin üzerine inşa edildiği temellerin ve koşulların değişmesine rağmen bu sözleşme çerçevesinde hareket ediyoruz
Bölgenin o dönemdeki tarihi ile ilgilenen tarihçiler, özellikle resmi tarihçiler ve bilim insanları herhangi bir kültürel tezahürün yahut bilimsel bir gelişimin varlığına dair herhangi bir bulguya işaret edemezken söz konusu tarihçilerin bir bölümü, bölgede cahilliğin, İslam'ın ruhuna aykırı tezahürlerin ve şirkin yaygın olduğunu söylemişlerdir. Hatta bölgede, toplumun dizginlerini emniyete alacak, İslam'la çelişen uygulamaları ortadan kaldıracak yeterli sayıda ilim insanı ve fıkıhçının (İslam hukukçusu) olmadığına işaret etmişlerdir.

Ne cahillik, ne sapkınlık ne de şirk vardı
Bir tarihçi ve araştırmacı yazar olarak, o dönemde bölgenin durumu hakkında bazı tarihçilerin anlattıklarından farklı bir durum olduğunu söyleyebilir misiniz?
El yazmaları, belgeler, şiirler, eski eserler, kitabeler ve diğer veriler, herhangi bir ulusun tarihini incelemenin, düşünce ve eğilimlerini okumanın ve varlığının doğasının ve uygarlığının inşasına ne denli katkı sağladığı hakkında bir yargıya varmanın en büyük ve en güvenilir kaynakları olduğuna şüphe yok. Birçok el yazması, belge ve şiir, Birinci Suudi Devleti’nin kurulmasından önce Necid'de cahillik ve sapkınlıkların yaygınlaştığı ve şirkin çeşitli tezahürlerinin bulunduğu döneme ilişkin yazılanlardan farklı şeyler söylüyor. Örneğin ‘Reform çağrısı’ olarak bilinen dönemde ve öncesinde yaşamış olan şair Humeydan el-Şuveyir, Ramazan ayında kılınan teravih namazının Ramazan’ın son on gününde gecenin başında ve ortasında olmak üzere ikiye bölünmesine atıfta bulunur.
Şair “Helal kazançtan zekat vermeyen ahlaksız bir tüccar, on gün bozmadan oruç tutsa bile orucu sayılmaz” şeklindeki bir başka şiirinde (İslam'ın beş şartından biri olan) zekâtın verilmesine yöneticilerin ve toplumun ne denli önem verdiğine işaret etmesi, Şeyh Muhammed bin Abdulvahhab'ın reform çağrısı öncesi Necid'deki dini duruma ilişkin başka bir göstergedir.
Şam bölgesinin önde gelen fıkıh ve hadis âlimi Evzai’nin ilim arayışıyla Riyad'a (o zamanlar Hacrulyemame deniyordu) doğru yola çıktığını, benzer şekilde, ünlü alim ve rüya tabircisi İbn Şirin’in Basra bölgesine daha iyi hizmet edebilmek amacıyla Hacrulyemame âlimlerinden ilim öğrenmek için Riyad’a gittiğini söylemek yeterli olacaktır. Aynı şekilde İshak bin el-İsrail ve İshan bin Rahveyh de hadis ilmi tahsil etmişlerdir. Hacrulyemame alimlerinden İmam Yahya bin Ebi Kesir, o dönemin hadis-i şeriflerde rivayet zinciri bilgisinin alındığı altı kişiden biri sayılmaktadır. Hacrulyemame’deki bazı ilim talebelerinin isimleri, hicri üçüncü asırda iki yüz elliden fazla âlim ve ilim talebesine ulaşmıştır. Örneğin 960 yıl önce yaşamış tarihçi ve gezgin Yakut el-Hamavi, Necidli bir şairin “Necid ne hoş, toprağı ne temiz, Necid halkının dünyası ve dini ne sağlam!” şeklindeki dizelerini aktararak Necidlilerin dinlerine olan bağlılığına işaret etmiştir.
Özetleyecek olursak Abdullah el-Bessam'ın Necid Alimleri kitabını okuyan bir kişi, 9. yüzyıldan 14. yüzyıla kadar olan dönemde yaşamış 800'den fazla Necidli âlimle tanışmış olur. Kitapta, Şeyh Muhammed bin Abdulvahhab'ın çağrısı öncesi dönemde yaşamış âlimleri saydığında sayılarının 200'den fazla olduğunu görür. İslam'ın ilk dönemlerinden itibaren Necid âlimlerinin sayılarına bakanlar hicri birinci asırdan dördüncü asra kadar 250'den fazla ilim ve hadis âlimi olduğunu göreceklerdir. Hicri beşinci asırdan yedinci asra kadar olan kesintili dönemlerde ise Necidli alimlerden bazılarının isimlerinin Müslüman ülkelerin konuştukları dillere tercüme edilen bazı kaynaklarda zikredildiğini ve bu sancakların bazılarına tercüme edildiğini görüyoruz.
Hicri yedinci asırdan sonra ise, sayılarının bin 500’ü aştığına işaret edildiğine görebiliriz. Necid illerinde ve köylerinde ise ismi duyulmamış belki de nice alimlerin olabileceği de unutulmamalı. Elime Necid Bölgesi’ndeki ailelerden birine ait çeşitli dönemlere dair sayıları bini aşan belgeler ve el yazmalar geçti. Bu belgeler ve el yazmalarında, zengin ve refah içindeki bu bölgede İslam'ın ilk dönemlerinden itibaren ilmî, sosyal ve fikri hayat hakkında toplanan faydalı bilgiler yer alıyor. Ayrıca, Osmanlı İmparatorluğu'nun altı asırdan fazla İslam dünyasına hükmettiği göz önüne alındığında ülke dışında özellikle Türkiye kütüphanelerinde korunan birçok belge bize bu konuda faydalı bilgiler sunuyor.
Hicri 10. asra ait belgeleri tesadüfen bulmamız belki de en büyük avantajımız olabilir. Bunlar arasında Suudi kraliyet ailesinin (Âl-i Suud) dedesi İbrahim bin Musa el-Muraydi ed-Dari el-Hanefi'nin İslam'dan önce ve sonra bu bölgeyi yöneten Hanife kabilesine mensup olduğunu gösteren belge de yer alıyor. Hicri 981 yılına tarihli belgeye göre İbrahim bin Musa el-Muraydi ed-Dari el-Hanefi,  Kral Abdulaziz bin Abdurrahman el-Faysal'ın onuncu kuşaktaki dedesidir. Belgede, dönemin bölgedeki diğer yerel emirleriyle birlikte Emir İbrahim bin Musa el-Muraydi ed-Dari el-Hanefi'nin Arap Yarımadası’nın doğusundan batısına doğru yol alırken Necid'den geçen hacıları koruduğuna işaret ediliyor.

Zengin bir medeniyet ve miras
Bu alanda çalışmalar yaptığınız kitabınızı tamamladınız mı?

Baş tarihçi, okuyucu, bilgin ve bilge bir eleştirmen olarak kabul edilen Kral Selman, benim ve birçok araştırmacının özelde Suudi Arabistan Krallığı'nın ve genel olarak Arap Yarımadası'nın tarihiyle ilgili araştırmalarını kolaylaştırdı. Kral Selman, çeşitli bilim, tarih, edebiyat ve soy ağacı alanlarında kaleme alınanların birçoğunu iyi bilir. Aynı şekilde Veliaht Prens Muhammed bin Selman, sağduyulu bir okuyucudur. Birinci, ikinci ve üçüncü Suudi Devleti dönemleri ile ilgili tarih okumaları yapıyor. Başka kimsenin erişemeyeceği bilgi ve araştırmalara sahiptir ve bu konuda bilgi ve tarihsel inceleme açısından uzun sohbetler yapabilir.  Veliaht Prens, ülkemizin mirası olan tarihi belgelere ve Suudi Arabistan Krallığı'na gösterilen özen de dahil olmak üzere şu an tanık olduğumuz kapsamlı gelişim süreçlerini yönetiyor.
Bu alanda yaptığım çalışmalarla ilgili sorunuza gelince bir süre önce, el-Uyayna, ed-Diriye, Irka, el-Masani’, Riyad, Menfuha’yı kapsayan Necid Bölgesi’ni oluşturan bölgelerden biri olan el-Arid bölgesi ile ilgili çalışmaya başladım. Kraliyet ailesine ait Necid Bölgesi’ndeki ilmî hayat, bu bölgenin alimleri, aileleri, mekanları, sosyal hayatı ve mirası ile ilgili belgelerden oluşan bir koleksiyonun yanı sıra topladığım birçok belgeyi ve el yazmasını inceledim. Bu ülkenin tarihi, medeniyeti ve mirası açısından zengin olduğunu gösteren sonuçlar çıkardım.

Tarihçi Hüseyin Bin Ganem Kurucu Kral’dan bahsetmeyi ihmal etti
Şeyh Muhammed bin Abdulvahhab'ı eleştirenlerin belki de en önemlileri tarihçi Hüseyin Bin Ganem olmak üzere bazı tarihçilerin anlattıklarına dayanarak geçmişte ve günümüzde ‘Vahhabilik’ olarak adlandırılan mesele hakkında ortaya attıklarının tamamını olumsuz olarak görüyor musunuz?
Miladi 1810 yılında vefat eden tarihçi Hüseyin bin Ganem, 1727 yılında Birinci Suudi Devleti’nin kuruluşunda henüz doğmamıştı. İmam Muhammed bin Suud ile Şeyh Muhammed bin Abdulvahhab’ın 1744’teki görüşmeleri sırasında dahi henüz üç yaşında olduğu ve El-Ahsa bölgesinde doğduğu biliniyor. Hüseyin Bin Ganem’in yazdıklarını okuyanlar, Şeyh Muhammed bin Abdulvahhab'ın kişiliğine, geçmişine ve yöntemine yönelik bahsettiği olaylarda abartılı ve kafiyeli bir dil kullandığını göreceklerdir. Bu da insanlara Şeyh’in sanki ondan bunu yazmasını istemiş olduğunu düşündürüyor. Bunun yanında Bin Ganem’in kitabını okuyan bir kişi, kitapta Suudi Arabistan devletinin ilk kurucusu Muhammed bin Suud'un ve Suud ailesinin önde gelen isimlerinin beşeri ve fikri yönlerinden bahsedilmediğini hemen fark eder. Bin Ganem ‘Fikir Bahçesi’ adlı kitabında, örneğin Necid Bölgesi’nde şirkin yaygın olduğunu ileri sürerken, kendisiyle aynı fikirde olmadığımız bir takım görüşlere de yer vermiştir. Onu takip eden hem Batılı hem de yerel tarihçiler, o dönemi ele alırken doğru olduklarını düşündükleri bu görüşleri aktardılar.
Büyük fetih ve güvenlik ihtiyacı

Bu konuda uzman olmanız nedeniyle dönemin gerçek tablosunu nasıl özetliyorsunuz?
Bölge tarihindeki en büyük olay ya da diğer bir deyişle en büyük fetih veya büyük dönüşüm, hicri 1139 yılında Arap Yarımadası'ndaki ilk merkezi devlet olan Suudi Devleti’nin kurulmasıdır. Savaşların ve çatışmaların yaşandığı bu bölgede, bölge sakinlerinin güvenliğini sağlamak için böyle bir devletin kurulması gerekiyordu. Bu da ancak önde gelen askeri, fikri ve idari yeteneklere sahip bir şahsiyetin yapabileceği bir iştir. Koşulların, güvenliği sağlayacak, zalimi caydıracak ve umut vaat edecek bir devletin kurulması için uygun olduğu bir zamanda bunu yaptı. Muhammed bin Suud ve ondan sonraki yöneticiler, dışarıdan bir müdahale ile düşen Birinci Suudi Devleti’nin ardından İkinci Suudi Devleti’nin kurulmasına ve ardından Kral Abdulaziz tarafından da Üçüncü Suudi Devleti’nin kurulmasına kadar birçok başarıya imza attılar. Suudi Devleti, bugün adı dünya haritasında önemli bir yeri olan bir ülke haline gelmiştir.
Muhammed bin Suud ve onun çabaları ve fikirleri hakkında halen daha fazla araştırma yapılması, çabalarının konferanslar, araştırmalar ve belgeseller aracılığıyla, ülkesinin birliğine ve bağımsızlığına, adaletin tecellisine ve kendisinden sonraki nesillere olan samimi inancına karşı bir hak ve görev olarak öne çıkarılması gerekiyor.



Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu Şarku’l Avsat’a konuştu: Suudi Arabistan ile demiryolu koridorunun maliyetleri ve finansmanı yıl sonuna kadar netleşecek

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu (Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı)
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu (Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı)
TT

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu Şarku’l Avsat’a konuştu: Suudi Arabistan ile demiryolu koridorunun maliyetleri ve finansmanı yıl sonuna kadar netleşecek

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu (Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı)
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu (Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı)

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu, Suudi Arabistan ile Türkiye arasındaki stratejik demiryolu koridoru projesine ilişkin maliyet, yatırım ihtiyaçları ve finansman modelini belirlemeye yönelik detaylı çalışmaların, teknik heyetler tarafından 2026 yılı sonuna kadar tamamlanmasının planlandığını açıkladı.

Şarku’l Avsat’a özel bir mülakat veren Uraloğlu, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın ortaya koyduğu güçlü siyasi iradenin, bu tarihi projenin önündeki tüm mali ve operasyonel engellerin aşılmasında temel itici gücü oluşturduğunu vurguladı. Uraloğlu, hattın hasar gören 400 kilometrelik kısmının rehabilitasyonu için Ürdün ve Suriye ile net mutabakatların sağlandığına dikkat çekerek, bu projenin Hürmüz Boğazı’nda yaşanan gerilimler karşısında Körfez ve dünya tedarik zincirini güvence altına alacak güvenli, jeopolitik bir alternatif olacağını ifade etti.

Söz konusu projenin Körfez ile Avrupa arasında, diğer ulaşım koridorlarını destekleyen ve bölgesel entegrasyonu güçlendiren yeni ve benzersiz bir ticari omurga oluşturma potansiyeline sahip olduğunu belirten Uraloğlu, stratejik hedefin sadece belirli ülkelere erişim sağlamak olmadığını, tüm Avrupa kıtasını kapsayacak entegre ve sürdürülebilir bir ulaşım ağı kurmayı amaçladıklarını kaydetti.

Uraloğlu, 9 Haziran’da Suudi Arabistan Ulaştırma ve Lojistik Hizmetler Bakanı Salih el-Casir ile demiryolları ve lojistik hizmetlerini kapsayan bir mutabakat zaptı imzalamıştı.

Sınır geçişlerinin ve pasaport işlemlerinin kolaylaştırılması

Pasaport işlemleri ve sınır geçişlerine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Uraloğlu, bu aşamada önceliklerinin fiziksel altyapıyı oluşturmak ve eksik bağlantıları tamamlamak olduğunu ifade etti. Bu hatta yönelik uzun vadeli vizyonlarının sadece yük taşımacılığı ile sınırlı olmadığını, aynı zamanda yolcu taşımacılığını da kapsadığını belirten Uraloğlu, bu doğrultuda sınır geçiş işlemlerinin kendileri için büyük önem taşıdığını vurguladı.

vfebthy
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu ile Suudi Arabistan Ulaştırma ve Lojistik Hizmetler Bakanı Salih el-Casir, iki mutabakat metninin imzalanmasının ardından el sıkışırken (X)

Güvenli, hızlı ve etkin bir sistem kurmayı hedeflediklerini dile getiren Uraloğlu, bu amaçla bazı yeni ve somut düzenlemeleri hayata geçirdiklerini aktardı. Uraloğlu, sürücü vize sürelerinin 15 günden bir yıla çıkarılması ve işlemlerin daha hızlı tamamlanması için gerekli belgelerin yeniden düzenlenmesi gibi adımlar attıklarını kaydetti. Pasaport işlemlerini ve sınır kapılarındaki süreçleri hızla iyileştirmek için çalıştıklarını ifade eden Uraloğlu, bu hattın yük taşımacılığının ötesine geçerek insanları birbirine yakınlaştırma, kültürel ve sosyal etkileşimi artırma misyonu taşıdığını sözlerine ekledi.

Uraloğlu, projenin nihai uygulama modelinin ve katılımcı şirketlerin, yürütülen teknik çalışmaların tamamlanmasının ardından tamamen netleşeceğini belirtti. Türkiye’nin ulaştırma alanında dünyanın en güçlü mühendislik ve müteahhitlik kapasitesine sahip ülkelerinden biri olduğuna dikkat çeken Uraloğlu, her şeyin planlandığı gibi gitmesi halinde Türk şirketlerinin bu kıtalararası projede önemli ve öncü bir rol oynayacağını vurguladı.

Ürdün-Suudi Arabistan ve Suriye-Türkiye hattı

Ürdün-Suudi Arabistan ve Suriye-Türkiye hatlarının detaylarına ilişkin konuşan Uraloğlu, teknik çalışmaların yoğun bir şekilde sürdürüldüğü bir aşamada olunduğunu belirtti. Teknik ekiplerin saha incelemelerine devam ettiğini aktaran Uraloğlu, yenileme yapılacak bölümlerin, tamamen yeniden inşa edilecek kısımların ve her bir sektör için gerekli yatırım miktarının belirlenmekte olduğunu ifade etti. Şu anki temel hedeflerinin hat güzergahı boyunca tam ihtiyaçları ve gerekli teknik çalışmaları netleştirmek olduğunu dile getiren Uraloğlu, işlerin planlandığı gibi gitmesi halinde yıl sonuna kadar maliyetler, yatırım ihtiyaçları ve finansmana yönelik daha net bir çerçevenin ortaya çıkacağını, ardından ilgili ülkelerle doğrudan ortak yatırım programı ve detaylı uygulama planı üzerinde çalışmaya başlayacaklarını kaydetti.

Projenin öngörülen finansman hacmi ve mali karşılanma mekanizması hakkında Şarku’l Avsat’a açıklamalarda bulunan Uraloğlu, bu aşamada toplam maliyete ilişkin kesin bir rakam telaffuz etmek için henüz erken olduğunu söyledi. Öncelikle yapılması gerekenin, sahadaki gerçeklere dayalı olarak gerekli yatırımları tam olarak belirlemek olduğunu ifade eden Uraloğlu, teknik çalışmaların tamamlanmasıyla birlikte mali tablonun daha net ve kesin bir şekilde ortaya çıkacağını sözlerine ekledi.

Liderlik iradesi ve esnek finansman alternatifleri

Uraloğlu sözlerine şu ifadelerle devam etti: “Bununla birlikte, burada finansmandan bile önce en önemli unsur, siyasi iradenin mevcudiyetidir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman, bu tarihi projeyi hayata geçirmek için güçlü ve kararlı bir irade ortaya koymuşlardır. Bu durum bizim için en önemli unsuru ve temel itici gücü temsil etmektedir.”

Aynı bağlamda açıklamalarını sürdüren Uraloğlu, “Siyasi irade ve ortak vizyon sağlandıktan sonra finansman modelleri büyük bir esneklikle geliştirilebilir. Devletlerin kamu kaynakları, uluslararası finans kuruluşlarından destek alınması veya farklı yatırım modellerinin benimsenmesinin yanı sıra kamu-özel sektör ortaklığı finansman seçenekleri de değerlendirilebilir. Bu nedenle şu anki en yüksek önceliğimiz, teknik çalışmaları tamamlamak ve net, onaylanmış bir mühendislik projesi sunmaktır. Nihai finansman modeli, bu aşamadan sonra ilgili ülkeler arasında yapılacak ortak değerlendirmeler ve anlaşmalar doğrultusunda belirlenecektir” ifadelerini kullandı.

Ulaşım, stratejik bir güvenlik unsurudur

Jeopolitik boyutlara ilişkin değerlendirmesinde bulunurken son yıllarda yaşanan pandemi, bölgesel çatışmalar ve küresel krizlerin net bir gerçeği ortaya koyduğunu belirten Uraloğlu, ulaştırma koridorlarının sadece ekonomik ve ticari araçlar olmadığını, aynı zamanda son derece hassas stratejik güvenlik unsurları olduğunu ifade etti. Uraloğlu, bu nedenle ülkeler arasındaki iş birliğinde bağlanabilirliğin temel ve kalıcı bir odak noktası haline geldiğini vurgulayarak, küresel ticaretin sürdürülebilirliğinin, enerji arz güvenliğinin ve tedarik zincirlerinin istikrarının tamamen güçlü ve korunaklı ulaşım ağlarına bağlı olduğunu kaydetti.

Açıklamalarını sürdüren Uraloğlu, Türkiye’nin Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarının kesişim noktasındaki benzersiz stratejik konumu sayesinde bölgesel ve küresel ticaret ağlarında merkezi ve hayati bir konumda yer aldığını belirtti. Suudi Arabistan’ın ise Körfez bölgesinde ve dünyada en önemli, en güçlü ekonomik güçlerden biri olduğunu ifade eden Uraloğlu, iki ülke arasında ulaştırma sektöründe yapılacak iş birliğinin sadece Ankara ile Riyad arasındaki ikili ilişkileri güçlendirmekle kalmayacağını, aynı zamanda Körfez’den Avrupa’ya, Akdeniz’den Karadeniz’e kadar uzanan geniş bir coğrafyanın ticari ve lojistik yapısının gelişmesine de etkin bir katkı sağlayacağını vurguladı.

sdcdsc
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu ile Suudi Arabistan Ulaştırma ve Lojistik Hizmetler Bakanı Salih el-Casir, iki mutabakat metninin imzalanmasının ardından el sıkışırken (X)

Uraloğlu, son dönemde Suudi Arabistan-Türkiye ilişkilerinin büyük bir ivme kazandığını ve gözle görülür bir gelişme kaydettiğini belirtti. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İki Kutsal Caminin Hizmetkarı Kral Selman bin Abdulaziz ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın ortaya koyduğu güçlü iradenin iki ülke arasındaki iş birliğini daha geniş ve kapsamlı stratejik temellere oturttuğunu ifade eden Uraloğlu, bu durumun sadece geleneksel ticaret ve yatırım alanlarında değil; ulaştırma, lojistik, enerji ve kıtalararası bağlantı gibi geleceği şekillendirecek hayati alanlarda da somutlaşan ortak bir vizyon yarattığına dikkat çekti.

Teknolojik ve dijital ortaklık

Uraloğlu sözlerini şöyle sürdürdü: “Bu bağlamda, özellikle demiryolu sektöründe son derece vaat edici fırsatlar görüyoruz. Yakın zamanda Riyad’da imzaladığımız mutabakat zabıtları ile demiryolu sektöründe teknik iş birliği, lojistik hizmetlerin geliştirilmesi, modern ulaşım teknolojileri, dijitalleşme, bakım ve işletme faaliyetleri, emniyet ve güvenlik uygulamalarının yanı sıra karşılıklı eğitim faaliyetleri de dahil olmak üzere birçok alanda ortak ve kapsamlı bir iş birliği zemini oluşturduk. İş birliğimiz sadece yük taşımacılığı ile sınırlı kalmayıp yolcu taşımacılığını, turizm hareketliliğini, dini ziyaretleri ve halklarımız arasındaki insani etkileşimin artırılmasını da kapsıyor.”

Açıklamalarına devam eden Uraloğlu, “Biz sadece bugünün mevcut ihtiyaçlarını karşılamayı değil, geleceğin kapsamlı ulaşım sistemlerini inşa etmeyi planlıyoruz. Tam da bu nedenle, Körfez bölgesini Türkiye üzerinden Avrupa’ya bağlayacak yeni demiryolu hatları kurmak için çalışıyoruz. Şu anda Suudi Arabistan’dan başlayan, Ürdün ve Suriye üzerinden Türkiye’ye ulaşan ve ardından tamamen Avrupa demiryolu ağına entegre olacak bir güzergâh üzerinde teknik çalışmalar yürütüyoruz. Bu hat tamamlanıp faaliyete geçtiğinde, Körfez bölgesinden Avrupa’ya daha hızlı, daha güvenli ve daha sürdürülebilir bir şekilde yük taşımak mümkün olacak” dedi.

Riyad’da imzalanan iki mutabakat zaptının geleneksel teknik iş birliğinin ötesine geçerek lojistik ve dijital derinliğe ulaştığını vurgulayan Uraloğlu, günümüz ulaştırma sektöründeki rekabetin sadece fiziksel altyapıyla sınırlı olmadığını, aynı zamanda dijital altyapıyı, akıllı lojistik sistemlerini, veri yönetimini ve sınır geçiş işlemlerinin hızlandırılmasını da kapsadığını belirtti. Uraloğlu, “İki ülke arasındaki stratejik iş birliğini sadece demiryolu rayları döşemek veya tren işletmekten ibaret görmüyoruz” şeklinde konuştu.

Suriye ve Ürdün ile bölgesel uzlaşma

Demiryolu bağlantısı konusunda Suriye ve Ürdün taraflarıyla varılan mutabakatın niteliğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Uraloğlu, bu projenin sadece Türkiye ve Suudi Arabistan ile sınırlı kalmayıp coğrafi güzergâh üzerinde yer alan diğer ülkeleri de merkezine alan geniş kapsamlı bir bölgesel entegrasyon projesi olduğunu ifade etti. Uraloğlu, temel hedeflerinin Körfez bölgesinden başlayarak Ürdün ve Suriye üzerinden Türkiye’ye uzanan ve oradan Avrupa’ya bağlanan kesintisiz bir demiryolu koridoru oluşturmak olduğunu belirterek, bu stratejik çerçevede koridorun geliştirilmesi ve canlandırılması konusunda hem Suriye hem de Ürdün ile net mutabakatlara varıldığını açıkladı.

Suudi Arabistan tarafında şu anda Ürdün sınırına kadar uzanan gelişmiş ve güçlü bir demiryolu altyapısının mevcut olduğunu aktaran Uraloğlu, Türkiye tarafında ise demiryolu ağının sınır hattındaki Gaziantep, Kilis ve İslahiye bölgelerine yüksek etkinlikle ulaştığını kaydetti. Bu doğrultuda, Suriye ve Ürdün kısımlarındaki bağlantının kurulması ve rehabilite edilmesinin projenin en acil ve ana eksenlerinden birini oluşturduğunu belirten Uraloğlu, yapılan ilk değerlendirmelere göre Suriye ve Ürdün’den geçen yaklaşık 400 kilometrelik bir bölümde yenileme, rehabilitasyon ve yeni yatırımlara ciddi ihtiyaç duyulduğunu, bazı kesimlerde mevcut hatların iyileştirilmesinin yeterli olacağını, bazı kesimlerde ise tamamen yeni inşaatların gerekeceğini ifade etti.

Şu anki önceliklerinin hattın mevcut fiili durumunu belirlemek, teknik ihtiyaçlarını ve mali yatırım gereksinimlerini tam bir hassasiyetle tespit ederek yıl sonuna kadar net bir çerçeve ortaya koymak olduğunu dile getiren Uraloğlu, bu hayati projeyi sadece ulaştırma sektörüne yapılan soyut bir yatırım olarak görmediklerini, bölge ülkelerini birbirine daha güçlü ve sağlam bağlarla bağlayan, ticaret, lojistik ve kapsamlı bölgesel ekonomik hareketlilik alanlarında olağanüstü kazanımlar ve geri dönüşler sağlayacak stratejik ve egemen bir girişim olarak değerlendirdiklerini sözlerine ekledi.

Jeopolitik alternatifler

Uraloğlu’na göre bölgesel çatışmalar, Körfez bölgesindeki hızlı gelişmeler ve Hürmüz Boğazı çevresinde süregelen gerilimler, mevcut geleneksel ulaşım koridorlarının ne kadar kırılgan olduğunu dünyaya net bir şekilde gösterdi ve sürdürülebilir alternatiflerin güçlendirilmesi gerekliliğini ortaya koydu. Bu kapsamlı anlayıştan yola çıkarak Türkiye’nin uluslararası bağlantıları güçlendirmek adına büyük stratejik projeler geliştirdiğini belirten Uraloğlu, Orta Koridor’un Çin’den Avrupa’ya uzanan ticaret akışları için güvenilir ve etkin bir alternatif sunduğunu, Kalkınma Yolu Projesi’nin ise Arap Körfezi’ni Irak üzerinden doğrudan Avrupa’ya bağlayan yeni bir lojistik altyapı oluşturmayı hedeflediğini kaydetti.

Suudi Arabistan-Türkiye demiryolu projesini bu kapsamlı lojistik vizyonun temel tamamlayıcı unsurlarından biri olarak gördüklerini ifade eden Uraloğlu, bu hattın Körfez bölgesinden Avrupa’ya giden sevkiyatlar için çoklu ve esnek seçenekler sunacağını, böylece tedarik zincirlerinin esnekliğini artırarak küresel ticaret hareketini olası kriz ve aksamalara karşı koruyacağını, özellikle demiryolu taşımacılığının daha hızlı, daha ekonomik ve daha sürdürülebilir bir lojistik yapı garanti ettiğini vurguladı.

Projenin kıtasal ve uluslararası boyutlarına dikkat çeken Uraloğlu, bu eksenin Orta Koridor ve Kalkınma Yolu ile birlikte ele alındığında, Avrupa’dan Körfez’e, Ortadoğu’dan Asya’nın derinliklerine kadar uzanan geniş bir coğrafyada uluslararası ticaretin yapısını kökten etkileme potansiyeline sahip olduğunu belirtti. Uraloğlu, birbirini dışlayan değil, aksine tamamlayan entegre ve bağlantılı koridorlar aracılığıyla küresel ticaret hareketini daha güvenli ve kesintisiz hale getirmeyi amaçladıklarını ifade etti.

Türkiye’nin altyapı hazırlığına değinen Uraloğlu, Marmaray ve Bakü-Tiflis-Kars demiryolu hattı gibi stratejik projeler sayesinde Asya ile Avrupa’yı doğrudan birbirine bağlayan kesintisiz bir demiryolu hattı kurmayı başardıklarını aktardı. Yavuz Sultan Selim Köprüsü üzerinden geçmesi planlanan yeni demiryolu hattı ve şu anda yapımı devam eden Halkalı-Kapıkule Yüksek Hızlı Tren projesi gibi yeni yatırımların, Türkiye’nin Avrupa kıtasıyla tam entegrasyonunu benzeri görülmemiş bir seviyeye taşıyacağını vurguladı.

Ülke genelinde 4 bin kilometreden fazla yeni demiryolu hattı inşa edildiğini ve kıtalararası koridorların kapasitesinin artırıldığını açıklayan Uraloğlu, bu adımların Türkiye’nin merkezi bir çekim merkezi ve stratejik bir kesişim noktası olma konumunu pekiştirdiğini belirtti. Uraloğlu, bölgesel bağlantının tamamlanması ve eksik hatların rehabilitasyonunun ardından, Suudi Arabistan’dan hareket eden bir yük treninin Ürdün, Suriye ve Türkiye üzerinden Avrupa’daki birçok varış noktasına ve başkente doğrudan ve sorunsuz bir şekilde ulaşabileceğini ifade etti.

Entegrasyonun boyutları ve Avrupa’nın kazanımları

Ağın kapsamının genişletilmesiyle ilgili olarak Uraloğlu, projenin ilk aşamada Suudi Arabistan, Türkiye, Ürdün ve Suriye arasında şekillendiğini, ancak ikili görüşmeler ve tartışmaların gelecek dönemlerde hattın Katar, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Kuveyt ve Umman gibi diğer Körfez ülkelerini de kapsayacak şekilde genişletilmesi olasılığını içerdiğini açıkladı.

Avrupa tarafı açısından jeoekonomik getirilere değinen Uraloğlu, Avrupa için en belirgin kazancın Arap Körfezi bölgesiyle daha doğrudan ve güvenli bir lojistik bağ kurulması olduğunu belirtti. Özellikle Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinin; enerji, petrokimya ve çeşitli endüstriyel ürünler sektörlerinde Eski Kıta’nın en önemli stratejik ortakları arasında yer alması ve iki taraf arasındaki devasa karşılıklı yatırım hacmi nedeniyle bu hattın, karşılıklı ticari akışları daha düzenli ve daha yüksek bir kesinlikle öngörülebilir kılacağını ifade etti.

Uraloğlu sözlerini şöyle sürdürdü: “Avrupa, son dönemde yaşanan art arda krizler nedeniyle tedarik zincirlerini kısaltmaya, daha güvenli, çeşitlendirilmiş ve bağımsız hale getirmeye ciddi şekilde odaklanmış durumda. Tam da bu noktada bu stratejik koridor, Avrupalıların lojistik seçeneklerini zenginleştiren yenilikçi bir rota olarak öne çıkıyor. Buradaki rekabet meselesi sadece mali maliyetle sınırlı olmayıp, esas olarak zaman hızı, sürekli erişim kolaylığı ve varış zamanının tam olarak öngörülebilirliği unsurlarını kapsıyor.”

Şarku’l Avsat ile gerçekleştirdiği mülakatın sonunda Uraloğlu, lojistik maliyetler üzerindeki kesin etkilerin ve detaylı rakamların ancak hattın nihai teknik ve mühendislik yapısının belirlenmesi ve hat üzerinden geçmesi beklenen fiili taşımacılık hacimlerinin tespit edilmesinden sonra netleşeceğini açıkladı. Demiryolu taşımacılığının diğer yöntemlere kıyasla sağladığı büyük ve belirgin ölçek ekonomisi ile sınır kapılarında sunulacak prosedür ve gümrük kolaylıkları göz önüne alındığında, projenin hem bölge ülkeleri hem de Avrupa için muazzam ekonomik ve kalkınma faydaları ile geri dönüşler sağlayacağına tam anlamıyla güvendiklerini belirten Uraloğlu, hattın uzun vadede uluslararası ticaret hareketini güçlendirmeye, yatırımları teşvik etmeye ve kapsamlı bölgesel ekonomik entegrasyonu derinleştirmeye güçlü bir şekilde katkıda bulunan bir dönüm noktası olacağını ifade etti.


Trump’ın başdanışmanı Boulos Şarku’l Avsat’a konuştu: Sudan’da askeri çözüm yok

Massad Boulos’un, geçtiğimiz Şubat ayının ortasında Münih Güvenlik Konferansı’na katılımı sırasında (X hesabı üzerinden)
Massad Boulos’un, geçtiğimiz Şubat ayının ortasında Münih Güvenlik Konferansı’na katılımı sırasında (X hesabı üzerinden)
TT

Trump’ın başdanışmanı Boulos Şarku’l Avsat’a konuştu: Sudan’da askeri çözüm yok

Massad Boulos’un, geçtiğimiz Şubat ayının ortasında Münih Güvenlik Konferansı’na katılımı sırasında (X hesabı üzerinden)
Massad Boulos’un, geçtiğimiz Şubat ayının ortasında Münih Güvenlik Konferansı’na katılımı sırasında (X hesabı üzerinden)

ABD Başkanı Donald Trump’ın Arap ve Afrika işlerinden sorumlu kıdemli danışmanı Massad Boulos, Sudan’daki sahadaki karmaşık tabloya rağmen Washington’ın gerilimi düşürme sürecinin başarı şansına hâlâ inandığını belirterek, yıllardır süren çatışmada “askeri bir çözüm olmadığını” söyledi. Boulos, çatışan taraflara yönelik dış mali ve askeri desteğin durdurulmasının önemini vurguladı.

Boulos, Şarku’l Avsat’a verdiği özel demeçte Sudan’daki gelişmelerin yanı sıra bölgesel dosyalar ve Etiyopya’nın Hedasi (Rönesans) Barajı anlaşmazlığına da değinerek, “Gerilimin azaltılması ve kalıcı bir çözüme ulaşılması için uygulanabilir bir yol var. Bu süreç, tarafların kendilerine sunulan insani ateşkesi ön koşulsuz kabul etmesiyle başlıyor” dedi.

Sudan’daki tüm tarafların yükümlülüklerini yerine getirmesi gerektiğini ifade eden Boulos, “Düşmanlıkların sona erdirilmesi, insani yardımların tam, güvenli ve engelsiz şekilde ulaştırılması gerekiyor. İnsani yardımlar konusunda hiçbir ön koşul veya siyasallaştırma olmamalı” diye konuştu.

Gerçek bir ateşkes ilerlemesinin neden geciktiğine ilişkin soruya ise Boulos, “Sorumluluk Hem Hızlı Destek Kuvvetleri’nin hem de Sudan ordusunun omuzlarında. Tarafların insani ateşkese ulaşması ve buna bağlı kalması, vahşetin sona ermesi ve Sudan halkının yaşadığı büyük acıların hafifletilmesi için gerekli” yanıtını verdi.

Boulos, Suudi Arabistan, Mısır, ABD ve BAE’den oluşan dörtlü grubun müzakere edilmiş bir çözüm ve uygulanabilir bir siyasi yol konusunda hemfikir olduğunu belirterek, “Herkes Sudan’daki bu vahşetin sona ermesini ve istikrarın sağlanmasını istiyor. Çünkü sürdürülebilir bir askeri çözüm yok” ifadelerini kullandı.

dscfdebfd
Boulos’un, geçtiğimiz Nisan ayının ortasında Berlin’de Sudan’daki insani krizi ele almak üzere düzenlenen konferansa katılımı sırasında (X hesabı üzerinden)

ABD’li yetkili ayrıca, çatışan taraflara sağlanan dış mali ve askeri desteğin kesilmesinin önemini yineleyerek, “Hem Hızlı Destek Kuvvetleri hem de Sudan ordusu çatışmaları durdurmalı, insani yardımların ülkenin tüm bölgelerine engelsiz ulaşmasına izin vermeli, sivilleri korumalı ve kapsayıcı bir diyaloga dayalı kalıcı müzakere edilmiş barış için adım atmalı” dedi.

Hedasi Barajı

Boulos, 20 Nisan’da Kahire’ye giderek Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ile görüştü. Görüşmede Etiyopya’nın Hedasi Barajı krizi de ele alındı.

Boulos, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Başkan Trump’ın Ocak 2026’da ABD’nin Mısır ile Etiyopya arasında Hedasi Barajı konusunda “sorumlu ve nihai bir çözüme ulaşılması” için yeniden arabuluculuğa hazır olduğunu dile getirdiğini söyledi.

ervfrbvf
Mısır Cumhurbaşkanı’nın, geçtiğimiz 20 Nisan’da Trump’ın kıdemli danışmanı ile gerçekleştirdiği görüşme sırasında (Boulos’un X hesabı üzerinden)

ABD’nin Nil Nehri konusunda tüm tarafların ihtiyaçlarını dikkate alan diplomatik bir çözümü desteklediğini belirten Boulos, “Kapsamlı bir anlaşmaya ulaşmanın mümkün olduğuna inanıyoruz. Bunun müzakere edilmesi ve sonuçlandırılması için destek vermeye hazırız” dedi.

Mısır, 2024 yılında Etiyopya ile yıllardır süren Hedasi Barajı müzakerelerini, Kahire’nin açıklamasına göre “Etiyopya tarafında siyasi irade eksikliği” nedeniyle durdurmuştu. Addis Ababa ise barajın “kalkınma amacı taşıdığını ve aşağı kıyıdaş ülkelere zarar vermeyi hedeflemediğini” savunuyor.

Doğu Kongo krizi

Sudan ve Etiyopya dosyalarının yanı sıra üçüncü yılına giren Doğu Kongo’daki gerilim de gündemde yer aldı. Washington bölgede tansiyonu düşürmek için önemli bir rol oynuyor.

Boulos, “Şiddetli çatışmayı sona erdirme imkânı var” diyerek, Trump’ın Demokratik Kongo Cumhuriyeti ile Ruanda arasında “tarihi bir barış anlaşması” imzalandığını açıkladığını hatırlattı.

“Bu anlaşma, 30 yıldır süren inanılmaz derecede şiddetli çatışmayı sona erdirecek bir barış yolu sunuyor. Hiçbir şey kolay değil” diyen Boulos, Katar’ın ABD ve diğer taraflarla birlikte çatışmanın sona erdirilmesinde oynadığı role teşekkür ettiklerini ifade etti.

Afrika Birliği, Togo ve İsviçre’nin de müzakereleri destekleme konusunda önemli roller üstlendiğini belirten Boulos, ABD’nin Doğu Kongo’daki devam eden şiddetten büyük endişe duyduğunu ve bölgesel ortaklarla ateşkesi güçlendirmek için yakın çalıştığını söyledi.

Boulos, “Ruanda’nın M23 hareketine verdiği desteği sona erdirmesi ve Washington anlaşmaları uyarınca Doğu Kongo’dan çekilmesi gerekiyor” dedi.

Diplomatik çabaların sürdüğünü belirten ABD’li yetkili, “Tarafların yükümlülüklerini yerine getirmesini sağlamak için elimizdeki tüm araçları kullanmayı sürdüreceğiz. Devam eden diplomatik görüşmelere ilişkin başka yorumumuz yok” ifadelerini kullandı.

İran savaşı

Trump’ın Arap ve Afrika işlerinden sorumlu kıdemli danışmanı Boulos, İran’a yönelik sert eleştirilerde bulunarak Washington’ın tutumunda geri adım olmadığını, özellikle de İran’ın nükleer silah edinmesine karşı olduklarını vurguladı.

Boulos, “İran, dünyada devlet düzeyinde terörizmin bir numaralı destekçisidir. Hizbullah, Hamas, Husiler, Taliban, El Kaide ve diğer terör ağlarını destekliyor” dedi.

İran Devrim Muhafızları’nın ABD ve Avrupa Birliği dâhil birçok ülke tarafından yabancı terör örgütü olarak sınıflandırıldığını belirten Boulos, İran rejimindeki bazı isimlerin de terörist olarak tanımlandığını söyledi.

ABD’nin Tahran konusundaki pozisyonunun değişmediğini ifade eden Boulos, “Amerikan tutumu açık ve nettir: İran’ın nükleer silah sahibi olmasına izin verilemez” diye konuştu.

Şubat ayının sonunda İsrail ve ABD, İran’a karşı savaş başlatmış, ardından Washington 8 Nisan’da yürürlüğe giren bir ateşkes ilan etmişti. Pakistan’ın arabuluculuğunda yürütülen süreç, dünya ekonomilerini etkileyen çatışmanın tamamen sona erdirilmesini hedefliyor.


İtalya Savunma Bakanı’ndan Şarku’l Avsat’a konuştu: Aspides misyonunu Hürmüz Boğazı’nı kapsayacak şekilde genişletme tartışmaları var

Crosetto, Suudi Arabistan ile savunma ilişkilerinin üretim ve teknoloji transferi de dâhil olmak üzere belirgin bir şekilde geliştiğini vurguladı. (Şarku’l Avsat)
Crosetto, Suudi Arabistan ile savunma ilişkilerinin üretim ve teknoloji transferi de dâhil olmak üzere belirgin bir şekilde geliştiğini vurguladı. (Şarku’l Avsat)
TT

İtalya Savunma Bakanı’ndan Şarku’l Avsat’a konuştu: Aspides misyonunu Hürmüz Boğazı’nı kapsayacak şekilde genişletme tartışmaları var

Crosetto, Suudi Arabistan ile savunma ilişkilerinin üretim ve teknoloji transferi de dâhil olmak üzere belirgin bir şekilde geliştiğini vurguladı. (Şarku’l Avsat)
Crosetto, Suudi Arabistan ile savunma ilişkilerinin üretim ve teknoloji transferi de dâhil olmak üzere belirgin bir şekilde geliştiğini vurguladı. (Şarku’l Avsat)

Roma’da gökyüzü, Ortadoğu’daki gerilimin ritmini andırır şekilde sürekli değişiyordu; güneş bir anda bulutların ardına çekiliyor, ardından sert bir yağmurla şehri kaplıyordu. Aynı gün içinde bile yön değiştiren ABD ve İran açıklamalarıyla bu hava arasında dikkat çekici bir paralellik oluşuyordu.

Bu dalgalı süreç eşliğinde İtalya Savunma Bakanı Guido Crosetto, Şarku’l Avsat’a verdiği kapsamlı röportajda, Avrupa Birliği’nin deniz operasyonlarını ve seyrüsefer güvenliğini genişletmesini sağlayacak şekilde Aspides Avrupa misyonunun kapsamının Hürmüz Boğazı’nı da içerecek biçimde genişletilmesine yönelik görüşmelerin sürdüğünü açıkladı. Crosetto ayrıca, Asya’nın boğazın hayati önemi nedeniyle daha fazla sorumluluk üstlenmesi gerektiğini vurguladı.

Bakan Crosetto, Suudi Arabistan’ın “kışkırtıcı” olarak nitelendirdiği İran saldırılarına karşı tutumunu “son derece ciddi ve önemli” olarak değerlendirdi. Riyad’ın savaşın tırmanmasını engellemeye çalıştığını, kendini savunurken provokasyonlara yanıt vermekten kaçındığını ve bugün savaşın sona ermiş olabileceği yönündeki koşulların oluşmasına katkı sağladığını söyledi.

Crosetto ayrıca Roma ile Riyad arasındaki savunma sanayii ilişkilerinin hızla derinleştiğini belirterek, İtalya’nın yalnızca satış yapan bir ülke olmadığını, ortak üretim ve geliştirmeye dayalı stratejik ortaklıklar kurmayı hedeflediğini ifade etti. Bu yaklaşımın Suudi Arabistan’ın “Vizyon 2030” hedefleriyle uyumlu olduğunu ifade etti.

dfvfdv
Guido Crosetto, ülkesinin son savaş sırasında füze ve insansız hava araçlarına karşı kullanılan sistemler de dâhil olmak üzere savunma kabiliyetleri gönderdiğini açıkladı. (Şarku’l Avsat)

İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçişe ücret uygulaması fikrini kesin bir dille reddeden Crosetto, “İran’ın Hürmüz Boğazı’na herhangi bir ücret ya da kısıtlama getirmesi kesinlikle kabul edilemez. Bu boğaz serbest bir geçiş yolu olarak kalmalıdır” dedi.

Suudi Arabistan ve Körfez’in İran saldırılarına yaklaşımı

Crosetto, Suudi Arabistan’ın İran saldırılarına karşı tutumunu övgüyle değerlendirerek, Riyad’ın çatışmanın tırmanmasını önlemeye çalıştığını, kendini savunmakla yetindiğini ve Körfez’de normalleşme koşullarının oluşmasına katkı sunduğunu söyledi.

“Barış, savunma ve caydırıcılık üzerine inşa edilir”

Crosetto’ya göre Körfez ülkeleri bu savaştan önemli bir ders çıkardı: Barışın yalnızca savunma ve caydırıcılık temelinde mümkün olduğu. İran’ın saldırıları, bu ülkelerin herhangi bir saldırganlık göstermemiş olmasına rağmen gerçekleşti.

Bakan, enerji tesisleri ve su arıtma tesislerinin hedef alınmasının beklenmedik olduğunu, bu durumun Körfez ülkelerine hem sivil hem askeri altyapıyı koruma ihtiyacını gösterdiğini belirtti.

İtalya’nın rolü

Crosetto, İtalya’nın Körfez ülkelerine savunma desteği sağladığını, hava savunma sistemleri ve insansız hava araçlarına karşı teknolojiler gönderdiğini, bunun satış değil “yardım” niteliğinde olduğunu ifade etti.

Savunma ilişkilerinde hızlı büyüme

İtalya ile Suudi Arabistan arasındaki savunma ilişkilerinin hızla geliştiğini belirten Crosetto, yakın zamanda uydu alanında anlaşma imzalandığını, hava savunma, deniz ve havacılık alanlarında müzakerelerin sürdüğünü söyledi.

“Farklı türde bir ortaklık”

Crosetto, İtalya’nın Suudi Arabistan ile yalnızca ticari değil, ortak geliştirme ve teknoloji transferine dayalı stratejik bir ortaklık kurmak istediğini vurguladı. Bu yaklaşımın “Vizyon 2030” ile uyumlu olduğunu belirtti.

Avrupa’da caydırıcılığın yeniden şekillenmesi

Bakan, son savaşın Avrupa’daki caydırıcılık anlayışını değiştirdiğini, savunmanın ülkeler arasında ne kadar entegre olursa o kadar güçlü hale geldiğini söyledi. NATO’ya güvenin sürdüğünü ancak Avrupa’nın daha etkin bir rol üstlenmesi gerektiğini ifade etti.

İran’da fiili yönetim Devrim Muhafızları’nda

Crosetto, İran ile ilişkilerin sınırlı olduğunu belirterek, ülkede fiili gücün Devrim Muhafızları’nda olduğunu ve bunun diplomatik diyaloğu zorlaştırdığını söyledi.

Hürmüz Boğazı’nda serbest geçiş vurgusu

İran’ın boğazı kontrol ederek savaş aracı haline getirmesinin kabul edilemez olduğunu belirten Crosetto, benzer uygulamaların başka boğazlara da yayılabileceği uyarısında bulundu.

NATO’nun geleceği

Crosetto, NATO’nun uzun vadede varlığını sürdüreceğini ve hem Avrupa hem ABD için değerli bir yapı olduğunu ifade etti.

Hürmüz Boğazı için yeni güvenlik modeli

Bakan, “Aspides” misyonunun Hürmüz Boğazı’nı da kapsayacak şekilde genişletilmesinin tartışıldığını, ancak bunun yalnızca Avrupa değil, Asya ülkelerinin de sorumluluk üstleneceği daha geniş bir uluslararası yapıyı gerektirdiğini söyledi.

İran’ın füze kapasitesi ve küresel tehdit

Crosetto, İran’ın nükleer ve uzun menzilli füze kapasitesinin yalnızca İsrail için değil, Avrupa şehirleri için de tehdit oluşturduğunu belirtti.

İnsansız hava araçları savaşın doğasını değiştiriyor

Bakan, Ukrayna ve Körfez savaşlarının modern savaşların doğasını değiştirdiğini, özellikle insansız hava araçlarının ve yapay zekâ destekli sistemlerin savaş alanında belirleyici hale geldiğini ifade etti.